15 Ekim 2015 Perşembe

EKİM DEVRİMİnin 95. YILDÖNÜMÜNDE YAKLAŞAN KATASTROF




EKİM DEVRİMİnin 95. YILDÖNÜMÜNDE YAKLAŞAN KATASTROF

Tarihe karşı sorumluluğumuzu bu şartlarda bile yerine getirdik, getiriyoruz. Türkiye hızla bir katastrof finale doğru yuvarlanıyor ve genel renk kendiliğindenliğin tonlarını taşıyor. Bütün çelişkiler dipte keskinleşiyor. Ve kimse tam olarak çözemediği için tedirgin. Kitleler kabız olmuş da dışarı çıkmak için çareler arar gibi. Kimi bir şey olmaz modunda kendi haline bırakmış, arada bir gaz çıkartarak idare ediyor; kimi kimyasal ilaçlarla hemen rahatlamak istiyor, kimi ise doğal şifalarla zamana yayarak dışarı çıkmanın yollarını arıyor. Hiçbiri çare olmazsa ya düğüm olacak, ya da bir yerden patlayacaktır. Ama rahatsızlık her yeri sarmış o bir gerçek. İşte bunu tam olarak çözemeyen bütün kesimler, emin adımlar atmak istiyorlar. Hani ateşe ille de dokunmak gerekirse, ya da ateşin sıcaklığını anlamak için, dokunup dokunup geri çekilinir ya, işte o misli bir hamle yapılıyor, bakılıyor sıcaklık gelmedi, devam ediliyor. Yani son tahlilde kaçınılmaz olarak kendiliğinden renk ağır basıyor. Bu aşamada hâlâ bir insiyatifimiz yok.
Yine de umutsuz olacak bir durum yok. Varsa da umutsuzluğu değil, akıl yürütmeyi ve sabrı gerektiriyor. Ne yazık ki çeşitli nedenlerden ve daha çok uzaylı dinamiklerin yoğun olmasından dilimizi anlayan yok. Ayrıca bir yere biat etmiş olmamak da, olumsuz etkiliyor ama böyle iyi. Hep örnek veririm ve bu örnekten hep kaçıldığını görüyorum. Daha doğrusu öteden beri bu tür örneklerden kaçınılmış. Lenin işaret ediyor, isimsiz kahramanlardan, partisiz kalmış kadrolardan söz ediyor. Ve partili kalmış olanları tortu olarak niteliyor. Ve yine kendisi bas bas bağırıyor, kendisini ne Menşeviklere yüzünü dönenler anladığı, ne de Bolşevikler anladığı zaman; gerekirse tek başıma kitlelere giderim, kapı kapı dolaşıp tezlerimi anlatırım diyor. Anlamadıkları için kızıyor ama sırf kalabalık olunsun, birlik olunsun diye de onların suyundan gitmiyor. Ve tarih Lenin'i haklı çıkarıyor. Çıkarıyor ama sonuçta yine de dünyayı sarsan ve toplumun DNAlarını değiştirecek denli güçlü bir dönüşüm gerçekleşmiş olsa da, Lenin'e karşı çıkanlar, onların torunları, ardılları geçici olduğundan biz eminiz, ama galip çıkıyor. DEMEK Kİ, BİR TEK LENİN YETMİYOR, BİR TEK STALİN DE YETMİYOR. ÖYLEYSE YENİ VE DAHA YAYGIN VE HATTA BİR DOZ İLERİ DÜŞÜNEN LENİNLERE VE STALİNLERE İHTİYAÇ VAR. HATTA STALİN’İN ÇOK DAHA SERT OLANLARI MAKBULÜMÜZDÜR. DÜĞÜM VE BİR UR GİBİ HER YERİ SARMIŞ UZAYLI VİRÜSLERİ TEMİZLEMEK İÇİN, NEŞTER DAHA DERİNE VE DAHA GENİŞ ALANA SAPLANMASI GEREKİYOR. Bir kuşak çok çabuk tüketilmeli ve sadece yeni kuşaklara köprü olabilecekler ve çoğaltılarak serin ve nemsiz yerlerde biriktirilmelidir. Tıpkı hep taze kalan sebzelerin saklandığı gibi… Yenileri her zaman ürüyor ve zaman zaman tatsız tutsuz bir hasat yaşatıyor ama eski ve seçilmiş sebze ve meyveler serin ve nemsiz ortamda hem taze kalıyor ve hem de ömrü uzun oluyor.

