14 Şubat 2010 Pazar

ANTİ- FİKRET BAŞKAYALAR

Engels'in, 100 yıldan fazla bir zaman önce yazmaya başladığı ve iki yıl süren "Anti-Dühring" çalışması, durup dururken aklına gelmiş bir çalışma değildi. Dühring hem sosyalizmin yandaşı, hem de aynı zamanda düzelticisi olarak ortaya çıkıp, birdenbire bulunduğu yüzyıla meydan okuduğu zaman, Alman sosyalistleri, o zamanki sosyal demokratlar teorik olarak oldukça zayıf ve çoğunluğu, üniversitede bir privat -dozent olan ve de Marks'a soldan saldırarak, her konudaki söz ebeliğini devrimci ve köktenci bir kalıpla sunmayı başararak ismini öne çıkartan, bu özelliği ile de, örgütlenen bir işçi sınıfını yanıltabilecek bir adam olan Dühring'in teorilerine tutku ile bağlı idi. Hatta başlangıçta Liebnecht bile Dühring'ten etkilenmiş ve ona karşı ikircimli kalmış ama sonra bizzat kendisi, Dühring'in en aklı başında insanların bile aklını karıştırdığına dikkat çekerek, Engels'ten onun hesabını görmesini önemle ve birçok kez istemiştir.

Bu durum, yani Dühring'in hesabını görmek için adım atmak, Engels için ısırılması gereken bir ekşi elma gibiydi idi ama işte sonunda Dühring'in hesabını görmek ama daha çok, Marksizm'in derin verilerini iyice özümsemiş olmayan yöneticileri dahil, Alman sosyalistlerine Marksist dünya görüşünün tüm bilgi alanlarındaki bileşimini, Marksizm'in temel ilkelerinin açık ve eksiksiz bir açıklamasını yapmak için Anti-Dühring'i yazmaya koyuldu. ve Marksizm'in özünün ilk sistematik açıklamasını gerçekleştirerek, diyalektik materyalizmin gerçeğin bilgisi olduğunu bütün açıklığı ile göstermiş oldu. Yani bilginin her ilerlemesinin, teorinin yeniden ayarlanmasını, materyalizmin yeni bir biçimini içerdiğini gösterdi. Dolayısıyla Marksizm'in, özünde, bilim tarafından elde edilen sonuçların bir özümleme ve bileşim yöntemi olduğu için, niteliği gereği açık, bilginin her yeni adımı ile kendi yasası gereği zenginleşmek ve dönüşmek zorunda olduğunu gösterdi.
Yani kısaca Engels Anti-Dühring'i yazarak, materyalizmin kendi zamanındaki bilime uygun düşen biçimini saptadı. Bu anlamda Engels'i takip eden Lenin'in, Engels'ten otuz yıl sonra, Materyalizm ve Ampiriokritisizm çalışmasıyla materyalizmin kendi çağının bilimsel bulgularından çıkan biçimini belirlemeye girişmesi gibi, bugün de Engels tarafından belirlenen yöntem çerçevesinde aynı eleştirel çözümlemeye ve bileşim çalışmasına girişmek, son derece önemli ve zorunludur.
İşte bu temelde bir önceki eleştirimin devamı olarak ele alacağım bu eleştirim, biraz sert görünebilir ama eleştirilen kişi saygın ve sol yelpazede ismi tanınan ve bir sürü kitabı, araştırması olan bir yazar ve de Özgür Üniversite'nin başkanlığını yapan bir aydın olunca, asıl sorunların üzerinden atlayarak, tümüyle tekellerin, yani sermayenin yani egemen sınıfın ABD ve AB emperyalizminin güdümünde olan bir rejimin ve yönetiminin manipülasyonlarının, ideolojik saldırı mekanizmalarının ve hegemonyasının içinde olarak ve öznel olarak asıl çelişkinin yani sınıf çelişkisinin (ki bu çelişkinin hâlâ geçerli olduğunu sayın Başkaya da kabul ediyor.) üstünü örtmek için yaratılan çelişkileri, asıl çelişki imiş ve tekellere karşı işçi sınıfının mücadelesinde başatmış gibi göstermeye çalışması nedeniyle bu eleştirileri hak ediyor diye düşünüyorum. Eleştirilerimde haksız olup olmadığımı tarih en yakın zamanda gösterecektir.

