16 Ekim 2015 Cuma

Devrim ile Darbe



Devrim ile darbe
Engels, ölümünden bir yıl önce, Marx’ın “Fransa’da Sınıf Savaşımları 1848-1850” kitabına yazdığı “Giriş”te, 19. yüzyılda hemen her yerde kabul edilmiş, halkların “devrim hakkı”ndan söz eder. Egemen sınıflar bile, iktidarı ele geçirmek için giriştikleri komploları bu meşru “devrim hakkı”na dayandırmaya çalışırlar. 20 yüzyılda “devrim hakkı”nı emperyalist Avrupa ülkelerinin işçi sınıfları değil, başta Rusya işçi sınıfı olmak üzere, Türkiye, İran, Çin, Kore, Vietnam, Meksika, Küba benzeri emperyalizmin saldırısı ve sömürüsü altında yaşayan halklar kullanır. İkinci Paylaşım Savaşının içinden doğan Doğu Avrupa “halk demokrasileri”ni de bu halkaya ekleyebiliriz. Emperyalist kapitalist sistemin temel politikası insanlığı devrimsizleştirmek için savaş, işkence, eğitim, edebiyat, hukuk, kilise ve cami, seçim ve parlamento vb. her türlü aracı seferber etmek olmuştur. İnsanlığın kapitalist üretim ilişkileri dışında bir toplumsal yaşam oluşturabileceği düşüncesi ve iradesini kırmak için dev bir silah sanayiinin yanıbaşında ondan daha büyük bir ideolojik araçlar sanayii yükselir. Artık meşru olan emekçilerin “devrim hakkı” değil, sermayenin “karşı-devrim hakkı”dır.
Göz kırpan devrimin peşinde
Engels, Marx’ın 1848’i çözümleyen eserini, “çağdaş tarihin bir parçasını, verili ekonomik temeli üzerinde kendi materyalist anlayışıyla ilk açıklama girişimi” olarak değerlendirir. Marx, 1848 Devriminin Fransa’daki gelişimini, devrimde etkin sınıfların ve partilerin her dönemeçte aldıkları tutumu, ayrıntılı biçimde inceler. Cumhuriyeti yeniden kurmak isterken, Louis Napolyon’un diktatörlüğüyle sonuçlanan devrim, proletaryanın ilk kez bağımsız politik varlığıyla sahneye çıkmasını sağlamıştır, ancak bu sınıf deneyimsiz ve yeterince örgütlü olmadığı için, devrimin kazananı burjuva sınıfı olmuştur.
Marx, politik söz ve taleplerin ardında yatan çıkarları araştırır; söylenen, yapılan ve ideolojik yanılsama içinde algılanan arasındaki bağları somut olayların gelişimi içinde ortaya koyar. Bugünün baştan aşağı yalan ve entrika üzerine kurulu burjuva politikasını, bu kitapta, bir devrimin büyük olayları içinde ve henüz başlangıç düzeyinde görüp tanımak mümkündür. Marx, burjuva toplumunun gerçek işleyişini örten perdeleri yırtarak, tarihi ve toplumu belirleyen dinamikleri gün ışığına çıkarır. Marx’ın eseri, büyük Haziran Ayaklanmasında bize “göz kırpan devrim”in peşinden koşarken, “devrim hakkı”nı yeniden kazanma ve yaşama geçirmede başvurulacak temel kaynaklardan biridir.
“Darbe” karşıtlığının anlamı
Devrimler sınıf savaşımlarının en net ve keskin çizgileriyle ortaya çıktıkları zamanlardır. Böyle olmakla birlikte, Marx’ın çözümlemesi, her şeyin ne kadar bulanık ve açıklıktan uzak olduğunu göstermektedir. Her sınıf, isteklerini elde etmek isterken, bambaşka sonuçlarla buluşmaktadır. Bugün “Arapa Baharı” diye kodlanan ayaklanmaların, Arapların 1848’i olarak değerlendirilmeleri boşuna değildir; ortaya çıkan İslami ve askeri rejimlerle, ayaklananlara karşı hapishaneye dönüşen Arap ülkelerinde görüldüğü gibi, 1848’de, işçi sınıfının burjuvalarca çalınmış devrimleridir.
“Devrim hakkı”nı elimizden alanlar, “darbe hakkı”nı tepe tepe kullanıyorlar. Seçimleri darbeye, darbeleri seçime çıkıyor; ama emekçi sınıfların sömürüsü ve toplumsal kaynakların yağması üzerinde yükselen iktidarlarının temel niteliği değişmiyor. 1848’den beri ve Marksizmin bilinç açıcı katkısıyla onların ne denli “demokrat”, ne denli “darbeci” ve “devrim düşmanı” olduklarını pek iyi biliyoruz. Onların lafta “darbe karşıtlığı”, gerçekte duydukları devrim korkusunu bastırma girişimidir.
8.9.2013
Fikret Uzun

