İŞÇİ SINIFI 15-16 HAZİRANIN 41.YIL DÖNÜMÜNDE VARLIĞINI DA TARİHSEL VE
DEVRİMCİ ROLÜNÜ DE KORUMAKTADIR.
15-16 Haziran büyük işçi direnişi, işçi sınıfının gücünü, en cılız
zannedildiği ve hatta adının onun adına devrimciliğe soyunanlarca bile
pek anılmadığı bir zamanda, direnme ve mücadele yeteneğini kanıtlayan
önemli bir tarihsel olgudur. İşçi sınıfı,15-16 Haziran olayları ile
demokratik hakların en güçlü savunucusu olduğunu, kazandığı haklardan
kolay kolay vazgeçmeyeceğini açıkça göstermiştir.
Bu büyük işçi direnişi, işçi sınıfının gücüne ve öncülüğüne
inanmayanlara, sosyalist hareketi küçük burjuva unsurların peşine
takmaya çalışanlara, işçi sınıfını inkâr edenlere verilen net bir cevap
oldu.
15-16 Haziran büyük işçi direnişi, işçi sınıfının ekonomik bilinç
düzeyini aşmakta olduğunun göstergesi olmuştur.
Bu noktada, Engelsin şu sözü önemlidir; " İŞÇİ SINIFININ EGEMEN
SINIFLAR KARŞISINA BİR SINIF OLARAK ÇIKIP, ONLARI SIKIŞTIRDIKLARI HER
HAREKET, APAÇIK POLİTİK BİR HAREKETTİR."
15-16 Haziranın anlamını daha da iyi anlayabilmek için, Lenin'in şu
sözleri de kayda değerdir; " ...İŞÇİLER, TEK TEK FABRİKA SAHİPLERİ
YERİNE, TÜM KAPİTALİST SINIF VE ONA YARDIM EDEN HÜKÜMETLE KARŞI
KARŞIYAYDI, KAPİTALİST SINIF, İŞÇİ SINIFINA KARŞI MÜCADELEYE GİRİYOR,
GREVLERE KARŞI GENEL TEDBİRLER ALIYOR, HÜKÜMETİ, İŞÇİ SINIFININ
ALEYHİNE KANUNLAR ÇIKARTMAYA ZORLUYORDU."
Evet,15-16 Haziran büyük işçi direnişi, sahte devrimcilere yaşattığı
telaşı, Demirel hükümetine de yaşatmış, açıkça panik içinde olduğunu
gizlemeden, hemen İstanbul ve Kocaeli bölgesinde sıkıyönetim ilan
etmişti. Anayasa tümüyle aykırı olan bu yasayı meclisten, muhalefetle
birlikte bir çırpıda geçiriverdi. (Tıpkı, Libya'ya asker
gönderilmesinin meclisten geçmesi için, sorgusuz sualsiz muhalefetle
birlikte hükümetin ittifak içine girdiği gibi) DİSK yöneticileri ve
yüzlerce işçi İsyan gerekçesiyle tutuklandı ve sıkıyönetim
mahkemelerinde yargılandı. Sendikalara ve TİP binalarına baskınlar
yapılarak aramalar yapıldı. Ama direnişin helezonik yansımaları devam
ediyordu,15-16 Haziran günlerinin sıcaklığı gibi olmasa da, işçiler
sıkıyönetime rağmen, direnişten vazgeçmediler. Burjuvazinin korkusu ve
hıncı dinmiyordu, toplu işten çıkarmalarla cevap verdi. Ancak, bu
cevap da, sendikalaşmaya yönelik anti-demokratik yasalara karşı
direnişi kırmadı, CHP geri adım attı ve yasa değişiklikleri
gerçekleştikten sonra, anayasa mahkemesine başvurdu ve mahkeme yasayı
iptal etti.
İşçi sınıfının 15-16 Haziran direnişi başarısını DİSKi kapattırmayarak
ve daha da güçlenmesi ile gösterdi.
15-16 Haziranın en önemli yanı, Türkiye'de burjuvazinin ve işçi
sınıfının, ülkenin somut siyasal pratiğinde geçerli olan gücünü, yine
Türkiye içinde diğerine göre değerlendirmek gerektiğini gerçeğini
somutladı. Yani Türkiye işçi sınıfını, söz gelimi, Fransız işçi sınıf
ile karşılaştırarak değil, Burjuvazinin gücü ile karşılaştırarak
değerlendirmek gerektiğini, böyle yaparak( yani Fransız işçi sınıfı
ile karşılaştırarak) işçi sınıfından umudunu kesenlere gösterdi.
Ama daha önemlisi, işçi sınıfının varlığının, beraberinde, kendi
başına ve doğrudan doğruya işçi sınıfının bağımsız hareketini
getirmediğini görmek için önemli bir açıklık sağladı.
Engelsin," İşçi sınıfının bağımsız hareketi için gerekli olan
koşullar, sanayi burjuvazisinin iktidarı alıp, devleti kesin
denetimine sokmasıyla oluştuğu "yönlü öngörüsünü doğrulayan bir
gerçekliği ortaya çıkardı. İşçi sınıfının, bundan önce de var olduğu
ancak, burjuvazinin çeşitli kesimleri arasındaki mücadelelerde ikincil
ve yan bir unsur olarak var olduğu görülmüş oldu.
Bu gerçeklik, teorik bakış eksik olunca, işçi sınıfının yokluğunun
kanıtı sanılmaktadır. İşte bu yanılgı, bu gün de ve üstelik o
günkünden çok daha fazla işçi sınıfının var olduğuna dair işaretler
olduğu halde devam eden, işçi sınıfından uzaklaşmanın bahanesi olarak
varlığını korumaktadır.
Bu büyük işçi direnişinin sonrasındaki ve yıllara uzanan deneyimleri
olarak önümüze getirdiği bir diğer önemli gerçeklik ise, baskı ve
terörün, burjuvazinin işçi sınıfına karşı değişmez silahı olduğunu,
ancak, sınıf mücadelesinin ve nesnel koşulların, burjuvaziye başka
silahlar edinmesini gerekliliğini de göstermiş ve bunlardan en önde
geleni, işçi sınıfından yana görünüp, işçi sınıfı hareketini
dizginlemek olarak kendini göstermesidir. Başka bir ifadeyle, işçi
sınıfı hareketini, belirli sınırlar içine kilitlemek biçiminde kendini
göstermesidir. Bu gün hâlâ devam eden bu dinamik, burjuvazinin,
tekellerin pek bir sevdiği ve daha 12 Eylül öncesinden, CHP üzerinden
burjuvaziye teslim edilen DİSK eliyle sürdürülmektedir.
15-16 Haziran ertesinde, o güne kadar DİSKi ve işçi sınıfının sendikal
hareketini yok etmek için yasa çıkarmaya çalışanlar, Disk'e katılarak
DİSK i burjuvazinin kuyruğuna takmaya çalışmışlar ve bu çabalarında
başarılı olarak, DİSKi CHP üzerinden burjuvaziye teslim etmişlerdir.
İşçi sınıfı,12 Eylülü, burjuvaziye teslim edilmiş bir DİSK ile
karşılamıştır.
Bu tarihsel gerçekliği,15-16 Haziranın 41.yıldönümünde, işçi
sınıfından kilometrelerce uzağa kaçtıkları için, varlığından bihaber
olmakta ve işçi sınıfından umudunu kesmekte direnenlere ithaf
ediyorum.
Saygılarımla
Fikret Uzun
16 HAZİRAN 2011
16 Haziran 2011 Perşembe
13 Haziran 2011 Pazartesi
SAHTE KOMÜNİSTLERİN KUYRUĞUNA TAKILANLARA TARİHİ DERS

SAHTE KOMÜNİSTLERİN KUYRUĞUNA TAKILANLARA TARİHİ DERS
Merhaba arkadaşlar, kayıkçı kavgası devam ederken başladığım yorumum sırasında bu kavga hızını kaybetmemiş, o nedenle kısa kesiyor ve yorumumu asıyorum. Buradaki hâkim kılınmaya çalışılan tartışmalara bakarsak, zaferi kendini hakiki TKP olarak lanse edenlerin ve hem de sanki SİP-TKP yi yenerek kazandığını sanırız.
Evet, tartışmalara bakarsanız, zaferi, GELENEKTEN GELECEĞE TKP yi yükselttiklerine inandırmaya çalışanlar kazanmıştır ve zil takıp oynamak gerekir, işçi sınıfının ve emekçi halkların da onlarla birlikte horon tepmesi gerekir. Tek politikası, TKP den kalan kadroları, daha çok da TKP artıklarını ve belki birbirini bile 40 kişiyi birbirine çarptırarak, Barzanilerin, onların üzerinden İsrail’in ve ABD nin kuyruğuna takmak, dolayısıyla ve dolaylı olarak, AKP nin yeni 12 Eylül anayasasını "ileri demokrasi" illüzyonunu sürdürerek değiştirmesi ve böylece hem ağırlaştırılmış faşist ve hem de iyiden iyiye gericileştirilmiş bir yeni Osmanlı diktatörlüğünün konuşlandırılmasının tamamlanması çabalarının onaylayıcısı yapmak olan bu zat ı muhteremlerin, SİP-TKP den aşağı kalır yanı olmadığı halde ve üstelik SİP-TKP de, kendileri de aynı birbirini bilen 40 kişi misli olduğu halde, asıl düşmanın adresini şaşırtıp, Türkiye’nin başına gelenlerin tek sorumlusu ve yaklaşan faşist, Osmanik diktatörlüğün yegâne müsebbibi gibi gösterilmesi ve bu minvalde kayıkçı kavgası ile zevahiri kurtarmak için sağa sola sataşılması fazlasıyla manidardır. Bunun görülmemesi ise çok daha manidardır.
Bu, tıpkı CHP nin AKP den rol çalarak oylarını artıracağı ve AKP yi gerileteceği hatta iktidara geleceği yanılsamasına hapsolmak gibidir. Kılıçdaroğlu her ne kadar balkondan özeleştiri niyetine, başarılarının resmini çizen bir konuşma ile durumu kurtaracağını zannetse de, rol çalarak bu işlerin yürümeyeceği apaçık görülmüştür ve ama daha önemlisi, bunun bilinçli olarak yapıldığı teyit edilmiştir. İşte kendini TKP sanan bir kaç ( birbirini bilen 40 kişiden olan) kişinin, dinime küfreden bari Müslüman olsa dedirtecek misli, ( yine aynı 40 kişinin içinde olan) SİP-TKP ye çakma türü saldırması da aynıdır.
SİP-TKP nin seçim politikası olarak 500 bin namuslu insanı seçim aracılığı ile tespit etmeye çalışması nasıl ki, bir komünist vizyon taşıyan partiye uymaz ise, var olduğunu iddia ettiği ve en iyisi olduğunu iddia ettiği bir TKP dinamiğinin, bütün politikasını Kürt sorununun peşine takılmak üzerine kurması da uymaz. Bu, dediğim gibi,40 kişinin dinamiğidir.
Asıl düşman kimdir, kime karşı mücadele ediyorsunuz, ettiniz?
Seçimlere bir yandan boykot yaklaşımı ile yaklaşırken, diğer yandan Kürt bağımsız adayları desteklemeyi temel politika yapıp TKP olmaya hak kazandığınızı kanıtlamaya çalışmaktan başka hangi icraatınız var. Nabiye likidatörlük yüklemekten öte başka bir mahkûmiyet yüklü eleştiriniz var mı? Olmaz. Çünkü o da birbirini bilen 40 kişidendir ve tahterevalli misli oynamaktasınız.
Sözün özü, artık ahmaklık ile sahtekârlık arasındaki sınır kalkmıştır ve bu gün asıl düşman dururken, olmayan, en azından egemen olmayan, bir düşmanla üstelik de gölge savaşı yapmayı öne çıkartmak ahmaklıktan ötedir. Sahtekârlık en doğru tanımıdır. Siz kayıkçı kavgasına devam edin, sizi tutmayayım ama bir hatırlatma yapayım, SİP-TKP nin 500 bin namuslu insan araması ve bunu da seçimi fırsat bilip yapması ama burada da vurgulandığı gibi, bu namuslu insanlara ulaşamaması, vaktiyle ve hem de iktidarı aldığı halde, sarayının tepesine namuslu bir yönetici aranıyor yazan pankart asan Köylü liderini hatırlattı.
Ama diğer yandan ve belki de daha da önemlisi, tarihin öznesi olarak sınıftan vazgeçip, insanı öne çıkartan hümanist gönüller gibi, SİP-TKP nin de, bir adım ileri çıkıp, Kundera’yı haklı çıkarmak istercesine, insanın daha gelişmişini arayıp, tarihin öznesi olarak öne çıkartma mücadelesi vermesi, sonra da böyle insan profiline ulaşmanın mümkün olmadığını öne çıkartmış olması, seçim sonuçları ile birleşince ve "ben daha hakiki TKP yim" misli feryadı figan eyleyen TKP artıklarının dedikleri ile birlikte okununca ortada Bizans oyunlarını bile gölgede bırakan bir ali cengiz oyununun oynandığını anlamak hiç de zor değildir.
Şimdi gençler, bu memlekette namuslu insan kalmamış misli feryat edecek ve SİP-TKP nin tam simetriğinde bir alana savrularak, öğütülmüş olacaktır. Ama bir de, öyle boy bos ile kalın bıyıkların yarattığı karizma ile komünist olunmayacağı konusunda da gençlerin kafası dank edecektir. Şimdi bu gençlere yeni alan gerek, başka yere kaçmamalı, hele ki doğru ve kendi inisiyatifini geliştireceği kendi alanına çekilmemelidir, işte kendini "hakiki TKP" olarak lanse edenler, bu yaklaşımla bu gençlere kucak açacaktır ve açmadan önce de kucaklarına aldıklarını nereye sürükleyeceklerini, yani Kürt gericilerinin, aşiretlerinin, din tüccarlarının ağızlarının suyunu akıttığı Yahudi-Kürt devletinin savaş neferi olmaya sürükleyeceğini işaret etmektedirler. Bu sahtekârlıklarını gizlemek için de, sahtekârlığın adresini SİP-TKP üzerinde bırakmaktadırlar.
20 yıl içersinde bu ülkede köklü hareketlerin yaşanacağına inanıyorum diyenlere yanıtım ise bu; devrime inancını yitirmiş olanlarca bir ütopya görünse de, gerçek tam olarak budur, bakacağız zaman gösterir.
Şimdi Emma Goldman'ı vitrin yaptığınıza göre, Emma Goldman “Oy vermek bir şeyleri değiştirseydi yasaklanırdı” demese idi, bu gerçeklikten haberiniz bile olmayacaktı demek ki. Neyse, daha diyeceklerim bitmedi, Ahmet arkadaşımıza katıldığımı ifade ederek devam etmek istiyorum.
EVET, SİP-TKP Yİ ELEŞTİREREK, POLİTİK OLARAK MAHKÛM EDEREK, ASIL NOKTALARDAN KAÇIP,"ÇAKMA" YANİ "SAHTE" TKP ZEMİNİNDE HAKİKİ PARTİCİLİK OYUNU OYNAMAKTADIRLAR. Bunu da bir kayıkçı kavgası dinamiğine oturtmayı maharet belledikleri belli olmaktadır.
Bu kayıkçı kavgasına ne kadar kişi katılırsa o denli başarı kazanacaklarını başka ifadeyle o denli aferin alacaklarını bilmektedirler. Ama YANLIŞ İMALAT olan benim gibi eski komünistleri unutmuş görünmektedirler ve unutmasınlar, sahtekârlıklarını yüzlerine vurmak için hep burada, onların ensesinde olacağım.
TKP kim siz kim? Komünist olmak kim, siz kim? Siz önce bir sınıf partisinin asıl politikasının etnik temelli olmayacağını görün. (aslında nasıl göresiniz, kör olmaya mahkûmsunuz bir kere, çünkü sizin rolünüz budur, 40 kişi dinamiği içersinde ama yine de tarihe not düşmek için bunu vurgulamam gerekiyor.)
Sınıftan kaçıp, ulusal soruna takılı kalmak, sınıfı ulusal mücadelenin peşine takmak demektir. Hele bir de, bu bilinçli yanlışınızı örtülemek için, asıl düşman boylu boyunca önümüzde dururken, hiçbir egemen yapısı kalmamış olan Kemalizm’le gölge boksu yapmayı marifet saymanız var ki, ahmaklık değilse, çok fazlaca acemi bir sahtekârlığın izlerini yansıtmaktadır. Ama bu sahtekârlıkları kimse yemiyor. Ne var ki, yemese de, yine de bu kayıkçı kavgalarının ortaya çıkardığı kargaşanın yarattığı illüzyon, yeni 12 Eylül rejiminin konuşlanmasının önündeki engelleri engellemeye yaramaktadır.
Engeller mi? engeller,12 Eylül rejiminin tarihin gerisine doğru sürüklediği güçlerin, köleleşme sınırına sürüklediği emekçi kitlelerin, emek sürecinden doğan çelişkilerin keskinliği ile bütünleşme çabasıdır.
Burada 12 Eylül rejiminden yana olmayanlar, AKP eliyle yerleştirilen faşist dinci, Osmanik diktatörlüğe karşı kararlı mücadele eden, Türkiye’yi parça parça ABD nin önüne atmak isteyenleri deşifre etmek için çalışan ve birbirinden bağımsız olarak aynı noktaya püskürtülmüş olan toplumun değişik sınıf ve katmanlarından kitlelerdir öbeklenen.
Asıl düşmana karşı nesnel olarak konum alan ama öznel gücünün ihtiyacını sağlayamamış olan bu engellerdir. Bir komünist partisinin görevi, bütün bu güçleri 12 Eylül rejimine karşı, tarihin ilerleme çizgisi yönünde harekete geçirmek, güç halinde hamle yapmasına öncülük etmektir. Adı üstünde, komünist partisi, yani içinde komünistler olan parti, sosyalizm ülküsü ile uzaktan bile ilgisi kalmamış olan ve hiçbir zaman komünist olmadığı aşikâr olan geçmişten günümüze kalan artıkların partisi değildir komünist partisi. Kürtlerin ulusal kurtuluşu için mücadelesi sınıf mücadelesine bağlanarak, hem Kürt emekçi halkının ve hem de Türkiye’nin işçi sınıfının ve emekçi halklarının ancak kurtuluşa götürülebileceğini ve tarihin ilerleme çizgisi yönünde ivme kazanan bir güç yaratılacağını bilen ve gösteren kadroların partisidir komünist partisi.
Kürt emekçi halkının, ABD nin, AB nin ve işbirlikçi ağaların, dinci şeyhlerin, aşiret reislerinin ve ezen ulusun egemenleri ile yani 12 Eylül rejimi ile tekelleri ile ve elbette gerici, dinci, faşist Osmanlı cumhuriyeti özlemi içinde, tarikatlara dayanan AKP ile ve elbette güçlü, emperyal ve üniter bir devlet özlemine kilitli olan İsrail ile bağlı sahte UKKTH dinamiğine sürüklenmesini görmezden gelip, tepeden, yasalar yoluyla ve emperyalizmin gözetiminde kotarılmaya çalışılan Türkiye’yi parçalama çabalarını bir demokrasi, bir ileri hamle bir ulusal kurtuluş hamlesi gibi göstererek TKP liliğini kanıtlamaya çalışmak tam bir sahtekârlıktır.
Komünist partisi politik bir sınıf örgütüdür. O nedenle öncelikli ve kesintisiz görevi, Kürt ulusal hareketini, Kürt emekçilerini sınıf mücadelesine katarak, Kürt emekçilerinin ezen ulusun işçi sınıfı ve emekçileri ile birlikte kölelikten kurtulması yönünde mücadele verir. Kürt halkının ulusal kurtuluşu yönündeki mücadelesinin zafere ulaşması için ve işçi sınıfının mücadelesinin utku kazanması yönünde güç ve nitelik kazanması için öncelikle sınıf eksenli mücadeleyi yükseltir ve Kürt emekçilerini bu eksene çekmek için doğru politikalar izler. Ama Türkiye işçi sınıfını ve emekçi halklarını Kürt sorunu nezdinde Amerika’nın yenidünya düzeninin koltuk değneği niyetine ayırmaya çalıştığı ve etnik sorun olarak lanse ettiği self gerekircilik kavramını kullanarak da içini iyiden iyiye boşalttığı, UKKTH savunuculuğu bahanesi ile bu sorunun üzerinden ABD nin kuyruğuna takmaz. Kürt ve Türk halkını ve bu bölgenin halklarını Türkiye’de de yükselen antiemperyalist dinamiğe bağlar.
Bütün bunları illa Lenin’den duymak mı gerekiyor? Öyleyse, Lenin’in ulusal sorun ile sınıfsal sorun hakkındaki tarihe düştüğü notlara bakın. Ama yine de aklın yolu birdir ve bu yolu bulmak için tarih bize büyük açıklık veriyor, Lenin’in söylediklerini teyit eden gerçeklikleri görmek için aklımızla bakmak ve aklımızdakilerle görmek yeterlidir.
ANTİEMPERYALİZMİ TAŞIMAYAN BİR ULUSAL KURTULUŞ MÜCADELESİNİN VARACAĞI YER, EMPERYALİZMİN KUCAĞIDIR. ÜSTELİK EMPERYALİZMİN DİNSEL GERİCİLİĞİ BİR TEMEL POLİTİKA YAPTIĞI GÜNÜMÜZDE, GİDECEĞİ DİĞER YÖN HEM TARİHSEL GERİCİLİK VE HEM DE DİNSEL GERİCİLİKTİR.
Burada o nedenle gerici, dinci aşiret reisleri, şeyhleri devreye girmekte, kendine sosyalist rengi biçen kimi Kürt bağımsız adaylar, Nurculuklarını referans vermektedirler. Kürtlere bir kurtuluş kapısı değildir açılmak istenen, tam aksine kurtuluşlarına giden bütün yolları kapatan kapılarla çevirmektir asıl yapılmak istenen. Görmek istemediğiniz bellidir, öyleyse hâlâ sol memesinin altındaki cevahiri ile dost olan komünistlerin bakışlarına gölge etmeyin yeter. Siz neyi görmek istiyorsanız onu görün. Ama bilesiniz ki, tarih sizi yargılamaktan hiç vazgeçmeyecektir, sahtekârlığınız bunu bin kat daha artıracaktır. Çünkü artık ahmaklıkta diretmek, sahtekârlığın örtüsüdür. Fakat bu örtü işe yaramıyor.
Her şey emek süreci ile bağlıdır. Bu bağ her geçen gün kuvvetleniyor. Sizler ağababalarınızın ufkundaki esaretinizle ulus bağını öne çıkartsanız da, sınıf bağı hep belirleyici olmuştur ve olmaya devam ediyor. Yaratılan illüzyon, emekçi halkların AKP ye kucak açıyor görünmesi, sizi yanıltabilir ve hatta sevindirebilir ama akıl taşıyan ve sol memesinin altındaki cevahiri sönmemiş olan komünistleri şaşırtamıyor. Şaşırtamayacağını siz de biliyorsunuz. Sizin din tabanlı faşist feodal Osmanik diktatörlüğün ayak seslerini duyduğunuz halde, bunu geriletmek için kararlı bir güç biriktirmeye yönelik hiçbir icraat yapmadığınız ve bunu örtülemek için de SİP-TKP ye veryansın ederek zevahiri kurtarmak istediğinizi aklına sahip çıkanlar görüyor. Aklına sahip çıkmaktan kastım, aklı tutsak olmayanlara işaret etmek içindir. Sizin hepinizin (sizinle bulaşık olan ve hâlâ ahmaklıkta diretenleri de ayırmıyorum artık) elinizi hep aynı yer tutuyor. Bunu “bir birini bilen 40 kişi” dinamiği olarak adlandırdım. Yerinde olduğunu görmek için çok turnusol yaratıldı. En başta sizler, kendini en kral TKP olarak lanse eden, hakiki komünistler olarak şişiren sahte politik kabadayılar yaratıyor bu turnusolü.
Politika bir güç biriktirme ve düşman belirleme sanatıdır. Ama siz güç biriktirme ve düşmanı belirleme bir yana, hâlâ sahte düşmanlarla ve güçleri marjinalleştirerek, güç birikiminin sağlanacağı alanlardan kenara çekerek, yeni 12 Eylül rejimine muhalefet adı altında, yeni 12 Eylül rejiminin koltuk değneği yapmaya çalışıyorsunuz.
NATO gelmiş Türkiye’nin göbeğine çöreklenmiş ve oradan komşu ülkelerin emekçi halklarına karanlık bir geleceğin örülmesi için planlar, projeler yapıyor ve Ortadoğu’yu bir kan gölüne çevirmeye yönelik operasyon el faaliyetleri örgütlüyor, bunu da “demokrasi” adına yapıyorken, siz bunu görmezden gelip, Kemalizm kahrolsun nutukları atarsanız, Kemalizm’in yönetimi bizzat teslim ettiği dinci akımlar ABD nin yanında NATO nun da desteğini alarak iyiden iyiye palazlanır ama bu topraklar ve üzerinde yaşayan emekçi halklar iyiden iyiye köleleştirilir.
Asıl düşman hâlâ ABD –AB emperyalizmidir ve onunla entegrasyonunu güçlendirmiş tekellerdir ve onun yerleştirdiği 12 Eylül faşist rejimidir. Ve elbette bu dinamiğin merkezinde AKP vardır ve yine elbette Kemalizm'den kalan ne varsa, yüksek Kemalist kadrolarca ve “yeni”leştirilen CHP ile AKP nin politikalarına ve yeni 12eylül dinci feodal faşist diktatoryasına bağlanmaya devam edilmektedir.
Son derece işçi düşmanı, emekçi düşmanı, aydınlık düşmanı politikalarla ve arkasındaki güçlerle mücadele etmek dururken, sahte düşman yaratmak, çok değerli bir arkadaşımın deyimiyle, düşmanın adresini şaşırtmak, asıl düşmanın elini kuvvetlendirmektir. Bu dediklerim, dediklerimin gerçekliğin yansıması olduğunu görmemek için gözlerini kapayanlara davul zurnanın azlığı mislidir ama gerçeklerin peşinden koşanlara ise, sivrisineğin sesi misli çıksa da sesim, çok uzaklardan duyulan saz sesi gibi gelecek ve Ahmet arkadaşın işaret ettiği gibi, önemli olanın nicel, amorf yığınlaşma olmadığını, nitelikli azınlıkların, kitleleri bu nitelikle kucaklamasının asıl önem taşıyan olduğunu görecek, duyumsayacaktır.
TKP nin bu topraklarda, işçi sınıfının ve emekçi halkların gerçek düşmana karşı yükselteceği mücadelesinin ateşleri içinden, son derece nitelik içerilmiş kadrolarca fışkıracağını, bu gerçekliklere dayanarak söylüyor ve sivrisinek kadar cılız çıkan sesimin, en ücra köşelere kadar yankılandığına inanıyorum, görülmektedir diyorum.
Çünkü ben tarihe not düşüyorum, açın bakın, yıllar önce dediklerim, bu gün yeniden paylaşıma düşüyor ve önemli turnusolleri gözler önüne seriyor. Şimdi bazı aklı önde ama kendisinde olmadan gidenler “sen neymişsin be abi" türküsüne sarılacaklardır ama önemli değil. Önemli olan, nesnel olandır ve bu nesnelliğin sürekli üzerini örtmeye çalışanlara karşı, nesnelliği inadına yüzeye çıkarmak, gözlerin ta içine sokmaktır. Ben bunu yapıyorum ve tarih sayfaları beni pek sevmiştir, her zaman sayfalar açıktır.
Yeni nesil, gerçeği arayan nesil, aklı tutsak olmayan, kurtulmuş olan nesil ve bir zamanlar yoldaşlık yaptığım, sol memesinin altındaki cevahiri sönmemiş nesil, tarih sayfaları fosilleşmeden, henüz açıkken dediklerime kulak verecek, eksik bıraktıklarımı tamamlayacak, yanlışlarımı düzeltecektir. İlerleme böyle olur, nitelikli güç birikimi böyle olur. TKP ye giden yok, nicelikten değil, nitelikten ve böyle geçmektedir. Kendilerin ille de "hakiki" komünist diye belletmek isteyenlere son olarak, hadi oradan burjuva trenini pek sevmiş, sahte komünistler diyorum ve yaldızlarını döktüğüm için öfkelenmelerinin boşa çaba olduğunu tekrarlıyorum. Gideceğiniz yer, eninde sonunda emperyalist kapitalizmin işaret ettiği alanlar olacaktır ve şimdiden bunun tedrisatından geçtiğiniz görülmektedir diyorum. Hakaret mi ediyorum, eğer eşyaya gerçek niteliği ile seslenmek, eşyanın tabiatından ileri gelmiyorsa, evet bu bir hakarettir ama dediklerim sizin tabiatınızı yansıtıyorsa, boşa hakaret telakki etmek için çabalamayın, dediklerimde hakaret yoktur.
Fikret Uzun
13 Haziran 2011
8 Haziran 2011 Çarşamba
80 KUŞAĞI VE KUNDERA
80 KUŞAĞI VE KUNDERA
“Sakın, ülkenize ve vatanınıza aitsiniz safsatalarına inanmayın yaşamı başka yerlerde arayın. Sizin kimliğinizi oluşturan isminiz, milletiniz, ırkınız ya da dininiz olamaz ..! " diyor Milan Kundera ve bunu pek bir hoş bulup alkış tutanlara sesleniyorum.
Ne müthiş bir yazar ama değil mi? “Son zamanlara kadar bok lafının basında “b..” olarak geçmesinin ahlaki kaygılarla hiç alakası yoktur. Bokun ahlaksızlık olduğunu öne süremeyiz herhalde, değil mi? Bok'a karşı çıkma bir metafizik karşı çıkmadır. Her gün yaptığımız dışkılama işi, yaradılışın kabul edilmezliğinin günbegün kanıtlanması demektir. Ya/ya da: Ya bok kabul edilebilir bir şeydir (bu durumda banyonun kapısını kilitlemeyelim) ya da edilmeyecek bir biçimde yaratılmışız demektir.” M.Kundera-Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği
Yukarıdaki kaba ifadeler için, ifadeler bana ait olmasa da özür dilerim. Bu ifadeler de, Milan Kundera'ya aittir. Ve başka ifadeleri de var. Kundera, sosyalist hareketi, büyük yürüyüş diyor ama kendi deyimiyle, bok sıfatına koyuyor. Kundera,12 Eylül rejiminin, can simidi gibi sarıldığı ve ithal ettiği en bozucu yazarlardan biridir. Onu model yaparak, edebiyatın da, sanatın da içine etmiştir.
