9 Ocak 2011 Pazar

WELETA ROJDA’YA VE İGD YÖNETİMİNDEKİ GENÇLERE İKİ AÇIK MEKTUP

WELETA ROJDA’YA VE İGD YÖNETİMİNDEKİ GENÇLERE İKİ AÇIK MEKTUP

Weleta Rojda,
İGD’nin özünü, ‘bizim İGD daha iyidir’ güzellemesi ile gençliği yanlış yöne sürükleyenlere karşı mücadele edemezsin. Bu ancak, ideolojik mücadele ile ve İGD’nin özünü özümseterek olur. Ve İGD’nin kuruluş yıldönümlerinden, İGD isminden medet umarak gençlere ilerici gençliğin ruhunu yansıtamazsınız. Size İGD tabelası değil, ilerici gençliğin özü gerekiyor. Bu öz de, ideolojik formasyonla ve teorik hünerle ortaya çıkar. Bu hüneri göstermeyenlerin elinden tabela da alınır, tabelanın taşıdığı özün içi de boşaltılır. Bunun için biraz birbirinize nitelik içermenin yollarını arayın. Okuyun, tartışın ve “biz en iyi İGD’yiz” modundan ayrılın.

İGD’nin özünü sürdürmek istiyorsanız bu konuda hem eleştirilere açık olun, hem bu eleştirileri kendi özgür iradenizle karşılayın ve hem de eleştirileri küçümsemeyin ki, özden uzaklaşmayasınız. Ve bir dost yaklaşımı ile öneriyorum ki, önce,"kimliklerinizi yakın, insan olarak dünyaya bakın" diyen tekellerin ideolojik silahı olmaya aday kişiliklere inat, şu Weleta Rojda suretinin altındaki sureti gençlerin görmesine izin ver, senin kim olduğunu gençler bilmezse, ne dediğini de görmez. Ama uzunca ve bir şeylerin kalbine kalbine saplanan bir hançer misli şeyler yazacaksan, burada değil, başka yerde mesela bir fabrikanın kapısında, bir grev çadırında, bir üniversitenin dışa açılan kapısında, düşüncelerini gençlere hitap eden broşürlere aktar ve o zaman bu surete de gerek yok, kendi suretine de gerek yok. Ama burada, dediklerinin arkasında olduğuna inanılmasını istiyorsan, bu suretle bunu başaramazsın. Üstelik bu suret sadece kafanı saklar, diğer yerlerini kapatamaz. Ve mücadele edecekseniz, İGD’nin özünü boşaltmaya ve ilerici gençleri tekellerin ideolojik silahı olarak yönlendirmeye çalışanlara, onların ideolojik şaşırtmalarını bertaraf edecek ideolojik mücadele geliştirerek yapın. Yoksa atı alan Üsküdarı geçecek ve ilerici gençlik, kör kuyulara sürüklenecektir. Siz de anlatacak kimse bulamadığınız için, kendi kendinize anlatmaktan yorulup, anlatmaktan da vazgeçeceksiniz. Vazgeçmemenin temel koşulu, ideolojik mücadelenin şiddetini artırmak, ideolojik netliği sağlayıp, net olmayanlardan ayrılmaktır.
İdeolojik formasyonu olmayanlar, yalnız kalamaz, aidiyetsiz yaşayamaz. Bu da onları en kötü alanlara sürükler ki, örnekleri çok fazla. Burada bile filizlerini büyütmeye çalışıyorlar. Siz ilerici gençliğe mihmandarlık yapmayı kafanıza koydu iseniz, önce okuyun ve tartışın. Ve kimlerden ayrılacağınızı, ayrılmanızın ölçütünün ne olduğunu ve nereden başlayacağınızı enine boyuna tartışın. Acele etmenize, telaş anlamında hızlı davranmanıza gerek yok, Kapitalizm yıkılana kadar gençliğin sorunları da, diğer sorunlar gibi bitmez. Sorun varsa çözüm de vardır ve siz bu çözümü göstermeye adaysanız, önce kendiniz doğru çözüm hangisidir, onu görmelisiniz. Görmeden gösteremezsiniz. Bilmeden öğretemezsiniz. Ve başkasının aklı ile de hiçbir yere varamazsınız.
Bakın Türkiye en kötü karanlıkların kıskacına sürükleniyor. Kutsal ittifakın çeperi genişlerken, ilerlemeden yana olanlar, tarihin ilerleme çizgisinin ne anlama geldiğinden bi haber bir birini hançerliyor. Bunu manipıule eden, kutsal ittifakın, içimizdeki ideolojik silahlarıdır. Burada modelleri var. Ve burada ilerici gençlerin mücadelesini kayıkçı kavgasına döndürmeye çalışıyorlar. Böyle olunca size kim inanır da, peşinizden gelir, kapınızı çalar, beni üye yapın der. Sizin üye adaylarınız burada değil. Gençliğin diğer alanlarında.

O alanlar daha saftır. O alanlar daha bakirdir. Ama sorunların asıl olanı oradadır. Burada ideolojik formasyonu sağlam olan bir tek kişi yeter ve o bütün ideolojik şaşırtmaları karşılayacak sertlikte ideolojik kavgayı sürdürmelidir. Ama sizin asıl alanınız başka yerdedir. Bırakın diğerleri kendilerini deşifre etsinler. Sahtekârlığı beğenmiyorlarsa, ahmak kalsınlar. Siz sadece bunu ortaya çıkarın. Gerisi diğer alanlarda.
Bana da kızmayın, İGD nin eski bir yöneticisi olarak bunları söylemek zorundayım, size borçluyum ama siz de bana kızmadan kulak vermeyi borçlusunuz, sahiplendiğiniz benim kuşağımın ve benim yöneticisi olduğum bir çizgisidir. İGD çerçevesinde yürüyen başka tartışma sayfalarında da bu konuda gerekenleri ifade etmeye çalıştım. Bunları dikkatle değerlendirmelisiniz. Varsa eleştirileriniz ortaya koymalısınız. Tekke mantığı ile ilerici gençler açığa çıkarılmaz. Olsa olsa edilgen gençlerin ilericilik oynamasını sağlarsınız. O nedenle sesime kulak verirseniz ilerici gençliğe daha yararlı olacağınızı düşünüyorum.

Saygı ve sevgilerimle kendi iradesi ve aklı ile ilerici gençliğin, tarihin ilerleme çizgisinden kaydırılmış olduğumuz bu gün sürdürdüğü mücadelesine önem verdiğimin unutulmamasını diliyorum. Ama bu ağır bir sorumluluktur ve tarihin ilerleme çizgisinin ne anlama geldiğini bilmeyi gerektirir. Bu bilinçle de, bu çizgiyi nesnel rotasından döndürenlerin sürüklediği uçurumun eşiğinde olduğumuzu da görmeyi gerektirir. Bunu görüyorsak, o noktada başka sürüklenenler de olduğunu görmek gerekir.

İşte bu sürüklenilen yer, sorunların yumak olduğu ama çözümünün de gözlerimizin içine baktığı yerdir. Bunun için, devrimci olmak, genel olarak işçi sınıfının yolundan yürüyor olmak yetmez. Bir hüner gerekiyor. Bu hüner, zincirin bütün halkalarını elinde tutarak, diğer halkalara sağlam biçimde geçebilmek ve bütünü tamamlamak için, bu sürüklendiğimiz noktadaki hangi halkanın özel önem taşıdığını görüp, o halkayı bulup çıkarmak ve sımsıkı kavramak gerektiğini de bilince çıkartmak ve bunu uygulamak gerekir.

Hem genç olmak, hem işçi sınıfının yolundan yürümek bunu ziyadesiyle gerektirmektedir. Beni anlayacağınızı umarak yürekten başarılar diliyorum. Unutmayın, ideolojik formasyon olmazsa, en güzel tabelayı da assanız, tabelanın ihtiva ettiği örgütün, düşmanının eline geçmesi kaçınılmazdır. Bütün işleri tatil etmeden, ideolojik ve teorik formasyona özel önem vermelisiniz. O olmadan, ne kadar hareketli olsa da, diğer işlerin bir ayağı topal olacaktır.

Birinci mektubum burada bitiyor ve Weleta Rojda’ya ulaşmıştır.
Şimdi de, bu mektubumda ifade ettiklerimi tamamlayan ifadelerimi yansıttığım mektubumu, Weleta Rojda’ya ve ilerici, yurtsever, devrimci gençlerin dikkatine sunuyorum.