Öncelikle sayın Fikret Başkaya'nın, Kemalist otokrasinin gününü doldurmasından, çürümüş ve kokuşmaya dönüşmüş olmasından söz etmesindeki kodlar üzerinde duralım.
Zaten, çok çok önce yani 12 Eylül darbesi ile beraber, yönetimi gerici akımlara devrederek kendine ihanet eden Kemalizm'in gününü doldurmuş olması söz konusu iken ve Fikret Başkaya gibi bir araştırmacı aydının bunu görememesi mümkün değilken, bütün çelişkiyi bu noktaya toplamaya çalışması, üzerinde durulmayı ve eleştirel bir yaklaşımla, hangi amaca hizmet ettiğinin şifrelerini çözmeyi gerektiriyor.
Evet hal böyle iken, Kemalist otokrasiden söz etmek, sosyalistleri, işçi sınıfı ve emekçi kitleleri, bu, gününü çoktan doldurmuş, bu anlamda, hayali düşmana karşı yöneltmeye ama asıl yönelinecek hedefin 12 Eylül rejimi, tekellerin düzeni olduğunun üzerini örtmeye çalışmak demektir.
Bunu yaparken argüman olarak doğru olguları kullanması ise sonucu değiştirmemektedir. Daha açık ifadeyle bu, doğrular üzerinden yanlış sonuçlar çıkarmaya yönlendirmek demektir.
İkinci nokta, Başkaya'nın, Kemalist rejimi anlatırken, yine doğru noktalardan çıkış yapmasına rağmen, var olan rejimin, bir Kemalist rejim olduğu ve TC'nin yönetiminde Kemalistlerin olduğu ve de çürümeye, kokuşmaya dönüşen rejimin bu rejim olduğu çıkarsamasını yapması için okuyucuyu şartlandırırken, bütün nesnel gerçekleri atlaması bir yana, bu rejimin yönetiminde tekellerin olduğunu, onların yürütücüsü olan ve daha düne kadar gerici/dinci faaliyetlerin odağı olarak tescillenmiş olan bir anti-Kemalist, anti-laik ama daha çok ve asıl olarak, anti-komünist bir siyasi partinin varlığını teğet geçmesidir.
Başkaya'nın sözünü ettiği ve yazısını bunun üzerine kurduğu,"Kemalist otokrasi" diye bir olgunun, 12 Eylül darbesinin ertesi günü bile var olduğundan söz edemeyiz. Olsa olsa, başta da belirttiğim gibi, Kemalizm'e ihanet eden Kemalistlerin, yönetimi gerici/dinci akımlara teslim süreci olgusundan söz edibiliriz. Şimdi ise, Kemalist TC'den geriye kalanın; sadece, kendisine ihanet edenlerin geç de olsa farkına varan Kemalistlerle birkaç Kemalist dinamik ve TSK'nın aşağıdan yukarıya önemli bir bölümünü kapsayan Kemalist geleneğin TSK içindeki dinamiklerinden başka bir şey olmadığını netlikle söyleyebiliriz. Böyle olduğu halde, eğer Başkaya'nın sözünü ettiği kokuşmanın kıymeti harbiyesi ve ilerlemenin, demokrasinin önündeki, işçi sınıfının ve emekçi kitlelerin ekonomik demokratik haklarının önündeki, gençlerin sorunlarının, işsizlerin, emeklilerin, kadınların velhasıl toplumun bütün ezilen sınıf ve katmanlarının sorunlarının çözümünün önündeki engel, bu kalanlarla bağlı ise; 12 Eylül rejiminin ifadesi bu dinamikler ise ve dahi, onlardan kurtulmanın ifadesi, 12 Eylül rejiminden kurtulmak ise, Başkaya'nın koca bir yanılgı ve illuzyon içinde olduğunun, değilse, bilinçli bir çarpıtmanın görev alanına girdiğinin resmidir.
Başkaya, yazısında, "devlet varsa hukuku da mutlaka vardır " diyerek, 12 Eylül anayasasında ,"TC'nin demokratik-laik-sosyal hukuk devleti " olduğunun yazılı olduğunu belirtiyor. Bu ifade ettikleri, bilinen doğrular ile bilinen olguların tekrarından ibarettir. Ama amaç,12 Eylül darbesini gerçekleştirenlerle ve onun anayasası yani hukuku ile şu andaki 12 Eylül rejimini yani tekellerin düzenini, sağ salim varması gereken noktaya vardırmaya çalışan, Türkiye Cumhuriyeti devletinin devamlılığının bir sonucu olan yürütmeyi, birbirinden ayrı, birbirine karşıt olgular ya da güçler olarak göstermeyi kolaylaştırmak için Kemalist TC edebiyatı yapmak olunca, ortaya böyle karmaşık, içi boş ama tumturaklı ifadeler çıkmaktadır. En azından ben böyle görüyorum.
Kemalizm adına ve laik, demokratik, sosyal hukuk devletini korumak için geldiğini söyleyen darbenin liderleri, elbette tekelci düzeni yerleştirmek için, Kemalist TC'nin demokratik nesi varsa, burjuva -hukuksal hangi dayanağı varsa yıkmak ve elbette, sosyalist hareketi yok etmek için geldiklerini söylemeyeceklerdi; bu anlamda, bir sonraki hamlede değiştirmek üzere, bu görüntüyü kurtaracak hukuksal dayanakları yerinde bırakacaklardı. Ve bıraktılar. Şimdi ise, daha doğrusu epeydir, 12 Eylül anayasası tekellere dar gelmekte, o nedenle de, tekellerin düzenini 12 Eylül rejimini genişletmeyi, hukuk alanında da yapıp, bir anlamda, TC yönetimini, devraldıkları Kemalistleri de ortadan kaldırıp, kendi politik, ideolojik karakterine uygun bir TC yönetimini, (hemen hemen de facto hüküm süren) hukuksal dayanakları ile topluma dayatmanın gediğini açmaya çalışmaktadır.
Pratikte defacto hüküm süren otokratik yönetimin, açığa çıkardığı, keskinleştirdiği çelişkilerin, bu yönetimin hukuksal dayanaklarını oluşturarak ortadan kaldırılması ya da bastırılması demek olan bu, tekellerin düzeninin,12 Eylül rejiminin baskı aracı olan devletin hukukunu da yeniden örgütlemek anlamı taşımaktadır. Yani minare - kılıf meselesi gibi.
İşte Başkaya'nın atladığı, ya da atlanılması için tumturaklı laflarla örtmeye çalıştığı nokta budur. Şu anda dar gelen 12 Eylül anayasasında yer alan ve 27 Mayıs anayasasından aktarılmak zorunda kalınan hukuksal anayasal dayanakların, 12 Eylül rejiminin ama daha çok ABD-AB emperyalizmininin YDD yöneliminin gereği ortadan kaldırılıp, yerine ABD-AB emperyalizminin tekellerin istediği çökmüş, parçalanmış, hatta emperyalizme tam bir teslimiyet içine sokulmuş bir TC anayasası yani yeni Türk-İslam tabanlı faşist Osmanlı cumhuriyetinin hukukunun yerleştirilmek istendiğinin üstünden atlayan Başkaya, üstüne üstlük, bunun Kemalist otokrasiye karşı demokratik, ileri ve devrimci bir hareket olduğunu göstermeye çalışmaktadır.
Evet sorun ideolojik mistifikasyon yaratmakla, yalan söylemekle kafaları bulandırmakla ilgilidir. Başkaya tümüyle haklı ama adresi şaşırmış ya da şaşırtma telaşı içinde bu eylemi bizzat kendisi yapıyor. Dahası, gerçekte kimin mistifikasyon içinde olduğunun üstünü örtmek için, tümüyle mevcut rejimin ve onun yürütmesinde olan bir siyasi gücün eylemlerini hayali bir Kemalist otokrasiye mal ederken, kafa bulandıran mistifikasyon cephesinin önünde tekellerin ideolojik ve psikolojik saldırısının emrinde hareket ettiğini gizleyemiyor.
Başkaya devamla şöyle diyor; "yapılan şey, adaletsizliği gizleme amaçlı bir manipulasyondur." Bu da doğrudur. Fakat ardından gelen cümlede "cunta anayasasındaki TC niteliğine" dair söylelenlere dikkat çekmesi, bu doğruluktaki sonucu yanlışa yönlendiriyor.
Tüm adaletsizliklerin şu anda hüküm süren rejimin niteliğinden ve onun yürütücüsü eliyle yükseldiğinin ve yürütücüsünün Kemalist otokrasi ile uzaktan yakından ilgili olmadığının ve dahi rejimin karakteri gereği, bu otokratik yapının bizzat tekellerin düzeninin yürütücüsü olan bu siyasi gücün marifetiyle gerçekleştirildiğinin ve sağlamlaştırıldığının üstünü örtmeye çalıştığı bu anlamda manipülatif davrandığı görülüyor.
Ve yine devam eden başka bir cümlesinde; " ....TC nin böyle bir şey olduğunu" vurgulaması, çoktan çözülmüş ve yakında tarihe gömüleceği beklenen Kemalist TCnin, şu anda var olan ve gizlenilmek için türlü manipulasyonlara gereksinim duyulan adaletsizliğin anası olduğunu çıkarsaması için okuyucuyu şartlandırırken, mevcut yönetimin ve rejimin, bu adaletsizliklerin hem anası hem de babası olduğunu gizlemiş oluyor. Kitleleri ve elbette daha çok seslendiği sol grup ve kişileri ve de özellikle gençleri sorunun asıl kaynağından dolayısıyla sınıfsal zeminden uzaklaştırmış oluyor.
Basit bir örnek gerekirse; Hrant Dink cinayetindeki işleyiş bir yana işleyen hukuksuzluğun ve bu anlamda karartmanın içinde olanların kılına bile dokunulmazken, bu hukuksuzluğu ve sözü edilen adaletsizlikleri soyut bir otokrasiye mal ederek, üstünden atlamak, pek o kadar, aydın geçinen ve ismi önde giden birinin, hele ki bu kişi, Özgür Üniversite gibi, iddialı bir kürsüden gençlere Marsist kimlikle seslenen, ders veren bir kişi ise, dalgınlığına gelerek ifade ettikleri olmasa gerek diye düşünüyorum. Yani ortada bilinçli bir çaba var. Bu çabanın yararının ise tekellere olduğu apaçık görülmektedir. Öyleyse Fikret Başkaya dün Marksizm içinde bir üstat bugün tekellerin ideolojik silahıdır diyebiliriz. Değilse, kendisinin bunu açıklıkla göstermesi boynunun borcudur. Sessizlikle geçiştirip, eleştirileri ve mahkumiyetleri savuşturması sorunu çözmeyecektir. Bu düşüncemi değiştirmeyeceği gibi, bu düşüncenin yükselmesinin önünü de kesemeyecektir.
Bitmiyor, şöyle devam ediyor Başkaya ; " her şey kutsal devlet için, kutsal devletin ihtiyacı kadar...onun dışındaki her şey, her hak, özgürlük, sosyal eşitlik ve demokrasi talebi, devlet düşmanlarının, bölücülerin, devletimizi yıkmak, vatanımızı bölüp parçalamak isteyenlerin marifetidir ve (bu) 'devletin ülkesi ve milleti için en büyük tehlikedir." evet böyle diyor, daha doğrusu kutsal devletin korunması ya da daha çok kutsanması için böyle denildiğini söyleyerek, anlı şanlı profesörlerin bu minvalde konuşmasını, Kemalist otokrasinin ödüllendirme sistemine ( bunun halk dilindeki ifadesi, sopa ile korkutup, havuç dağıtmak şeklindedir.) bağlıyor.
Başkaya'nın asıl demek istediği ve örttüğü şudur; hak, özgürlük, sosyal eşitlik ve demokrasi talebinin muhatabı, ve bu olguların yok edilmesinin nedeni, mevcut düzenin mevcut yönetimi değil, yönetimi çoktan dinci akımlara teslim etmiş ve böylece Kemalizm'e ihanet etmiş olan ve de günü çoktan dolmuş olan Kemalist otokrasidir. Hatta bu olgularla yüklü talepleri dillendirenlerin ve hatta bu kazanımlar için mücadele edenlerin içinde mevcut yönetim de vardır. Mevcut yönetim bu anlamda, demokrasiyi, özgürlükleri, ekonomik ve demokratik hakları, sosyal adaleti ve eşitliği engelleyen değil, onun için yönetimi devraldığı, Kemalist otokrasi ile mücadele edendir. Oysa mevcut yönetimin, Kemalist yönetimden devraldığı devlet yönetimi, özü itibarı ve sınıfsal karakteri itibarı ile anti-komünist olduğu yanında ve o kadar, bir devamlılığın içindedir. Asıl nokta burasıdır ve Başkaya bu noktayı da gözlerden uzak tutmaya çalışmaktadır ama diğer yandan hâlâ sınıf mücadelesinin belirleyiciliğine vurgu yapabilmektedir. Bu iki yüzlü politikanın dile yansıyan ince hünerinden başka bir marifet değildir.
Evet Başkaya'nın, günlerdir süren ve etrafı kitlesel bir canlılıkla yeterince bir türlü örülemeyen ama bu haliyle bile sınırları tekelci düzenin kalbine doğru zorlayan Tekel işçilerinin direnişini ve bu olgunun etrafında yer alan ekonomik demokratik örgütlerin dost olanının yanında, dost görünenin, açıktan düşman olamayanının dahi kayıtsız kalamadığını görmezden gelerek; mevcut yönetimin manevralarını ve işçi düşmanı, anti demokratik ve elbette sınıfsal yaklaşımı içersinde işçilere demediğini bırakmadığını; bu direnişin uzlaşma ile sonuçlanması için hop oturup, hop kalkan sendikacıların içyüzünü ve dahi polise taş attığı için çocuk yaşta olmalarına rağmen onlarca yıl ceza alanları (üstelik demokratik açılım şarkıları eşliğinde) görmezden gelerek, kız arkadaşının boğazını testere ile ve ailesinin de işe karışması ile kesen sapık ruhlu bir cani ama reşit olmayan bir genç için neredeyse tüm Türkiye'yi ağlatacak durumlar yaratılmasının tekeller düzeninin karakteri gereği olduğunun üstünü örterek; daha birçok hukuk dışı, anti demokratik, sosyal eşitsizliğin mesafesini artıran, uygulamaları ve bunların nedeni olan tekellerin düzenini ve de mevcut yönetimini görmezden gelerek; tüm bunları, hali hazırda olmayan, başka bir ifadeyle dinci akımların legal, illegal ama bizzat tekellerle bağlı, onların yönetimsel ve manipulatif marifetleri içersinde ve burjuva düzenin tekeller düzeni şeklindeki devamlılığı içinde eriyen, yok olan Kemalist otokrasiye mal etmesi ; böylece, bu yönde bir aymazlığın yayılmasına aracılık etmesi ve şu anda lise düzeyine düşürülen üniversitelere lise öğretmeni kapasitesinden de düşük bir kapasite ile donanımlı (donanımsızlık içinde demek istiyorum) kişilerin, en üst düzeyde ve seçilenler bir kenara atılarak yetkili kılınması şeklinde ödüllendirilmesini örtülemesi, tekellerin ideolojik hegemonyasına tabi olmayan hiçbir aydının duyarsız, tepkisiz kalamayacağı bir durumdur.
Bu durumun iki uç yönelimi vardır; ya önceden çizilmiş ve seçilmişlikle, görevlendirilmişlikle bağlıdır; ya da belli bir noktadan sonra tekellere yaranmak için işçi sınıfına, emekçi kitlelere ve elbette seslendiği Marksist kitleye ihanete doğru yelken açmaktır.
Başkaya'nın ifadelerindeki kodları deşifre etmeye devam ediyoruz; profesörlerin, Kemalist otokratik TC tarafından ödüllendirilmesine atıfta bulunan Başkaya, ifadelerini süsleyerek, kavramların içindeki anlamları öznelleştirip, başka noktalara çekmesi yi iyi beceriyor. Şöyle diyor; " devletin milleti olmaz, milletin devleti olur." evet "devletin milleti" deyimi pek anlamlı değildir ve devleti açıklamıyor ama "milletin devleti" ifadesi ise tam bir garabettir ki, bu garabetin, Marksist olduğunu ve konuşmalarını bu temelde yaptığını iddia eden birinin ağzından dökülmesi garabetliğini artırmıyor ama ortada bilinçli bir manipulasyon ve okuyucunun aklını karıştırma çabası olduğunu açıkça gösteriyor.
18.yüzyıldan beri, burjuva sözcüleri, bilim adamları ve politikacıları tarafından devlet sorunu hep arap saçına döndürülmüş, anlamsızlaştırılmıştır.devletin ortak çıkarlarını korumak isteyen insanların özgür kararalarıyla kurulmuş bir siyasi yapı olduğunu ve töresel, ahlaksal fikirleri maddileştirdiğini ya da kapitalist toplum içindeki özgür gelişimde oluşmuş kurumsallaşmış, genel irade sayılabileceğini ileri sürmekten kaçınmamışlardır.tüm bunlar, devletin sınıfsal karakterinin gizlenmesi,bir sınıfın diğer sınıfları baskı altında tutmak için kullanılan etkin bir egemenlik aracı olduğunun saklanması içindir. Devlet baştan beri var olmadığı gibi, ebediyen de var olmayacaktır. Ve devlet toplumun kendi içinde uzalaşmaz, karşıt sınıflara bölündüğü bir ekonomik gelişim basamağında ortaya çıkmış, bu bölünmüşlük, uzlaşmak karşıtlık ortadan kalkınca o da ortadan kalkacaktır. Bunu ortadan kaldıracak olan, bu karşıtlığı sonlandırmak üzere devlet aygıtını son kez bu temelde işleten proletarya olacak ama devlet, proletaryanın ilgası ile değil sönümlenerek ortadan kalkacaktır. İşte bilinçli proletaryanın sosyalizmi kurarken ve komünizme geçiş için sınıf mücadelesine devamla kendini geliştirirken, anarşistlerden ayrıldığı önemli noktalardan biri de budur.
Devlet, en öz ifadesi ile bir sınıfın baskı aracından başka birşey değildir. Bu gerçekliği ve bu devletten söz ederken, anlamlandırmanın gerekliliğini Özgür Üniversite'de Marksizm'i öğreten Başkaya bilmiyor mu? Elbette biliyor ama amaç, hayali "Kemalist otokrasi"nin devletine karşı,"milletin devleti" yapacağı, niteliğini yukarda gösterdiğim, tekellerin devletini, en demokratik devlet olarak, tekellerin baskı aracı olma ve diktatoryal niteliğinden ayırarak göstermeye çaslışmak olunca, böyle süslü deyimler, Başkaya'nın kavramlar dizinine yerleşiyor.
Başkaya, devam eden ifadelerinde, hayali Kemalist otokrasiyi anlatırken, aslında mevcut rejimin, mevcut yönetiminin yaptıklarını, yani farklı düşüneni hain, muhalifi düşma ilan etmesini, cezalandırmasını, açlığa mahkum etmesini, hapse atmasını, katletmesini, ideolojik linçe maruz bırakmasını ve taammüden öldürmesini anlatıyor. Anlattığı, tekeller düzeninin, 12 Eylül rejiminin işçi ve emekçilere karşı yaptıklarının hikayesidir. Cezaevlerindeki çocuk mahkumlar, tutuklu ve hükümlü gazeteciler, cezaevlerinde ölüme terkedilen mahkumlar, özel yetkili savcılar ve mahkemeler, bir mega kentin ortasında işçilere su sıkılması, biber gazı püskürtülmesi, uzatmayalım, günlerdir aç bilaç, karakışta çadırlara hapsedilen ama direnişleriyle tarih yazan tekel işçileri, bu hikayede hikayeye ayna tutan olgulardır.
Ve ardından, Başkaya sanki kendisi "şeyleri adıyla çağırıyormuş" gibi, "ne zamana kadar şeyleri adıyla çağırmamakta ısrar edeceğiz" diyor.
Evet, Kemalist otokrasi gününü doldurdu ama bu gün değil, 12 Eylül darbesiyle beraber yönetimi, gerici/dinci akımlara devrettiğinde gününü doldurmuştu. Günü çoktan dolmuş bir olgu üzerine, bugün itibarıyla söz söyleyerek, ondan tümüyle kurtulmak gerektiğini öne çıkartmak, bu olgunun hukuksal yapısını da kotarmak gerektiğine, acildir uyarısı ile dikkat çekmek demektir.
Soru şudur, bütün bu öne çıkarılanlar ve dikkat çekilenler, kimin adına yapılmaktadır. Sosyalistler adına yapıldığı iddia ediliyorsa, buna kimse inanmaz. Öyleyse, geriye düzen içinde düzenin yerleşmesi ile ilgili yöntemler temelinde karşı karşıya gelen güçlerden biri adına yapıdığını kabul etmeliyiz. Bu durumda ortaya çıkan şudur, hayali bir Kemalist otokrasiye karşı, bunun kalıntılarından ve tekellerin düzeninin yeni biçimiyle yerleştirilmesine engel teşkil eden dinamiklerden ve anayasal/hukuksal noktalarından mevcut rejimin, mevcut yönetimi adına konuşulmaktadır.
Evet, tekelci düzen, kapitalizm,12 Eylül rejimi gerçekten çürümüşlüğün, kokşmuşluğun diğer adıdır. Ama bu, Kemalist otokrasi değildir.