15 Ekim 2015 Perşembe

EKİM DEVRİMİnin 95. YILDÖNÜMÜNDE YAKLAŞAN KATASTROF




EKİM DEVRİMİnin 95. YILDÖNÜMÜNDE YAKLAŞAN KATASTROF

Tarihe karşı sorumluluğumuzu bu şartlarda bile yerine getirdik, getiriyoruz. Türkiye hızla bir katastrof finale doğru yuvarlanıyor ve genel renk kendiliğindenliğin tonlarını taşıyor. Bütün çelişkiler dipte keskinleşiyor. Ve kimse tam olarak çözemediği için tedirgin. Kitleler kabız olmuş da dışarı çıkmak için çareler arar gibi. Kimi bir şey olmaz modunda kendi haline bırakmış, arada bir gaz çıkartarak idare ediyor; kimi kimyasal ilaçlarla hemen rahatlamak istiyor, kimi ise doğal şifalarla zamana yayarak dışarı çıkmanın yollarını arıyor. Hiçbiri çare olmazsa ya düğüm olacak, ya da bir yerden patlayacaktır. Ama rahatsızlık her yeri sarmış o bir gerçek. İşte bunu tam olarak çözemeyen bütün kesimler, emin adımlar atmak istiyorlar. Hani ateşe ille de dokunmak gerekirse, ya da ateşin sıcaklığını anlamak için, dokunup dokunup geri çekilinir ya, işte o misli bir hamle yapılıyor, bakılıyor sıcaklık gelmedi, devam ediliyor. Yani son tahlilde kaçınılmaz olarak kendiliğinden renk ağır basıyor. Bu aşamada hâlâ bir insiyatifimiz yok.
Yine de umutsuz olacak bir durum yok. Varsa da umutsuzluğu değil, akıl yürütmeyi ve sabrı gerektiriyor. Ne yazık ki çeşitli nedenlerden ve daha çok uzaylı dinamiklerin yoğun olmasından dilimizi anlayan yok. Ayrıca bir yere biat etmiş olmamak da, olumsuz etkiliyor ama böyle iyi. Hep örnek veririm ve bu örnekten hep kaçıldığını görüyorum. Daha doğrusu öteden beri bu tür örneklerden kaçınılmış. Lenin işaret ediyor, isimsiz kahramanlardan, partisiz kalmış kadrolardan söz ediyor. Ve partili kalmış olanları tortu olarak niteliyor. Ve yine kendisi bas bas bağırıyor, kendisini ne Menşeviklere yüzünü dönenler anladığı, ne de Bolşevikler anladığı zaman; gerekirse tek başıma kitlelere giderim, kapı kapı dolaşıp tezlerimi anlatırım diyor. Anlamadıkları için kızıyor ama sırf kalabalık olunsun, birlik olunsun diye de onların suyundan gitmiyor. Ve tarih Lenin'i haklı çıkarıyor. Çıkarıyor ama sonuçta yine de dünyayı sarsan ve toplumun DNAlarını değiştirecek denli güçlü bir dönüşüm gerçekleşmiş olsa da, Lenin'e karşı çıkanlar, onların torunları, ardılları geçici olduğundan biz eminiz, ama galip çıkıyor. DEMEK Kİ, BİR TEK LENİN YETMİYOR, BİR TEK STALİN DE YETMİYOR. ÖYLEYSE YENİ VE DAHA YAYGIN VE HATTA BİR DOZ İLERİ DÜŞÜNEN LENİNLERE VE STALİNLERE İHTİYAÇ VAR. HATTA STALİN’İN ÇOK DAHA SERT OLANLARI MAKBULÜMÜZDÜR. DÜĞÜM VE BİR UR GİBİ HER YERİ SARMIŞ UZAYLI VİRÜSLERİ TEMİZLEMEK İÇİN, NEŞTER DAHA DERİNE VE DAHA GENİŞ ALANA SAPLANMASI GEREKİYOR. Bir kuşak çok çabuk tüketilmeli ve sadece yeni kuşaklara köprü olabilecekler ve çoğaltılarak serin ve nemsiz yerlerde biriktirilmelidir. Tıpkı hep taze kalan sebzelerin saklandığı gibi… Yenileri her zaman ürüyor ve zaman zaman tatsız tutsuz bir hasat yaşatıyor ama eski ve seçilmiş sebze ve meyveler serin ve nemsiz ortamda hem taze kalıyor ve hem de ömrü uzun oluyor.

Lenin ölmeseydi, en azından erken ölmeseydi, belki Stalin yine tarihteki rolünü alacaktı ama Lenin'in yanında daha çok pişecekti ve Stalin’e yüklenen günahların Lenin’e paylaştırılması güç olacağından Stalin daha fazla model olacaktı ve uzaylılar daha az hareket alanı bulacaktı. Troçki ise daha fazla pısacak ve belki şimdi Buharin’den öte gidemeyen bir ölçüde hatırlanacaktı.

Ancak şimdi, bu anlamda, insanlık daha büyük şansların karşısındadır. Bunca deneyim ve bunca yenilgi, hepsi ama hepsi ve her iki kampta da katastrof finalden başka bir son göstermiyor ve her iki kamp da son derece deneyimli ve burada hırs kazanacak. Öfke ve kin kazanacak. Ama yeni bu anlamda da şanslı, çünkü bilimsel ve birikmiş, sıkışmış, sancısına dayanılır halde büyümüş bir sıkıntının üzerindedir öfke ve kin ve hırs bununla büyümektedir.

Diğer kamp ise, umutsuz bir çırpınış ile bir kaç kez düğümden kurtulmak için, kestirip, biçtirmiş ama artık kestirip, biçtirecek organı da kalmamış, artık torbasını belinde taşıyan fani mislidir. Ama yine de yaşamak için, canavarlaşmak pahasına, herkesin kanını emerek tüketmeyi çare bellemiştir.

Öyleyse şans ne Allaha kalmıştır, ne de tesadüfe, şans herkesin kendi ellerindedir ve bunu görmeye her geçen gün ve hızla yakınlaşılmaktadır.

Mutluluk mu, aşk mı, sevgi mi, heyecan mı, coşku mu, duygu seli mi işte hepsi bu gerçekliktedir ve yakınımıza geliyor, gümbür gümbür geliyor ve göğüsleyemezsek, başka ifadeyle bizden önce göğüsleyen kitlelere doğru yol gösteremezsek, katastrof final gerçekten katastrof final olacak ve hepimizi yutacak. Ancak, böyle bir seçenek tarihin ilerleme çizgisinin çizdiği eğrilerde ve doğrularda görülmüyor. Bu çizginin eğrileri de, doğruları da tükenmiştir ve tek hamlede tarihin bu çizgisinin biriktirdikleri ile bu eğriler ve doğrular toptan tersine bükülecek veya toptan bir yerinden koparılıp, kalan çizgiden giden çizgiye dosdoğru bir ek yapılarak, tarihin ilerlemesi normal akışına sıçramalı olarak oturacak. İşte kendiliğinden birikimin macerası budur ve her halükarda bu maceraya bir esas çocuk gerekmektedir. Tarih de esas çocuklar olmadan düzgün bir çizgide ilerleyemiyor. Ve tarihin eğrilerini ve doğrularını önceden belirleyip, tersine bükmek mümkün olmazsa, tıpkı kızını dövmeyen dizini döver misli, tarihin nesnel eksenine oturması, çok güç olacaktır. Öyleyse kendiliğinden hareket tarihin ilerleme çizgisi üzerinde oldukça yoğundur ve önemli olan bu yoğunluğa bir dizgin takabilmektir. Hüner burada gerekiyor. Hüner ise korkudan uzak büyüyecektir. Korku ise hem inançla, hem de bilgi ile ilişkilidir. Bilgi varsa korku disipline edilebilir demektir, bilgi yoksa korkusuzluk bir anlam taşımaz, buna rağmen korku ise aklı daha çok bozar. Öyleyse bilgi olmazsa olmaz ama bu hünerin asıl harcı inançtır ve inancı da bilgiden ayıramayız. O ise, insanlık düşmanlarının yaklaşan katastrof finalinin ortasından, eğer hüner de aynı yere konuşlanmış ise, insanoğlunu dizginsiz bir ilerleme eksenine kavuşturmak üzere fışkıracak olandadır.