Weleta Rojda,

Önceki mektubumda, eski bir İGD yöneticisi olarak, gençliğin yükselen mücadelesine, hareketliliğine ve İGD ruhunu sımsıkı tutmaya çalışan iyi niyetli gençlere, seninle konuşarak kimi önemli noktalarda mesajlar verdim.
Ancak mesajlarımın üzerine yatmanız yetmiyormuş gibi, üstelik de söylediklerime, “tekerimize çomak sokma” der misli,“ işimize karışma” , “senden akıl alacak değiliz “ yollu hiddet gösterisi içinde cevap gelince (bu cevabın senden gelmemiş olması önemli değildir. Cevabın bundan farklı olsa idi, ya da verecek cevabın olsa idi ondan önce verirdin.) ve daha önemlisi, cevapta İGD’nin de TKP’nin de (bu şu anda yolundan yürüdüğünüz TKP olsa gerek) içinin dolu olduğu iddia edildiği halde, son derece sığ ve İlerici Yurtsever Gençliğin ruhuna ters olan Referandumda “BOYKOT” a çağıran ama ilericilikten, yurtseverlikten söz etmeyi de ihmal etmeyen, dahası, ileri demokratik bir düzenle (yani bir burjuva demokratik düzenle) sosyalizme açılmaktan söz eden bir bildiriyi, İGD’nin ve yolundan yürüdüğü TKP’nin içinin ne denli boş olduğunu göstermek de yine bana düştü.
Beni tanıyanlar da tanımayanlar da artık iyice tanımıştır. O halde boş konuşmadığımı da, dediklerimin arkasında olduğumu da, tarihe not düşerek yazdığımı da artık öğrenmişlerdir. Yanıldığım bir konu olursa kabul edeceğimi ve bunu bana gösterenlere şükran duyacağımı o anlamda, eleştiriye özel önem verdiğimi de herkes öğrenmiştir.
Ama ne yazık ki, şimdiye kadar söylediklerimi, tespit ettiklerimi, çözümlediklerimi enine boyuna eleştirip, yanlış olduğunu gösteren olmamıştır. Ama bana kin besleyen, söylediklerimi sessizlikle öldürmeyi seçen ve sıkça küfür niyetine boynuma çeşitli yaftalar asmaya çalışan çok olmuştur. Hâlâ da böyle devam ediyor. O nedenle ifade ettiklerime iyi niyetle yaklaşanlar ile farklı yaklaşanları ayırt etmem artık çok daha kolay olmaktadır. Ve yine o nedenle dostça ama sert bir ifadeyle eleştirilerimi sakınmadan seslendiklerimle, tümüyle tiksinerek ve sınıf kinimi yükselterek, emperyalist burjuvazinin ideolojik saldırısı ile mücadele edercesine ideolojik mücadele içine girdiklerim, bu temelde söz sarf ettiklerimin ayrı olduğunu sesimin tonuna mutlaka yansıtırım.
Bununla birlikte, onca söylediğime, tek bir karşı cevap, eleştirel yaklaşarak yanlış noktalarımı düzeltmek söz konusu olmadığı halde, ya da eleştirilsem bile eleştirilerde ulusalcı yapılmam, milliyetçi kılığa sokulmam dışında başka bir açıklama olmadığı halde, aynı çizgide olduğumuzun görüntüsünü de bozmadan tümüyle düşmanın değirmenine su taşımakta diretenlerin ya ahmak, ya da sahtekâr olduğunu ve en son olarak da ikisi arasında bir ayrım kalmadığını da hiç çekinmeden ve arkasında durarak ifade ettim.
Bu ne demekti, bir taraftan faşizmden söz etmek, antifaşist, antiemperyalist mücadeleden söz etmek, diğer taraftan ilericilikten, yurtseverlikten söz etmek ve hepsi ile birlikte sosyalizmden söz etmek, ama diğer yandan, bu söz edilenlerin arkasında durmamak, bunlara temelden zıt yaklaşımlar içine girmek, söz uygunsa diğerleri gibi konuşmak, yani emperyalist burjuvazinin, tekellerin ve elbette gericilerin ve tabii ki, onların ideolojik silahları olan devşirme solcuların ideolojik saldırılarına yerleştirdikleri ifadeleri kullanmak, en azından bu ifadelerin dışında konuşmaktan korkmak, hem bir çelişki, hem de bu çelişkinin görülemeyeceğini ve gösterilemeyeceğini düşünerek akıl taşıyanların zekâsına hakaret ama en önemlisi bunların farkına varılamıyorsa ahmaklık, farkında olarak yapılıyorsa sahtekârlıktı.
Oysa ortada, her ne kadar tekeller ve devşirmeleri bunu dayatsa da, bir çelik çomak oyunu yoktur, ortada, boylu boyunca yatan ve bu toprakların hareketini artıran bir sınıf savaşı var. Bu sınıf savaşının keskinliğini hissetmeden, tüm çaresizlikleri içinde taşısa da, çözümünü de hızla yükselttiğini duyumsamadan, görmeye çalışmadan gençliğe mihmandar olmak mümkün değildir. İlerici, yurtsever gençleri İGD çatısı altında toplamanız ise hiç mümkün değildir. Gençliği işçi sınıfının yoluna ilerletmeniz ise imkânsızdır. Çünkü henüz siz kendiniz, bu formasyondan çok uzaksınız. Bunu kendi ifadelerinizle açıkça ortaya koyuyorsunuz.
İşte bu nedenle önce ayırarak ahmaklıkla, sahtekârılığa işaret ettim ama değişen bir şey olmayınca, ikisi arasında bir sınırın kalmadığı tespitini yaparak ilanen akıl taşıyan insanlara duyurdum.
Şimdi bu noktadayız ve bu noktayı ben ilerletmeye çalışırken, siz İGD den ve İlerici, Yurtsever Gençlikten söz ederken, İGD ruhuna sahip çıkmaktan, hatta en güzel sahip çıkmaktan söz ederken, benim ilerletmeye çalışma çabamı, “işimize karışma” ( bana göre, tekerimize çomak sokma anlamındadır) diyerek hem küçümsüyor ve hem de gerçekte İlerici, Yurtsever gençlikle değil, İGD tabelası ile ilgilendiğinizi, sahip olmaya çalıştığınızın İGD tabelası olduğunu göstermiş oluyorsunuz. En azından ben öyle görüyorum ve siz bu görüntüyü sileceğinize, “işimize karışma” , “bizim içimiz dolu, senin dolduracağın bir şey yok” diyorsunuz. Ve ben gerçekleri yüzünüze vurunca, ders çıkartmayıp, sadece hâlâ biz daha içi doluyuz yollu konuşmayı teorik-politik hüner sayıyorsunuz.
12 Eylül öncesi, işçi sınıfı diye diye, TKP diye diye, DİSK diye diye, İGD-İKD diye diye, işçi sınıfı bir tanedir, kurtarıcımız odur, çok yaşasın diye diye, TKP yi kapatıp, TBKP ile daha güçlüsünü, daha yığınsalını yaratacağız diye diye, birleşmek için toplanıp, parça pinçik olarak, gençliğin de, kadınların da, işçilerin de, burjuvaziye teslim edilmesinin kapıları açıldı.
Şimdi yine aynısı, her 12 Eylül öncesinden kalan örgüt parçalarında öne çıkartılmaya, ideolojik –politik formasyondan ziyade, en güzeli biziz, en hakikisi biziz, en doğru yolda olanı biziz modunda mahalle kavgasını andıran sataşmalarla politika yapılmaktadır.
Bakın, etrafınıza bakalım, siz diğerinin sahte olduğunu söyleyerek, kendinizin hakiki olduğunuzu kanıtlamaya çalışırken, ben, size, eski bir İGD yöneticisi hatta TKP üyesi olarak borcum gereği, kimi noktalarda, eleştirilerimi de ihmal etmeden, uyarılarda bulunurken, diğer tarafta sizin sadece sizin isminizi çaldığını (sizin isminiz olduğunu da nereden çıkarttınız o ayrıdır) söylediğiniz kişiler, “KİMLİKLERİNİZİ YAKIN, DÜNYAYA İNSAN GÖZÜYLE BAKIN” diyerek, çizgilerinin sınıf barışına yönelik olduğunu ve gençliğe bunu perspektif olarak açtıklarını bütün çıplaklığı ile gösteriyorum. Madem, onlar sahtedir, isminizi çalmıştır, öyleyse onların bu şaşırtmacasını ortaya çıkartmak benim görevim midir?
Uyarılarım ve eleştirilerim, dostluk ve eski bir İGDli, TKP li olarak ilerici, yurtsever gençliğe, işçi sınıfının yolundan yürüyen gençliğe borç ödeme temelinde bu ikinci mektubumda da devam etmektedir.
Takip ettiğiniz işçi sınıfının yolu olarak öne çıkardığınız yerden üretilmiş olduğu anlaşılan bildiride, “12 Eylül faşizminin artıkları…” diye başlanmış söze, oysa 12 Eylül faşizminin artıkları yoktur, tümüyle kendisi olan 12 Eylül rejimi vardır. Ayrıca, devamında dediğiniz gibi değildir gerçeklik; Kürt coğrafyasında yükseltilenler, Kürtlere özgürlük getirecek, Kürt halkını kurtuluşa götürecek ve Kürt ulusunun topyekûn katıldığı bir hareket değildir.
Kürt ve Türk halklarının birlikte ve ortak düşmana karşı mücadeledir esas olan. Ve ortada böyle biçimlenen bir mücadele yoktur.
Türkiye işçi sınıfı ve emekçi halkının omuz vermesi gereken, böyle bir mücadeledir. Buna, Kürt halkının da omuz vermesi gerekmektedir. Ortada, Kürt coğrafyasında, Gerici Barzan Aşiretine nur topu gibi, emperyalizmle ve ezen ulusun en zenginleri ile işbirliğini en baştan kurmuş olan bir uydu devlet hediye edilmektedir.
Ne zamandır, tepeden, yasalar yoluyla ezilen ulusa kendi kaderini tayin hakkı konusunda verilen özgürlük, özgürlük olmuştur? Bunları biraz düşünün de ondan sonra cümle kurun bu konuda. Türk ve Kürt halkı, gençliği neye destek verecek somutlayın önce. Bunları öne çıkardım diye, Kürt halkının yüzyıllardır süren haklı davasını inkâr ediyor olduğum sonucu çıkartmadan düşünün dediklerimi.
Bölgede, tümüyle ABD-AB nin YDD sinin çerçevesinde oynanan ve bölgesel göbek adı BOP olan, asıl adı ise BİP olan bir senaryoyu, Kürt halkının özgürlük mücadelesi olarak kime niye yutturmaya çalışanlara alet oluyorsunuz?
Bu coğrafyada manipüle edilenler tümüyle emperyalizmin çıkarları doğrultusundadır. Bu manipülasyonlara, özgürlük mücadelesi adı altında, Kürt halkı eklenmeye çalışılmaktadır. Asıl olan, Kürt halkına değil, topyekûn Kürt ulusuna kendi kaderini kendisinin tayin etmesi özgürlüğü değil, yalnızca, Kürt ağa ve beylerine, aşiret reislerine, burjuvazisine ve en önemlisi de, gerici, dinci şıhlarına, Kürt halkını, emperyalist ABD-AB nin gözetimi ve garantörlüğü altında ve onların çıkarları doğrultusunda, inim inim inletme hakkı verilmektedir.
Neyin karşılığında? Bu coğrafyadaki, özellikle petrol zenginliğinden akacakların emperyalist tekellerin cebine gitmesi için alınacak kırıntıların karşılığında. Kırıntılar, ancak ağaların beylerin ve gerici din tacirlerinin kursağına yetecektir ve onlar, bu kırıntıları daha da artırmak için, Kürt halkını çok daha katmerli bir ezginin ve sömürünün içine sokacaklar, iyiden iyiye köleleştireceklerdir.
Bunun için, Kürt halkının, Türk halkının ve işçi sınıfının tepesine binecek, gerici, dinci bir faşist diktatörlüğe göz yumması istenmektedir. Bu diktatörlüğün can yakıcı etkileri Kürt halkının kaderini de etkileyecek, Kürt coğrafyasındaki ağaların, beylerin ve gerici, din bezirgânlarının hükümdarlığını da pekiştirecektir. Kürt halkının kaderi, Türk halkının ve işçi sınıfının kaderi ile aynıdır ve aynı tonda bunun için kardeşlik gösterilmesi gerekmektedir. Bu kardeşlik, tepeden, yasalar yoluyla ve Emperyalizmin gözetiminde verilen özgürlük üzerinden kurulamaz.
İlerici, yurtsever gençlikten söz ediyorsunuz, bunun neresi ilericilik, neresi yurtseverlik. Üstelik bir de antiemperyalistlikten, antifaşistlikten dem vuruyorsunuz. Bu cepheyi böyle mi öreceksiniz, antiemperyalizmi, antifaşizmi ve ilericiliği, yurtseverliği, Kürt halkının haklı mücadelesini, emperyalistlerle işbirliği halindeki, gerici dinci, Türk tekelleri ile işbirliği içindeki bir tırnak içinde özgürlük mücadelesinin peşine takmak için mi göstereceksiniz.
Siz yurtseverliğin ne olduğunu, ilericiliğin ne olduğunu biliyor musunuz? Bence bilmiyorsunuz ama İGD’nin mirasını sürdüreceksiniz ya, en iyi siz sürdürürsünüz ya, ille de İGD ya, o nedenle yurtseverlikten, ilericilikten yüksek sesle söz ediyorsunuz ama gerçekte ne olduğundan bihabersiniz. Ve gerçekte ne olduğunu anlamak için, çaba da sarf etmiyorsunuz.
ABD-AB nin emperyalist tekellerinin yağması burada ne ise, Kürt coğrafyasında da aynısıdır. Üstelik bunun örneği Irak’ta çok net görülüyor. Ama siz göremiyorsunuz ve ezbere konuşuyorsunuz. Ayrıca da, yolumuz işçi sınıfının yoludur derken, bu yolda yürüyor gibi davranmıyorsunuz.
İlerici, Yurtsever gençliği çekmek için vitrininize koyduğunuz “BOYKOT” sizin işçi sınıfının yolunda yürüyor olduğunuzun kanıtı değildir. Aksine, bu yaklaşımınızla takip ettiğiniz o yolun da doğru yol olmadığını gösteriyorsunuz ama bu gerçeği bir tek siz görmüyorsunuz.
Bölgedeki referandumu boykot etmek, Kürt halkının özgür iradesi de değildir, işçi sınıfının yolunda yürümenin kapsamında da değildir. Bunları daha önce anlattım, tekrarına girmeyeceğim. Ama buradan şu anlaşılıyor ki bunu, işçi sınıfının partisi olarak kendini öne çıkartıp, işçi sınıfına ve bu yolda yürümekte kararlı olanlara dayatanların yolu işçi sınıfının yolu olmayınca, bu yolu işçi sınıfının yolu bellemiş olan gençliğin yolu da elbette yoldan çıkmış bir yol olur.
Boykot, Kürt halkının çıkarına olmadığı gibi, Türkiye’nin tüm emekçi sınıflarının, halklarının aleyhine sonuç doğuracaktı, bunu bas bas bağırarak dile getirdik. Diğer yandan bu Boykot, Kürt ağa ve beyleri için, gerici din tüccarları için ve işbirlikçi Kürt burjuvazisi için, emperyalist burjuvazinin çok önceden projelendirdiği şirket misli devletin bir an önce hayata geçmesine yönelik olarak, Kürt egemen sınıflarının elini kuvvetlendirmeye ve Kürt halkını da buna alet etmeye yaramış ama Türkiye’nin emekçi halklarını son derece tehlikeli bir noktaya sürüklemiştir.
Bu nokta, şu anda çok açık olarak görülmekte iken bile, bu BOYKOTu hâlâ savunuyor olmanız, sizin işçi sınıfının yolunda değil, işçi sınıfını yoldan çıkarmaya, Kürt milliyetçiliğinin ve gericiliğinin peşine takmaya çalışanların yolunda yürüdüğünüzü gösteriyor.
Türkiye işçi sınıfının tek derdi Kürt ağa ve beylerinin, aşiret reislerinin, Barzan aşiretinin ve Kürt burjuvazisinin Emperyalist ABD ve AB ile dolaysız işbirliğine girmeleri, daha çok zenginleşmeleri için, Kürt halkını daha çok sömürmeleri ve Kürt coğrafyasından emperyalist tekellerin cebine girecek olanlardan pay almaları için, ille de bir devlet sahibi olması mıdır?
Türkiye işçi sınıfı, emekçi halkları, işsizlikle, yoksullukla, sendikasızlıkla, örgütsüzlükle ama daha önemlisi köle olmamak için direnme ile ve elbette din tabanlı bir faşist diktatörlükle karşı karşıyadır. Kürt egemenlerine yasalar yoluyla zaten devlet verilmeye çalışılıyor. Bunda işçi sınıfına bir şey soran da yok zaten. Ve işçi sınıfı, emekçiler, Kürt egemenlerine verilen devlette Kürt halkı için, ilericileri, aydınları için ve özellikle gençleri, kadınları için herhangi bir iyi yan görmemektedirler.
Türkiye ilerici ve yurtsever gençliği imiş, Kürt halkı ile dayanışma içinde imişmiş; nasıl bir dayanışma verdiğiniz belli, BDP nin boykotu, Kürt halkının iradesi değildir. Ortada Boykotu haklı çıkaracak hiçbir nesnel koşul yokken ve üstelik de, AKP nin yeni 12 Eylül anayasasına Kürt halkının “HAYIR” iradesini yükseltse idiler ki nabız yakalamak budur, politika budur, o zaman hem Türk hükümeti karşısında çok daha ileri bir mevzi kazanabilirlerdi ama daha önemlisi, Türkiye emekçi halkının üzerine 12 Eylül faşist darbesini aratacak denli azgınca saldıracak bir dinci faşist diktatörlüğün konumlanmasına omuz vermemiş olacaklardı.
Bu mu işçi sınıfının yolunda yürümek, bu mu işçi sınıfının yolu.
Siz İGD olarak, İGD nin ruhunu canlandırmaya çalışırken, ilerici ve yurtsever gençliğin nabzını tutmaya mı çalışıyorsunuz, yoksa pragmatik davranıp, Kürt milliyetçiliğinin peşine takılmış gençleri Boykot üzerinden tavlamaya mı çalışıyorsunuz.
Siz İGD iseniz, öncelikle gençliği ilerici ve yurtsever bir çizgide ve önce kendi sorunları çerçevesinde var olan saldırılara karşı olabilecek en örgütlü hale getirmek için çaba sarf etmelisiniz.
Nereden, hangi karanlık güçlerden perspektif aldıkları bilinmeyen ve kendilerini TKP nin mirasının sahibi gibi belletmeye çalışanların verdiği direktifleri gençliğin önüne ilerici gençliğin duruşu gibi koyamazsınız.
Durumunuza bakarsanız ne demek istediğimi çok iyi anlayacaksınız. Eğer nesnellikle uyuşmayan bir çizgiyi, hem de kendinize ilericiliği ve yurtseverliği mihenk noktası olarak almışken, gençliğe dayatırsanız, gençlik sizin peşinizden gelmez. Gelmiyor da zaten.
Hele ilerici, yurtsever gençliğin temel derdinin, Kürt halkının, Bölge’de, 12 Eylül rejiminin yeni anayasına “ EVET” demeyi dayatanlara karşı, onlara “BOYKOT’u dayatanların peşine takılmasının en doğru ve en geçerli seçenek olduğunu kabul ettirmek olduğunu düşünmeniz çok manidardır.
Ayrıca, Kürt gençliği belki “BOYKOT” eyleminde kendini bulabilir, bu ayrıdır, ama siz bunun peşine gençliği takmaya çalıştığınızda, sadece ve sadece tekellerin değirmenine su taşımış olursunuz. Size ilerici ve yurtsever gençler kazanmanızda hiçbir faydası da olmaz. Olmamıştır da.
Kürt halkının savaşımı ne imiş, buna karşı takınılması gereken turnusol tavır ne imiş, sözünü ediyorsunuz ama ne olduğunu açıklayamıyorsunuz. Bunun ne olduğunu bir anlatsanız da, biz de bilsek.
Siz ekonomi politik de, bilmiyorsunuz, anladık, ama size “yolunuz bizim yolumuz” diye dayatanlar da mı bilmiyor. Yoksa biliyor da, “siz daha çocuksunuz” diye anlatmıyorlar mı? Bugün, biraz siyaset ekonomisi bilenler, bilir ki, Türkiye’yi küçülterek, Kürt halkına da, Türk halkına da bir şey kazandıramazsınız. Ya büyüyecek ama büyürken Kürtlerin her anlamda imkânlarını da büyüteceksiniz, ya da büyütemiyorsanız, küçülmeyi önleyerek Kürtlerin imkânlarını genişleteceksiniz. Ancak böyle o pek çok tekrarladığınız ilerici ve yurtsever çizgide hareket etmiş olursunuz.
Diğer yandan, hem ilericilik ve yurtseverlikten dem vuruyorsunuz, hem de bu çizginin yükseldiği alanları boş bırakıyorsunuz ve üstüne üstlük bu alanı dolduranları ve hem de çok güzel dolduranları lanetliyorsunuz, hep olduğu gibi sahtecilikle, isim çalmakla suçluyorsunuz. Bu ayrıdır, ortada böyle bir gerçeklik varsa, bu gerçeklikle eninde sonunda onlar da yüz yüze gelecektir. Ama bunun için, bu gerçekliği gösterecek bir ideolojik-politik formasyonun taşıyıcılığı gerekiyor. Yani burada da, siz sahtesiniz ve isim çaldınız demekle olmuyor. Ama son tahlilde, sahtedir ya da, isim çalmıştır o ayrı, bu günün nesnelliğini iyi yakalıyorlar ve boş bıraktığınız noktaları dolduruyorlar. Dolayısıyla siz kızacaksanız kendinize kızın ve bu boşlukların daha çok dolması için katkınızı koyun. Baş düşman olmadıklarını görüp, sizin boş bıraktığınız ama onların doldurduğu noktaları daha çok doldurmak için omuz verip baş düşmanın karşısında birikecek gücü artırmaya çalışın. Ama eleştirilerinizden, varsa duruşunuzdan vazgeçmeyin. Sahtesin yaklaşımı bir duruşun ifadesi değildir. Ayrıca, onlara sahte derken kustuğunuz kin, onların doldurduğu boşluğa temel olarak neden olanlara, sadece likidatör yollu eleştiri yapıyorsunuz ama onlar da bu tarihin özneleridir diyorsunuz, demiyorsanız da, onlara ve bunu diyerek onlara kalkan olanlara karşı, hiçbir kin belirtisi göstermiyorsunuz. Bu tarihsel bir yanılgı olarak sizin hanenize yazılmıştır.
Hangi biriniz, toplanıp da, diğer grup da dâhil, sabah akşam Nabi Yağcıları Likidatör diye lanetlerken, lanetlemeyi buna indirgemeniz bir yana, onların artık yeni mürteciler olduğunu, tekellerin ideolojik silahları olduğunu göz ardı etmeden, karşılarına dikilip, protesto edebildiniz.
Siz ne dediniz yıllarca ve hâlâ, “biz onların ne mal olduklarını biliyoruz, bizim işimiz onlarla uğraşmak değil.” Neymiş sizin işiniz, İlerici, yurtsever gençleri örgütlemek mi? Peki Bu azap zebanileri gençliğin kafasını karıştırırken, karşılarına dikilmezseniz, gençliğe bunları deşifre etmezseniz, gençlik sizi mi ciddiye alır, yoksa o şarlatanları mı?
Gençlik, Nabi Yağcıların TKP’yi likide etmesi ile ilgilenmiyor, yaklaşan karabasan ile ilgileniyor. Gericilikle, dincilikle ilgileniyor. İşçi sınıfının, emekçi halkların geleceği olan bu toprakların yer altı ve yer üstü kaynaklarının uluslar arası tekellere, küresel emperyalizmin en büyük zenginlerine ucuz ucuz satılması ile ilgileniyor. Ve daha birçok yakıcı sorunla hem boğuşuyor ve hem de kaygı ile ilgileniyor.
Ve Nabi Yağcılar, onlar gibi, tekellerin şaşırtma uzmanları, akıl bozma uzmanları, gençliğin karşısına kürsü koyup, en akil ve aydın adamlar edası ile sizin Türkiye işçi sınıfını, ilerici yurtsever gençliğini, Kürt sorunu üzerinden peşine takmak istediğiniz emperyalist burjuvazinin BOP projesini ve bunun için gerekli olan “demokratik” 12 Eylül yeni anayasasını, ballandıra ballandıra anlatıyorlar, gençlere benimsetmeye çalışıyorlar. Onların karşısına dikilen gençleri ise, polis coplamazsa, müritleri yafta yağmuruna tutuyor. İçinizden bazıları ise, İGD üzerinden ilerici, yurtsever gençliğe güzelleme yaparken, sizin deyiminizle sahte TKP çatısı altında toplanarak, Nabi Yağcılara protesto yağdıran ilerici, yurtsever gençleri ulusalcı, faşist olarak yaftalayıp, Nabi Yağcıların cephesinde imza kuyruğuna giriyor.
Siz nasıl İGD siniz ve nasıl işçi sınıfının yolunda yürüyorsunuz ki, bunu yani Nabi gibilerin karşısına dikilmeyi tali iş sayıyor, en önemli işlerden biri olduğunu göz ardı ederek, BOP çerçevesinde Kürt coğrafyasında oynanan oyunların peşine takılmayı asıl iş imiş gibi gösteriyorsunuz. Üstelik de, tıpkı Nabilerin ve onların değişik versiyonlarının ağzından konuşuyorsunuz.
Yani hem ilericiliğin ve yurtseverliğin, işçi sınıfının yolunun Kürt halkının hangi tür savaşımına karşı, nasıl bir tavır takınması gerektiğini anlatmıyorsunuz, hem de aksi davranılırsa Kemalizmin etkisi ile milliyetçi bir duruş sergilenmesinden söz ediyorsunuz. Yetmiyor, sizin sadece sahte olmakla suçladığınız, ideolojik olarak hiçbir eleştiri getirmediğiniz, politik olarak ise, onların rolünü çaldığınız, SİP-TKP çatısı altında toplanan yurtsever gençlerin bu etki ile milliyetçiliğe savrulduklarını kanıtlamaya çalışıyorsunuz. Yani aslında, siz de ilerici yurtsever gençliğe davetiye çıkartıyorsunuz, onlar da. Ama onlar bu nesnelliğin üzerinden politika üretiyor, siz ise, bu nesnelliğe gözünüzü kapatırken, bu nesnelliğin içindeki ilerici yurtsever gençleri İGD çatısına toplamaya çalışıyorsunuz.
Neden?
Yurtseverlere, faşist dedirtmek için mi? İlerici yurtsever gençliğin kafasını karıştırmak ve birbirine düşürmek için mi?
Ve siz, bunları dediğim için, eminim beni SİP-TKP li olarak yaftalamaktan geri durmayacaksınız. Ulusalcı Fikret, şimdi SİP-TKP li Ulusalcı olmuş diyeceksiniz. Çünkü dağarcığınıza yerleştirilenler bunlar, ileri, yurtseverleri mücadeleye ve kendi çatınıza çağırırken bile bundan geri durmayacaksınız.
Soruyorum size, Kemalist mi kaldı ki, etkileri olsun? Kemalizm mi kaldı ki, ilerici ve yurtsever gençlik etkilensin? Kemalizm, Kemalist yüksek kadroların ve daha çok da yüksek komutanların, en son 12 Eylül faşist darbesini yapmaları ve böylece din alanını genişleterek, Kemalizm’in köküne kibrit çakmaları ile uçurumun kenarına kadar sürüklenmişlerdir. İlerici, yurtsever gençliğin sürüklendiği yer de orasıdır. İşçi sınıfı, emekçi halklar, ilerlemeden yana olanlar, emperyalizme karşı bağımsızlıktan yana olanlar, ama daha çok da, faşizme karşı sosyalist iktidardan yana olanlar bu uçurumun kenarına sürüklenmiştir. Bu anlamda Kemalizm de, Kemalistler de kalmamıştır. Tasfiye edilmiştir. Hatırlayın bakalım başka kimler, hangi güçler tasfiye olmuştur.
Ve siz, sürüklendiğiniz aynı yerde, birbirinden bağımsız olarak yer alan ve Emperyalist burjuvazinin, tekellerin ve de dinci akımların şiddetli saldırısı karşısında iki ateş arasında kalan ve komünistlerle irtibatı ısrarla kesilmek istenen bu güçleri baş düşman ilan ediyor, buradan yani bu uçurumun kenarından bir etkileri olacağından hareketle, emperyalizme, gericiliğe karşı mücadele için hareket halindeki güçleri milliyetçilikle suçlamayı bir politika sayıyorsunuz. Oysa baş düşman başka yerde ve tümüyle tabansız kalmış vaziyettedir, ona bu yaklaşımlarınızla taban yaratmaya alet oluyorsunuz.
Dahası, bu yüksek Kemalist kadrolar, sosyalist hareketi toptan bitirmek için, TC nin yönetimini dinci akımlara devretmişler ve epeydir de asistanlık yapmaktadırlar. Öyleyse ortada Kemalizm’in etkisi ile körüklenen bir milliyetçilik yok. Bir tarafında gericilik ve milliyetçilik olan diğer tarafında kozmopolitizm ve ulusal nihilizm olan emperyalist burjuvazinin YDD çerçevesinde sımsıkı sarıldığı din temelli, hem Kürtlerin, hem Türklerin milliyetçiliğini kabartan bir burjuva milliyetçiliği var.
Peki, buna karşı siz ne yapıyorsunuz? Küresel emperyalizmin oyunları içindeki bu milliyetçiliğin peşine takılıyor ama adınızda ilericilik ve yurtseverlik olduğu halde, hem ilericilikten, hem de yurtseverlikten kaçıyorsunuz, korkuyorsunuz demek daha doğrudur.
İlerici ve yurtsever gençliğe, bu gün küresel emperyalizmle mücadele etmeyi işaret etmeyeceksiniz de ne zaman edeceksiniz? Uçurumun kenarına sürüklenmiş emperyalizmin ve gericiliğin karşısındaki nesnel güçlerin şimdi yanında olmayacaksınız da ne zaman olacaksınız!!!
Yurtseverlik, ilericilik, Kürtlere gelince milliyetçiliği savunup, Türk halkına gelince kozmopolitizmi savunmak mıdır?
Yurtseverlik, Fransa’da, Alman faşistlerinin işgalini kırmak, püskürtmek için, Fransız halkı ile birlikte Fransa’nın ulusal değerlerinin, Alman faşistlerinin çizmeleri altındaki halkın ulusal çıkarlarını hiçe sayarak, Fransız büyük burjuvazisinin çıkarları doğrultusunda ve işbirliğinde Alman tekellerinin eline teslim edilmesine karşı mücadele etmektir.
Yurtseverlik, Fransız ve Japon sömürgecilerine karşı direnen Vietnam halkının, Amerikan emperyalizminin, CIA denetimindeki işgaline karşı yanında olmak ve her ne pahasına olursa olsun ABD’nin Vietnam üzerinde oynadığı oyunları bozup, işbirlikçi Vietnam burjuvazisini yenmek ve özgür bir Vietnam kurmak için canla başla ulusal kurtuluş mücadelesi vermektir.
Aynı şekilde, Küba’da, Kore de, Latin Amerikanın birçok ülkesinde bağımsızlık ve ulusal kurtuluş mücadelesi sürdüren yurtseverlerle dayanışmaktır yurtseverlik.
Ve elbette bu gün Küresel emperyalizmin bölgedeki oyunlarına, Türkiye üzerindeki oyunlarına karşı emekçi halkların yanında olmak, onların antiemperyalist mücadelesinin önünde yürümektir yurtseverlik.
Dün hepsinin, en önünde komünistler yurtsever güçlerle birlikte mücadeleye katılmıştır. Bu gün de, yurtseverlerle birlikte en önde olmak yine komünistlerin tarihsel görevidir.
Ve antiemperyalist mücadele, işçi sınıfının enternasyonalist mücadelesinden, sınıf mücadelesinden ayrılmazsa başarı kazanabilir, yurtseverliğin önemi buradadır, emperyalizme karşı bağımsızlığı savunarak mücadele ederken, aynı zamanda emperyalizmle işbirliğindeki, entegrasyonundaki yerli tekellere karşı da mücadele etmektir. Yani kendi burjuvazisine karşı mücadele ederken, bütün ulusu temsil eden işçi sınıfı, bütün yurtseverlerin de öncüsü konumuna geçmek zorundadır.
İşte bu anlamda yurtseverlik, enternasyonallikten ayrılmaz.
Eğer Küba’da, Latin Amerika’da, Kore’de, Vietnam’da ve daha birçok bağımsızlığını kazanmış sömürge ya da uluslaşma yolundaki coğrafyada, emperyalizme karşı mücadele, kesin zaferle sonuçlandı ise, emperyalizme karşı olduğu kadar, kendi büyük burjuvazisine karşı da, mücadeleyi sürdürdükleri içindir.
Ama Fransa’da, dünyanın en geniş ve kararlı antifaşist cephesinin örülmesine ve Faşizme karşı kesin zafer elde etmelerine karşın, sayısız yurtseverlik örnekleri, kahramanlık örnekleri bırakılmış olmasına rağmen, FRANSIZ BÜYÜK BURJUVAZİSİ İLE MÜCADELE EKSİK KALDIĞI İÇİN, ANTİFAŞİST MÜCADELEYİ, ANTİEMPERYALİST MÜCADELE OLARAK VE KENDİ BÜYÜK BURJUVAZİSİNE KARŞI DA SÜRDÜRMEYİ İHMAL ETTİKLERİ İÇİN, savaş sonrası Fransa’nın Amerikan emperyalizminin hegemonyasına girmesinin önüne geçememişlerdir.
Fransız komünistlerinin, sosyalistlerle ortak olarak iktidara gelmelerine karşın ve programlarında tekelleri kuşatarak ortadan kaldırıp, barışçıl yolla sosyalizme geçileceği yazılı iken, ne sosyalizme geçebilmişler, ne de tekellerin egemenliğini kırabilmişlerdir. Bu gerçeklik ve Alman işgali sırasında, Fransız büyük burjuvazisinin Faşizme karşı halk cephesi yerine Hitler’i tercih ettiğini açıkça ilan etmesi ve “Fransa Fransızlarındır” palavraları altında Fransız madenlerini Alman Tröstlerine peşkeş çekmeleri son derece öğreticidir.
Bu gün, hâlâ kör ve sağır olmakta direnenlere ahmaklık ile sahtekârlık sınırından söz etmem bundandır.
Bu gün, ilerici, yurtsever, devrimci gençliğin mücadele alanı, bu topraklardır ve küresel emperyalizmin bu toprakları küçültme, parçalama ve ulusal değerlerini yağmalama çabalarına karşı, emperyalizme, tekellere ve gericiliğe karşı mücadeleyi, ilericiliği, yurtseverliği öne çıkartarak, devrimci bir coşku ile sürdürmesi gerekmektedir.
İlerici, yurtsever, devrimci gençliğin mücadelesi, ABD-AB emperyalizminin çıkarları için ve onların denetim, gözetim ve garantörlüğünde ve de anayasal yolla tepeden (üstelik de, gözümüzün içine baka baka, Burjuva parlamentosunu lanetleyip, boykot denildiği halde) Kürt egemenlerine, gerici işbirlikçilerine, Türkiye’nin parçalarından birinin ya da bir kaçının hediye edilmesi için olmamalıdır.
Ve siz, ilerici, yurtsever gençliğin önüne koymak için böyle yollar icad etmek üzere, yoldan çıkmış bir işçi sınıfı yolunu dayatanların hegemonyasında devam ettikçe, ilerici, yurtsever gençliğe ivme kazandıracak bir politik örgütü zor bulursunuz. Bulamayınca, yani işçi sınıfının politik örgütlülüğü sağlanamazsa, ilerici, yurtsever gençlik ne yapacak? Kürt milliyetçiliğinin kuyruğuna takılmakla mı ilericilik, yurtseverlik yapacak, devrimciliği bununla mı sınırlayacak? Baş düşman olarak Kemalizm’i mi işaret edecek, ilericiliği, Çingenelerin haklarını savunmada mı, sosyalizme açılan bir “ileri demokrasi”aramada mı gösterecek?
AKP zaten bunu yapıyor, “yetmez ama EVET” çilerle, “AKP ye hayır, referanduma EVET”çilerle, “Referandum burjuvazi arasındaki bilek güreşidir, işçi sınıfını ve emekçi halkı ilgilendirmez” diyerek ve iktidarla pazarlık aracı olarak kullanmak üzere ortaya attıkları apaçık belli olan “BOYKOT”çularla birlikte, Türkiye’yi dinci bir faşizmin kıskacına sokup, ileri demokrasi diye halka benimsetmeye çalışıyor zaten, size bir iş kalmadı ki, sizin yürüdüğünüz işçi sınıfının yoluna bir iş kalmadı ki.
Siz hâlâ, 12 Eylül öncesi Atılım yılları olarak önümüze konulan ama gerçekte sosyalist hareketin geriletildiği, hareketsizleştirildiği, Kemalizm’in kuyruğuna takılmaya çalışıldığı ve birleşmek için diye diye, daha fazla güçlenmek için diye diye parça pinçik edildiği dönemden kalan sloganları, dondurucudan çıkarır misli, ısıtıp, ısıtıp gençliğin önüne koyuyorsunuz ve buna hem işçi sınıfının yolu diyorsunuz ve hem de bu rolü kaptırmamaya çalışıyorsunuz.
Bu şekilde siz gençliği İGD li yapabileceğinize inanıyor musunuz?
Marksizm-Leninizm’e gelince, bence bundan hiç söz etmeseniz daha iyi. Çünkü Marksizm-Leninizm sizin bu yaptıklarınızla hiç uyuşmadığı gibi, yaptıklarınızı Marksizm-Leninizm’le açıklamanız da, suçu onun üzerine atmanız da mümkün değildir.
Hem BOYKOT şiarını Marksist-Leninizm’e sığınarak yapacaksınız, hem de Demokratik yani burjuva demokratik bir anayasaya güzelleme yapacaksınız ve ardına da Demokratik yani burjuva demokratik Türkiye sloganını ekleyince sorunu çözmüş olacaksınız. Bu mu sizin Marksist-Leninist duruşunuz. Bu, duruş bile değil, düpedüz iki yüzlülük. Ama eminim siz bunun bile farkında değilsiniz.
Bence siz, bu duruşunuzda diretecekseniz, yanlış bir işçi sınıfı yolunu kimselere kaptırmamak için yarış edecekseniz, bu duruşunuz sizin olsun, ayrıca takip ettiğiniz yolunuzdan İGD nin açılımındaki ilericilikten de, yurtseverlikten de vazgeçin. Çünkü iki zıtlığın aynı karede durması sadece ve sadece ilerici yurtsever gençliğin duruşunu bozar.
İGD, uzun bir geçmişe dayanan, gençlik hareketinin işçi sınıfına bağlanan devrimci gelenekleri üzerinde kurulmuştur. Bu topraklardaki sınıf savaşımının, bu toprakların üzerindeki öznel ve nesnel koşulların bir ürünüdür. Gençliğin örgütsel perspektifidir. Dün olduğu gibi, bu gün de, sağlıklı bir gençlik örgütlenmesine ulaşmak, ancak işçi sınıfının bilimine, Marksizm-Leninizme bağlanmak, onun gençliğe bakış açısını doğru kavramak ve yaratıcı bir biçimde hayata geçirmekle mümkündür. İGD, sadece ve soyut anlamda, antiemperyalist, antifaşist gençliğin örgütü değildir. Kendilerine işçi sınıfının partisi olarak isim veren politik bir örgütün, gençlik kanadı da değildir. Bu anlamda Marksist-Leninist yapıda bir örgüt de değildir. İGD, ilerici gençliği, emperyalizme, faşizme, gericiliğe, dinciliğe ve sömürüye karşı mücadelede birleştirecek bir örgüttür. Ancak ondan sonra, ona işçi sınıfının bilimi doğrultusunda nitelik içerecek ve yaşamsal çıkarlarını ardıcıl biçimde savunacak gerçek anlamda bir kitle örgütlenmesi için, buna giden yolları, çalışma biçimini ve yöntemlerini bulup ortaya çıkarmak için kurulan bir örgüttür. İGD gençliğin bu nitelikteki ve doğrudan politik savaşım içinde olmayan bir demokratik kitle örgütüdür. Kitleselleşmesine yönelik en önemli yaklaşımı, gençliğin bu günkü ve gelecekteki çıkarlarını ardıcıl biçimde savunmak, onları işçi sınıfı hareketine doğru yönlendirmektir. Böylece, hem gençliğin demokratik kitle örgütü olarak, gençleri somut ve belirleyici bir çizgide birleştirir, hem de çatısı altına gençliğin en ilerici, en devrimci, en bilinçli ve öncü unsurlarını toplayabilir. Disiplin ve özverinin birleştiği, sıcak dayanışma ve dostluk bağları ile herkesin birbirine bağlandığı direnç taşıyan bir örgüt olarak İGD, tarihsel ve nesnel bir olgudur ve onu böyle yapan ismindeki ahenk değil, ismini tarihe kazıyan sahip olduğu ve gençliğe içerdiği nitelikleridir.
İGD, gönüllü birliğe dayalı, demokratik merkeziyetçi bir yapıda biçimlendirilmiş bir kitle örgütüdür. Kolektif çalışma, eleştiri-özeleştiri mekanizması, demokratik merkeziyetçilik ilkesini tamamlayan ve işleyişini hızlandıran en önemli ilkedir. Demokratik merkeziyetçi yapının demokratik bir kitle örgütlenmesinde uygulanmasının en önemli etkeni, bu yapının, en tepesindeki ile en uzak mesafedeki unsurlarının arasındaki nitelik farkının minimum seviyede olmasıdır. Bu da, bu sağlanana kadar, böyle bir kitle örgütünün en tepesindekilerin, bu en uç mesafedeki unsurlara bu farkı minimuma indirecek olan niteliği içermek için, özverili bir şekilde önce kendisine nitelik içermesi gerekmektedir. Bunu sağlayacak olan da, işçi sınıfının bilimi yani Marksizm-Leninizmdir.
İlerici gençlere, ilerici gençliğin deneyimlerini taşıyan İGD geleneğine sahip çıkmaya ve onu örnek almaya çalışan özverili gençlere, uzun uzun İGD yi anlatmam gerektiğini düşünmedim ama bu kadar hatırlatmaya da ihtiyaç olduğu açıktır diye düşünüyorum.
İGD nin, ilk büyük kongresi,15–17 Mayıs 1976 yılında toplanmıştır. Aldığı bir dizi karar yanında, gençliğin önüne önemli perspektifler koymuştur. En önemlisi de nesnelliğin ve tarihselliğin üzerinden yükselen bir gençlik hareketini kucakladığını ve öncülüğüne aday olduğunu göstermiştir.
Kongrede alınan kararların birincisi, ulusal bağımsızlık için, ilerici, yurtsever gençliği, işçi sınıfının mücadelesinden ayrılmadan en önde mücadeleye çağırmaktır.
Ulusal sorun ikinci sırayı almıştır. Ve egemen sınıfların, gerici-faşist güçlerin yıllarca izledikleri ulusal ayrımcı politikalarına, şovenizme, ırkçılığa karşı savaşımın gençliğin vazgeçilmez görevi olduğu, bir yurtseverlik borcu olduğu belirtilmiştir. Bunun, aynı zamanda, emperyalizme, faşizme ve militarizme karşı direnen gençliğin birliğini daha da güçlendireceği, ona geniş açılımlar getireceği belirtilmiştir.
Gençliğin birçok temel sorunlarının çözümü yönünde alınan kararlar yanında, İGD nin merkezi bir yayın organı olan İlerici Yurtsever Gençlik gazetesinin yetkinleştirilip, güçlendirilmesi ve yaygınlaştırılması kararı alınmıştır.
Gençliğin sanat ve kültür gereksinimleri üzerine alınan kararla kongre çalışmasını tamamlamıştır.
Şimdi yani bugün, gençliğin kalbi toplumun kalbinin atışını da aynı noktaya çekerek, Yüksek öğrenim gençliğinin içinde atmaktadır. Bir taraftan üniversitelerin içindeki özerklik ve özgürlük kırıntıları da ortadan kaldırılırken, üniversiteler bir bilim yuvası olmaktan çıkarılırken, içine karakollar kurulurken, diğer taraftan, hükümet “ileri demokrasi”den söz edip durmakta, ama bu gidişata karşı seslerini yükselten gençler polis çemberine alınıp, coplanmakta, gözaltına alınmakta, protestoları nedeniyle onlarca yıllık mahkûmiyet talepleri ile yargılanmaktadır.
Bununla birlikte, yapılan tüm anti demokratik uygulamalara, faşizmi yerleştirme çabalarına rağmen artık AKP nin tümüyle dümen suyuna girmiş olan, daha doğru deyimle bunu gizlemeyen devşirme aydınlar, sahte solcular yani Nabi Yağcı gibiler, üniversitelerde, emekçi kitlelerin oturdukları semtlerde AKP nin “ileri demokrasisinin” nimetlerini ve daha çok “ileri demokrasi” için yani 12 Eylül faşizminin son konumlanışını tamamlamaya yönelik olarak “demokratik anayasa” konferans turları düzenlemektedirler.
İGD, taşikardi misli hareketli olan üniversite gençliğinin yanında olmasının gereği olarak, öncelikle bu sahte sol gömlekli, devşirme aydınların ideolojik şaşırtmalarına ve üniversite gençliğinin, emekçi gençliğin aklını karıştırma çabalarına karşı uyanık ve müdahil olmalıdır.
Sahte olarak nitelenen, var olan İGD den koparak, tıpkı otobüs firmalarının iç rekabetinden türeyen aynı isimde ama daha sahici imiş gibi adlandırılan yeni firma misli kurulan TÜM-İGD nin İGD nin ve İşçi sınıfının yolundan yürümediği gösterilmek isteniyorsa, bu doğruysa, bu, sahtecilik, hakikicilik yaklaşımları üzerinden değil, ideolojik tartışmayı saf ve keskin bir biçimde sürdürerek mümkün olabilir.
Ama bütün bunlar için öncelikle İGD’nin ve İGD’yi hakiki İGD olarak sahiplenen Yönetici kadrosunun, kendilerinin İGD’nin çizgisinde yürüdüğünü, İGD nin çizgisinin bir politik sınıf örgütünün gençlik örgütü olmadığının bilincinde olduğunu ve takip ettiği işçi sınıfının yolunun, bir politik örgütün yolu değil, işçi sınıfının bilimi yani Marksizm-Leninizm olduğunu ilerici, yurtsever gençliğe kanıtlaması gerekmektedir.
Ancak bundan sonra, saflarına hem ilerici, yurtsever gençliğin en bilinçli, en kararlı unsurları katılabilir ve ancak bundan sonra ilerici, yurtsever gençliğe, gençliği kitlesel olarak kucaklatacak bir nitelik içerebilir.
Bütün bunları yapacak olan İGD tabelası değildir, İGD ye güzelleme yaparak da olmaz, ben daha eskiyim, aslı benim demekle de olmaz. Bu ancak ve ancak, İGD’nin en savaşkan, en özverili ama ille de ideolojik, teorik bilinçle donanmış kadrolarının hünerli kitle çalışması ile olur.
Bunun için de, gençliğin bütün sorunlarına bütünsel olarak vakıf olan, ama bu sorunlar içinde en fazla özellik taşıyan sorunların varlığını ve belirleyiciliğini tespit edip, diğer sorunlara bağlamak ya da diğer sorunları bu soruna bağlamak üzere sımsıkı kavramak gerekmektedir.
Bu gün bu özellikteki sorun halkaları, hem iç içe geçmiştir, hem de birbirinin görece önünde hareket halindedir. Öyleyse, bir yanıyla üniversite gençliğinin nabzını sımsıkı tutmak, diğer yanıyla emekçi gençliğin nabzını, birbirlerine eylemli bilinç aktaracak şekilde yakalamak gerekmektedir.
Demek ki ilerici, yurtsever devrimci gençliğe tabela değil, bilinçli ve yetenekli kadrolar, kararlı öncüler ve onların eylemli bilinç taşıyan kitle çalışması gerekmektedir.
İlerici yurtsever devrimci gençliğin birliğini ve dostça ve gönüllü dayanışmasını sağlayacak teorik hüner gerekmektedir. İşte bu da bir yanıyla, işçi sınıfının biliminin açtığı yoldan yürümek, diğer yanıyla ilerici, yurtsever gençliğin dinamik gücünü işçi sınıfının hareketine bağlamaktır. Bunun anlamı da, “siz küçüksünüz, sizin yeriniz, abileriniz olan işçi sınıfının siyasal örgütündeki öncülerin bir adım gerisidir” demek değildir.
Fikret Uzun
8 Ocak 2011