Lenin ölmeseydi, en azından erken ölmeseydi, belki Stalin yine tarihteki rolünü alacaktı ama Lenin'in yanında daha çok pişecekti ve Stalin’e yüklenen günahların Lenin’e paylaştırılması güç olacağından Stalin daha fazla model olacaktı ve uzaylılar daha az hareket alanı bulacaktı. Troçki ise daha fazla pısacak ve belki şimdi Buharin’den öte gidemeyen bir ölçüde hatırlanacaktı.

Ancak şimdi, bu anlamda, insanlık daha büyük şansların karşısındadır. Bunca deneyim ve bunca yenilgi, hepsi ama hepsi ve her iki kampta da katastrof finalden başka bir son göstermiyor ve her iki kamp da son derece deneyimli ve burada hırs kazanacak. Öfke ve kin kazanacak. Ama yeni bu anlamda da şanslı, çünkü bilimsel ve birikmiş, sıkışmış, sancısına dayanılır halde büyümüş bir sıkıntının üzerindedir öfke ve kin ve hırs bununla büyümektedir.

Diğer kamp ise, umutsuz bir çırpınış ile bir kaç kez düğümden kurtulmak için, kestirip, biçtirmiş ama artık kestirip, biçtirecek organı da kalmamış, artık torbasını belinde taşıyan fani mislidir. Ama yine de yaşamak için, canavarlaşmak pahasına, herkesin kanını emerek tüketmeyi çare bellemiştir.

Öyleyse şans ne Allaha kalmıştır, ne de tesadüfe, şans herkesin kendi ellerindedir ve bunu görmeye her geçen gün ve hızla yakınlaşılmaktadır.

Mutluluk mu, aşk mı, sevgi mi, heyecan mı, coşku mu, duygu seli mi işte hepsi bu gerçekliktedir ve yakınımıza geliyor, gümbür gümbür geliyor ve göğüsleyemezsek, başka ifadeyle bizden önce göğüsleyen kitlelere doğru yol gösteremezsek, katastrof final gerçekten katastrof final olacak ve hepimizi yutacak. Ancak, böyle bir seçenek tarihin ilerleme çizgisinin çizdiği eğrilerde ve doğrularda görülmüyor. Bu çizginin eğrileri de, doğruları da tükenmiştir ve tek hamlede tarihin bu çizgisinin biriktirdikleri ile bu eğriler ve doğrular toptan tersine bükülecek veya toptan bir yerinden koparılıp, kalan çizgiden giden çizgiye dosdoğru bir ek yapılarak, tarihin ilerlemesi normal akışına sıçramalı olarak oturacak. İşte kendiliğinden birikimin macerası budur ve her halükarda bu maceraya bir esas çocuk gerekmektedir. Tarih de esas çocuklar olmadan düzgün bir çizgide ilerleyemiyor. Ve tarihin eğrilerini ve doğrularını önceden belirleyip, tersine bükmek mümkün olmazsa, tıpkı kızını dövmeyen dizini döver misli, tarihin nesnel eksenine oturması, çok güç olacaktır. Öyleyse kendiliğinden hareket tarihin ilerleme çizgisi üzerinde oldukça yoğundur ve önemli olan bu yoğunluğa bir dizgin takabilmektir. Hüner burada gerekiyor. Hüner ise korkudan uzak büyüyecektir. Korku ise hem inançla, hem de bilgi ile ilişkilidir. Bilgi varsa korku disipline edilebilir demektir, bilgi yoksa korkusuzluk bir anlam taşımaz, buna rağmen korku ise aklı daha çok bozar. Öyleyse bilgi olmazsa olmaz ama bu hünerin asıl harcı inançtır ve inancı da bilgiden ayıramayız. O ise, insanlık düşmanlarının yaklaşan katastrof finalinin ortasından, eğer hüner de aynı yere konuşlanmış ise, insanoğlunu dizginsiz bir ilerleme eksenine kavuşturmak üzere fışkıracak olandadır.