Yolun sonunun göründüğü de doğrudur, ama bu görünen son kapitalizmin sonudur.Sınıf mücadelesi ve çelişkisi hâlâ devam ediyor demek zorunda kalan Fikret Başkaya'nın da bunu pekala bildiğine inanıyorum. Ama, buna rağmen, çoktan kendine ihanet ederek, yönetimi, sırf sosyalist hareketi tümüyle yok etmek için, gerici/dinci akımlara Kemalist otokrasinin sonunun geldiğini öne çıkartmak, bununla birlikte yerine gelecek olandan hiç söz etmeden, sanki demokratik bir yönetim gelecekmiş izlenimine sürüklemek Başkaya'nın sınıfsal dinamiklerden bihaber olduğnu ya da bihaber olduğumuzu düşündüğünü göstermektedir. Daha önce de dile getirmiştim, TC'nin çözülmesi, kapitalizmin çözülmesi değildir. Başkaya diline doladığı ve mevcut rejimi kutsamak için kullandığı Kemalist otokrasi olgusu da kapitalizmi ifade etmekte olup, bunun sonlanması demek, kapitalizmin sonlanması demek olmayacaktır. Olsa olsa, kapitalizmin başka bir evresi, tekelci kapitalizmin, emperyalist kapitalizmin bu günkü yönelimine denk düşen bir biçimi yani yine kapitalizm olacaktır. Buna ilaveten, emperyalizmin YDD'si gereği, kapitalizmin sonlanmasından kurtulmak yani sosyalizmden kurtulmak için, tarihin gerisine yani modern ortaçağa yönelme eğiliminindeki karakterine de uygun bir biçimden söz etmek yerinde olacaktır.
Demek ki Başkaya sınıfsal dinamiklerden bihaber ya da bihaber olduğumuzu düşünerek Dühringvari bir biçimde, işkembeden atmakta bir sakınca görmemektedir. Bunun öztürkçesi, sınıf mücadelesine ve çelişkisine hâlâ vurgu yapan bir aydının, bu gerçeklikten uzak söylemler içine girmesi ve bu söylemlerini bilimsel göstermeye çalışmak için argüman olarak, çoktan gününü doldurmuş Kemalist otokrasi olgusunu kullanması, bilinçli bir çaba ile sapla samanı karıştırmaya çalışması demektir.
Başkaya'nın kafa karıştırma çabası her noktada devam ediyor. Asıl çelişkinin ezenle ezilen, sömürenle sömürülen arasındaki çelişki olduğunu söyledikten sonra, şöyle diyor; "toplum, sınıflara bölündüğü dönemden beri, ezen/ezilen, sömüren/sömürülen çelişkisi devam ediyor, bu mücadele insanlık var oldukça da devam edecek....ta ki o kadim çelişki ortadan kalkana kadar...insanlık söz konusu temel çelişkiyi aşma mücadelesinden asla vazgeçmeyecek, aksi halde insanlığın bir geleceği olmazdı...”
Bu Dühringvari ifadenin neresini ele alsak, Marksizm adına Marksizm'in evirilip çevirildiğini görüyoruz. Engels, tuğla gibi bir yapıt haline getirdiği ve Marksizm'in özünü sistematize eden Dühring eleştirisinde, sosyalist (komünist) partilerin tüm eylemini, siyasal savaşımları aşan bir felsefeye bağlarken, proletarya tarafından bilinçli bir biçimde yürütülen sınıf mücadelesinin yalnızca zorunlu bir tarihsel hareket içinde yer almakla kalmadığını ama insanın kurtuluşu gibi bir erek de taşıdığını açık bir biçimde hatırlatıyordu. Şimdi bu hatırlatmaya daha fazla ihtiyaç olduğu görülmektedir. Söz açılmışken, Engels'in Anti-Dühring'i yazarak materyalizme yaptığı katkıyı, bu anlamda, materyalizmin, kendi zamanındaki bilime uygun düşen biçimini saptadığını hatırlamak yerinde olacaktır. Ve aynı anlamda Lenin'in Materyalizm ve Ampiriokritisizm'i yazarak yaptığı katkıyı hatırlamak yerindedir. Ama yeni ve çok fazla Dühring'in hortladığı günümüzde, hatırlamak yetmiyor. Şimdi aynı eleştirel çözümleme çalışmalarına girişecek ve materyalizmin bu günkü bilime uygun düşecek biçimini saptayacak aydın olmak, felsefi yaklaşmak gerekmektedir. Bunu hepimiz, başkasından beklemeyecek denli önemsemeliyiz. Zaman aynı zamandır; tıpkı Dühringin ortaya çıktığı ve Alman sosyalist partisindeki kahramanca savaşım yürüten kadroların eylemilerinin niteliğinin salt politik olduğu, hiç birinin sosyalizmin insanlık tarihinde ne anlama geldiği üzerinde açık bir fikre sahip olmadığı denli, hatta Dühring'in hemen hemen aklı başında kadroların hepsini ( bir dönem Liebnecht'i dahi etkilemiştir) etkilediği denli aynı zamandır.
Liebnecht,1876 Mayısında Engels'e yazdığı mektubunda, "ilişikte, Dühring salgınının genellikle aklı başında olan kişilere de bulaştığını gösterecek bir el yazmasını gönderiyorum, onun (Dühring'in) hesabını mutlaka görmelisin,” diyordu.
Evet, bu hatırlatmalardan sonra, Başkaya'nın Dühringvari söylemine dönersek, bu söylemleriyle etksi alanındakilerin farkında olmadan reformizme yöneleceklerini, sıradan okuyucunun ise, insanlık bitince sınıf mücadelesinin biteceğini anlayacaklarını görebiliriz.
Ezenle ezilen ve sömürenle sömürülen arasındaki çelişki dolayısıyla mücadele insanlık var oldukça sürecekmiş. Bu tam da Dühringvari bir laf salatası değilse nedir. O halde Başkaya'nın Özgür Üniversite'de ders verdiği gençler bundan ne anlayacak? Bu çelişkininin insanlık yok olunca biteceğini mi anlayacak. Oysa Özgür Üniversite'deki öğrenciler de, Başkaya'nın etkisinde olsa bile sınıf mücadelesinin nemenem bir şey olduğunu asgari düzeyde bilen okuyucusu da, sınıf mücadelesinin bitmesinin, sınıfların ortadan kaldırılması ile beraber gerçekleşeceğini bilir.
Üretim araçlarının özel mülkiyet biçimi biterek, toplumun denetimine geçmesiyle, meta üretimi biter, ürünün üretici üzerindeki egemenliği sona erer. Toplumsal üretim içindeki anarşi yerini bilinçli, planlı örgüte bırakır. Böylece ilk kez olarak insan, belli bir anlamda hayvanlar dünyasından kesinlikle ayrılır, insanca yaşama koşullarına geçer. İnsanı egemenliği altında tutan yaşama koşulları alanı, artık, kendi öz toplum yaşamlarının efendileri oldukları için ve bu nitelikleri ile ilk kez olarak, doğanın gerçek ve bilinçli efendileri durumuna gelen insanların egemenliği altına girer. İnsanlar işte ancak bu andan itibaren kendi tarihlerini, tam bir bilinçle kendileri yapacak; onlar tarafından harekete geçirilen toplumsal nedenler, ağır basan bir biçimde ve durmadan artan bir ölçüde, onlar tarafından istenen sonuçları vereceklerdir. Bu insanlığın zorunluluk dünyasından, özgürlük dünyasına sıçrayışıdır.
Yani sınıf mücadelesini bitiren de, kendisi ile beraber sınıfları ve hatta son tahlilde bunu gerçekleştirmek için ele geçirdiği baskı aracını yani devleti ortadan kaldıracak olan da işçi sınıfıdır. Başka bir ifade ile insanlık ancak bundan sonra yükseleecek ve devletin kendiliğinden uykuya dalmasının, şeylerin idaresinin ve üretimişlerinin yönetiminin gelişen ve geliştirci öznesi durumuna gelir. Yani insanlık var oldukça sınıf mücadelesi yoktur. Aksine, sınıf mücadelesi bitince insanlık yükselir. Uzlaşmaz sınıfların olduğu bir sosyo ekonomik yapıda, insanlık denilen olgu sömüreni de sömürüleni de kapsar ve bu uzlaşmaz sınıflar, hem bir arada hem de, birbiri ile kavga ederek insanlığın içinde yer alır. Ama görünen o ki, Başkaya bu gerçeklikten uzak ya da, bizim uzak olduğumuzu düşünerek hiç çekinmeden sınıf çelişkisinin insanlık var oldukça çözülemeyeceğini,ve insanlığın da bu çelişkiyi ancak aşabileceğini ballandıra ballandıra anlatıyor.oysa sınıf mücadelesi işçi sınıfının mücadelesidir ve ancak kendisini de insan olark yükseltecek olan işçi sınıfı tarafından bitirilecektir. İnsanlığa kalan sınıf çelişkisini çözmek, bu anlamda sınıf mücadelesini bitirmek olmayacaktır.
Diğer yandan Başkaya'nın, asıl çelişkinin yani temel çelişkinin emek-sermaye çelişkisi olduğu aşikar iken, buna ezenle ezilen arasındaki çelişkiyi de eklemesi, temel çelişki sıfatı yüklemesi, bununla birlikte insanlığın bu temel çelişkiyi aşma mücadelesinden vazgeçmeyeceğinden söz etmesi ve kendi ifadesiyle o kadim çelişkinin ortadan kalkmasını insanlığın var olduğu sürece yayıp, beklemeye alması, diyalektikten de uzak olduğunu ya da uzaklaştırmak çabasında olduğunu göstermektedir. Burada da hatırlatmak gerekir ki, çelişkinin aşılması çelişkiyi ortadan kaldırmanın ifadesi değildir, olsa olsa burjuva düşünce ile proleter düşünceyi kardeşleştirmek, emek sermaye çelişkisinin yarattığı sınıf kavgasından uzaklaştırmak çabasının ifadesidir. Sınıf çelişkisini çözmeden insanlığa geçip, önüne bu çelişkiyi aşma görevi koymak Başkaya'nın Dühring'in izinden gidecek denli sapla samanı karıştırdığının ya da biz karıştıralım diye Dühringvari konuştuğunun göstergesidir.
Yani sınıf mücadelesi sürecek ve çelişki insanlık var oldukça devam edecek, kadim çelişki kendiliğinden ortadan kalkarsa ne âlâ, bunun dışında, insanlık bu çelişkiyi aşacak ama hiçbir zaman çözemeyecek. Dolayısıyla sosyalizm de çok uzak bir geleceğin ütopyası olarak kalacak. Yani insanlığın sürekli ütopyasındaki geleceği olarak kalacak. O zamana kadar, bırakalım sosyalizmi bir kenara da, demokrasicilik oynayıp dar alanda politika yapalım. İşte Başkaya'nın devrimi yeniden düşünme başlığı ile açtığı, acemi Dühringliğe soyunarak devam ettiği yol, reformizmin yoludur.
Bir de, Başkaya aydınlanma devrimininin gerçekleşmediğinden söz etmiş ve asker/ sivil bürokrasiye, bu anlamda Kemalist otokrasiye manevra alanı sağlanmasını buna bağlamış. Kulağa hoş geliyor ama içi boş bir söylemden öteye gidemiyor. Kendisini gerici akımlara teslim eden Kemalist yönetimin ifade ettiği rejim, asker/ sivil bürokrasiyi anlatmıyor, tam aksine son derece bilinçli ve o derece de yetenekli bir şekilde kapitalizmin yerleştirilmesini anlatıyor.12 Eylül rejiminin, yani tekellerin düzeninin yerleştirilmesi çabalarını da bunun içinde saymak yerindedir. Buradan hareketle bir kez daha görülmelidir ki, devamlılık kapitalizmdedir, Kemalizm'de değil. Dolayısıyla, Kemalist otokrasiyi tarihe göndermek, kapitalist gelişmenin başka bir evresine hoş geldin demek olup, kapitalizmin yıkılmasını başka bahara ertelemenin dinamiğini yaratmaya çalışmak demektir.
Başka ifadeyle sosyalizmin zihinlerden uzaklaştırıldığı, ulaşılamayacak bir ütopyaya dönüştürüldüğü koşulları yaratmak ve bu koşullarda antiemperyalist mücadelenin temel görevinin sosyalist iktidar mücadelesi olduğunun üzerinden atlatmayı kolaylaştırmak, böylece antiempeyalist mücadeleden bu anlamda yurtsevrlikten sözeden ayrımsız herkesin, burjuva bakışını taşıdığı, daha ağırı, burjuva milliyetçisi olduğu demagojisini yaymayı kolaylaştırmak demektir. Bu da antiemperyalist dinamikleri sosyalist iktidar mücadelesine bağlamanın önünü kapatma çabası demektir. Ama öte yandan işçi sınıfını ve emekçileri kapitalizmin insafa geleceğine inandırarak, burjuva demokratik programların peşine takmak ve sosyalizmden uzaklaştırmak demektir.
Bu denkelmin çözülmemek üzere uluslar arası tekeller tarafından kurulduğunu ve çözmekten öte, redderek yerine sosyalist iktidar mücadelesini koymak gerektiğini görmek ise ,bu ideolojik şaşırtmaca altında bir ideolojik netlik yanında, politik hüner gerektiriyor.
Bu hünere başlamanın en önemli adımlarından biri de, tekellerin ideolojik silahı olmayı kendi kişisel hazinesi sayan yeni Dühringlerin hesabını görmek üzere atılan adımdır.
Komünistler, emek-sermaye çelişkisinin eninde sonunda kendiliğinden sosyalizmin geleceğini beklemediği gibi, politik müdahale olmadan emek-sermaye çelişkisinin sınıf mücadelesinin patlama getirecek noktasına yani politik iktidarın alınmasını getirecek olan dinamiğe ulaşmasınının mümkün olmadığını, bu anlamda ve bu yönelimde, politik müdahalenin bütün nesnel ve öznel karşıt güçleri, sınıf mücadelesi eksenine toplayabilecek bir politik hüner içermesi gerektiğini de bilmelidirler.
Sosyalizme kapı açacak bir müdahale olmaksızın, emek-sermaye çelişkisininin belirleyiciliğinden söz etmekle ve elbette sınıf mücadelesi ekseninden dem vurmakla, devrim kapısına ilerletecek bir dinamik ortaya çıkmaz. Hele ki, bugün yaşanan tekellerin ideolojik hegemonyası koşullarında, öncelikle tekellerin ideolojik kuşatması yarılmadan, bu kuşatmanın akıllardaki tahribatı sarılmadan, geriletilmiş, tutsak edilmiş akıllar özgürleştirilemez dolayısıyla rahatça oynanan illuzyonist oyunlar bozulamaz. İşte bu nedenle gerçek anlamda, sınıf mücadelesini yürütebilecek, kitleselleştirebilecek bir akıl, hüner, inanç ve bilinç kümesi taşıyan ideolojik öncülerin, politik hüner gösterebilecek kadroların netleşerek, tekellerin ideolojik kuşatmasının etkilerinden arınmış olması ve nesnel durumun salt emek-sermaye çelişkisine sığmadığını, onun belirleyiciliğinin üzerinden atlamadan görüp, sol Marksist bir müdahalede yerini alması gerekmektedir.
Türkiye'de ordu deyince, Kemalist elitler, cumhuriyet deyince asker-sivil bürokrasi akla getirilir ki, bu da Kemalist elit anlamındadır ama bu akla getirilenlerin ikisi de eksik, hatta yanlıştır. Türkiye'de daha cumhuriyetin kuruluş aşamasında kapitalist yolun kaderini çizen kadrolar, ittihat terakki eğitimlidir. Ne yaptıklarını bilerek, Türkiye'deki rejimi kapitalist yola sokmuşlardır. Hikayesi uzundur, o nedenle TC'nin asker-sivil bürokrasiden ve elbette Kemalist elitlerden ibaret olmadığını vurgulamakla yetiniyorum.
Ordu deyince, Kemalist elitleri öne çıkarmak ve orduyu bütünselliğinden ayırarak, bir avuç elitin oluşturduğu mekanizma olarak ele almak, hem eksik, hem de eksik olduğu derece de yanlıştır. Ordunun yüksek komutanlık kademesi kelimenin tam anlamıyla bir seçkinler ordusudur. Ama ordunun ana harcı olarak Kemalizm yanında vatan dolayısıyla vatan borcu dürtüsünü de atlamamak gerekir. Malum bedava askerlik yapıp, mehmetçik olmak için can atmak bizim ülkemize has bir özelliktir. Harbiyeye kaydolurken taşınan dürtünün de farklı olmadığı, Kemalizm yanında vatan dürtüsü ile yüklü olunduğu da unutulmamalıdır. Vatan dürtüsü ve Kemalist bakış ağırlıklı olarak ordunun tabanını kaplamaktadır. Bu öyle bir şeydir ki, Harbiyeden başlayarak, genelkurmayın basamaklarına, hatta ondan sonra bile devam eden bir eğitimin de ana temasıdır.
Öte yandan, geçici askerlik görevini yerine getirecek erinden, erbaşına, yedek subayına kadar çok geniş bir yelpazede askere giderken davul zurna ile uğurlanmakta, askerlik yapmayan yarım insan sayılmaktadır. Hatta bu gün vatan mefhumunun da, toprak olarak dahi kalmadığı koşullarda bile davullar susmamakta, vatan sağolsun nakaratları dinmemektedir. Ancak buna rağmen, 12 Eylül paşaları, emir komuta zincirinden aldıkları cesaret ve motivasyon ile Kemalizm diye diye darbe yapmış ve Kemalizm diye diye Kemalizm'i geriletmiş,12 Eylül rejimini yani tekelci düzeni yerleştirmiştir.
Genelkurmayı Kemalist elit saymak zordur. Artık Türkiye'de belirleyici bir Kemalizmin kaldığını söylemek de zordur. O nedenle orduyu ve TC'yi irdelerken daha bir çok olguyu önümüze koymak zorundayız. En önemlisi, mehmetçik oğlunu kaybeden anaların “vatan sağolsun” feryadındaki orduyu bağrına basma dinamiğinde olmamalıyız ama orduyu ve TC'yi soyut bir mekanizma olarak değil, düzenle bağını, işçi sınıfı ve emekçilerin, işsizlerin, yoksulların vb.nin düzenle bağının yer aldığı temel dinamikten yani sınıfsal yapısından ayırmadan ele almalıyız. Bununla birlikte Kemalist otokrasiye ya da orduya karşı, tüm nesnelliğin üzerinden atlayarak ve bütün demogojileri zorlayarak burjuva demokrasisinden dem vuranların, bunun aynı zamanda Türkiye'de ulusal burjuvazi aramak ya da zorla yaratmak demek olduğunun farkına bile varmadıklarını ya da farkında olunmayacağını zannettiklerini görmek zorundayız. Yani bir taraftan ulusal burjuvazi ararken, diğer taraftan ulusalcılığa haçlı seferi düzenlemeleri iki yüzlülüklernden ziyade, Türkiye'deki nesnelliğin üzerini örtmek içindir. Yani Türkiye'deki nesnel olarak var olan ve burjuva milliyetçiliğinden ayrı ama yine de aynı sınırlar içinden yükselen yurtseverlik dinamiğini, tekelci düzene öznel olarak karşıtlık temelinde sosyalist iktidar yürüyüşünün dinamiklerinden ayırmak içindir. Dahası kapitalizme, tekelci düzene ve bu anlamda 12 Eylül rejimine nesnel olarak karşı olan dinamikleri sosyalist iktidar yürüyüşünden ayırıp, tekelci düzenin yerleşmesinin öznel gücü haline getirmek içindir. Onlar da biliyorlar ki, TC'yi çözmek, çözülmüş Kemalizmi ortadan kaldırmak demek olabilir ama devamlılık arz eden TC kapitalizminin 12 Eylül rejimi olarak, tekelci düzen olarak devam etmesini engellemez, Bu devamlılığı bozmaz. Yani TC'nin çözülmesi kapitalizmin çözülmesi değil, aksine kapitalizmin tekelci düzen olarak daha sağlam basmasının koşullarının kolaylaştırılmasıdır. TC'nin çözülmesi, Türkiye topraklarının birkaç parçaya bölünmesi ile emperyalistlerin, özellikle ABD-AB emperyalizminin paylaşımına sunulması demektir. Dolayısıyla, TC'nin bu anlamdaki çözülme dinamiğine karşı çıkmak da, kapitalizme sahip çıkmak demek değildir.
Bitirirken bir özetin özeti yapmak gerekirse, Başkaya'nın ve onun gibi sürüsüne bereket eskinin eksikli aydınlarının, ölü aydınlar da diyebiliyoruz, Dühring'in, ütopyacıların ütopyacı olmalarının kapitalist üretimin henüz çok az gelişmiş bulunduğu bir dönemde, başka bir şey olamayacaklarını ve yeni toplumun ögelerini kafalarından kurgulamak zorunda olduklarını anlamadığı gibi ve üstüne üstlük, kapitalizmin geliştiği bir dönemde varolan ekonomik gereçlerden yararlanmak yerine, beyninden çeşit çeşit ütopyalar imal ettiği gibi, 21nci yüzyılın tekeller dünyasında düpedüz toplumsal simyacılık yaptıklarını görmek gerektiğini vurgulamak ve bu anlamda, tıpkı Engels'in 100 yıldan uzun bir zaman önce Dühring'i paçavraya çeviririken, Marksizm'in günümüzdeki bilime uygun düşen biçimini saptamamızın hem önemli hem de zorunlu olduğuna dikkat çekmek yerindedir diye düşünüyorum. Böylece 21nci yüzyıl Marksizm'i çok daha sistematik olarak yükselecek ve günümüzün bütün ölü aydınlarını, o anlamda Dühring kadar bile cesur olamayıp, Marksizm'i eleştimeye cesaret gösteremeyip, bütün çarpıtmalarını Marksizm adına yapan korkak ve Dühring'ten de sığ Dühringleri tarihin çöplüğüne gömülecektir. Ancak ondan sonradır ki, bu ölü aydınların sosyalist hareket üzerindeki vesayeti ortadan kalkacak, yeni, özgürlüğün en tam ifadesiyle bu topraklarda yükselecektir.
Bu ifade ettiklerim, Başkaya üzerinden bütün Dühringlerin görevle yaptıkları zırvalara karşı eleştirel bir çözümleme denemesidir. Eksiğim olduğunu peşinen kabul ederken, bunu tamamlayacak Marksist damarların bu topraklarda var olduğuna inancımla tamamlanmasını, yanlışım ve dahi haksız ifadelerim varsa, açıklıkla gösterilmesini beklediğimi belirterek bitiriyorum.
Fikret Uzun