Tümüyle gerçeklik yüklü bir ütopyanın umudumuza, sabrımıza, korkusuzluğumuza ve hünerimize içerilmiş bilgisi bu değilse nedir ki!
Fikret Uzun

11 Ekim 2012

7 Ekim 2015 Çarşamba

İLERİCİ, DEVRİMCİ, DEVRİMCİ-DEMOKRAT, SOL/SOSYALİST KÜRT GENÇLERİMİZE DOSTANE BİR TEMBİH VE MÜLAYİM BİR HİCVİYE



İLERİCİ, DEVRİMCİ, DEVRİMCİ-DEMOKRAT, SOL/SOSYALİST KÜRT GENÇLERİMİZE DOSTANE BİR TEMBİH VE MÜLAYİM BİR HİCVİYE

İlerici, devrimci, devrimci-demokrat ve sol/sosyalist genç Kürt kardeşlerim,

Türkiye’de, “çözüm” sever ve “İslam” sever bir “yeni sol” türemiştir; icad edilmiştir de doğrudur; en doğrusu projedir; bu “yeni sol” projesinin meselesi, ne laikliğe saldırı, ne gericileşme, ne dinselleşme, ne 12 Eylül faşist diktatörlüğü, ne karanlık, ne sömürü, ne sendikasızlık, ne örgütsüzlük, ne işçi haklarına saldırı, ne emekçi halka saldırı, ne de Kürt halkının vazgeçilmez tarihsel çıkarlarına saldırıdır; bir ilkel aşiret “komünü” ütopyası ile sinsice boğulmuş olan Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkı ise umurlarında değildir!

“Yeni sol”un sadece iki temel meselesi vardır; “çözüm” ve “İslam”; bunun için partiler bölünmüş, ittifaklar çözülmüş, yeni partiler ve yeni ittifaklar ufka düşmüştür!

Bu iki temel mesele, aynı zamanda ABD emperyalizminin ve “yeni” 12 Eylül rejiminin de meselesidir; daha açıkçası, bu temel iki mesele, bunların meselesi olduğu içindir ki,”yeni sol” da bunu temel meselesi yapmıştır; öyleyse “yeni sol” derken ,”resmi sol”u anlamak gerekmektedir!

Yani, çoktandır sınıftan kaçan, sınıfı aşağılayan, devletçiliğe, hatta laikliğe bile “faşizm” diyen, halkın vazgeçilmez çıkarları yerine, şu ünlü dinden kurtarmayan ama din özgürlüğü veren, mülkiyetten kurtarmayan ama mülkiyet hakkı veren, çalışmaktan kurtarmayan ama girişim hakkı veren,“doğuştan gelen insan hakları” veren; cumhuriyet yerine, şu bir kültürler toplamına indirgenen, devletin biçimlerinden biri olduğu, sınıfların varlığında ortaya çıktığı unutulan “demokrasi” yi veren; sınıfsal kimlik yerine, etnik “kimlik” veren; “özgürlük” deyince, beş yaşında bebelerin ”kapatılma özgürlüğü” nü anlayan, aynı coğrafyada bir devlete deccal muamelesi yaparken, bir diğer devlet ile yönetişen “sivil” mi “sivil” toplum örgütlerini anlamak gerekmektedir!

HDP’nin önüne yerleştirilmeye çalışıldığı bu “yeni sol”un ki “yeni” dediğime bakmayın, en az 30 yıllık bir “sol”dur, şimdi sadece biraz daha "yeni"dir,hepsi budur,bu temel sorunlara verdiği cevap ise apaçık ortadadır:

“Kürt mücadelesinin ortaya çıkardığı dinamikleri, Batı’da cumhuriyetçi ve laik eksene kaydırmamak” ve “halkın ılımlı mı ılımlı İslamına” dokunmamak!

Bu cevap, ABD emperyalizminin, Türkiye’nin ve Kürt coğrafyasının egemen sınıflarının Büyük Ortadoğu Planları ile uyumlu ve hem Türkiye’nin işçi ve emekçilerinin ve hem de Kürt emekçi halkının tarihsel ve vazgeçilmez çıkarları ile uyumsuzdur; hatta eşyanın tabiatına uygun olarak, karşısındadır; başka türlüsü de mümkün değildir; çünkü ortada, ne Türkiye’nin işçi ve emekçilerinin cephesinde, ne de Kürt emekçi halkının cephesinde, elde edilmiş, elde edilmesi muhtemel bir kurtuluş vardır!

Devrime ise hem bacalar ve hem de kapılar sımsıkı kapalıdır!

“Devrim”i ve “devrimciliği” telaffuz edenlerle,”çözüm” ve “İslam” hususunda tereddüt edenlere ise “bacadan girmiş” muamelesi yapılmakta ve “kapıdan kovulmaktadır”.

Ey Kürt gençliği!

Biz biliyor ve görüyoruz ki, bu ”yeni sol” gençliğin, birinci vazifesi, Amerikan himayesinde, amerikan Paxı’nın selametinin yüzü suyu hürmetine, bir amerikan mandası misli ilkel bir aşiret komünü uğruna, Kürtlerin kendi kaderlerini kendilerinin özgürce tayin haklarından vazgeçmeyi, ABD emperyalizminin, Türk ve Kürt egemen sınıflarının ve bilumum işbirlikçilerinin sorunlarının “çözümünü”,  “seküler vitrinli İslamlaştırmayı” sevmektir.

Mevcudiyetinin yegâne temeli budur ve yine biliyor ve görüyoruz ki, bu temel,ABD emperyalizmi ve Kürt Türk egemenleri için en kıymetli hazinedir!