Tümüyle gerçeklik yüklü bir ütopyanın umudumuza, sabrımıza, korkusuzluğumuza ve hünerimize içerilmiş bilgisi bu değilse nedir ki!
Fikret Uzun

11 Ekim 2012

7 Ekim 2015 Çarşamba

İLERİCİ, DEVRİMCİ, DEVRİMCİ-DEMOKRAT, SOL/SOSYALİST KÜRT GENÇLERİMİZE DOSTANE BİR TEMBİH VE MÜLAYİM BİR HİCVİYE



İLERİCİ, DEVRİMCİ, DEVRİMCİ-DEMOKRAT, SOL/SOSYALİST KÜRT GENÇLERİMİZE DOSTANE BİR TEMBİH VE MÜLAYİM BİR HİCVİYE

İlerici, devrimci, devrimci-demokrat ve sol/sosyalist genç Kürt kardeşlerim,

Türkiye’de, “çözüm” sever ve “İslam” sever bir “yeni sol” türemiştir; icad edilmiştir de doğrudur; en doğrusu projedir; bu “yeni sol” projesinin meselesi, ne laikliğe saldırı, ne gericileşme, ne dinselleşme, ne 12 Eylül faşist diktatörlüğü, ne karanlık, ne sömürü, ne sendikasızlık, ne örgütsüzlük, ne işçi haklarına saldırı, ne emekçi halka saldırı, ne de Kürt halkının vazgeçilmez tarihsel çıkarlarına saldırıdır; bir ilkel aşiret “komünü” ütopyası ile sinsice boğulmuş olan Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkı ise umurlarında değildir!

“Yeni sol”un sadece iki temel meselesi vardır; “çözüm” ve “İslam”; bunun için partiler bölünmüş, ittifaklar çözülmüş, yeni partiler ve yeni ittifaklar ufka düşmüştür!

Bu iki temel mesele, aynı zamanda ABD emperyalizminin ve “yeni” 12 Eylül rejiminin de meselesidir; daha açıkçası, bu temel iki mesele, bunların meselesi olduğu içindir ki,”yeni sol” da bunu temel meselesi yapmıştır; öyleyse “yeni sol” derken ,”resmi sol”u anlamak gerekmektedir!

Yani, çoktandır sınıftan kaçan, sınıfı aşağılayan, devletçiliğe, hatta laikliğe bile “faşizm” diyen, halkın vazgeçilmez çıkarları yerine, şu ünlü dinden kurtarmayan ama din özgürlüğü veren, mülkiyetten kurtarmayan ama mülkiyet hakkı veren, çalışmaktan kurtarmayan ama girişim hakkı veren,“doğuştan gelen insan hakları” veren; cumhuriyet yerine, şu bir kültürler toplamına indirgenen, devletin biçimlerinden biri olduğu, sınıfların varlığında ortaya çıktığı unutulan “demokrasi” yi veren; sınıfsal kimlik yerine, etnik “kimlik” veren; “özgürlük” deyince, beş yaşında bebelerin ”kapatılma özgürlüğü” nü anlayan, aynı coğrafyada bir devlete deccal muamelesi yaparken, bir diğer devlet ile yönetişen “sivil” mi “sivil” toplum örgütlerini anlamak gerekmektedir!

HDP’nin önüne yerleştirilmeye çalışıldığı bu “yeni sol”un ki “yeni” dediğime bakmayın, en az 30 yıllık bir “sol”dur, şimdi sadece biraz daha "yeni"dir,hepsi budur,bu temel sorunlara verdiği cevap ise apaçık ortadadır:

“Kürt mücadelesinin ortaya çıkardığı dinamikleri, Batı’da cumhuriyetçi ve laik eksene kaydırmamak” ve “halkın ılımlı mı ılımlı İslamına” dokunmamak!