7 Ocak 2011 Cuma

ÖNCE İNSAN MI?

Önce insan öyle mi, önce insan diyorsak ya Hegelci kalmışızdır, ya da Feuerbach’ı aşamamışızdır. Eğer sorun bu ise,yani önce insan olunmayla sorun çözülüyorsa,ya da önce insan olunuyorsa, boşuna sosyalist devrim diyoruz. Eğer öyleyse, kimsenin sosyalizm için çırpınmasına gerek yoktur. Oysa insanı insan yapacak düzen sosyalizmdir ve bu düzene önce insan olunarak geçilmiyor maalesef. O insanın fışkırmasına olanak tanıyacak insanla yani sömürülen sınıfın üyesi olan insanla yani bütün zenginliği emeği ile yaratan işçi sınıfı ile, bunu engellemeye çalışan insanın yani sömüren sınıfın üyesi olan insanın yani, emekçilerin ürettiği bütün zenginliklere el koyan kapitalistin kavgasının sonucu belirleyecek insanın insan olarak fışkırmasını. Yani önce insan değil, önce insanı insan yapacak olan düzenin, işçi sınıfının düzeninin insanını, bu düzeni kurabilecek ölçüde insan yapmaktır önem taşıyan. İşçi sınıfı, önündeki engelleri ortadan kaldıracak ölçüde insan olmalıdır önce. Yani edilgen olmaktan kurtulmalı, kurtarılmalıdır. Etkin ve değiştirici, dönüştürücü öncü rolünü eline alan insan olmalıdır. Öncelik buradadır. Ve önce insan lafzının ardına düşenler, en çok yardım eden, şefkat gösteren, hayvanları seven, barışı seven, empatik ve sempatik olan ama böyle olabilmenin imkânlarına sahip olan birçok kişinin, insanı insanlıktan çıkaran bir çarkın dişlilerini elinde tuttuğunu göz ardı ediyor demektir. Sınıf kininden uzaklaşmış demektir. Malikânesinde envai çeşit hayvana barınak sağlayan, envai çeşit çiçeklerin, böceklerin mutluluk yaşamasına ve saçmasına imkân veren, vergiden düşse de onca muhtaca yardım elini uzatan, bunun için vakıflar kuran, dernekler kuran, çevresi ile hep barış içinde yaşayan ama kölelerine yani esnek çalıştırmak için çabaladığı işçilerine, sendikaya üye oldu diye sokağa attığı işçilerine zırnık koklatmayan, onların ürettiği zenginliklere neredeyse kırbaçlayarak el koyan sömürücü sınıfın üyesi de insandır ve son derece insandır kendi çapında, işçilere karşı, insanlıktan uzak olduğunu saymazsak. Demek ki, önce insan olmak ya da bunu temenni etmek sorunu çözmüyor. Önce, insan olmanın önündeki engellerin ortadan kaldırılması ve insanı insanlıktan çıkaran insanların kurduğu dinamiklerin dağıtılması, gerekirse kendi dişlileri içinde öğütülmesi gerekir. Bunu da belki, tek tek sizlerin ölçütlerinize uygun olarak insan olamasa da, ancak ve ancak en sefil haliyle, en insanlık dışı haliyle proletarya yapacaktır. Yeter ki bu halini insanlık dışı görüp, onu edilgenlikten kurtarmaktan vazgeçmeyelim. Yeter ki, onun nesnel ve tarihsel olarak öncü olduğunun farkına varmasını sağlamaktan vazgeçmeyelim. Onlar, yani emekçiler, bunun farkına varırsa, edilgenlikten kurtulursa, diz üstü durumundan ayağa kalkacaktır ve ne sefilliği, ne acizliği ne de insanlıktan uzak görünümü kalacaktır. Ve ancak o, insanı insan olarak fışkırtmanın motoru olabilir. Kendisi ile birlikte, isterlerse kapitalistleri bile insan olma yolunda ilerletebilir. Yani insan, ancak ve ancak kavga ile ve belki de bu günkü şartlara bakıldığında, insana en uzak ölçülerdeki kavga ile gerçek kalıplarda fışkırmanın imkânına kavuşacaktır. Gerisi zorla ve hiçbir maddi dayanağı olmayan hayal kurdurmaktır ve bu hayali zorlayanlar, sol kimlikli kişiler olursa, bu çok daha vahimdir ve ben şahsen, bunun bilinçli ve sistemli bir çaba olduğunu düşünürüm, çünkü böyle düşünenleri ve böyle düşünceleri pompalayanları ahmaklıkla suçlamaya gönlüm razı olmaz. Çünkü ahmaklığa çok işaret ettim ve ısrarcı olunursa bunun artık sahtekârlığa gireceğini çoktandır söylüyorum.

Öyleyse, önce insan peşinde koşana kadar, önce edilgenliğe karşı, etkin insan yaratma peşinde koşalım ama daha çok ve bundan ayrı olmayan, devrimci insanın peşinde koşalım. Koşmayalım, edilgenliğe karşı önce devrimci olalım. Ama genel hatlarıyla devrimci olmak değil, her an zincirin bütününü elinde tutabilecek şekilde ve zincirin öteki halkalarına sağlam bir şekilde geçebilmek için, hangi halkanın özel önemde olduğunu kavrayıp, onu bulup çıkartarak ve onu sımsıkı kavrayabilecek şekilde devrimci olalım.


Fikret Uzun

ULUSAL NIHILIZM KOZMOPOLITIZM VE ULUS DEVLET GERÇEKLIĞINDE YURTSEVERLIK

ULUSAL NIHILIZM KOZMOPOLITIZM VE ULUS DEVLET GERÇEKLIĞINDE YURTSEVERLIK

Kemal Vardal, sağa sola ulusalcı, faşist, nasyonalist türü yaftaları asmaya bıkmadı, ben onların her yaftalama yarışında sıraya girmelerinde, gerçek yüzlerini ortaya koymaktan yoruldum. Ve biraz da utanıyorum. Bu mahkûm ettiklerimiz, ne de olsa geçmişte bir ideali paylaşırken, sınıf düşmanlarının, faşist militanların, antikomünistlerin, mesela Komünizmle Mücadele Derneklerinin militanlarının, Akıncıların militanlarının, İlim Yayma Cemiyetlerinin militanlarının karşısına dikildiğimizde arkamızı, korkmadan birbirimize dayayabileceğimizi düşündüğümüz “yoldaşlar” idiler. Şimdi onların ardılları ile kol kola olmaları da bizi üzmüyor değil. Her ne kadar, ortak noktaları “darbe” paranoyası olsa da, son tahlilde, kol kola oldukları, düzene koltuk değneği olan, gıdasını tekellerden alan sınıf düşmanlarının tetikçileridir.
İşte, yine ve hem de hiç ilgisi olmayan bir köşede, Liberalizm lafını duyar duymaz, savunma psikolojisi içinde, ulusalcı, nasyonalist yaftalarını ortaya asarak saldırı konumunda olduğunu göstermekten kendini alamayan Kemal Vardal böyle birisidir. Bu, beni daha çok üzüyor ve ürkütüyor. Kimler nerelere özellikle sığlaştırılarak bırakılmış diye düşünmeden edemiyorum.

Bu sığlıkları ile "siz ulusalcısınız, çünkü karşı çıktığınız AKP solcu, liberalizm de kurtarıcıdır; Emperyalizm ise tamamen ehilleşmiştir. Hem de hiç uğraşmaya gerek yok, AKP ve liberaller, AB şemsiyesinde birleşerek,Türkiye’yi AB kriterlerine uydurup, AB deki "yüksek demokrasiyi", Türkiye'ye olduğu gibi aktaracaklar ve Türkiye emekçi halkları da mesut ve bahtiyar olacak" diye diye helak oluyorlar. İşte ufukları bu kadar. Ve ideolojik sığlıkları, politik ahmaklık olarak önümüzde duruyor.