Peki, senin birinci vazifen ve vazgeçilmez vazifen nedir, bunu düşünmeyi hiç düşündün mü?

Asıl mesele budur!

Düşünmeyi unutmadıysan, düşünmeyi düşünmeye başladı isen, şu gerçeği hatırlamalısın;

Egemen sınıflar, ideolojilerine sadık değillerdir; bu nedenle Kemalizmden vazgeçmekte zorluk çekmediler; dinci ideolojiyi benimsemekte ise hiç zorlanmadılar; ayrıca ABD emperyalizmi ve bağlaşıkları, son tahlilde, sınıfsal doğaları gereği, onurlu, emekçiden yana, devrimci ve özgürlükçü hiçbir Kürdü kabul edemez; sadakatleri burada katıdır ve Kürt gericiliği ile Türk gericiliğini kaynaştırmak hala temel politikalarıdır; ne var ki, Suriye’de Esad rejimini düşürememiş olmalarının ve bu çerçevede besledikleri ve büyüttükleri adamlarını istedikleri gibi kontrol edememiş olmalarının getirdiği sıkışmışlık içinde, Barzani’nin gücüne ve Erdoğan’a güvenemeyeceğini de anlamış olmalarının güvensizliğinde kendilerine yeni ve modern vasaller aramaktadırlar; imkânlar da imkânsızlıklar da bir yumak misli buradadır ve en tercih edilebilir vasallerinin PKK’nin genç potansiyel muhipleri olduğu bir sır değildir; buna, Türkiye’nin büyük büyük zenginlerinin ve Kürtlerin ağalarının, beylerinin, aşiret reislerinin, tarikat şeyhlerinin ve elbette daha da zenginleşmek isteyen burjuvalarının yanında, HDP’nin de, KÖH’ün de ve elbette bir önde giden “önder” olarak Öcalan’ın da hem taraf olduğu aşikârdır!

Tarihin, maddi yaşamın gerçekleri üzerinden şekillenen mantığının işaret ettiği bu gerçekliği unutma!

Unutma ki, nerede duracağına, nerede durmayacağına, yani, resmi ideoloji ve politikalara boğazına kadar batmış, anti-laik, halktan uzaklaşmış, sınıftan uzaklaşmış, resmi politikalara ve yeni mürteciliğe sonuna kadar açık, “yeni sol”un durduğu yerde mi, yoksa laik, ilerici Kürt devrimcileri ile laik, ilerici Türk devrimcilerinin birlikteliğinin durduğu yerde ve ezilen ve sömürülen Kürt ve Türk emekçilerinin vazgeçilmez tarihsel hakları için mücadele ve Kürt ve Türk emekçilerinin laiklik, halkçılık, ilericilik, devrimcilik, eşitlikçilik, özgürlükçülük ve kardeşlik ve elbette ortakçılık ekseninde konuşlanarak kuracakları, sosyalizme açık emekçi cumhuriyeti için, Türk devrimcileri ile birlikte mihmandarlık ekseninde mi duracağına, devrimci bir özne olarak kendi insiyatifinde, kendi bağımsız iradenle karar verebilesin!

Böylece de, tarihe ve Kürt, Türk ezilen ve sömürülen bütün halkların işçi ve emekçilerine mahcup olmayasın!

İlerici, devrimci, devrimci-demokrat ve sol/sosyalist genç kardeşlerim, dinci siyasal akımlar, ülkeyi burjuva dönemin de gerisine çekmek içindir; sosyalizm ise kendisini burjuva dönemin sonrası olarak tanıtıyor; öyleyse bu ikisi yan yana getirilemez!

Elbette Türkiye’de insanlar, okullara, sokakta yasak olmayan her kıyafetle girebilmelidirler; isteyen sakalla ve isteyen türban ile okullara, üniversitelere girebilmelidirler.

Bu ayrıdır, ancak Türkiye’de bir laisizm sorunu vardır ve türban, dinci politikayı yoğunlaştırmak amacıyla bir kampanyaya dönüştürülmüştür; dinci siyasal akımlar, türban özgürlüğünü, türbanla üniversiteye girebilme özgürlüğünü, özgürlüklere inandıkları için değil, dinci politikayı yoğunlaştırmak amacıyla bir kampanyaya dönüştürmüş ve önemli oranda başarılı olmuşlardır; bu anlamda, sosyalistlerin buna karşı çıkmış olması normaldir ve hem hakkı, hem de görevidir ve bu da ayrıdır ve daha önemlidir.

Bugün bir erkeğin ya da bir bayanın kısa şort ile camiye girmesi mümkün değildir; hatta ayakkabı ile girmek de yasaktır; camiye girerken giysi ve abdest koşulları aranırken, üniversitelere girerken, üniversite yönetiminin koyduğu kuralları “zulüm” saymak, bunun için ayaklanmak, çifte standarttır; hatta daha ötesidir; bu ancak faşistlere ve yobazlara yakışır!

Gezi direnişi sırasında, yaralananların tedavi amaçlı camilere sığınmaları sırasında “ayakkabılarla girildi” gerekçesiyle az vaveyla koparılmamıştır!

Bu anlamda ilerici, devrimci gençlerin, sosyalistlerin, “türban özgürlüğü” gerekçesiyle, yobazlarla ve faşistlerle ortak eylemlere girişmeleri, dinci akımlarla empati kurmaları, tarihe pek de hoş harflerle kaydedilmemiştir.

Hiçbir gerekçe, ilerici – devrimci gençlerimizi, sosyalistlerimizi yobazlarla ve faşistlerle bir eylem birliği içinde olmasını haklı göstermez!

Solculuk ve devrimcilik, tutarlılık ve süreklilik isteyen bir yaşam biçimidir; evlerinde ve pek çok üniversitede, hatta İstanbul hapishanelerinde, Diyarbakır hapishanelerinde, devrimci gençlerimizi katledenler faşistlerdir, yobazlardır; önderiniz Öcalan’ın sık sık model olarak gösterdiği devrimci gençlik ABD emperyalizmine karşı yürüyüşe geçtiğinde, üzerlerine palalarla, silahlarla saldıranlar, yobazlardı; daha dün tarihe “Gezi Direnişi” olarak kaydedilen halk hareketinde gençlere palalarla saldıran, kurşun ve biber gazı sıkan, gençlerin yaralanmalarına ve ölmelerine sebep olan, yobazlığın dürtüsüyle hareket eden siviller ve polislerdi!