24 Ocak 2010 Pazar

TEKEL İŞÇİLERİNİN DİRENİŞİNDEKİ KODLAR



TEKEL İŞÇİLERİNİN DİRENİŞİNDEKİ KODLAR

Sınıftan kaçmanın teorisini üretenlerin hepsine, işçi sınıfı, tekel işçilerinin şimdiye kadar benzerlerinden farklı çıkışlarıyla, (bu tekel işçilerinin direnme geleneğine sahip çıktıklarının da göstergesi) tarihsel tokadını atmaya başladı. Şimdi hükümet geri adım atmanın yollarını arıyorken, uzlaşmacı sendikacılar, sendikaları holding gibi yönetenler de bu tokattan payını alarak, henüz abondene olmasalar da tekel işçilerinin kararlı tutumunu hissettikleri için genel greve gönülden olmasa da evet demek zorunda kalmışlardır.
Evet, tokat atmaya başladıklarını söyledim, henüz tokat tam yerini bulmadı ama bu tokatlar genel grevin yolunu açarsa asıl tokat o zaman yerini bulacaktır. Bunu da iktidar ve patronlar hissetmiştir. Bazı patronlar, huzurdan söz ederken, hükümet bu işten tam da anayasa değişikliğine, hazırlanırken, hatta baskın seçime hazırlanırken ve hatta "açılım" edebiyatına yeniden başlamışken bir sekte söz konusu olmaması için geri adım atmanın ama planlarından vazgeçmemenin manevralarını hazırlamanın yolunu aramaktadır. Öyle görülüyor. En azından ben öyle görüyorum. Bu daha önce alınan ve bu ay dolan kararlarını biraz daha erteleyerek bu işten sıyrılmak şeklinde gelişebilir.
Ama bütün bunlar, işçilerin sendikacılara rağmen, sınıf olmalarının ifadesi olan kendi gizil güçlerinden yükselen bilinçleri ile1 Mayısta sendika patronlarının uzlaşmacı tutumları nedeniyle uzaklaştırıldıkları genel grevin en önemli sınıfsal silahları olduğundan haberdar olduklarını ve bunu engelleyen uzlaşmacı sendikacıların da, tekellerin de ve onun iktidardaki yürütmesinin de korktuğunu göstermiştir. Hükümetin başının da, temsilcilerinin de tekel işçilerinin direnişinin ideolojik olduğunu söylemesi, Türk-İş yönetiminin savunmaya geçip, vallahi billahi ideolojik değil yollu ağlaması, ardından medyanın özellikle, ideolojik bir eylem içinde olmadığını, biz sadece özlük haklarımızı istiyoruz yollu ( yani başka sorunlar bizi ilgilendirmez biçiminde algılanacağı şeklinde) konuşan işçileri ön plana çıkarması ama buna rağmen, uzlaşmacı, patron sendikacıların genel grev kararı alacaklarından söz etmeleri, artık sınıftan kaçmanın mümkün olmadığını, emek sürecinin belirleyici olduğunu ve ahmak solculardan çok daha önce tekellerin bunun farkında olduğunu göstermiştir.
Diğer yandan, baştan beri uzlaşma içinde olan, tekellere yaranmaya çalışan, hâlâ komünist olduğundan hareketle komünistlerin tarihi ile uğraştığını haykıran ama çoktan tekellerin bahçesine masa atmış aydın, yazar, siyasetçilerin hepsi birden, bu tokat gibi nesnelliğe sırtını dönmüş, başka masallarla kitleleri uyutmaya, tekel işçilerinin attığı tokadın yansımasıyla kitlelerin ama özellikle de ortada duran, bu sözünü ettiklerimle hâlâ bulaşık yaşayan ama bazı gelişmelerin de farkına varmaya başlayan sosyalistlerin, komünistlerin ahmaklık içindekilerinden ayrılan kitlesinin demokrasi illuzyonundan, akıl tutsaklığından kurtulmasının önüne geçmek için, kampanya üstüne kampanya üretmeye, tekel işçilerinin direnişini yok saymaya çalışmaktadırlar. Bu ayrıdır ve ben tekel işçilerinin direnişine güzelleme yapmak istemiyorum ama bu direnişin açığa çıkardığı nesnelliğe de dikkat çekmeden olmaz diye düşünüyorum. Şimdi tekel işçilerinin direnişi üzerinden ortaya konulacak gerçeklikler, kimi kavramlarda zorlama uydurmalar içine girmeden yansıtılmalıdır. Özellikle neoliberallerin uydurduğu "ulusalcı komünist" kavramı ki, bu kavram, var olan bir olguyu ifade etmemektedir, zorlama bir kavramdır ve zorlama olduğu kadar Dühringvari zırvaları çağrıştırmaktadır. Bu anlamda, başka içi boş ve gerçek olguyu yansıtmayan birçok kavram yanında, böyle bir kavramı nasıl üretebiliyoruz, üretenlerin tuzağına nasıl düşebiliyoruz hepimizin enine boyuna düşünmesi gerekmektedir. Komünistin ulusalcısı, özgürlük yanlısı, demokratik olanı vesairesi yoktur. Komüniste ön ek yakışmaz da, yakıştırılamaz da.
Bu güne kadar ve hâlâ, devrimden vazgeçenlerin hepsinin ortak görüşü, kapitalizmin değiştiği noktasında idi. Onlar, işçi sınıfının devrimci rolünü yitirdiğini ve teknolojinin öne geçtiğini söylüyorlardı. Dolayısıyla onlara göre sosyalizm artık bütün sınıfların sorunu haline gelmişti.
Sosyalizmin eninde sonunda ama mutlaka geleceğini söylemek kimseyi sıkıntıya sokmuyor ve üzmüyor ve de kimse böylece elini taşın altına koymamış oluyordu. Ama diğer yandan solculuk oyunu da rahatça oynanmış oluyordu. Şimdi bu oyun, kenarından köşesinden bozulmaya başladı ve tekel işçilerinin direnişi bu oyunu iyiden iyiye bozacak gibidir.
İşçi sınıfı devrimci rolünü yitirdiyse ama sosyalizm buna rağmen eninde sonunda ve mutlaka gelecekse, o kadar da acele etmeye ve yeni devrimci rol üstlenecek aktörler aramaya gerek yoktur yaklaşımında olanlar, şimdi, işçi sınıfının varlığını hem fark etmeye, hem de fark ettirmeye başladığının görülmesiyle telaşa düşmüşlerdir.
O nedenle bu tür ucube kavramların tuzağının etrafında dolaşmadan, yani lafı dolaştırmadan, bu direnişin ne anlama geldiğini somut olarak, bütün nesnelliği ile ortaya koymak gerekmektedir.
Diğer yandan, şimdi yani emek sürecinin belirleyiciliğinin öne çıktığı bu süreçte, sorunu işçi sınıfına yol gösterecek öncü partinin olmamasına bağlayan yaklaşımların yükselmesi konusunda net olmak gerekmektedir. Bu, yaklaşımdaki hassasiyet, bir yanıyla doğrudur ama eksiktir. Yani işçi sınıfının öncü partisinin olmaması ve sınıf hareketinin cılız kalmasındaki etkenlerden biri olarak, bu yokluk bir olgudur, üzerinde önemle durulmalıdır. Ama sorunu buna bağlamak, işçi sınıfı partisinin var olabilme koşullarının üzerinden atlamayı getirmektedir. Bu koşullardan en önemlisinin, bu öncülüğü yürütecek partinin içini dolduracak komünistlerin olmadığı gibi, bu kavramın da yeterince yerli yerine oturmuş olmamasıdır. İçinde komünist olmayan bir işçi sınıfı partisinin de bu sorunu çözmesini beklemek ham hayalden öteye gitmez. Somutlamak gerekirse, işçi sınıfı partisi tam da, bu tür yani tekel işçilerinin tabandan yükselen ve kendi gizil gücünü yansıtan ve de bu yansımayla pratiksel olarak bilinç taşıyan eylemler gibi eylemlerin üzerinde kendini oluşturacaktır. İşte bu nedenle hem kavramlar üzerinde daha dikkatli olmak gerekmektedir, hem de işçi sınıfı partisini var edebilmek için önünde ek olmayan komünistlere ihtiyaç olduğunu unutmamak gerekmektedir. Ama daha önemlisi, komünistlerin önüne ek koyanların kimler olduğunun ve bunu ne için yaptığının bilincinden uzak olmamak gerekmektedir.
Ayrıca, bu, tekel direnişinde yansıyan olgunun, genel olarak emperyalist kapitalizmin ölümcül hastalığına kendisinin de ona yaranma yarışında olanların ürettiği kocakarı ilaçlarının da fayda etmemesinin, 40 yıldır şekillendirmeye ve dünyaya dayatmaya çalıştıkları yeni düzenlerinin de iflas etmesinin açığa çıkardığı bir nesnellik olduğunu görmek gerekmektedir. Bu da, sorunun, sosyalist iktidar mücadelesi ile Marksizm-Leninizm’den uzak olmakla bağlı olduğunu görmemizi gerektirmektedir.
Böylece, hem ucube kavramların tuzaklarına takılmaktan, hem de bu tuzakları hazırlayanlarla bulaşık yaşayarak, bilmeden tekellerin ekmeğine yağ sürmek demek olan, sınıf bakışına yapışan körlükten kurtulmuş olunacaktır.
Dahası, böylece, hem tekel işçileri üzerinden sınıf dalkavukluğuna düşülmeyecek, hem de bu dalkavukluktan kaçayım derken tekel işçilerinin direnişi küçümsenmemiş olacaktır. Daha da önemlisi, komünistlerin, işçi sınıfının kendiliğinden bilincinin, en fazla sendikalizm olacağının ve bunun da bir bilinç olduğunun ve işçileri kapitalistten ayırdığının ve de bundan yeni bir düzen özleminin ve bunun için mücadele isteğinin ortaya çıkmayacağının bilinciyle tekel işçilerinin direnişi değerlendirilecek ve bu sorunun salt tekel işçilerinin sorunu olmadığı yaklaşımıyla ve bu bilinçle tekel işçilerinin etrafına bir dayanışma ve mücadelelerini desteklemekten öte, tekelci düzenin çözümsüzlüğünün yansıması olarak gelişen sorunların faturasının ödetilmek istendiği bütün emekçilerin, bu mücadeleye katılmasını sağlamak için gösterilecek bağımsız politik yaklaşımlar şekillenerek, işçi sınıfının politik öncülüğüne doğru hareket eden kadrolar ortaya çıkıp, bu nesnelliği politik öncünün öncülüğü ile bağlayacak iradeyi geliştirecektir.
Bu anlamda, sorun politik öncünün olmamasında değil, onu şekillendirecek olan ideolojik, politik donanımı tamamlanmış kadroların eksik ve olanların da, bu bilgi kirliliği ortamında her anlamda dağınıklık içinde ve birbirine güvensiz durumda olmasıdır. Öncelikle bu sorunu aşmak gerekmektedir. Bu sorunu aşmadan politik öncüye geçmek hem mümkün olmayacaktır, hem de önümüzdeki süreç bunun mümkün olmasının önünü açacak nesnel koşullarını önümüze koyacaktır. Dolayısıyla, bu sorunu aşamazsak, önümüze çıkan bu nesnelliği en iyi şekilde değerlendirmek mümkün olmayacaktır. Bu arada, tekeller ve tekellerin düzeninin yürütücüleri de boş durmayacaktır. Dolayısıyla, sınıf savaşı da keskinleşecek, bu keskinlik, başka sorunların peşine takılarak yumuşatılmak istenirken, ideolojik politik donanımlı kadroların sınıf çelişkisinin keskinliğinin artacağı bu süreçte, diğer bütün sorunlardan yansıyan çelişkileri belirleyici olan sınıf çelişkisine bağlamakta hüner göstermesi gerekmektedir. Bunu başarabilmek için, soytarılık haline gelmiş olan o kadar çok ideolojik, politik ve komplocu saldırılar vardır ki, bu saldırıların tekellere yaranmak için, onların ideolojik silahı olmayı bir yaşam biçimi haline getiren sahtekâr solcular tarafından türetildiğinin deşifre olması ve uydurdukları kavramların tekeller için kocakarı ilacı niteliğinde olduğunun anlaşılması kolaylaşmaktadır. Buradan hareketle, komünistlerin komünist olduğunu anlatan ya da komünist olmadığını anlatan ön eklerin tuzak olduğunun, öneksiz komünistlerce, enine boyuna düşünülerek bilince çıkartılması gerekmektedir.
Tekel işçilerinin direnişine böyle bir pencereden bakmak ve bu direnişin etrafında dolaşıp görmezden gelerek, çeşitli kampanyaların ardına düşenleri ve düşürmeye çalışanları iyi bellemek gerekmektedir. Bu, önümüzdeki süreçte, tuzaklardan kurtulmanın, tekellerin ideolojik silahlarını püskürtmenin ve işçi sınıfının dostunu, düşmanını ayırt etmesinin ve elbette bağlaşıklık politikalarının yerli yerine oturmasının eksenini kalın bir çizgi halinde önümüze koyacaktır. Bu yönde tarihin hızının arkasında kalmayan donanımlı kadrolar, işçi sınıfının öncüsünün kendini göstermesini de bu hızın önünde bir hızla ortaya çıkaracaktır.
Söylenecekler bu kadar mı, elbette değil ama başlangıç olarak ve on yıllardır yaratılan illüzyonu yırtmak için önemli bir adım anlamında dile getirdiklerimiz âlim olanın anlamasına yeter de artar.
Bitirirken, tekel direnişinde kararlılıklarını gösteren tekel işçilerinin ve elbette diğer bütün haklı mücadelesindeki kararlılığını gösteren emekçilerin öncelikle fiziksel olarak yanında olan, bu mücadeleye şöyle ya da böyle omuz veren bütün değerli insanlara şükranlarımı ve saygılarımı borç bildiğimi belirtmek isterim.
Saygı ve sevgilerimle
Fikret Uzun