Milan Kundera'nın kendisinin de, dediklerinin de model olamayacak kadar iğrenç ve insana dair iyi olan, iyiye dair doğru olan hiçbir şeyi ifade etmediğini vurgulamak isterim. Ve hep ifade ettiğim bir şey var ki, o da ne ırkı, ne dini, ne de milleti öne çıkaran bir ifadedir, ama bu olguların hem tarihselliğini ve hem de bir gerçeklik olarak var olduğunu da yadsıyamayız, öne çıkarmamız gereken sınıftır.
İnsan ise bu günün konusu değildir, bu günün konusu, insanı insanlıktan çıkaran kapitalizme karşı en kararlı mücadele edecek olan işçi sınıfıdır. Yani sınıf savaşıdır ve sınıf kinidir öne çıkarmamız gereken. Kunderalar, hem bu gerçeği örtmekte, hem de insanı bozarak merkeze koymanın edebiyatını yapmaktadır. İnsanı yüceltmez, aksine batırır, bok misli gösterir. Bu edebiyat değildir, roman değildir. O nedenle Kundera'da örnek alınacak, model yapılacak ve hatta vitrine konulacak hiç bir şey yoktur. Onun deyimiyle o,Kundera, bir ‘bok’ mislidir. "kitsch" sözcüğünü kullanıyor, uygundur.
Ancak eklemem gerek, bu dediklerimden de insanı yadsıdığım anlamı çıkmasın. Elbette insan önemlidir. Ve işçi sınıfının üyeleri de birer insandır. Ama bir sabancı da insandır, koç da insandır. Ve Kundera'ya göre insanın hası bunlardır. Büyük yürüyüş içinde olanlar yani onlara karşı mücadele edenler insan bile olsa Kundera'ya göre ‘bok’mislidir. Diğer yandan vatan olgusundan, ülke olgusundan kaçış da aynı yaklaşımın içindedir. Kökü taa Jan Jak Rousso'ya giden, dünya yurttaşlığı yaklaşımına dayanır. Böylece emekçi halkların üzerinde yaşadığı toprak emperyalist kapitalistlere teslim edilirken çok işe yarar. Dahası ekonomi çökertilerek emperyalist çok uluslu tekellerin eline geçirilirken çok işe yarar. Ve emperyalistlerin hâkim kıldığı bir dilin dayatılması kolaylaşır. Üniversiteler, resmi okullar, sinema, tiyatro, resim, sanatları, yazım sanatları hepsi tahrip edilirken işte bu yaklaşımdır kolaylaştıran. Böylece, var olan ulusların ve üyelerinin köleleştirilmesi, gerici sınıfın egemenliğinin kalıcılaştırılması kolaylaşır. Bunun sonucunu Hitlerin işgallerinde gördük. İşgal edilen ülkelerde ortaya atılan şu slogan unutulmasın, "HALK CEPHESİ OLACAĞINA HİTLER OLSUN" şimdi de " TÜRKİYE CUMHUİRİYETİ OLACAĞINA AMERİKA GELSİN" sloganı kulağa hoş getirilmek istenmektedir. Bu ancak Kundera'dan astığını o kısacık ifadede kendini bulur. O ifadede kendini bulanlarca kolaylaştırılır. Böylece savaşlar da uluslara bağlanır. İşin sınıfsal boyutu göz ardı edilir.
Dünya yurttaşlığı, Jan Jak Rousso'dan bu güne emperyalist milliyetçiliğin içinden kozmopolitizm olarak gelir. Moda tabirle, liberalin şirinleştirilmiş hali, Neo liberallerin pek bir sevdiği, vatan, ulus-devlet, ulusalcılık gibi olgu ve kavramlardan kaçışın teorisini öne çıkartmaları, bu kozmopolitizmle bağlıdır.
Hele sahte aydınların, sol gömlekli sahtekârların, bunu, kozmopolitizmi, bir dünya yurttaşlığı tonunda, proleter enternasyonalizminin yerine koymaları yok mu, evlere şenliktir. Buna inanan ve peşinden giden ahmak solculara ise ne demeli bilemiyorum. Her fırsatta ulusalcılığa salvo atışı yaparlarken, nasyonal sosyalizmin yani burjuva milliyetçiliğinin, kozmopolitizmin ikiz kardeşi olduğunu gözden uzak tutarlar. Hem işçi sınıfının özü bakımından ulusal bir niteliği olmadığını, öncüsü olduğu toplumsal devrimin de ulusal bir niteliği olmadığını göz ardı ederlerken, sınıf içeriğini yadsırlarken, insanı öne çıkartıp, sınıfı Milan Kundera gözlüğü ile "kitsch" yapmak oldukça trajikomiktir. Diğer yandan proletaryanın siyasal gücü ele geçirmek, ulusun önder sınıfı durumuna gelmek, bizzat ulusu oluşturmak zorunda olduğunu anlamak dahi istemezler.
KOZMOPOLİTİZM; yukarda alıntılan ifadede de kendini gösteriyor, her emekçiyi bir dünya vatandaşı durumuna getirmek maskesi altında, KÖKÜNDEN KOPMUŞ, BİRİ ÖTEKİNİN YERİNİ TUTABİLEN, TEK BİÇİME SOKULMUŞ KÖLELERİ, YERİ-YURDU, ADI SANI BELİRSİZ, SAPKIN İNSAN GÖLGELERİNİN KABACA VE HAYÂSIZCA 'DÜNYA ÇAPINDA' SÖMÜRÜSÜNE YELTENMEKTİR.
Kundera bunun için göklere çıkarılmıştır ve 12 Eylül rejiminin bu günlere gelmek üzere yerleşmesinde önemli bir işlev yüklenmiştir. Şimdi dağ taş KABEM İNSAN, VATANIM DÜNYADIR deyyu çınlatılmak istenmektedir. Ancak gerçeğin çınlaması bir başka şeyi göstermekte, duyurmaktadır. Onu da ben her yere asmaktayım. Bir kez gözünü kulağını kapayana tamam anlaşılmadı diyorum. Bir kez daha asıyorum. Yine görmezden gelene aymazlık içinde diyorum. Bir daha ve yine görmemek ahmaklıktır. Ama hâlâ görmemek sahtekârlığa, köre ve sağıra mahkûm edilmişliğe işarettir diyorum. Eğer bu dediklerimin muhatabı değilseniz, bu dediklerimi bir hakaret, bir kabalık kabul etmeyiniz, dediklerimi anlamayı, Kundera'yı anlamakta yaşanan kolaycılığa da kaçmadan, enine boyuna eleştirerek deneyin diyorum.
Kundera dünya yurttaşlığı ile kurtulacağını emir buyuruyorlar ve bunu en çok 12 Eylül diktatoryası emir kabul ediyor ve bu emri görev hanelerine yazıp yerleştirmeye çalışmak için, kendilerine sahtekâr solculardan, sahteleştirilmiş solcu ve aydınlardan, devşirdiklerinden, ideolojik silah üretiyorlar.
Model Kundera’dır ve peşinden Ahmet Altan koşarak geliyor. Başkaları da var ve ben birçok kez isimleri ile tarihe not ettim.
Ve tekrar ediyorum, KOZMOPOLİTİZM, ŞİRİNLEŞTİRİLMİŞ ADIYLA, DÜNYA YURTTAŞLIĞI, ENTERNASYONALİZM DEĞİLDİR; ENTERNASYONALİZM İDEOLOJİSİ BİR İŞÇİ SINIFI İDEOLOJİSİDİR, KOZMOPOLİTİZMİN HEM PANZEHİRİDİR, HEM AMANSIZ DÜŞMANIDIR, İçinde burjuvaziye ve emperyalist kapitalizme kin var.
Söz gelimi enternasyonalizme bağlı işçiler, emekçiler, yurtsuz, vatansız tekellere karşı güçlü bir sınıf cephesini gerçekleştirerek, hem kendi yurtlarını ve emekçilerini kurtarmak için hem de, başka ülkelerdeki ezilen kardeşlerinin yurtlarını ve kendilerini kurtarmak için savaşırlar.
İşte kozmopolitizm bunun önündeki engeldir, proleter enternasyonalizmi suretine bürünerek, işçileri, emekçileri kandırıp, yersiz, yurtsuz, kimliksiz gölgeler haline getirip, köleleştirmenin adıdır. Emperyalist kapitalizminin milliyetçiliğin, işine geldiğinde kullandıkları diğer yüzüdür. O nedenle soyut bir şekilde, “enternasyonal ile kurtulur insanlık” demek yetmiyor. Bu dediklerimi ise vermiyor. Verseydi, hem Kundera'ya güzelleme yapıp, hem de enternasyonale vurgu yapmak olmazdı.
Demek ki neymiş, enternasyonalizmi, kozmopolitizmle, dünya yurttaşlığı ile özdeşleştirmek tam bir Bizans entrikası içindeki ideolojik şaşırtmadır ve bunun içinde, tekrar ediyorum, “işçilerin vatanı yoktur” lafzına can simidi gibi sarılmak da vardır.
Öyleyse, aklımızı başımıza devşirmenin zamanıdır, bu akıl bozucu, insan profilini emperyalizme uydurucu modellerden hızla uzaklaşalım, insana mı yaklaşacağız, onun için sınıf olgusuna biraz daha net bakalım ve insanın insan olarak fışkırabilmesinin garantisinin sınıf olduğunu görelim.
Fikret Uzun
8 Haziran 2011
“Sakın, ülkenize ve vatanınıza aitsiniz safsatalarına inanmayın yaşamı başka yerlerde arayın. Sizin kimliğinizi oluşturan isminiz, milletiniz, ırkınız ya da dininiz olamaz ..! " diyor Milan Kundera ve bunu pek bir hoş bulup alkış tutanlara sesleniyorum.
Ne müthiş bir yazar ama değil mi? “Son zamanlara kadar bok lafının basında “b..” olarak geçmesinin ahlaki kaygılarla hiç alakası yoktur. Bokun ahlaksızlık olduğunu öne süremeyiz herhalde, değil mi? Bok'a karşı çıkma bir metafizik karşı çıkmadır. Her gün yaptığımız dışkılama işi, yaradılışın kabul edilmezliğinin günbegün kanıtlanması demektir. Ya/ya da: Ya bok kabul edilebilir bir şeydir (bu durumda banyonun kapısını kilitlemeyelim) ya da edilmeyecek bir biçimde yaratılmışız demektir.” M.Kundera-Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği
Yukarıdaki kaba ifadeler için, ifadeler bana ait olmasa da özür dilerim. Bu ifadeler de, Milan Kundera'ya aittir. Ve başka ifadeleri de var. Kundera, sosyalist hareketi, büyük yürüyüş diyor ama kendi deyimiyle, bok sıfatına koyuyor. Kundera,12 Eylül rejiminin, can simidi gibi sarıldığı ve ithal ettiği en bozucu yazarlardan biridir. Onu model yaparak, edebiyatın da, sanatın da içine etmiştir.
Milan Kundera'nın kendisinin de, dediklerinin de model olamayacak kadar iğrenç ve insana dair iyi olan, iyiye dair doğru olan hiçbir şeyi ifade etmediğini vurgulamak isterim. Ve hep ifade ettiğim bir şey var ki, o da ne ırkı, ne dini, ne de milleti öne çıkaran bir ifadedir, ama bu olguların hem tarihselliğini ve hem de bir gerçeklik olarak var olduğunu da yadsıyamayız, öne çıkarmamız gereken sınıftır.
İnsan ise bu günün konusu değildir, bu günün konusu, insanı insanlıktan çıkaran kapitalizme karşı en kararlı mücadele edecek olan işçi sınıfıdır. Yani sınıf savaşıdır ve sınıf kinidir öne çıkarmamız gereken. Kunderalar, hem bu gerçeği örtmekte, hem de insanı bozarak merkeze koymanın edebiyatını yapmaktadır. İnsanı yüceltmez, aksine batırır, bok misli gösterir. Bu edebiyat değildir, roman değildir. O nedenle Kundera'da örnek alınacak, model yapılacak ve hatta vitrine konulacak hiç bir şey yoktur. Onun deyimiyle o,Kundera, bir ‘bok’ mislidir. "kitsch" sözcüğünü kullanıyor, uygundur.
Ancak eklemem gerek, bu dediklerimden de insanı yadsıdığım anlamı çıkmasın. Elbette insan önemlidir. Ve işçi sınıfının üyeleri de birer insandır. Ama bir sabancı da insandır, koç da insandır. Ve Kundera'ya göre insanın hası bunlardır. Büyük yürüyüş içinde olanlar yani onlara karşı mücadele edenler insan bile olsa Kundera'ya göre ‘bok’mislidir. Diğer yandan vatan olgusundan, ülke olgusundan kaçış da aynı yaklaşımın içindedir. Kökü taa Jan Jak Rousso'ya giden, dünya yurttaşlığı yaklaşımına dayanır. Böylece emekçi halkların üzerinde yaşadığı toprak emperyalist kapitalistlere teslim edilirken çok işe yarar. Dahası ekonomi çökertilerek emperyalist çok uluslu tekellerin eline geçirilirken çok işe yarar. Ve emperyalistlerin hâkim kıldığı bir dilin dayatılması kolaylaşır. Üniversiteler, resmi okullar, sinema, tiyatro, resim, sanatları, yazım sanatları hepsi tahrip edilirken işte bu yaklaşımdır kolaylaştıran. Böylece, var olan ulusların ve üyelerinin köleleştirilmesi, gerici sınıfın egemenliğinin kalıcılaştırılması kolaylaşır. Bunun sonucunu Hitlerin işgallerinde gördük. İşgal edilen ülkelerde ortaya atılan şu slogan unutulmasın, "HALK CEPHESİ OLACAĞINA HİTLER OLSUN" şimdi de " TÜRKİYE CUMHUİRİYETİ OLACAĞINA AMERİKA GELSİN" sloganı kulağa hoş getirilmek istenmektedir. Bu ancak Kundera'dan astığını o kısacık ifadede kendini bulur. O ifadede kendini bulanlarca kolaylaştırılır. Böylece savaşlar da uluslara bağlanır. İşin sınıfsal boyutu göz ardı edilir.
Dünya yurttaşlığı, Jan Jak Rousso'dan bu güne emperyalist milliyetçiliğin içinden kozmopolitizm olarak gelir. Moda tabirle, liberalin şirinleştirilmiş hali, Neo liberallerin pek bir sevdiği, vatan, ulus-devlet, ulusalcılık gibi olgu ve kavramlardan kaçışın teorisini öne çıkartmaları, bu kozmopolitizmle bağlıdır.
Hele sahte aydınların, sol gömlekli sahtekârların, bunu, kozmopolitizmi, bir dünya yurttaşlığı tonunda, proleter enternasyonalizminin yerine koymaları yok mu, evlere şenliktir. Buna inanan ve peşinden giden ahmak solculara ise ne demeli bilemiyorum. Her fırsatta ulusalcılığa salvo atışı yaparlarken, nasyonal sosyalizmin yani burjuva milliyetçiliğinin, kozmopolitizmin ikiz kardeşi olduğunu gözden uzak tutarlar. Hem işçi sınıfının özü bakımından ulusal bir niteliği olmadığını, öncüsü olduğu toplumsal devrimin de ulusal bir niteliği olmadığını göz ardı ederlerken, sınıf içeriğini yadsırlarken, insanı öne çıkartıp, sınıfı Milan Kundera gözlüğü ile "kitsch" yapmak oldukça trajikomiktir. Diğer yandan proletaryanın siyasal gücü ele geçirmek, ulusun önder sınıfı durumuna gelmek, bizzat ulusu oluşturmak zorunda olduğunu anlamak dahi istemezler.
KOZMOPOLİTİZM; yukarda alıntılan ifadede de kendini gösteriyor, her emekçiyi bir dünya vatandaşı durumuna getirmek maskesi altında, KÖKÜNDEN KOPMUŞ, BİRİ ÖTEKİNİN YERİNİ TUTABİLEN, TEK BİÇİME SOKULMUŞ KÖLELERİ, YERİ-YURDU, ADI SANI BELİRSİZ, SAPKIN İNSAN GÖLGELERİNİN KABACA VE HAYÂSIZCA 'DÜNYA ÇAPINDA' SÖMÜRÜSÜNE YELTENMEKTİR.
Kundera bunun için göklere çıkarılmıştır ve 12 Eylül rejiminin bu günlere gelmek üzere yerleşmesinde önemli bir işlev yüklenmiştir. Şimdi dağ taş KABEM İNSAN, VATANIM DÜNYADIR deyyu çınlatılmak istenmektedir. Ancak gerçeğin çınlaması bir başka şeyi göstermekte, duyurmaktadır. Onu da ben her yere asmaktayım. Bir kez gözünü kulağını kapayana tamam anlaşılmadı diyorum. Bir kez daha asıyorum. Yine görmezden gelene aymazlık içinde diyorum. Bir daha ve yine görmemek ahmaklıktır. Ama hâlâ görmemek sahtekârlığa, köre ve sağıra mahkûm edilmişliğe işarettir diyorum. Eğer bu dediklerimin muhatabı değilseniz, bu dediklerimi bir hakaret, bir kabalık kabul etmeyiniz, dediklerimi anlamayı, Kundera'yı anlamakta yaşanan kolaycılığa da kaçmadan, enine boyuna eleştirerek deneyin diyorum.
Kundera dünya yurttaşlığı ile kurtulacağını emir buyuruyorlar ve bunu en çok 12 Eylül diktatoryası emir kabul ediyor ve bu emri görev hanelerine yazıp yerleştirmeye çalışmak için, kendilerine sahtekâr solculardan, sahteleştirilmiş solcu ve aydınlardan, devşirdiklerinden, ideolojik silah üretiyorlar.
Model Kundera’dır ve peşinden Ahmet Altan koşarak geliyor. Başkaları da var ve ben birçok kez isimleri ile tarihe not ettim.
Ve tekrar ediyorum, KOZMOPOLİTİZM, ŞİRİNLEŞTİRİLMİŞ ADIYLA, DÜNYA YURTTAŞLIĞI, ENTERNASYONALİZM DEĞİLDİR; ENTERNASYONALİZM İDEOLOJİSİ BİR İŞÇİ SINIFI İDEOLOJİSİDİR, KOZMOPOLİTİZMİN HEM PANZEHİRİDİR, HEM AMANSIZ DÜŞMANIDIR, İçinde burjuvaziye ve emperyalist kapitalizme kin var.
Söz gelimi enternasyonalizme bağlı işçiler, emekçiler, yurtsuz, vatansız tekellere karşı güçlü bir sınıf cephesini gerçekleştirerek, hem kendi yurtlarını ve emekçilerini kurtarmak için hem de, başka ülkelerdeki ezilen kardeşlerinin yurtlarını ve kendilerini kurtarmak için savaşırlar.
İşte kozmopolitizm bunun önündeki engeldir, proleter enternasyonalizmi suretine bürünerek, işçileri, emekçileri kandırıp, yersiz, yurtsuz, kimliksiz gölgeler haline getirip, köleleştirmenin adıdır. Emperyalist kapitalizminin milliyetçiliğin, işine geldiğinde kullandıkları diğer yüzüdür. O nedenle soyut bir şekilde, “enternasyonal ile kurtulur insanlık” demek yetmiyor. Bu dediklerimi ise vermiyor. Verseydi, hem Kundera'ya güzelleme yapıp, hem de enternasyonale vurgu yapmak olmazdı.
Demek ki neymiş, enternasyonalizmi, kozmopolitizmle, dünya yurttaşlığı ile özdeşleştirmek tam bir Bizans entrikası içindeki ideolojik şaşırtmadır ve bunun içinde, tekrar ediyorum, “işçilerin vatanı yoktur” lafzına can simidi gibi sarılmak da vardır.
Öyleyse, aklımızı başımıza devşirmenin zamanıdır, bu akıl bozucu, insan profilini emperyalizme uydurucu modellerden hızla uzaklaşalım, insana mı yaklaşacağız, onun için sınıf olgusuna biraz daha net bakalım ve insanın insan olarak fışkırabilmesinin garantisinin sınıf olduğunu görelim.
Fikret Uzun
8 Haziran 2011
6 Haziran 2011 Pazartesi
TÜRKİYENİN SEÇİM ÖNCESİ RESMİNE MARKSKÇI FIRÇA DARBELERİ
TÜRKİYENİN SEÇİM ÖNCESİ RESMİNE MARKSKÇI FIRÇA DARBELERİ
CHP’nin resmini çizenler yine de düşmanı net çizgilerle ortaya koymuyor. Gerçekliğe biraz Latife Tekin penceresinden bakılıyor gibi. Ne demek bu? Latife Tekin, gerçekliklerin üstünü örtmek için gözlerdeki kirpiklerin sağa veya sola doğru boynunu büktürür, kulakların birini diğerine küstürür, böylece ya gerçeklik yarım yamalak görülür ya da gerçeklik yerine yalanlar, kanadı kırık bir kuş misli yüreklere bastırılarak, gerçekliğin yerine konulan bir dinamik haline getirilir.
CHP elbette devlet partisidir ve bu günlere gelmemizde CHP’nin rolü, başka ifadeyle günahı pek çoktur. Ama şimdi mesele başkadır, CHP’nin de içinde ve bütünün büyük parçasını teşkil ederek bulunduğu resim ile yani günahlarını resmeden fotoğraf, daha çok soldan konuşan ama yüreğinde bu günlerin karanlığının hayalini taşıyan sahte sol gömlekli aktörler tarafından şirin gösterilmiş ve ne kadar solda yer alan politik örgüt varsa, çeşitli nedenler öne sürülerek ama daha çok demokrasinin bekası gereği denilerek, CHP’ye kol kanat germiş ve CHP’nin de içinde olduğu fotoğrafta, sosyalist hareketin yükselmesinin önündeki barikatları sağlamlaştırmak için var olan bütün güçler ki, devlet durumu içindeki güçlerdir, bunu, yani sosyalist hareketin yükselişini, CHP nin veya Kemalizm’in peşine takarak ortadan kaldırmayı bırak, engelleyemeyeceğini anladığı andan itibaren ve en yetkin akıl hocası olan emperyalist istihbarat örgütlerinin ideologları tarafından ortaya konulan tavsiyelere uyarak, ellerinde tuttukları Türkiye Cumhuriyeti yönetimini dinci akımlara teslim etmişler ve yönetimde pişmelerini, ustalaşmalarını sağlamak için de her türlü desteği vermişlerdir.
Şimdi yönetim CHP de değildir, Kemalistlerde de değildir, Laik güçlerde de değildir ki hiç birisi gerçek anlamda bulundukları konumlarını yükseltmeyi bırakalım, korumayı bile denememişlerdir. Şimdi ise, Bu güçlerin devir teslim ettiği TC yönetiminde bulunanların mumunun sönmeye başladığı, sosyalist hareketin yükselişi ve emek sürecinin yükselttiği çelişkilerin keskinliği önlenememekte, emperyalizmin çizdiği projelerin selameti sağlanamamaktadır. O nedenle iş başa düşmüştür ki "YENİ CHP" bunun adıdır. "YENİ CHP= AK-CHP" olmuştur ve AKP den rol çalmakta, mümkünse bütün rollerini üstlenmektedir. Bunu da iki yöne çevirdiği mesajlarla göstermektedir. Biri ABD ve AB dir, diğeri Fetullah Gülen hoca efendidir.
Bugün yeni inciler döken Bir CHP adayından öğreniyoruz ki, Bizim KILIÇDAROĞLU da peygamber soyundanmış ve umreye o da gitmekten pek çok huzur içinde imiş. Biliyoruz ki, çeşitli vesilelerle Erdoğan için de, en azından fısıltı halinde, peygamber soyundan geldiğini anımsatacak misli vaazlar verilmiştir.
Şimdi soru şudur, düşman kimdir. Kime karşı sınıf kini biriktiriyoruz. 12 Eylül rejiminin ağırlaştırılmış faşist karakteri, emekçi kitlelerin, aydınlıktan yana kitlelerin ve daha çok aydınlık üretmeye çalışan, karanlığa çare olacak şekilde ideolojik, teorik ve politik kurşun sıkan aydınların üzerine çökerken, elbette bunun üzerini örtmeye ve belki buna talip olmaya çalışan CHP üzerindeki yaldızı kaldıracağız ama asıl düşmanı ve karşısındaki güçleri de iyi ve doğru resmedeceğiz.
Bu, resmin bütününü göstermek demektir. Öteki ise, resmin bütününün bir ucundan, başka ucuna savrularak bütünden uzaklaşmak dolayısıyla aynı tuzaklara bir kez daha düşmek demektir. Öyleyse tamam, CHP de aynı yolun yolcusudur yani aynı tarikat dinamiğine sarılarak bizi öbür uçtan kuşatmaya çalışmaktadır. Güzel; peki bunun karşısında ne yapacağız, her tarafımız kuşatılmış diye teslim mi olacağız? Yoksa bu gerçekliği boylu boyunca resmedip, bu resmin içinden, bu tuzakları bertaraf edecek güçleri çekip alıp, daha da güçlendirecek miyiz? Başka ifadeyle aslolanın emek süreci olduğunu ve bu süreçte hâlâ baş aktörün, devrimci aktörün, işçi sınıfı olduğunu ve bu süreçte itici gücün sınıf kini olduğunu ve sınıf mücadelesinin, ezilen, sömürülen sınıf lehine güçlendirilmesi ve utkuya giden yolunun açılması için bir sığınağa, bir demokratik alana yani demokratik bir cumhuriyete ihtiyaç olduğunu, o nedenle de bulunduğumuz noktadan, her türlü haklı eleştiriler yanında, haklı ve gerekli kinin de muhatabı olan Laik Türkiye Cumhuriyeti ekseninden (özünde burjuva ve tekellerin düzeni olmaktan başka bir gerçeklik olmayan ve çelişkileri keskinleşmiş olsa da törpülenmiş olan bir karşıtlığın çatışmasının ifadesi olan eksen olsa da) daha geriye püskürtülmeye karşı direnmek yanında, bunu önlemek için hücuma geçmek yani bu noktada biriken güçleri daha ileriye yürütecek bir dinamikte birleşmek için çaba mı sarf edeceğiz?
Soru budur ve cevabı açık ve basittir. Bu cevabın etrafında ufkumuzu genişletmezsek, ne dersek diyelim beni affedin ama hepsi laf-ı güzaf olacaktır. Gerçeğin bütün resmini ve içindeki çare yaratacak gücü gösteremeyecektir.
KARŞITLARIN EMPATİSİ ÜZERİNE
Diğer bir sorun, sınıf kini olmazsa olmaz demeyeceğim, çünkü o bizim öznel niyetlerimizle oluşturulan bir öfkenin adı değildir. Bu, iki karşıt sınıfın arasındaki mücadelenin bu karşıtlıktaki niteliğinin ifadesidir ve bu, yani sınıf kini, emek sürecinin ortaya çıkardığı çelişkilerin keskinliği ile bağlıdır ve ancak bu çelişkilerin keskinliği ile şekillenir. İşte bu nedenledir ki, emperyalist kapitalizm, empati dinamiklerini kitlelerin kafasına kakar. Karşıt sınıfların birbiri ile empati kurmasına değer verir.
Daha ayrıntısına da değinmek mümkün, söz gelimi, birkaç gün önce bir paylaşıma eleştiri göndermiştim, orada ele alınan MEVLANACILIĞI yermiştim. Mevlanacılık, tam da bu empatiyi, tarikat dinamiği içinde yerleştirmeye çalışmanın adıdır. Mevlana bir gerçekliktir ama bu gün Mevlanacılığın ne olduğu da bir gerçekliktir. Aynı kategoride, toplumsal gelişmenin merkezine tarihin aktörü olarak insanı koyma girişimi de, tüm masum görüntüsüne karşın bir emperyalist ideolojik saldırının ürünüdür. İnsanı merkeze koyduğumuzda, bir TÜSİAD patronu ile bir işçi arasında ne fark kalır, ne de karşıtlık. Dolayısıyla sınıfsallık da ortadan kaldırılmış olur ki, bunun sonucu sınıf kini de ortadan kalkar. Ama bu gün, dara düşen sermayedar, ilk önce işçiyi sokağa atar ya da ücretlerini düşürür, o da olmazsa fabrikasını kapatır, başka yerde açar ve yeni baştan en ucuz ücretle çarkını döndürür. İşçisi ile hiç empati kurmaz. O da ben de insanız demez. Ama işçiden hep empati kurması beklenir ve bunun ucunda hep, sınıf barışı kurma çabaları vardır.
İşçisi ile patronu ile el ele bir cumhuriyet.
Ama bu gün, tekellerin bu el ele olma durumundan çok çok uzakta oldukları örtülenemiyor. Buna rağmen, hep bir empati, bir sınıftan kaçma, sınıf kinini yerme dinamiği öne çıkartılıyor. Oysa pratikte de görülüyor, örneğin BEKAERT işçileri işten tazminatsız atılan arkadaşlarını işe geri döndürmek için fabrikayı içerden işgal ettiler ve işçilerin işe dönmek isteyenleri işe alındı, diğerleri hakkı olan tazminatı yanında ekstradan tazminatla işten ayrıldı. Ama bunu kendi iradeleri ile yaptılar.
Demek ki, işçiler emekçi terimine hapsedilememiş. Patrona da empati kurmayı benimsememiştir. Onları fabrikaya kilitleyen, birlik halinde arkadaşları için direnmeye iten, sınıf kinidir ve belki bunun farkında olmayan işçiler de vardır aralarında, ama bu eylemin ve başarının harcında sınıf kini vardır. Bu kin sıradan bir öfke değildir.