Oysa sosyalistlerin en iyi yurtsever olmak ya da ulusçu, ulusalcı olmak diye bir kaygıları yoktur. Ama var olan nesnel olgulara da gözlerini kapamazlar. Ne yazık ki, bu gerçek, Kemal Vardalları ilgilendirmiyor. Onların karşıt yaratmak için ölçüsü, neo-liberal kılıktaki sahte sol gömleklilerin ne menem bir ideolojik şaşırtma silahı olduklarının ortaya konulmasıdır. Bunu yapanlar hemen ulusalcıdır ve nasyonalisttir. Hatta ırkçı diyenler bile olmuştur.

Bugün hâlâ emperyalist ülkeler, köleleştirmek istedikleri sömürge ve yarı sömürge ülkeler yanında, bağımlılık sınırları içindeki ulus devletler bir taraftan milliyetçiliği körüklerken, diğer taraftan kozmopolitizmi öğütlüyorlar; “globalleşin!” diyorlar. Kendi uluslarına ise “milliyetçilik”i öğütlediklerini hepimiz biliyoruz. Bu günün yeni Liberalleri de, emperyalist burjuvazinin ağzından bu kozmopolitizm ile herkesi kandırmaya çalışıyor.

Hâlâ anlatmak zorunda kaldığımız için tuhaf gelse de, ulus ve yurtseverlik üzerine konuşmadan duramıyoruz. Ama hepimizin anlattığı aynı şey değil. Üstelik, ulus ve yurtseverlik kavramının genel tanımına hepimiz sahip çıktığımız halde, bu gün öne çıkartılanlar birbirinden çok farklıdır.

Ulus, tarihsel, nesnel bir gerçekliktir. Sınıfsal bir temel üzerinde meydana gelmiştir ve bu temel üzerinde gelişir; sınıfsız toplumda da ortadan kalkacaktır. Eminim buna kimsenin itirazı olmayacaktır.

Ulusa ilişkin nihilist tez, yani ulus gerçekliğini inkâr eden tez, antiemperyalist bir tezdir. Bu tezi destekleyenler, işçi sınıfının düşmanları ve en başta da, ulusal egemenliği ABD emperyalizmi yararına feda etmeyi öğütleyen dünün sosyal demokrat, bu günün neo-liberal şefleridir. Tarihsel materyalizme sadık gerçek Marksistler, bağımsızlıktan yoksun ezilen halkların ulusal kurtuluş hareketlerini bütün güçleri ile desteklemişlerdir. Ne var ki, Marksistler ulusal sorunu, kendi başına bir sorun olarak ele almazlar. Bu sorunu, işçi sınıfının devrimci mücadelesine bağlı olarak, işçi sınıfının, sınıf boyunduruğundan kurtulması sorununa bağlı olarak ele alır.

Evet, bu temel gerçekliğe de kimsenin itiraz edeceğini sanmıyorum.

Bu gerçekliği inkâr edenler, ulusal kurtuluş savaşlarını da reddeder. Bu, ulusal egemenliği emperyalizmin çıkarları için feda etmek demektir. Ulus, sınıfsal bir temel üzerinde ortaya çıkmış ve bu temel üzerinde gelişecek, sınıfsız toplumda da ortadan kalkacaktır.

Lenin bu tür gerçeklikleri anlamayanlara kakavan derdi. Ezilen halkların mücadelesinde Ulus gerçekliği boylu boyunca yatar. Eğer öyle olmasaydı, ne diye ulusal kurtuluş mücadelelerine, sömürgelerin bağımsızlık mücadelelerine sosyalistler destek versin, bunu sosyalist mücadele ile bağlamaya neden çalışsın. Ve sosyalistler bu sorunu hiçbir zaman soyut bir sorunmuş gibi ele almazlar. Bu sorun, işçi sınıfının mücadelesine bağlı olarak ele alınır. Şimdi olduğu gibi, gerici, ABD emperyalizminin işbirlikçisi ve Ezen ulusun zenginleriyle iş tutan Barzan aşiretine bir devlet hediye edilsin diye değil.

Diğer yandan ikide bir ulus veya yurtsever sözünü duyar duymaz, Irkçı diyerek, onu bunu yaftalar durur yeni liberal kılıktaki sahte solcular. Oysa ırkçılığın ulusal birlikle ilgisi yoktur. Irk biyolojik bir faktördür. Ve hiçbir biyolojik faktör toplumların tarihsel gelişiminde belirleyici rol oynayamaz. Irkçılık ulusların en büyük düşmanıdır. Bunu tarih çok acı bir şekilde Hitler faşizmi ile gördü. Ama bu, Hitler’in deli saçması düşüncelerinin ürünü değildir. Bu, emperyalist ideolojinin ürünüdür. Ezilen halkların hem kolay sömürülmesi için, hem de ulusların birbirlerine karşı ayaklanmalarını manupule etmek için aşağı ırktan geldikleri yalanını yayarlar. Ulusu meydana getiren unsurlar kapitalizm öncesinde de vardı ama embriyon halindeydi. Ve ancak kapitalizmle birlikte bir gerçeklik haline geldi.

Yani ulusun oluşmasında belirleyici rol pazardır. Lenin, “bu ulusal bağların yaratılması burjuva ilişkilerin yaratılmasından başka bir şey değildi.” Diyordu. Marks ve Engels ise, ulusların oluşmasının kökeninde yatan şeyin, meta üretimi, yani Pazar için üretim ile yeni üretim ilişkilerinin feodal rejimin bağrında gelişmesi olduğunu gösteriyordu. Burjuvazinin çıkarlarına biçim veren burjuva nasyonalizmidir. Burjuvazi, ulusun bağrındaki sınıf farklılıklarını yok sayar ya da önemsemez. Bunun anlamı bütün sınıfların çıkarını, egemen sınıfın yani burjuvazinin çıkarına bağlamak demektir. Ve onun ağzından dökülen “ulusal çıkarlar” sözü aslında, burjuvazinin çıkarlarının ifadesidir. Ulusun içindeki proletaryanın sınıf mücadelesinin gelişmesi, burjuvaziyi diğer ulusların burjuvazisi ile bir arada, proletarya ile ittifaka, tek bir cephede toplanmaya sürükler. Paris Komününde olanlar da budur.

Burjuvazinin kafasındaki ulusal birlik fikri, burjuvazinin yağma savaşlarına ulusun bütün sınıflarını dâhil ederek onları harekete geçirmenin motorudur.
Fransız egemen burjuvazisinin, Hitler faşizmi karşısında ayağa kalkan Fransız halkının ekmek, özgürlük ve barış mücadelesi karşısında, “halk cephesi olacağına Hitler olsun” şeklinde karşılık vermesi, bu anlamda pek öğreticidir. Bu, egemen burjuvazinin ikiyüzlülüğünün dışa vurumudur. Bir taraftan ulusal çıkarlar komedyası ile yurtseverlik oynarken, “Fransa Fransızlarındır” diye demagoji yaparken, diğer taraftan Fransa’nın Alüminyum madenlerini Almanlara peşkeş çekmiştir. Hitler Faşizminin saldırılarına karşı, Ulusal çıkarları savunmak Fransız halkına kalmıştır. Komünistlerin, bu mücadelede nasıl özveri gösterdikleri tarihten silinemez. Bu da, tarihe somut olarak kaydedilen bir gerçekliğin ifadesidir.

1940’ta Hitler’ciler, Fransa’yı köleleştirmek için, ülkenin ekonomik yaşayış birliğini yıkmaya kalkışmışlardı. Onlar, Fransız topraklarını iki bölge halinde ayırdılar ve özellikle Fransız ulusal sanayiine saldırarak, Fransa’yı sanayileşmiş Almanya’ya haraç ödeyen sadece bir tarım ülkesi haline getirmeye çalıştılar. Bunların amacı, Fransa’nın bağımsızlığının temeli olan ulusal sanayii yıkmak, böylece Amerikan emperyalizminin ve Ruhr havzası çelik krallarının çıkarlarına hizmet etmektir.

İşte tam bu noktada emperyalizmin milliyetçiliğinin iki yüzü aynı anda, aynı tarihsel koşullarda kendini gösterdi. Alman büyük burjuvazisinin dayandığı ideoloji, nasyonal sosyalizm idi, Fransız büyük burjuvazisi ise ulusal nihilizmin ardına takılmış ama Yurtsever rolünü oynamayı da ihmal etmiyordu.

Fransız büyük burjuvazisi, Fransızları, Fransa’nın bitip tükendiğine, ulusal tarih çağının kapandığına, bağımsız bir Fransa umudunun kalmadığına inandırma amacını güden bir kampanya içindeydi. Ulusal gerçekliğe indirilen bu darbeler, Fransız devletinin, emperyalizmin, (ki o zaman da bunun adı Almanyadır, Almanya yenilince nöbeti ABD almıştır,) gereklerine bağımlı kılınmasıyla tamamlanmıştır. Fransız büyük burjuvazisi ve Alman faşizmi ile işbirliği içindeki faşist rejimin temsilcileri, içerde ulusal çıkarlar tiyatrosu oynarken, Fransa Fransızlarındır demagojisi ile orta sınıfları da kandırmakta, Fransız Boksit madenlerini ve Alüminyum madenlerini Almanlara hediye etmişlerdir. Buna karşı çıkan ve Fransız halkına yapılan bu ihanetleri gözler önüne seren herkesi ve özellikle de işçi önderlerini hapse atmışlardır. Böylece Fransa’yı Alman faşizmine teslim etmişlerdir. Bu, Alman büyük sanayiine ve onlarla ortak olan Fransız tröstlerine sıkı sıkıya bağlı olan Fransız büyük burjuvazisinin faşist rejimi, Fransız ekonomisini iflasa sürüklemek uğruna, işçilerin işsiz kalmasına, göz yummuş, işçi liderlerini, yurtseverleri, komünistleri kurşuna dizmiş, halkı açlıktan kırıp geçirmiştir.

Hitler’in faşizminin yenilmesi ile kazanılan zaferin ardından durum değişmemiştir. Hitler’den sonra, Fransız büyük burjuvazisi, Fransız emekçilerine karşı aynı politikalarını sürdürmek için kendisine ABD emperyalizminin himayesini kalkan edinmiştir. Tam bu sırada, ABD emperyalizminin sömürgeciliği, yeni kılıkta ve Marshall doktrini adı altında, azamî kârın kendi ülkesine akıtılmasını garanti altına almaya çalışıyordu.

Fransa’nın, büyük burjuvazisi, ABD’nin bu politikalarının aktif destekçisi ve katılımcısı olarak, Fransız emekçi halkını ABD’nin kölesi yapmakta gecikmemiştir.

Fransız toprakları ABD ordusuna teslim edilmiş, işgalci konumuna geçen ABD’ye serbest bölgeler bırakılmıştır. Köylüler topraklarından edilmiş. Amerikanın Fransız büyük burjuvazisi ile ortaya koyduğu politikaların anlamı, Fransa’nın kayıtsız şartsız yıkımı demekti.

Ulusal ekipmanlar, savaş sanayii yararına sabote edilmekte, Fransa’nın tarımı sistematik olarak zayıflatılmaktadır. Bir milyona yakın aile işletmesi yok olma tehlikesi ile karşı karşıya bırakılmıştır. Fransa pazarı, Marshall planı ile Amerikan firmaları ve Alman firmalarının çıkarları uğruna feda edilmiştir. Birçok maden ocağı kapatılmış, inşaat işleri yavaşlatılmıştır. Bilimsel araştırmalar neredeyse tümüyle durdurulmuştur. Yani Almanya gitti yerine hem Amerika, hem Almanya birlikte geldi, Fransız büyük burjuvazisi yetmiyormuş gibi, Amerikan ve Alman tekelleri de Fransız halkının tepesine çöreklenmeye başladı.

Fransız büyük burjuvazisi, ulusal çıkarlara, ki bu işçi sınıfının ve emekçi halkın çıkarlarını da içermektedir, böylesine aykırı politikaları, bu politikalar ile kullaştırdığı kitlelerin gözünde, kozmopolitizmi kullanarak haklı göstermiştir.

Nasıl, bu anlattıklarım bir benzerlik gösteriyor mu, etrafına baktığınızda gördüklerinizle? Tabii bakabiliyorsanız ve görebiliyorsanız. Ben baktığınızı da, gördüğünüzü de sanmıyorum. Hatta gözlerinizi sımsıkı kapatmak için azami gayret sarf ettiğinize inanıyorum.

Faşizm, sosyalizme karşı yükseltilen bir karşı devrimdir ve emperyalizmin milliyetçiliği ile beslenir, ırkçılığı ise en son noktasıdır. Faşizmin başarılı olabilmesi ya da başarı ile yerleşebilmesi için, yönetici sınıflar arasındaki çelişkileri sıfırlaması gerekir. Yönetilenlerin yönetici sınıflar ile çelişkisi buna bağlı olarak ortadan kaldırılabilir ve bu ortadan kaldırılamazsa Faşizmin yerleşmesi zordur işte o nedenle tepedeki çelişkiler sıfırlanmaya çalışılır. Bu, bugün çok daha net olarak görülmektedir. Ve Emperyalist burjuvaziye karşı sistemli bir sınıf temelli ve iktidar perspektifli mücadele verilmedikçe faşizmi yenmek de mümkün değildir. Çünkü Faşizm, emperyalist kapitalizmin ideolojisi içindedir. Aynı savaş gibi. Aynı burjuvazinin demokratikliğe ihtiyacı olduğu burjuva demokrasisi gibi. Yani şiddete başvurmasına gerek olmadığı zamanki sömürüye yönelik politikaları nasıl sürüyorsa, bu politikalarının önüne engeller çıktığında, politikalarını şiddet yolu ile kabul ettirmesinin ifadesidir. Yani emperyalizmin gerici, milliyetçi ideolojisinden yükselen bir şiddetin ifadesidir. Öyleyse, emperyalist kapitalizmi ve elbette, Faşizm hangi coğrafyada hâkim kılınmaya çalışılıyorsa, o coğrafyadaki emperyalist tekellerle akraba olan tekelleri yenmeden faşizmi yenmek mümkün değildir. Bunu, hem de faşizme karşı belki dünyanın en şiddetli karşı saldırısı olan birleşik halk cephesinin kurulmuş olmasına rağmen, Fransa’nın, tarihi bize net bir şekilde göstermektedir.

Bu gün, sözde demokrasi isteyen ve emperyalizme karşı mücadeleyi de, sosyalist iktidar mücadelesini de buna indirgeyen Neoliberal sahtekârların, ikiyüzlü politikaları emekçi halka kabul ettirmek için emperyalizme karşı mücadeleye kim vurgu yaparsa yapsın onları ulusalcılıkla, nasyonal sosyalistlikle yaftalaması bundandır. Faşizme karşı dudak ucuyla seslerini yükseltirlerken, karşısına, emperyalizme ve hem de tekellere tek laf etmeden, burjuva demokrasisini koymaları bu ikiyüzlü, emperyalist burjuvaziden yana politikalarını gizlemek içindir sadece. Bu da gösteriyor ki, hiçbir şekilde demokrasi dahi istememektedirler, sosyalizmden ise çoktan uzaklaşmışlardır. İktidarından ise şiddetle korktukları apaçık ortadadır. O nedenle onlar için tek çıkar yol, yeni mürteci olmak, emperyalist politikaları güden politik partilere kapağı atmaktır. Bu, bu gün AKP olur, yarın, bugün söyledikleri her şeyi unutturarak CHP olur. Onlar için hiç fark etmez. Geçmişte, TKP yi Kemalizm’in kuyruğuna takmak için uğraşanlar onlar değil miydi? Bizi CHP afişlemelerinde, afiş astırmasalar da, gözlemci ya da güvenlikçi olarak kullanmadılar mı? DİSK’teki sosyalist sendikacıları tasfiye etmede özel bir çaba harcayarak, DİSK’i CHP üzerinden burjuvaziye teslim etmediler mi? Şimdi burjuvazinin malı olmaya devam eden DİSKi neden savunuyorlar sanıyorsun? En önemlisi, ULUSAL DEMOKRATİK CEPHE nin baş köşesine, bununla hiç ilgilenmeyen CHP’yi koymadılar mı? TİP ve TSİP in isterlerse UDC ye katılabileceklerini yazmadılar mı broşürlerine. Kimlerdi acaba bu politikaların arkasındakiler? İyiler Nabilere, kötü politikalar İ.Bilen’e mi yoksa?

Ve yeni liberallerin yani Nabi Yağcıgillerin, DSİP’in vesairenin yaptığı, bu gerçekliğin üzerini örtmek, sanki toplumun bütün kesimleri içinde Yurtsever habis urlar oluşmuş ve yurtseverlik temel tehlike imiş, bütün günahların merkezi imiş gibi göstermektir. Bunun için de, ulusal nihilizmi, kozmopolitizmi pompalayıp durmaktadırlar. Çırakları da, dağa taşa ulusalcı, nasyonalist, faşist, ırkçı yaftaları asarak, Emperyalizmin oyunlarını gören, gösteren, karşı olan bütün kesimlerin ve temsilcilerinin boyunlarını bu yaftalara geçirmeye çalışmaktadırlar.

Yani onlara göre, suç büyük burjuvazide değildir, oligarklar pür-i pak, Emperyalistler ise zemzemle yıkanmıştır ama işçiler, emekçiler, aydınlar, sosyalistler, komünistler, yurtseverler, anti-emperyalistler her türlü melaneti üzerine toplamışlar; öyleyse işsizliğin, işten çıkarmaların, açlığın, yoksulluğun, demokrasisizliğin, terörizmin, kavganın, gürültünün, patırtının, Ankara’nın göbeğine kurulan işçilerin direniş çadırlarının ve hatta tabiatın yağmalanmasının, nükleer artıklarla zehirlenmesinin, kanserin, hatta aidsin çaresizliğinin suçluları onlardır ve baş düşmandırlar.

Öte yandan bu toprakların bütün zenginlikleri uluslararası tekellere, yerli tekellere satılırken , “Türkiye Türkiyelilerindir” ve “işçilerin vatanı yoktur” ama Barzani’ye bir devlet hediye edilirken “Kürtlerin ulusal kaderlerini tayin hakkı” denilmektedir. Evet, Türkiye bir yere gitmiyor, doğal kaynakları ve birikmiş zenginlikleri de olduğu yerde duruyor ama buradan akanlar işçilerin, memurların yaşam standardına değil, işsizlerin iş bulmasına değil, okulların yakacak giderine değil, elektriğine, suyuna değil, Türkiye’de istihdam alanları yaratılmasına değil, derelerin çağlayarak akması, tertemiz sular içilmesi, Kanserin tedavisi, bebelerin sütsüz kalmaması için değil, uluslar arası tekellerin cebine girmek için akıyor ve daha azgınca işçilerin, emekçilerin üzerine saldırmaları için onları güçlendiriyor.

Bugün yurtseverlik, bu noktadan yükseliyor ve bu nesnel bir gerçeklik olarak kendini gösteriyor. “işçilerin vatanı yoktur” önermesi ise, başka bir gerçekliği işaret ediyor. Nabigillerin takipçileri, bunu anlamak için akıl çalıştırmaya bile zahmet etmiyorlar.
Bugün hem toprak, hem ekonomi, hem dil, hem de kültür, ABD-AB emperyalizminin hegemonyası altındadır. Tarım da, hayvancılık da, sanayi de sistematik olarak çökertilmekte, uluslar arası tekellerin emrine ve çıkarına teslim edilmektedir. Uluslar arası tekellerin içinde, onlarla kaynaşmaya çalışan Türkiye’nin büyük burjuvazisi de vardır. Yani bunların dışındaki ezici çoğunluk, bu yıkımla karşı karşıyadır. Bunların hepsi, emperyalist ideolojinin saldırısı ile birlikte kurmaya çalıştığı YDD’nin yansımalarıdır. Yani her şey emperyalizmin çıkarları içindir.

Dil, sadece Kürtlerin muzdarip olduğu bir sorun değildir, onlar üzerinde farklı bir dayatma ve saldırı olması benzerliği bozmuyor, bugün dünyanın her tarafında dil, emperyalizmin hegemonyasına tabidir ve bu yönde her türlü engelleyici, karmaşıklaştırıcı ve tabi kılıcı çaba gösterilmektedir. Üniversiteler, orta öğrenim kurumları, sinemalar, medya hepsi birden emperyalist YDD nin, neo-liberalizmin emrine ve yönelimine girmiştir.

Bu gün Darwin’e savaş açan Üniversite hocaları az değildir, en tanınmışı “ol dedi oldu” diyerek kitap yazıp, Fizikle Darwin’i çürütmeye çalışarak, üniversitelerde idealizmi hâkim kılmaya çalışan fizik profesörüdür.

Türban kavgalarındaki çatışmalar hepimizin gözleri önünde oluyor. Bu yöndeki mücadeleyi özgürlükler için mücadele alanına sokan da neo-liberal sahte sol gömleklilerdir. Yani Nabigil gibilerdir. Dinî örgütlenmelerin; batıda kilisenin, burada camilerin ve İmam Hatiplerin öne çıkarılması hepsi emperyalist YDD’nin sınırındaki gelişmelerdir.

Medyanın bunları öne çıkartan yayınları yanında, bir Osmanlıcılık temasını insanların kafasına kakmak için seferber olması, nesnel gerçekliklerin üzerinden atlatmak için her türlü ekipmanla karşımızda orta oyunları oynatması, hep bu emperyalizmin ideolojik saldırısı içindedir.