15 Ocak 2010 Cuma

KÜRT MESELESİ İÇİN SOSYAL ŞOVENİSTLERİN KOCAKARI İLACINDAN MEDET UMMAK

Daha önceki yazılarımda: “sosyal-şovenist olabilmek için oportünist olmak gerekiyor, onun için de, emperyalizmin, tekellerin zenginliğinden dökülen kırıntıların peşinden koşmak gerekiyor,” diyor ve yine devam ederek, ”milliyetçilik, şovenistlik, gericilik, ırkçılık, hepsi topyekûn emperyalist ideolojidir ” diyordum. Ve elbette bitiremiyordum, konu ağırdı. Şöyle devam ediyordum; “kozmopolitizm de, yani ulusal nihilizm de, yani bir taraftan milliyetçilik, gericilik, şovenistlik pompalayıp, diğer yandan ‘ ulus devlet bitti benim vatanım dünyadır’ ı pompalamak da, bir emperyalist ideolojidir,” diyordum.
Şunu da söylüyordum “Kimimiz aynada, Lenin siluetinde canavar görürken, kimimizin de, çok yazık ki, hâlâ 1900’lerdeyiz ve Lenin’e muhtacız dediğini görüyoruz. İkisinin ortası yoktur. Lenin ya zalimdir ya da dün olduğu gibi, bu gün de Marksizm’i daha iyi anlamamızı ve baktığımız yerdeki derinliği görmemizi sağlayan bir pratiktir. Bir bilimdir, bir hülyalı bakıştır. Ve Lenin’i öcü görürken, Marksist olduğunu söyleyenler, Marksizm’i Lenin’den kurtarmak isteyenler, asıl Marksizm’den kurtulmak isteyenlerdir.” Evet böyle diyordum ve önemli bir şey daha söylüyordum, “Suriye, İran ve Irak yönetimlerine yaklaşan’ın, AKP olduğunu, Ufuk Uras’ın elleri şişene kadar alkış tuttuğu ve Marksizm’den çoktan uzaklaşmış olduğu halde hâlâ övünülen, Marksist maskeli (sol duyusu kalmamış) sağduyulu kişilerden birinin, pek bir övdüğü, hatta Gorbaçovlaştırdığı, başka bir ifadeyle hünerini zikrederken, yakında işleyeceği suçunu da açık ettiği Obama,dır” diyordum ve cümleyi, “biz yaklaşsak, yaklaşsak, onların halklarının emperyalizme karşı, Siyonizm’e karşı kardeşliğine yaklaşırız, birlikte mücadelesine yaklaşırız,” diyerek bitiriyordum.
Daha önce de hatırlattığım gibi, Lenin, 100 yıl önce şöyle diyordu ve ben hâlâ o dediğinin yanındayım.
"AVRUPA VE AMERİKAN EMPERYALİZMİNE KARŞI KURTULUŞ HAREKETLERİNİ, HANLARIN, TOPRAK AĞALARININ, MOLLALARIN VE BENZERLERİNİN DURUMLARINI SAĞLAMLAŞTIRMAK GİRİŞİMLERİYLE BİRLEŞTİRMEYE ÇALIŞAN PANİSLAMİZM VE BENZERİ EĞİLİMLERLE MÜCADELE ZORUNLULUĞU VARDIR."
Lenin başka önemli bir şey daha söylüyordu, yine özetini vereceğim, özeti şudur;
“Sömürgelerde ulusal kurtuluş hareketi, burjuva- demokrat milliyetçiliğin dar kalıplarının içine sıkıştırılamaz.” .
Şimdi, daha o zaman dikkat çekilmiş bir milliyetçi eğilimi hâlâ savunanlar, buna karşı çıkanlara, ulusların kaderini tayin hakkını savunmayı, bu kaderi her şeye rağmen ayrılma hakkı olarak teşvik etmekle özdeşleştirmenin yanlışlığını dillendirenlere, milliyetçilik yükleyerek, gerçek yüzlerini gizlemeye çalışıyorlar. Bu hakkı sonuna kadar savunmak ile bu savunmadan teşvik etmek sonucunu çıkarmak arasındaki farkı bile ayırt edemiyorlar.
Diğer yandan, Emperyalizmin Irak’taki işgalini demokrasi getiren bir müdahale olarak görenler, bunun bir ilhak olduğunu ve emperyalist bir kavga olduğunu söyleyenleri Baasçı yaparken, güneyi, kuzeye birleştirerek, emperyalizme peşkeş çekmenin neresinin ‘ulusal kaderi tayin hakkının’ özgürce kullanılması olduğunu anlatamamaktadırlar. Ama bu Emperyalist oyunların gerçek yüzünü deşifre edenleri milliyetçilikle ve Kürt halkının kaderinin önündeki engel olarak suçlamaktan geri durmamaktadırlar.
Dersimden söz edenlere ve bugün bu konuda en keskin lafları edenlere sesleniyorum, şu anda babayani laflar eden hangi Kürt, çok değil, bundan 30 yıl önce, ben Kürdüm diyordu, Dersim’de yaşananlarla ilgili tek kelime ediyordu? En son Behice Boran’ın bu topraklarda Kürt vardır dediği için 15 yıl yemesinden sonra, hangi Kürt şair, Kürt romancı mesela Yaşar Kemal ve başka Kürt şair, romancı vesaire hangisi, ben Kürdüm diyordu. Hangisi kendi ulusunun, kendi topraklarında yaşanan mezalimin hikâyesini, başkaldırılarını yükseltecek şekilde kitaplara, şiirlere döküyordu.
Şimdi TRT ŞEŞ’te şarkı okumak, şiir okumak, tekellerin çizdiği çerçevede konuşmalar yapmak mıdır Kürt halkının haklı mücadelesinin yanında olmak? Bu mudur kazanım ve bu kazanımsa, siz mi kazandınız, sözünü ettiğimiz Kürt ama Türk gibi şiir yazanlar mı, roman yazanlar mı kazandı?
Lenin’in söyledikleri 100 yıl önce de olsa, Marks’ın söyledikleri 150 yıl önce de olsa, ölü bilgiler, modası geçmiş bilgiler değildir. Üzerlerine yeni tuğlalar konmadıkça da, bin yıl geçse canlılığını koruyacak bilgilerdir.
Lenin, “proletaryanın bağımsızlığını koruyarak ve sosyalizmin çıkarları doğrultusunda, sosyal -demokrasi ile ittifak kurabilirsiniz” demiştir komünistlere. Ama onunla bütünleşmemek kaydıyla… Şimdi Davos * imzalı metinler hatırlatılırken, Türkiye sosyalist hareketinin, Mustafa Suphiler katledildiğinden beri sosyal demokrasinin kuyruğuna takılı kaldığı görmezden gelinmektedir. Şevket Süreyya Aydemirleri, Vedat Nedim Törleri, Kemalizmin cengâverliğini yaptıklarını unutturup, peygamberleştirerek, tarih dersi vermeye çalışılıyor ama öte yandan, Kürt sorunu üzerinden bu tarih inkâr ediliyor. Biz Dersimi de, Mahabatı da biliyoruz. Dün, Kemalizm’le geçici, sosyalizmin çıkarları için, onunla bütünleşmeden ittifak kurulmasını öneren Lenin’i dinleyerek Türkiye’ye gelen M. Suphilerin Lenin tarafından öldürtüldüğünü söyleyebilecek kadar sığ düşünce eğilimlerinin ağzıyla tarih dersi vermeye çalışmak abesle iştigaldir.
Kimseden daha fazla Kürt olmak zorunda değiliz, ama herkesten daha fazla ve gerçekten Kürtlerin ulus olarak da, halk olarak da, haklarını özgürce tayin etmelerinden yana olduğumuza eminiz.
Ayrıca dün, Kürt yok diyenlerin, neden şimdi ısrarla Kürt aşağı, Kürt yukarı, Ermeni aşağı, Ermeni yukarı konuştuğu da görülememektedir. Bunun Türk aşağı, Türk yukarıyı da, yükselteceği, hatta yükselttiği bile görülmüyor. Ve elbette böylece, parça pinçik, küçük devletlerin, emperyalizmden başka, tekellerden başka, kime ne faydası olacağı düşünülmüyor bile. Dahası, dün sosyalist hareketi Kemalizm’in kuyruğuna yapıştırıp götürenlerin, bu gün o kuyruğa yapıştırdıklarını Kemalist ilan ederek, iki yüzlülük yaptıkları bile görülmüyor.
Kuzey Irak’ın Barzani’ye hediye edildiğine bakmayın, orası bir ABD toprağıdır. Henüz ABD’nin işgali bitmedi. Bittiğinde bu toprakları Barzanilerin koruyamayacağını da biliyor ve kıyameti-alametin nedeni budur. Emperyalizm kimseye kara gözü, kara kaşı için bir şey vermez. Buna o topraklarda halk dilinde “gütmeyeceği eşeğe ot vermez” denir.
Daha önce de dile getirdiğim gibi, Ulusal sorun konusundaki burjuva eğilimin en uç noktası ırkçılıktır. Bu, tüm halkların temel çıkarlarına düşman olan gerici toplumsal güçlerin bir ideolojisidir. Irkçılık ile şovenizmin oluşturduğu birliğin en tipik örneği, dünya gericiliğinin başlıca silahlarından biri olan, antikomünizmin vurucu gücü, Arap halklarının ulusal kurtuluş hareketlerinin ve dünya üzerindeki tüm emekçi Yahudilerin baş düşmanı olan Siyonizm’dir. Bunu ilk söyleyenin ben olmadığımı da söylemiştim, bize tarih dersi vermek isteyerek tarihi çarpıtmak, inkâr etmek girişimlerini örtmek isteyenlerin, buna Lenin’in de dikkat çektiğini bilmesi, öğrenmesi gerektiğini de söylemiştim.
Lenin’in işaret ettiği gibi, sırf “HANLARIN, TOPRAK AĞALARININ, MOLLALARIN VE BENZERLERİNİN DURUMLARINI SAĞLAMLAŞTIRMAK” için, emperyalizmi barışçı gösterip, emperyalizm eliyle Barzanilere ve elbette Büyük İsrail’e, Türkiye’yi parça pinçik yaparak, hediye edilmeye çalışılan bir devletin peşine Kürt halkını da, Türk halkını da, Ermeni halkını da takmaya çalışılmaması gerektiği, buna sol ton verilmemesi gerektiği yönündeki uyarımı tarih önünde yapmayı bir kez daha borç bildiğimi tekrarlamak istiyorum.
Şimdi moda, Marksist-Leninist kılığında olanların tekellerin köşelerinde inci dökme yarışı içinde olmasıdır. Yaranmacılık bunu gerektiriyor. Darbelerden neyi anladıklarını ya da darbelerden ne için korktuklarını, daha da açık ifadesiyle, darbelerin işçi sınıfına, sosyalist harekete karşı yapılanından korkmadıklarını ele veriyorlar. İncileri tekeller düzeninin ömrüne ömür katmak için nazara gelenlere dökülen kurşun mislidir. Kocakarı ilacıdır demek istiyorum.
Son inci şudur: Darbeler sivil ya da askeri olsun halkın seçtiği iktidara ve meclise karşı yapılır. Evet öyle diyor sahtekâr Marksist, şimdilerde içimizdeki Amerika nitelemesi ile anılan Taraftaki köşesinde. Darbeler işçi sınıfına ve emekçi kitlelere karşı ve sosyalist hareketin gelişmesini durdurmaya karşı yapılmazmış ve sözü edilen iktidar tekellerin iktidarıdır.12 Eylül rejiminin iktidarıdır. Sabah akşam darbe edebiyatı yaptığı halde, Kenan Evrenlerin yargılanması için verilen önergeye, karşı çıkan iktidardır. Bu kurşun dökücü sahte Marksist’e göre, Evrenlerin ABD gözetiminde yaptığı darbe de Demirel iktidarına idi yani halkın seçtiği burjuva iktidara ve tabii içinde sosyalistlerin kuyruğundan düşmediği Ecevit’in partisi de vardı. İşçi sınıfına 24 Ocak katmerli sömürü kararlarını dayatmak için, sosyalist hareketin kökünü kazımak için yapılmamıştı.
İşte bu incide, tekellerin köşelerinde kocakarı ilacı üretenlerin bu ifadesinde, tekelleri nazardan korumak için döktüğü kurşun misli incide, Marksizm-Leninizm’i kendilerine maske yaparak tekellere danışmanlık yapıyor olmanın itirafı vardır.
Darbeleri sınıfsal özünden ayırmanın sonu budur. Ne yazık ki, bunun peşinden aklı başında olan çok fazla insan hâlâ gitmektedir. Belki de artık sürecin sonuna gelindiğini düşünmenin rahatlığı içinde saçmaladıklarını, kendilerini ele verdiklerini düşünemiyorlar…
Emperyalizm, artık gerici karakterini tümüyle açığa çıkarmıştır ve bugün Türkiye’de tam da bu karakterine uygun bir yönetim vardır. Bu dediklerime onlarca yıl önce Lenin de, hatta 150 yıl önce Marks da, Emperyalizme ve Yahudi sorununa değinirken dikkat çekmişti.
Marksizm-Leninizm’in tarihe karıştığından emin görünen oportünistleri, Kürtlerin Barzanicisi, aydınların da anti-Siyonist olmayanı ve uzlaşmacı olanı ilgilendiriyor. Ve tabii özgürlüklerin her çeşidi yani, türbanından tut, gerici olma özgürlüğü, burjuva olma özgürlüğü, sömürme özgürlüğü vesaire hepsi onları ilgilendiriyor. Ama sosyalizm, işçi sınıfının demokrasisi hiç mi hiç ilgilendirmiyor. Ve bunları örtmek için bir tek milliyetçiliğe tahammülleri yokmuş gibi gösteriyorlar. Bunun paradoks olduğunun da farkındalar. Ulusal bir sınır olmazsa burjuva demokrasisini kuracak bir sınır bulamayacaklarını da, faşizmin de, gericiliğin de ve milliyetçiliğin de bu burjuva demokrasisinin öteki yüzü olduğunu da pekâlâ biliyorlar. Kürtler üzerinden oynanan oyunun bir Siyonist oyun olduğunu da çok iyi biliyorlar. Her şeyin farkındalar ve sonuca geldiğini zannederek zil takıp oynamak isterken, cızırtı seslere tahammül gösteremiyorlar. O nedenle iyi ki Kürtler var derken,“iyi ki, Barzani Kürtleri var” demek istiyorlar.
Ama bu işler o kadar kolay değil, Lenin, en geri topraklarda patlak veren şubat devriminden 3 ay sonra Rusya’ya döndüğünde, bu geri topraklarda ekim devriminin yaklaştığını, eli kulağında olduğunu hissettiğinde ve Nisan tezlerini nerdeyse kapı kapı dolaşarak anlattığında, ortada fol yok, yumurta yoktu ve o zaman da maskeli balolarda Marksistçilik oynanıyordu ve de bunların hepsi Lenin’e deli maskesini uygun görmüştü. Her şey Rusya emperyalizminin lehine görünürken, sosyal-demokratların da ( Menşevikler) yanında olduğundan emin olan çarın keyfine diyecek yokken, işler birdenbire tersine döndü. Emperyalist savaş iç savaşa döndü ve çar inisiyatifi elinden kaçırıverdi. Diğer Marksist maskeliler de inisiyatifi elden kaçırdı. İnisiyatif Lenin’in ve arkadaşlarının eline geçmişti ve tabii ki, o zaman da Rusya’da en azınlıkta olan işçi sınıfının, emekçilerin eline geçmişti. Ufukta esamesi bile okunmayan Ekim Devrimi işte böyle doğdu. Şimdi eğilim Ekim Devrimini de reddetme noktasındadır. Lenin’e demagoji ile çamur atılması bunu gösteriyor. Ama o devrim bir kere olmuştur ve fiziksel olarak sosyalizmi dünyaya tanıtmıştır. Bütün sosyalizm düşmanları, bütün hainler bir araya gelse, bütün kocakarı ilaçları tekellerin köşelerindeki vitrinleri süslese, yine de bu gerçek değiştirilemeyecek ve hiç umulmayan topraklarda ama görebilenlerin gördüğü topraklarda, kendini gösterecek; bir kelebek misli başka topraklara uçacaktır.
ABD-İsrail eliyle Barzani’ye bir devlet hediye edildiğini söylemek, nesnel olan bir durumu anlatıyor. Şimdi de gelişmeler o yöndedir. Emperyalizme uşaklık ettiği, İsrail’in güdümünde ve ezilen ulusun egemenlerinden olduğu, hatta Türk egemenleri ile işbirliği halinde trilyonlarına trilyon kattığı sağır sultan tarafından bilinen Barzani’yi Kürt ulusal hareketinin anlı şanlı temsilcisi görmek, hem tarih bilgisi zayıflığını gösterir hem de Kürt ulusal hareketinin gerçekliğinden bihaberliği…
Ezen ulusun milliyetçisi olmak için bir teşvik unsuru gerekmektedir. Yani şovenizmi besleyen oportünizmdir. Oportünizm ise, işçi sınıfı içindeki kendini burjuva zanneden unsurlardan yükselir. Kıvılcımlı, Kemalizm’e meyletmeden önce, bunlara işçi sınıfı içindeki, burjuvazinin kuyruk yalayıcıları diyordu zamanında. İşte şovenizm bu noktalardan fışkırıyor. Şimdi bu noktalardan, Barzaniler ile ilişki alanında bolca var.
Öyleyse ezen ulusun milliyetçiliği ile ezilen ulusun milliyetçiliği kardeştir ve aynı türden egemenlerce pompalanmaktadır. Yani ezen ulusun ve ezilen ulusun egemenleri tarafından. Neden mi, elbette çıkar için, ama öyle böyle değil, büyük çıkarlar için. Kimisi için politik çıkarlar da söz konusudur ama son tahlilde bu da ekonomik çıkara ulaşmanın bir aracıdır. Hani Amerikan filmlerinde hep doğrudan yana tavır alan ve suçlulara aman vermeyen polisler, filmin sonunda suçlularla işbirliği içindeki polis şefini yakaladığında sorduğu "neden?" sorusuna, "tabii ki para için ama çok para için" şeklinde aldığı cevap misli, çok büyük çıkarlardır söz konusu olan.
Kürt halkı için öne koyduklarıyla Kürtlere ne vermiş oldukları, Barzanilere verilenlerden Kürt halkına düşecek olanın ne olduğu, bayrağın altına dizilip, Barzanilere ekmek duası yaparak mı bayraklarını kutlayacakları sorulduğunda cevap yerine tekrarladıkları nakarat,”sizi gidinin milliyetçi Marksistleri” olmaktadır. Üstelik Kürt halkının Barzanileri istemediklerini de görmezden gelmektedirler.
Kürt halkı köle olmuş, ezilmeye devam etmiş, geri kalmaya devam etmiş, Kürt burjuvazisi semirmiş de semirmiş, Kürt aşiret reisleri hükümdarlıklarını artırmış da, artırmış olsun, kimin umurunda? Yeter ki, bütün bunlar, ABD nezaretinde ve İsrail’e büyük bir devlet oluşturmak üzere yapılsın, Barzanilerin ve onunla işbirliğindeki ezen ulusun egemen tekellerinin ve emperyalist tekellerin kasaları dolarla dolsun ve bunun için Kürt parçalarının üzerinde özgür bir bayrak dalgalansın. Özgürlük sadece bayrağa verilmiş kimin umurunda. Başka düşünceleri yoktur egemenlerin… İşte Marksizm’den uzaklaştıklarını gizlemek için maske takanların, bunu başaramadıkları için, bu maskelerinin de üzerine ulusal soruna Marksist-Leninist temelde yaklaşanları milliyetçilikle yaftalayarak yeniden maske örtmeye çalışmalarının ifadesi budur. Ama mızrak çok büyük ve çok sivridir, çuvala sığdıramıyorlar.
Şimdi anlaşılmasa da, burada tarih üzerine konuşuyoruz ve asılan her bilgi, bu sayfalarda geleceğe mektuptur. Gelecek kuşaklar karar versin ama daha önce kendini gösteren gerçeklikleri gördüğümüzde de, gerçek çözümler peşinde koşanlarla, konserve çözümlerin peşine takılanlar netlikle ayırt edilmektedir.
Barzani’ye kutsal ton ya da Kürt ulusal hareketinin şanlı liderliği payesini verenlerin, ezen ulus ve ezilen ulus derken neyi anladıklarını da öğrenmeli yeni kuşaklar. Hatta Kürtlerle Türklerin ilerici olanlarının kardeşliğinden mi söz ediliyor, yoksa gittikçe iç içe geçen Kürt gericiliği ile Türk gericiliğinin kardeşliğinden mi söz ediliyor yeni kuşaklar da öğrensin, biz de anlayalım. Kim bilir, belki de hiç ayırt etmeden Kürt gericileri de, Kürt ilericileri, devrimci- demokratları da, hem de Kürt halkının ensesinde boza pişiren, sömürünün katmerlisini tattıran ezen ulusun egemenleriyle, hatta ve hatta emperyalizmle de işbirliği içinde olan ezilen ulusun egemenleri de aynı kaba konulabiliyordur.
Bu topraklar yangın yerine dönmüşken, işçilerin, emekçi halkın üzerine her türlü şiddet kusulurken işçilerin, emekçilerin açlık sınırından da aşağıda, köle düzeyinde sömürülme koşullarına gösterdikleri direnci kimse görmeye çalışmıyor. Ama konserve çözümlerin peşine takılmak ise kolay geliyor. O işçilerin emekçilerin içinde Kürt de, Türk de var. Onları birleştiren emek sürecidir. Kürt -Türk diye birbirlerini arkadan hançerlemiyorlar. Kardeşliği bozmuyorlar. Kardeşliğe vurulan hançerler, her ne görünümde olursa olsun konserve görüşlerin açılımlarından geliyor.
Polise tank, top tüfek hatta belki de lazer silahı, füze filan alınmasının yolları açılıyor. Kürt halkının yoğun olduğu sınır bölgelerine bunlardan edindirilen polis birliklerinin yerleştirilmesinin açılımlarını açıkça dillendiriyorlar ama kimsenin ilgisini çekmiyor. Varsa yoksa Barzani’yi kral yapacak Kürt çözümü peşinde koşmak, koşturmak, koşmayanları şovenist ilan etmek. Bu ahmaklık değilse nedir? Bunu kim yutar? Birileri buna da kılıf bulmuş, bu gidişatta sivil darbenin izlerini bulanlara, yukarda dikkat çektim, "darbe halkın seçtiği iktidarlara ve meclise karşı yapılana denir" deyiveriyor. Öyle görüyor, daha önce de öyle görmüş. Yani 12 Eylül faşist darbesinin o zaman iktidarda olan ve halkın seçtiği hükümete ve elbette hepsi birbirini tamamlayan burjuva partileri taşıyan meclise karşı olduğunu söylemiş oluyor. Bu darbeler sivil ya da askersel olsun, halka karşı yapılamaz, işçilere karşı hatta sosyalist harekete karşı yapılamaz oluyor. Sapla saman böyle karıştırılıyor. Şovenizmin maddi koşulları var ve bu koşullara en yakın olanlar, işte o sapla samanı karıştırmaya çalışanlardır. Bunlar geçmişte sosyalist hareketin içine ve tepesine hasbelkader girmiş olmalarının kazandırdığı etiketle, Marksizm-Leninizm’i çarpıttıklarını eskiden kazandıkları bu etiketin yüzü suyu hürmetine kimsenin fark etmeyeceğini ve onların ne söylerlerse doğru kabul edileceğini sanıyorlar. Yanılıyorlar. Çünkü Kautsky de, Plehanov da ve hatta Troçky de Marksist kökenli idiler ama çok geçmeden Marksizm’den uzaklaşıp, burjuva ideolojilerinin sağdan veya soldan peşine takılmışlardır. Daha böyle kökenli olup, kökenlerinden milyonlarca kilometre uzaklaşanlar tarihte çoktur.
Diğer yandan, ulusal sorun konusunda Lenin’in söylediklerini bütünsel olarak örnek gösterenleri milliyetçi göstermek için, onları Lenin’e milliyetçilik yüklemekle suçlamaktadırlar. Lenin milliyetçi değildir, hatta Stalin de değildi, ikisi de pratiğin yani tek ülkede sosyalizmin dayattığı zorlamalarla en akılcı yönden mücadele eden kişilerdir. Hatta Stalin kraldan çok kralcı olarak bu akılcılığına devam etmiştir, bu ayrıdır. Lenin’in ulusal sorunda öne koydukları parçalı ve birbirinden kopukmuş gibi gösterilse de, bir bütünlük taşımakta ve çağdaşlarından ayrılan en ilerici çizgiyi yansıtmaktadır. Ulusların kaderini tayin hakkını savunmak, hem de ayrılma hakkı ile beraber savunmak ayrı bir şeydir, bu hakkı teşvik etmek ayrı bir şeydir onun için.
Bunlara ilaveten, bu hakkın savunulmasının, burjuva milliyetçilerinin, gericilerin, irticaın palazlanması için kullanılması yönündeki tehlikelere de, sanki bu günleri 100 yıl öncesinden görmüşçesine önemle dikkat çekmiştir. Ama Barzani’ye ille de bir anonim şirket misli devlet hediye edilmesini devrimcilik sayanlar, bu bütünselliği parçalamaya çalışmaktadır. Ne yazık ki, birçok aklı başında arkadaşımız da, bu nedenle kafalarının karışmasından kendini alamamaktadır. Kimse Kürtlerden çok Kürt olacak değildir, ama Kürtler ille de Barzani’nin kuyruğuna takılıp, emperyalizmin toprakları sayılacak bir ayrılmanın peşine takılacaksa onların bileceği iştir yani Kürtlerin inandığı doğruya rağmen, onlara doğruyu göstermek ve zorlamak kimsenin harcı değildir. Öyleyse, Barzani’ye hediye edilmek istenen devlet için kullanılmak istemeyen bir Kürt halkı vardır ve yeniden açılım için imza kampanyası başlatanlar da, hatta onlarca köyü dolayısıyla yüzlerce evi olan Ahmet Türk’e evlerini açan imzacılar da bu gerçeğin üstünü örtemeyecekler. Kürtlerin iyisi ile kötüsünü ayıklama operasyonlarının sessiz sedasız gerçekleşmesindeki ortaklıklarını bilerek ya da bilmeden gizleyemeyeceklerdir.
Marksist ama Leninistlikle beraber düşünmek, bize yüzeyde görünenin altında saklı olan görünmeyeni yani asıl nesnelliği göstermeye yarıyor. Ve işte telaş bundandır. Artık Marksizm Leninizm geçmişin eksikli kalıplarından, prangaya vurulmuş yapısından kurtulmaktadır. bu yapı, aklı zincirli olmayanlarca, gün be gün 21. yüzyılın Marksizm’ine doğru ilerlemektedir.

* R.Davos; TKP genel sekreteri İ.Bilen'in müstear isimlerinden birisi.
Fikret Uzun