Bu cevap, ABD emperyalizminin, Türkiye’nin ve Kürt coğrafyasının egemen sınıflarının Büyük Ortadoğu Planları ile uyumlu ve hem Türkiye’nin işçi ve emekçilerinin ve hem de Kürt emekçi halkının tarihsel ve vazgeçilmez çıkarları ile uyumsuzdur; hatta eşyanın tabiatına uygun olarak, karşısındadır; başka türlüsü de mümkün değildir; çünkü ortada, ne Türkiye’nin işçi ve emekçilerinin cephesinde, ne de Kürt emekçi halkının cephesinde, elde edilmiş, elde edilmesi muhtemel bir kurtuluş vardır!

Devrime ise hem bacalar ve hem de kapılar sımsıkı kapalıdır!

“Devrim”i ve “devrimciliği” telaffuz edenlerle,”çözüm” ve “İslam” hususunda tereddüt edenlere ise “bacadan girmiş” muamelesi yapılmakta ve “kapıdan kovulmaktadır”.

Ey Kürt gençliği!

Biz biliyor ve görüyoruz ki, bu ”yeni sol” gençliğin, birinci vazifesi, Amerikan himayesinde, amerikan Paxı’nın selametinin yüzü suyu hürmetine, bir amerikan mandası misli ilkel bir aşiret komünü uğruna, Kürtlerin kendi kaderlerini kendilerinin özgürce tayin haklarından vazgeçmeyi, ABD emperyalizminin, Türk ve Kürt egemen sınıflarının ve bilumum işbirlikçilerinin sorunlarının “çözümünü”,  “seküler vitrinli İslamlaştırmayı” sevmektir.

Mevcudiyetinin yegâne temeli budur ve yine biliyor ve görüyoruz ki, bu temel,ABD emperyalizmi ve Kürt Türk egemenleri için en kıymetli hazinedir!

Peki, senin birinci vazifen ve vazgeçilmez vazifen nedir, bunu düşünmeyi hiç düşündün mü?

Asıl mesele budur!

Düşünmeyi unutmadıysan, düşünmeyi düşünmeye başladı isen, şu gerçeği hatırlamalısın;

Egemen sınıflar, ideolojilerine sadık değillerdir; bu nedenle Kemalizmden vazgeçmekte zorluk çekmediler; dinci ideolojiyi benimsemekte ise hiç zorlanmadılar; ayrıca ABD emperyalizmi ve bağlaşıkları, son tahlilde, sınıfsal doğaları gereği, onurlu, emekçiden yana, devrimci ve özgürlükçü hiçbir Kürdü kabul edemez; sadakatleri burada katıdır ve Kürt gericiliği ile Türk gericiliğini kaynaştırmak hala temel politikalarıdır; ne var ki, Suriye’de Esad rejimini düşürememiş olmalarının ve bu çerçevede besledikleri ve büyüttükleri adamlarını istedikleri gibi kontrol edememiş olmalarının getirdiği sıkışmışlık içinde, Barzani’nin gücüne ve Erdoğan’a güvenemeyeceğini de anlamış olmalarının güvensizliğinde kendilerine yeni ve modern vasaller aramaktadırlar; imkânlar da imkânsızlıklar da bir yumak misli buradadır ve en tercih edilebilir vasallerinin PKK’nin genç potansiyel muhipleri olduğu bir sır değildir; buna, Türkiye’nin büyük büyük zenginlerinin ve Kürtlerin ağalarının, beylerinin, aşiret reislerinin, tarikat şeyhlerinin ve elbette daha da zenginleşmek isteyen burjuvalarının yanında, HDP’nin de, KÖH’ün de ve elbette bir önde giden “önder” olarak Öcalan’ın da hem taraf olduğu aşikârdır!

Tarihin, maddi yaşamın gerçekleri üzerinden şekillenen mantığının işaret ettiği bu gerçekliği unutma!

Unutma ki, nerede duracağına, nerede durmayacağına, yani, resmi ideoloji ve politikalara boğazına kadar batmış, anti-laik, halktan uzaklaşmış, sınıftan uzaklaşmış, resmi politikalara ve yeni mürteciliğe sonuna kadar açık, “yeni sol”un durduğu yerde mi, yoksa laik, ilerici Kürt devrimcileri ile laik, ilerici Türk devrimcilerinin birlikteliğinin durduğu yerde ve ezilen ve sömürülen Kürt ve Türk emekçilerinin vazgeçilmez tarihsel hakları için mücadele ve Kürt ve Türk emekçilerinin laiklik, halkçılık, ilericilik, devrimcilik, eşitlikçilik, özgürlükçülük ve kardeşlik ve elbette ortakçılık ekseninde konuşlanarak kuracakları, sosyalizme açık emekçi cumhuriyeti için, Türk devrimcileri ile birlikte mihmandarlık ekseninde mi duracağına, devrimci bir özne olarak kendi insiyatifinde, kendi bağımsız iradenle karar verebilesin!