Bir taraftan ulusal azınlıkların, etnik azınlıkların, mezheplerin çıkarlarına güzelleme yapılırken, diğer taraftan ayrılık noktalarına hücum edip açığa çıkartılması, giderek milliyetçi konumlanmaların körüklenmesi, hep emperyalizmin, bir yanında kozmopolitizmi ve ulusal nihilizmi işlediği, diğer tarafında ise, en gerici burjuva milliyetçiliğinin yer aldığı milliyetçiliğin büyütüldüğü YDD yi yerleştirmeye yönelik çabaların içindedir.

Kozmopolitizm, dünya vatandaşı anlamına gelir. Köhnemiş bir toplumun çerçevesini kırmak ve her yerde yeni sosyal ilişkiler yaratmak arzusu… Burjuvazi, feodalizmi tasfiye ettikten ve İşçi sınıfı üzerindeki egemenliğini kurduktan sonra, bunu yani Kozmopolitizmi, kendi sınıfının dünya çapındaki çıkarları uğruna ele aldı.

Marks ve Engels, Kozmopolitizm propagandasının çeşitli ülkelerin burjuvazileri arasındaki rekabetten kaynaklandığını ve bütün insanlığın refahını değil, tam tersine emekçilerin her yerde sömürülmesi amacını güttüğünü söylediklerinde, yıl 1845i gösteriyordu. Şöyle diyorlardı, “sömürüyü, kozmopolit bir biçim içinde sunmak, işte bir fikir ki, ancak bir burjuvazinin kalbinde doğabilir.”

Yani bu gün pompalanan, “işçi sınıfının vatanının dünya olması”, sloganının, emperyalizmin Kozmopolitizm saldırısının içinde olduğu apaçık görülmektedir. Ve tümüyle işçi sınıfını ve ezilen, sömürgeleştirilen emekçi halkları, işçi sınıfı enternasyonalizminden uzaklaştırmaya yöneliktir. Diğer yandan kendi burjuvazisine karşı mücadeleden uzaklaştırmanın ideolojik şaşırtmacası içindedir.

Kozmopolitizm, işçi sınıfının enternasyonal duruşuna yöneltilen en önemli ideolojik saldırıdır. Bunun temel nedeni savaşın barış zamanının politikalarının şiddet yoluyla devam etmesi gerçeğini gizlemektir. Emperyalizmin sömürüsüne, sömürgeleştirmesine, ezilen halkları boyunduruk altına almasına yönelik olan ve tümüyle sınıfsal olan politikalarının, savaş yoluyla dayatılmasını ulusların varlığına dayandırmak içindir. Dolayısıyla ulusların varlığına hızla son verilmelidir, ulusal egemenlik ilkesinden hemen vazgeçilmelidir. Çünkü bu ilke çağdışı kalmış gerici bir ilkedir, kozmopolitizmi pompalayan emperyalizme ve onun emir eri haline gelmiş yeni liberal sahte sol gömleklilere göre.

Bu nedenle bir taraftan emperyalizme karşı mücadeleyi gerici gösterirlerken, Barış için mücadeleyi emperyalizmle mücadeleden ayırmakta ve soyut bir talepler zinciri haline getirmektedirler.

Burjuvazi, Kozmopolitizmi pompalayarak, hep emekçilerin barıştan yana olmasının, vatanlarını inkâr etmeleri gereğine inanmaya kadar varacağını hesap ve ümit etmiştir. Bu gün barışa vurgu ile Vatansızlığa vurgu aynı kare içinde yapılmaktadır.

Oysa Lenin’in ifadesiyle, dünya savaşlarına yol açan şey, ulusları kullaştırmakan ve halkları yok etmekten çekinmeyen emperyalist burjuvazinin varlığıdır. Buna karşı işçi sınıfının enternasyonalizmi çerçevesinde ve tümüyle sınıfsal temele dayalı olarak, bütünsel bir mücadele verilmezse, (ki bu, emperyalizmle mücadelede, bu temelden uzak yaklaşımların da bu temele yakınlaştırılarak, bu bütünselliğe dâhil edilmesininin gerektiği anlamındadır), ne barış sağlanır, ne de işçi sınıfının kurtuluşu, hatta dünyanın kurtarılması bile mümkün olmayacaktır. Hepsinin önündeki tek engel emperyalist burjuvazinin varlığıdır.

İşte kozmopolitizmin amacı, bu gerçekliği dinamitlemek ve kitlelerin sınıfsal karşıtlığını asıl düşmandan uzaklaştırmak, hatta onun hegemonyasına bağlamaktır.
Kozmopolitizmin amacı, kitleleri dünya vatandaşı haline getirmek adı altında, işçi sınıfını, emekçileri, emperyalist kapitalizmin dünya çapındaki sömürüsünün, kökünden koparılmış, biri ötekinin yerini tutan, aynı biçime sokulmuş, yeri yurdu, adı sanı belirsiz insanlık gölgeleri haline getirmektir.
Bu gerçeklikle bakıldığında, Avrupa Birliği çabalarının tarihsel anlamının kolay anlaşılacağı açıktır. Ve herkes hatırlamalıdır ki, Avrupa Ortak Pazarı girişiminin, sosyalist ekonominin ilk adımı olarak pompalanması, dün olduğu gibi bu gün de devam etmekte ve en başında Nabi Yağcılar, Marguilesler ve onlar gibi neo-liberal kılıktaki sahte sol gömlekliler gelmektedir ve bunların kimin nesi oldukları artık çok geniş bir kitle tarafından bilinmektedir.

Oysa Lenin’in ifadesiyle, Avrupa birleşik devletleri, kapitalist rejim içinde, ya tamamen imkânsız ya da tamamen gericidirler. Lenin bunu vurgularken yıl 1915tir. Nerdeyse 100 yıl önce. Eskiden Marksist, şimdi liberal olan sahte Sol Gömleklilerin neden bu gerçeklikleri unutmak, unutturmak istedikleri bellidir.

Kozmopolitizm, sahte bir proleter enternasyonalizmidir ve küresel emperyalizmin hizmetindedir. Emperyalizmin gerici ideolojisinin bir yanında kozmopolitizm varsa, diğer yanında burjuva milliyetçiliği vardır.

İşte Yurtseverliğin ortaya çıkması, şekillenmesi ve yükselmesi de, bu gerçekliklerin pratiğe yansıması ile bağlıdır. Burada yurtseverliğe vurgu, sosyalistlerin temel görevinin dağı taşı yurtsever yapmak olduğuna değildir, nesnel olarak var olan, nesnel gerçekliklerin yansımasına göre ortaya çıkıp şekillenen ve tümüyle politik-pratik olan Yurtseverlik olgusunu, uluslar arası işçi sınıfının enternasyonal çıkarları doğrultusundaki mücadelesine bağlamak içindir. Yani kendi ülkesinin burjuvazisine ve uluslar arası burjuvaziye karşı mücadelesinde başarılı olmak üzere, ancak bu kadar, ulusun kendisi ve ancak bu kadar yurtsever…

Bu konuda Marksizm’in kurucularına, Lenin’e başvurarak birçok defa çözümlemeler yaptım, karşılığında hep o dağlara taşlara ulu orta küfür niyetine asılan ve içeriği gerçek anlamda bilinmeyen ve bilinmesi de önemsenmeyen kavram ve olguların yaftalarının boyunduruğuna sokuldum. Ve şimdi de, Nabi Yağcı’nın, DSİP in, Marguiles’in ve diğer sahte sol gömlekli yeni liberallerin ne olduklarına dikkat çektiğim için aynı yaftalar peşi sıra geliyor. Her yerde bu yaftalar, neo-liberal politikaların, emperyalizmin kozmopolitizminin, ulusal nihilizminin emperyalist YDD nin zorsuz zahmetsiz yürümesi için, emekçi kitlelerin aklını karıştıranların elini güçlendirmek için, ideolojik saldırılarını daha kolay yapmaları için bir kalkan vazifesi görmektedir. Bu nedenle, AKP nin,12 Eylülü bile aratacak bir rejimi, ki 12 Eylül rejiminin devamıdır, yerleştirmek için ortaya koyduğu anayasa referandumunun gönüllü “EVET” çi propagandistliğini yaparlarken, her karşı çıkanı, eleştireni ve şimdi de yumurta ya da tuvalet kâğıdı atanı saldırgan faşistler olarak yaftalamaktadırlar.

Şimdi bakıyorum da, Kemal Vardal, yeni mürteci, mürteciliği soldan sayan komünist artığı, hâlâ sağa sola nasyonallik yaftası asmaya devam ediyor. O nedenle bu ifadelerimi kaleme aldım ve ders halinde sunuyorum. Kemal Vardal ve onun gibilerin anlayacağını beklemiyorum, sözüm, hâlâ yüreğinin bir köşesinde sönmeden duran cevahiri taşıyanlaradır. Çünkü biliyorum ki, devrim kapısından bir kez yan çizenler, bir daha devrimci mücadeleye asla katılmazlar. Ve devrim kapısından ilk kaçanların her zaman, sosyalist iktidara hiçbir zaman inanmamış olanlar olduğuna inanıyorum. Eğer katılmak üzere tetikte bekliyorlar ve o nedenle bir ayaklarını solun içinden ayırmıyorlarsa, devrim kapısına doğru hızlanacak olan adımları, devrim kapısından bir kez daha döndürmek içindir.

İşte bu nedenle, ideolojik tartışmanın aynıların kendi arasındaki şiddeti ile ayrı noktada konum almış olanlar arasındaki şiddetinin aynı olamayacağını söylüyorum. Aynıların ideolojik tartışması dostça ve devrim kapısına giden yollar çerçevesinde olacağını, ayrı tarafta olanlarla ise, sınıf düşmanlarına karşı nasıl şiddetli ideolojik mücadele veriliyorsa o şekilde olacağını dillendirmiş oluyorum.

Bu da, bir daha devrim kapısına dönmeyecek olanları, bu yürüyüşe kazanmak için yürütülecek ideolojik mücadelenin, sınıf düşmanlarına karşı yürütülen ideolojik mücadelenin saflığını ve keskinliği bozacağını iddia ediyorum. Ve işte bu nedenle niyetim Kemal Vardalı bilinçlendirmek değildir, onunla ve onun gibilerle hâlâ bulaşık olanları ve devrim kapısına giden yolda yürümeye devam ettiğine inandıklarımı onlardan kurtarmak içindir. Kurtarılmak istemeyenlere ise, yolun açık olsun demek içindir.

Yani Nabi Yağcılarla ilişkileri mürit misli olanların, bu dersten bir şeyler öğrenmek istemeyeceği açıktır. Evet dersler onlara da yöneliktir ama ders alacaklarını sanmıyorum, ders almamaya çoktan, daha Konca’ya düşmeden önce programlanmış oldukları, orada bile görülüyordu.

Fikret Uzun

04-Ocak-2011

DSİP li OLMAYAN AMA ONA KALKAN OLAN KİŞİYE

DSİP li OLMAYAN AMA ONA KALKAN OLAN KİŞİYE

Şimdi değilsen, yakında sen de DSİP'li olursun artık. Ancak, sorduğun soruda bir haklılık payı da yok değil ama konu bu değil, konu, son zamanlarda, DSİP’e ve bünyesindeki tekellerin ideolojik silahı olarak hareket eden kimi aydın kılığına girmiş sahte sol gömleklilerin protesto edilmesi üzerine koparılan fırtınadır. Tabii DSİPliler bunu bir reklam aracı olarak değerlendirip, fırtınayı körüklemekten pek hoşnut olmuşlardır ya olsun. DSİP’in ne anlama geldiğini bilenlerin, kafası onlar gibi çalışmadığı için, DSİP’i ve onun paralelinde hareket edenleri deşifre etmekten kaçınmamışlardır. Yani, senin sorunda sadece biraz haklılık payı vardır. Ama DSİP in geçmişi ile yüzleşmek isteyip istemediğini sormak başlı başına haklı bir sorudur. O nedenle bu sorunun cevabına katkıdır önemli olan. Yani sen bence sınıfta kaldın, Bay DSİP üyesi ve sempatizanı olmayan kişi. Ve ben bu nedenle de, teselli ikramiyesi olarak seni DSİP’in bünyesine almasını temenni ettim.

Buradan hareketle, bu soruyu öne çıkartan forumcunun bu soruyu sormakla kalmamış olmasının ve cevabını fotoğraflarla belgelemiş olmasının isabetli olduğunu belirtmek istiyorum. Ancak, buradaki kara noktalara ve işin özüne dair kısa bazı açıklamaların yararlı olacağını düşünüyorum.

Ama önce, bu forumda kimin kuzu, kimin kuzu kılığında kurt olduğunu, aynı anlama gelmek üzere, kimin gerçekten (olumlu anlamda) kurt olduğunu, kimin kurt gibi uluduğunu ve neyin at izi, neyin it izi olduğunu, yani kimin devrimci, kimin karşı devrimci olduğunu düşündürteceğine inandığım bir devrimci tanımı yapmak istiyorum.

Devrimci olmak, sosyalizmin bir yandaşı ya da genel olarak komünist olmak yetmez. Önemli olan, tek tek her an, zincirin tümünü elinde tutup, öteki halkaya sağlam bir biçimde geçebilmek için, hangi halkanın özellikle önem taşıdığını bulup çıkarmak ve tüm güçle o halkayı kavrayabilmektir.

Şimdi kara noktalar ve işin özü nedir üzerinde durabiliriz.

DSİP, geçmişte şeriata karşı CHP’nin yanında olmayı işaret ediyordu ve henüz 12 Eylül rejiminin yönetimi Kemalist yüksek kadrolardan çıkmamıştı. Dolayısıyla dinci akımların eline verilmemişti. Ama verilmeye çalışılıyordu. Verilirken de, Kemalist yüksek kadroların Kemalistliklerine halel gelsin istenmiyordu.
Öyle bir şey yapılmalı idi ki, hem yönetim iyiden iyiye dinci akımların eline teslim edilsin, onlar eliyle Kemalizmin köküne kibrit çakılsın ve bunu herkes Kemalizm zannetsindi. Ve oyun ince ince sahneye koyuldu.

Bu oyun, 12 Eylül faşist darbesinde olduğu gibi, yine emperyalizmin oyunu idi ve elbette 12 Eylül rejimi, yani tekellerin düzeni hızla yerleştirilmeye devam ediliyordu. Emperyalist kampın YDD si artık ulus devletleri kaldırmıyordu, yanlış anlamayın kendilerinin bu yapısı bozulsun istemiyorlardı, uzak ve zengin coğrafyaya sahip diyarlarda emperyalizmin YDDsi için gerekli idi ve bunun için de Kemalizm ruhunu, yurtseverlik duygusunu, vatan duygusunu ortadan kaldırmak gerekiyordu. Bu da ancak ulus devlet dinamiğini dolayısıyla Kemalizmi bozmak çöpe atmak demekti. Yerine Emperyalizmin küresel çapta yerleştirmeye çalıştığı dinsel akımların emperyalizmin çıkarları doğrultusunda egemen kılınması ve bunun için de dizayn edilmesi gerekiyordu. Çünkü din alanı genişlerse ve emperyalizme bağımlı kılınırsa, bilim alanı daralacak, ilerici güçler toplumsal olarak ve yaratılan karşıt toplumsal dinamiklerce de ablukaya alınacak, böylece işçilerin, emekçilerin, dar gelirlilerin, işsizlerin velhasıl toplumdaki ne kadar baldırı çıplak varsa hepsinin hem daha çok baldırı çıplaklaşması ve hem de daha çok köleleştirilmesi mümkün olacaktı. Ancak bunun için, hem bütün bunları kotaracak ve hem de emperyalizme neredeyse memur gibi bağımlı olacak bir yönetim gerekiyordu. Bunun anlamı şu idi, kahrolsun irtica, yaşasın yeni irtica! Ve 12 Eylül darbesinden bu yana dinci kadro yetiştiren o anlamda insanların aklını bozan imam hatiplerden önemli kadrolar yetişerek devlet ve bürokrasi yönetimine yerleşmişti bile.
Hatırlamak gereken o tarihlerde tarihsel önemde ne olduğudur.

O dönem, 28 Şubat süreci olarak hâlâ üzerinde konuşulan bir dönemdir. Biz şimdi, tarihe gelecekten geçmişe bakar gibi baktığımız için daha net gördüğümüz bir süreç var. 28 Şubat hamlesi, kime karşı yapılmıştı? Yani tanklar yürüyüşe çıkarıldığında ne diyordu? “İrticaya geçit vermeyiz.” ve medya neredeyse topyekûn, buna alkış tutuyor, tutmayanlar hizaya getiriliyordu. İrtica ile kastedilen ne idi, Erbakan hoca. Hem de TCnin yönetiminde, bir tarikat şeyhini sağ yanına, diğerini sol yanına oturtup mecliste yemek veriyor ve TSK nın MGKdaki ya da YAŞ’taki kimi kararlarına şerh koyuyordu. Ve bazı başka yaklaşımlarla irtica tehlikesini büyütüyordu. Buna izin verilemezdi. Ama İmam Hatip liselerinin çoğalmasına bir şey demeye gerek yoktu. Tehlike Erbakan hoca ve partisi idi. Bunun anlamı o zaman anlaşılmasa da, bu gün anlaşılmasının önünde hiçbir örtü kalmamıştır ve anlamı, yukarda arz ettiğim gibi, bu irticaı beğenmiyoruz, yeni bir irtica için bunu yıkmak gerekiyor.

Sonra ne oldu, Erbakan devrildi. Partisi de kapatıldı. Yerine yeni parti kuruldu ama eskinin yerini tutmadı. Ve içinden öyle bir akım çıktı ki. Hemen olmasa da, kısa zamanda, tanklar aslında irticaa değil, Erbakan’ın üzerine yürümüştü. Erbakan’ı gönderip, içinden çıkan daha dinci ve dini daha da bozan bir ekibe yol açılmıştı. Bu ekibin hazırlık sürecinde yaşanan bir ara dönem, bir koalisyon ve aniden Ecevit’in zorla hasta olması ve hastaneye kapatılması, kendisine 6–7 Ay yatak istirahatı verilmesi ve Başbakanlığı bırakmasının acilen ve önce doktoru, sonra adamı tarafından tavsiye edilmesi ve daha sonra da medyası ile işverenleri ile ve de yine yeniden TSK’sı ile Ecevit’in çekilmesinin sağlığı açısından yararlı olacağı yayıldı durdu. Ecevit’in hastaneden kaçıp, turp gibiyim demesi üzerine de, şimdi AKP’ye ateş püsküren Bahçeli’nin, hiçbir nesnel dayanağı olmadığı halde ve partisine bir kazanç sağlamayacağı belli olduğu halde koalisyondan çekilmesi, erken seçim yolunun açılması; Ondan önce Kemal Derviş’in bir Mesih misli paraşütle indirilmesi ve oynanan ayak oyunları Ve sonuçta erken seçim… Onun sonucu da çok vahimdir. Ve TSK’nın başında Hilmi Özkök vardır. Babası, kendi ifadesiyle imamdır. Neredeyse, AKP nin seçimlerdeki başarısını ilk o tebrik etmiş ve tebrik ederken Amerika’dadır. Ardından AKP’nin devlet yönetimindeki staj denilebilecek çalışmaları ve her seferinde bu çalışmalara neredeyse katkı sayılabilecek biçimde, reisicumhurun, önüne gelen çalışmaları veto edip, “şöyle şöyle düzeltin öyle gönderin” misli gerekçe yazması da cabası olmuş olan bir dönem….

Ve acemilik bitti, reisicumhur makamının da alınması ve AKP’nin iktidarının daha da güçlendirilerek uzatılması dönemi gelip çattı ve hemen, eskiden solcu diye bilinen Hasan Cemal abimize, bütün darbelere karşıyız, dedirtecek ve zincirleme reaksiyon başlatarak her yerde solcularla, dinci akımların dirsek temasında darbelere karşı omuz omuza yürüyüşleri yapmasını tetikleyecek 27 Nisan Büyükanıt muhtırası geldi. Ve reisicumhur seçimi -367 krizi-referandum sarmalında, cumhurbaşkanının halkoyu ile seçilmesi kararı çıksa da meclis aritmetiği ile yeni reisicumhur seçildi ve başbakan beklenirken, Başbakanın aday olarak göstermesi ile dış işleri bakanı Gül, reisicumhur oldu. Ondan sonra kader ağlarını ikinci kez örmeye başladı ve dünün şeriat karşıtları, solculuğu CHP yandaşlığında bulanlar, din özgürlüğünden, türban özgürlüğünden söz etmeyi solculuk saymaya başladı. Darbelere karşı olma dinamiğinden hareket etmek ise, en büyük ve kutsal solculuk olarak pompalandı. Hiçbirisi, darbelerin maddi temelinin ekonomik olduğunu, aynı anlama gelmek üzere sınıfsal olduğunu ve Emperyalizm bağlantısını aklına getirmiyordu. Bu tam bir emperyalist oyundu, hani eskilerin deyimiyle Bizans’ta ya da zorbada oyun boldur denildiği gibi, düşman yaratan bir politik oyun sahneye hızla konulmuştu. Hem Emperyalizmin YDDsine karşıt olanların tasfiye edilmesi kolaylaşacak ve hem de asıl düşmanın emperyalizm, gericilik ve tekeller olduğu yani kapitalizmin kendisi olduğu örtülenmiş olacaktı. İşte DSİP’in yeri tam buradadır ve macerasının özeti de budur.