İşte bu nedenle diyorum ki, olguları kavramlaştırmak ayrıdır, öznel terimlerle kavramların içini boşaltmak ayrıdır. Önce insan değil, önce sınıftır aslolan, ama bu insandan bir süre vazgeçtik, sonra ona döneceğiz demek değildir. İşte bu da bir kavramlaştırmadır. Bu kavramlaştırma ile ne ressam, ne de diğerleri kapitalistlerin kucağına terk edilmiyor. Ama örneğin, bir Eczacıbaşının insan olma olgusu ile bir işçinin insan olma olgusu bireysel olarak elbette aynı eksende tarif edilir ama kategori olarak yine de farklıdır ki bizim sözünü ettiğiz ise, toplumsal insandır. O nedenle, insanın insan olarak fışkıracağı kategoriye yükseltilmesi, ancak ve ancak sınıfların, devletin ve sınıf mücadelesinin ortadan kalkması ile ortaya çıkacak olan toplumsal düzenin konusudur ve bu düzende demokrasi de olmayacaktır. İşte o zaman toplumun kendi kendini yönetişmesi söz konusu olacaktır. Ve aynı kategoride ve tarihsel süreçte, halklar da topyekûn kardeşleşecektir. Başka ifadeyle gönüllü, kerte kerte asimile olmuş olacaklardır.
Ama bunun için bir sürece ihtiyaç vardır ve bu süreçte öznellik de önemli oranda yer alsa da, asıl hâkim olan tarihsel, toplumsal nesnelliktir. Bu sürecin de, bu sürecin sınıfsız, devletsiz, demokrasisiz bir toplumsal ilerlemesinin ve de bu düzenin öznesi olan yeni insanın üretilmesinin garantisi için de, önce sınıf yani kendisini de bu süreçte ortadan kaldırmanın mekanizmasını geliştirecek olan işçi sınıfı olacaktır.
Yoksa kimsenin insanı yadsıdığı yoktur, aksine en gelişmiş insana ulaşmanın bilimsel yaklaşımını ortaya çıkarmanın ki, bu hala en bilimsel ve en ileri teoride ifadesini bulmuştur, kararlı çabası vardır. Tek yapılacak, en ileri teoride ifadesini bulan insanın yeni insan olarak fışkırmasının koşullarına giden tarihsel sürecin nesnelliğini, yüzeye çıkarıp, bu yöndeki tarihin akışını hızlandırmak için, bu süreçte, pratik zorlamaları teori katına çıkarmak zorunda kalmamak için, şimdiden, nesnellikle, tarihin nesnel ilerleme çizgisi ile örtüşen teoriye ağırlık vermek gerekmektedir. Sözünü ettiğim süreçte öznel yönün ağırlığının ifadesi bu kadardır.
Siyasal yapılanmalara karşı olmak da bir kavramlaştırmaya mecburdur. Evet, ben de bir süredir, siyasal bir örgüt dinamiğine karşıyım ama bunu genel anlamda, bu işi kavramlaştırıp, mutlaklaştırarak ortaya konulması gereken bir olgu olarak görmüyorum. Ben sadece içi boş, yani söz gelimi, komünistsiz komünist partisi olmaz diyorum. Ama bu demek değildir ki, politik bir örgüt olmayacak. Ama bu örgütün, ancak sınıf mücadelesinin içinden çıkacağını söylersek, bu çerçevede siyasal yapılanma konusunda olumsuz ya da çekinceli bakmayı anlarım.
Diğer bir sorun da, zorla ya da başka türlü, böyle bir mutlaklık yoktur. Yani ille de örgüt diyerek, örgütün içini dolduracak malzemenin o örgütün niteliği ile uyumlu biçimde var olmadığı bir koşulda örgütü zorlamak, öznelci yöntemle örgüt fetişizmi yaratmak doğru değildir. Bunu belirleyecek olan, yani zorlayacak olan, sınıfsal konum alışın ortaya çıkardığı şiddettir ki bazen bu şiddet, sadece ideolojik-politik olur. Yani zorun karşılığı, silah veya kolluk kuvvetleri olmayabilir. Keza Ekim devrimi sürerken, “bütün iktidar şûralara (Sovyetlere)” politik kararı alınana kadar, hükümet, burjuvazinin elinde idi ve ikili iktidar söz konusu idi. Ve Ekim devrimi, sanıldığının aksine, çok çok az kanlı olmuştur. Yani hükümetin icraatları, dışarıda bütün toplumsal dinamikleri saracak şekilde ve işçi -köylü ittifakına dayanarak, işçi sınıfının öncülüğünde ki sayıca az olduklarını hepimiz biliyoruz, kurulan şuralar tarafından hem denetleniyor ve hem de zaptı rapta alınıyordu. Bunun için, bazen hükümetin kendi düzenlediği mitinglerde ortaya konulan, politik yaklaşımlar yeterli oluyordu.
Bununla birlikte, evet, gelişmiş kapitalist ülkelerde, tam da sınıf kini ortadan kaldırıldığı ve Avrupa komünizmi hâkim kılındığı için, demokratik yolla, aşamalı olarak sosyalizme geçiş olacağı hemen herkese benimsetildiği için kitleler edilgendir. Üstelik holdingleşen, sendikalar, örümcek ağı misli işçileri sarmıştır ve büyük devletler, sömürdükleri dışarıdaki ülkelerden akan zenginliği, işçilerine dağıtarak onları pasifize etmektedir, artık bunda da zorlanmaktadırlar. Ama bizimki gibi ülkelerde, bu iş, en plebyen kesim tarafından, baldırı çıplak kesim tarafından yapılacak dersek, pek yanılmış olmayız.
Aslolan, emek sürecinin keskinleştirdiği sınıf çelişkisidir. Bu çelişkide, sınıf kini de vardır ve bizim öznel irademizden bağımsız olarak, bu çelişkinin içinden yükselir. Diğer yanıyla da, bu çelişkinin üzerinden yükselen sınıf mücadelesidir aslolan. Bu mücadeleyi yadsıdığımız zaman, ne denirse densin, küçük burjuva devrimciliği en masumane tutum olur, burjuva bakışının ise, tümüyle laboratuar ideolojileri ile yerleştirilmeye çalışılması, ancak bu şekilde başarılabilinir.
Şimdilerde ve epeydir, gözden düşürülmeye ve bilimsel sosyalizmin dışında gösterilmeye ve hatta insanlık dışı kabul ettirilmeye çalışılan ve uzaklaşılan proletarya diktatörlüğü ise, tarihsel bir kategoridir ve sınıfların ortadan kaldırılmasının, sınıf mücadelesine son vermek, kapitalist restorasyon tehdidinin ortadan kalkmasının garantisini sağlamak ve sınıfsız toplumu kurmak ve bu toplumun öznesi olan yeni insanın fışkırmasının koşullarını güvence altına almak için tarihsel olarak kaçınılmaz olan ve tümüyle nesnel olan bir tarihsel kategoridir. Bundan yan çizmek, sınıf bakışı açısından önemli bir turnusoldür. Ve Sovyet sosyalizminin kapitalist restorasyonu da, gelişmiş kapitalist ülkelerde sosyalizme geçişte reformizme savrulmak da, emperyalizmin yenidünyası hayallerine kendini fena kaptıranların, çeşit çeşit sosyalizm uydurabilmesi ve alıcı bulması da, bu olgudan ve nesnellikten yan çizmekle mümkündür.
İFADELERİMİ ŞEKİLLENDİREN VE ONA YÖN VEREN KAYNAK
İfadelerime yön veren kaynağa gelince, bu, tümüyle nesnelliğin yüzeye çıkardıklarını görmemi ve ifadelerimdeki yansımasını sağlayan, hala en ileri ve en bilimsel olma özelliğini koruyan teoridir. Marksizm-Leninizmdir.
Evet, daha önce de ifade ettiğim gibi, arkamda, geleceğin tarih sayfalarının enine boyuna değerlendirileceğine inandığım notlar bıraktığıma ve boynumda, Türkiye sosyalist hareketini, ulaşması gereken düzeye yükseltme sorumluluğundan başka bir şeyi bırakmadığıma olan inancımla sosyalist iktidar yürüyüşüne, içimizdeki veya yakınımızdaki arkadaşlarımızı aynı sorumluluğu yerine getirmek üzere çağırarak ve önüme çıkanlarla (engel koyanlarla demek istiyorum) kavga etmeye hazır olarak başladığımı tekrar ederek, benim ifadelerimi şekillendiren gerçekliğe bir kez daha vurgu yapmak ve ifadelerime yansıyan gerçekliğin üzerinden bir kez daha geçmek isterim.
İfadelerime yansıyan iddialarımda, sosyalizme olan inancımızın ve bu inancımızdaki kararlığımızın, geleceğe olan güvenimizin yansıması vardır.
Bu ifadelerimde sosyalizme olan inançta alçak gönüllü olunamayacağına olan bağlılığımızın yansıması vardır.
Bu ifadelerimde, burjuvaziye olan hıncımızın sınıf kinimizin yansıması vardır. Ve bu gün hâkim kılınmak istenen dinamik, bu yansımalara gözleri kapattırma dinamiğidir.
Kaynağını nesnelliğin yüzeye çıkmasını sağlayan bilimsel teorinin gücünden alan ifadelerimde, burjuvaziden ümidini kesmemiş olanların burjuva düzenini benimsetmesine duyduğumuz tiksintimiz vardır.
Bu ifadelerimde, bu kinden, bu tiksintiden vazgeçmenin, bu noktada alçak gönüllü olmanın, burjuvaziye teslim olmak demek olduğunun bilincini taşımamızın yansıması vardır.
Bu ifadelerim, sosyalist iktidar perspektifi taşıyor olduğumu yansıtmaktadır.
Bu ifadelerim, bilinç taşıyanı sosyalizm aşkına, sosyalizm aşkından yerinde duramayanı bilince kavuşturma sorumluluğumun ifadesidir.
Bu ifadelerimle kavgasız iktidar olmayacağına olan inancımızı işaret ediyorum.
Bu ifadelerimde, Ekim devrimine saygı duyanı, Sovyet sosyalizmine bağlı olanı, devrime ve iktidara inandırmak sorumluluğunu taşımamızın yansıması vardır.
Günümüzü ve Bu bağlamda CHP’yi tartışırken, Ekim devrimi nereden çıktı diyorsanız, aslında bir yerden çıkmadı, bizden çok önce tarihsel bir gerçeklik olarak yaşandı ve 70 yıl sonra da ortadan kalktı. Ve bu gerçeklikten birkaç nedenle söz etmek, elbette Türkiye’nin toplumsal gerçeklikleri ile de ilgilidir.
Bu gün, Türkiye’deki sorunlar ile bölgedeki ve dünyadaki sorunlar ve dahi Ekim devrimi gerçekliğindeki sorunlar ve hatta 1789 Fransız burjuva devrimi ve peşi sıra gelen bir dizi devrimler ve sonrasında, kısa bir işçi sınıfı iktidarı olan Paris Komünü üzerine dersler, ondan önce,1848 devrimleri, Meşrutiyet ve ulusal kurtuluş savaşı ile kurulan TC gerçekliğinde yatan sorunlar ve bu gün geldiğimiz TC gerçekliğinin simetriği olarak devam eden gerçekliğe yapışmış olan sorunlar, hepsi bir bütündür ve birbirleri ile çok yakın ilgileri vardır. En azından benim bakış açımdan böyledir.
TCNİN MİLİTARİZMİ
TC’yi bir bütün olarak ve sosyoekonomik ve politik-ekonomik bağlamından kopararak salt militarizme indirger ve orada çakılı kalırsak, CHP’yi çözümlerken ve de genel olarak çözüm üretirken çuvallarız.
Elbette TC’nin Militarizminin koyulaştığı, öne çıktığı dönemler olmuştur ama polis devleti olma olgusu da öne çıktığı zamanlar olmuştur ve daha yakın zamana kadar demokrasi gelmiş gibi gösterildiği de olmuştur. Ve şimdi ise, bir süredir en demokratik ve en özgürlükçü hükümet eliyle yönetildiği ve Militarist Kemalist kliğe kök söktürüldüğü yollu teoriler üretilirken, artık dağ taş AKP karşıtı olmuş ama AKP hiç karşıtı yokmuş gibi projelerine devam ediyor görünmektedir ve tam bu noktada devreye bir “YENİ CHP” çıkartılmıştır. Bu “yeni” CHP, CHP ye faşist diye çığıranların bile övgüsüne mazhar olmuştur. Peki, militarist devlet mi değişmiştir, militarist devlet, polis devleti ile mi bütünleşmiştir ya da başka bir şey mi olmuştur, mesela din temelli, faşist bir feodal (moderni tabii) devlet provaları mı yapılmaktadır, yeni rejim yoksa bu mudur?
Yani, mesele o kadar basit değil, karmaşık ve karmaşıklığı çözüp, somut tahlil yapmak ve basite indirgemeden çözüm üretmek istiyorsak, kavramları yerli yerine oturtmak ve öznel çabalarla kavram üretmemek gerekmektedir.
TC nedir sorusuna gelince, TC bir 12 Eylül rejimidir ve tekellerin düzenidir, hepsi bu, geçmişte TSK’nın bir kesiminin eliyle ve 27 Mayıs diye anılan müdahale ile Burjuva düzen sağlamlaştırılarak ve modernleştirilerek yerleştirilmiş ama bu yerleştirmenin ifadesi olan konjonktürde burjuvaziye de lazım gelen demokratik ve ekonomik reformlar yapılmış ve sol/sosyalist harekete de bu vesile ile bir demokratik alan, yani işçi sınıfı ile burjuva sınıfı olarak nitelediğimiz iki karşıt sınıfın bir birleri ile girişecekleri sınıf mücadelesinin alanı sağlanmış ve demokrasi güçleri ve sınıfsal güçlerin mücadelesi ile genişletilmiştir. Bu zamanda militarizm yoktur ve 12 Mart, bu alanda yükselen sosyalist hareketi geriletmek üzere gelmiş ve öncesinde, 27 Mayısla genişleyen demokratik alanı, yine aynı yolla bir halk devrimine çevirmeyi de içerecek şekilde genişletmeyi hedefleyen bir askeri müdahale girişimi olmuş, bastırılmış ve arkasından 12 Mart gelmiştir. Bu sol/sosyalist hareketi geriletememiş, tam tersine 27 Mayısın açtığı alanı sığınak olarak kullanan sol/sosyalist hareket iyice yükselmiş ve bunun üzerine 12 Eylül gelmiştir. Bu seyir de o kadar basit değildir, çünkü bir sürü mekanizmalar çalışarak, Kenan Evren’in genelkurmay başkanı olması sağlanmış ama daha önemlisi 12 Eylül faşist darbesi, tam da emperyalizmin yenidünya düzenini gerçekleştirmek için düğmesine bastığı bir rüzgârın üzerine gelmiştir, içerde ise 24 Ocak kararları ile tekellerin düzeni için yol açılmaya çalışılmaktadır ve böylece, TSK’nın emir komuta zinciri yerli yerine oturtulduktan sonra, BAYRAK HAREKÂTI diye anılan 12 Eylül faşist darbesi gerçekleştirilmiştir. Ondan sonrası, Türkiye tarihinde görülmemiş bir ihanet furyası ile insanlar,kitlesel olarak dönüştürülmeye ve emperyalizmin yenidünya düzeni için gerekli formları taşıyan bireyler haline getirilmeye başlanmıştır.
Bu kronolojide CHP’nin dahli yok denemez. CHP her adımında vardır ve sonrasında da SODEP ile SHP ile devam ederken bile vardır ve 12 Eylül rejimi şimdi AKP’nin Hükümranlığı ile sürdürülmektedir ve CHP buna hep koltuk değneği olmuştur. Bu süreçte, DEV-YOL dan da, TKP’den de, sosyalist hareketin yükselen rüzgârı dibe inerken başka rüzgâra binmek için köprü kurma yarışında olanlar ve şimdi CHP’ye ve Kemalizm’e ateş püskürenler, SODEP’e, SHP’ye kapağı atmakta sakınca görmemişler, nice komünist, nice devrimci, ilerleyen zamanda CHP’nin danışmanlığına terfi ile devam etmişler ve aynıları olmasa da, benzerleri daha sonra ANAP’ın ve şimdilerde de AKP’nin akıl hocası olmuşlardır. Kürt coğrafyasındaki yükselen rüzgârın kanatlarına binmek için öne çıkanları da unutmayalım. Hepsi birden, devletin valisi ya da bürokratı veyahut da ataşesi, hükümet danışmanı değillerdir ama en az CHP kadar devlet durumu içindedirler.
Öyleyse, dediğim gibi hepsi bir bütündür ve önemli olan, asıl olan, çıkış yolunu bulmaktır. CHP çıkış yolu değildir, hepimizin bunu söylediğini varsaymakla birlikte, çıkış yolu gösteremeyince bu, havada kalmaktadır. Ama havada kalmasının çok önemli ve can alıcı bir soruna gebeliği vardır, çünkü çıkış yolu bulamazsak, AKP den kaçarken, CHP ye mahkûm olacağız ve devlet durumu içindeki CHP, devletin devamı neyi gerektiriyorsa, kaldığı yerden yürütmeye devam edecektir.
Bizim ise, acılarımızla avunma zamanını geride bırakıp, ezilmişliğimizin ve acılarımızın müsebbibi olanlara acı çektirme zamanında olduğumuzu ve bunda kin, inanç ve kararlılık olması gerektiğini dolayısıyla kavgasız iktidar olmayacağını, şiddetsiz ise kavganın kavgaya benzemeyeceğini görmek gerekmektedir.
Fikret Uzun
3 Haziran 2011
CHP’nin resmini çizenler yine de düşmanı net çizgilerle ortaya koymuyor. Gerçekliğe biraz Latife Tekin penceresinden bakılıyor gibi. Ne demek bu? Latife Tekin, gerçekliklerin üstünü örtmek için gözlerdeki kirpiklerin sağa veya sola doğru boynunu büktürür, kulakların birini diğerine küstürür, böylece ya gerçeklik yarım yamalak görülür ya da gerçeklik yerine yalanlar, kanadı kırık bir kuş misli yüreklere bastırılarak, gerçekliğin yerine konulan bir dinamik haline getirilir.
CHP elbette devlet partisidir ve bu günlere gelmemizde CHP’nin rolü, başka ifadeyle günahı pek çoktur. Ama şimdi mesele başkadır, CHP’nin de içinde ve bütünün büyük parçasını teşkil ederek bulunduğu resim ile yani günahlarını resmeden fotoğraf, daha çok soldan konuşan ama yüreğinde bu günlerin karanlığının hayalini taşıyan sahte sol gömlekli aktörler tarafından şirin gösterilmiş ve ne kadar solda yer alan politik örgüt varsa, çeşitli nedenler öne sürülerek ama daha çok demokrasinin bekası gereği denilerek, CHP’ye kol kanat germiş ve CHP’nin de içinde olduğu fotoğrafta, sosyalist hareketin yükselmesinin önündeki barikatları sağlamlaştırmak için var olan bütün güçler ki, devlet durumu içindeki güçlerdir, bunu, yani sosyalist hareketin yükselişini, CHP nin veya Kemalizm’in peşine takarak ortadan kaldırmayı bırak, engelleyemeyeceğini anladığı andan itibaren ve en yetkin akıl hocası olan emperyalist istihbarat örgütlerinin ideologları tarafından ortaya konulan tavsiyelere uyarak, ellerinde tuttukları Türkiye Cumhuriyeti yönetimini dinci akımlara teslim etmişler ve yönetimde pişmelerini, ustalaşmalarını sağlamak için de her türlü desteği vermişlerdir.
Şimdi yönetim CHP de değildir, Kemalistlerde de değildir, Laik güçlerde de değildir ki hiç birisi gerçek anlamda bulundukları konumlarını yükseltmeyi bırakalım, korumayı bile denememişlerdir. Şimdi ise, Bu güçlerin devir teslim ettiği TC yönetiminde bulunanların mumunun sönmeye başladığı, sosyalist hareketin yükselişi ve emek sürecinin yükselttiği çelişkilerin keskinliği önlenememekte, emperyalizmin çizdiği projelerin selameti sağlanamamaktadır. O nedenle iş başa düşmüştür ki "YENİ CHP" bunun adıdır. "YENİ CHP= AK-CHP" olmuştur ve AKP den rol çalmakta, mümkünse bütün rollerini üstlenmektedir. Bunu da iki yöne çevirdiği mesajlarla göstermektedir. Biri ABD ve AB dir, diğeri Fetullah Gülen hoca efendidir.
Bugün yeni inciler döken Bir CHP adayından öğreniyoruz ki, Bizim KILIÇDAROĞLU da peygamber soyundanmış ve umreye o da gitmekten pek çok huzur içinde imiş. Biliyoruz ki, çeşitli vesilelerle Erdoğan için de, en azından fısıltı halinde, peygamber soyundan geldiğini anımsatacak misli vaazlar verilmiştir.
Şimdi soru şudur, düşman kimdir. Kime karşı sınıf kini biriktiriyoruz. 12 Eylül rejiminin ağırlaştırılmış faşist karakteri, emekçi kitlelerin, aydınlıktan yana kitlelerin ve daha çok aydınlık üretmeye çalışan, karanlığa çare olacak şekilde ideolojik, teorik ve politik kurşun sıkan aydınların üzerine çökerken, elbette bunun üzerini örtmeye ve belki buna talip olmaya çalışan CHP üzerindeki yaldızı kaldıracağız ama asıl düşmanı ve karşısındaki güçleri de iyi ve doğru resmedeceğiz.
Bu, resmin bütününü göstermek demektir. Öteki ise, resmin bütününün bir ucundan, başka ucuna savrularak bütünden uzaklaşmak dolayısıyla aynı tuzaklara bir kez daha düşmek demektir. Öyleyse tamam, CHP de aynı yolun yolcusudur yani aynı tarikat dinamiğine sarılarak bizi öbür uçtan kuşatmaya çalışmaktadır. Güzel; peki bunun karşısında ne yapacağız, her tarafımız kuşatılmış diye teslim mi olacağız? Yoksa bu gerçekliği boylu boyunca resmedip, bu resmin içinden, bu tuzakları bertaraf edecek güçleri çekip alıp, daha da güçlendirecek miyiz? Başka ifadeyle aslolanın emek süreci olduğunu ve bu süreçte hâlâ baş aktörün, devrimci aktörün, işçi sınıfı olduğunu ve bu süreçte itici gücün sınıf kini olduğunu ve sınıf mücadelesinin, ezilen, sömürülen sınıf lehine güçlendirilmesi ve utkuya giden yolunun açılması için bir sığınağa, bir demokratik alana yani demokratik bir cumhuriyete ihtiyaç olduğunu, o nedenle de bulunduğumuz noktadan, her türlü haklı eleştiriler yanında, haklı ve gerekli kinin de muhatabı olan Laik Türkiye Cumhuriyeti ekseninden (özünde burjuva ve tekellerin düzeni olmaktan başka bir gerçeklik olmayan ve çelişkileri keskinleşmiş olsa da törpülenmiş olan bir karşıtlığın çatışmasının ifadesi olan eksen olsa da) daha geriye püskürtülmeye karşı direnmek yanında, bunu önlemek için hücuma geçmek yani bu noktada biriken güçleri daha ileriye yürütecek bir dinamikte birleşmek için çaba mı sarf edeceğiz?
Soru budur ve cevabı açık ve basittir. Bu cevabın etrafında ufkumuzu genişletmezsek, ne dersek diyelim beni affedin ama hepsi laf-ı güzaf olacaktır. Gerçeğin bütün resmini ve içindeki çare yaratacak gücü gösteremeyecektir.
KARŞITLARIN EMPATİSİ ÜZERİNE
Diğer bir sorun, sınıf kini olmazsa olmaz demeyeceğim, çünkü o bizim öznel niyetlerimizle oluşturulan bir öfkenin adı değildir. Bu, iki karşıt sınıfın arasındaki mücadelenin bu karşıtlıktaki niteliğinin ifadesidir ve bu, yani sınıf kini, emek sürecinin ortaya çıkardığı çelişkilerin keskinliği ile bağlıdır ve ancak bu çelişkilerin keskinliği ile şekillenir. İşte bu nedenledir ki, emperyalist kapitalizm, empati dinamiklerini kitlelerin kafasına kakar. Karşıt sınıfların birbiri ile empati kurmasına değer verir.
Daha ayrıntısına da değinmek mümkün, söz gelimi, birkaç gün önce bir paylaşıma eleştiri göndermiştim, orada ele alınan MEVLANACILIĞI yermiştim. Mevlanacılık, tam da bu empatiyi, tarikat dinamiği içinde yerleştirmeye çalışmanın adıdır. Mevlana bir gerçekliktir ama bu gün Mevlanacılığın ne olduğu da bir gerçekliktir. Aynı kategoride, toplumsal gelişmenin merkezine tarihin aktörü olarak insanı koyma girişimi de, tüm masum görüntüsüne karşın bir emperyalist ideolojik saldırının ürünüdür. İnsanı merkeze koyduğumuzda, bir TÜSİAD patronu ile bir işçi arasında ne fark kalır, ne de karşıtlık. Dolayısıyla sınıfsallık da ortadan kaldırılmış olur ki, bunun sonucu sınıf kini de ortadan kalkar. Ama bu gün, dara düşen sermayedar, ilk önce işçiyi sokağa atar ya da ücretlerini düşürür, o da olmazsa fabrikasını kapatır, başka yerde açar ve yeni baştan en ucuz ücretle çarkını döndürür. İşçisi ile hiç empati kurmaz. O da ben de insanız demez. Ama işçiden hep empati kurması beklenir ve bunun ucunda hep, sınıf barışı kurma çabaları vardır.
İşçisi ile patronu ile el ele bir cumhuriyet.
Ama bu gün, tekellerin bu el ele olma durumundan çok çok uzakta oldukları örtülenemiyor. Buna rağmen, hep bir empati, bir sınıftan kaçma, sınıf kinini yerme dinamiği öne çıkartılıyor. Oysa pratikte de görülüyor, örneğin BEKAERT işçileri işten tazminatsız atılan arkadaşlarını işe geri döndürmek için fabrikayı içerden işgal ettiler ve işçilerin işe dönmek isteyenleri işe alındı, diğerleri hakkı olan tazminatı yanında ekstradan tazminatla işten ayrıldı. Ama bunu kendi iradeleri ile yaptılar.
Demek ki, işçiler emekçi terimine hapsedilememiş. Patrona da empati kurmayı benimsememiştir. Onları fabrikaya kilitleyen, birlik halinde arkadaşları için direnmeye iten, sınıf kinidir ve belki bunun farkında olmayan işçiler de vardır aralarında, ama bu eylemin ve başarının harcında sınıf kini vardır. Bu kin sıradan bir öfke değildir.
İşte bu nedenle diyorum ki, olguları kavramlaştırmak ayrıdır, öznel terimlerle kavramların içini boşaltmak ayrıdır. Önce insan değil, önce sınıftır aslolan, ama bu insandan bir süre vazgeçtik, sonra ona döneceğiz demek değildir. İşte bu da bir kavramlaştırmadır. Bu kavramlaştırma ile ne ressam, ne de diğerleri kapitalistlerin kucağına terk edilmiyor. Ama örneğin, bir Eczacıbaşının insan olma olgusu ile bir işçinin insan olma olgusu bireysel olarak elbette aynı eksende tarif edilir ama kategori olarak yine de farklıdır ki bizim sözünü ettiğiz ise, toplumsal insandır. O nedenle, insanın insan olarak fışkıracağı kategoriye yükseltilmesi, ancak ve ancak sınıfların, devletin ve sınıf mücadelesinin ortadan kalkması ile ortaya çıkacak olan toplumsal düzenin konusudur ve bu düzende demokrasi de olmayacaktır. İşte o zaman toplumun kendi kendini yönetişmesi söz konusu olacaktır. Ve aynı kategoride ve tarihsel süreçte, halklar da topyekûn kardeşleşecektir. Başka ifadeyle gönüllü, kerte kerte asimile olmuş olacaklardır.
Ama bunun için bir sürece ihtiyaç vardır ve bu süreçte öznellik de önemli oranda yer alsa da, asıl hâkim olan tarihsel, toplumsal nesnelliktir. Bu sürecin de, bu sürecin sınıfsız, devletsiz, demokrasisiz bir toplumsal ilerlemesinin ve de bu düzenin öznesi olan yeni insanın üretilmesinin garantisi için de, önce sınıf yani kendisini de bu süreçte ortadan kaldırmanın mekanizmasını geliştirecek olan işçi sınıfı olacaktır.
Yoksa kimsenin insanı yadsıdığı yoktur, aksine en gelişmiş insana ulaşmanın bilimsel yaklaşımını ortaya çıkarmanın ki, bu hala en bilimsel ve en ileri teoride ifadesini bulmuştur, kararlı çabası vardır. Tek yapılacak, en ileri teoride ifadesini bulan insanın yeni insan olarak fışkırmasının koşullarına giden tarihsel sürecin nesnelliğini, yüzeye çıkarıp, bu yöndeki tarihin akışını hızlandırmak için, bu süreçte, pratik zorlamaları teori katına çıkarmak zorunda kalmamak için, şimdiden, nesnellikle, tarihin nesnel ilerleme çizgisi ile örtüşen teoriye ağırlık vermek gerekmektedir. Sözünü ettiğim süreçte öznel yönün ağırlığının ifadesi bu kadardır.
Siyasal yapılanmalara karşı olmak da bir kavramlaştırmaya mecburdur. Evet, ben de bir süredir, siyasal bir örgüt dinamiğine karşıyım ama bunu genel anlamda, bu işi kavramlaştırıp, mutlaklaştırarak ortaya konulması gereken bir olgu olarak görmüyorum. Ben sadece içi boş, yani söz gelimi, komünistsiz komünist partisi olmaz diyorum. Ama bu demek değildir ki, politik bir örgüt olmayacak. Ama bu örgütün, ancak sınıf mücadelesinin içinden çıkacağını söylersek, bu çerçevede siyasal yapılanma konusunda olumsuz ya da çekinceli bakmayı anlarım.
Diğer bir sorun da, zorla ya da başka türlü, böyle bir mutlaklık yoktur. Yani ille de örgüt diyerek, örgütün içini dolduracak malzemenin o örgütün niteliği ile uyumlu biçimde var olmadığı bir koşulda örgütü zorlamak, öznelci yöntemle örgüt fetişizmi yaratmak doğru değildir. Bunu belirleyecek olan, yani zorlayacak olan, sınıfsal konum alışın ortaya çıkardığı şiddettir ki bazen bu şiddet, sadece ideolojik-politik olur. Yani zorun karşılığı, silah veya kolluk kuvvetleri olmayabilir. Keza Ekim devrimi sürerken, “bütün iktidar şûralara (Sovyetlere)” politik kararı alınana kadar, hükümet, burjuvazinin elinde idi ve ikili iktidar söz konusu idi. Ve Ekim devrimi, sanıldığının aksine, çok çok az kanlı olmuştur. Yani hükümetin icraatları, dışarıda bütün toplumsal dinamikleri saracak şekilde ve işçi -köylü ittifakına dayanarak, işçi sınıfının öncülüğünde ki sayıca az olduklarını hepimiz biliyoruz, kurulan şuralar tarafından hem denetleniyor ve hem de zaptı rapta alınıyordu. Bunun için, bazen hükümetin kendi düzenlediği mitinglerde ortaya konulan, politik yaklaşımlar yeterli oluyordu.