Böylece de, tarihe ve Kürt, Türk ezilen ve sömürülen bütün halkların işçi ve emekçilerine mahcup olmayasın!

İlerici, devrimci, devrimci-demokrat ve sol/sosyalist genç kardeşlerim, dinci siyasal akımlar, ülkeyi burjuva dönemin de gerisine çekmek içindir; sosyalizm ise kendisini burjuva dönemin sonrası olarak tanıtıyor; öyleyse bu ikisi yan yana getirilemez!

Elbette Türkiye’de insanlar, okullara, sokakta yasak olmayan her kıyafetle girebilmelidirler; isteyen sakalla ve isteyen türban ile okullara, üniversitelere girebilmelidirler.

Bu ayrıdır, ancak Türkiye’de bir laisizm sorunu vardır ve türban, dinci politikayı yoğunlaştırmak amacıyla bir kampanyaya dönüştürülmüştür; dinci siyasal akımlar, türban özgürlüğünü, türbanla üniversiteye girebilme özgürlüğünü, özgürlüklere inandıkları için değil, dinci politikayı yoğunlaştırmak amacıyla bir kampanyaya dönüştürmüş ve önemli oranda başarılı olmuşlardır; bu anlamda, sosyalistlerin buna karşı çıkmış olması normaldir ve hem hakkı, hem de görevidir ve bu da ayrıdır ve daha önemlidir.

Bugün bir erkeğin ya da bir bayanın kısa şort ile camiye girmesi mümkün değildir; hatta ayakkabı ile girmek de yasaktır; camiye girerken giysi ve abdest koşulları aranırken, üniversitelere girerken, üniversite yönetiminin koyduğu kuralları “zulüm” saymak, bunun için ayaklanmak, çifte standarttır; hatta daha ötesidir; bu ancak faşistlere ve yobazlara yakışır!

Gezi direnişi sırasında, yaralananların tedavi amaçlı camilere sığınmaları sırasında “ayakkabılarla girildi” gerekçesiyle az vaveyla koparılmamıştır!

Bu anlamda ilerici, devrimci gençlerin, sosyalistlerin, “türban özgürlüğü” gerekçesiyle, yobazlarla ve faşistlerle ortak eylemlere girişmeleri, dinci akımlarla empati kurmaları, tarihe pek de hoş harflerle kaydedilmemiştir.

Hiçbir gerekçe, ilerici – devrimci gençlerimizi, sosyalistlerimizi yobazlarla ve faşistlerle bir eylem birliği içinde olmasını haklı göstermez!

Solculuk ve devrimcilik, tutarlılık ve süreklilik isteyen bir yaşam biçimidir; evlerinde ve pek çok üniversitede, hatta İstanbul hapishanelerinde, Diyarbakır hapishanelerinde, devrimci gençlerimizi katledenler faşistlerdir, yobazlardır; önderiniz Öcalan’ın sık sık model olarak gösterdiği devrimci gençlik ABD emperyalizmine karşı yürüyüşe geçtiğinde, üzerlerine palalarla, silahlarla saldıranlar, yobazlardı; daha dün tarihe “Gezi Direnişi” olarak kaydedilen halk hareketinde gençlere palalarla saldıran, kurşun ve biber gazı sıkan, gençlerin yaralanmalarına ve ölmelerine sebep olan, yobazlığın dürtüsüyle hareket eden siviller ve polislerdi!

“Türbana özgürlük” gibi, ”darbelere dur de” gibi kampanyaların arkasındakiler de, geçmişte devlet denetimli “komünizmle mücadele derneklerinin” içinde örgütlenmiş, şimdi devletin kilit noktalarında kadrolaşmış oldukları resmi olarak tescillenmiş, dinci-gerici, yobaz kadrolardır, onların izleyicileridir.