Dinci akımların TC yönetimi üzerindeki hükümranlığını kurması için, önce Kemalist yüksek kadronun elini güçlendirmek, hepimiz CHP’liyiz, Kahrolsun şeriat modunu yükseltmek ve tehlikenin adı değişince, dinci akımlarla dirsek teması, iktidardaki temsilcileri ile kanka olmak yani bir önceki işbirlikçiliklerinin simetriği olan, tekeller üzerinden, dinci akımlarla işbirliğine girmek. İşte DSİP ve türlerinin geldikleri nokta bu olmuştur ve o noktadan devam ederek artık, sözde AKP ye karşı olmak ama referandum ile diktatörlüğe açılan kapıya onay vermek. İşte DSİP’in en son noktası da budur. Bir devamlılık ve uyum olduğu apaçık görülmektedir.

TSK düşmanlığını bir erdem sayarak günde beş vakit ve hâlâ darbeci lanetlemek, darbe gelecek, darbe geliyor, nerdeyse geldi, geldi geçti bile diye diye, dağa taşa bütün günahların sebebinin askerler olduğu yazılacaktır. Yazılmıştır yani. Yazanlar, 12 Eylül öncesi sosyalist hareketi ve sendikal hareketi CHP üzerinden Kemalizmin, burjuvazinin kuyruğuna takmak peşinde olanlar ve DSİP türleri, 28 Şubata destek olarak, Kemalist yüksek kadroların elini güçlendirmek için sabah akşam şeriat tehdidinden söz edenler ve CHP’yi kurtarıcı olarak gösterenlerdir. Yani her ikisinde de bir devamlılık ve politikalarında uyum var. Bunlar,12 Eylülün büyüttüğü ve 12 Eylüle gelirken katkıları olan çift inançlı sahte sol gömleklilerdir. Hiçbirisinin sosyalizmi boş verin, sol ile bile ilgileri yoktur. Yani sol ve sosyalist hiçbir zaman olmamışlardır.

Dün, yönetim yüksek Kemalist kadrolarda iken, görevleri ve asıl inançları gereği, elbette sosyalist hareketi onların kuyruğuna takmak isteyeceklerdi. Bu gün TC’nin yönetimi bizzat Kemalist yüksek kadroların teslimatı ile dinci akımların eline geçmiştir ve artık sosyalist hareketi Kemalizmin kuyruğuna takarak ortadan kaldırmanın mümkün olmadığının anlaşıldığı bir noktadır ve toptan ve emperyalizmin politikalarına uygun olarak kökünün kazınması söz konusudur. Sosyalizme dair bütün kavramların içinin boşaltılmasına devam edilirken, yani sosyalizm alanı bozulurken, diğer taraftan bir daha hiç ayağa kalkmamacasına, sosyalist hareketin üzerine çullanmanın dinamikleri oluşturulmaya devam edilmektedir. Sosyalizm alanını bozma konusunda uzman olan tekellerin ideolojik silahları konumundaki, DSİP ve Nabi Yağcı kliği türünden aktörler, bu konuda önemli mesafeler kat etmişler ve artık misyonlarını tamamlama noktasına yaklaşmaktadırlar.

Elbette DSİP türleri ve bünyesindekiler şimdi, bir devri kapatmak üzere, dinci akımların yanında olacaklardır. O zaman CHP’nin ve Kemalistlerin yanında olmalarının gerekçesi şeriatın tehdidi idi, bu gün dinci akımların yanında olmalarının gerekçesi darbe tehlikesi dolayısıyla özgürlüklerdir ki, içinde elbette din özgürlüğü de, türban özgürlüğü de vardır.
Yani DSİP TÜRLERİ VE BÜNYESİNDEKİLER DÜN NEREDE İSELER, ASLINDA BU GÜN DE AYNI YERDEDİRLER. DÜN DE, BU GÜN DE, TEKELLERİN KOLTUK DEĞNEĞİDİRLER. Öyleyse şaşılacak bir durum yok.

Ama buradan çıkartılacak sonuçlar var. DSİP türlerinin ve bünyesindekilerin gidecekleri en son yer ya dinci akımların gül bahçesidir, ya AKP nin gül bahçesidir ama her iki durumda da tekellerin gül bahçeleridir. Sonrası onlar için değişmez; tekellerin ideolojik silahı olarak nasıl olsa bir görev edinirler.

İşte sizlere, DSİP in politik macerasının ve yüzeyde bugün dün inandıklarına ihanet ediyor gibi görünen ama gerçekte ise, hep aynı yerde durduğunu gösteren politik yol haritası. Karar sizin, DSİP dün mü en devrimci idi, bugün mü en devrimci çizgidedir; yoksa dün mü en karşı devrimci, bugün mü en karşı devrimci çizgidedir; veya dün de 12 Eylül rejiminin normal seyrinde yerleşmesi için koltuk değnekliği mi yapıyordu ama yönetimde Kemalist yüksek kadrolar olduğu için onlara mı koltuk değneği idi, bugün de aynını yaparak bu kez, yönetimde olan dinci akımlara mı koltuk değnekliği yapmaktadır? Öyleyse verilecek karara göre, cevabın doğru olmasına yardım edecek soruyu da sormak gerek.

Soru şudur ve dikkatlice cevaplanması gerekmektedir, o nedenle bir yere not edip tekrar tekrar üzerinden geçmek yerindedir.

DSİP türleriyle ve bünyesindekilerle, sosyalizme giden yollar konusundaki fikir ayrılıkları temelinde mi tartışmak en hakkaniyetli yaklaşımdır, yoksa onlarla tekellere karşı verilen,12 Eylül faşist rejimine karşı verilen ideolojik mücadele temelinde mi tartışmak en hakkaniyetli yaklaşımdır.

Böylece bitiriyorum ve bitirirken hatırlatmak istediğim bir sözüm var; tekellere kin duymadan ve tekellerin düzenini benimsetenlere tiksinti duymadan devrimcilik olursa, işçi sınıfı ve emekçiler, sömürücüsünün sorunları için, kendi sorunlarına duyduğu üzüntüden çok daha fazla üzüntü duymaya başlar.

İşte DSİP gerçeğinin yüzeyindekiler ve derinindekiler bunlardır. Varın siz değerlendirin DSİP gerçeğini ve ne edelim, bu toprakları DSİP türlerine terk edip nerelere gidelim siz karar verin. Ya da, DSİP gerçekliği ile mücadele etmenin, tekellerle, emperyalist kapitalizmle ve toplumu tarihin gerisine götürenlerle mücadele etmekten ayrı olmadığını görüp, ona göre daha derinlere mi bakalım yine siz karar verin.

Demek ki devrimci olmak, kurtlarla birlikte uluyan köpekleri ayırt etmesini de, at izi ile, it izini ayırt edebilmeyi de, yani kimin devrimci, kimin karşı devrimci olduğunu fark edebilmeyi de başaracak bir hüner gerektirmektedir. Dolayısıyla ancak ondan sonra, zincirin bütün halkalarını elinde tutabilir, hangi zincirin sağlam olduğunu bulup, onu ortaya çıkartabilir ve onu sımsıkı kavrayıp, diğer sağlam halkaya bağlayabilir ve aynı zamanda, hangi halkaların çürük, hangi halkaların zincirin bütününü bozacak yapıda olduğunu da bulup çıkartabilir. Bu hem asıl düşmanın kim olduğunun, hem asıl düşmana karşı kimin dost, kimin düşman olduğunun tespiti demektir aynı zamanda.

Dolayısıyla DSİP türlerinin en önemli işlevinin, asıl düşman konusunda ve asıl düşmanın dostları ile düşmanları konusunda akıl bozucu ideolojik sis bombaları fırlatmak olduğunu görmek de, göstermek de kolaylaşır.

DSİP üzerinden verdiğim bu ders, anlattığım macera, tekellerin ideolojik silahlarına aynı anlama gelmek üzere, sosyalizm alanını bozmakla görevlendirilmiş çakallara ve yine aynı anlamda olan içimizdeki devrimci kılığındaki karşı devrimcilere dair macera gerçek devrimcilere ve devrimci olmak için yürekten hareket eden ve yerinde duramayanlara önemli ipuçları vermektedir. Bu ipuçları ile hem kendilerinin devrimciliğe ne kadar yakın olduklarını ve hem de, devrimci kılığında olan karşı devrimcilerin kimler olduğunu daha kolay göreceklerine inanıyorum.

Lenin’in deyimiyle, benim yaptığım, DSİP türünde ve Nabi Yağcı türündeki Tekellerin ideolojik silahı olarak çalışanların üzerindeki sol jelâtini kazımak ve altındaki karşı devrimci özü ortaya çıkartmaktır ve devrimcilerin önüne koymaktır. Karar kendilerinindir. İster kazıdığım jelâtini düzeltmeyi ve onların en devrimci olduklarını haykırmayı bir devrimcilik sayarlar, ister kazıdığım için, tekellere kin duyacaklarına bana duyarlar, isterlerse, benim kazıdığım yerden daha fazla kazıyarak onları iyice çıplak bırakırlar.

Benim tarihsel sorumluluğum ve görevim bu kadar. Gerisi işaret ettiğim devrimcilere kalıyor.

Fikret UZUN
05 Ocak 2011

5 Ocak 2011 Çarşamba

KAPITALIST RESTORASYON VE SOVYET SOSYALIZMI GERÇEKLIĞI

KAPITALIST RESTORASYON VE SOVYET SOSYALIZMI GERÇEKLIĞI

REVİZYONİSTİSTLERE
Farkında olmadığın anlaşılıyor ki ve kusura bakma ama bir kayıkçı kavgasını bitirmeye çalışırken, başka birini Brejnev üzerinden açmış oluyoruz sayende.
Konumuz ve temel sorunumuz Brejnev değildi tartışmaya göre. Bürokratik sınıfın revizyonizmi mi, yoksa kapitalist restorasyonun nesnel ve öznel güçleri mi sosyalizmin çözülmesinde ana etmendi, bunu netleştirmek değildi. Üstelik netleştiremeyeceğimiz açık. Nedenleri de ortada. En önemlisi, bakış farklılığı var. Öyle olunca da, anlamamakta direnmek esastır. Yani anlamamakta direndiğini söylüyorum. Öyle olunca tartışmanın olumlu yönde ilerlemesi mümkün olmaz. Olmuyor da.
Dediklerimi alıntı yapmışsın ve "hayır öyle değil" diyorsun. Bunun üzerine daha ne denilebilir? Ama şu bir gerçek ki, sen kapitalist restorasyona giden yolu, bürokratik revizyonist bir sınıfın açtığını ve sosyalizmi kapitalistlere teslim ettiğini söylerken, sonuçları ile açıklamaya çalışıyorsun. Ben sonuçlarını değil, nedenlerini masaya yatırıyorum. “garson, tamirci, kuaför, taksi şoförü türünden özel ekonomi sahipleri batıya ve özellikle abd ye açılarak, zengin bir tabakanın ortaya çıkması; bunların tarım kesimindeki büyüyen küçük burjuvalarla birleşerek, öğrencilerileri ve aydınları da kontrollerine alması,” masadaki neden budur.
Otopsi yapıldığında, sonuç ortaya çıkıyor; “karşı devrim gerçekleşince de, (yani kapitalist restorasyon tamamlanınca), daha büyük kapitalist olmanın yollarını kolaylıkla buldular.” Sonuç budur. Ve elbette bürokrasinin etkileri vardır, yok demedim ve hatta bürokrasiden bu sonucun içinde yer alanların olduğu da muhakkak ama bunların restorasyon gerçekleştikten sonra, kapitalist zenginleşmeye katılan dil bilen uyanık hukukçular, işletme yöneticileri olduğunu ve yabancıların ortaklıklarında yöneticiliğe ve belki, şimdi ceo diye tabir edilen, şirket evliliklerinde aracılık yaparak kimi ortaklıklara ve üst düzey yöneticiliğe geçtiklerini, bu yolla büyük zengin olmanın yollarını bulduklarını söylüyorum.
Ama senin dediğin gibi, parti bürokrasisinin, bir dinamik olarak, yerleşen kapitalizmin başına geçmediğini söylüyorum. Aksine, daha Garbaçov’un iktidarının ilk günlerinde otoriter bürokrasi olarak nitelendirilen partinin ve işçilerin bu gidişe karşı çıktıklarını, direndiklerini söylüyorum. Bürokraside kalıntıları olabilir, şirketlerin tepelerinde de olabilir ama asıl dinamik, restorasyon öncesi de, sonrası da dediğim gibidir. Elbette bu dinamikte hepsi hızla yükselme trendinden yeterli ölçüde yararlanamamış olabilir, çünkü zenginliklerin de dar bir alanda paylaşılması ve yönetilmesi söz konusudur. Ayrıca bu bir düzen değişikliğidir ve geçişteki genel karakter, merkezinde kapitalist düzenlemeler varsa, kamu işletmelerinin yabancı sermayeye, yerli ortaklarını ve kimi aracıları zengin ederek peşkeş çekilmesi esastır. Burada yasa yoluyla el değiştiren bir sermaye vardır ki, bunun adı ilkel birikimdir. Zor yoluyla sosyalizmin kazanımları, kapitalist tekellerin emrine verilmiştir.
Küçük meta üretimi egemenlik anlamında ortadan kalkmıştır, ama etkinliği kapitalizmde hep var. Sen taksicilerin kaç tane olduğu, kuaför, tamirhane türü işletmelerin ne kadar olduğunu üzerinde hiç kafa yordun mu?
Bu, gelişmiş kapitalist ülkelerde, geri kalmış ve yer yer feodal ilişkileri taşıyan coğrafyalardan biraz daha azdır ama hep vardır. Ve biz, bir küçük meta üretiminin yaptığı devrimden ya da karşı devrimden söz etmiyoruz, burada özden söz ediyoruz. Öz budur ve bu öze Marks’tan bu yana Lenin’le birlikte, Sovyet yönetimleri ve komünist partileri kongreleri yoluyla sürekli dikkat çekilmiştir. Bu yönde geliştirdikleri politikaları halka sunmuşlar, onay almışlardır. Sosyalizm kuruculuğunda, en temel tehlike kapitalist restorasyondur ve dayanağı da, küçük meta üretimidir. Bunun, sürekli şekilde kapitalizm ürettiği Marks tarafından da, Lenin tarafından da işaret edilmiştir. Oysa bürokratik bir sınıfın revizyonizmi bu gerçekliği vermiyor. Teorik olarak da, pratik olarak da bunun karşılığı yani revizyonizmin karşılığı sosyalizmde başka yollar aramaktır.
Ama sovyet sosyalizminde olan bu değildir. Yeni düzen bağrından çıktığı kapitalist toplumun doğum izlerini taşıyordu. Bu izleri silme konusunda başarılı olamamışlardır ve dönem dönem bu bilinçli bir hal almış ve de zaman zaman pratiğin zorlaması ile buna teslim olunmuştur. Bunları anlattım. En önemlisi eşitlik ilkesi idi ve bundan Brejnev dönemine kadar kurtulamadılar. Diğeri barış içinde bir arada yaşama ilkesi idi, bu da temel politika haline getirildi. Ve ikisi bir arada sosyalizmin dengesini bozdu. İki zıt sistemi en azından bilinçte bir birine yakınlaştırdı. Ve sınıf kinine bir empatik ur yerleşerek onu kemirmeye başladı. Dışarıdaki zıt sınıfa kin duymak ortadan kalkınca, en azından etkisini kaybedince, içerde o zıtlıktan eser kalmadığı halisunasyonuna kolay kapılındı. Ve sosyalizmin tam ve kesin zaferinin ilan edilmesi ile sonuçlandı. Henüz kapitalizm içerde yenilmeden sosyalizm kuruculuğunun kesin zaferinden söz etmenin yanlışlığı bir yana, komünizm kuruculuğu aşaması müjdelenirken, sosyalist toplumun genel yapısı ile var olduğu ilan edilen sosyalist yapının genel durumu arasındaki doku uyuşmazlığı hem daha çok arttı, hem de bu uyuşmazlık yok sayıldı. Buna rağmen komünizme geçiş programı devam ettirildi.
Bu da, içerdeki tehlikeyi ciddiye almamayı, kendi haline bırakmayı, hatta önce ev içi bostanlarına izin verilerek, devamında kuaför, taksici türünden kooperatiflere bağlı çalışanlara, kapitalizmden sayılmayarak, kalan zamanlarında kendilerine çalışma izni verildi, böylece kapitalizm üreten fideliklere alan açıldı. Bu, içerde kapitalizmin yenildiği düşüncesinin ürünü olan bir politikadır. Dışarda ise, aynı düşüncenin yansıması olarak, barış içinde yaşama her ne kadar sistemler arası çatışmanın yoğun olduğu coğrafyalarda farklı işletilse de, genel olarak barış cephesine dönüştü. Dünya sosyalizminin hücum modu, barış moduna geriletilmiş oldu.
O kadar öyle ki, barış içinde bir arada yaşama politikalarını, bir bürokratik sınıfın sosyalizmi revize etme çabalarının içine sokarak eleştirenler bile, örneğin Çekoslovakya olaylarında ve Afganistan olayında ayağa kalktı. Bunu bir ilhak denemesi olarak ele aldı. Barış politikalarının, özellikle İkinci Dünya Savaşının pratiğinin zorlaması ile biçimlenen halk cepheleri ile başlayarak, nükleer silahların tırmandırılmasına karşı yumuşama zorlamalarının bir sonucu olarak yükseltilmesi, dünya sosyalist mücadelesinin pratiğinin baş köşesine barışın oturtulmasına neden oldu. Dünya sosyalist sisteminin baş sloganı barış, demokrasi ve toplumsal ilerleme mücadelesi oldu. Bu, var olan sosyalizmin savunma modundan çıkamayıp, ilerlemesinin durdurulması demekti.
Öyle de oldu. İlerleyemeyen sosyalizm, içerde ve özellikle dışarda ricat politikalarına daha kolay geriledi. Ana amaç, var olan sosyalizmin korunması oldu. Bu, sosyalizmin içerdeki kapitalist tehlikeyi iyiden iyiye göz ardı etmesine neden oldu ve sosyalizmin motoru olan yeni insanı üretmede, onca politik karar alınmış olmasına rağmen, ilerleme olmadı. Sosyalizm kuruculuğunun sonuçlandırılması yanında, kapitalist restorasyon tehlikesinin temel ilacı olan yeni insanın üretilmesi hiçbir şekilde gerçekleştirilemedi. Bu da, dışarda haklı sebeplerle dahi olsa, zaman zaman sosyalist hareketin ilerlemesinde alan açmış da olsa, barış politikaları, genel olarak içerde, kapitalistlerin yaşam tarzına yaklaşma ve onlarla barış içinde yaşama fikri, kalıcı bir nitelik olarak yerleşti. Bunlar içerdeki kapitalist restorasyon eğiliminde olanların daha rahat çalışmasını, örgütlenmesini ve demokratik bir muhalefet olarak toplumu sarmasını kolaylaştırdı.
Kapitalist restorasyona giden yolun genişletilmesi bu şekilde oldu. Ve hiçbir yönetim, hiçbir an, Marksizm ve Leninizm’den uzaklaşılması gerektiğini dile getirmedi. Aksine yolumuz Ekim Devriminin, Marksizm-Leninizmin yoludur dedi. Onun yerine başlangıçtan itibaren anti-Stalinizm üzerinden, restorasyonun ucunu göstermesiyle de, anti- Brejnevizm üzerinden, var olan, Ekim devriminin ve Marksizm-Leninizm yolundan ilerlenerek kurulan sosyalizmden uzaklaşmanın kapıları kapitalist restorasyona sonuna kadar açıldı.
Ben senin ya da revizyonistist kampın dediklerimi anlamasını ve kabul etmesini beklemiyorum. Ama tarihe not düşmek için, eksik kalan noktaları tamamlamaya çalışıyorum, üzerinden geçiyorum. Dediklerimin, mutlak olarak doğru kabul edilmesini de dayatmıyorum. Ama hepsinin inandığım düşünceler ve gördüklerimden yola çıkarak ortaya koyduğum tespitler olduğunu da savunuyorum. O nedenle dayanaklarımı Marksizm-Leninizm içinde kalarak açıklamaya çalışıyorum.
Teori olmadan bakış açısı gelişmez, bakışın etkileri, derinlere nüfuz etmez. Teori, Marksizm-Leninizmdir, bakış bu gözlükle gerçekliklere fener tutmak ve görünmeyen derindekilere bakıp, yüzeydekileri doğru okumaktır. Bize lazım olan bakış budur ve bu bakışı yükseltmeye çalışıyorum. Yeterli olamıyorsam, üç nedeni var; birincisi doğru anlatamıyor olabilirim; ikincisi anlama zorluğunun hâkim olmasıdır. Bir üçüncüsü ise, her ikisinin doğru olmasıdır. Hangisinin doğru olduğunu zaman gösterecektir. Ama zaman gösterecek diye, ben anlatmaktan ve daha doğru olanın, anlamaya çalışmak olduğunu düşünmekten vazgeçmeyeceğim. Acaba yanlış düşünüyor olabilir miyim ya da anlatamam diye düşünüp, anlatmaktan vazgeçilseydi, tarihte düşünce alanı hep kısır kalır, tarihin nesnel gelişmesinin, ilerlemesinin seyrinde konum almanın formüllerini bulmak mümkün olmazdı.
Örneğin, “yolu, Marks ve Engels önerdiğine göre, (revizyonizm) onlardan farklı yollara sapmak demektir. (revizyonizm), politik literatürde ve Bernstein’in kendisinin ilan etmesiyle Marks ve Engels’in görüşlerini revize etmek oluyor. Çıkışı Bernstein’ledir yani. O zamana kadar revize etmek kötü olarak anılmıyordu. Bernsteinin ilanı şöyle, “pek çok önemli noktada, Karl Marks ve Friedrich Engels’in teorisinde bulunan düşüncelerden ayrıldığımın tümüyle bilincindeyim”. Oysa kapitalist restorasyon için, son darbe vurulana kadar, sosyalist yönetimler, hep Marks, Engels ve Lenin’e bağlılıklarını dile getirdiler.” Şeklindeki ifadeden, bu ifadeyi bütünleyen “revizyonizm, içine girenlerin kendi savlarına göre, yine de sosyalizme giden yol sayılıyor. Ama kapitalist restorasyon, sosyalizmden kapitalizme dönüş oluyor. Dolayısıyla restorasyon süreçlerini “revizyonizm” saymak ve “bürokrasi” savlarıyla delillendirmek, kapitalizm yolunda sosyalizm beklemek oluyor.” İfadesini ayırarak ele alıp, bundan, revizyonizmin sosyalist bir yol olduğunun söylendiğini çıkartmak, bu anlamamaya çok güzel örnektir. Ama 21. Yy da ben buna, "anlamamak için gözlerini, kulaklarını kapatıp, başka türlü konuşmak" diyorum.
Marks’ın ünlü formülüne göre, insanların maddi varlığını belirleyen, bilinci değildir, bilincini belirleyen maddi varlıktır ifadesi, hem çok ve ezbere konuşulan ama hem de en çok dikkate alınmayan bir ifadedir.
Hem Bernstein’e ve revizyonizme olumsuz olarak her türlü eleştiriyi yöneltip, hem de Marks’ın ifadesinden ayrılarak, Bernstein’e yakınlaşmak, revizyonistist kampı çok net anlatmaktadır. Revizyonizmin özünden, maddi temellerinden uzaklaşıp, revizyonizmde bin tane yol olduğundan dem vurup, onu bir öznel iradenin kalıpları ile açıklamak, yani maddi yaşamı bilincin belirlediği düşüncesine savrulmak, bundan başka bir şey olamaz. Yani Bernstein’in ağababası olduğu revizyonizmi, birkaç kötü niyetli adamın öznel niyetinin yansıması olarak görmek, Marks’ın ifadesini hem çok kullanmak ama hem de bir şey anlamamak demektir.
Revizyonizmin de, maddi yaşamın üzerinden şekillenen bir bilinç kayması olduğunu göremeyince, revizyonizme öznel bir karakter yüklemek kolay olmaktadır. Yani bu görüşe göre, Sovyet sosyalizminde, kapitalist restorasyona kapı açan ve kapıları biriktiren bir maddi alt yapı yoktur ama bu yönde öznel bir çaba ve irade vardır ve bürokratik sınıf olarak ortaya çıkan bu irade, bu maddi yapıyı ortaya çıkarabilmiştir.
Bu gün aynı telden çalan “hakiki Marksistler” vardır ve onlar da, her şeyi bir öznel iradenin varlığı ve çabası çerçevesinde ele almaktadırlar. Daha doğrusu böyle ele alınması gerektiğini ve bunun hakiki Marksizm olduğunu iddia etmektedirler.
Ve altını çizmeliyim ki, ben hiçbir zaman “revizyonizm, yine de sosyalizme giden yol sayılır” demedim. Böyle anlaşılmasın diye de özellikle “(revizyonizmin) içine girenlerin kendi savlarına göre” vurgusunu ihmal etmedim. Yani ifadenin bütününden,” revizyonizm, içine girenlerin kendi savlarına göre, yine de sosyalizme giden yol sayılıyor.” Şeklindeki ifademden, “revizyonizm ne zaman sosyalist yol oldu?” sorusunu hak eden bir anlam çıkmaz.
Ayrıca, revizyonizm kavramı, içerdiği anlam bakımından, Bernstein’e gelene kadar olumsuz olarak ele alınan bir kavram ve yaklaşım değildi. Kaldı ki, Lenin’in özellikle bilinç alanında Marksizm’e yaptığı katkı, tam da Marks’ı revize etmektir ve olumlu bir revizyondur. Üstelik Bernstein’e cevap niteliğindedir.
Ve bir başka saplantı yaratma denemesi de, bu tartışmalardan, revizyonizme övgü içinde olduğumun ve onu savunduğumun, bu nedenle kapitalist restorasyonu öne çıkardığımın ayak izleri varmış gibi sonuç çıkartma denemesidir. Bunun uzantısı olarak da, Stalin’i fetişleştirerek model yapanların, bu tutumlarını görmeden, benim Brejnev’i fetişleştirerek övdüğüm izlenimi yaratma denemesi de cabası olmaktadır. Oysa önceki ifadelerimde özellikle vurguladım ki, anlatımımın bir objektiviteye dikkat çekmek için olduğu görülebilsin istedim.
Şimdi bir kez daha ve son kez üzerinden geçerek bu konuyu, ilgilenen herkesin önüne önemli ipuçları koyduğuma ve bu ipuçlarına eğilenlerin de, kendi ipuçlarının peşinden koşanların da kendi görüşlerini netleştirmek için gerekli çalışmayı yapacaklarına inanarak kapatıyorum. İp uçları bana aittir, kronolojik bilgiler, SBKP nin kongrelerinin ve yetkili ağızlarının bildirimleridir.
1959 yılı başında, SBKPnin olağanüstü 21. kongresi toplandı. Bu kongre kesin bir sonuç çıkardı. Sosyalizm SSCB de tam ve kesin bir zafer kazanmıştı. Bir yıl sonra,1960 yılında komünist ve işçi partileri temsilcileri konferansı,"...sosyalist devletlerin tek bir kampta toplanması, bu kampın artan birliği ve sürekli pekişen gücü, sistemin bütününde sosyalizmin tam zaferini temin eder." şeklinde bir kararı kabul ediyor.
Böylece, sosyalizmin zaferine dayanarak, toplumsal hayatın bütün alanlarında meydana gelen derin dönüşümler sayesinde, Sovyetler Birliğinin yeni bir gelişme evresine, komünist toplumun genel kuruluş evresine girdiği bütün dünyaya duyuruluyor.
21. Kongre, ulusal ekonominin yedi yıllık gelişme planını kabul etti. Sanayi üretiminin yedi yılda iki kata yakın artması öngörüldü. Tarım, ulaştırma, kültür ve bilimi geliştirmek, emekçilerin hayat düzeyini yükseltmek için, önemli tedbirler ön görülmüştü.
Kongre kararları doğrultusunda komünist emek hareketinin üyeleri başta olmak üzere, ülkeyi geniş bir sosyalist yarışma sardı. Bu hareket komünistlerle komsomolların girişimleri üzerine 21. kongre öncesi doğdu. Hareket "komünist gibi yaşamayı ve çalışmayı öğrenmek" sloganı altındaki sosyalist yarışmanın yeni, yüksek bir aşamasını damgalıyordu. 1961 Ekiminde komünist emek hareketine, 20 milyona yakın insan katılıyordu.
Yalnız yedi yıllık dönemin, ilk üç yılında inşa edilen elektrik santralleri tüm Afrika ülkelerinin santrallerinden iki kat fazla elektrik sağladı.
Sovyetler birliği, uzayın fethinde yeni ve büyüleyici başarılar kazandı. 12 Nisan 1961 de Sovyet kozmonotu komünist Yuri Gagarin, dünyada ilk uzay uçuşunu gerçekleştirdi. 6 ağustos, 1961 de, SSCB, komünist German Titov tarafından yönetilen ikinci uzay gemisini dünya çevresinde yörüngeye yerleştirdi.
21. kongrenin verdiği görev üzerine MK tarafından hazırlanan SBKP nin yeni program tasarısı,kamuoyunda tartışılması amacıyla ilan edildi. Tasarı, üç ay parti toplantı ve konferanslarında, işçi, kolhozcu ve memurlarla ilgili toplantılarda ve aynı şekilde askeri birliklerde tartışıldı. Tartışmalarda 9 milyondan fazla komünist, 73 milyondan fazla partisiz insan yer aldı. Tasarı oy birliği ile halk tarafından benimsendi.
1961 Ekiminde 22. Kongre toplandı. Bu kongrenin tarihi önemi, partinin yeni bir programını, SSCB’de komünizmin kuruluş programını kabul etmiş olmasındadır.
Bu programda komünizmin kuruluşu ile ilgili temel görevler şöyle belirtilir.
-komünizmin maddi ve teknik temelinin yaratılması;
- komünist ilişkilerin gelişmesi;
- yeni insanın oluşması
Bu görevler sıkı sıkıya birbirine bağlıdır ve bölünmez bir bütün meydana getirirler. Komünist hayat ilkelerini gerçekleştirmek için bunları birlikte yerine getirmek lazımdır.
Bu programda, komünizmin maddi ve teknik temelinin, ülkenin tamamiyle elktrifikasyonunu; ulusal ekonomi içinde kimya alanında genelleşmiş bir uygulama, bilimle üretim arasında sıkı bir bağlantı, ulusal ekonominin tüm dallarında teknik ilerlemelerin hızlı akışı, doğal kaynakların ve donatımının tam ve yerinde kullanılması ve iş gücünde emekçilerin yüksek bir kültürel ve teknik düzeyini içine aldığını belirtir.
Toplum geliştikçe maddi ve teknik temel güçlenecek ve mükemmelleşecektir. Ekonomik bakımdan daha verimli yeni sanayi dalları kurulacak, yeni tip maddeler ve enerji kullanılacaktır. Bilim ve tekniğin gelişme düzeyi, makinalaşma, otomasyon sürekli artacak ve üretici güçlerin büyük ölçüde gelişmesine imkan verecektir.
Elektrifikasyon SSCB’de baş rolü oynayacaktır. Emek üretkenliğinin sürekli yükselmesi komünizmin maddi ve teknik temelinin yaratılmasının zorunlu koşuludur.
Komünizmin maddi ve teknik temelinin kurulmasına paralel olarak komünist toplumsal ilişkilerin yerleştiği de görülecektir. Sınıf ayrımları ile diğer toplumsal ayrımların yavaş yavaş silindiği görülecek ve toplumun tüm üyelerinin gerçek bir eşitliğine gidilecektir. Komünizmde el emeğiile kafa emeği arasındaki farklılıklar da yavaş yavaş temizlenmiş olacaktır.
Sosyalizmin zaferinden sonra proletarya diktatörlüğü devleti,işçi sınıfının öncü rolü oynadığı bütün halkın siyasi bir örgütü haline gelir. Bütün halkın devleti,halkın tümünün çıkarlarını ve iradesini yansıtır.
Komünizmin kuruluşu bizzat halkın,onun enerjisinin ve sağduyusunun eseridir. Toplum üyelerinin bilinci ne kadar yükselir,verimli çalışmaları ne kadar yaygınlaşırsa komünizmin kuruluşu ile ilgili başarılar da o kadar büyük olur.
Parti düşünsel zenginliği,ahlaki temizliği ve vücut mükemmelliğini dengeli bir şekilde birleştiren bir yeni insan yaratmayı görev kabul eder. Genç kuşağın eğitimine özel önem gösterilir. Yeni insanın oluşması komünist kuruluş süreci içinde , emekçilerin ortaklaşmalarında, partinin, devletin ve toplumsal kuruluşların tüm eğitici eyleminin etkisiyle gerçekleşir. Parti, burjuva ideolojisi ve ahlakının belirtilerine, mülk sahibi zihniyetinin kalıntılarına, önyargılara ve boş inançlara karşı mücadeleyi komünst eğitimin tamamlayıcı bir parçası sayar. Komünist ideoloji ile burjuva ideolojisi arasında bir uzlaşma konusu olamaz...