“Türbana özgürlük” gibi, ”darbelere dur de” gibi kampanyaların arkasındakiler de, geçmişte devlet denetimli “komünizmle mücadele derneklerinin” içinde örgütlenmiş, şimdi devletin kilit noktalarında kadrolaşmış oldukları resmi olarak tescillenmiş, dinci-gerici, yobaz kadrolardır, onların izleyicileridir.

Bunları unutup, ABD emperyalizminin fetvasıyla, yobazların türbanlarını savunmak, “Demokratik İslam Açılım”larıyla sarıklı yobazlara alan açmak, tarikat şeyhlerini meşrulaştırmak, devrimcilerimize, sosyalistlerimize düşmez!

Sosyalizme, sınıfsız bir dünyaya, onun insanına vurgu ile dolaşırken, Türkiye’ye karanlığın, “Komünizmle Mücadele Dernekleri “ içindeki yobazlarla geldiğini unutmak, bu yobazlarla kol kola omuz omuza,“ yobazlığa özgürlük” demek olan eylemlerde bir araya gelmek, yobazların kestanelerini ateşten almak gafletinde bulunmak, devrimcilere, sosyalistlere hiç yakışmaz, yakışmamıştır, yakışmıyor!

İlerici-devrimci, devrimci-demokrat gençlerimiz, sosyalistlerimiz, kendi mücadelesini kendileri vermek zorundadır; mücadelelerinde yobazlara ve faşistlere ihtiyaçları yoktur, buralardan taban yapmaya çalışmak beyhude çabadır; daha kötüsü ahmaklıktır!

Elbette bu alanda izlenen sinsi politikaların, bu yobaz kampanyaların yobazlığa alan açmasında önemi büyüktür; bu aşırı yasakçı politikalar da, bu politikaların tuzaklarına gelmek de sosyalistlerden bağımsızdır, onlara uzaktır ve bu aşırı yasakçı politikalar, TC’nin yönetimini çoktan dinci akımlara teslim etmiş olan, laisizmden de Kemalizmden de çoktan uzaklaşmış olan “Kemalist” yüksek kadrolar eliyle uygulanmıştır!

İnsanlık tarihi aynı zamanda bir ilericilik - gericilik tarihidir; dünyanın hiçbir yerinde ilericilik-gericilik ayrımını ve tartışmasını ortadan kaldırmak mümkün olmamıştır; ancak ilerici ya da gerici olarak nitelenen kişiler yer değiştirebilir.

İlerleme yönündeki gelişmenin merkezinde ise sınıf savaşı vardır. O nedenle gericiliğe karşı mücadele kendiliğinden ileri ve ilericidir ve de sınıf mücadelesinin içindedir.

Aydınlık, eşitlikçi, ortakçı geleceğimizde, yobazlığın, yobazların yeri yoktur; katkısı da olamaz; olsa olsa köstek olurlar ve olmuşlardır; aydınlık ve ortakçı geleceğimizin gecikmesinde en büyük pay onlarındır!

Yobazlıklarının özgürlüğünden, bu toplumu ilerletecek herhangi bir şey çıkmaz, çıkmamıştır; aksine, toplumsal gelişmenin, ilerlemenin, hatta aklın önündeki en büyük engel olmuşlar, olmaktadırlar!

Öyleyse, bir kez daha vurgulamalıyım ki, yobazların türbanlarını savunmak, ilerici, devrimci, devrimci-demokrat gençlerimize, sosyalistlerimize düşmez; onlara aydınlık, eşitlikçi, ortakçı geleceğimiz için kendi şanlı mücadeleleri yeter!

Tüm ilerici, devrimci, devrimci-demokrat, sol/sosyalist Kürt gençlerimize, Türk devrimci gençliği ile omuz omuza, karanlığa karşı, zulme ve sömürüye karşı, üretimde özgürlüğün önündeki engellere karşı, bilimin, bilinçlenmenin önündeki engellere karşı, aydınlık ve ortakçı düzenimiz için yürüttükleri, yürütecekleri şanlı ve onurlu mücadelelerinde zaferler diliyorum.

Kurtuluş Türk –Kürt tüm emekçilerin birlikteliğinden doğacaktır!

Kurtuluş, tüm ilerici-devrimci Kürtlerle, Tüm ilerici –devrimci Türklerin kardeşçe birlikteliği üzerinden yükselecektir!

Kurtuluş, hem Kürtlerin, hem Türklerindir ve bu geniş coğrafyanın tüm ezilen, sömürülen halklarının, sınıflarınındır!

Kürt ilerici-devrimcileri ile Türk ilerici-devrimcilerinin birlikteliği, Kürt gericiliği ile Türk gericiliğin ittifakı önündeki en nesnel engeldir!

Yaşasın Kürt ve Türk emekçilerinin birlikte ve kendi elleri ile kuracakları laik, halkçı, eşitlikçi, ortakçı, emekçi cumhuriyeti!

Yaşasın insana en çok yakışan sosyalizm!

Fikret Uzun

02-Ekim-2015

5 Ekim 2015 Pazartesi

EN İLERİ DEVRİM EN İLERİ TEORİ İLE OLUR



EN İLERİ DEVRİM EN İLERİ TEORİ İLE OLUR

Teori ve pratik: bu iki “sihirli” sözcük ve aralarındaki ilişki son derece önemli bir konudur!

“Teori olmadan pratik olmaz” ifadesi topaldır ya da daha hafif söylersek pek kaba bir tariftir, hatta belki de ucube bir ifadedir demek daha doğrudur ve sosyalistlerin ifadesi bu değildir; doğrusu “devrimci teori olmadan devrimci hareket olmaz”dır; daha iyisi, “en ileri devrim en ileri teori ile olur!”dur.

Ancak, teori olmadan pratik anlaşılamaz; pratik ise teorinin en son ve en doğru sınanmasıdır. Ayrıca her pratik teori değildir; hatta her zorunlu ve tarihsel açıdan doğru pratik de teori değildir.

Örnek olsun, “NEP” ve “Barış İçinde Bir arada Yaşamak” bir teori değildir ama zorunlu ve tarihsel açıdan doğru bir pratik olarak tarihte yerini almıştır!