MARKSİZM-LENİNİZM KONUŞMAK "CİYAKLAMAK" MIDIR

Marksizm-Leninizm’den söz eden herkes Marksist -Leninist olsaydı, herhalde, revizyonizm iyi bir şey olarak kalacağı gibi, oportünizm konusunda sayfalar dolusu kitaplar yazılmaz, isimler zikredilmez ve bu zikredilen isimlerin bir zamanlar ve hatta, zikredildiği tarihte bile Marksizm-Leninizm’den söz ediyor olması söz konusu olmazdı.
İfadelerime böyle başlamak istedim ve bunun üzerinden devam edeceğim. Çünkü uzun zamandır, hem de komünistlerin yani Marksist-Leninistlerin tarihini araştırmak için toplanılmış bir alanda, Marksizm-Leninizm’den konuşanlara karşı nerdeyse cadı avını andıran yaklaşımlar söz konusu olmaktadır. Hatta Marksizm-Leninizm’den söz etmek “ciyaklamak” olarak nitelendirilmekte, dahası artık Marksizm’den uzaklaşmış olduklarını örtmek için, geçmişte yaptıkları işler sıralanmaktadır. Böylece Marksizm-Leninizm’den söz edenlerin sözlerini ağızlarına tıkabileceklerinin hesabı yapılmaktadır. İşte bu yazımda hesaplarının yanlış olduğunu göstermek üzere bir tarih dersi vermeye çalışacağım.
Lenin’in ağabeyi Narodniklerdendir. Lenin de, o çevrede yetişiyor. Struve ile Plehanov gibi legal Marksistlerin öğrencisidir. Bu noktadan itibaren, tarih bize çok önemli dersler öğretiyor. Şöyle; Lenin’in ağabeyi, Narodnik Aleksandr, çara suikast girişiminden yakalanıyor, çarın işkencelerinde suçunu kabul etmiyor, kimseyi de ele vermiyor. Mahkemede konuşuyor ve bütün suçu üzerine alıyor, böylece arkadaşlarını kurtarıyor, kendisi idam ediliyor. Lenin, Narodnizm'den de, Legal Marksistlerden de, yani öğrencisi olduğu Plehanov'dan da, Struve'den de, hem de onları mahkûm ederek, ayrılıyor. Bunun için değil yani abisi asıldığı için değil, gittikleri yolun hep Marksizm’in çok uzağına düştüğünü gördüğü için.
1905’e kadar, nerdeyse bütün zamanda, Lenin Sibirya’da sürgündedir. 1905’ten sonra da en fazla iki yıl Rusya’da kalıyor ve 1905 devriminde, doğrudan hem kendisinin hem de arkadaşlarının etkisi olduğunu gösteren anlatımlar yoktur. Sonrası da yine sürgündedir. Ve işin daha ilgi çekici olan yanı, bu döneme kadar Narodnizmin dönemi ki, Lenin onları halkın dostları kimlerdir yapıtı ile kıyasıya eleştirmiş ve mahkûm etmiştir, ama ağabeyinin de içinde olduğu bu hareketin başlangıcı en özverili, kahramanca mücadele eden genç devrimcilerin olduğu dönemdir. Legal Marksizm Rusya’da popülerdir ve elbette Rusya’da bütün zamanlarda en popüler olan yaklaşım Marksizm’dir. Öyle ki, Kapital en çok Rusya’da okunmuş ve Rusçaya çevrilmesinden önce Çarın sansürcüleri tarafından sakıncalı bulunmamıştır. Yani herkes ne kadar çok Marksist olduğunu anlatmaktadır ve birbirini Marksist olmamakla suçlamak için Marksizm’i öne çıkartmaktadır. Lenin, kapitalin tercüme edilip okunduğu,Marksizm’in en çok konuşulduğu bu dönemin Rusya’sında, Marksizm’i en çok didikleyenleri ve kötü niyetle didikleyenleri adeta bir avcı gibi yakalayıp, deşifre eden ve hatta belki de zamanının çoğunluğunu Marksizm’i kötü niyetle revize etmeye çalışanları, oportünistliklerini Marksizm kılıfı ile saklamaya çalışanları deşifre etmeye çalışarak harcıyor, Marksizm’den sağa, ya da sola kaymanın tehlikelerini anlatırken, bu kayışların burjuva ideolojisine doğru kayış olduğunu, Marksizm içinde kalınarak ortaya konulan farklı düşünceler olmadığını, açık, net ifadelerle belirtip, Marksizm’in sulandırılmaması için, sürekli olarak mücadele edilmesi gerektiğini bütün Marksistlerin önüne görev olarak koyuyor. Buraya kadar ilgi çekici olanların daha da ilgi çekici olması burada başlıyor; Lenin, kendi ifadesiyle 1893’den beri yaptığının, aptallıklara, bayağılıklara ve oportünizme karşı bir militan kampanyadan diğerine koşmak olduğunu belirtiyor. Karşılığında ise, hep bayağı insanların nefretini kazandığını söylüyor. Ama yine de onlarla barışmak yerine bu yazgısını tercih edeceğini ifade ediyor. Bunu Marksizm için yapıyor ve bunları ifade ederken hep Marksizm’den konuşuyor. Hep Marksizm’i savunmak zorunda kalıyor. Dahası Marksizm’i çarpıtanlarla, Marksizm’den uzaklaşmış olanların demagojileriyle mücadele ederken, hep Marksizm diyor. Yani yatıyor kalkıyor Marksizm diyor, başka bir şey demiyor.
Peki bunu ne için diyor, Avrupa’dan beklediği devrimin, Rusya’da gerçekleşeceğini gören Lenin, Marksizm en iyi şekilde ortaya konulmazsa, Marksizm’i çarpıtanların başarılı olacağını ve sosyalist devrimin boğulabileceğini düşündüğü için diyor. Bu nedenle de kendisine çarın polisinin ve burjuvazinin kalemşörlerinin 24 saat devrimi düşünen adam nitelemesi yaptığını, bütün tarih kitapları yazıyor. Bu sevilmeyen hatta nefret edilen devrimci Lenin’dir. Yani politikada rakipleri karşısında yalnızdır. Ama o hep net tutumdadır, hep Marksizm’i daha iyi anlama, geliştirme ve çarpıtılmasına izin vermeme tavrını korumaktadır. Onun sevilmemesi, nefretleri üzerine çekmesi bu yüzdendir. Ama bu, şimdi yani Lenin’e yazılan Ekim Devriminin yerleştirdiği Sovyet sosyalizminin çözülmüş olduğu bu koşullarda bile görülüyor ki, bu yalnız olan, sevilmeyen devrimci, bütün rakiplerini daha ikinci enternasyonalden itibaren tarihten silmiştir.
Lenin, iç savaş, dediğinde (bunu derken, yanında mutlaka Marksizm de demiştir) en yakın arkadaşları bile ona deli gözüyle bakıyor ama o kendisinin bile nasıl olacağını bilmediği iç savaş için, çalışmak gerektiğini inatla ve ısrarla savunuyor. Adeta arkadaşlarıyla kavga ediyor. Bütün politik rakipleri bir yana, kendisi nerdeyse tek başına bir yana düşüyor ama rakiplerini bitiriyor. Yaptığı, bir taraftan Marksizm demek, diğer taraftan Menşeviklerle bulaşıklıktan vazgeçmek ve diline gem vurmamak oluyor. Kendisinin öne sürdüğü tezleri anlamamakta ısrar edenlere önce anlamadıkları için "eşek" ya da "aptal" diyor, anlayıp da kabul etmemekte direnenlere ise, " alçak" ya da "hain" diyor. Ve şubat devriminin patlak vermesinden bir kaç ay sonra Rusya’ya döner dönmez, sürekli dillendirdiği tezlerle daha fazla Marksizm, daha fazla sosyalist iktidar konuşuyor. Nerdeyse kapı kapı dolaşıp Nisan tezlerini anlatıyor. Görülmeyeni görüp, göstermeye çalışıyor ve bu görülmeyen için mücadele etmeye çağırıyor. En yakınında Lenin’in stratejisini anlayan ve gören örgütçülüğü ile neredeyse kahraman sayılan Troçki vardır. Ama sonra ondan da ayrılıyor. Ya da onu da ayırıyor. O güne kadar hepsi yani bütün arkadaşları hatta öğretmeni olan Plehanov gibi, Struve gibi Legal Marksistler dahi ve hatta kıyasıya eleştirdiği, mahkûm ettiği, Marksizm için en sinsi düşman ilan ettiği Kautsky bile Marksizm için iş yapanlar sınıfındadır. Sonraki işleri, önce Marksizm’den uzaklaşmak, sonra da bunun doğal gereği olarak, başkalarını da Marksizm’den uzaklaştırmak işi oluyor. Karşılarında hep, şimdilerde Marksizm-Leninizmden konuşmaktan hoşlanmayanların ifadesiyle, Marksizm diye sürekli "ciyaklayan" Lenin oluyor. Ama Lenin’in bu ciyaklamaları, Marksizm’den uzaklaşanları tarihe gömüyor, işçi sınıfını ve Rusya’nın yoksul emekçi halklarını Lenin’in etrafında dolayısıyla Marksizm’in etrafında topluyor ve ne Menşevikler kalıyor ne legal Marksistler ne revizyonistler, ne oportünistler, türeyen ardıllarını saymazsak, hepsi tarihten siliniyor. Silen ise sürekli Marksizm diye "ciyaklayan" Lenin’dir. Ve kökü 19. yüzyılın sonuna uzanan Bolşevik partinin gerçek anlamda komünist parti olarak kendini göstermesi, oluşması ve Ekim Devriminin başına geçmesi Lenin’in en sevilmediği, en nefret edildiği ve en çok iç savaş diye ciyakladığı bu dönemde yani Lenin’in daha kimsenin görmediği zamanda gördüğü emperyalist savaşın iç savaşa dönüşmeye başladığı zamanda gerçekleşiyor. İç savaşta bu gerçekliği oluşturan ve Sovyet sosyalizmine damgasını vuran kadrolar, daha önce Marksizm için iş yapanları ama artık burjuva ideolojisinin yayılması ve Marksizm’in içine sokulması için iş yapanları, geçmişte Marksizm için ve Rus emekçi halkları için yaptıkları işlerin yüzü suyu hürmetine, iç savaşın içinde yükselen Bolşevik partinin yanına bile yaklaştırmıyorlar.
Yani başta Lenin olmak üzere, onu dinleyenler ve onun gösterdiklerini görenler körlerin ve sağırların birbirini ağırlaması misli nitelenip, ötelenirken ve sürekli Marksizm diye ciyaklamalarından kulakların tırmalandığı söylenirken, iç savaşın ateşleri içinde kimin sağır ve kör olduğu, kimin sağıra ve köre yattığı hatta dilsizi oynadığı netlikle ortaya çıkıyor.
Nisana kadar neredeyse bütün rakiplerinin nefretini çeken Lenin ve onu takip edenler, işçi sınıfının ve emekçi halkların, yoksul yığınların sevgisiyle ve Lenin’in anlattığı Marksizm’e inancıyla çepeçevre sarılıyor; Lenin, hem rakiplerini bitiriyor, hem de çarı ve hem de çarın çanak yalayıcısı küçük burjuva oportünistleri gömüyor. Ve daha o tarihte, hatta belki daha da önce, sosyalizm geri dönülmeyecek bir şekilde ayakları üstüne oturana kadar, burjuva ideolojisine, onun işçi sınıfının içindeki, Marksizm içindeki uzantılarına karşı aralıksız ve amansız bir mücadeleyi vasiyet ediyor.
Benim yaptığım da, bu vasiyete uymaktan başka bir şey değildir.
Marksizm’i sulandırmaya, çarpıtmaya, yok saymaya, modası geçmiş belletmeye çalışanlara ve hatta tekellerin kalıplarına uygun Marksizm üretmeye çalışanlara karşı, Marksizm’i anlatmayı ve hatta Marksizm’in Marksizm-Leninizm olduğunu öne çıkartmayı, tarihi bir görev olarak biliyorum.
Fikret Uzun

5 Ocak 2010 Salı

SOSYALİZMİ KAPİTALİZME KARDEŞ YAPMAK İSTEYENLERE AÇIK MEKTUP 1-2

SOSYALİZMİ KAPİTALİZMLE KARDEŞ YAPMAK İSTEYENLERE AÇIK MEKTUP
MEKTUP 1

Marks ve Engels’ten beri var olan bir nesnel gerçekliğin, Marks ve Engels tarafından teorilendirilerek açığa çıkarılması ve Lenin tarafından geliştirilmesi ve de Lenin’den fazla Leninci olarak da, Stalin’in pratiğe uyguladığı en mükemmel teori ile pratik bütünlüğüdür.
Ancak, sorun şudur ki, bu bütünlükten uzaklaşılmış, uzaklaşıldıkça, kapitalizmle bulaşıklık artmış ve sap ile saman şimdi bile devam eder halde karışarak kendini göstermiştir.
Yani sosyalizm ile kapitalizm birbirine karıştırılmış, hatta yer yer ve zaman zaman ve şimdi de, nerdeyse mutlak teori düzeyinde kapitalizm ile sosyalizm kardeş ilan edilmiştir.
Komünistler, özel mülkiyet rejimi olan kapitalizmi, bu mülkiyetin sahiplerini yaratırken kendileri mülksüzleşen ve tüm yarattığı zenginliklere rağmen kendisi yoksullaşan, hiçleşen, insanlıktan çıkan, kendi emek ürünlerini zenginlere kaptırdığı yetmiyormuş gibi, kendi emek ürününe, dolayısıyla emeğine yabancılaşan işçi sınıfının, emekçilerin kurtuluşu için, bu özel mülkiyet rejiminin kendisinde yarattığı ve biriktirdiği isyanını bilimsel temele oturtarak, kendi elleriyle kurtuluşu için ayağa kalkan işçi sınıfının devrimci öncülüğünde, kapitalist sosyoekonomik yapının yerine, onun tamamen zıddı olan ve tarih öncesi döneme son veren sosyalist sosyoekonomik yapıyı yani sınıfların ortadan kalktığı ve artık insanı insan yapmanın kapısını açan sosyalizmi hedeflemektedir.
Bu da, özel mülkiyeti ortadan kaldırmayı hedeflemeden, sınıfların ortadan kaldırılmasını hedeflemeden anlaşılamaz.
Bunu hedefleyenleri, hatta ve hatta bu hedefin güvencesi olarak henüz kendini yok etmeyen ama burjuvazi karşısındaki varlığını burjuvaziyi zengin etmek için değil, bu zenginliği insanı zenginleştirmek için kullanmak üzere koruyan ve bunu korumak için de kendi aygıtını kuran, hatta bu aygıt sayesinde kendini gönüllü, karşıtını bu aygıtın kuralları çerçevesinde ortadan kaldırarak, gerçek insanı inşa etmenin kapısını açan işçi sınıfının devrimci ve öncü olmasını bir türlü anlayamayan, bunda bir anti demokratik iz arayan, hatta bir Hitler arayan ama tüm bu bakış açısına rağmen "bir gün mutlaka sosyalizm gelecek" diye felsefe yapmayı da seven kişilerin, grupların anlayacağı, anlasa bile işine geleceği bir olgu değildir.

Anlamamak ya da işine gelmemek dinamiğinde yatan ise şudur; zamanında, devrimin gelişme aşamasını, devrimci bir atılımın var olup olmadığını hesaba katmaksızın, bütün temsili kurumlara ne pahasına olursa olsun katılmayı mutlak bir teori haline getirmenin tersyüz edilmiş aynı hali olan, burjuva parlamentolarda yer alınmamasını savunan otzovistlerin, hatta ultimatom vererek, burjuva parlamentonun işçi ve emekçiler için bir şeyler yapmasını sağlamayı, sağlanamazsa parlamentodan ayrılmayı savunan ultimatomcuların yaptığı gibi, kapitalizmden hâlâ bir şeyler beklemek gerektiğinin teorisini böyle devrimci gevezeliklerle örtülemektir.
Gerçekte, bir küçük burjuva bakışını yansıtan bu tür yaklaşımlarla, daha o zaman diliminde arasına kesin ve uzlaşmaz bir duvar ören Lenin’e yüklenerek, onu işçi sınıfı hareketi içersinde bozguncu ve bölücü olarak bizzat o zamanki sosyal demokratların (komünistlerin) mahkum ettiklerini düşünürsek, bugün de aynı anlama gelen yaklaşımların yanında, bu anlayışlardan ayrılmayı ve bu anlayışlarla kesinkes uzlaşmaz bir tutum almayı, işçi sınıfı hareketini bozan, bölen bir tavır olarak ele alıp mahkum edenlerin olması da normaldir.

Ancak, işçi sınıfı hareketini asıl bölenler ve bozguna uğratanlar; tarihin bir bir açılan sayfaları göstermektedir ki, dün de, bu gün de, bu anlayışlardan kesinkes ayrılarak uzlaşmaz bir tutum alanlar değil; aksine işçi sınıfı hareketini devrimci tumturaklı sözlerle, demokrasi, insan hakları temalarının ardına gizlenerek, küçük burjuva ideolojisiyle şaşırtanlar, işçi sınıfının devrimci hareketini kapitalizmin iyileştirilmesine tabi kılmak isteyenlerdir.
Sosyalizm adına kaygı duyulacaksa, umutsuzluğa kapılmadan ve sosyalizm denilen nesnelliği hiçbir gücün aşamayacağı bilinciyle, bu anlayışların işçi sınıfı hareketi içinde ağırlık taşırken, hâlâ sosyalist hareketin içinde imiş gibi algılanmasına duyulmalıdır.
Bu algıdan uzaklaştırmak, bu anlayışı taşıyanlardan kesinkes ayrılarak ve gerçekte küçük burjuva ideolojisiyle donatılmış bir anlayış olduğunu algılatmakla mümkündür.

Ne zaman ve hangi güç dengesi koşullarında, burjuva parlamentosundan yararlanmayı, bu çerçevede kullanılacak mücadele araçlarından yararlanmayı, proletaryayı güçlendirmek ve sosyalist iktidar mücadelesinin yürüyüşünü güçlendirmek için, gerekli olan esneklikleri bu yürüyüşün ana hattındaki ilkelerden sapmadan kullanmayı politika sanatı olarak, tümüyle nesnel koşulların üzerinden ele almak komünistlerin görevidir ve sorumluluğudur.
Ve buna izin verilmesine, kimsenin öznel niyetleriyle ters düşmesine ve burjuvaziden medet umanların üzülmesine bakmaksızın, bu yönde cafcaflı devrimci gevezeliklerin gerçekte neyi ifade ettiğini ayırt etmeyi de, komünistler en iyi şekilde gösterme sorumluluğunu yerine getireceklerdir.
Bu alan geçmiş tarihteki komünistlerin tarihe nasıl izler bıraktığını, tarihin mantığı çerçevesindeki nesnelliklere cevap veren teorileri üretip üretemediğini ve dahi bundan ders çıkarıp çıkarmadığını irdeleyen bir alansa ve merkezinde eski komünistler, sosyalistler varsa yani özel mülkiyet rejimine karşı mücadele ettiği için, bir sınıfın başka bir sınıfı ortadan kaldırmayı hedefledikleri gerekçesiyle zindanlara atılanlar varsa, öne çıkanların fiziksel varlığına son verilenler varsa, hatta onların ardından gelip aynı bayrağı taşımaya çalışan yeni kuşaklar varsa, elbette bakış açısı hâlâ özel mülkiyeti ortadan kaldırmaya yönelik olacaktır. Bundan tabii bir şey olmadığı gibi, bunu küçük burjuva ideolojileri ile sulandırmaya, bulandırmaya çalışmanın karşısına ikircimsiz dikilmenin de anlaşılmaz bir tarafı yoktur.

Devam ederek, insana dair de biraz konuşalım. Daha önce de ifade ettiğim gibi; İnsanı yükseltecek olan tek güç, proletaryanın, erki ele alarak kendini de, karşıtını da yok edecek olan gücüdür.
Ancak ondan sonradır ki, insanın düşünce gücü, insanlık için sadece ve sadece mutluluğu yaratacak olan yeni tip insanı yaratabilir. Artık böyle bir insanı hayal edebilecek öze kavuşabilir.
Modern burjuva devleti, burjuva toplumunun insanını, çıkara dönük emeğin köleliği altında, kendi bencil ihtiyacıyla, öbür insanların bencil ihtiyacının köleliği altında yaşadığının bilincinde olmayan, bağımsız insan olarak tanımlarken, evrensel insan hakkını işte bu insana tanımaktadır .
Bu, köylü deyimiyle, gütmeyeceği eşeğin önüne ot koymayan ağa misali, burjuvazi,gütmeyeceği insanın önüne insan hakkı koymaz, başka bir ifade ile koyacağı insan hakkı, güdeceği insan boyutundadır.
Bunu değiştirecek olan ise, insan hakkına güdüleceği oranda sahip bırakılan, köle tacirlerinin ya da esir tüccarlarının elinde hem kendi bencil ihtiyaçlarının köleliğini, hem de kapitalistlerin bencil ihtiyaçlarının köleliğini yaşayan soyut insan değil, insan olarak bunu yaşarken, insandışı bir varoluşun gerçekliğini gören, bu alçalmaya karşı isyan biriktirmiş olan, insanlığı kurtarırken, kendini ortadan kaldıracak proleter sınıftır.
Dolayısıyla, kin hem insanca bir duygudur ve hem de proletaryanın en önemli silahlarından biridir. Daha doğrusu proletaryanın isyanını biriktiren en akıllı tutumudur diyebiliriz.
Ancak proletaryanın bu kininin, bencil ihtiyaçların köleliğine yönelik tehlikesi, insanlık dışı, ilkel kini açığa çıkartır ki, bu burjuvazinin ve kapitalizmde kalmak isteyenlerin kinidir ve bu ilkel kine karşı proletaryanın sınıf kini insanoğlunun en haklı ve değiştirici, dönüştürücü eylemini besler.