Program, bu noktalara işaret ediyordu.

23. Kongre 1966 yılının Mart ayı sonunda Moskova’da toplandı. Kongre delegeleri hemen hemen 12.5 milyon komünisti temsil ediyordu. Kongrede sol sosyalist ve milli demokratik 86 parti temsil edilmişti.
Kongrede Leonid Brejnev tarafından SBKP nin çalışma raporu sunuldu. Kongre,SBKP MK nin politik çizgisini ve pratik çalışmalarını ve gene çalışma raporunda yer alan önerileri, vargıları ittifakla kabul etti.
Kongre SBKP nin proletarya enternasyonalizmi ilkelerine ,1957 ve 1960 da yapılan komünist ve işçi partileri konferanslarında ortaklaşa hazırlanan uluslararası komünist hareketin genel çizgisine sadakatini gösterdi. Kongre SBKP'nin, Marksizm-Leninizm ve proleter enternasyonalizmi ilkelerine göre uluslararası komünist hareketin birliğini güçlendirme yolunda çalıştığını bildirdi. Kongre, Partinin, komünist hareket içinde her türlü egemenliğe kaşı çıkacağını, tüm Marksist-Leninist partiler arasında gerçek bir eşitlik, kardeşçe ilişki ve sıkı bir iş birliği taraftarı olduğunu vurguladı. Kongre SBKP’ye yeni bir uluslararası komünist ve işçi partileri konferansı toplanması görevini verdi.

Bu sırada uluslararası durum son derece karmaşıktı. Emperyalistler, dünyada gerilimi artırmışlar, sosyalist devletlerle genç ulusal devletlere karşı bozguncu eylemlerini ve tertiplerini güçlendirmişlerdi. Birleşik devletlerin emperyalist çevreleri Vietnam halkına karşı caniyane bir savaş sürdürüyor,Cüba'ya karşı tertiplerini devam ettiriyor, Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkelerinin içişlerine karışıyorlardı. ABD nin, NATO içindeki müttefikleri, özellikle Federal Almanya cumhuriyetinin intikamcıları, Avrupa’daki durumu gerginleştirmişlerdi. SSCB farklı toplumsal sistemlere sahip devletler arasında barış içinde bir arada yaşama politikasını sebatla uyguluyor enerjik bir şekilde uluslararası gerilimi azaltmaya ve barışı pekiştirmeye çalışıyor, emperyalist saldırganların içyüzlerini açıklıyor, saldırı kurbanlarına azami ölçüde destek ve yardım sağlıyordu. SSCB, sosyalist devletler ve gelişme yolundaki genç devletler ile ekonomik ve politik işbirliğini sağlamlaştırıyordu.
Kongre, barış içinde yaşama ilkesinin ezenler ve ezilenler, sömürgeciler ve sömürge boyunduruğu kurbanları arasındaki ilişkilerde uygulanmadığını, barış içinde bir arada yaşamayı sağlamlaştırmak ve geliştirmek için başta abd nin,Vietnam’daki saldırısına son verilmesi gerektiğini belirtti. Sovyet komünistlerinin, tüm Sovyet halkının istemini ve duygularını dile getiren kongre, abd nin Vietnam’a yaptığı barbarca saldırıyı lanetledi, saldırıdan vazgeçilemsini ve bütün yabancı askerlerin Vietnam’dan çekilmesin istedi.
Kongre kahraman Vietnam halkı ile dayanıştığını açıklayarak onu tamamiyle desteklediğini ve saldırganları tepelemek ve kovmak için istediği bütün yardımı vermeye hazır olduğunu bildirdi. Kongre tüm komünist ve işçi partilerini Vietnam'daki Amerikan saldırısına karşı mücadelede eylem birliğini sağlamak ve enerjik bir şekilde çalışmaya, Vietnam halkına ve emperyalist saldırının diğer kurbanlarına etkili bir yardım yapmaya çağırdı.
Kongre,emperyalizmin sebep olduğu ulusalarası gerilimin artması karşısında SSCB nin savunma gücünü artırmak ve diğer sosyalist ülkelerle birlikte dünya sosyalist sisteminin güvenliğini sağlamak gereğine karar verdi. Sovyet halkını emperyalistlerin davranışları karşısında daha da uyanık olmaya çağırdı.
Kongre Sovyetler Birliği’nin iç durumunu ayrıntılı bir şekilde ele aldıktan sonra yedi yıllık planın sonuçlarını, ekonominin ve kültürünün gelişmesinde, Sovyet halkının hayat düzeyinin yükselmesinde elde edilen başarıları memnunluk verici buldu. Sovyet bilginleri bu sırada, Ay’a Sovyet sputnikini göndermişti. Sputnik ay'ın ilk yapma uydusu oldu.
Kongre, komünizmin kuruluş programını geliştirmeyi, onun maddi ve teknik temelini yaratmayı öneren beş yıllık gelişme planını onayladı. Beş yıllık planın temel ekonomik amacı, bilimin ve tekniğin kazanımlarını azami ölçüde kullanarak, tüm toplumsal üretimin sınai gelişmesinin, etkinliğinin ve emeğin üretkenliğinin artmasını, sanayide güçlü bir artışı, tarımda yüksek ve istikrarlı gelişme hızını sağlamak ve bunun sonucunda halkın hayat düzeyinin belli bir şekilde yükselmesini, tüm Sovyet yurttaşlarının maddi ve kültürel ihiyaçlarının mümkün olduğu kadar karşılanmasını temin etmektir. Buna göre sanayide köklü bünye değişikliklerin yapılması, öncelikle ağır sanayiin modern ve en ekonomik dallarının geliştirilmesi öngörüldü.