Öyleyse, pratik teori değildir, teori tek tek pratikten çok ötedir; teorinin geçerli sayılabilmesi için kendisine tıpa tıp uyan bir tek pratik bile gerekli değildir.

Sovyet sosyalizminin zengin pratiğinde, zaman zaman son derece gerekli, politik açıdan vazgeçilmez, tarihsel açıdan inkâr edilemez pratikler olmuştur. Ancak sosyalistler için, ilk sosyalist iktidarı savunmak ve yaşatmanın en temel görev olduğu zamanlarda bu tekil pratiklerin bazıları “teori” sayılmıştır. Bu tekil pratiklerin “teori” sayılması da, inkâr edilemez, değeri küçümsenemez bir tarihsel zorunluluktur.

Fakat bu tekil pratiklerin bazılarını “teori” katına yükseltme pratiğinin, sosyalist teori üzerinde bulanıklık yarattığı konusunda kuşku duyamayız.

Pratik günü yaşamaktır, teori geleceği; pratik, geleceği hazırlar; teori geleceği haber verir!

Bir örnek, Lenin’den; Lenin haber verdi; kendisinden önce bilinmeyeni, Sovyet İktidarının ve bu arada Stalin’in omuzlarına yüklenecek bir pratiği haber verdi.

1917 Eylül ayında şöyle yazdı; “İhtilal, siyasal sistemi söz konusu edildiğinde, birkaç aylık bir zamanda Rusya’nın ileri ülkelere yetişmesini sağladı.”

Bunu yapan, 1917 Şubat Devrimi. Bu kadarı, olup-biteni, bir pratiği dillendirmekten, yorumlamaktan ibaret. Fakat Lenin’in hemen ekledikleri var; “Ancak bu yeterli değildir. Savaş merhametsizdir; alternatifleri acımasız bir katılıkta ortaya koyuyor: Ya mahvolma ya da ileri ülkelere ekonomik olarak da yetişmek ve geçmek.”

İşte budur; Lenin, “dognati peregnat” ,”yetişmek ve geçmek” politikasını, Ekim Devriminden sonra değil, önce formüle etti! Ve bu formülle tek ülkede sosyalizm kurucularına tarihin mantığını haber verdi!

“Mahvolmak veya tam yol ileriye atılmak. Tarihin yazdığı alternatif budur.

Bu sözler, Eylül 1917 tarihini taşır ve Lenin in’dir; teoridir. On yıl kadar sonra ortaya çıkan pratik, bu teoriyi doğrulamıştır. Genç Sovyet iktidarı, kapitalist gericiliğin ileri sürdüğü gibi,”Stalin’ in politik kaprisleri “ nedeniyle değil; Troçkist muhalefetin ileri sürdüğü gibi,”Stalin Troçki’nin programını çaldığı için” de değil, bu teorik zorunluluk nedeniyle, tarihin kaydetmediği bir hızla kalkınmıştır.

Tarihin, daha sonradan kaydettiği bu pratik, Stalin’in omuzlarına yüklenmiştir.

Stalin, daha sonra omuzlarına yüklenen bu sorumluluğu şöyle açıkladı;” Eğer biz tek ülke olmasaydık, proletarya diktatörlüğü ülkelerinden biri olsaydık, sadece bizde değil, diğer ülkelerde de, örneğin Almanya ve Fransa’da da proletarya diktatörlüğü olsaydı, sanayide yüksek kalkınma hızı sorunu ile bu kadar ağır bir biçimde karşılaşmazdık.”

Bunun önemli bir tespit olmadığını kim söyleyebilir? Bu pratik, yüksek kalkınma hızı, tarihin Sovyet işçilerinin omuzlarına yüklediği büyük bir şansızlık olmuştur; sistem içinde bunun faturası, sosyalist sisteme giren her ülke için, sistem içi dayanışma ve yardımlaşmayı bu şanssızlığı yenmenin koşulu yapmıştır; bu ise başka ve zorunlu bir pratiktir; tek ülkede sosyalizmi koruma politikası!

Zorunluluk, zorluktan geliyor; iç ve dış durumun yarattığı zorluklar olmasaydı, yüksek kalkınma hızına gerek olmadan, işler yavaş bir hızla yürütülebilirdi!

Bilincine varılmamış zorunluğun körlük olduğu önermesi Hegelyen bir önermedir ve doğrudur; bu zorunluluğu özgürlüğe çeviren, bilinçtir; teori bunun üzerinden yükseliyor; devrimciler bilinçli insanlardır; bu yüzden, zorunluluk ile özgürlük arasındaki ilişkiyi kavramış olan devrimciler, büyük bir yıkma, değiştirme ve kurma özgürlüğüyle coşku yaşarlar; her devrimde bu özgürlük ve coşku vardır!

Ekim Devrimi’nde de, tarihe Gezi Eylemleri” olarak geçen halk hareketinde de bu özgürlük ve coşku yaşanmıştır.

Bir örnek daha, sosyalizmin işçi sınıfının düzeni olduğu önermesi sosyalizm pratiğinden çok önce formüle edilmiş bir önerme ve bu anlamda bir teoridir; tüm eksikli ve hatta yanlışlı yanlarına ve hatta yıkılmış olmasına rağmen, Sovyet sosyalizminin pratiği bunu açıklıkla doğrulamıştır; bununla birlikte “emek sürecinin belirleyiciliği” önermesi var; bunun da pratik olarak doğrulandığını yaşadığımız her pratikte görebilmek mümkündür!

Şöyle de formüle edebiliriz Marxist-Leninist teorinin pek çok önermesi geride bıraktığımız zaman içersinde pratik tarafından açıklıkla doğrulanmıştır; burada anlaşılamayan, hissedilemeyen, görmezden gelinen, kabul edilmeyen doğrulamalar sosyalistleri ve Marxist-Leninist bakış açısını ve pratiği bağlamamaktadır!

Bugün için teori ile pratik arasındaki diyalektik bağlam, sosyalistlerin omuzlarına en ileri devrim için en ileri teoriyi bulma görev ve sorumluluğunu yüklemektedir!