Bunları unutup, ABD emperyalizminin fetvasıyla, yobazların türbanlarını savunmak, “Demokratik İslam Açılım”larıyla sarıklı yobazlara alan açmak, tarikat şeyhlerini meşrulaştırmak, devrimcilerimize, sosyalistlerimize düşmez!

Sosyalizme, sınıfsız bir dünyaya, onun insanına vurgu ile dolaşırken, Türkiye’ye karanlığın, “Komünizmle Mücadele Dernekleri “ içindeki yobazlarla geldiğini unutmak, bu yobazlarla kol kola omuz omuza,“ yobazlığa özgürlük” demek olan eylemlerde bir araya gelmek, yobazların kestanelerini ateşten almak gafletinde bulunmak, devrimcilere, sosyalistlere hiç yakışmaz, yakışmamıştır, yakışmıyor!

İlerici-devrimci, devrimci-demokrat gençlerimiz, sosyalistlerimiz, kendi mücadelesini kendileri vermek zorundadır; mücadelelerinde yobazlara ve faşistlere ihtiyaçları yoktur, buralardan taban yapmaya çalışmak beyhude çabadır; daha kötüsü ahmaklıktır!

Elbette bu alanda izlenen sinsi politikaların, bu yobaz kampanyaların yobazlığa alan açmasında önemi büyüktür; bu aşırı yasakçı politikalar da, bu politikaların tuzaklarına gelmek de sosyalistlerden bağımsızdır, onlara uzaktır ve bu aşırı yasakçı politikalar, TC’nin yönetimini çoktan dinci akımlara teslim etmiş olan, laisizmden de Kemalizmden de çoktan uzaklaşmış olan “Kemalist” yüksek kadrolar eliyle uygulanmıştır!

İnsanlık tarihi aynı zamanda bir ilericilik - gericilik tarihidir; dünyanın hiçbir yerinde ilericilik-gericilik ayrımını ve tartışmasını ortadan kaldırmak mümkün olmamıştır; ancak ilerici ya da gerici olarak nitelenen kişiler yer değiştirebilir.

İlerleme yönündeki gelişmenin merkezinde ise sınıf savaşı vardır. O nedenle gericiliğe karşı mücadele kendiliğinden ileri ve ilericidir ve de sınıf mücadelesinin içindedir.

Aydınlık, eşitlikçi, ortakçı geleceğimizde, yobazlığın, yobazların yeri yoktur; katkısı da olamaz; olsa olsa köstek olurlar ve olmuşlardır; aydınlık ve ortakçı geleceğimizin gecikmesinde en büyük pay onlarındır!

Yobazlıklarının özgürlüğünden, bu toplumu ilerletecek herhangi bir şey çıkmaz, çıkmamıştır; aksine, toplumsal gelişmenin, ilerlemenin, hatta aklın önündeki en büyük engel olmuşlar, olmaktadırlar!

Öyleyse, bir kez daha vurgulamalıyım ki, yobazların türbanlarını savunmak, ilerici, devrimci, devrimci-demokrat gençlerimize, sosyalistlerimize düşmez; onlara aydınlık, eşitlikçi, ortakçı geleceğimiz için kendi şanlı mücadeleleri yeter!

Tüm ilerici, devrimci, devrimci-demokrat, sol/sosyalist Kürt gençlerimize, Türk devrimci gençliği ile omuz omuza, karanlığa karşı, zulme ve sömürüye karşı, üretimde özgürlüğün önündeki engellere karşı, bilimin, bilinçlenmenin önündeki engellere karşı, aydınlık ve ortakçı düzenimiz için yürüttükleri, yürütecekleri şanlı ve onurlu mücadelelerinde zaferler diliyorum.

Kurtuluş Türk –Kürt tüm emekçilerin birlikteliğinden doğacaktır!

Kurtuluş, tüm ilerici-devrimci Kürtlerle, Tüm ilerici –devrimci Türklerin kardeşçe birlikteliği üzerinden yükselecektir!