Üretim araçları üretimi ile tüketim maddeleri üretiminin artış oranları birbirine yaklaşır. Ağır sanayii öcelikli geliştirme politikasına devam edilecektir. Ağır sanayi üretimi, 1966-1970 döneminde % 49 dan, % 52 ye çıkacaktır. SSCB nin sanayideki gelişmesinin modern düzeyi, tüketim malları sanayiini de daha hızlı geliştirmeye olanak sağlar. Tüketim malları snayiinin üretimi, beş yıllık plan gereğince % 43ten, %46 ya çıkacaktır. Elbise ve ayakkabı, soğutucu ve çamaşır makinası, televizyon ve radyo, yani çeşitli dayanıklı tüketim maddelerinin üretimi hissedilir ölçüde artırılacaktır. 1966 -1970 dönemi boyunca bütün olarak her sanayiin üretimi yarı yarıya bir artış gösterecektir.
Ayrıca, tarımsal üretimin düzenli bir şekilde artışını sağlamak önerilmektedir. Tarımsal üretimin yıllık ortalama artış hacmi, 1970 de,1965 e oranla % 25 artmış olacaktır. Başlıca özen tahıl üretimine gösterilecektir. Tarımdaki gelişmelerin belli başLı doğrultularını şöyle açıkladı. Toprağın verimlliğinin yükseltilmesi, tüm tarım bitkilerinden yüksek ve istikrarlı bir ürün elde edilmesi.
Beş yıllık plan süresince, şehir ve köy halkının hayat düzeyi arasında hissedilir bir yakınlaşma için çalışılacaktır. Köyde elekltrikleşmenin genişletilmesi ve tarımsal üretimi teknik planda sanayie yaklaştıracaktır. Kırsal bölgelerde suyu ve elektiriği ve kanalizasyonu bulunan rahat konutlarla, yeni klüpler, kütuphaneler ve toplumsal hizmet atölyeleri ile şehir tipinde yerleşim birimleri inşaatı kırsal hayat koşullarını, şehir hayat koşullarına yaklaştıracaktır.
Kültürel ve teknik düzeyleri bakımından kol emekçileri, kafa emekçilerine yaklaşacaktır. Halkın genel eğitim düzeyi hissedilir ölçüde yükseltilecek, bu, zorunlu orta dereceli genel eğitimin kabul edilmesi ile sağlanacaktır.
Genç Sovyet yurttaşları 1970 yılından itibaren çalışma hayatlarına orta öğretim görmüş olarak başlayacklardır.
Bu tarihte ülkenin yüksek öğretim kurumları öyle yaygınlaşacak ki, orta öğretimi bitiren her üç kişiden biri yüksek okulda öğrenime devam edecektir.
Sovyet halkının geçim koşullarının düzelmesi hızlanacaktır. Beş yıllık plan süresince halkın nufus başına gerçek geliri üçte bir oranında artırılacaktır. Köylülerin gelirleri yükselecektir. Tüm memurlar ve işçiler iki gün tatil hakkını kazanacaklardır. Kamusal tüketim fonları önemli oranda artacak, bu da, okul hastane, tedavi ve dinlenme istasyonları,turizm ve spor merkezleri tatil köyleri ve okul öncesi eğitim kurumları, yaşlılar ve sakatlar için bakımevleri ağının genişltilmesine ve ihtiyarlık sigortası aylığının artırılmasına imkan sağlayacaktır. Beş yılda, Sovyet yurttaşları 15 milyon dolayında yeni konut ile karşılaşacaktır.
Beş yıllık plan, genç milli devletlerle ve diğer sosyalist ülkelerle ekonomik işbirliğini geliştirmeyi görev kabul eder. Böylece Sovyetler Birliğinin bu yöndeki çalışmaları, dünya sosyalist sistemine bağlı ülkelerin bağını sıkılaştırmaya, bu sistemin gücünü artırmaya ve aynı şekilde Asyalı ve Afrikalı genç ulusal devletlerin durumunu pekiştirmeye, politik ve ekonomik bağımsızlıklarını sağlamlaştırmaya katkıda bulunur.
23. kongre, partiyi güçlendirme ve toplum hayatındaki öncü rolünü artırma konusunda çok çalıştı. Kongre parti saflarının arılığının, her komünistin saygınlığının, parti yaşamının bir kanunu olduğunu gösterdi. İşçiler, parti saflarında ve dışarıda egemen bir yerde bulunmaya devam edeceklerdi.
7 yıllık plan sırasında 4.5 milyondan fazla insan parti saflarına katıldı. Partinin saygınlığı artıkça üye sayısının da artığı görüldü. Bu koşullar altında partinin bazı örgütleri üye adaylarına karşı daha az titiz hareket etti ve hemen hemen isteyen herkesi üyeliğe kabul etti. Bu temelde kongre tüzükte bazı değişiklikler yaptı. Partiye girmek isteyen kişilere kefil olan SBKP üyelerinin de üyelik yaşı en az beş yıl olması şartı getirildi. Üyeliğe kabul için taban örgütünün toplantıda hazır bulunan militanlarının en az üçte ikisinin oyu gereklidir. Yalnız 23 yaşında bulunan gençler, komsomol aracılığıyla ve komsomolun şehir ya da bölüm komitesinin tavsiyesi şartıyla partiye kabul edilirler.
Kongre, parti organlarına, parti içi demokrasiyi ilerletmeye devam etmek, eleştiri ve özeleştiriyi geliştirmek için gerekli koşulları yaratmak, komünistlerin düşüncelerine ve önerilerine karşı daha dikkatli ve saygılı olmak konusunda görev verdi. Aynı zamanda parti içi demokrasinin partide sıkı bir disipline uyulmasını zorunlu kıldığını belirtti. Bütün komünistlerin eylem birliği, partinin başarılarının belirleyici koşulu olarak belirlendi.
23. kongre komünistlerin ideolojik eğitimine ağırlık verdi. Partiye önemli oranda yeni üye akını, komünizmin kuruluş görevlerinin karmaşıklığı, iki toplumsal sistemin uluslararası alanda çetin sınıf mücadelesi, bütünbunlar, komünistlerin Marksist-Leninist eğitim düzeyini yükseltmeyi, ideolojik yapılarını güçlendirmeyi, kadroların ideolojik politik düzeylerini yükseltmeyi emreder. Kongre, komünistlerin eğitimini Marksist-Leninist teoriyi verimli bir tarzda özümleyecek, her komünistin teorik bilgilerini, pratikte ustaca kullanabilecek, partinin programını ve kararlarını davayı bilerek gerçekleştirecek şekilde düzenlemek gerektiğini belirtti. Komünistler düşman ideolojinin iç yüzünü azimle ortaya koymak ve emperyalizmin davranışlarına şiddetle karşılık vermek zorundadırlar.
Parti, kitleler içindeki ideolojik ve politik çalışmaları Sovyet yurttaşlarında komünizmin pırıl pırıl ideallerine bir özlem, yüksek bir politik bilinç ve çalışmaya karşı komünistçe bir tavır, yurtsever ve enternasyonalist bir duygu uyandırmaktan ibaret olmalıdır. Kongre, genç kuşağın eğitiminin doğru bir şekilde düzenlenmesinin önemini vurgular. Gençlik, komünizmi günü gününe incelemeye, yüksek bir komünist bilince sahip olmaya, komünizm için yararlı çalışmalara hazırlanmaya, parti ve Sovyet halkının devrimci ve emek mahsulü geleneklerini gerektiği gibi değerlendirmeye ve bunları çoğaltmaya çağırır.
Kongreden sonra toplanan SBKP, mksinin genelkurulu, merkez komitesi ve sekreterlik seçimini yaparak, Leonid Brejnev’i SBKP mk sinin genel sekreterliğine getirdi.
Ve 24. kongre var, arkasından 25incisi ve 26ncısı. Bu dört kongrenin aldığı kararların ve bunların hayata geçirilmesinin 27 kongre tarafından övüldüğünğü, hatta yüksek değer biçildiğini göstermiştim. Oraya yeniden girmeyeceğim, ancak 24. kongrede alınanların sonuçlarının bazılarını aktarmak istiyorum.
SBKP nin 24 kongresinin direktifleri uyarınca, endüstri alanındaki üretim hacmi beş yılda % 43 oranında arttı. Çeşitliekonomik sektörlere 599 milyar Rubleden fazla yatırım yapıldı. Bu yatırımlarla üretimin sabit fonlarının % 50 oranında artması sağlandı.1965 ile karşılaştırıldığında bu fonlar iki katından fazla artış göstermektedir. Halkın yaşama düzeyinin yükseltilmesi büyük bir başarıyla gerçekleştirildi. Kişi başına gerçek gelir dörtte bir oranında artırlmıştır. Beş yıllık plan döneminde,56 milyon kişinin konut durumlarında gelişme görüldü. Sosyal tüketim fonlarından sağlnan yardım ve yararlar % 40 oranında artış gösterdi. İşçilerin memurların, kolhozcuların emeklilik ücretelriile bunlara sağlanan yardımların yanısıra, öğrenci bursları da yükseldi. Kırsal kesimdeki işçilerin yaşama şartları düzeldi. Dokuzuncu beş yıllık plan, halkın yaşama düzeyini belirgin bir şekilde düzeltme imkanı sağladı. Tarım gelişti, teknik donanımı yenilendi, kolhoz ve sovhoz ekonomileri güçlendirildi. 1973 yılı hariç,1972-1975 dönemindeki kuraklık nedeniyle istenilen ürün potansiyeline erişilememiştir ama sekizinci beş yıllık planına göre tarımsal üretim hacmi% 13 oranında arttı, yıllık tahıl üretimi 14 milyon ton yükseldi. Daha fazla et, süt ve hayvan ürünü alındı. 9.beş yıllık plan döneminde yakıt, enerji maden ve ham madde ihtiyacı karşılandı.
Bunlar, 25 kongreye sunulan raporda belirtilenlerdir.
Görüldüğü gibi, yani görünürde tuhaf olan ve aykırı giden bir durum yoktur. Sosyalizm kuruculuğu yönünde atılan adımlardan başka bir şey görülmüyor bir önceki kongrede alınan kararların yanlışlığı ya da eksikliği veyahutta sosyalizmin doğasına aykırılığı yönünde bir eleştiri ya da karşı çıkış yok. Bu 27 kongrede de yok. Ancak 27 kongrede dört kongre çalışması övülürken, son bir kaç yılın olumsuzluklarına dikkat çekiyor ve otoriter bir bürokrasiden söz ediliyor. Söz edenler Gorbaçov’un ekibidir. Oysa 23 kongreden itibaren , 26 kongre dahil hepsinde partinin önemli basmaklarında görev alanlardan oluşan bir yönetim kadrosudur, bu dört kongreyi olumlayıp, son bir kaç yılın otoriter bürokrasinin olumsuzlukları ile dolu olduğunu ve bu olumsuzlukların tümüyle öznel olduğunu söyleyenler. Yani antistalinizm yanında anti Brevnevcilik hemen bir politika oluyor. Bu tümüyle dışarıya verilen bir mesajın izlerini taşımaktadır. Hruşov, Stalin’in ölümünde ağlıyor yolumuz Lenin yanında, Stalin’in yoludur yollu konuşuyor ama çok geçmeden, bütün günahları Stalin’e yükleyip, onun üzerinden dışarıya mesaj vermeye çalışıyor. Verilen mesaj bellidir, sosyalizm ile kapitalizmi en azından bilinçlerde birbirine yakınlaştıracağını ve proletarya diktatörlüğünden vaz geçileceğini ilan etmek. Bu Stalin eleştirisi üzerinden yapılıyor. Aynı şeyi, Garbaçov, iktidara geldiğinde yapıyor. Brejnev’i önce övüyor sonra hem Stalin’e, hem de Brejnev’e Sovyetlerdeki günahları yıkarak, bunları temizlemeyi vaad ediyor.
Sovyetoloji soğuk savaşın ürünüdür. Amacı iki yönlüdür. Birincisi, Sovyet düzeninin gerçek gücünü bilmek ve buna dayanarak politika geliştirmek, ikincisi, batı Avrupa’da ve Kuzey Amerika’da yaşayanları, Sovyet düzeni ve sosyalist sistem konusunda yanıltmak. Sovyetologlar, bir yandan Sovyet düzeninin ne kadar kötü ve ısrarlı olduğunu ve diğer yandan da her an çökmek üzere olduğunu yazmakla görevlendiriliyor.
Detant (detente) döneminde sovyetoloji geriliyor. Batıda yükselen sosyalist tehdidin uzaklaştığı fikri batıdaki sovyetologlara ayrılan ödeneklerin kısılmasına neden oluyor. Sovyetoloji dinamiklerinin çok büyük ölçüde CIA nın kontrolü altında olduğu tüm dünyada genel kabul görüyor.
1980 Aralık ayında SBKP nin aldığı bir kararla ve hükümet kararnamesi ile kır kesiminde özel bostanları destekleme kararı alınıyor. Gorbaçov’un açılımlarında da görülen bu özel bostanları destekleme kararı, batıda, kapitalist restorasyon olarak kabul ediliyor.
Revizyonistist kamp, bunu görmüyor ama bir bürokratik sınıfın revizyonizmini görebiliyor.
Brejnev döneminde sovyet toplumu dayanıklı tüketim mallarında doygunluğa ulaşırken, tekstilde batı standartlarını yakalamıştı.
Sovyet toplumunda sorunların çözümü hep partiden bekleniyordu. Brejnev, partinin rolünü artırmaya çalıştı. Başarılı olmadığı görülmüştür.
Brejnev dönemini durgunluk dönemi olarak adlandıran Gorbaçov’un baş ekonomi danışmanı Aganbegyandır ve ücret makasının artırılmasını savunurken, aynı zamanda çiftliklerin bir bölümünü kiraya vermekten söz ediyor. (ücret makasının açılması Stalin döneminin politkasıdır. Eşit işe eşit ücret. )
Brejnev bunu düzelten liderdir. Revizyonististler bununla da ilgilenmiyor. Ama Stalin’e aşırı övgü ile Brejnev’i ve dönemini bürokratik revizyonistlikle eleştirebiliyor. Mahkum ediyor.
Diğer yandan, konut, hizmet ve temel besin maddeleri fiyatlarında artışa gidilmesini savunan Aganbegyana ve partinin bu yöndeki politikalarına ve ücret makasının açılmasına, Sovyet işçileri karşı çıkıyor. Aganbegyan bunu Brejnev dönemini eleştirmenin gerekçesi yapıyor. İşçilerin yeni düzenleme paketi için hazırlanamamış olduğundan yakınıyor.
Oysa brejnev döneminde sovyet yurttaşlarının giysi ve besin ihtiyacı önemli oranda karşılandı. Sovyet toplumu bir tüketim toplumu olma yolunda önemli adımlar attı.
Bu gerçekliğin bir yanı ,diğer yanı ise, partinin ve komünistlerin ve elbette işçilerin bunun etkilerini gördükleri ve aganbegyanın ağzından ortaya atılan politikalara karşı direnmeleridir.
Revizonisttistler bunu da görmüyor.
1980li yılların son çeyreğine gelindiğinde, batılı sovyetologları aratmayacak denli, Sovyet düzeni içinden Sovyet düzenini ve sosyalist sistemi kötüleyenler çıkıyor. Kötülemenin merkezinde özellikle Stalin ve Brejnev olmuştur. Sovyet düzenine ve sosyalist sisteme yöneltilen anti-sovyet, anti-sosyalist haçlı seferinin içerden geldiği açıkça görülüyorken, Garbaçov’un buna bir tepkisi olmamakla birlikte, Buharin ve Troçki’ye karşı Stalin’i haklı bulduğunu söyleyebiliyor. Bu takiyeden başka bir şey değildir. Geçmişe karşı gelişen tutumları nihilist olarak yorumluyor. Ama şunu söylemeyi de ihmal etmiyor; sosyalizmin otoriter-bürokratik bozulmasını, halkın insiyatif geliştirmesini engelleyen sosyalist düzen biçimlerini kabul edemeyiz diyor.
Suçlunun bürokrasi olduğunu ve bunun diktatörce yapıldığını öne sürüyor. Herhalde bir taraftan Stalin’e hakkını verip, diğer taraftan Brejnev’i otoriter bürokrasi olarak açıklaması, toplumu perestroikaya hazırlarken bir denge kurmak ihtiyacından kaynaklanmaktadır.
Eşitçilik ve ortaklaşma nedir? Bu, sosyalizmin ayrdedici özelliğidir. Sosyalizm, eşitçilik ve ortak çalışma ve ortak tüketme demektir. Ücretlerde eşitlik en önemli ayırdedici özelliktir. Hem Stalin döneminde ve hem de Garbaçov döneminde bundan önemli oranda uzaklaşılmıştır. Stalin’in bu sorunda, pratiğin zorlamasına boyun eğmek zorunda kaldığını ve köylüden bozma işçinin fazla ücret verilmezse çalışmayacağında diretmesi nedeniyle ortaya çıkan sorunu eşitlikten uzaklaşarak çözmek Stalin’in en önemli mahkumiyetidir. Garbaçov döneminde ise bu, tümüyle kapitalizme özlem içinde olanların öne çıkmasının yansımasıdır. Ücret makasının artması için partinin poltikaları da, hükümetin kararları da uyum içindedir.
Oysa Brejnev dönemi, bunun düzeltildiği dönemdir. Hem tüketim kalıbı önemli oranda zenginleşerek arttı, hem de ücretler arasındaki fark son derece önemli oranda düşürüldü. Garbaçov döneminin ekonomik danışmanlarının Brejnev dönemini Stalin’le birlikte eleştirmesi çelişki taşıması bir yana, kapitalist restorasyon gerekçelerine dayanak yapmanın bir nedeni olabilir.
Aynı dönemde, batılı sovyetologlar, Gorbaçov liderliğinin yeni bir ideolojinin içeriğini hemen açıklamadığını ve partinin mukavemetinden çekindiği için ideolojisini adım adım ortaya çıkardığını ve Mihail Garbaçov’un ilk yıllarında, karşısındakiler görünürde bir takım ödünler verdiğini ve sonra bunları geri aldığını söylüyorlar. Stehanov hareketine başlangıçta övgüler yapmış olduğunu ama sonra Stehanov hareketini unuttuğunu ekliyorlar.
Saharov bir fizik profesörüdür. Ancak fiziği sorun olarak almıyor. Sorunu, insanlığın sosyalist ve kapitalist olarak ikiye bölünmüş olmasıdır. Bu büyük bir tehlikedir Saharov için. Dolayısıyla profesörlüğünü üstlendiği fiziği bir kenara bırakıp, bu sorunun üstesinden gelmeye adıyor kendisini. Bunun uygarlığın tehdidi olduğunu düşünüyor.
Saharov, anti-amerikan görüşlere çok kızıyor. Sosyalist ve kapitalist dünya görüşünün birbirine yaklaşamayacağını söylemek Saharov’a göre tam bir cinayettir. Saharov’un bir Amerikan taraftarı olduğu biliniyor. Kendisi bunu saklamıyor. 1988 yılında Reagan ile bilimler akademisinde görüşmesi için Garbaçov Saharov’u sürgünden geri getiriyor.
Sanayi üretiminde, 1950 yılında, bir teknik elemanın ücretinin işçinin ücretine oranı 175 iken, bu oran 1970 te 136 ya, a 1979 115 e gerilemiştir. Büro çalışanlarının ücretlerindeki oran ise, 1950 de 92 iken,1979 da 79 a gerilemiştir. Bu oranlar inşaat sektöründe daha da düşmüştür. Tarımdaki sonuç da inşaat alanındaki gibidir.
Buraya kadar kimi kongrelerin kararlarına dikkat çekerek de göstermeye çalıştıklarım, daha önce de dediğim gibi bir objektivitenin üzerinden geçmekten başka bir şey değildir.
Bunlarla ne Brejnev döneminin revizyonist bir bürokratizm, ya da bürokratik bir revizyonizm olduğunu, ne de olmadığını gösterir. Gösterenler, Marksizm’in temel dayanaklarında yer alıyor, görülemeyenler ise, bu dayanaklardan uzaklığı anlatıyor.
Maddi koşullardan gelen eksiklikleri yalnızca Stalin ile açıklamak materyalist bir bakış açısına çok terstir.
Bu, Stalin’i peygamber yapmaz ve onun yerinin Lenin’e yakın olduğunu yadsımamızı da öne çıkartmaz ama kurmuş olduğu sistemde bugün takılı kalmamızı da gerektirmez.
Stalin'in, nesnel nedenlerle sosyalizmin temel harcı olan, yapı taşı sayılabilecek denli önemli olan yeni insanın üretilmesini geri plana atmasını anlayabiliriz ama sonrasında bundan hep uzak kalınmasını anlamak zordur. Üstelik özellikle 21. Kongreden itibaren bu yönde kararlar alınmış ve her kongre bir önceki kararlar zincirini onaylamış, övgü ile ve de sadakat ile kendi kongre çalışmalarının başlangıcı olarak almış olması söz konusudur. Bu noktanın önemle üzerinde durulmasının hem Sovyet düzeninin çözülüşünü çözmemiz açısından ve hem de bundan sonraki sosyalist düzen kurucularına deneyim sunması açısından gerekli olduğunu düşünüyorum.
İlk planda çözülüşe rağmen önümüze düşen deneyler, tek çözümün sosyalizmde olduğunu ve sosyalizmin yeni insanın yani bu anlamda insanın yapısına uygun olan tek düzen olduğunu açıkça gösteriyor. Bunun üzerinden atlamak, sosyalizmi eleştirmek için başka ve bu gerçeği görmekten uzak gerekçeler aramak demektir.
Ben sovyetolog da değilim, tarihçi de değilim. Ortaya koyduklarım, sosyalizmden ümidini kesmemiş herkesin araştırıp bulabileceği gerçekliklerdir. Belki kullandığım cümleler ya da işaret ettiğim noktalar, sovyet sosyalizmi gerçeğini tam olarak anlatmama yeterli gelmiyor olabilir ama bu çok basit bir kuralla kolaylıkla aşılabilir. O kuralın adı anlamaktır. Anlamak, her zaman çok daha önemlidir.
Nisan mevsiminin sessizliği, Lenin’in o güne kadar ortaya koyduğu tezlerinin tam tersinin yansıması gibidir. Dışardan öyle görünüyor. Oysa tek fark hariç hiçbir terslik yok. Fark şudur: Lenin’in, tarihin akışının, gündemin birinci maddesinin iktidarın alınması olduğunu göstermesini görmesi ve bunu Nisan Tezleri ile haber vermesidir. Bunu göremeyenler ve farkı bütünleyenler Lenin’e hummalı bir hastalığa yakalanmış gibi bakıyorlar ve ondan uzaklaşıyorlar. Uzaklaşanların içinde en yakın arkadaşları da var. Lenin onların göremediğini görüyor ve anlıyor ve arkadaşlarına da anlatmaya koyuluyor. Ama onlar anlamıyor, hatta anlamak için çaba bile sarfetmiyor.
Lenin, tam zamanında gördüğü tarihin akışının gösterdiği gerçekliği, "oportünizmden kararlı bir biçimde kopmadan ve oportünizmin kaçınılmaz fiyaskosunu kitlelere anlatmadan, artık sosyalizmin amaçları gerçekleştirilemez ve işçilerin gerçek enternasyonalist birliği kurulamaz." diyor. Bunu der demez, anlamayanlardan daha çok da anlamaya çalışmayanlardan ayrılıyor.
O zaman da, bu gün de görülen en önemli gerçeklik, döneklerin, dönmeyenlerden nefret ediyor olmasıdır. Bunu hâlâ anlamayanlardan ayrılmak gerekiyor.
Uzlaşmacılar, bu gün de, uzlaşmayanlara, tekellere kini yüksek tutanlara kin kusarken, kendileri ile empati kurulmasını bekliyor ve uzlaşmacıların devrimci süreç üzerindeki olumsuz etkilerinin kırılması gerekiyor. Bunun tek yolu, tekellere duyulan kin yanında, tekellerin rejimini benimsetmeye çalışan uzlaşmacılara tiksinti duymayı bir yaşam biçimi yapmaktır.
Bana göre sosyalizmin kapitalist restorasyonunu bürokratik reviyyonizm ile açıklamak, sosyalizmi anlamamak yanında, sosyalizmden de, sorunlarından da kaçmak demektir. Bu savı hergün tekrar eden Troçkistler ve Maoistler, özellikle Hruşov’dan sonra, belki Brejnev’e gelindiğinde, reel sosyalizmde beğenilecek hiçbir şey bulmadıklarını ve sosyalizmden soğuduklarını gizleyememişlerdir.
Oysa reel sosyalizmde bürokratik revizyonizmden başka bir şey görmeyen Troçkist ve Maoistlerin göremedikleri değerler çok fazladır. Eksiklere işaret etmek önemlidir ama bu işaret yanında, bu değerlerden sevinç duymasını da bilmek gerekir. Duyulmuyorsa, sosyalizmi duyumsadıkları da söylenemez.
Sosyalizm, dünya işçi sınıfının düzenidir. Yere düşürülen sosyalizm, bayrağını başkalarının almasına izin vermek de sosyalizmi duyumsamaktan vazgeçmek demektir.
Öyleyse, sosyalizmi hâlâ duyumsayanların, bu revizyonist tezlere ayırdıkları zamanı, sosyalizmin eksiklerinin sabah akşam üzerinden geçerken, başarılarına sırt çevirmek için ayırdıkları zamanı, sosyalizm bayrağını kaldırıp, taşımak, başkalarının yanlış yerlere dikmesini önlemek ve en yükseğe dikmek için harcamaları daha doğru olacaktır. Bu, yani sosyalizm bayrağını yeni bir coğrafyaya ve en yüksek bir yere dikmek, sosyalizmin sorunlarını aşmak için en önemli ilaçtır.
Sovyet sosyalizminin çözülmesi, sosyalist dünyada insanları diğer aidiyetlerin çok üstünde ve çok daha kitlesel bir şekilde bir birine bağlayan en önemli ve, en geliştirici bir bağın gücünün azalması sonucunu getirdi. Sosyalizmin bayrağını, yanlış ellerin kapmasından ve yanlış yerlere dikilmesinden kurtarıp, yeni bir coğrafyada en yüksek yere dikmek, bu bağı da yeniden ve kopmamak üzere kuvvetlendirecek tek ilaçtır.

Fikret Uzun

04 OCAK 2011