Sosyalizmi bir bilim olarak alırsak ki Marx’ın, sosyalizmi burjuvazinin iktidara yürüyüşünün bilimi olan siyasal iktisadın karşıtı olan bir bilim olarak düşündüğünü ve bunu yazdığını biliyoruz, öyleyse sosyalizmin bir teorisinin ve bir de pratiğinin olması kaçınılmazdır; ancak bu teori ile pratik,birbirinin fotokopi misli kopyası değildir; bir politikası vardır ve bilimseldir; aynı zamanda bir sanat yanı da vardır!

Bu hassas konuyu başka açıdan da irdeleyebiliriz; dersleri tarihte var!

“Sosyal demokrasi ile mücadele etme” Komintern’in temel görevlerindendi ve bu konuda Buharin’in tezleri ünlüdür; ancak, bu eksiklidir; Stalin bu eksikli oluşu şöyle ifade eder;” Sosyal demokrasi ile mücadelenin başarılı olabilmesi için Sosyal Demokrasinin ‘sol’ kanadı denilen kanat ile ‘sol’ deyimlerle oynayarak ve böylece işçileri ustaca kandırarak Sosyal Demokrasi’den kopmalarını engelleyen en “sol” kanat ile mücadeleyi ön plana çıkarmak gerekir. Açıktır ki ‘sol’ sosyal demokratları yerle bir etmeksizin bir bütün olarak Sosyal Demokrasiyi ortadan kaldırmak mümkün değildir. Hâlbuki Buharin’in tezlerinde ‘sol’ Sosyal Demokrasi sorunu tümüyle ihmal edilmiştir!”

Stalin’in bu açıklamaları yaptığı dönem, “sınıfa karşı sınıf” politikasının izlendiği dönemdir ve Lenin’in “Bir Çocukluk Hastalığı”nda formüle ettiği yaklaşımların geçerli olmaktan çıktığı bir zamandır.

Diğer yandan, Lenin’in Batı Avrupa’nın işçi sınıfı partilerine, en geri sendikalarda çalışmalarını ve gerici ’sol’ partiler ile işbirliği yapmalarını, ittifaklar kurmalarını, hatta Brest Litovsk “barışını” önermesi ve bu önermelerin kabul edilmesi için sesini yükseltmesi, bu öneriye karşı çıkanlara proletarya diktatörlüğünü hatırlatması, ilk sosyalist iktidarın etrafında bir düşman çemberinin pekiştirilebileceğini önceden sezdiği bir zamanda, bu düşman çemberinin mümkün oranda önlenebilmesi içindi!

Ne var ki bu, zorunlu ve gerekli bir politika idi ya da pratik idi; kesinlikle teori değildi; hâlâ da değildir; fakat bu pratik, zaman zaman teori sayıldı; her zaman ve her koşulda en gerici “sol” partilerle ittifak, en gerici sendikalarda çalışmak bir teori sayıldı; yer yer bugün de böyle yaklaşıldığını görüyor biliyoruz!

Diğer yandan, Stalin’in 1920’li yılların sonunda söyledikleri de son derece öreticidir; “ Sosyalist kuruluşumuzun pratik başarılarıyla övünmemiz için sebeplere sahip olmamıza karşın, genel olarak ekonomi ve özel olarak tarım alanında teorik başarılarımız hakkında aynı şeyi söyleyemeyiz” diyen Stalin şunları ekliyor;”Dahası var; bizim pratik başarılarımızın teorik düşüncelerle çakışmadığını, pratik başarılarımız ile teorik düşüncenin gelişmesi arasında bir kopukluk olduğunu, bu arada, teorik çalışmanın yalnızca pratiğe yetişmesi değil, onu geçmesi ve böylece sosyalizmin zaferi için müdahale eden pratisyenlerimizi silahlandırması gerektiği kabul edilmelidir.”

Velhasıl, asıl sorun pratiğin teorinin önüne geçmiş olmasıdır!

Ve yanlış öngörülerden pratik doğrulamalar beklemek, hatta daha vahimi pratik doğrulamaların gerçekleştiğini iddia etmek saflık ve/veya körlük değilse, bir burjuva işidir; yani resmi politikaların işini kolaylaştıran ve sola/sosyalistlere ait olmayan, yakışmayan bir iştir.

Karataş, “Bugün defalarca pratik tarafından onaylanan sözler hâlâ kabul görmüyor ise burada zihinlerde problem var demektir” diyor!

Karataş, bir zaman önce, bugün pratik tarafından onaylanan sözler sarf etmiştir ya da etmemiştir, bu ayrı; ancak “pratik tarafından onaylanan sözler hâlâ kabul görmüyor ise burada zihinlerde problem var demektir” sözündeki gerçeklik ve öğreticilik daha önemlidir; bu anlamda Karataş’ın tespitine katılmamak elde değil!


Fakat bu tespit doğru ise bile, bunu haber vermek teori değildir; pek öyle dâhice bir öngörüde bulunmak da değildir ki bu da ayrıdır!

Soruna daha bir açıklık getirmek için Lenin'in Marx'ın devrim teorisine getirdiği ünlü katkıyı hatırlatmak yerinde olacaktır; "yönetenlerin yönetemez hale gelmeleri; yönetilenlerin eskisi gibi yönetilmek istemez hale gelmeleri ve artan kitle eylemlilikleri" bir devrimci durumun varlığına delalet sayılmıştır!

İşte bu da bir teori değildir ama devrim teorisi açısından güçlü ve bilimsel bir formüldür; sadece hareket zamanının geldiğini haber veren işaret fişekleri mislidir ve mutlak-kalıcı değildir; tarihin gelişmesiyle birlikte başka haberciler de ön plana çıkabilir!

Ancak burada Karataş’ın bir teoriden söz ettiğini de düşünemeyeceğimiz gibi, Karataş’ın sözünü ettiği gerçeklik, BORGA’nın farz-ı misal deyişi ile “freni patlamış bir kamyonun ilerdeki dönemeçte takla atma ihtimali ve bu ihtimalin gerçekleşmiş olması” misli de değildir!

Elbette BORGA “öyledir” demedi ama bütün bu kavgalı –gürültülü tartışmada iki gerçekliğin üzerinden atladığı da bir gerçektir; birincisi,”var olan ve üzerinde mutabık kalınan zihinlerdeki problem konusudur ve bu problemi aşmak için, bu problemi ortadan kaldırmak için bu probleme neden olan etmenlerle mücadele etmek yerine, bu problemin kuyruğuna takılarak, hem bu probleme sebep olan etmenlerin üzerini örtmek hem de böylece onları daha da güçlendirmektir!