Bu dile getirdiklerim ne benim tarafımdan yeni söylenmiştir, ne de bundan sonra başka kimse söylemeyecektir ve nasıl bir düşünme sistematiği sorusuna cevap olarak; bu sistematiğin zorlama bir öznelliği yansıtmadığını ortaya koyan ve bunun için konuşturan bizzat bilimin kendisidir.
Bizler sadece bundan anladıklarımızı doğru bir biçimde ifade etmeye çalışıyoruz, hepsi bu.

Diğer taraftan, sosyalizmi hedeflerken, başka gözlükle baksa da sosyalizmi selamlayanların başımızın üstünde yeri olduğunu belirtmek isterim. Ancak buna rağmen, sosyalizmi değil de, kapitalizmin iyileştirilmesi ile dünyayı yaşanılır bir hale getirme hayalini hedefleyenlerin sosyalizmi selamlamasının bir kıymeti harbiyesi olmadığı yanında, kapitalizmde kalarak kurtuluşu hedefleyenlerin ise sosyalizmi selamlamalarındaki ahenk, kapitalizmle sosyalizmin uyum içinde, kardeşçe bir arada olmasını selamlamaktaki kadardır.
O da, sosyalizmin nesnelliği karşısında, bu kardeşlik sayesinde kapitalizm lehine kalıcı bir baskın çıkma durumu hedeflemek demektir.
Yani sosyalizmi gerçekten selamlayanlar, sosyalizmi gerçekten isteyenlerden başka kimseler değildir.
Sosyalistlerin, kapitalizmle sosyalizmin kardeşliği içersinde paylaşma ve çoğalma anlayışı yoktur. Aksine bu şekilde çoğalma anlayışından kesinkes ayrı olmanın katı uzlaşmazlığını taşımaktadırlar.
Başka bir açıklamaya gerek duyarsak, tüketimin sınırlanması yönünde bir telaşımız da yoktur, çünkü tüketim üretimin kardeşidir. Tüketim olmazsa, üretim de olmayacağı ve kapitalistler daha çok kazanamayacağı için bu kardeşlik kapitalizmde hep olacaktır. Buna vurgu yapanlar, hem kapitalizmde kalıp, hem de tüketimi sınırlamaktan söz ederek kapitalizmin iyileştirilmesi özlemini taşıyanlardır.
Ama tüketimin sınırlanmasını, insana değer vermemeye malzeme yapmanın yanlışlığı bir yana, yapılacaksa da, bu, tüketimin sınırlandırılmasını içeren bir kapitalizmi insanın kurtuluşu olarak görenleri ilgilendirir.
Son olarak, bir sürü "nasıl ?" sorusu sorulduktan sonra, bütün cevaplarıyla beraber ve olumsuzlayarak ve hatta bütün günahları da yükleyerek işaret edilen Stalin kadar taşın kapitalistlerin başına düşmesi, yine Stalin kadar bir cevherin de, sosyalizm adına netlik kaygısı duyan, gerçekten sosyalizmi hedefleyenlerin önüne düşmesi, onların elinde ve sosyalist iktidar yürüyüşünde daha geniş ve iktidarı yakınlaştıran daha emin bir yol açan daha büyük bir cevhere dönüşmesi dileğiyle... diyorum.
Ve elbette ki, Marksizm-Leninizm sadece bu cevheri değil, başka ve her geçen gün çoğalan başka cevherleri de, baldırı çıplak hale getirilen işçi ve emekçilerin, kapitalizmde yok olmaya mahkum edilen yoksul ve kelimenin tam anlamıyla baldırı çıplak hale getirilen halkların önüne, biriktirdikleri kin ve nefreti akıtacakları yönü gösterecek ve baldırı çıplaklıklarından kurtulmakla kalmayıp, baldırı çıplak yapan bütün tarih öncesi etmenlerin de kökünü kurutmalarına mihmandar olacak ve dahi gerçek anlamda insan olmaya adım attıracak, onlara dizüstü durumundan ayağa kalkmaları gerektiğini düşünmenin yetmediğini, ayağa kalkmaları gerektiğini göstererek, ayağa kaldıracak bir kılavuz olarak koymaktadır.
Henüz bu ve bunun önemi görülemiyorsa, nesnel olarak yok demek değildir. Bu sadece ahmaklığın belirtisidir.
Bu kılavuz, sorulan hiçbir soruda kendini göstermemektedir. O nedenle, bu cevher, cevherler ancak ve ancak, değerlerinin ayan beyan görüldüğü, dünyanın ve insanlığın oluşumunun ve gelişiminin izlerini taşıyan big-bang teki gibi patlamalar sırasında kılavuzluğu hak edip etmediğinin izlerini gösterecektir.
Görünen köy kılavuz istemiyor yani.

Fikret Uzun



MEKTUP 2

1960 lı yıllarda ABD nin CIA eliyle, tıpkı hâlâ yapmaya devam ettiği işgal operasyonları gibi, pasifikasyon operasyonlarını sürdürürken demokrasi ihracı safsatalarını öne koyması(....) ve dahi çeşitli renklere büründürerek, emperyalist kapitalizmin lehine, onu biraz daha sürdürebilmek için ortaya konan her şeyin içimize dışımıza demokrasi olarak akıtıldığı gibi, Vietnam’da da, kurtuluş hareketinin sosyalist kadrolarının ve dahi onlara karşı dikilmeyip de, ABD’nin kuklası hükümete karşı olan halkın nerdeyse topyekün yok edilmesine karar verilmeden önce yani halkın kalbini ve aklını kazanarak, ulusal kurtuluş hareketinin, sosyalist hareketin ve elbette bunun için mücadele edenlerin yok edilmesine çalışmanın başarı sağlamadığı anlaşılmadan önce, ABD Vietnam’daki operasyonlarını köy kalkındırma programı ile sürdürüyordu.
Ve adı, uluslararası kalkınma teşkilatı(AID) yanında, Amerikan haberler merkezi (USIS), sivil harekat dairesi( OCO) ve Amerikan amme işleri dairesi (JUSPAD) olan ama CIA ajanları tarafından yönetilen örgütlerle köy kalkındırma programı adı altında bu pasifikasyon hareketini koordine ediyorlardı.
İşler kötüye gidince, OCO (sivil harekat dairesi) nun ismi, Devrimci kalkınma desteği için sivil harekat (CORDS) olarak değiştiriliyordu.
Dahası, görevi Vietnam kurtuluş savaşı kadrolarının kökünü kazımak olan örgütün adı, devrimci kalkınma programı(RPD) olarak ilan ediliyordu.
Bitmedi, görevi aslında sorgu merkezlerinin genişletilmesi olan örgütün adının, özel yardım dairesi (OSA) olması da, ayrı bir örnek teşkil etmektedir.

Bu ve bunun gibi, geliştirilerek devam eden örnekler gösteriyor ki, böyle bir savaşta bulaşık bir mücadelenin; talep ederek yürüyen bir mücadelenin başarı getirmeyeceği açıktır.
Zorlama teorilerle sosyalist hareketi, en azından dünya için gerçekten tasa edenlerin hareketini kapitalizmin kuyruğuna takmak ve bütün çözümleri kapitalizm sınırları içinde çözmenin teorisini kabul ettirmek isteyenlerin söylem ve ifade tarzlarını, hatta eylem tarzlarını, yaşamın yeşil renginin üzerinden atlayarak üretilen teoriler olabileceğini bir kez bile düşünmeden "yaşasın sosyalizm" diyerek savunuya geçmek bir çelişkidir.
Bugün bu toprakları uzun yıllara yayılarak bir ahtapot kolu gibi sarmalayan ve bayraklarının bütününde ya da bir bölümünde, demokrasiyi, insan haklarını, barışı simgelemeyi ihmal etmeyen, örnek olarak verdiğim Vietnam’daki gibi örgütlerle sarmalanmıştır.
Demokrasi isteyeni de, insan hakkı isteyeni de, barış isteyeni de ve hatta sosyalizm isteyeni de, hep bu kavramlar içine hapsederek, emperyalist kapitalizmin verdiği kadarına ya da çeşidine gönüllü mahkum etmeye çalışan bu örgütler sayesinde, emperyalist kapitalizmin faşizmi demokrasi diye yutturabilmesi, bu şekilde bir illuzyon yaratabilmesi mümkün olmuştur.
Sosyalistlerin görevi ve heyecanı "yaşasın sosyalizm" diye bağırmakla sınırlı değildir. Bu illuzyonu yaratanların dibindeki, çekirdeğindeki asıl özü, kazına kazına özünün açığa çıkmasını beklemeden görmek ve göstermektir.
Ancak o zaman, doğayı ve elbette dünyayı ama ille de insanlığı kurtarmak için, gerçek anlamda iyi niyetle çaba sarf eden ama bilimsel bakıştan, sınıfsal bakıştan uzak olduğu için çare bulamayanlar, bunlardan ayırt edilebilir ve iyi niyetli eforlarının kapitalizmin ömrüne ömür katması engellenerek, bu çabalarının sınıf bakışıyla bağlanması sağlanabilir.
Tabii böylece, gerçekten ulaşmak istedikleri çözüme adım atmalarının kapısı açılmış olur. Artık o kapı onların ufkunu geliştirecektir ve çözümün kapitalizmde değil, insanı insan yapacak olan, doğaya hakim olmasının önünü açacak olan ve insanlığın doğa ile bütünleşeceğini gösterecek yani dünyayı nesnel yaşam sürecine döndürecek olan sosyalizmde olduğunu göreceklerdir.

İşte, sosyalist harekete zenginlik kazandıracak olan, sosyalistlerin dışındaki dünya için kaygı duyan insanların, bu eninde sonunda bilimsel çizgiye, sınıf hattına yönelecek olan hareketidir.

Merkeze insan konularak, dolayısıyla sınıf savaşımının, sınıflar arasındaki çelişkinin ve tabii bütün bu verilerin kaynağında kapitalizm olduğunun üstünden atlatılmaktadır.
Evet çözüm için merkeze insanı koymak gerekiyor ama gerçekten kendine yabancılaştırılmamış, insanlığından çıkarılmamış insanı koymak gerekiyor. Ve bu, bugünkü görünümüyle ne İshak Alatonlar, ne de eve ekmek götürebilmek için küçücük ve kapkaranlık dünyasının çaresizliğinde yaşayan kendine yabancılaşmış ve giderek baldırı çıplak hale getirilmiş emekçi insan da değil, emeğinin ürününü zengine kaptırmak için gönüllü olsa da, bu haktan mahrum bırakılan işsizliğin pençesindeki insan da değil.
Önce bu insanı yaratmak gerekiyor. Yaratmak için de, insanlığın tapusunu dahi eline geçirenlerden kurtulmak gerekiyor. Bununla da iş bitmiyor, insanın insan olmasının önündeki bütün engellerin kaldırılması gerekiyor. Ve işte bu işin merkezine konulacak olan, baldırı çıplaklığa çoktandır adım atmış işçi sınıfı ve emekçilerdir. Ve özünde onlar da insandır ama, İsak Alaton gibiler onların emek ürünlerini elinden aldığı ve onları emeklerinin ürünlerine ve kendi insanlıklarına yabancılaştırdığı için, merkeze İsaklarla beraber konulmak istenmesi yine yeniden İsak Alatonların zenginliğinin garantisi içindir. Demek ki, insanın insan olabilmesinin önündeki engeller kaldırıldıktan sonra, insan gibi insan yaratılır ve işte bu insanı bütün sorunların çözümünün ve hatta dünyayı yok etmeden yaratılacak olan bütün zenginliklerin kaynağının merkezine koyabiliriz.
Şimdi, şu anda yani, merkeze konulacak insan, işçi sınıfının devrimciliğine, öncülüğüne ve bu temelde sahip çıkması gereken aygıtına eskisinden bin kat fazla inanan ve güvenen ama bunu sadece yürekle değil, akılla da yapan sınıf bilinçli, politik bilinçli insan olmalıdır. İşte bu nedenle yani işçi sınıfının kendi aygıtına sıkı sıkı sarılmasından korktukları için, dün jirondenlerin ve oportünistlerin ve de kapitalizmde bir süre daha kalmak isteyen sosyal demokratların(o zamanki komünistler)içindeki revizyonistlerin panik içindeki korkusunu, bugün bu korkuyu ve paniği kapitalistler adına yaşayan eski sol gömlekli sahtekarlar ve hala kapitalizmde kalmanın erdemlerini sıralayan revizyonistler, reformistler ve dahi kendine demokrat diyenler yaşamaktadır. Demokrasi ile yatıp kalkmaları ve kapitalizme methiyeler düzmeleri bu korkularını bastırmak içindir. Başka ifadeyle, işçi sınıfının, emekçi halkların 1789 ların jirondenlerinin korktuğundan, şimdi hala neden korkulduğunu, daha açık ifadeyle, bu korkunun burjuvazi adına olduğunu anlayacakları rüzgarın esmeye başladığını görmelerindendir.
İnsanın da, insanlığın da ve elbette dünyanın da, şansı ancak ve ancak bu insanda ve bu aygıttadır.
Yani bu şans, yeşiller adıyla ya da başka isimlerle, yaşamın yeşil renginin üstünden atlayarak, sürekli doğanın yeşilinden ve insanlıktan çıkartılan insana insaniyetten söz eden, sürekli kan akıtan bir pınar olan kapitalizm koşullarında kalarak ve hatta onu da katarak, barıştan söz eden, ömrünün baharında olmasa da, kapitalizmin kışının dahi biraz daha uzatılması için çaba sarf edenlerde değildir.

Başka bir dünyanın var olabileceğine inanmak yetmiyor, hele ki bu başka dünyanın kapitalizmde kalarak mümkün olabileceğini pompalayanların hülyalarına kapılarak, bu inancın var olduğuna inanılıyorsa, bu başka dünya, sadece o dünyayı hayal edenin ütopyasıdır ve bu ütopya yaşamın yeşili yanında teorinin gri olması nesnelliğini hiçbir zaman aşamaz.
Dolayısıyla işçi sınıfını da, emekçileri de, işsizleri de, velhasıl çıkarı sosyalizmde olan, bu başka dünyada olan, hiçbir kişi ya da grubu, sınıf ve katmanı da bu dünyanın gerçekleşebileceğine inandıramaz.
Kaldı ki, bu dünya ile ilgili hülyalar herkesin ya da her kesimin kafasında ayrıdır. Nesnelliğe yakın bir özlem bütünlüğündeki hedef olarak, yalnızca bilinçli işçi sınıfının hülyasıdır.
Bunu, bütün nesnelliği içersinde yani yaşamın yeşiline yakın teorisine sahip olarak, aklında ve yüreğinde taşıyanlar ise, her zaman en bilinçli ve bilimsel bakabilen, sınıf hattının o ince sanatkarlığını taşıyan köprünün üzerinde, bu başka dünyaya olan özlemdeki cazibeyi, hem bu köprüyü bir güven köprüsü haline getirebilecek ve hem de bu köprünün daha güvenli hale gelmesini, bu başka dünya hayalini, kitlelere bu hayalin zıt kutbunda olan yani düşmanı olan yani bu başka dünyayı kesinkes istemeyen sınıfla yani kapitalizmle bulaşık hale girmeden anlatabilenlerdir.
Ve bu da, önceden beri söylediğim gibi, Çetin Altanları ve familyasını ve hatta Cengiz Çandarları hâlâ solcu ustalar olarak görmekle olmaz.
Çetin Altan ile ilgili birleşilen nokta, onun boş laf ustası olduğudur. Laflarını salatalık tadında satmak için tumturaklı ama içi boş sözleri bir birine bağlayıp halkın kafasının içindeki başka dünyaları, gerçekte kendisinin hayal ettiği dünyayı açıklamadan, yine halka satan bir pazarcı ustalığındadır.
Bu nedenledir ki, Kültür ve Turizm Bakanlığınca gazeteci yazar Çetin Altan'a değer görülen "2008 Yılı Kültür Sanat Büyük Ödülü"nü verirken Erdoğan, "Türkiye'nin demokrasi tarihine denk bir düşünce serüveni izleyen, düşünceleri için bedel ödeyen, üslup ustası Çetin Altan'ı Türkiye adına, demokrasi ve özgür düşünce adına sevgi ve şükranla selamladığını" belirtmiştir.