Bununla birlikte, evet, gelişmiş kapitalist ülkelerde, tam da sınıf kini ortadan kaldırıldığı ve Avrupa komünizmi hâkim kılındığı için, demokratik yolla, aşamalı olarak sosyalizme geçiş olacağı hemen herkese benimsetildiği için kitleler edilgendir. Üstelik holdingleşen, sendikalar, örümcek ağı misli işçileri sarmıştır ve büyük devletler, sömürdükleri dışarıdaki ülkelerden akan zenginliği, işçilerine dağıtarak onları pasifize etmektedir, artık bunda da zorlanmaktadırlar. Ama bizimki gibi ülkelerde, bu iş, en plebyen kesim tarafından, baldırı çıplak kesim tarafından yapılacak dersek, pek yanılmış olmayız.
Aslolan, emek sürecinin keskinleştirdiği sınıf çelişkisidir. Bu çelişkide, sınıf kini de vardır ve bizim öznel irademizden bağımsız olarak, bu çelişkinin içinden yükselir. Diğer yanıyla da, bu çelişkinin üzerinden yükselen sınıf mücadelesidir aslolan. Bu mücadeleyi yadsıdığımız zaman, ne denirse densin, küçük burjuva devrimciliği en masumane tutum olur, burjuva bakışının ise, tümüyle laboratuar ideolojileri ile yerleştirilmeye çalışılması, ancak bu şekilde başarılabilinir.
Şimdilerde ve epeydir, gözden düşürülmeye ve bilimsel sosyalizmin dışında gösterilmeye ve hatta insanlık dışı kabul ettirilmeye çalışılan ve uzaklaşılan proletarya diktatörlüğü ise, tarihsel bir kategoridir ve sınıfların ortadan kaldırılmasının, sınıf mücadelesine son vermek, kapitalist restorasyon tehdidinin ortadan kalkmasının garantisini sağlamak ve sınıfsız toplumu kurmak ve bu toplumun öznesi olan yeni insanın fışkırmasının koşullarını güvence altına almak için tarihsel olarak kaçınılmaz olan ve tümüyle nesnel olan bir tarihsel kategoridir. Bundan yan çizmek, sınıf bakışı açısından önemli bir turnusoldür. Ve Sovyet sosyalizminin kapitalist restorasyonu da, gelişmiş kapitalist ülkelerde sosyalizme geçişte reformizme savrulmak da, emperyalizmin yenidünyası hayallerine kendini fena kaptıranların, çeşit çeşit sosyalizm uydurabilmesi ve alıcı bulması da, bu olgudan ve nesnellikten yan çizmekle mümkündür.
İFADELERİMİ ŞEKİLLENDİREN VE ONA YÖN VEREN KAYNAK
İfadelerime yön veren kaynağa gelince, bu, tümüyle nesnelliğin yüzeye çıkardıklarını görmemi ve ifadelerimdeki yansımasını sağlayan, hala en ileri ve en bilimsel olma özelliğini koruyan teoridir. Marksizm-Leninizmdir.
Evet, daha önce de ifade ettiğim gibi, arkamda, geleceğin tarih sayfalarının enine boyuna değerlendirileceğine inandığım notlar bıraktığıma ve boynumda, Türkiye sosyalist hareketini, ulaşması gereken düzeye yükseltme sorumluluğundan başka bir şeyi bırakmadığıma olan inancımla sosyalist iktidar yürüyüşüne, içimizdeki veya yakınımızdaki arkadaşlarımızı aynı sorumluluğu yerine getirmek üzere çağırarak ve önüme çıkanlarla (engel koyanlarla demek istiyorum) kavga etmeye hazır olarak başladığımı tekrar ederek, benim ifadelerimi şekillendiren gerçekliğe bir kez daha vurgu yapmak ve ifadelerime yansıyan gerçekliğin üzerinden bir kez daha geçmek isterim.
İfadelerime yansıyan iddialarımda, sosyalizme olan inancımızın ve bu inancımızdaki kararlığımızın, geleceğe olan güvenimizin yansıması vardır.
Bu ifadelerimde sosyalizme olan inançta alçak gönüllü olunamayacağına olan bağlılığımızın yansıması vardır.
Bu ifadelerimde, burjuvaziye olan hıncımızın sınıf kinimizin yansıması vardır. Ve bu gün hâkim kılınmak istenen dinamik, bu yansımalara gözleri kapattırma dinamiğidir.
Kaynağını nesnelliğin yüzeye çıkmasını sağlayan bilimsel teorinin gücünden alan ifadelerimde, burjuvaziden ümidini kesmemiş olanların burjuva düzenini benimsetmesine duyduğumuz tiksintimiz vardır.
Bu ifadelerimde, bu kinden, bu tiksintiden vazgeçmenin, bu noktada alçak gönüllü olmanın, burjuvaziye teslim olmak demek olduğunun bilincini taşımamızın yansıması vardır.
Bu ifadelerim, sosyalist iktidar perspektifi taşıyor olduğumu yansıtmaktadır.
Bu ifadelerim, bilinç taşıyanı sosyalizm aşkına, sosyalizm aşkından yerinde duramayanı bilince kavuşturma sorumluluğumun ifadesidir.
Bu ifadelerimle kavgasız iktidar olmayacağına olan inancımızı işaret ediyorum.
Bu ifadelerimde, Ekim devrimine saygı duyanı, Sovyet sosyalizmine bağlı olanı, devrime ve iktidara inandırmak sorumluluğunu taşımamızın yansıması vardır.
Günümüzü ve Bu bağlamda CHP’yi tartışırken, Ekim devrimi nereden çıktı diyorsanız, aslında bir yerden çıkmadı, bizden çok önce tarihsel bir gerçeklik olarak yaşandı ve 70 yıl sonra da ortadan kalktı. Ve bu gerçeklikten birkaç nedenle söz etmek, elbette Türkiye’nin toplumsal gerçeklikleri ile de ilgilidir.
Bu gün, Türkiye’deki sorunlar ile bölgedeki ve dünyadaki sorunlar ve dahi Ekim devrimi gerçekliğindeki sorunlar ve hatta 1789 Fransız burjuva devrimi ve peşi sıra gelen bir dizi devrimler ve sonrasında, kısa bir işçi sınıfı iktidarı olan Paris Komünü üzerine dersler, ondan önce,1848 devrimleri, Meşrutiyet ve ulusal kurtuluş savaşı ile kurulan TC gerçekliğinde yatan sorunlar ve bu gün geldiğimiz TC gerçekliğinin simetriği olarak devam eden gerçekliğe yapışmış olan sorunlar, hepsi bir bütündür ve birbirleri ile çok yakın ilgileri vardır. En azından benim bakış açımdan böyledir.
TCNİN MİLİTARİZMİ
TC’yi bir bütün olarak ve sosyoekonomik ve politik-ekonomik bağlamından kopararak salt militarizme indirger ve orada çakılı kalırsak, CHP’yi çözümlerken ve de genel olarak çözüm üretirken çuvallarız.
Elbette TC’nin Militarizminin koyulaştığı, öne çıktığı dönemler olmuştur ama polis devleti olma olgusu da öne çıktığı zamanlar olmuştur ve daha yakın zamana kadar demokrasi gelmiş gibi gösterildiği de olmuştur. Ve şimdi ise, bir süredir en demokratik ve en özgürlükçü hükümet eliyle yönetildiği ve Militarist Kemalist kliğe kök söktürüldüğü yollu teoriler üretilirken, artık dağ taş AKP karşıtı olmuş ama AKP hiç karşıtı yokmuş gibi projelerine devam ediyor görünmektedir ve tam bu noktada devreye bir “YENİ CHP” çıkartılmıştır. Bu “yeni” CHP, CHP ye faşist diye çığıranların bile övgüsüne mazhar olmuştur. Peki, militarist devlet mi değişmiştir, militarist devlet, polis devleti ile mi bütünleşmiştir ya da başka bir şey mi olmuştur, mesela din temelli, faşist bir feodal (moderni tabii) devlet provaları mı yapılmaktadır, yeni rejim yoksa bu mudur?
Yani, mesele o kadar basit değil, karmaşık ve karmaşıklığı çözüp, somut tahlil yapmak ve basite indirgemeden çözüm üretmek istiyorsak, kavramları yerli yerine oturtmak ve öznel çabalarla kavram üretmemek gerekmektedir.
TC nedir sorusuna gelince, TC bir 12 Eylül rejimidir ve tekellerin düzenidir, hepsi bu, geçmişte TSK’nın bir kesiminin eliyle ve 27 Mayıs diye anılan müdahale ile Burjuva düzen sağlamlaştırılarak ve modernleştirilerek yerleştirilmiş ama bu yerleştirmenin ifadesi olan konjonktürde burjuvaziye de lazım gelen demokratik ve ekonomik reformlar yapılmış ve sol/sosyalist harekete de bu vesile ile bir demokratik alan, yani işçi sınıfı ile burjuva sınıfı olarak nitelediğimiz iki karşıt sınıfın bir birleri ile girişecekleri sınıf mücadelesinin alanı sağlanmış ve demokrasi güçleri ve sınıfsal güçlerin mücadelesi ile genişletilmiştir. Bu zamanda militarizm yoktur ve 12 Mart, bu alanda yükselen sosyalist hareketi geriletmek üzere gelmiş ve öncesinde, 27 Mayısla genişleyen demokratik alanı, yine aynı yolla bir halk devrimine çevirmeyi de içerecek şekilde genişletmeyi hedefleyen bir askeri müdahale girişimi olmuş, bastırılmış ve arkasından 12 Mart gelmiştir. Bu sol/sosyalist hareketi geriletememiş, tam tersine 27 Mayısın açtığı alanı sığınak olarak kullanan sol/sosyalist hareket iyice yükselmiş ve bunun üzerine 12 Eylül gelmiştir. Bu seyir de o kadar basit değildir, çünkü bir sürü mekanizmalar çalışarak, Kenan Evren’in genelkurmay başkanı olması sağlanmış ama daha önemlisi 12 Eylül faşist darbesi, tam da emperyalizmin yenidünya düzenini gerçekleştirmek için düğmesine bastığı bir rüzgârın üzerine gelmiştir, içerde ise 24 Ocak kararları ile tekellerin düzeni için yol açılmaya çalışılmaktadır ve böylece, TSK’nın emir komuta zinciri yerli yerine oturtulduktan sonra, BAYRAK HAREKÂTI diye anılan 12 Eylül faşist darbesi gerçekleştirilmiştir. Ondan sonrası, Türkiye tarihinde görülmemiş bir ihanet furyası ile insanlar,kitlesel olarak dönüştürülmeye ve emperyalizmin yenidünya düzeni için gerekli formları taşıyan bireyler haline getirilmeye başlanmıştır.
Bu kronolojide CHP’nin dahli yok denemez. CHP her adımında vardır ve sonrasında da SODEP ile SHP ile devam ederken bile vardır ve 12 Eylül rejimi şimdi AKP’nin Hükümranlığı ile sürdürülmektedir ve CHP buna hep koltuk değneği olmuştur. Bu süreçte, DEV-YOL dan da, TKP’den de, sosyalist hareketin yükselen rüzgârı dibe inerken başka rüzgâra binmek için köprü kurma yarışında olanlar ve şimdi CHP’ye ve Kemalizm’e ateş püskürenler, SODEP’e, SHP’ye kapağı atmakta sakınca görmemişler, nice komünist, nice devrimci, ilerleyen zamanda CHP’nin danışmanlığına terfi ile devam etmişler ve aynıları olmasa da, benzerleri daha sonra ANAP’ın ve şimdilerde de AKP’nin akıl hocası olmuşlardır. Kürt coğrafyasındaki yükselen rüzgârın kanatlarına binmek için öne çıkanları da unutmayalım. Hepsi birden, devletin valisi ya da bürokratı veyahut da ataşesi, hükümet danışmanı değillerdir ama en az CHP kadar devlet durumu içindedirler.
Öyleyse, dediğim gibi hepsi bir bütündür ve önemli olan, asıl olan, çıkış yolunu bulmaktır. CHP çıkış yolu değildir, hepimizin bunu söylediğini varsaymakla birlikte, çıkış yolu gösteremeyince bu, havada kalmaktadır. Ama havada kalmasının çok önemli ve can alıcı bir soruna gebeliği vardır, çünkü çıkış yolu bulamazsak, AKP den kaçarken, CHP ye mahkûm olacağız ve devlet durumu içindeki CHP, devletin devamı neyi gerektiriyorsa, kaldığı yerden yürütmeye devam edecektir.
Bizim ise, acılarımızla avunma zamanını geride bırakıp, ezilmişliğimizin ve acılarımızın müsebbibi olanlara acı çektirme zamanında olduğumuzu ve bunda kin, inanç ve kararlılık olması gerektiğini dolayısıyla kavgasız iktidar olmayacağını, şiddetsiz ise kavganın kavgaya benzemeyeceğini görmek gerekmektedir.
Fikret Uzun
3 Haziran 2011
24 Mayıs 2011 Salı
12 HAZİRAN SEÇİMLERİ VE MARKSİST TUTUM ÜZERİNE
12 HAZİRAN SEÇİMLERİ VE MARKSİST TUTUM ÜZERİNE
12 Hazirandan sonra turnusoller çok hızlı çalışacak. Gerçekliğin yansısı daha net yayılacak. Ben bu notları tarihe asarak büyük kolaylık sağlıyorum. Ben hep derim, sosyalist iktidar yürüyüşü şakaya gelmez, bu yürüyüşte ideolojik tartışmada empatiye yer yoktur. Çünkü bu yürüyüş çelik çomak oynayarak ilerlemiyor. Boykot ise, kitleleri ve özellikle de, devrimci bakışla yüzünü gerçeklere dönenlerin kafasını karıştırıyor. Zaten yoğun bir ideolojik saldırı varken, bu boykot şiarı ile öne çıkmak tam bir emperyalist oyun dinamiğidir. Hele ki, düzenden kopuşa methiye düzer gibi bunun simgesi olarak boykotu öne çıkaranların, düzenden demokrasi beklemesi, talep etmesi, dilenmesi ne derseniz deyin komik oluyor. İnsanları bu kadar mı salak zannediyorlar. Kimileri, çok sonrasının konusu olan işçilerin vatanı yoktur şiarını öne çıkartıyor, kimileri de yine komünizm evresinin konusu olan insanın insan moduna yükseltilmesini kendine bile en yabancı olduğu bir zamanda insanı öne çıkartarak sapla samanı karıştırıyor, sınıfsal bakışın önüne set çekiyor. Kimisi de, boykot ile sıkışan çaresiz kalan egemen sınıfın ve onun tetikçilerinin çaresi olacak bir dinamik geliştirmeye çalışıyor.
Politika birincisi güç biriktirme sanatı ise, ikinci önemli yanı düşmanı kesin hatlarla belirleme sanatıdır. Boykot bu işlevi görmüyor. Ortada bunu destekleyecek bir birikim olmadığı gibi, bunu öne atanların da asıl dinamikleri demokrasi olduğuna göre demokrasi ya da demokratik hakları kazanmak için geçerli bir yöntem değildir. Bunun koşulları elbette vardır ama o gün bu gün değildir. Lenin şubat devrimi patlak verdiğinden iki ay sonrasına kadar devrimin patlak verdiğinden bile haberi olmamışken, haberi olduğunda hemen Rusya’ya dönmüş ve Nisan tezlerini ortaya atmıştır ve bunları ortaya attığında etrafındaki herkes kendisini neredeyse delirmiş olarak nitelemiştir ve Kerensky hükümetinin bu günkü hükümetten bir farkı varsa o da ortada asıl egemen olarak çarın olmasıdır. Şimdi ise, bunun simetriği var ve çara methiyeler düzülmekte, çarlık düzenine kapıları ardına kadar açmak modelleştirilmektedir. İşte Lenin bu zamanda, hem Menşeviklerin ve diğerlerinin boykot zırvalıkları ile mücadele etmiş, hem de Kerensky hükümetinin provokasyonlarını bertaraf etmeye çalışmıştır. En önemli yaptığı işi sorarsanız, o gün için tabii, Menşeviklerin Kerensky'ye karşı kitlesel bir yürüyüş tertiplemelerini engellemesidir. Şöyle der,"şimdi kitleler ve özellikle işçiler yanımızda değil ama Kerensky'i tanıdıkça hepsi yanımıza gelecek." ve haziran ayına gelindiğinde kendinden emin Kerensky büyük bir miting düzenler ve kalabalığın büyük çoğunluğu o kısa sürede Lenin'in dillendirdiklerini dövizlerine yazmış ve Kerensky'nin burnuna sokmuştur, ondan sonrası ise Kerensky'e zafer değil, yıkım getirmiştir. Ekim devrimine giden yolda Lenin güçleri böyle biriktirmiştir. Eğer takip ediyorsanız, Lenin ikili iktidardan söz eder ve iktidarı burjuvaziye bırakır ama dışarıda şuraları örgütler yani Sovyetleri. Dolayısıyla hem hükümeti dışarıdan zaptı rapta alır hem de iç yüzünün kitlelerce görünmesine olanak sağlamış olur. Buna da Menşevikler karşıdır ama tarih Lenin'i haklı çıkarmıştır.
Burada boykot konusunda edebiyat parçalamayacağım, bunun için, referandum öncesi söylediklerim kaynaktır. Ve zaman beni haklı çıkardı. Şimdi de farklı durum yok. O gün boykot AKP nin elini güçlendirmek ve anayasa değişikliği ile yönetici sınıflar arasındaki çelişkileri düzlemek ve sonrasında yani işte bu günden sonra ikinci aşamada anayasayı toptan değiştirip dinci-faşist-feodal bir cumhuriyetin anayasal yolla halka dayatmanın bütün kapılarını açmaktı. Birincisi, yoğun bir ihanet dinamiği ile kotarıldı ama emekçiler Kürt ve Türk halkı aynı yerde durmuyor. Bölge halkları da, dünya halkları da durmuyor. Ama emperyalistler yerinde saydığı gibi, hatta geriliyor. Onlar gerilerse, işbirlikçileri de gerilemek durumundadır. Çevrenize bakın siz de göreceksiniz. İşte şimdi politika önümüzdedir ve bunu sınıf bakışı ile temellendireceksek, boykot bu politikanın güç biriktirmesine ve egemen sınıfı püskürtmeye, kitleleri hareketlendirmeye ve en önemlisi düşmanın kesin hatlarla çizilmesine yaramaz. Demokrasi isteyenlerin, düzenin ifadesi olan bu demokrasiyi uzun zamandır diline dolayanların, şimdi boykot ile düzen dışı dinamikleri işaret etmesi kimseyi hareketlendirmez ve bunun bir tertip olduğunu anlar. 12 Haziran AKP nin ölüm kalım günüdür. Ama daha çok emperyalist burjuvazi için böyledir. Eğer 12 Haziranda AKP istediği milletvekili sayısını çıkarırsa ABD nin çizdiği rotada aksama olmayacaktır. Her ihtimale karşı CHP nin AKP lileştiririlmesi de bunun içindir. Kürt coğrafyasından CHP de çekilmiştir. Evet, ben de biliyorum, vur birini ötekine aynı ses çıkar ama dedim ya kitleler bu aynıları, farklı sanıyor, henüz ayırdında değil. Ama bunu sağlamak boykotla olmaz. Çünkü boykot bu aynıların konsensüsünü güçlendirecektir. AKP nin çok güçlü bir noktadan seçimi kazanması, diğerleri ile konsensüsü garantilemesi demektir. Ama tersi olursa ve hele ki, meclise bu oyunları bozacak bir damar sokulursa, her birinin tabanındakilerin aslına dönme süreci hızlanacaktır ama en önemlisi AKP eliyle ve diğerlerinin katkısı ile Türkiye’de oynanan oyunların başarısı engellenecektir, güç biriktirmenin önündeki engeller hızla ortadan kaldırılacaktır. Çünkü kitleler illüzyondadır ve bu illüzyondan çıkmaları için boykot şoku değil, AKP nin güçten düşürülebileceğini gösteren gerçekliğin şokudur aslolan. Ama başaramazsak,13 Hazirandan hemen sonra dinci-faşist-feodal cumhuriyet tepemizdedir. Kimse, ama kimse hatta bu dinamiğe yardım edenler bile bu tepeye inenin şiddetinden kurtulamaz. Son olarak, neden cumhuriyet güç birliğinden söz etmiyoruz, etrafında bile dolaşmıyoruz. Bu gün hem yerleştirilmek istenen düzene, hem Türkiye’nin parçalanmasına ve hem de ABD emperyalizmine dolayısıyla en kararlı biçimde AKP iktidarına karşı mücadele eden, üstelik zindandan mücadele eden başka hangi dinamik var. Nihai çözüm mü? Elbette değil ama oyunları bozmak ve güçleri biriktirmek işçilerin hafızasına kavuşması için gereken zamanı kazanmak için başka seçenek yoktur. Çünkü oyun hem çaresizlerin oyunu, hem yüz yılların deneyimine sahip olanların, hem de ekonomik ve zor gücünü elinde tutanların oyunu. O nedenle bu oyunu bozmak için akıl dinamiklerinin sağlıklı işlemesi gerekiyor. Ve siz hem düzen içinde güç peşinde olanlardan söz ederken DHF'nin bu temelde bir çakma yapı olduğunu görmezden geliyorsunuz. Kitlelere demokratik haklar için mücadeleyi salık veren ama bunun içine BOYKOT yöntemini öne koyanlar, emperyalist burjuvazinin laboratuar ürünüdürler. Bunlara yöneltilen egemenlerin saldırısını pek önemsemeyin. PKK'ya da bundan yüz kat şiddetli tazyik yaptılar ama şimdi pazarlık yapılıyor ve emperyalizmin, onun işbirlikçisi ezen ulus burjuvazisinin elinden devlet neredeyse zorla verilmeye çalışılıyor. Çünkü verilen devlet Kürtlere değil, verilen devlet İsrail’edir. Eğer emperyalizm bir ezilen ulusa, sömürülen ve geri bıraktırılmış emekçi halka devlet bahşediyorsa, onu istediği zaman geri alır. Ama buradaki devlet, bölgede bütün devletleri küçültüp yükseltilen bir büyük emperyal devlettir. Ucu da açıktır. Tamamen emperyalist emellerin sonuç noktasının ifadesidir. İşte şimdi bu noktada tıkanma var. ABD-AB oldukça çaresiz ama vazgeçmiyor vazgeçemez de. Ve onların üzerine üzerine tersinden esen rüzgârın da farkındalar. Çaresizliklerini çareye döndürmek için, kitleleri çaresiz ve güçsüz bırakmaktan vazgeçmeyecekleridir. Bu "BOYKOT" dinamiği de bundan ayrı değildir. Siz katılmayabilirsiniz ama ben tarihe notumu düşüyorum ve eğer akılla hareket ediyorsanız dediklerimi elbette süzgecinizden geçirirsiniz, akılla hareket ettiğinizde ısrar edip, tutumunuzda da ısrar ediyorsanız, bu da tarihe not olacaktır ve turnusoller hızlı hareket ediyor ve çıplaklıkları su yüzüne çabuk çıkartıyor. Size ahmak da, sahtekâr da demiyorum ama ortada bir politik cambazlık var ve bunda diretmek ve bunu akılla yaptığını iddia etmek politik ahmaklıktır, yok ahmaklık kabul edilmiyorsa, ortada bir sahtekârlığın pençesinde debelenmek ya da bizzat bu sahtekârlığın bir parçası olmak vardır. Ben bunu kaydediyorum. Ahmaklığa yatılarak sahtekârlığın örtülemeyeceğini söylüyorum. Ve son olarak da ahmaklıkta ısrar etmenin, sahtekârlığa eş değer olduğunu söylüyorum. Çünkü tarihin ilerleme çizgisi sahtekârlığı da, ahmaklığı da kaldıramayacak denli hızlı akıyor. Bu dediklerim küfür değildir, hakaret, aşağılama hiç değildir. Sadece tarihsel sorumluluğun gereğine işaret ediyorum. 13 Hazirandan itibaren göreceğimiz netliğin şimdiden resmini çiziyorum.
Fikret Uzun
24. Mayıs 2011
12 Hazirandan sonra turnusoller çok hızlı çalışacak. Gerçekliğin yansısı daha net yayılacak. Ben bu notları tarihe asarak büyük kolaylık sağlıyorum. Ben hep derim, sosyalist iktidar yürüyüşü şakaya gelmez, bu yürüyüşte ideolojik tartışmada empatiye yer yoktur. Çünkü bu yürüyüş çelik çomak oynayarak ilerlemiyor. Boykot ise, kitleleri ve özellikle de, devrimci bakışla yüzünü gerçeklere dönenlerin kafasını karıştırıyor. Zaten yoğun bir ideolojik saldırı varken, bu boykot şiarı ile öne çıkmak tam bir emperyalist oyun dinamiğidir. Hele ki, düzenden kopuşa methiye düzer gibi bunun simgesi olarak boykotu öne çıkaranların, düzenden demokrasi beklemesi, talep etmesi, dilenmesi ne derseniz deyin komik oluyor. İnsanları bu kadar mı salak zannediyorlar. Kimileri, çok sonrasının konusu olan işçilerin vatanı yoktur şiarını öne çıkartıyor, kimileri de yine komünizm evresinin konusu olan insanın insan moduna yükseltilmesini kendine bile en yabancı olduğu bir zamanda insanı öne çıkartarak sapla samanı karıştırıyor, sınıfsal bakışın önüne set çekiyor. Kimisi de, boykot ile sıkışan çaresiz kalan egemen sınıfın ve onun tetikçilerinin çaresi olacak bir dinamik geliştirmeye çalışıyor.
Politika birincisi güç biriktirme sanatı ise, ikinci önemli yanı düşmanı kesin hatlarla belirleme sanatıdır. Boykot bu işlevi görmüyor. Ortada bunu destekleyecek bir birikim olmadığı gibi, bunu öne atanların da asıl dinamikleri demokrasi olduğuna göre demokrasi ya da demokratik hakları kazanmak için geçerli bir yöntem değildir. Bunun koşulları elbette vardır ama o gün bu gün değildir. Lenin şubat devrimi patlak verdiğinden iki ay sonrasına kadar devrimin patlak verdiğinden bile haberi olmamışken, haberi olduğunda hemen Rusya’ya dönmüş ve Nisan tezlerini ortaya atmıştır ve bunları ortaya attığında etrafındaki herkes kendisini neredeyse delirmiş olarak nitelemiştir ve Kerensky hükümetinin bu günkü hükümetten bir farkı varsa o da ortada asıl egemen olarak çarın olmasıdır. Şimdi ise, bunun simetriği var ve çara methiyeler düzülmekte, çarlık düzenine kapıları ardına kadar açmak modelleştirilmektedir. İşte Lenin bu zamanda, hem Menşeviklerin ve diğerlerinin boykot zırvalıkları ile mücadele etmiş, hem de Kerensky hükümetinin provokasyonlarını bertaraf etmeye çalışmıştır. En önemli yaptığı işi sorarsanız, o gün için tabii, Menşeviklerin Kerensky'ye karşı kitlesel bir yürüyüş tertiplemelerini engellemesidir. Şöyle der,"şimdi kitleler ve özellikle işçiler yanımızda değil ama Kerensky'i tanıdıkça hepsi yanımıza gelecek." ve haziran ayına gelindiğinde kendinden emin Kerensky büyük bir miting düzenler ve kalabalığın büyük çoğunluğu o kısa sürede Lenin'in dillendirdiklerini dövizlerine yazmış ve Kerensky'nin burnuna sokmuştur, ondan sonrası ise Kerensky'e zafer değil, yıkım getirmiştir. Ekim devrimine giden yolda Lenin güçleri böyle biriktirmiştir. Eğer takip ediyorsanız, Lenin ikili iktidardan söz eder ve iktidarı burjuvaziye bırakır ama dışarıda şuraları örgütler yani Sovyetleri. Dolayısıyla hem hükümeti dışarıdan zaptı rapta alır hem de iç yüzünün kitlelerce görünmesine olanak sağlamış olur. Buna da Menşevikler karşıdır ama tarih Lenin'i haklı çıkarmıştır.