İkincisi ise pratiğin de doğruladığı ama bu zihinsel problem nedeniyle görülemeyen, kabul edilemeyen gerçekliktir ki bu gerçeklik elbette BORGA’nın farz-ı misal deyişindeki örneğine taban tabana zıt değildir ama onunla tam olarak özdeş de değildir; özdeş olanı resmetmek gerekirse, her halde şunu söylemek yerindedir; burada gerçeklik yanlış yöne döşenmiş raylar üzerinde doğru yöne hareket ettiğini iddia eden bir trenin varlığıdır ve elbette buna ilaveten, bu gerçekliği öngörenlerin, en azından öngörülebileceği ihtimali nedeniyle rahat olmayanların ama bu trene de binmiş bulunanların, trenden atlamak ya da ilk durakta inmek yerine, trenin içinde ters istikamete koşarak doğru yere varacaklarını ya da yanlış yere varmaktan kurtulacaklarını zannetmeleridir; belki daha doğrusunu ifade etmek gerekirse, zannettirmeye çalışmalarıdır!

Bu yüzden Karataş’ın, “Bakın bana mücadele var, savaş var tūrū laflar etmeyin. Bu görüntülenen savaş veya mücadele, başka amaçlara ait sorunların cozumunu perdeleyen birer canli sahneden baska bir sey degildir. Bu sahneler aracılığıyla insanlar yönlendiriliyor. Ve yönetiliyor. Eğitim ve yönetim neden cinayet islenerek yapılıyor dersiniz. Çünkü yönetenler sahtecidirler. Onlar gerçeği söyleyemezler. Çünkü gerçek olan, toplumun kötü amaçlar etrafında kullanılmasıdır!” şeklindeki öngörüsü yanlış değildir ama doğrunun yarısıdır ve diğer yarısı yanlış olunca, ne doğruluğu işe yarıyor, ne de yanlışlığı fark ediliyor!

Elbette bir teori de değildir ve gerçekliğin tamamı da değildir; gerçekliğin eksik yansıtılmasıdır!

Karataş, bu tespitinin altını şöyle doldurmaya çalışıyor; “Örneğin Suruç cinayetiyle başlayan bu süreç gerçekte büyük oranda bir tehcirin gerçekleşmesidir. Bu tehcir bugün gerçekleşti ve gerçekleşmektedir. İşte bu nedenlerden dolayı vurarak kırarak yönetiyorlar. Hayvanlar nasıl terbiye ediliyorsa günümüz insani da böyle terbiye edilmektedir. Benim söylemeye çalıştığım insan kalmaya direnmektir…”

Oysa zaten ABD emperyalizminin ve Kürt-Türk bilumum işbirlikçilerinin çıkarlarına terk edilmek üzere olan bir coğrafyanın insanını egemen ulusun yöneticileri neden tehcire zorlasın ki? sorusu kabak gibi ortadadır, hatta zihinlerinde problem yaratılmış bireylerin bile görebileceği, algılayabileceği mesafededir; ama görülemeyen, idrak edilemeyen, bu zihinleri bulanıklaştıran atmosferde başka türlüsünü de bekleyemeyeceğimiz asıl gerçeklik, “tehcir” e zorlamak değildir!

Asıl gerçeklik, bir devrimcisizleştirme operasyonu olması bir yana, uzun süredir devam eden ve bugünkü seyrinden pek de farklı yürümeyen “çözüm süreci” müzakeresinin karşılıklı şiddet yoluyla ve verilen sözlerin, ya da mutabık kalınan maddelerin karşılıklı olarak bir kez daha çek edilmesidir; bu çek etme ameliyesi sonuçlanır sonuçlanmaz, her iki taraf arasındaki müzakere süreci de fabrika ayarlarına dönecektir; bu çeklerden sonuç alınmazsa, elbette şiddetin katsayısı artırılacak ama ne “çözüm sürecinden” ne de “müzakereden” vaz geçilecektir!

İşte bu nedenle, bu gerçekliğe bakarak, hangi kaputu giyerlerse giysinler, son tahlilde birer emekçi olan, ya da en azından birer emekçinin çocukları olan canların alınmasının, analarının ağlatılmasının manidar olduğunu, özellikle Kürt halkının vazgeçilmez tarihsel çıkarları bağlamında kimseye bir şey kazandırmayacağını ikircimsiz vurgulamıştım ve Karataş’tan usturuplu bir tepki, ama Razumihin suretli forum üyesinden, kalibresini açığa vuran pespaye küfürlere bulanmış bir tepki gelmişti;kalan izleyiciler ise genel olarak sessizlikle geçiştirmeyi tercih etmişlerdi!

Ve işte bunun için, Karataş’ın yarım doğrusuna içerilmiş olan, “Bakın bana mücadele var, savaş var tūrū laflar etmeyin. Bu görüntülenen savaş veya mücadele, başka amaçlara ait sorunların çözümünü perdeleyen birer canli sahneden baska bir sey degildir. Bu sahneler araciligiyla insanlar yönlendiriliyor. Ve yönetiliyor. Eğitim ve yönetim neden cinayet islenerek yapılıyor dersiniz. Çünkü yönetenler sahtecidirler. Onlar gerçeği söyleyemezler. Çünkü gerçek olan, toplumun kötü amaçlar etrafında kullanılmasıdır” şeklindeki sözleri, bu forumun tartışma pratiği için de geçerlidir!
İşte bu nedenle Karataş’ın tespitinin bir yarısı doğru ve diğer yarısı yanlıştır ki, elbette doğru olan yarının üzerini örterek ortada doğru bir şey bırakmamaktadır!
Ve işte Karataş’ın yanlış öngörüsü bu anlamdadır yani gerçekliğin yanlış bir öngörüsüdür ve haliyle bu yanlış öngörüyü pratiğin doğrulaması da söz konusu değildir!
BORGA’nın eleştirileri de bu örtüyü aralamıyor; hatta örtük kalmasına yönelik hizmeti tamamlıyor!

Fikret Uzun

30-Eylül-2015