İşte bütün bu bulaşıklıklardan uzak olup, öncelikle, tek başına kalmayı göze almak gerekir.
Özgürlük de, demokrasi de ve elbette eşitlik ve kardeşlik de, sosyalist iktidar mücadelesinin açacağı yürüyüşle kazanılacaktır. Sosyalist iktidar yürüyüşünün büyütülmesinden uzak özgürlük ve demokrasi nutukları, sosyalizmi yakınlaştırmak ve bunun için yolu açmak üzere atılan nutuklar değildir.
Kökleri çok gerilerdeki tarih öncesine, mesela örneğini verdiğim Vietnam’daki insani gömlek giydirilmiş, insanın kökünü kazımaya çalışan örgütlerin laboratuarvari dinamiğine uzanmaktadır.
Hem demokrasi, hem özgürlük deyip, hem de bunu sosyalizm adına söylerken, hadi sosyalist hareketin tabanını bir köşeye koyalım, daha özgürlük için, demokrasi için mücadele edecek tabanın dahi doğru dürüst sınıfsal zeminini ele almayanlar, hangi güçle özgürlüğü (ki ne kastedildiği de belli değildir.) ve demokrasiyi kazanacaklarının lafını bile edememektedirler.
Son söz olarak, kapitalizm ne insanlık, ne kardeşlik, ne eşitlik, ne özgürlük, ne de demokrasi ve barış yaratamaz. Çünkü bunların hepsinin düşmanı ve yok edicisi olan ve hatta bunlar olursa yaşayamayacak olan bir özel mülkiyet rejimidir. Kapitalistler, edindikleri özel mülkiyetlerine, bu zenginliklerine, bunu yaratan işçi sınıfı, emekçiler olduğu halde, onları kardeşlik ve eşitlik içinde ortak etmeyeceği gibi, kendi kanından olma kardeşlerini bile bu zenginliğe ortak etmekten uzaktır.
Özgürlüğe ve demokrasiye ise, bunların zenginliklerine bir tehdit olduğunu iliklerine kadar hissettiği için kesinkes izin vermeyeceği apaçık ortadadır.
Barış ise, kapitalistlerin sömürülerinin engelsiz ve artarak devam ettiği sürece attıkları sevinç çığlıkları mertebesinde yaklaştıkları bir kavramdır. Bu zenginliklerini yaratan ve yaşamlarını sürdürmek için gönüllü olarak sömürülmek üzere sıraya dizilen işçi sınıfı ile barış içinde olması ise, bu sömürü için güdülmek üzere önüne konulana razı olduğunu gösterdiği sınırdaki pusudadır her zaman.
Bu sınır aşıldığında, hem daha az sömürülmek istendiğinde, hem de bunu özgürce dile getirmek istendiğinde, hatta bu burjuvaziden bir talep tonunda olsa bile kapitalistler bunu cömertliğine nankörlük olarak görür ve işçi ve emekçileri barışa zorlamak için elindeki tüm zorbalık yöntemlerini kullanır.
Kapitalistlerin dilinden düşürmedikleri ve kendilerinin yerine daha çok devşirme eski solculara bestelettikleri ve çığırttıkları demokrasi şarkısı ise, sömürülmek için gönüllü olan ve bu sömürüye doğru güdülürken, işçi sınıfının emekçilerin önüne koydukları haklar için şükran duymalarını ve bu sömürüyü sürdürmeleri için kapitalistlere canı gönülden yardım etmelerini ezberletmek içindir.
Yani kapitalistlere kapitalistlerin önlerine koyduklarına şükran duydukları oranda ve kapitalistlerin zenginliklerini artırmak için kapitalist devletle canı gönülden yönetişim ilişkisine girdikleri oranda kardeş olabilirler ki, kapitalistler bu kardeşlik için daha önlerine koyduğunu her geçen gün geri alsa bile, onlara bir gün kapitalist yani zengin olma şansı vermekle, bu kardeşliği daha çok pekiştirdiğini saymaktadır.
İşte işçi sınıfına ve emekçi halka yine işçi sınıfı ve emekçi halk kardeş olabilir. Kim ki, kapitalistten bir kardeşlik beklerse ve bu sayede zengin olacağını düşlerse, geriye baksın, kapitalistlerin kar hırsları ve zenginlikleri için kendi öz kardeşlerini kestiğini, hatta kendi babasını ve çocuklarını kesme pahasına bu zenginlik tahtına oturduğunu, hatta kardeşlerini ya da babasını kesmezse bu zenginlik tahtına oturamayacağını görecektir. Kendi öz kardeşlerine, hatta çocuklarına koklatılmayan zenginliğin baldırı çıplak işçi ve emekçilere koklatılmasını beklemek, bunun için al al, mor mor ya da yeşil yeşil hayaller kurdurtmak, kapitalizmle pazarlıkta fiyatını yükseltmekten başka bir şey değildir.
Kapitalizmle kardeşliğe hayır derken, bu kardeşlikten nemalanmak isteyenlere de tiksinti duymak, insanlığı yükseltecek olan sınıf kininin hem en insanca yanı, hem de işçi sınıfının isyanını biriktiren en akıllı tutumu en güçlü araçlarından biridir.

Fikret Uzun

2010a GİRERKEN

Değerli arkadaşlar, dostlarım,

Bundan iki yıl önce, 2007’nin sonunda yani 2008’e girerken, pek alışkanlığım olmadığı halde, ben de kutlama yerine geçecek bir yazıyı kaleme almıştım. Bu yazıyı yazmamdaki etken, yılbaşı kutlamaları üzerine okunan bir hutbe idi.
Hutbe, “Yılbaşını kutlamayın “ diyor ve “Akla ve sağlığa zararlı” olduğunu vaaz ediyordu.
Dikkatimi çeken, bu tarihten önceki yıllarda böyle bir hutbenin okunmuş olmaması idi ve Taksimdeki, havai fişekli yılbaşı kutlamalarının da, şu anda da yönetimde olan aynı ekiple büyük şehir belediyesinin organize edilmiş olması idi.
Kafamda, her zaman olduğu gibi, kimsenin sormadığı bir soru daha oluşmuştu ve hemen sormuştum; bu yıl hutbe okunarak yeni yıl kutlamasının akla ve sağlığa zararlı olmasına dikkat çekiliyorsa, geçmiş yıllarda neden hutbeyle bu dikkati çekmeye gerek duyulmamıştı?
Hutbenin okunduğu tarihlerde, bu güzel ülkede PKK terörünü saymazsak, her şey güllük gülistanlık gösteriliyor, tek derdimizin, yılbaşı kutlamalarının aklımıza ve sağlığımıza zararlı olduğu yönünde gösterilmeye çalışılıyordu.
Cevabı ise yine bir soru yaratarak yine kendim vermiş ve artık akılları kilit altına alma operasyonları tamamlandı mı, yoksa devam mı ediyordu da, böyle hutbeler okunabildiği gibi, buna kimseden ses çıkmıyordu diye sormuştum.

Daha da ilginci, Soros’un çocukları diye nitelenerek tarif edilen, eskiden kalma gömlekleri ile bazı aydın geçinen, hatta solcu geçinen kişilerin, bu hutbelerin artık TV’lerde okunabilmesine olanak sağlayanların “Kemalist demokratik devrimin yarım kalmışlığına son verecek onu tamamlayacak misyonerler” olduğunu , “Allahın bu misyonu onlara ihsan eylemiş olduğunu.” söylemesi öne çıkıyordu.
Buna dikkat çekerken, şu somut gerçeğe de dikkat çekmekten kendimi alamıyordum ve kabahatin hutbeyi okuyanlarda ve okutanlar da olmadığına, çünkü onların kendilerine göre yapılması gerekeni yaptıklarına ama hala içimizde zannettiğimiz (ben o zaman da öyle zannetmiyordum.) kimi aydın kılıklı sahtekârların ki, epey fazla idiler, bu yapılanların haklı ve demokrasinin gereği olduğunu göstermeye çalıştıklarına dikkat çekiyordum.
Bu kişilerin, görülmesi gerekenlerin üstünü örtmeye çalıştıklarına, ortaçağın soyluları olma sevdalarına, işçi sınıfını ve emekçi halkı ve elbette bu sahtekârları bile bizden sayacak kadar iyi niyetli, dürüst ve umudu tükenmemiş sosyalistleri, komünistleri arkadan hançerlediklerine dikkat çekiyor, akılların kilitlenmesinde asıl suçlu olanların bu sahtekârlar olduğuna şiddetli ısrarımla vurgu yapıyordum. Dahası, aklımızın kilitlerini açmaya yarayacak açılımlar yerine, kilitleri daha da sağlamlaştıran açılımlara hem sol ton verdiklerine, hem de, gözümüzün önünde cereyan eden gerçeklerin, örneğin Pakistan’da olup bitenlerin üstünü örtmeye yarayan açılımlarla emekçi kitlelerin aklını karıştırdıklarına, sözün özü olarak, kitleleri emek-değer çelişkisinden uzaklaştırdıklarına vurgu yapıyor, aklımıza vurulan zincirlerden kurtulmak gerektiğini dillendiriyordum.
Ve 2008’e girerken kendini gösteren olgunun, ortaçağ karanlığına dönüşün manevraları ile aydınlığa daha sıkı sarılmanın daha bir açıklıkla yaşanacağına işaret ettiğine dikkat çekiyordum yani yeni yıla ve ilerleyen diğer zamana damgasını bu gerçekliğin vuracağını belirtirken, türlü illüzyonist tiyatrolar oynanarak, orta çağ düşüncesini hâkim kılmaya çalışanlara asistan olacak asıl aktörlerin, yine sol gömlekli sahtekârlar olacağını vurguluyordum.
Ve yüreğimdeki acıyı da dışa vurarak, şöyle sesleniyordum, “ey benim memleketimin güzel ve özel insanları, biz bu günleri görmek, uzaktan seyretmek için mi yaşadık o eski günlerimizi, onun için mi, tarih tarih der dururken,”şanlı “tarihimizi masala çeviriyoruz? Ne oldu bize, çok mu kalın kilitlerle kilitlendi aklımız?” diyerek haykırıyor, “artık tüm kapıların açıldığını, bu açılan kapılardan aklımızı özgür kılmamız gerektiğini, bunu beceremezsek, tüm geleceğimizin tutsak kalacağını” anlatmak için adeta yalvarırken, temenni niyetine olması gerektiğine inandıklarımı şiir misli dizeleri sıralayarak yüreklere sesleniyordum.
Şöyle diyordum:

“Gün, Mevlana'vari düşünmeyi bırakma zamanıdır.
O’nu diye diye, dünya ne hale geldi hep beraber gördük.
İki sınıf var, şimdilerde yok dense de,
O iki sınıftan biri galip gelecek son tahlilde.
Ve o sınıf işçi sınıfı olacak.
Bu dünden de belliydi, şimdi de besbelli.
Ama ne olur açın artık aklınızın kilidini,
Açmazsanız kalacağız hepimiz Mevlana'vari,
Öyle olunca, ne olursunuz işçi sınıfı
Ne de burjuvazi.
Ama uzun sürer bu yüzden, burjuvazinin egemenliği...

Ben derim ki, söylerken son temennimi;
Siz tamamlayın biraz da,
Bu mısraların gidişini,
Açın aklınızın kilidini,
Silin gözlerinizdeki sisi,
Dinleyin yüreklerinizdeki sesi,
Görün gerçeğin acımasız izlerini...
Ben size daha fazla ne diyeyim ki...”

Şimdi hepimiz sormalıyız kendimize, 2010 da hak etmiyor mu bu dizeleri ve bu dizeler ve ondan önce işaret ettiklerim göstermiyor mu bundan önceki yılların izlerini?
Ve dahası var; hem beğenmiyoruz, Marks’ı, Lenin’i, hatta Engels’i ve Stalin’i, hem de olamıyoruz ne onlar gibi, ne de onlardan ileri… Ama dilimiz pabuç gibi, ne yeniyi gösteriyor, ne de yeniyi engelleyenleri, hatta unutturmaya çalışıyoruz sosyalizmi, bir burjuva demokrasisi uğruna sonsuzlukta imiş gibi gösteriyoruz yegâne çözüm olan sosyalist iktidarın kapıda olduğunu ve dünyanın bütün topraklarında aklı özgür olan yetenekli devrimcileri beklediğini.
Herkesle hatta dünyayı ortaçağ karanlığına götürenlerle bile empati kurarken, sınıf barışı için, Mevlanacılığı yere göğe sığdıramazken, empatiyi boş verelim, baş düşman gösteriyoruz aslolanın emek-değer çelişkisi ve emek süreci olduğunu söyleyip, sınıf mücadelesinden, sınıf kininden söz edenleri ve merkeze işçi sınıfını koymak gerektiğini gösterenleri…
Öyleyse, yerim dar demeden, gönlü de, aklı da sosyalizmden yana esen fırtınaları taşıyanlar, bu fırtınalarına sosyalist iktidarın rüzgârını katıp, tüm umutsuzlukları ve tüm hutbeleri yırtarcasına kolay çözümlerden, güvenli zannedilen çözümlerden vazgeçip, gerçek çözümleri anlamak ve bu çözümleri hâkim kılmak için, akıllarını tutsaklık zincirlerinden kurtarmak zorunda olduklarını bilince çıkartıp 2010’a böyle girmelidir.
Yani dostlar, öyle en güzel, en süslü temennilerle 2010’u bari geçiştirmeyelim, temennilerimiz baki kalsın ama gerçekleştirilebilecekleri gerçekleştirmek için, ya da bunu engelleyenleri engellemek için üzerimize düşen bu güne kadar yapamadıklarımızı 2010 da yapmaya adım atalım.
Ve şu gerçekliği aklımızla geliştirerek, süslü temenniler yerine tutsaklığından kurtulmuş akılların özgür gelişimine ve tutsaklığı devam eden akılların kilitlerinin çözülmesinde sıçrama yaratacak şekilde düşünce dinamiğimize yerleştirelim; bu gerçeklik, birinci dünya savaşından bu yana uluslararası kapitalizmin bunalımının yarattığı şartlar altındaki sınıf mücadelesi dinamiğinin, emekçi sınıfların önüne koyduğu seçim olan, ya ekonomik ve politik kölelik ya da kapitalist sömürü ve baskıya son demek olan; ya sömürgesel baskı ve emperyalist savaş ya da gerçek barış ve halklar arasında kardeşlik ilişkileri demek olan; ya kapitalist anarşi ve kriz ya da krizi ortadan kaldıran sosyalist ekonomik sistem demek olan; ya burjuva diktatörlüğü ya da proletaryanın diktatörlüğüdür.
Bu gerçeklikten hareketle canlı canlı çürümüş olan kapitalizmi kurtarmak için, özellikle hala kapitalizmden medet umduğu halde sosyalist geçinenlerin ve elbette kapitalistlerin, kocakarı ilaçları misli önerdikleri ve kafalara kaktıkları çözümlerin tersine, kapitalizmin hastalığının iyileşmez olduğunun ve çözümün burjuva diktatörlüğü demek olan, burjuva demokrasisi yerine proletarya demokrasisinde olduğunu kitlelere göstermek gerektiği gerçekliği bilince çıkartılmalıdır.
Yine buradan hareketle faşizmi burjuva demokrasisine karşıt olan sınırlar içinde değerlendirmek yerine, burjuva demokrasisi ile beraber ve yavaş yavaş onun karşıtına dönen bir madalyonun diğer yüzü misli değerlendirmek gerektiğinin dolayısıyla faşizm ile burjuva diktatörlüğü olan burjuva demokrasisi arasında ilkesel bir çelişki olmadığı gerçekliğinin görülmesi de gerekmektedir.
Yani faşizm ile burjuva demokrasisinin, aynı sınıfsal içeriği taşıdığını ve aynı madalyonun diğer yüzü olduğunu görmek gerekmektedir. Yani 21. yüzyılda, emperyalizmin, kapitalizmin ve elbette faşizmin karşısına burjuva demokrasisinin konulmasının, işçi sınıfı ve emekçi halkın savunma aracını sağlamak demek olmadığını, aksine bunun faşizmin güçlenerek sağlamlaştırılmasında, sömürünün yani kapitalizmin korunmasında burjuvazinin legal mücadele aracı olduğunu bilince çıkartmak gerekmektedir.
Yani faşizm ile burjuva demokrasisinin birbirini dışladığı ve iki ayrı sistem olduğu şeklindeki yaklaşımdan vazgeçmek gerekmektedir. Çünkü bu yaklaşım hem teorik olarak, hem de tarihsel olarak nesnelliği ifade etmemektedir. Öyleyse çözüm, faşizmin karşısına burjuva demokrasisini bir savunma aracı olarak koymak değil, çözümün tamı tamına proletarya demokrasisinin konulması olduğunu görmek gerekmektedir.
Bütün bunların ışığında, teorik ve tarihsel olarak da, aklı özgür olanlarca doğru olduğu görülebilen gerçekliğin, birinci dünya savaşındaki kapitalizmin bunalımının, burjuva demokrasisi ile aşılamadığının, aksine tek ülkede ve burjuva demokrasisinin ve kapitalist gelişmişliğinin yaşandığı ülkelerde değil de, geri bir ülkede sosyalizmin doğarak, kapitalizmin bunalımının kalıcı olduğunu ve kendine has olduğunu gösterdiğini ve hatta derinleştirdiğini; ilerleyen zamanda ve sosyalizmin pratiğinin gelişmesiyle ve elbette kapitalizmin bunalımının derinleşmesiyle ortaya çıkan şartların biriktirdiği sınıf mücadelesi dinamiğinin, bir dünya savaşı halini alıp, sosyalizme karşı topyekûn saldırıya dönüştüğünü ama bunun sonucunun da kapitalizmi kurtaramadığını, aksine hem yeni ve daha fazla sosyalist devletlerin ve özgür halkların doğduğunu ve ilerleyen zamanda, emperyalizmin tüm sinsi ve açık saldırısına ve de sosyalizm karşısında yenilmez olduğunu göstermek için manevralar içine girmesine ve hatta sosyalizmin kapitalist restorasyonuna ve her türlü kocakarı ilacına rağmen, kapitalizm bunalımdan çıkamamış ve bir başka emperyalist savaşın eşiğine gelmiş olmasının; bunun sonucunun ise, 21. yüzyılın gerçekliği olarak ya dünya çapında barbarlık, ya da dünya çapında sosyalist sistem olacağının ama dediğim gibi, ağırlıklı olanın, tarihsel ve teorik olanın, proletarya demokrasisinin dünya çapında muzaffer olacağının işaretlerini göstermesidir.
Ancak bu tarihsel ve teorik olarak önümüzde duran ve nesnelliği barındıran gerçekliğin görülebilmesi için aymazlıktan ve ahmaklıktan uzak, tutsaklığının zincirlerini kırmış akıllara ihtiyaç vardır.
Ve ben 2010 yılının, bu ihtiyacı hızla karşılayacak koşulların yılı olmasını temenni ederken, aslında bunun gerçekleşeceğine olan inancımı dillendiriyorum.
2010 yılının tüm dünyada sosyalist iktidar rüzgârını taşıyan kelebeklerin uçuştuğu ve daha çok da bu toprakların üzerinde kanatlarını çırptığı bir yıl olacağını ve elbette emperyalist kapitalizmin bunalımının olduğu kadar çaresizliğinin de artacağı ve aynı oranda bütün karakterini kusacağı ama çürümüşlüğünden kurtulması bir yana çürümüşlüğünün emekçi kitlelerce daha bariz bir şekilde görüleceği ve bütün gözlerin, kulakların sosyalist iktidar rüzgârını taşıyan kelebeklerin kanat çırpışlarına dönerek, tekellerin umutsuzluğunun, çaresizliğinin, emekçi sınıfların çaresi ve umudu olacağı bir yıl olacağına inanıyor ve bu inancımın daha fazla akıl tutsaklığından kurtulmuş yüreklerce paylaşılmasını temenni ediyorum.
Dostça ve umut dolu bir yürekle herkesin yeni yılını kutluyor, bu vesile ile sağlık, umut ve mutluluk dolu yıllar diliyorum.
Saygılarımla
Fikret Uzun
31 Aralık 2009