Burada boykot konusunda edebiyat parçalamayacağım, bunun için, referandum öncesi söylediklerim kaynaktır. Ve zaman beni haklı çıkardı. Şimdi de farklı durum yok. O gün boykot AKP nin elini güçlendirmek ve anayasa değişikliği ile yönetici sınıflar arasındaki çelişkileri düzlemek ve sonrasında yani işte bu günden sonra ikinci aşamada anayasayı toptan değiştirip dinci-faşist-feodal bir cumhuriyetin anayasal yolla halka dayatmanın bütün kapılarını açmaktı. Birincisi, yoğun bir ihanet dinamiği ile kotarıldı ama emekçiler Kürt ve Türk halkı aynı yerde durmuyor. Bölge halkları da, dünya halkları da durmuyor. Ama emperyalistler yerinde saydığı gibi, hatta geriliyor. Onlar gerilerse, işbirlikçileri de gerilemek durumundadır. Çevrenize bakın siz de göreceksiniz. İşte şimdi politika önümüzdedir ve bunu sınıf bakışı ile temellendireceksek, boykot bu politikanın güç biriktirmesine ve egemen sınıfı püskürtmeye, kitleleri hareketlendirmeye ve en önemlisi düşmanın kesin hatlarla çizilmesine yaramaz. Demokrasi isteyenlerin, düzenin ifadesi olan bu demokrasiyi uzun zamandır diline dolayanların, şimdi boykot ile düzen dışı dinamikleri işaret etmesi kimseyi hareketlendirmez ve bunun bir tertip olduğunu anlar. 12 Haziran AKP nin ölüm kalım günüdür. Ama daha çok emperyalist burjuvazi için böyledir. Eğer 12 Haziranda AKP istediği milletvekili sayısını çıkarırsa ABD nin çizdiği rotada aksama olmayacaktır. Her ihtimale karşı CHP nin AKP lileştiririlmesi de bunun içindir. Kürt coğrafyasından CHP de çekilmiştir. Evet, ben de biliyorum, vur birini ötekine aynı ses çıkar ama dedim ya kitleler bu aynıları, farklı sanıyor, henüz ayırdında değil. Ama bunu sağlamak boykotla olmaz. Çünkü boykot bu aynıların konsensüsünü güçlendirecektir. AKP nin çok güçlü bir noktadan seçimi kazanması, diğerleri ile konsensüsü garantilemesi demektir. Ama tersi olursa ve hele ki, meclise bu oyunları bozacak bir damar sokulursa, her birinin tabanındakilerin aslına dönme süreci hızlanacaktır ama en önemlisi AKP eliyle ve diğerlerinin katkısı ile Türkiye’de oynanan oyunların başarısı engellenecektir, güç biriktirmenin önündeki engeller hızla ortadan kaldırılacaktır. Çünkü kitleler illüzyondadır ve bu illüzyondan çıkmaları için boykot şoku değil, AKP nin güçten düşürülebileceğini gösteren gerçekliğin şokudur aslolan. Ama başaramazsak,13 Hazirandan hemen sonra dinci-faşist-feodal cumhuriyet tepemizdedir. Kimse, ama kimse hatta bu dinamiğe yardım edenler bile bu tepeye inenin şiddetinden kurtulamaz. Son olarak, neden cumhuriyet güç birliğinden söz etmiyoruz, etrafında bile dolaşmıyoruz. Bu gün hem yerleştirilmek istenen düzene, hem Türkiye’nin parçalanmasına ve hem de ABD emperyalizmine dolayısıyla en kararlı biçimde AKP iktidarına karşı mücadele eden, üstelik zindandan mücadele eden başka hangi dinamik var. Nihai çözüm mü? Elbette değil ama oyunları bozmak ve güçleri biriktirmek işçilerin hafızasına kavuşması için gereken zamanı kazanmak için başka seçenek yoktur. Çünkü oyun hem çaresizlerin oyunu, hem yüz yılların deneyimine sahip olanların, hem de ekonomik ve zor gücünü elinde tutanların oyunu. O nedenle bu oyunu bozmak için akıl dinamiklerinin sağlıklı işlemesi gerekiyor. Ve siz hem düzen içinde güç peşinde olanlardan söz ederken DHF'nin bu temelde bir çakma yapı olduğunu görmezden geliyorsunuz. Kitlelere demokratik haklar için mücadeleyi salık veren ama bunun içine BOYKOT yöntemini öne koyanlar, emperyalist burjuvazinin laboratuar ürünüdürler. Bunlara yöneltilen egemenlerin saldırısını pek önemsemeyin. PKK'ya da bundan yüz kat şiddetli tazyik yaptılar ama şimdi pazarlık yapılıyor ve emperyalizmin, onun işbirlikçisi ezen ulus burjuvazisinin elinden devlet neredeyse zorla verilmeye çalışılıyor. Çünkü verilen devlet Kürtlere değil, verilen devlet İsrail’edir. Eğer emperyalizm bir ezilen ulusa, sömürülen ve geri bıraktırılmış emekçi halka devlet bahşediyorsa, onu istediği zaman geri alır. Ama buradaki devlet, bölgede bütün devletleri küçültüp yükseltilen bir büyük emperyal devlettir. Ucu da açıktır. Tamamen emperyalist emellerin sonuç noktasının ifadesidir. İşte şimdi bu noktada tıkanma var. ABD-AB oldukça çaresiz ama vazgeçmiyor vazgeçemez de. Ve onların üzerine üzerine tersinden esen rüzgârın da farkındalar. Çaresizliklerini çareye döndürmek için, kitleleri çaresiz ve güçsüz bırakmaktan vazgeçmeyecekleridir. Bu "BOYKOT" dinamiği de bundan ayrı değildir. Siz katılmayabilirsiniz ama ben tarihe notumu düşüyorum ve eğer akılla hareket ediyorsanız dediklerimi elbette süzgecinizden geçirirsiniz, akılla hareket ettiğinizde ısrar edip, tutumunuzda da ısrar ediyorsanız, bu da tarihe not olacaktır ve turnusoller hızlı hareket ediyor ve çıplaklıkları su yüzüne çabuk çıkartıyor. Size ahmak da, sahtekâr da demiyorum ama ortada bir politik cambazlık var ve bunda diretmek ve bunu akılla yaptığını iddia etmek politik ahmaklıktır, yok ahmaklık kabul edilmiyorsa, ortada bir sahtekârlığın pençesinde debelenmek ya da bizzat bu sahtekârlığın bir parçası olmak vardır. Ben bunu kaydediyorum. Ahmaklığa yatılarak sahtekârlığın örtülemeyeceğini söylüyorum. Ve son olarak da ahmaklıkta ısrar etmenin, sahtekârlığa eş değer olduğunu söylüyorum. Çünkü tarihin ilerleme çizgisi sahtekârlığı da, ahmaklığı da kaldıramayacak denli hızlı akıyor. Bu dediklerim küfür değildir, hakaret, aşağılama hiç değildir. Sadece tarihsel sorumluluğun gereğine işaret ediyorum. 13 Hazirandan itibaren göreceğimiz netliğin şimdiden resmini çiziyorum.
Fikret Uzun
24. Mayıs 2011
18 Mayıs 2011 Çarşamba
S. SIRRI ÖNDER MARKSİZMİ ELEŞTİRİYOR MU YOKSA KARŞI MI ÇIKIYOR
S. SIRRI ÖNDER MARKSİZMİ ELEŞTİRİYOR MU YOKSA KARŞI MI ÇIKIYOR
EMEK VE ÖZGÜRLÜK PLATFORMU BAĞIMSIZ ADAYI NE KADAR SOSYALİST?
Neşe Düzel nasıl ki daha önce Radikalde, en son Taraf gazetesinde, bildik kişilerle ve bildik sorularla mülakatçılık yapıyorsa, Nuriye Akman’da, ZAMAN gazetesinin mülakatçısıdır. İşlevleri aynıdır.
Nuriye hanımefendi, “ Ben sizde filozof bir yan da gördüm Senaryo kanaviçe gibi işlenmiş” diye konuya girip, “Sizde başka bir damar da var sanki Solcuların o acı dili yok sizde” diye devam ederek, daha Sırrı Süreyya’ya sorularını sıralamadan, Sırrı bey coşuyor; *
“Yazı ile uğraşan bir adam olduğundan, Sinema ile profesyonel bir ilişkisi olmadığından ama çok sıkı bir izleyici ve merak eden bir adam olduğundan, İyi ustaların elinde yetiştiğinden, sosyalist gelenekten geldiğinden ve babasının berber olduğundan ve de TİP in Adıyaman il başkanı olduğundan ve evlerine Boranın, Sargının ve Gezmişin gelip gittiğinden…” dem vuran bir girişle, Coşkunluğunu taşırmaya başlayarak; Moda terimle şifreyi verir. Verdiği Şifre önemlidir, böylece “yedi yaşından itibaren okuma sürecinin içerisine bütün Risale-i Nur külliyatını da dâhil ettiğini Çünkü babasının böyle bir gelenekten geldiğini; Dayısının da insan güzeli, bir Nur şakirdi yani Nur cemaatinin üyesi olduğunu ve çocukları çok ciddiye aldıklarını öğreniyoruz” Ama daha da önemlisi, “şansının” nereden geldiğini öğreniyoruz.
Biz de, bundan farklı bir şey söylemiyoruz. Sırrı Beyin yaptığı ise, bir yanıyla, şansını artırmak için mülakat vermek ise, diğer yanıyla bizim baktığımız yerden gördüklerimizi teyit etmektir.
Gördüklerimiz çok öncedir ve birçok yerde daha önce gösterilmiştir. Anlatımı aşağıdadır.
Merhaba
Bugünlerde internette Marks'a ait olduğu söylenen bir ifade her soydan ve boydan anti-komünist, oportünist, Marksizm düşmanı, neo- liberal eski solcular, yaranmacı devşirmeler tarafından dillerine
pelesenk edilmiş olup, buradan hareketle Marksizm'i idealizme yaklaştırmanın kapısını açmaya çalışmaktadırlar. Hep söylerim, Marksizm'i eleştirmek başka şeydir, karşı çıkmak ayrı bir şey. Marksizm'i eleştirmek için öncelikle Marksizm'i ona katkı sağlayabilecek derecede anlamak ile mümkündür.
Marksizm'i anlamayanların onu eleştirebilmesi mümkün değildir. Bu anlamda dün de, bu gün de Marksizm'i bilgisizlikle eleştirenlerle, Marksizm'e karşı olanlar aynı çizgide birleşmişlerdir. Bu, Marksizm’in ifade ettiklerinden çıkarılan anlamların karşılıklı eleştirisi değildir, bu bizzat Marksizm'e karşıtlık temelinde ifadelerini evirip çevirmek ve idealizmle yakınlaştırmak için yapılan bir eleştiridir. İşte bu nedenle ideolojik mücadele ve bunun için de ideolojik donanım olmazsa olmazdır.
İfade şöyle ve ifadeye yaklaşım da beraberinde gelmektedir; Pirimiz, “Materyalist kadercilik diyebiliriz belki!”diye başlayarak, "Marks, 'Tarihte ne olmuşsa başka türlü olamayacağı için öyle olmuştur.' “ diyor Ve devam ederek,”Bunun kaderle arasında ince bir çizgi var. İslam'da kader mevzuu biraz ferasete bırakılmıştır. Cüzi iradeyle külli iradenin etkileşimi, İslam mütefekkirinin de içinden çok net çıkamayıp iman perdesine bıraktığı bir meseledir." Diye devam ediyor.
Evet, böyle diyor yazarımız; on parmağında on hünerini Risale-i Nur Külliyatının ışığından almış kendi savlarını vitrin yapmak için ve “şansını” biraz daha artırmak için, bu ifadeye can simidi gibi sarılan yazar ve bundan kendi bakış açısına yaklaşmış bir Marksizm, kendi deyimiyle bir "materyalist kadercilik çıkartıyor" Marks'ın Bu ifadesi, üretimdeki gelişmeler ile tarihsel ilerleme arasında ilişki kuran materyalist tarih anlayışının bir ifadesidir.
Ekonomik bir olgu olan sınıfsal eylem ile toplumsal hareket arasında herhangi bir tarihsel ilişki kurulamayacağını düşünenler bu ifadeye sıkı sıkı sarılmaktadır. Bunun çıkış ucu, bu güne kadar ki tarihin sınıf mücadeleleri tarihi olduğunu yadsımaya götürür.
Tarihi yaratan toplumsal varlığın iradesi, sınıf mücadeleleri içinde gerçeklik kazanır. Öte yandan bu tarihsel iradenin kendiliğinden ortaya çıkacağı gibi bir düşünce de savunulamaz.
Bu konuda mutlak bir tarihsel zorunluluktan hiçbir biçimde söz edilmemiştir. Tam tersine, tarihi yapan insanın, aynı zamanda tarihsel koşulların belirlenimine tâbi olduğu vurgulanmış ve bu yüzden devrimci kuramın kılavuzluğuna gereksinim duyulmuştur.
Böylece, burjuvaziyle olan mücadelesinde devrimci kuramdan yoksun bir işçi sınıfının devrimci bir pratik ortaya koymasının mümkün olmayacağını gören Marks, proletaryanın kendini dönüştürmeden maddi dünyayı dönüştüremeyeceğini belirtmiş olmaktadır.
Marksizm'in düşmanlarının ve elbette Marksizm'den ölümüne korkan emperyalist kapitalizmin, Lenin'i Marksizm'den ayırmak istemelerinin nedenini ve önemini anlatan bu ifadeyi, internete girdiğinizde hemen hemen bütün antikomünist ve anti Marksist ve metafiziğin gücünü şişirme meraklısı, idealist kişi, kuruluş ya da grup varsa diline doladığını ve sicilli devşirmelerin bu ifadeyi bulmak için epeyce göz nuru dökmüş olduklarını görebilirsiniz.
İşte Lenin'in önemi buradadır, çağdaşları olan diğer Marksistlerden ayrıldığı ve öne çıktığı ve Marksizm'in Marksizm-Leninizm olarak tarihe geçmesi, Marksizm'i bir ulusal kütüphanenin vazgeçilmez felsefe kitapları arasında raflarda kalmaktan ya da üniversitelerde ders kitabı olarak okunan bir felsefe kitabı olmaktan kurtararak, dünyayı değiştirici, dönüştürücü bir kuram olduğunu pratikte gösterebilecek denli anladığı ve anladıklarını ona kattığı içindir. Bu denli katkısı olduğu içindir ki, Lenin'i, Marksizm düşmanları her fırsatta Marksizm'den ayırmak istemektedirler.
Bu nokta çok önemlidir. Bu noktaya Stalin üzerinden Lenin'i Marksizm'den ayırma kıvamına getirerek ilerlenmekte ve beraberinde, kendi yaşadıkları tarihsel koşullarda Marks ve Engelsin bütünsel olarak anlatmaya çalıştıklarının içinden Marksizm'i tahrif etmek ya da başka ifadeyle burjuva ideolojisine uyumlu hale getirmek için öne çıkardıkları, her tarafa çekilebilecek ifadelerle Marksı daha kolay gözden düşüreceklerini hesaplamaktadırlar.
Acı olan, bugün bu çabaların ne yazık ki, tekellerden çok, eskiden Marksizm'i savunan ve bugün de Marksist olduğunu iddia edenler tarafından yoğunlaştırılmasıdır.
Bu çabalar, bir taraftan da, bu çabaların sahiplerinin çelişkilerini ortaya koymaktadır. Şöyle ki, Lenin'i Marksizm'den ayırmaya haklı ton vermeye çalışanların, daha ayıramadan, Marks'ın "Tarihte ne olmuşsa başka türlü olamayacağı için öyle olmuştur." İfadesinin, üretimdeki gelişmeler ile tarihsel ilerleme arasında ilişki kuran maddeci tarih anlayışının bir ifadesi olduğunun üzerinden atlayıp, bir çırpıda idealizmle özdeşleştirmesi, bu ifadenin, tarihi yaratan toplumsal varlığın iradesinin sınıf mücadeleleri içinde gerçeklik kazandığını anlattığını, buradan hareketle, tarihin sınıf mücadelelerinin tarihi olduğunu işaret ettiğini görmezden gelerek, daha doğrusu üstünü örterek, bütün bu olanların, bütün bu gelişmelerden bağımsız bir metafizik gücün varlığı ile ilişkili olduğunu bu ifadeye dayandırmaya çalışmaktadırlar.
Oysa tam da burada Marksizm'den ayırınca, Marksizm'in çağa daha uygun olacağını iddia ettikleri Lenin'in, Marks ve Engelsin ifadelerini pratiğin sınamasına tabi tutarak yerli yerine oturtan; Marksizm'i, Marksizm-Leninizm yapan kişi olduğunu bizzat kendileri göstermiş olmakta iken, Lenin'in, tarihsel süreçte özneye verdiği etkinlikteki diyalektik yaklaşımını kavrayamamaktadırlar bile.
Marks'ın, yaşadığı çağa egemen olan ve toplumsal varlık olarak insanı veya onun iradesini dışlayan tarih anlayışları ile hesaplaşma çabasını, 19. Yüzyıla kadar geçerli olan felsefenin, tarihi daha çok öznel ve rastlantısal olgulara bağlı olarak kendiliğinden gelişen bir süreç olarak görmesindeki yanlışlığı göstermeye çalıştığını ve bu ifadeleri dile getirdiği tarihsel koşulları dikkate almadan bu ifadenin gerçekte ne anlama geldiğini, Lenin'i hesaba katmadan da pratikte nasıl sınandığını göremeyiz.
Başka bir acı durum daha var ki, buna nerdeyse hepimiz seyirci kalmaktayız. Bunun temel nedeni de, Marksizm diye diye, Marksizm'den bir haber olduğumuzu unutmamızdır. Daha da, vahimi unuttuğumuzu kabul etme erdemliliğini gösteremememizdir.
Diğer yandan, eğer önemliyse, sadece Süreyya Önder'in dedikleri önemli değildir, örneğin Önder, "Diktatörlerin aptallığını "Beynelmilel'de gösterdiğini söylüyor, bu mu önemli kelam,oysa diktatörlerin diktatörlüğünün, karşısındakilerin edilgenliğine bağlı olduğunu, daha açıkçası onları daha fazla edilgen hale getirmek için edilgenliklerinden yararlandıklarını söylemek nesnelliği daha net ifade etmektedir. Ve sözünü ettiğimiz, burjuva diktatörlüğünün biçimi olan Faşizmdir. Ama diktatörlükleri, sınıfsal temelinden ayırırsak, diktatörlükleri de, diktatörleri de bütün nesnel sınıfsal ve tarihsel olguların üstünde, bu olgulardan bağımsız bir düzleme koymuş olur ve onları yendiğimizde, burjuva diktatörlüğünü de, faşizmi de, yenebileceğimiz yanılsamasına kendimizi kaptırabiliriz. Buna felsefi
ton bile verebiliriz.
Ve Süreyya önder tam da bunu yapmaktadır. Yukarıda alıntıladığım ve eleştirdiğim ifadesini, diktatörlükleri sınıfsal temellerinden ayırarak, bütün diktatörlüklere karşı olmanın mantıksallığını göstermesi açısından vitrinine koyması başka nasıl açıklanabilir ki? 12 Eylülde,18 yaşında olduğunu söylüyor ve 12 yıl verdiler diyor. Kime vermediler ki, ondan daha gençleri yaşını büyütüp asmadılar mı? Biz ise daha az ceza ile 12 Eylülün zindanlarından kurtulduk ama bu bizim söylediklerimizin önemini azaltır mı ya da yok saymayı gerektirir mi? 12 Eylülün İşkenceleri, elbette hiçbirimizin hafızasından silinmeyecek izler bırakmıştır. Ama sadece Sayın Önder'in gerçeği değildir ve bu işkencelerin hesabı, yalnızca işkenceyi yapan ve yaptıranların ellerini, emir verdiği dillerini kesmekle sorulabilir mi.
Bu işkencelerin hesabı, o işkencelerin kaynağından yani burjuva diktatörlüğünden yani tekellerden yani hala devam eden tekellerin düzeni olan 12 Eylül rejiminden sorulursa, en azından hedefi bu olursa bir anlam taşır. Gerisi, gördüğümüz işkencelerden muzdarip oluşumuzu ve bunun baş aktörlerini yani 5 tane generali ağlamaklı bir tonla birbirimize şikâyet ede ede, bu şikâyetleri 12 Eylül rejiminin, tekellerin işleme koymasını istemeye yöneltmekten başka bir şey olmaz.
Oysa bizim ağlamaya değil,12 Eylül rejimini sürdürenleri, bu rejimi yerleştirenleri, tekelleri ve onlara yaranmaya çalışanları ağlatmaya gereksinim duymamız söz konusu olmalıdır. Hesap böyle sorulur. Aksi takdirde, 12 Eylül diktatörlüğüne karşı çıkarken,12 Eylül rejimini meşrulaştırmış oluruz. Asıl olan 12 Eylül rejimine karşı bir irade geliştirmektir. 12 Eylülün diktatörlerinden hesap sormak bunun içindedir.
12 Eylül rejimine karşı bir irade geliştirilemezse, 12 Eylül diktatörlerini nasıl yargılayabiliriz ki. Bu nasıl bir yaman çelişkidir ki, bir 12 Eylül diktatoryasında yaşarken, aynı diktatoryanın, kendi mimarlarını yargılamasını beklemeyi sol bir tonla sol kadroların önüne koyabiliyoruz.
Kaldı ki, kitlelerin böyle bir dinamik içinde olmadığı da açıkça görülmektedir. Öyleyse hala kendimizi kandırmanın âlemi yoktur. Bu düpedüz 12 Eylül rejiminin, emperyalist kapitalizmle entegrasyonunun, doğasına uygun olarak, kendine has faşist diktatörlüğünü gerçekleştirmesinin dayanaklarının da tamamlanmasına yönelik, hukuksal düzenlemelerine geçit yaratmanın zeminini oluşturmaya yönelik bir manevradan başka şey değildir. Bu, onlar açısından bakıldığında anlaşılabilir ama buna sol ton vermek tekellerin oyununda ki kiri pası temizlerken, buna sol ton verenleri kire pasa bulamaktadır.
Diğer yandan, aynı düşünce tarzının vardığı nokta, bütün darbelere anlamında, bütün diktatörlere karşı olma dinamiğidir ki, bu ise darbelerin, diktatörlüklerin sınıfsal temelini, bunun egemen sınıfın politikalarının devamı olduğu gerçeğini görmezden gelme noktasıdır. Bu görülmezse ne olur, örneğin 12 Eylül faşist darbesinin daha 1978'lerden itibaren, yani daha Kenan Evrenin genelkurmay başkanlığı ufukta görülmeden önce, dahası 24 Ocak kararları alınmadan önce kurgulandığını göremeyiz. Olayın bir 11 Eylül- 12 Eylül mesafesinde gerçekleştiği yanılsamasına düşeriz. Ve daha önemlisi, bu darbenin, burjuvazinin yeni bir düzeni yani tekelci düzeni, yerleştirmesinin politikasının ürünü olduğunu göremeyiz. Bu gün içinde yaşadığımız rejimin de, bu darbenin ürünü ve devamı olduğunu göremeyiz.
Bunları göremezsek, daha neyi göreceğiz sorusu bir yana, göremezsek, 12Eylül diktatörlüğünü,12 Eylül rejimine şikâyet etme ve bu rejimde kalarak, onu meşrulaştırarak, 12 Eylülcülerden hesap sorulabileceği beklentisiyle ve sivil anayasa lafzı ile şimdiye kadar yerleşen faşist diktatörlüğün hukuksal dayanakları yetmezmiş gibi, bu faşist diktatörlüğün son hukuksal dayanaklarının da düzenlenmesine kitleleri ortak etmek ve bu dinamikle beraber, işçi ve emekçi kitleleri sınıfsal çelişkilerden uzaklaştırmanın dinamiklerini yaratmak kolaylaşacak, faşizmin sessiz sedasız, bütünüyle yerleşmesi tamamlanmış olacaktır.
Buradan hareketle,"bütün darbelere karşıyım" diyenlerin bu ifadelerinde sınıfsal bir temel olmadığını göstermek için, başka bir yerde yayınlanan mektubumda, 1988 de Nabi Yağcının da yargıçların dikkatine sunduğu gibi, 27 Mayıs devirmesi ile ilgili ifadelerimi tekrarlamak istiyorum; Nabi Yağcı,1988 de yargıçlara verdiği savunmasının 78. Sayfasında, 27 Mayıs 1960 darbesine değinerek; "1961 anayasası klasik demokrasinin bütün kurum ve kuralları ile işlemesini amaçlıyor, sosyal devlet ilkesini benimsiyor, bu nitelikleri ile toplumun ileriye doğru gelişmesinin önünü açıyordu. Bir yandan ulusal egemenliğin, halk egemenliği anlayışına dönüştürülmesini zayıf da olsa öngörüyordu." Diyerek, bu öngörülerinin asıl yönüne yönelemediğine vurgu yapıyor,"Böylece ulusal kurtuluş savaşının yarım kalmış görevlerini tamamlama görevini" yerine getiremediğini söylüyordu.
Evet, Nabi Yağcı da, şimdi "bütün darbelere karşıyız" sloganına sıkı sıkı sarılıyor olabilir ama 1988 de böyle diyordu ve yanlış da demiyordu.
Biz tarihsel olgulara nesnelliği içinde yaklaşmak zorundayız ve bu yaklaşımımız bizi, yaklaştığımız olgunun tarafgiri yapmaz. Yani biz sosyalistiz, Kemalist değiliz ama bu bizim 27 Mayısın tarihsel gerçekliğinden uzaklaşmamızı gerekli kılmaz. Bu 27 Mayısçıların gerçekten, Kemalist devrimin eksikliklerini tamamlamak ve var olan Kemalist devrimden sapmaları gidermek için yola çıktığını yadsımamızı emretmez. 12 Martın, bir önceki başarısız müdahalenin içindeki kaypaklık gösterenleri de içine alarak, ordu bütünlüğü içinde 27 Mayısın geriletilmesine kapı açtığı gerçeğini yadsımamızı da emretmez.
12 Mart darbesi, 27 Mayısa toptan karşı çıkışı sergileyememiştir ama bu yönde bir dönüşüm başlatmış,12 Eylüle kapı açmıştır.12 Eylül faşist diktatörlüğü bu kapıdan girmiştir. 12 Mart ve 12 Eylül, 27 Mayısın bıraktığı hukuki ve politik yapı ile burjuvazinin Türkiye'yi yönetemeyeceğini anlamalarının sonucudur. Bu anlamda, Nabi Yağcının, savunmasının 140. Sayfasında açıkladığı gibi,"Türkiye, 12 Eylül ile her alanda bir tarihsel çözülme süreci içine girmiş, en geriye özgürlük sağlanmış, en geri iktidara getirilmiştir. " 12 Eylül,27 Mayısın bütün kazanımlarını ortadan kaldıran bir operasyondur.
Dahası Türkiye'yi, zorla tarihin gerisine çekme operasyonudur. 27 Mayısın sonucu,1961 anayasasıdır. Ve 1961 anayasası ile geniş bir toplumsal katılıma alan açılarak, devlet gücünün kullanımı ve hızının dengelenmesi sağlanmıştır. Çift meclisli yapısı ile özerk kurumları ve örgütlenme hakkıyla devlet gücünün kullanımına, devlet aygıtının işleyişinin hızını azaltacak bir toplumsal katılımı sağlamıştır. Bu, şimdilerde sıkça öne çıkartılan bir mücadele dinamiği olan burjuva demokrasisini işaret etmektedir.
Bu işaretler, 27 Mayısı salt askeri bir hareket olmaktan çıkarmaktadır. Öyleyse "bütün darbelere karşıyız" derken bu gerçeklikleri hatırlamak gerekmektedir.
"Bütün darbelere karşıyız" demek, darbelerin toplumsal tartışma ve çatışma dinamiklerinden kopuk olduğunun kabul edilmesi ve ordunun bu dinamiklerden herhangi birinin etkisinde ya da yönetiminde ve lehinde bu dinamiklere müdahale ettiğinin yadsınması demek değil midir?
Dün, Nabi Yağcı'nın dediği gibi, 27 Mayısın ve onun anayasasının, klasik demokrasinin bütün kurum ve kuralları ile işlemesini amaçladığında; sosyal devlet ilkesini benimsediğinde; bu nitelikleri ile toplumun ileriye doğru gelişmesinin önünü açtığında ve ulusal egemenliğin, halk egemenliği anlayışına dönüştürülmesini zayıf da olsa öngörüyor olduğunda birleşilmesi söz konusu iken, bugün 27 Mayısın bu niteliğine karşı gerçekleştirildiği yani burjuva demokrasisinin bütün kurumlarını yok etmek için gerçekleştirildiği açık olan 12 Mart ve 12 Eylülün, 27 Mayıs ile aynı kefeye konulmasında birleşilmesini anlamak ve kabul etmek mümkün müdür?
Burada iki yönlü paradoks yaşandığına da dikkat çekerek bitirmek istiyorum. Birincisi, demokrasi mücadelesinden söz ederken ( bu burjuva demokrasisi için mücadeledir.) ,bu demokrasinin en son 27 Mayısla bu topraklara girdiğini ve 12 Eylülle çıktığını unutarak, demokrasinin yolunu gözlemek, ikinci olarak da, dönmeyi istediğimiz demokrasiyi ifade eden 27 Mayısı,12 Eylül ile aynı kefeye koyup,12 Eylül diktatörlük rejiminden, darbecilerin yargılamasını talep ederek demokrasiye geçileceğini ümit etmektir.
* http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=483811
EMEK VE ÖZGÜRLÜK PLATFORMU BAĞIMSIZ ADAYI NE KADAR SOSYALİST?
Neşe Düzel nasıl ki daha önce Radikalde, en son Taraf gazetesinde, bildik kişilerle ve bildik sorularla mülakatçılık yapıyorsa, Nuriye Akman’da, ZAMAN gazetesinin mülakatçısıdır. İşlevleri aynıdır.
Nuriye hanımefendi, “ Ben sizde filozof bir yan da gördüm Senaryo kanaviçe gibi işlenmiş” diye konuya girip, “Sizde başka bir damar da var sanki Solcuların o acı dili yok sizde” diye devam ederek, daha Sırrı Süreyya’ya sorularını sıralamadan, Sırrı bey coşuyor; *
“Yazı ile uğraşan bir adam olduğundan, Sinema ile profesyonel bir ilişkisi olmadığından ama çok sıkı bir izleyici ve merak eden bir adam olduğundan, İyi ustaların elinde yetiştiğinden, sosyalist gelenekten geldiğinden ve babasının berber olduğundan ve de TİP in Adıyaman il başkanı olduğundan ve evlerine Boranın, Sargının ve Gezmişin gelip gittiğinden…” dem vuran bir girişle, Coşkunluğunu taşırmaya başlayarak; Moda terimle şifreyi verir. Verdiği Şifre önemlidir, böylece “yedi yaşından itibaren okuma sürecinin içerisine bütün Risale-i Nur külliyatını da dâhil ettiğini Çünkü babasının böyle bir gelenekten geldiğini; Dayısının da insan güzeli, bir Nur şakirdi yani Nur cemaatinin üyesi olduğunu ve çocukları çok ciddiye aldıklarını öğreniyoruz” Ama daha da önemlisi, “şansının” nereden geldiğini öğreniyoruz.
Biz de, bundan farklı bir şey söylemiyoruz. Sırrı Beyin yaptığı ise, bir yanıyla, şansını artırmak için mülakat vermek ise, diğer yanıyla bizim baktığımız yerden gördüklerimizi teyit etmektir.
Gördüklerimiz çok öncedir ve birçok yerde daha önce gösterilmiştir. Anlatımı aşağıdadır.
Merhaba
Bugünlerde internette Marks'a ait olduğu söylenen bir ifade her soydan ve boydan anti-komünist, oportünist, Marksizm düşmanı, neo- liberal eski solcular, yaranmacı devşirmeler tarafından dillerine
pelesenk edilmiş olup, buradan hareketle Marksizm'i idealizme yaklaştırmanın kapısını açmaya çalışmaktadırlar. Hep söylerim, Marksizm'i eleştirmek başka şeydir, karşı çıkmak ayrı bir şey. Marksizm'i eleştirmek için öncelikle Marksizm'i ona katkı sağlayabilecek derecede anlamak ile mümkündür.