Kurtuluş, hem Kürtlerin, hem Türklerindir ve bu geniş coğrafyanın tüm ezilen, sömürülen halklarının, sınıflarınındır!

Kürt ilerici-devrimcileri ile Türk ilerici-devrimcilerinin birlikteliği, Kürt gericiliği ile Türk gericiliğin ittifakı önündeki en nesnel engeldir!

Yaşasın Kürt ve Türk emekçilerinin birlikte ve kendi elleri ile kuracakları laik, halkçı, eşitlikçi, ortakçı, emekçi cumhuriyeti!

Yaşasın insana en çok yakışan sosyalizm!

Fikret Uzun

02-Ekim-2015

5 Ekim 2015 Pazartesi

EN İLERİ DEVRİM EN İLERİ TEORİ İLE OLUR



EN İLERİ DEVRİM EN İLERİ TEORİ İLE OLUR

Teori ve pratik: bu iki “sihirli” sözcük ve aralarındaki ilişki son derece önemli bir konudur!

“Teori olmadan pratik olmaz” ifadesi topaldır ya da daha hafif söylersek pek kaba bir tariftir, hatta belki de ucube bir ifadedir demek daha doğrudur ve sosyalistlerin ifadesi bu değildir; doğrusu “devrimci teori olmadan devrimci hareket olmaz”dır; daha iyisi, “en ileri devrim en ileri teori ile olur!”dur.

Ancak, teori olmadan pratik anlaşılamaz; pratik ise teorinin en son ve en doğru sınanmasıdır. Ayrıca her pratik teori değildir; hatta her zorunlu ve tarihsel açıdan doğru pratik de teori değildir.

Örnek olsun, “NEP” ve “Barış İçinde Bir arada Yaşamak” bir teori değildir ama zorunlu ve tarihsel açıdan doğru bir pratik olarak tarihte yerini almıştır!

Öyleyse, pratik teori değildir, teori tek tek pratikten çok ötedir; teorinin geçerli sayılabilmesi için kendisine tıpa tıp uyan bir tek pratik bile gerekli değildir.

Sovyet sosyalizminin zengin pratiğinde, zaman zaman son derece gerekli, politik açıdan vazgeçilmez, tarihsel açıdan inkâr edilemez pratikler olmuştur. Ancak sosyalistler için, ilk sosyalist iktidarı savunmak ve yaşatmanın en temel görev olduğu zamanlarda bu tekil pratiklerin bazıları “teori” sayılmıştır. Bu tekil pratiklerin “teori” sayılması da, inkâr edilemez, değeri küçümsenemez bir tarihsel zorunluluktur.

Fakat bu tekil pratiklerin bazılarını “teori” katına yükseltme pratiğinin, sosyalist teori üzerinde bulanıklık yarattığı konusunda kuşku duyamayız.

Pratik günü yaşamaktır, teori geleceği; pratik, geleceği hazırlar; teori geleceği haber verir!

Bir örnek, Lenin’den; Lenin haber verdi; kendisinden önce bilinmeyeni, Sovyet İktidarının ve bu arada Stalin’in omuzlarına yüklenecek bir pratiği haber verdi.

1917 Eylül ayında şöyle yazdı; “İhtilal, siyasal sistemi söz konusu edildiğinde, birkaç aylık bir zamanda Rusya’nın ileri ülkelere yetişmesini sağladı.”

Bunu yapan, 1917 Şubat Devrimi. Bu kadarı, olup-biteni, bir pratiği dillendirmekten, yorumlamaktan ibaret. Fakat Lenin’in hemen ekledikleri var; “Ancak bu yeterli değildir. Savaş merhametsizdir; alternatifleri acımasız bir katılıkta ortaya koyuyor: Ya mahvolma ya da ileri ülkelere ekonomik olarak da yetişmek ve geçmek.”

İşte budur; Lenin, “dognati peregnat” ,”yetişmek ve geçmek” politikasını, Ekim Devriminden sonra değil, önce formüle etti! Ve bu formülle tek ülkede sosyalizm kurucularına tarihin mantığını haber verdi!

“Mahvolmak veya tam yol ileriye atılmak. Tarihin yazdığı alternatif budur.