Marksizm'i anlamayanların onu eleştirebilmesi mümkün değildir. Bu anlamda dün de, bu gün de Marksizm'i bilgisizlikle eleştirenlerle, Marksizm'e karşı olanlar aynı çizgide birleşmişlerdir. Bu, Marksizm’in ifade ettiklerinden çıkarılan anlamların karşılıklı eleştirisi değildir, bu bizzat Marksizm'e karşıtlık temelinde ifadelerini evirip çevirmek ve idealizmle yakınlaştırmak için yapılan bir eleştiridir. İşte bu nedenle ideolojik mücadele ve bunun için de ideolojik donanım olmazsa olmazdır.
İfade şöyle ve ifadeye yaklaşım da beraberinde gelmektedir; Pirimiz, “Materyalist kadercilik diyebiliriz belki!”diye başlayarak, "Marks, 'Tarihte ne olmuşsa başka türlü olamayacağı için öyle olmuştur.' “ diyor Ve devam ederek,”Bunun kaderle arasında ince bir çizgi var. İslam'da kader mevzuu biraz ferasete bırakılmıştır. Cüzi iradeyle külli iradenin etkileşimi, İslam mütefekkirinin de içinden çok net çıkamayıp iman perdesine bıraktığı bir meseledir." Diye devam ediyor.
Evet, böyle diyor yazarımız; on parmağında on hünerini Risale-i Nur Külliyatının ışığından almış kendi savlarını vitrin yapmak için ve “şansını” biraz daha artırmak için, bu ifadeye can simidi gibi sarılan yazar ve bundan kendi bakış açısına yaklaşmış bir Marksizm, kendi deyimiyle bir "materyalist kadercilik çıkartıyor" Marks'ın Bu ifadesi, üretimdeki gelişmeler ile tarihsel ilerleme arasında ilişki kuran materyalist tarih anlayışının bir ifadesidir.
Ekonomik bir olgu olan sınıfsal eylem ile toplumsal hareket arasında herhangi bir tarihsel ilişki kurulamayacağını düşünenler bu ifadeye sıkı sıkı sarılmaktadır. Bunun çıkış ucu, bu güne kadar ki tarihin sınıf mücadeleleri tarihi olduğunu yadsımaya götürür.
Tarihi yaratan toplumsal varlığın iradesi, sınıf mücadeleleri içinde gerçeklik kazanır. Öte yandan bu tarihsel iradenin kendiliğinden ortaya çıkacağı gibi bir düşünce de savunulamaz.
Bu konuda mutlak bir tarihsel zorunluluktan hiçbir biçimde söz edilmemiştir. Tam tersine, tarihi yapan insanın, aynı zamanda tarihsel koşulların belirlenimine tâbi olduğu vurgulanmış ve bu yüzden devrimci kuramın kılavuzluğuna gereksinim duyulmuştur.
Böylece, burjuvaziyle olan mücadelesinde devrimci kuramdan yoksun bir işçi sınıfının devrimci bir pratik ortaya koymasının mümkün olmayacağını gören Marks, proletaryanın kendini dönüştürmeden maddi dünyayı dönüştüremeyeceğini belirtmiş olmaktadır.
Marksizm'in düşmanlarının ve elbette Marksizm'den ölümüne korkan emperyalist kapitalizmin, Lenin'i Marksizm'den ayırmak istemelerinin nedenini ve önemini anlatan bu ifadeyi, internete girdiğinizde hemen hemen bütün antikomünist ve anti Marksist ve metafiziğin gücünü şişirme meraklısı, idealist kişi, kuruluş ya da grup varsa diline doladığını ve sicilli devşirmelerin bu ifadeyi bulmak için epeyce göz nuru dökmüş olduklarını görebilirsiniz.
İşte Lenin'in önemi buradadır, çağdaşları olan diğer Marksistlerden ayrıldığı ve öne çıktığı ve Marksizm'in Marksizm-Leninizm olarak tarihe geçmesi, Marksizm'i bir ulusal kütüphanenin vazgeçilmez felsefe kitapları arasında raflarda kalmaktan ya da üniversitelerde ders kitabı olarak okunan bir felsefe kitabı olmaktan kurtararak, dünyayı değiştirici, dönüştürücü bir kuram olduğunu pratikte gösterebilecek denli anladığı ve anladıklarını ona kattığı içindir. Bu denli katkısı olduğu içindir ki, Lenin'i, Marksizm düşmanları her fırsatta Marksizm'den ayırmak istemektedirler.
Bu nokta çok önemlidir. Bu noktaya Stalin üzerinden Lenin'i Marksizm'den ayırma kıvamına getirerek ilerlenmekte ve beraberinde, kendi yaşadıkları tarihsel koşullarda Marks ve Engelsin bütünsel olarak anlatmaya çalıştıklarının içinden Marksizm'i tahrif etmek ya da başka ifadeyle burjuva ideolojisine uyumlu hale getirmek için öne çıkardıkları, her tarafa çekilebilecek ifadelerle Marksı daha kolay gözden düşüreceklerini hesaplamaktadırlar.
Acı olan, bugün bu çabaların ne yazık ki, tekellerden çok, eskiden Marksizm'i savunan ve bugün de Marksist olduğunu iddia edenler tarafından yoğunlaştırılmasıdır.
Bu çabalar, bir taraftan da, bu çabaların sahiplerinin çelişkilerini ortaya koymaktadır. Şöyle ki, Lenin'i Marksizm'den ayırmaya haklı ton vermeye çalışanların, daha ayıramadan, Marks'ın "Tarihte ne olmuşsa başka türlü olamayacağı için öyle olmuştur." İfadesinin, üretimdeki gelişmeler ile tarihsel ilerleme arasında ilişki kuran maddeci tarih anlayışının bir ifadesi olduğunun üzerinden atlayıp, bir çırpıda idealizmle özdeşleştirmesi, bu ifadenin, tarihi yaratan toplumsal varlığın iradesinin sınıf mücadeleleri içinde gerçeklik kazandığını anlattığını, buradan hareketle, tarihin sınıf mücadelelerinin tarihi olduğunu işaret ettiğini görmezden gelerek, daha doğrusu üstünü örterek, bütün bu olanların, bütün bu gelişmelerden bağımsız bir metafizik gücün varlığı ile ilişkili olduğunu bu ifadeye dayandırmaya çalışmaktadırlar.
Oysa tam da burada Marksizm'den ayırınca, Marksizm'in çağa daha uygun olacağını iddia ettikleri Lenin'in, Marks ve Engelsin ifadelerini pratiğin sınamasına tabi tutarak yerli yerine oturtan; Marksizm'i, Marksizm-Leninizm yapan kişi olduğunu bizzat kendileri göstermiş olmakta iken, Lenin'in, tarihsel süreçte özneye verdiği etkinlikteki diyalektik yaklaşımını kavrayamamaktadırlar bile.
Marks'ın, yaşadığı çağa egemen olan ve toplumsal varlık olarak insanı veya onun iradesini dışlayan tarih anlayışları ile hesaplaşma çabasını, 19. Yüzyıla kadar geçerli olan felsefenin, tarihi daha çok öznel ve rastlantısal olgulara bağlı olarak kendiliğinden gelişen bir süreç olarak görmesindeki yanlışlığı göstermeye çalıştığını ve bu ifadeleri dile getirdiği tarihsel koşulları dikkate almadan bu ifadenin gerçekte ne anlama geldiğini, Lenin'i hesaba katmadan da pratikte nasıl sınandığını göremeyiz.
Başka bir acı durum daha var ki, buna nerdeyse hepimiz seyirci kalmaktayız. Bunun temel nedeni de, Marksizm diye diye, Marksizm'den bir haber olduğumuzu unutmamızdır. Daha da, vahimi unuttuğumuzu kabul etme erdemliliğini gösteremememizdir.
Diğer yandan, eğer önemliyse, sadece Süreyya Önder'in dedikleri önemli değildir, örneğin Önder, "Diktatörlerin aptallığını "Beynelmilel'de gösterdiğini söylüyor, bu mu önemli kelam,oysa diktatörlerin diktatörlüğünün, karşısındakilerin edilgenliğine bağlı olduğunu, daha açıkçası onları daha fazla edilgen hale getirmek için edilgenliklerinden yararlandıklarını söylemek nesnelliği daha net ifade etmektedir. Ve sözünü ettiğimiz, burjuva diktatörlüğünün biçimi olan Faşizmdir. Ama diktatörlükleri, sınıfsal temelinden ayırırsak, diktatörlükleri de, diktatörleri de bütün nesnel sınıfsal ve tarihsel olguların üstünde, bu olgulardan bağımsız bir düzleme koymuş olur ve onları yendiğimizde, burjuva diktatörlüğünü de, faşizmi de, yenebileceğimiz yanılsamasına kendimizi kaptırabiliriz. Buna felsefi
ton bile verebiliriz.
Ve Süreyya önder tam da bunu yapmaktadır. Yukarıda alıntıladığım ve eleştirdiğim ifadesini, diktatörlükleri sınıfsal temellerinden ayırarak, bütün diktatörlüklere karşı olmanın mantıksallığını göstermesi açısından vitrinine koyması başka nasıl açıklanabilir ki? 12 Eylülde,18 yaşında olduğunu söylüyor ve 12 yıl verdiler diyor. Kime vermediler ki, ondan daha gençleri yaşını büyütüp asmadılar mı? Biz ise daha az ceza ile 12 Eylülün zindanlarından kurtulduk ama bu bizim söylediklerimizin önemini azaltır mı ya da yok saymayı gerektirir mi? 12 Eylülün İşkenceleri, elbette hiçbirimizin hafızasından silinmeyecek izler bırakmıştır. Ama sadece Sayın Önder'in gerçeği değildir ve bu işkencelerin hesabı, yalnızca işkenceyi yapan ve yaptıranların ellerini, emir verdiği dillerini kesmekle sorulabilir mi.
Bu işkencelerin hesabı, o işkencelerin kaynağından yani burjuva diktatörlüğünden yani tekellerden yani hala devam eden tekellerin düzeni olan 12 Eylül rejiminden sorulursa, en azından hedefi bu olursa bir anlam taşır. Gerisi, gördüğümüz işkencelerden muzdarip oluşumuzu ve bunun baş aktörlerini yani 5 tane generali ağlamaklı bir tonla birbirimize şikâyet ede ede, bu şikâyetleri 12 Eylül rejiminin, tekellerin işleme koymasını istemeye yöneltmekten başka bir şey olmaz.
Oysa bizim ağlamaya değil,12 Eylül rejimini sürdürenleri, bu rejimi yerleştirenleri, tekelleri ve onlara yaranmaya çalışanları ağlatmaya gereksinim duymamız söz konusu olmalıdır. Hesap böyle sorulur. Aksi takdirde, 12 Eylül diktatörlüğüne karşı çıkarken,12 Eylül rejimini meşrulaştırmış oluruz. Asıl olan 12 Eylül rejimine karşı bir irade geliştirmektir. 12 Eylülün diktatörlerinden hesap sormak bunun içindedir.
12 Eylül rejimine karşı bir irade geliştirilemezse, 12 Eylül diktatörlerini nasıl yargılayabiliriz ki. Bu nasıl bir yaman çelişkidir ki, bir 12 Eylül diktatoryasında yaşarken, aynı diktatoryanın, kendi mimarlarını yargılamasını beklemeyi sol bir tonla sol kadroların önüne koyabiliyoruz.
Kaldı ki, kitlelerin böyle bir dinamik içinde olmadığı da açıkça görülmektedir. Öyleyse hala kendimizi kandırmanın âlemi yoktur. Bu düpedüz 12 Eylül rejiminin, emperyalist kapitalizmle entegrasyonunun, doğasına uygun olarak, kendine has faşist diktatörlüğünü gerçekleştirmesinin dayanaklarının da tamamlanmasına yönelik, hukuksal düzenlemelerine geçit yaratmanın zeminini oluşturmaya yönelik bir manevradan başka şey değildir. Bu, onlar açısından bakıldığında anlaşılabilir ama buna sol ton vermek tekellerin oyununda ki kiri pası temizlerken, buna sol ton verenleri kire pasa bulamaktadır.
Diğer yandan, aynı düşünce tarzının vardığı nokta, bütün darbelere anlamında, bütün diktatörlere karşı olma dinamiğidir ki, bu ise darbelerin, diktatörlüklerin sınıfsal temelini, bunun egemen sınıfın politikalarının devamı olduğu gerçeğini görmezden gelme noktasıdır. Bu görülmezse ne olur, örneğin 12 Eylül faşist darbesinin daha 1978'lerden itibaren, yani daha Kenan Evrenin genelkurmay başkanlığı ufukta görülmeden önce, dahası 24 Ocak kararları alınmadan önce kurgulandığını göremeyiz. Olayın bir 11 Eylül- 12 Eylül mesafesinde gerçekleştiği yanılsamasına düşeriz. Ve daha önemlisi, bu darbenin, burjuvazinin yeni bir düzeni yani tekelci düzeni, yerleştirmesinin politikasının ürünü olduğunu göremeyiz. Bu gün içinde yaşadığımız rejimin de, bu darbenin ürünü ve devamı olduğunu göremeyiz.
Bunları göremezsek, daha neyi göreceğiz sorusu bir yana, göremezsek, 12Eylül diktatörlüğünü,12 Eylül rejimine şikâyet etme ve bu rejimde kalarak, onu meşrulaştırarak, 12 Eylülcülerden hesap sorulabileceği beklentisiyle ve sivil anayasa lafzı ile şimdiye kadar yerleşen faşist diktatörlüğün hukuksal dayanakları yetmezmiş gibi, bu faşist diktatörlüğün son hukuksal dayanaklarının da düzenlenmesine kitleleri ortak etmek ve bu dinamikle beraber, işçi ve emekçi kitleleri sınıfsal çelişkilerden uzaklaştırmanın dinamiklerini yaratmak kolaylaşacak, faşizmin sessiz sedasız, bütünüyle yerleşmesi tamamlanmış olacaktır.
Buradan hareketle,"bütün darbelere karşıyım" diyenlerin bu ifadelerinde sınıfsal bir temel olmadığını göstermek için, başka bir yerde yayınlanan mektubumda, 1988 de Nabi Yağcının da yargıçların dikkatine sunduğu gibi, 27 Mayıs devirmesi ile ilgili ifadelerimi tekrarlamak istiyorum; Nabi Yağcı,1988 de yargıçlara verdiği savunmasının 78. Sayfasında, 27 Mayıs 1960 darbesine değinerek; "1961 anayasası klasik demokrasinin bütün kurum ve kuralları ile işlemesini amaçlıyor, sosyal devlet ilkesini benimsiyor, bu nitelikleri ile toplumun ileriye doğru gelişmesinin önünü açıyordu. Bir yandan ulusal egemenliğin, halk egemenliği anlayışına dönüştürülmesini zayıf da olsa öngörüyordu." Diyerek, bu öngörülerinin asıl yönüne yönelemediğine vurgu yapıyor,"Böylece ulusal kurtuluş savaşının yarım kalmış görevlerini tamamlama görevini" yerine getiremediğini söylüyordu.
Evet, Nabi Yağcı da, şimdi "bütün darbelere karşıyız" sloganına sıkı sıkı sarılıyor olabilir ama 1988 de böyle diyordu ve yanlış da demiyordu.
Biz tarihsel olgulara nesnelliği içinde yaklaşmak zorundayız ve bu yaklaşımımız bizi, yaklaştığımız olgunun tarafgiri yapmaz. Yani biz sosyalistiz, Kemalist değiliz ama bu bizim 27 Mayısın tarihsel gerçekliğinden uzaklaşmamızı gerekli kılmaz. Bu 27 Mayısçıların gerçekten, Kemalist devrimin eksikliklerini tamamlamak ve var olan Kemalist devrimden sapmaları gidermek için yola çıktığını yadsımamızı emretmez. 12 Martın, bir önceki başarısız müdahalenin içindeki kaypaklık gösterenleri de içine alarak, ordu bütünlüğü içinde 27 Mayısın geriletilmesine kapı açtığı gerçeğini yadsımamızı da emretmez.
12 Mart darbesi, 27 Mayısa toptan karşı çıkışı sergileyememiştir ama bu yönde bir dönüşüm başlatmış,12 Eylüle kapı açmıştır.12 Eylül faşist diktatörlüğü bu kapıdan girmiştir. 12 Mart ve 12 Eylül, 27 Mayısın bıraktığı hukuki ve politik yapı ile burjuvazinin Türkiye'yi yönetemeyeceğini anlamalarının sonucudur. Bu anlamda, Nabi Yağcının, savunmasının 140. Sayfasında açıkladığı gibi,"Türkiye, 12 Eylül ile her alanda bir tarihsel çözülme süreci içine girmiş, en geriye özgürlük sağlanmış, en geri iktidara getirilmiştir. " 12 Eylül,27 Mayısın bütün kazanımlarını ortadan kaldıran bir operasyondur.
Dahası Türkiye'yi, zorla tarihin gerisine çekme operasyonudur. 27 Mayısın sonucu,1961 anayasasıdır. Ve 1961 anayasası ile geniş bir toplumsal katılıma alan açılarak, devlet gücünün kullanımı ve hızının dengelenmesi sağlanmıştır. Çift meclisli yapısı ile özerk kurumları ve örgütlenme hakkıyla devlet gücünün kullanımına, devlet aygıtının işleyişinin hızını azaltacak bir toplumsal katılımı sağlamıştır. Bu, şimdilerde sıkça öne çıkartılan bir mücadele dinamiği olan burjuva demokrasisini işaret etmektedir.
Bu işaretler, 27 Mayısı salt askeri bir hareket olmaktan çıkarmaktadır. Öyleyse "bütün darbelere karşıyız" derken bu gerçeklikleri hatırlamak gerekmektedir.
"Bütün darbelere karşıyız" demek, darbelerin toplumsal tartışma ve çatışma dinamiklerinden kopuk olduğunun kabul edilmesi ve ordunun bu dinamiklerden herhangi birinin etkisinde ya da yönetiminde ve lehinde bu dinamiklere müdahale ettiğinin yadsınması demek değil midir?
Dün, Nabi Yağcı'nın dediği gibi, 27 Mayısın ve onun anayasasının, klasik demokrasinin bütün kurum ve kuralları ile işlemesini amaçladığında; sosyal devlet ilkesini benimsediğinde; bu nitelikleri ile toplumun ileriye doğru gelişmesinin önünü açtığında ve ulusal egemenliğin, halk egemenliği anlayışına dönüştürülmesini zayıf da olsa öngörüyor olduğunda birleşilmesi söz konusu iken, bugün 27 Mayısın bu niteliğine karşı gerçekleştirildiği yani burjuva demokrasisinin bütün kurumlarını yok etmek için gerçekleştirildiği açık olan 12 Mart ve 12 Eylülün, 27 Mayıs ile aynı kefeye konulmasında birleşilmesini anlamak ve kabul etmek mümkün müdür?
Burada iki yönlü paradoks yaşandığına da dikkat çekerek bitirmek istiyorum. Birincisi, demokrasi mücadelesinden söz ederken ( bu burjuva demokrasisi için mücadeledir.) ,bu demokrasinin en son 27 Mayısla bu topraklara girdiğini ve 12 Eylülle çıktığını unutarak, demokrasinin yolunu gözlemek, ikinci olarak da, dönmeyi istediğimiz demokrasiyi ifade eden 27 Mayısı,12 Eylül ile aynı kefeye koyup,12 Eylül diktatörlük rejiminden, darbecilerin yargılamasını talep ederek demokrasiye geçileceğini ümit etmektir.
* http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=483811
11 Mayıs 2011 Çarşamba
TEORİ VE PRATİK ÜZERİNE GENÇLERE SESLENİŞ
TEORİ VE PRATİK ÜZERİNE GENÇLERE SESLENİŞ
Bu çağda gencinden yaşlısına, işçisinden, işsizine ve memuruna, kadınından, erkeğine kadar herkes, yani toplumun ezici çoğunluğu sorunlarla boğuşuyor ama bu boğuşma gölgesi ile güreş eder gibi oluyor. Gerçek anlamda bu sorunların çözümü nerededir sorusunu cevaplayacak nitelikte hâlâ somut bir yaklaşım geliştirememiş; Hatta işçiler bile, hemen hemen, kişisel sorunları bir yana, aynı toplumsal, sınıfsal sorunları yaşadıkları halde, hem farklı çarelere, hem farklı örgütlere, hem de birbiri ile kavgaya bile yönelebilmektedir.
Diğer yandan, onca yenilen kazıklara, vaatlerin üst üste yerine getirilmemesine rağmen, yine de aynı siyasi aktörlerin ya da örgütlerin oy deposu olmaya devam edilmektedir.
Ortada bir de Kürt sorunu var. Kimi der UKKTH; kimi der hem de hâlâ, Kürtler yabanıldır, onlara devlet mevlet yok, otursunlar oturdukları yerde; kimi der, Kürtler değil, onları kendi içindeki ağalık, beylik düzeni içinde olan, Türkiye’nin egemen burjuvazisi ile iş tutan kapital sahibi zenginler devlet ister; kimi der, verelim kurtulalım; kimi der, devlet verelim ama aynı zamanda da, Kıbrıs’ta olduğu gibi ekonomik olarak biz bakalım.
Kimi de der ki, Kürtlerin, özellikle de yoksul, emekçi Kürt halkının kurtuluşu Türkiye’nin işçilerinin, emekçi halkının kurtuluşu ile bağlıdır ve bunun anlamının, Türkiye’nin bölünerek küçülmesi değil, bölünmeden, büyüyerek Kürt ulusunun emekçi halkının, işçi sınıfının, köylülerinin demokratik bir kalkınma hamlesi ile Türk halkı ile birlikte düze çıkabileceğini söyler.
Bununla birlikte, Kürtlere özerklik bahane, emperyalizme ve tekellere devasa zenginlik akıtan musluklar şahane diyenler de vardır.
Uzatmayacağım, yani Türkiye’de her geçen gün, faşizm dişlerini göstermek üzere yerleşirken, yine her gün bu yerleştirme "ileri demokrasi "diye yutturulurken, bazı akıllılar hem bunu ileri demokrasi belleyip ve de belletip, hem de demokrasi mücadelesini temel sorun ve temel mücadele olarak alırken, bazıları daha ileri giderek, işçilerin, emekçilerin, ezilenlerin sömürülenlerin hiçbir zaman iktidara gelmemesi gerektiğini, onların hep demokrasiyi genişletme mücadelesi vererek toplumu iyileştirmelerini yüce bir düşünce misli salık verirler.
Bazıları da vardır ki, insanın bilincini düzelterek, iyiden yana düşünceler kazanmasını sağlayarak, yani bireyi düzeltip toplumu da düzeltmiş olarak, mesela sömürünün bile ortadan kaldırılabileceğini, savaşların kalkabileceğini, çevre katliamının son bulabileceğini, şiddet, terör vesaireyi hortlatan saldırganlık içgüdülerinin terapiye tabi tutularak iyileştirilebileceğini dolayısıyla terörün ve şiddetin ortadan kaldırılabileceğini, hatta daha da ileri gidilerek, insanlara erdemli duygular aşılayarak, bireysel olarak bunu çoğaltıp, mesela hiç hırsızı olmayan toplum yaratılabileceği gibi birçok teori yanında, örgütlenme dinamiği öne sürülmekte, kafalara kakılmaktadır.
Öyleyse, sorunları çözmek için önümüze bir proje koymak üzere, hangisinin ne derece doğru ve hangisinin ne derece maksatlı olarak, insanların kafasını bulandırmak için ortaya atıldığını nasıl anlayacağız.
Bunda netleşmeden, sorunların çözümüne yönelik projeler nasıl gelişebilir ya da gelişebilir mi? O nedenle, Sorosvari örgütlerin Fonlamak amacıyla yönlendirdikleri projelerin, toplumda grift hale gelmiş sorunları tek tek çözmek bir yana, genel olarak bu sorunların kaynağından uzaklaştırmak üzere ve daha çok demokrasi ve insan hakkı, özgürlük, barış gibi temalar üzerine işlendiğini görmüyor muyuz?
Bu gün özgürlük derken, net olarak ne demek isteniyor? Hangi gencimiz özgürce görüş bildirebiliyor. Eşitlik-Özgürlük-Kardeşlik 1789 burjuva devriminin harcı olan yaklaşımlardı. Burjuva devrimini gerçekleştiren ve bunun için işçi sınıfı ile birlikte hareket eden yeni yetme burjuvazi, daha sonra iktidara geçince, hem işçi sınıfına ve hem de bu harca saldırmadı mı? Saldırırken hep evrensel barıştan, evrensel kardeşlikten, evrensel özgürlükten söz etmedi mi? Şimdi ise artık, o devre de çok geride kaldı. Şimdi tekeller daha çok kâr için, üretimi artırmaları da para etmediğinden, artı değerlerini yani işçilerin emeğinin ürettiklerinden çaldıklarını artırmanın telaşındadır.
Bu da daha çok baskı, daha çok kölelik demektir. Öyleyse, özgürlük bu noktada ne anlama geliyor. Uluslararası tekeller ta Çin’e, Endonezya’ya ne bileyim Nijerya’ya ya da başka bir ülkenin topraklarına girip üretim yapıyorsa, oradaki insanları iş sahibi yapmak, ekonomiyi canlandırmak için midir, yoksa çok daha ucuz iş gücü sağlamak ve çok daha fazla kâr elde etmek için midir? Bu nedenle işçileri vatansız, ne oldukları belli olmayan, dünya vatandaşı misli köleler yapmak istemiyorlar mı?
Ve daha birçok olguyu sayabiliriz ama uzadıkça uzar, sözün özü bütün bu dediklerimde hep birlikte fikir birliği içinde miyiz ki, Teoriden kaçıyoruz, eyleme geçilmesi gerektiğini haykırıyoruz, eylemi fetişleştiriyoruz.
Bu olguların üzerinden yükselen sorunlar, bu sorunların yarattığı ve keskinleştirildiği çelişkiler, teori olmadan çözüm yolunda değerlendirilebilir mi?
Bu gün dünyanın kapitalizmin barbarlık derecesindeki saldırısı ve sömürüsü koşullarında, bir taraf sürekli yoksullaşıp, yoksunlaşırken, kapitalistler ise hem merkezileşmekte, hem azalmakta ve hem de daha da zenginleşmekte dünyanın bütün doğal kaynaklarını bu uğurda talan etmektedir. Yani Kapitalizm, geldiği noktada artık hem işçi sınıfını, emekçileri ve ezilen halkları daha çok ezip, daha çok sömürmekte, hem de onların para vermeden kullanabilecekleri doğa ürünlerinden mesela suyundan, havasından, denizinden, güneşinden, ağaç gölgesinden onları mahrum etmekte, ederken de doğayı da geri dönüşsüz tahrip etmekte, mesela ozon tabakasını delmekte, kanseri artırmakta, balık neslini tüketmekte, doğaya zehirli atık atarak, gömerek nesillerin yavaş yavaş zehirlenmesine neden olmakta vesaire vesaire.
İşte bunlar ve diğer bütün üretim faaliyeti içindeki yaşamsal sorunlar, kapitalizmin geldiği son noktanın ürünüdür ve bunlarla nasıl baş edileceği konusunda envai çeşit proje geliştirilmekte, geliştirenler fonlanmakta ama değişen bir şey olmamaktadır. Yani sorunlar çözülemediği gibi, daha da içinden çıkılmaz bir hal almaktadır.
Çünkü dünyanın egemenliği, üretim araçlarının egemenliği, doğa üzerindeki hâkimiyet Kapitalistlerin elinden alınıp, dünyanın neredeyse toplamını teşkil eden, bütün zenginlikleri yaratan emeğin sahiplerine, onların nesnel ve öznel bağlaşıklarına verilirse ancak çözülebilecek sorunlar olduğunu onlar da biliyor ama gerçeklerin üstünü örtmek ve geri dönüşsüz bir köleler dünyası yaratmak için, var güçle demagojik, şaşırtmacalı, akıl bozucu projeleri ve propagandaları kitlelerin önüne koyuyorlar.
Öyleyse, gençler, bu gün üşenip, anı yakalamakla, yaşamakla vakit tüketirlerse, tükettikleri gelecekleri olacaktır. Bu da geleceğin tüketilmesinde kapitalistlerin ekmeğine yağ sürmek demektir.
Demek ki teori en önemli silahlardan biridir ve bu günlerde çok daha önemlidir. Ama teori öyle anı yaşar gibi, insanın aklına, bilincine, ruhuna, davranışına, sorun çözme hünerine, anı doğru yaşama yeteneğine içerilemiyor maalesef. Bunun için biraz akıl yürütmek, bunun için de aklımızı kendi elimize almak gerekiyor. O da okumaktan, okuduklarımızı eleştirmekten geçiyor. Yadsımıyorum, olmasın da demiyorum ama bir iki kelimeden ibaret aforizma tabir ettiğimiz sloganlaştırılmış sözleri bile yakalayamayan iletişim kümeleri ile bunu başaramayız.
O,sadece birbirimizle iletişim köprüsünü aynı renk ve tonda oluşturmamıza yarar ve bu da gereklidir elbet ama bu hâkim olursa, bir süre sonra o köprünün de rengi solar, tonları grileşir, kapkara bir hal alır ve de o köprüden birbirimizin yüreğine aklına yönelmemiz mümkün olmaz. Olsa da ki bu daha tehlikelidir, karanlık, nereye yöneldiğimizi görmemize engel olacağı için, muhtemelen hiç istemediğimiz veya ummadığımız bir noktaya ilerleyebiliriz ki, bu özünde gerilememiz demektir.
Bu nedenle, 80 kuşağının, belli oranda bir dünya görüşü var ve rengini 12 Eylül karşıtlığı ile boyamış olarak yer alıyor, bu dünya görüşünün şekillenmesinde bu rengin hakkını vermek gerekiyor. Bunun için de teoriyi küçümsememek, aksine çok daha fazla ciddiye almak gerekir.
Nazım ustanın dediği gibi, teoriyi ciddiye alacaksın, çünkü yaşamın sorunları ile baş etmeye çalışmak şakaya gelmez, anı yaşamaya çalışarak sorunları çözemeyiz de, çözümü için formüller de geliştiremeyiz. TEORİ BU GÜN EN DEVRİMCİ İŞTİR. ( diğer bütün yaşamsal görevleri askıya almadan tabii)
Teori, hem karanlıkta hareket etmekten kurtaracak, hem de özverinizin sahte dinamiklerce kullanılmasının önüne geçecek bir silahtır ama daha çok bu teori ile anı da, geleceği de bir bütün halinde ve geriden gelenlere yansıtabilecek iradeyi de kazanarak yaşamanın kodlarını sağlayacaktır.
Hem toplumun, hem bireysel olarak, bu temelde hareket etmeyen gençliğin bir adım önünde olmanın ve kendi geleceğini yönlendirebilmenin yanında, toplumsal gelişmeye de katkı olacaktır.
Bunları konuşmayacak, bunlar üzerinden fikir geliştirmeyeceksek, 80 Kuşağı rengi ile alanları doldurmanın, taraftar çoğaltmanın ne gibi bir kıymeti harbiyesi olabilir?
68liler bir rüzgârla ilerledi, hızlı ilerledi, 78lilerle aralarında çok mesafe bırakmadan 78 kuşağının koşusunu başlattı ve hâlâ iki kuşağın üyeleri de bu toplumda yerlerini korumakta ama daha çok bu kuşakların ruhu toplumun yüreğinde dolaşmaktadır.
Denizlere toplumun bu gün daha da fazla sahip çıkması, bu sahip çıkma üzerinden rol kapmak ve bu dinamiği sömürmek için oyunlar oynanması, bu toprakların iyiye, güzele olduğu kadar, doğruya ve yiğitliğe de yüzünü kararlı bir şekilde dönmüş damarları hâlâ akışkan olduğunu göstermektedir.
Şimdi 80 kuşağı, bu kuşakların üzerine ama arada bir boşlukla geldi. 80 kuşağının, bir taraftan, kendisinin elle tutulur, gözle görülür bir gerçekliği yaşamaktan uzak olması, diğer taraftan kendinden öncekilerin taşıdığı, eksiklikleri de, doğruları da süzgeçten geçirmelerinin ve kendi doğrusunu bulmalarının gerekliliği ona daha fazla sorumluluk yüklemekte, o oranda teoriye daha fazla eğilmesini gerektirmektedir.
68liler 40 ile 50 doğumlulardı. 12 Martı da 12 Eylülü de yaşadılar. 78 liler 55–60 doğumlulardır ve bunlar, 12 Martı daha çok 68 li ağabeylerinden dinlediler ama 80 kuşağı, 80 doğumlular ve 12 Eylülde bebek ya da çocuk olanların kuşağıdır ve onlar ne bizden ne de bizden öncekilerden kalanlardan 12 Martı da,12 Eylülü de dinleme fırsatı bulamadan büyüdü. Bu kopukluğu ve karanlık boşluğu doldurmak ve yepyeni bir düzlemde yaşamın yeşil ağacının yeşil rengini toplumsal gelişmeyi tarihin nesnel ilerleme çizgisi ile örtüşecek biçimde ana kanala akıtabilmek için, özveriyi geçmişten bağımsız ama onu inkâr etmeden göstermek şeklindeki tarihsel bir sorumlulukla yüz yüze kalmışlardır.
Bu sorumluluğu yerine getirmek için özveri göstermeleri, onlardan hemen sonra yaşama adım atan kardeşlerini de, geçmişin eksikli ve yanlış bakışlarından ama daha çok da bilinçli olarak, sahtekârca bu güne monte edilmeye çalışılan, hatta geçmişteki isimlerini de ön plana çıkararak monte edilmeye çalışılan eksikli ve yanlış düşüncelerden koruyacaktır.
Bunun için hâlâ en ileri ve en bilimsel teori ile yakınlık kurmak, onu küçümsememek, onu şakaya getirmeden ele almak bu gün onları güçlü yapacak ve geçmişten gelen ufuk karartan, perspektiflerini zayıflatan tehlikelerden koruyacaktır.
Bunu kendilerinden sonra geleceklere ve bu topraklardaki ezilen, sömürülen emekçi halklara borçlular. Ama en çok kendilerine borçlular.
Fikret Uzun
Mayıs 2011
Bu çağda gencinden yaşlısına, işçisinden, işsizine ve memuruna, kadınından, erkeğine kadar herkes, yani toplumun ezici çoğunluğu sorunlarla boğuşuyor ama bu boğuşma gölgesi ile güreş eder gibi oluyor. Gerçek anlamda bu sorunların çözümü nerededir sorusunu cevaplayacak nitelikte hâlâ somut bir yaklaşım geliştirememiş; Hatta işçiler bile, hemen hemen, kişisel sorunları bir yana, aynı toplumsal, sınıfsal sorunları yaşadıkları halde, hem farklı çarelere, hem farklı örgütlere, hem de birbiri ile kavgaya bile yönelebilmektedir.
Diğer yandan, onca yenilen kazıklara, vaatlerin üst üste yerine getirilmemesine rağmen, yine de aynı siyasi aktörlerin ya da örgütlerin oy deposu olmaya devam edilmektedir.
Ortada bir de Kürt sorunu var. Kimi der UKKTH; kimi der hem de hâlâ, Kürtler yabanıldır, onlara devlet mevlet yok, otursunlar oturdukları yerde; kimi der, Kürtler değil, onları kendi içindeki ağalık, beylik düzeni içinde olan, Türkiye’nin egemen burjuvazisi ile iş tutan kapital sahibi zenginler devlet ister; kimi der, verelim kurtulalım; kimi der, devlet verelim ama aynı zamanda da, Kıbrıs’ta olduğu gibi ekonomik olarak biz bakalım.
Kimi de der ki, Kürtlerin, özellikle de yoksul, emekçi Kürt halkının kurtuluşu Türkiye’nin işçilerinin, emekçi halkının kurtuluşu ile bağlıdır ve bunun anlamının, Türkiye’nin bölünerek küçülmesi değil, bölünmeden, büyüyerek Kürt ulusunun emekçi halkının, işçi sınıfının, köylülerinin demokratik bir kalkınma hamlesi ile Türk halkı ile birlikte düze çıkabileceğini söyler.
Bununla birlikte, Kürtlere özerklik bahane, emperyalizme ve tekellere devasa zenginlik akıtan musluklar şahane diyenler de vardır.
Uzatmayacağım, yani Türkiye’de her geçen gün, faşizm dişlerini göstermek üzere yerleşirken, yine her gün bu yerleştirme "ileri demokrasi "diye yutturulurken, bazı akıllılar hem bunu ileri demokrasi belleyip ve de belletip, hem de demokrasi mücadelesini temel sorun ve temel mücadele olarak alırken, bazıları daha ileri giderek, işçilerin, emekçilerin, ezilenlerin sömürülenlerin hiçbir zaman iktidara gelmemesi gerektiğini, onların hep demokrasiyi genişletme mücadelesi vererek toplumu iyileştirmelerini yüce bir düşünce misli salık verirler.
Bazıları da vardır ki, insanın bilincini düzelterek, iyiden yana düşünceler kazanmasını sağlayarak, yani bireyi düzeltip toplumu da düzeltmiş olarak, mesela sömürünün bile ortadan kaldırılabileceğini, savaşların kalkabileceğini, çevre katliamının son bulabileceğini, şiddet, terör vesaireyi hortlatan saldırganlık içgüdülerinin terapiye tabi tutularak iyileştirilebileceğini dolayısıyla terörün ve şiddetin ortadan kaldırılabileceğini, hatta daha da ileri gidilerek, insanlara erdemli duygular aşılayarak, bireysel olarak bunu çoğaltıp, mesela hiç hırsızı olmayan toplum yaratılabileceği gibi birçok teori yanında, örgütlenme dinamiği öne sürülmekte, kafalara kakılmaktadır.
Öyleyse, sorunları çözmek için önümüze bir proje koymak üzere, hangisinin ne derece doğru ve hangisinin ne derece maksatlı olarak, insanların kafasını bulandırmak için ortaya atıldığını nasıl anlayacağız.
Bunda netleşmeden, sorunların çözümüne yönelik projeler nasıl gelişebilir ya da gelişebilir mi? O nedenle, Sorosvari örgütlerin Fonlamak amacıyla yönlendirdikleri projelerin, toplumda grift hale gelmiş sorunları tek tek çözmek bir yana, genel olarak bu sorunların kaynağından uzaklaştırmak üzere ve daha çok demokrasi ve insan hakkı, özgürlük, barış gibi temalar üzerine işlendiğini görmüyor muyuz?
Bu gün özgürlük derken, net olarak ne demek isteniyor? Hangi gencimiz özgürce görüş bildirebiliyor. Eşitlik-Özgürlük-Kardeşlik 1789 burjuva devriminin harcı olan yaklaşımlardı. Burjuva devrimini gerçekleştiren ve bunun için işçi sınıfı ile birlikte hareket eden yeni yetme burjuvazi, daha sonra iktidara geçince, hem işçi sınıfına ve hem de bu harca saldırmadı mı? Saldırırken hep evrensel barıştan, evrensel kardeşlikten, evrensel özgürlükten söz etmedi mi? Şimdi ise artık, o devre de çok geride kaldı. Şimdi tekeller daha çok kâr için, üretimi artırmaları da para etmediğinden, artı değerlerini yani işçilerin emeğinin ürettiklerinden çaldıklarını artırmanın telaşındadır.
Bu da daha çok baskı, daha çok kölelik demektir. Öyleyse, özgürlük bu noktada ne anlama geliyor. Uluslararası tekeller ta Çin’e, Endonezya’ya ne bileyim Nijerya’ya ya da başka bir ülkenin topraklarına girip üretim yapıyorsa, oradaki insanları iş sahibi yapmak, ekonomiyi canlandırmak için midir, yoksa çok daha ucuz iş gücü sağlamak ve çok daha fazla kâr elde etmek için midir? Bu nedenle işçileri vatansız, ne oldukları belli olmayan, dünya vatandaşı misli köleler yapmak istemiyorlar mı?
Ve daha birçok olguyu sayabiliriz ama uzadıkça uzar, sözün özü bütün bu dediklerimde hep birlikte fikir birliği içinde miyiz ki, Teoriden kaçıyoruz, eyleme geçilmesi gerektiğini haykırıyoruz, eylemi fetişleştiriyoruz.
Bu olguların üzerinden yükselen sorunlar, bu sorunların yarattığı ve keskinleştirildiği çelişkiler, teori olmadan çözüm yolunda değerlendirilebilir mi?
Bu gün dünyanın kapitalizmin barbarlık derecesindeki saldırısı ve sömürüsü koşullarında, bir taraf sürekli yoksullaşıp, yoksunlaşırken, kapitalistler ise hem merkezileşmekte, hem azalmakta ve hem de daha da zenginleşmekte dünyanın bütün doğal kaynaklarını bu uğurda talan etmektedir. Yani Kapitalizm, geldiği noktada artık hem işçi sınıfını, emekçileri ve ezilen halkları daha çok ezip, daha çok sömürmekte, hem de onların para vermeden kullanabilecekleri doğa ürünlerinden mesela suyundan, havasından, denizinden, güneşinden, ağaç gölgesinden onları mahrum etmekte, ederken de doğayı da geri dönüşsüz tahrip etmekte, mesela ozon tabakasını delmekte, kanseri artırmakta, balık neslini tüketmekte, doğaya zehirli atık atarak, gömerek nesillerin yavaş yavaş zehirlenmesine neden olmakta vesaire vesaire.
İşte bunlar ve diğer bütün üretim faaliyeti içindeki yaşamsal sorunlar, kapitalizmin geldiği son noktanın ürünüdür ve bunlarla nasıl baş edileceği konusunda envai çeşit proje geliştirilmekte, geliştirenler fonlanmakta ama değişen bir şey olmamaktadır. Yani sorunlar çözülemediği gibi, daha da içinden çıkılmaz bir hal almaktadır.
Çünkü dünyanın egemenliği, üretim araçlarının egemenliği, doğa üzerindeki hâkimiyet Kapitalistlerin elinden alınıp, dünyanın neredeyse toplamını teşkil eden, bütün zenginlikleri yaratan emeğin sahiplerine, onların nesnel ve öznel bağlaşıklarına verilirse ancak çözülebilecek sorunlar olduğunu onlar da biliyor ama gerçeklerin üstünü örtmek ve geri dönüşsüz bir köleler dünyası yaratmak için, var güçle demagojik, şaşırtmacalı, akıl bozucu projeleri ve propagandaları kitlelerin önüne koyuyorlar.
Öyleyse, gençler, bu gün üşenip, anı yakalamakla, yaşamakla vakit tüketirlerse, tükettikleri gelecekleri olacaktır. Bu da geleceğin tüketilmesinde kapitalistlerin ekmeğine yağ sürmek demektir.
Demek ki teori en önemli silahlardan biridir ve bu günlerde çok daha önemlidir. Ama teori öyle anı yaşar gibi, insanın aklına, bilincine, ruhuna, davranışına, sorun çözme hünerine, anı doğru yaşama yeteneğine içerilemiyor maalesef. Bunun için biraz akıl yürütmek, bunun için de aklımızı kendi elimize almak gerekiyor. O da okumaktan, okuduklarımızı eleştirmekten geçiyor. Yadsımıyorum, olmasın da demiyorum ama bir iki kelimeden ibaret aforizma tabir ettiğimiz sloganlaştırılmış sözleri bile yakalayamayan iletişim kümeleri ile bunu başaramayız.
O,sadece birbirimizle iletişim köprüsünü aynı renk ve tonda oluşturmamıza yarar ve bu da gereklidir elbet ama bu hâkim olursa, bir süre sonra o köprünün de rengi solar, tonları grileşir, kapkara bir hal alır ve de o köprüden birbirimizin yüreğine aklına yönelmemiz mümkün olmaz. Olsa da ki bu daha tehlikelidir, karanlık, nereye yöneldiğimizi görmemize engel olacağı için, muhtemelen hiç istemediğimiz veya ummadığımız bir noktaya ilerleyebiliriz ki, bu özünde gerilememiz demektir.
Bu nedenle, 80 kuşağının, belli oranda bir dünya görüşü var ve rengini 12 Eylül karşıtlığı ile boyamış olarak yer alıyor, bu dünya görüşünün şekillenmesinde bu rengin hakkını vermek gerekiyor. Bunun için de teoriyi küçümsememek, aksine çok daha fazla ciddiye almak gerekir.
Nazım ustanın dediği gibi, teoriyi ciddiye alacaksın, çünkü yaşamın sorunları ile baş etmeye çalışmak şakaya gelmez, anı yaşamaya çalışarak sorunları çözemeyiz de, çözümü için formüller de geliştiremeyiz. TEORİ BU GÜN EN DEVRİMCİ İŞTİR. ( diğer bütün yaşamsal görevleri askıya almadan tabii)
Teori, hem karanlıkta hareket etmekten kurtaracak, hem de özverinizin sahte dinamiklerce kullanılmasının önüne geçecek bir silahtır ama daha çok bu teori ile anı da, geleceği de bir bütün halinde ve geriden gelenlere yansıtabilecek iradeyi de kazanarak yaşamanın kodlarını sağlayacaktır.
Hem toplumun, hem bireysel olarak, bu temelde hareket etmeyen gençliğin bir adım önünde olmanın ve kendi geleceğini yönlendirebilmenin yanında, toplumsal gelişmeye de katkı olacaktır.
Bunları konuşmayacak, bunlar üzerinden fikir geliştirmeyeceksek, 80 Kuşağı rengi ile alanları doldurmanın, taraftar çoğaltmanın ne gibi bir kıymeti harbiyesi olabilir?
68liler bir rüzgârla ilerledi, hızlı ilerledi, 78lilerle aralarında çok mesafe bırakmadan 78 kuşağının koşusunu başlattı ve hâlâ iki kuşağın üyeleri de bu toplumda yerlerini korumakta ama daha çok bu kuşakların ruhu toplumun yüreğinde dolaşmaktadır.
Denizlere toplumun bu gün daha da fazla sahip çıkması, bu sahip çıkma üzerinden rol kapmak ve bu dinamiği sömürmek için oyunlar oynanması, bu toprakların iyiye, güzele olduğu kadar, doğruya ve yiğitliğe de yüzünü kararlı bir şekilde dönmüş damarları hâlâ akışkan olduğunu göstermektedir.
Şimdi 80 kuşağı, bu kuşakların üzerine ama arada bir boşlukla geldi. 80 kuşağının, bir taraftan, kendisinin elle tutulur, gözle görülür bir gerçekliği yaşamaktan uzak olması, diğer taraftan kendinden öncekilerin taşıdığı, eksiklikleri de, doğruları da süzgeçten geçirmelerinin ve kendi doğrusunu bulmalarının gerekliliği ona daha fazla sorumluluk yüklemekte, o oranda teoriye daha fazla eğilmesini gerektirmektedir.
68liler 40 ile 50 doğumlulardı. 12 Martı da 12 Eylülü de yaşadılar. 78 liler 55–60 doğumlulardır ve bunlar, 12 Martı daha çok 68 li ağabeylerinden dinlediler ama 80 kuşağı, 80 doğumlular ve 12 Eylülde bebek ya da çocuk olanların kuşağıdır ve onlar ne bizden ne de bizden öncekilerden kalanlardan 12 Martı da,12 Eylülü de dinleme fırsatı bulamadan büyüdü. Bu kopukluğu ve karanlık boşluğu doldurmak ve yepyeni bir düzlemde yaşamın yeşil ağacının yeşil rengini toplumsal gelişmeyi tarihin nesnel ilerleme çizgisi ile örtüşecek biçimde ana kanala akıtabilmek için, özveriyi geçmişten bağımsız ama onu inkâr etmeden göstermek şeklindeki tarihsel bir sorumlulukla yüz yüze kalmışlardır.
Bu sorumluluğu yerine getirmek için özveri göstermeleri, onlardan hemen sonra yaşama adım atan kardeşlerini de, geçmişin eksikli ve yanlış bakışlarından ama daha çok da bilinçli olarak, sahtekârca bu güne monte edilmeye çalışılan, hatta geçmişteki isimlerini de ön plana çıkararak monte edilmeye çalışılan eksikli ve yanlış düşüncelerden koruyacaktır.
Bunun için hâlâ en ileri ve en bilimsel teori ile yakınlık kurmak, onu küçümsememek, onu şakaya getirmeden ele almak bu gün onları güçlü yapacak ve geçmişten gelen ufuk karartan, perspektiflerini zayıflatan tehlikelerden koruyacaktır.
Bunu kendilerinden sonra geleceklere ve bu topraklardaki ezilen, sömürülen emekçi halklara borçlular. Ama en çok kendilerine borçlular.
Fikret Uzun
Mayıs 2011
6 Mayıs 2011 Cuma
İDEALİZM VE MATERYALİZM
DURKHAYMCILIK DA BİR İDEALİZMDİR.
Toplumbilimci Durkhaymcılar, tanrı bilimi ve metafiziği mahkûm ederler. Evrimleri içinde değerlendirilen toplumsal olayların(hukuk, töre, kurumlar vb.)elverişli ya da elverişsiz ön yargılardan uzak,”olumlu” bir şekilde incelenmesini ileri sürerler. Ama istemekle yapmak arasında çok yol vardır ve Durkhaymcılar da, böylece İdealizmden kurtulmuş olmazlar.
Genel olarak burjuva toplum bilimcileri, maddi değişmeleri “kolektif bilinç” in gelişmesi ile açıklarlar. Bu kolektif bilincin kendisi de, gizemli bir şey olarak kalmaktadır. Bu durumda toplumlar tarihi, daha antik çağdan beri insan bilincinin bir yerinde uyuklayan özlemlerin derece derece gerçekleşmesi şeklinde ortaya çıkıyor.
Kolektif bilinç neden şu şekilde değil de, bu şekilde evrim gösteriyor bilinmez.
Aslında toplum bilimciler, üretimin, sınıf savaşımının, tarihin devindiricilerinin ne olduğunu bilmez. ( bazıları da bilmek istemez) Yüzeyde kalırlar. Örneğin, toplumsal güvenliğin var oluşu, “fikirlerin gelişmiş olması”ndandır. Bütün bunlar,”bilincin ilerlemesi” sonucuna varır.
Proudhon da, idealizmin en ateşli şampiyon savunucularındandır. Ona göre, toplumların tarihi, insanlığın başlangıcından beri “bilinç” in içindeki kendiliğinden var olan “içkin” adalet fikrinin derece derece cisimleşmesidir. Böylece üretim ilişkileri insanlığın kişiliksiz aklı içinde uyumakta olan iktisadi kategorilerin gerçekleşmesi olmaktadır. Bu yaratılmamış bilinç, Proudhon’un deyimiyle “toplumsal deha” ,bütün tarih boyunca vardır ve her şey onunla açıklanır, kendisinin açıklanacak bir şeyi yoktur. Ve bilinç bugün neyse, her zaman o olduğuna göre, Proudhon buradan tarihin gerçeğini bile yadsımaya varır.
Marks, Felsefenin Sefaleti adlı eserinde, Proudhon’un, “öyleyse, bir şeyin belirdiğini, bir şeyin üretildiğini söylemek doğru değildir; evrende olduğu gibi uygarlıkta da, her şey ezelden beri vardı, hareket etmekteydi. Bu toplumsal ekonominin tümü için geçerlidir.” Dediğini aktarmaktadır.
Öte yandan Proudhon, kendi devrim sistemini Tanrı esini sitemine karşı çıkartır. Cizvitlere, ilahiyatçılara karşı atıp tutar. İşçi sınıfının partisini bir kiliseye benzeten de odur.
Marks, yine Felsefenin sefaletinde, “Bay Proudhon ile birlikte kabullenelim ki, gerçek tarih, yani zaman sırasına göre olan tarih, düşüncelerin, kategorilerin ortaya koymuş bulundukları tarihsel sıralanmadır.” Demektedir.
“Her ilke, kendisini içinde ortaya koyacağı kendi öz yüzyılına sahip olmuştur. Otorite ilkesi, örneğin,11.Yüzyıla sahipti. Tıpkı bireycilik ilkesinin 18.yüzyıla sahip olması gibi. Mantıksal sıralanmaya göre ise, ilke yüzyıla değil, yüzyıl ilkeye aitti. Başka bir deyişle, ilkeyi yapan tarih değil, tarihi yapan ilkeydi.
Bunun sonucu, tarihi olduğu kadar ilkeyi de kurtarmak için, kendi kendimize belirli bir ilkenin herhangi bir başkasında değil de, neden 11.ya da18. Yüzyılda ortaya çıktığını sorduğumuzda, zorunlu olarak, insanların 11.yüzyılda nasıl olduklarını,18.yüzyılda nasıl olduklarını, bu yüzyıllardaki gereksinmelerinin, üretici güçlerinin, üretim biçimlerinin, üretimlerinin, hammaddelerinin neler olduklarını – kısacası, bu var olma koşullarının ortaya çıkardığı insanlar arası ilişkilerin neler olduklarını-inceden inceye incelemek zorunda kalıyoruz.
Bütün bu soruların altından kalkmak demek, her yüzyıl için insanların gerçek, sıradan tarihini yazmak ve bu insanları kendi dramlarının hem yazarları ve hem de oyuncuları olarak sunmaktan başka nedir?
Ama insanları kendi tarihlerinin oyuncuları ve yazarları olarak sunduğumuz anda,- dolambaçlı yoldan – gerçek başlangıç noktasına ulaşırsınız, çünkü daha baştan sözünü etmiş olduğumuz ölümsüz ilkeleri bırakmış bulunuyorsunuz
M.Proudhon, bir ideologun, tarihin anayoluna ulaşmak için tuttuğu patika boyunca dahi yeterince yol almış değildir.“ sayfa 120–121
Marks, bunları ifade ettikten sonra, Altıncı gözlem başlığı altında,”M.Proudhon ile kavşağa birlikte varalım” diye başlayarak; “ değişmez yasalar, ölümsüz ilkeler, ideal kategoriler olarak görülen ekonomik ilişkilerin, etkin ve enerjik insanlardan önce var olduklarını teslim edeceğiz.” Diyerek sürdürdüğü eleştirel gözleminde, Proudhon’un yaptığının, tarihi açıklamaya çalışırken, tarihi yadsımak; toplumsal ilişkilerin peşi sıra ortaya çıkışını açıklarken, herhangi bir şeyin ortaya çıkabileceğini yadsımak; bütün evreleriyle üretimi açıklarken, her hangi bir şeyin üretilip üretilemeyeceğinden kuşku duymak olduğunu gösteriyor.
Ve “bu amaçla yeni bir akıl icad ettiğini, bu aklın ne saf ve bakir mutlak bir akıl, ne de farklı dönemlerde yaşayan ve hareket eden insanların sıradan akı olduğunu, bunun apayrı bir akıl olduğunu -kişi-toplumun aklı olduğunu- özne olduğunu, insanlığın aklı olduğunu ve M.Proudhon’un, bunu zaman zaman toplumsal deha, genel akıl ve nihayet insan aklı olarak biçimlendirdiğini” ifade eden Marks, “bunca ad ile süslenmiş bu aklın, iyi yanı ve kötü yanı ile panzehirleri ve sorunları ile Proudhon’un bireysel aklı olarak yine de kendini ele verdiğini “ belirtiyor.
Buradan varacağımız sonuç şudur, idealizm fikirleri bildirir, ilan eder, onlara geçit yaptırır ve “aşağılık” materyalizmi, fikirleri yadsımakla suçlar. Oysa materyalizm, fikirleri yadsımadığı gibi, onların gerçek anlamını ve varoluş nedenlerini yani toplumsal fikirlerin, tarihin maddi nesnel gelişmesinin yansısı olduğunu ortaya koyar.
Ve böylece, Materyalizm, gerçekte idealizmin, fikirleri ne kadar az anlıyorsa, o kadar çok sözünü ettiğini de gösterir. İdealistler, fikirlerden her şeyi açıklamalarını ister ama fikirler onun için açıklanmaz kalır.
MATERYALİST DİYALEKTİK TEZ
“Doğanın, varlığın, maddi âlemin ilk veri, oysa bilincin, düşüncenin ikinci veri, türev olduğu doğru ise; maddi dünyanın, insanların bilincinden bağımsız olarak var olan nesnel gerçeklik olduğu, oysa bilincin bu nesnel gerçekliğin bir yansıması olduğu doğru ise, bundan çıkan sonuca göre, toplumun maddi yaşamı, toplumun varlığı da, aynı şekilde ilk veridir. Buna karşılık, toplumun manevi yaşamı, ikincil bir veri, türevdir. Toplumun maddi yaşamı, insanların iradesinden bağımsız olarak bulunan nesnel bir geçekliktir. ,oysa toplumun manevi yaşam bu nesnel gerçekliğin yansısıdır.” Stalin-Leninizm’in Sorunları s–664
Dinin nesnel idealizmi, Rönesans’tan itibaren, bilimlerin gelişmesiyle her yandan top atışına tutulmuş ve 18.yy da materyalizmin darbeleri altında belini doğrultamayacak hale gelmişti.
Bu tarihten itibaren, Materyalizm karşısında büyük darbe alıp, batmaya yüz tutan dinin nesnel idealizminin yerini, yeni bir idealizm biçimi aldı. Bu idealizm, İngiliz piskoposu Berkeley’in adına yazılmaktadır.
Bu idealizmin amacı, maddi ilkenin dünyada var olmadığını tanıtlamaya çalışarak, bilimsel buluşların teorik önemini baltalamaktır. Ancak engizisyon dönemi çok gerilerde kalmıştır ve Materyalizmin engizisyon ateşinde yakılması mümkün görünmemektedir. Öyleyse, Maddenin bir kuruntu olduğuna ilişkin karar çıkartılacak ve böylece, gerçeğe dayandığını öne süren bu felsefeye son verilecekti. Bundan böyle yalnızca “bilinç” üzerinde felsefe yapılacak ve bilincin sınırlarını aşan her şey felsefi olmayan ilan edilecektir.
Lenin, Ampiriokritisizm çalışmasında, Berkeley’den şu sözleri aktarmaktadır.“Madde, bir kez doğadan sürülüp atıldıktan sonra, tanrı bilimciler ve filozoflar için, onların görüşlerini karartan, gözleri önünde birer perde olan bir sürü kuşkucu ( tanrıtanımaz) ve dinsiz yapıları da ve bir sürü tartışmaları ve karmakarışık soruları da kendisiyle birlikte alıp götürür; madde, insana o denli yararsız iş yüklemiştir ki, bizim ona karşı ileri sürdüğümüz kanıtlar, pek tanıtlayıcı olmasaydılar bile, bu yüzden gerçeğin ( feodal ideolojinin) ,barışın( feodal düzen) ve dinin tüm dostlarının bu kanıtların yeterli sayılmasını istemek için, her türlü nedene sahip olduklarına daha az inanmış olmayacaktım.” Sayfa–18–19
Berkeley, başka bir yerde şöyle der; “Eğer bu ilkeler kabul edilmiş ve onlara gerçek gözüyle bakılmışsa bundan şu sonuç çıkar; tanrıtanımazlık ve kuşkuculuk, ikisi birden tamamıyla yenilmiştir, karanlık sorunlar aydınlanmıştır. Hemen hemen çözülmez olan güçlükler çözümlenmiştir ve aykırı düşüncelerden hoşlanan insanlar sağduyuya varmışlardır.”
Berkeley’in yaptığı, bilimin bütün buluşlarına, özellikle matematikteki sonsuz derecedeki küçük sayılar hesabına çatmaktır. Onları saçma, mantıksız ve aykırı düşüncecilik olarak ilan etmektir.
Berkeley’in görüşleri, çağdaş idealizmin özünü belirler. O nedenle Berkeley’in görüşünü incelemek önemlidir.
Berkeley’in sistemi hakkında,”…insan aklı ve felsefe için ne utanılacak şeydir ki, hepsinin en saçması olduğu halde, savaşım verilmesi en güçlü olan sistemdir.” Diyen Diderot, bu sistemin gerici önemine vurgu yapıyor ve Berkeley’in idealizminin ne tür bir idealizm olduğunu şöyle açıklıyordu “ sadece kendi varlıklarının, kendi içlerinde birbirlerini izleyen duyumların bilincinde olan başka bir şeyi kabul etmeyen bu filozoflara idealist denir.”Ampiriokritisizm-sa–27
Şu halde söz konusu olan, bizim düşüncelerimizin, tasarımlarımızın, fikirlerimizin dışında hiçbir şeyin var olmadığını “tanıtlamak”tır.
Dış gerçek yoktur; her şey, son tahlilde bizim tasarımlarımız olan akli tasarımlara varır. Ve eğer bilinç ya da denildiği gibi,”ben” ortadan kaldırılırsa, bütün gerçek kaybolur. Böylece varlık, doğa, madde, bilincin, benim bilincimin dışında ve ondan bağımsız olarak var olamazlar. Onun içindir ki, bu tür idealizme öznel idealizm adı verilir.
Berkeley’i dinlemeye devam edelim; “ madde, bizim aklımızın, zihnimizin dışında var olduğunu düşünürken sandığımız şey değildir. Biz sanıyoruz ki, şeyler vardır, çünkü onları görüyoruz, onlara dokunuyoruz; bize duyumlar verdikleri içindir ki, onların varlığına inanıyoruz.”
“Ama duyumlar, bizim zihnimizdeki, bizim sahip olduğumuz fikirlerden başka bir şey değildir. Şu halde, duyularımızla algıladığımız nesneler, fikirlerden başka bir şey değildir. Ve fikirler bizim zihnimizin dışında var olamazlar.
Berkeley’in örneği çok basit, maddenin bir fikir olduğunu bir çırpıda tanıtlamış; “ellerinizi ılık bir suya daldırınız, diyelim ki ellerinizden biri soğuk, diğeri sıcak olsun; su, sıcak elinize soğuk, soğuk elinize sıcak gelmeyecek midir? Şu halde, su, hem sıcak, hem de soğuktur mu demek gerekecek? Bu, saçmalık değil midir? Öyleyse benimle birlikte şu sonuca varın ki, suyun kendisi, maddi olarak ve bizden bağımsız olarak var değildir; bu, bizim duyumlarımıza verdiğimiz bir addan başka bir şey değildir; su, ancak bizde vardır, bizim zihnimizde vardır. Kısaca, madde, bizim madde hakkında yarattığımız fikirdir; madde, fikirdir”
Duyumların, çelişkili, bağıntılı oluşundan, maddenin var olmadığı sonucuna varan Berkeley, tam da duyumlar çelişkili olduğu için, suyun ılık olduğu sonucunu çıkarmayı unutuyor.
Berkeley’in bu mantığının peşine takılırsak, ayın kimi zaman hilal, kimi zaman dolunay biçiminde görünüşünden, ayın, bizim dışımızda var olmadığı sonucunu çıkartmamız gerekir.
Birinin kırmızı bir kumaşı sarı görmesinden bu kumaşın bilincimizde var olduğu sonucuna varmak değil, kırmızıyı sarı gören kişinin renk körü olabileceği ya da sarılık hastası olabileceğini düşünmek gerekir.
Yine, bir çubuğun, suya batırılmış olduğu zaman, kırılmış gibi görünmesinden, bu olayın ancak bilinçte var olduğu sonucu çıkmaz, tam tersine, ışık ışınlarının sudan geçerken kırılmalarının bilincin dışında ve nesnel bir olay olduğunu düşünmek gerekir.
Eğer madde yoksa “biz”de her an ortaya çıkan bu duyumlar nereden gelebilir? Yanıt hazır, onları bize gönderen tanrının kendisidir. Berkeley böylece, nesnel idealizmi kurtarmak üzere, sahneye öznel idealizmi sürmüş, bütün tanrı bilimi kurtarmayı hedeflemiştir.
Bu gün, bilmem kaçıncı yıldızın varlığının keşfedildiği günümüzde, hala idealizmi savunan filozofların, Materyalistlere karşı, Piskopos Berkeley’i aşan, kanıtlar üretmişler midir, doğrusu incelemesi eğlenceli olacaktır.
Ancak, burjuva ideologların, laboratuarlarda harıl harıl çalışarak dini kalkındırmak için, insanları koşulsuz, tanrının kollarına atmak için, teoriler ürettikleri ama bunu akıl taşıyanlara inandırmakta başarılı olamadıkları, bunun için ise, insan aklını geriletecek ideolojik şaşırtma formülleri üzerinde daha çok çalıştıkları görülmektedir. Artık, burjuva düzenin ekonomik alt yapısı yanında, ideolojisinin de iflas ettiği apaçık ortadadır. Argo tabirle, Kapitalizm okeye dönmekte ama okey bir türlü gelmediği için, oyunu bir türlü bitirmemekte, taşların dökülmesine izin vermemektedir. O nedenle, ideolojisini kanıtlayıcı dayanaklar üretmekle vakit harcayacağına, insan aklını geriletmenin formülleri üzerinde çalışmaktadır. Çünkü artık, burjuva ideolojisine inandırmak ancak, akıl geriliğinin kitleselleşmesi ile mümkündür.
Öyleyse, diyalektik ve tarihsel materyalizm, bu güne kadarki tarihin ve maddi yaşamın ortaya koyduğu nesnel kanıtları ile birlikte ele alınıp, derinlemesine incelenerek, burjuva ideologların akıl bozucu formüllerinin önüne konursa, insanın, insan olmak için önce dış dünyasındaki maddi yaşamın nesnelliğini anlaması, bu maddi yaşama egemen olmanın formüllerini bulması ve kendi çaresizliğinin öznel karşılığı olan tanrı düşüncesinden, çarelerin hâkimiyetini eline geçirerek kurtulacağını anlaması dolayısıyla insan gibi insanın fışkırmasının mümkün olması gerçekleşecek ve yeryüzünde bir zamanlar tanrı olduğu, insanların kendi yarattıkları bu öznel varlığa gönüllü köle olduğu hatırlanmayacak bir çağın başlangıcı başlayacaktır. Kim bilir, işte o zaman belki insanlar, peygamberlerin tanrının aracısı olduğu inancını pekiştirmek için Barack misli, şimşek hızında hareket eden araçlar yapıp, göğün 9 kat tepesinden çok daha uzağa, gidebilmeye muktedir olacaklardır. Şimdiden ve tüm karanlık dayatmalara karşın, bilim insanlarının göğün uzak mesafelerine ulaşmak için basamakları artırdıklarını söylemek yanlış olur mu?
Bitirirken, bir parantez açıp, varoluşçuluğa, bir hatırlatma yapmak üzere değinmek istiyorum;
İdealizmin en son sakızının, Jan Paul Sarter’in Varoluşçuluğu olduğu hepimizce malumdur. Buradaki varoluş,“benim varlığımın, varoluşumun bil inci”nden başka bir şey değildir.
Varoluş, bir durumla sınırlandırılmıştır ve insan bir durum içindedir. Bu durum onun bilincini belirlemez, tam tersine, bu durumunu belirleyen onun bilincidir.
Öyleyse, insan” kendi kendisini seçebilir” yani insan kendisini maddenin var olduğunu hissetmemek üzere ayarladığı andan itibaren, madde artık yok olacaktır. Ve eğer işçi, kendini işçi olarak seçmezse, işçi değildir diyerek, parantezi kapatıyorum.
Bu yazının ana temasının önemini ve güncelliğini hala koruduğunu göstermiş olduğumu umarak, bu vesileyle ortaya çıkan iki gerçekliğe de işaret etmek istiyorum.
Birincisi, şimdi, Neo-Liberalizm diye ortada dolaştırılan Liberalizmin, Emperyalizmin “YENİ” DÜNYA (TOPYEKÜN KÖLELİK) DÜZENİ” ne çok yakıştığını ve Emperyalizmin, kurtuluşunu kalıcı kılmak için, kendi nesnel gelişimi içersinde başka gidecek yer bulamadığından, ORTAÇAĞA -FEODALİTE ye -dönmeye kendi çaresi olarak sarıldığını kanıtlarcasına, İDEALİZMe sarıldığı gerçekliğidir.
İkinci olarak, Marks’ın ve Engels’in, yaşadıkları zaman diliminde, netliği, açıklığı sağlamak ve karanlık düşüncelerin nesnel yaşamla hiçbir ilintisinin olmadığını, aksine toplumsal gelişmenin nesnel yasalarının üzerini örtmek için var olduklarını göstermeye çalıştıklarını ama aynı zamanda, bu çabaları sırasında, ne kadar çok iler tutar yanı olmayan düşüncelerle mücadele ettiklerini, böylece toplumsal gerçeklikleri, toplumsal gelişme yasalarını netleştirerek, billurlaştırarak toplumların önüne, hepimizin önüne koyduklarını görürken, bu gün, geçmişteki, Marksizm’in kurucularının mücadele ettikleri düşünceleri taşıyan filozoflar misli hareket eden, inci döken düşünürler ile hatta bilim adamları ile mücadele edilirken, 21.YY da aydınların ne denli çağın gerisine savrulmuş olduğu gerçekliği bir yana, bunlarla mücadelenin küçümsendiğini ve bundan kaçıldığını gözler önüne seren gerçekliktir.
Belki bir üçüncü gerçekliğe daha dikkat çekmek gerekebilir ki, o da, bu tür karanlık ve iler tutar yanı olmayan, insan toplumunun maddi yaşamının yansıttığı gerçekliklerle örtüşmeyen, aksine bu gerçeklikleri örtmeye yarayan düşüncelerin artık laboratuarlarda üretildiği ve emperyalizmin “YENİ” DÜNYA sına hizmet ettiği gerçekliğidir.
O zaman, bir kez daha yinelemek gerekir ki; bu gün, en devrimci ve bilimsel iş - diğer bütün işleri askıya almadan - ideolojik mücadeledir.
Fikret Uzun
06 Mayıs 2011
Toplumbilimci Durkhaymcılar, tanrı bilimi ve metafiziği mahkûm ederler. Evrimleri içinde değerlendirilen toplumsal olayların(hukuk, töre, kurumlar vb.)elverişli ya da elverişsiz ön yargılardan uzak,”olumlu” bir şekilde incelenmesini ileri sürerler. Ama istemekle yapmak arasında çok yol vardır ve Durkhaymcılar da, böylece İdealizmden kurtulmuş olmazlar.
Genel olarak burjuva toplum bilimcileri, maddi değişmeleri “kolektif bilinç” in gelişmesi ile açıklarlar. Bu kolektif bilincin kendisi de, gizemli bir şey olarak kalmaktadır. Bu durumda toplumlar tarihi, daha antik çağdan beri insan bilincinin bir yerinde uyuklayan özlemlerin derece derece gerçekleşmesi şeklinde ortaya çıkıyor.
Kolektif bilinç neden şu şekilde değil de, bu şekilde evrim gösteriyor bilinmez.
Aslında toplum bilimciler, üretimin, sınıf savaşımının, tarihin devindiricilerinin ne olduğunu bilmez. ( bazıları da bilmek istemez) Yüzeyde kalırlar. Örneğin, toplumsal güvenliğin var oluşu, “fikirlerin gelişmiş olması”ndandır. Bütün bunlar,”bilincin ilerlemesi” sonucuna varır.
Proudhon da, idealizmin en ateşli şampiyon savunucularındandır. Ona göre, toplumların tarihi, insanlığın başlangıcından beri “bilinç” in içindeki kendiliğinden var olan “içkin” adalet fikrinin derece derece cisimleşmesidir. Böylece üretim ilişkileri insanlığın kişiliksiz aklı içinde uyumakta olan iktisadi kategorilerin gerçekleşmesi olmaktadır. Bu yaratılmamış bilinç, Proudhon’un deyimiyle “toplumsal deha” ,bütün tarih boyunca vardır ve her şey onunla açıklanır, kendisinin açıklanacak bir şeyi yoktur. Ve bilinç bugün neyse, her zaman o olduğuna göre, Proudhon buradan tarihin gerçeğini bile yadsımaya varır.
Marks, Felsefenin Sefaleti adlı eserinde, Proudhon’un, “öyleyse, bir şeyin belirdiğini, bir şeyin üretildiğini söylemek doğru değildir; evrende olduğu gibi uygarlıkta da, her şey ezelden beri vardı, hareket etmekteydi. Bu toplumsal ekonominin tümü için geçerlidir.” Dediğini aktarmaktadır.
Öte yandan Proudhon, kendi devrim sistemini Tanrı esini sitemine karşı çıkartır. Cizvitlere, ilahiyatçılara karşı atıp tutar. İşçi sınıfının partisini bir kiliseye benzeten de odur.
Marks, yine Felsefenin sefaletinde, “Bay Proudhon ile birlikte kabullenelim ki, gerçek tarih, yani zaman sırasına göre olan tarih, düşüncelerin, kategorilerin ortaya koymuş bulundukları tarihsel sıralanmadır.” Demektedir.
“Her ilke, kendisini içinde ortaya koyacağı kendi öz yüzyılına sahip olmuştur. Otorite ilkesi, örneğin,11.Yüzyıla sahipti. Tıpkı bireycilik ilkesinin 18.yüzyıla sahip olması gibi. Mantıksal sıralanmaya göre ise, ilke yüzyıla değil, yüzyıl ilkeye aitti. Başka bir deyişle, ilkeyi yapan tarih değil, tarihi yapan ilkeydi.
Bunun sonucu, tarihi olduğu kadar ilkeyi de kurtarmak için, kendi kendimize belirli bir ilkenin herhangi bir başkasında değil de, neden 11.ya da18. Yüzyılda ortaya çıktığını sorduğumuzda, zorunlu olarak, insanların 11.yüzyılda nasıl olduklarını,18.yüzyılda nasıl olduklarını, bu yüzyıllardaki gereksinmelerinin, üretici güçlerinin, üretim biçimlerinin, üretimlerinin, hammaddelerinin neler olduklarını – kısacası, bu var olma koşullarının ortaya çıkardığı insanlar arası ilişkilerin neler olduklarını-inceden inceye incelemek zorunda kalıyoruz.
Bütün bu soruların altından kalkmak demek, her yüzyıl için insanların gerçek, sıradan tarihini yazmak ve bu insanları kendi dramlarının hem yazarları ve hem de oyuncuları olarak sunmaktan başka nedir?
Ama insanları kendi tarihlerinin oyuncuları ve yazarları olarak sunduğumuz anda,- dolambaçlı yoldan – gerçek başlangıç noktasına ulaşırsınız, çünkü daha baştan sözünü etmiş olduğumuz ölümsüz ilkeleri bırakmış bulunuyorsunuz
M.Proudhon, bir ideologun, tarihin anayoluna ulaşmak için tuttuğu patika boyunca dahi yeterince yol almış değildir.“ sayfa 120–121
Marks, bunları ifade ettikten sonra, Altıncı gözlem başlığı altında,”M.Proudhon ile kavşağa birlikte varalım” diye başlayarak; “ değişmez yasalar, ölümsüz ilkeler, ideal kategoriler olarak görülen ekonomik ilişkilerin, etkin ve enerjik insanlardan önce var olduklarını teslim edeceğiz.” Diyerek sürdürdüğü eleştirel gözleminde, Proudhon’un yaptığının, tarihi açıklamaya çalışırken, tarihi yadsımak; toplumsal ilişkilerin peşi sıra ortaya çıkışını açıklarken, herhangi bir şeyin ortaya çıkabileceğini yadsımak; bütün evreleriyle üretimi açıklarken, her hangi bir şeyin üretilip üretilemeyeceğinden kuşku duymak olduğunu gösteriyor.
Ve “bu amaçla yeni bir akıl icad ettiğini, bu aklın ne saf ve bakir mutlak bir akıl, ne de farklı dönemlerde yaşayan ve hareket eden insanların sıradan akı olduğunu, bunun apayrı bir akıl olduğunu -kişi-toplumun aklı olduğunu- özne olduğunu, insanlığın aklı olduğunu ve M.Proudhon’un, bunu zaman zaman toplumsal deha, genel akıl ve nihayet insan aklı olarak biçimlendirdiğini” ifade eden Marks, “bunca ad ile süslenmiş bu aklın, iyi yanı ve kötü yanı ile panzehirleri ve sorunları ile Proudhon’un bireysel aklı olarak yine de kendini ele verdiğini “ belirtiyor.
Buradan varacağımız sonuç şudur, idealizm fikirleri bildirir, ilan eder, onlara geçit yaptırır ve “aşağılık” materyalizmi, fikirleri yadsımakla suçlar. Oysa materyalizm, fikirleri yadsımadığı gibi, onların gerçek anlamını ve varoluş nedenlerini yani toplumsal fikirlerin, tarihin maddi nesnel gelişmesinin yansısı olduğunu ortaya koyar.
Ve böylece, Materyalizm, gerçekte idealizmin, fikirleri ne kadar az anlıyorsa, o kadar çok sözünü ettiğini de gösterir. İdealistler, fikirlerden her şeyi açıklamalarını ister ama fikirler onun için açıklanmaz kalır.
MATERYALİST DİYALEKTİK TEZ
“Doğanın, varlığın, maddi âlemin ilk veri, oysa bilincin, düşüncenin ikinci veri, türev olduğu doğru ise; maddi dünyanın, insanların bilincinden bağımsız olarak var olan nesnel gerçeklik olduğu, oysa bilincin bu nesnel gerçekliğin bir yansıması olduğu doğru ise, bundan çıkan sonuca göre, toplumun maddi yaşamı, toplumun varlığı da, aynı şekilde ilk veridir. Buna karşılık, toplumun manevi yaşamı, ikincil bir veri, türevdir. Toplumun maddi yaşamı, insanların iradesinden bağımsız olarak bulunan nesnel bir geçekliktir. ,oysa toplumun manevi yaşam bu nesnel gerçekliğin yansısıdır.” Stalin-Leninizm’in Sorunları s–664
Dinin nesnel idealizmi, Rönesans’tan itibaren, bilimlerin gelişmesiyle her yandan top atışına tutulmuş ve 18.yy da materyalizmin darbeleri altında belini doğrultamayacak hale gelmişti.
Bu tarihten itibaren, Materyalizm karşısında büyük darbe alıp, batmaya yüz tutan dinin nesnel idealizminin yerini, yeni bir idealizm biçimi aldı. Bu idealizm, İngiliz piskoposu Berkeley’in adına yazılmaktadır.
Bu idealizmin amacı, maddi ilkenin dünyada var olmadığını tanıtlamaya çalışarak, bilimsel buluşların teorik önemini baltalamaktır. Ancak engizisyon dönemi çok gerilerde kalmıştır ve Materyalizmin engizisyon ateşinde yakılması mümkün görünmemektedir. Öyleyse, Maddenin bir kuruntu olduğuna ilişkin karar çıkartılacak ve böylece, gerçeğe dayandığını öne süren bu felsefeye son verilecekti. Bundan böyle yalnızca “bilinç” üzerinde felsefe yapılacak ve bilincin sınırlarını aşan her şey felsefi olmayan ilan edilecektir.
Lenin, Ampiriokritisizm çalışmasında, Berkeley’den şu sözleri aktarmaktadır.“Madde, bir kez doğadan sürülüp atıldıktan sonra, tanrı bilimciler ve filozoflar için, onların görüşlerini karartan, gözleri önünde birer perde olan bir sürü kuşkucu ( tanrıtanımaz) ve dinsiz yapıları da ve bir sürü tartışmaları ve karmakarışık soruları da kendisiyle birlikte alıp götürür; madde, insana o denli yararsız iş yüklemiştir ki, bizim ona karşı ileri sürdüğümüz kanıtlar, pek tanıtlayıcı olmasaydılar bile, bu yüzden gerçeğin ( feodal ideolojinin) ,barışın( feodal düzen) ve dinin tüm dostlarının bu kanıtların yeterli sayılmasını istemek için, her türlü nedene sahip olduklarına daha az inanmış olmayacaktım.” Sayfa–18–19
Berkeley, başka bir yerde şöyle der; “Eğer bu ilkeler kabul edilmiş ve onlara gerçek gözüyle bakılmışsa bundan şu sonuç çıkar; tanrıtanımazlık ve kuşkuculuk, ikisi birden tamamıyla yenilmiştir, karanlık sorunlar aydınlanmıştır. Hemen hemen çözülmez olan güçlükler çözümlenmiştir ve aykırı düşüncelerden hoşlanan insanlar sağduyuya varmışlardır.”
Berkeley’in yaptığı, bilimin bütün buluşlarına, özellikle matematikteki sonsuz derecedeki küçük sayılar hesabına çatmaktır. Onları saçma, mantıksız ve aykırı düşüncecilik olarak ilan etmektir.
Berkeley’in görüşleri, çağdaş idealizmin özünü belirler. O nedenle Berkeley’in görüşünü incelemek önemlidir.
Berkeley’in sistemi hakkında,”…insan aklı ve felsefe için ne utanılacak şeydir ki, hepsinin en saçması olduğu halde, savaşım verilmesi en güçlü olan sistemdir.” Diyen Diderot, bu sistemin gerici önemine vurgu yapıyor ve Berkeley’in idealizminin ne tür bir idealizm olduğunu şöyle açıklıyordu “ sadece kendi varlıklarının, kendi içlerinde birbirlerini izleyen duyumların bilincinde olan başka bir şeyi kabul etmeyen bu filozoflara idealist denir.”Ampiriokritisizm-sa–27
Şu halde söz konusu olan, bizim düşüncelerimizin, tasarımlarımızın, fikirlerimizin dışında hiçbir şeyin var olmadığını “tanıtlamak”tır.
Dış gerçek yoktur; her şey, son tahlilde bizim tasarımlarımız olan akli tasarımlara varır. Ve eğer bilinç ya da denildiği gibi,”ben” ortadan kaldırılırsa, bütün gerçek kaybolur. Böylece varlık, doğa, madde, bilincin, benim bilincimin dışında ve ondan bağımsız olarak var olamazlar. Onun içindir ki, bu tür idealizme öznel idealizm adı verilir.
Berkeley’i dinlemeye devam edelim; “ madde, bizim aklımızın, zihnimizin dışında var olduğunu düşünürken sandığımız şey değildir. Biz sanıyoruz ki, şeyler vardır, çünkü onları görüyoruz, onlara dokunuyoruz; bize duyumlar verdikleri içindir ki, onların varlığına inanıyoruz.”
“Ama duyumlar, bizim zihnimizdeki, bizim sahip olduğumuz fikirlerden başka bir şey değildir. Şu halde, duyularımızla algıladığımız nesneler, fikirlerden başka bir şey değildir. Ve fikirler bizim zihnimizin dışında var olamazlar.
Berkeley’in örneği çok basit, maddenin bir fikir olduğunu bir çırpıda tanıtlamış; “ellerinizi ılık bir suya daldırınız, diyelim ki ellerinizden biri soğuk, diğeri sıcak olsun; su, sıcak elinize soğuk, soğuk elinize sıcak gelmeyecek midir? Şu halde, su, hem sıcak, hem de soğuktur mu demek gerekecek? Bu, saçmalık değil midir? Öyleyse benimle birlikte şu sonuca varın ki, suyun kendisi, maddi olarak ve bizden bağımsız olarak var değildir; bu, bizim duyumlarımıza verdiğimiz bir addan başka bir şey değildir; su, ancak bizde vardır, bizim zihnimizde vardır. Kısaca, madde, bizim madde hakkında yarattığımız fikirdir; madde, fikirdir”
Duyumların, çelişkili, bağıntılı oluşundan, maddenin var olmadığı sonucuna varan Berkeley, tam da duyumlar çelişkili olduğu için, suyun ılık olduğu sonucunu çıkarmayı unutuyor.
Berkeley’in bu mantığının peşine takılırsak, ayın kimi zaman hilal, kimi zaman dolunay biçiminde görünüşünden, ayın, bizim dışımızda var olmadığı sonucunu çıkartmamız gerekir.
Birinin kırmızı bir kumaşı sarı görmesinden bu kumaşın bilincimizde var olduğu sonucuna varmak değil, kırmızıyı sarı gören kişinin renk körü olabileceği ya da sarılık hastası olabileceğini düşünmek gerekir.
Yine, bir çubuğun, suya batırılmış olduğu zaman, kırılmış gibi görünmesinden, bu olayın ancak bilinçte var olduğu sonucu çıkmaz, tam tersine, ışık ışınlarının sudan geçerken kırılmalarının bilincin dışında ve nesnel bir olay olduğunu düşünmek gerekir.
Eğer madde yoksa “biz”de her an ortaya çıkan bu duyumlar nereden gelebilir? Yanıt hazır, onları bize gönderen tanrının kendisidir. Berkeley böylece, nesnel idealizmi kurtarmak üzere, sahneye öznel idealizmi sürmüş, bütün tanrı bilimi kurtarmayı hedeflemiştir.
Bu gün, bilmem kaçıncı yıldızın varlığının keşfedildiği günümüzde, hala idealizmi savunan filozofların, Materyalistlere karşı, Piskopos Berkeley’i aşan, kanıtlar üretmişler midir, doğrusu incelemesi eğlenceli olacaktır.
Ancak, burjuva ideologların, laboratuarlarda harıl harıl çalışarak dini kalkındırmak için, insanları koşulsuz, tanrının kollarına atmak için, teoriler ürettikleri ama bunu akıl taşıyanlara inandırmakta başarılı olamadıkları, bunun için ise, insan aklını geriletecek ideolojik şaşırtma formülleri üzerinde daha çok çalıştıkları görülmektedir. Artık, burjuva düzenin ekonomik alt yapısı yanında, ideolojisinin de iflas ettiği apaçık ortadadır. Argo tabirle, Kapitalizm okeye dönmekte ama okey bir türlü gelmediği için, oyunu bir türlü bitirmemekte, taşların dökülmesine izin vermemektedir. O nedenle, ideolojisini kanıtlayıcı dayanaklar üretmekle vakit harcayacağına, insan aklını geriletmenin formülleri üzerinde çalışmaktadır. Çünkü artık, burjuva ideolojisine inandırmak ancak, akıl geriliğinin kitleselleşmesi ile mümkündür.
Öyleyse, diyalektik ve tarihsel materyalizm, bu güne kadarki tarihin ve maddi yaşamın ortaya koyduğu nesnel kanıtları ile birlikte ele alınıp, derinlemesine incelenerek, burjuva ideologların akıl bozucu formüllerinin önüne konursa, insanın, insan olmak için önce dış dünyasındaki maddi yaşamın nesnelliğini anlaması, bu maddi yaşama egemen olmanın formüllerini bulması ve kendi çaresizliğinin öznel karşılığı olan tanrı düşüncesinden, çarelerin hâkimiyetini eline geçirerek kurtulacağını anlaması dolayısıyla insan gibi insanın fışkırmasının mümkün olması gerçekleşecek ve yeryüzünde bir zamanlar tanrı olduğu, insanların kendi yarattıkları bu öznel varlığa gönüllü köle olduğu hatırlanmayacak bir çağın başlangıcı başlayacaktır. Kim bilir, işte o zaman belki insanlar, peygamberlerin tanrının aracısı olduğu inancını pekiştirmek için Barack misli, şimşek hızında hareket eden araçlar yapıp, göğün 9 kat tepesinden çok daha uzağa, gidebilmeye muktedir olacaklardır. Şimdiden ve tüm karanlık dayatmalara karşın, bilim insanlarının göğün uzak mesafelerine ulaşmak için basamakları artırdıklarını söylemek yanlış olur mu?
Bitirirken, bir parantez açıp, varoluşçuluğa, bir hatırlatma yapmak üzere değinmek istiyorum;
İdealizmin en son sakızının, Jan Paul Sarter’in Varoluşçuluğu olduğu hepimizce malumdur. Buradaki varoluş,“benim varlığımın, varoluşumun bil inci”nden başka bir şey değildir.
Varoluş, bir durumla sınırlandırılmıştır ve insan bir durum içindedir. Bu durum onun bilincini belirlemez, tam tersine, bu durumunu belirleyen onun bilincidir.
Öyleyse, insan” kendi kendisini seçebilir” yani insan kendisini maddenin var olduğunu hissetmemek üzere ayarladığı andan itibaren, madde artık yok olacaktır. Ve eğer işçi, kendini işçi olarak seçmezse, işçi değildir diyerek, parantezi kapatıyorum.
Bu yazının ana temasının önemini ve güncelliğini hala koruduğunu göstermiş olduğumu umarak, bu vesileyle ortaya çıkan iki gerçekliğe de işaret etmek istiyorum.
Birincisi, şimdi, Neo-Liberalizm diye ortada dolaştırılan Liberalizmin, Emperyalizmin “YENİ” DÜNYA (TOPYEKÜN KÖLELİK) DÜZENİ” ne çok yakıştığını ve Emperyalizmin, kurtuluşunu kalıcı kılmak için, kendi nesnel gelişimi içersinde başka gidecek yer bulamadığından, ORTAÇAĞA -FEODALİTE ye -dönmeye kendi çaresi olarak sarıldığını kanıtlarcasına, İDEALİZMe sarıldığı gerçekliğidir.
İkinci olarak, Marks’ın ve Engels’in, yaşadıkları zaman diliminde, netliği, açıklığı sağlamak ve karanlık düşüncelerin nesnel yaşamla hiçbir ilintisinin olmadığını, aksine toplumsal gelişmenin nesnel yasalarının üzerini örtmek için var olduklarını göstermeye çalıştıklarını ama aynı zamanda, bu çabaları sırasında, ne kadar çok iler tutar yanı olmayan düşüncelerle mücadele ettiklerini, böylece toplumsal gerçeklikleri, toplumsal gelişme yasalarını netleştirerek, billurlaştırarak toplumların önüne, hepimizin önüne koyduklarını görürken, bu gün, geçmişteki, Marksizm’in kurucularının mücadele ettikleri düşünceleri taşıyan filozoflar misli hareket eden, inci döken düşünürler ile hatta bilim adamları ile mücadele edilirken, 21.YY da aydınların ne denli çağın gerisine savrulmuş olduğu gerçekliği bir yana, bunlarla mücadelenin küçümsendiğini ve bundan kaçıldığını gözler önüne seren gerçekliktir.
Belki bir üçüncü gerçekliğe daha dikkat çekmek gerekebilir ki, o da, bu tür karanlık ve iler tutar yanı olmayan, insan toplumunun maddi yaşamının yansıttığı gerçekliklerle örtüşmeyen, aksine bu gerçeklikleri örtmeye yarayan düşüncelerin artık laboratuarlarda üretildiği ve emperyalizmin “YENİ” DÜNYA sına hizmet ettiği gerçekliğidir.
O zaman, bir kez daha yinelemek gerekir ki; bu gün, en devrimci ve bilimsel iş - diğer bütün işleri askıya almadan - ideolojik mücadeledir.
Fikret Uzun
06 Mayıs 2011
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)