Bu sözler, Eylül 1917 tarihini taşır ve Lenin in’dir; teoridir. On yıl kadar sonra ortaya çıkan pratik, bu teoriyi doğrulamıştır. Genç Sovyet iktidarı, kapitalist gericiliğin ileri sürdüğü gibi,”Stalin’ in politik kaprisleri “ nedeniyle değil; Troçkist muhalefetin ileri sürdüğü gibi,”Stalin Troçki’nin programını çaldığı için” de değil, bu teorik zorunluluk nedeniyle, tarihin kaydetmediği bir hızla kalkınmıştır.

Tarihin, daha sonradan kaydettiği bu pratik, Stalin’in omuzlarına yüklenmiştir.

Stalin, daha sonra omuzlarına yüklenen bu sorumluluğu şöyle açıkladı;” Eğer biz tek ülke olmasaydık, proletarya diktatörlüğü ülkelerinden biri olsaydık, sadece bizde değil, diğer ülkelerde de, örneğin Almanya ve Fransa’da da proletarya diktatörlüğü olsaydı, sanayide yüksek kalkınma hızı sorunu ile bu kadar ağır bir biçimde karşılaşmazdık.”

Bunun önemli bir tespit olmadığını kim söyleyebilir? Bu pratik, yüksek kalkınma hızı, tarihin Sovyet işçilerinin omuzlarına yüklediği büyük bir şansızlık olmuştur; sistem içinde bunun faturası, sosyalist sisteme giren her ülke için, sistem içi dayanışma ve yardımlaşmayı bu şanssızlığı yenmenin koşulu yapmıştır; bu ise başka ve zorunlu bir pratiktir; tek ülkede sosyalizmi koruma politikası!

Zorunluluk, zorluktan geliyor; iç ve dış durumun yarattığı zorluklar olmasaydı, yüksek kalkınma hızına gerek olmadan, işler yavaş bir hızla yürütülebilirdi!

Bilincine varılmamış zorunluğun körlük olduğu önermesi Hegelyen bir önermedir ve doğrudur; bu zorunluluğu özgürlüğe çeviren, bilinçtir; teori bunun üzerinden yükseliyor; devrimciler bilinçli insanlardır; bu yüzden, zorunluluk ile özgürlük arasındaki ilişkiyi kavramış olan devrimciler, büyük bir yıkma, değiştirme ve kurma özgürlüğüyle coşku yaşarlar; her devrimde bu özgürlük ve coşku vardır!

Ekim Devrimi’nde de, tarihe Gezi Eylemleri” olarak geçen halk hareketinde de bu özgürlük ve coşku yaşanmıştır.

Bir örnek daha, sosyalizmin işçi sınıfının düzeni olduğu önermesi sosyalizm pratiğinden çok önce formüle edilmiş bir önerme ve bu anlamda bir teoridir; tüm eksikli ve hatta yanlışlı yanlarına ve hatta yıkılmış olmasına rağmen, Sovyet sosyalizminin pratiği bunu açıklıkla doğrulamıştır; bununla birlikte “emek sürecinin belirleyiciliği” önermesi var; bunun da pratik olarak doğrulandığını yaşadığımız her pratikte görebilmek mümkündür!

Şöyle de formüle edebiliriz Marxist-Leninist teorinin pek çok önermesi geride bıraktığımız zaman içersinde pratik tarafından açıklıkla doğrulanmıştır; burada anlaşılamayan, hissedilemeyen, görmezden gelinen, kabul edilmeyen doğrulamalar sosyalistleri ve Marxist-Leninist bakış açısını ve pratiği bağlamamaktadır!

Bugün için teori ile pratik arasındaki diyalektik bağlam, sosyalistlerin omuzlarına en ileri devrim için en ileri teoriyi bulma görev ve sorumluluğunu yüklemektedir!

Sosyalizmi bir bilim olarak alırsak ki Marx’ın, sosyalizmi burjuvazinin iktidara yürüyüşünün bilimi olan siyasal iktisadın karşıtı olan bir bilim olarak düşündüğünü ve bunu yazdığını biliyoruz, öyleyse sosyalizmin bir teorisinin ve bir de pratiğinin olması kaçınılmazdır; ancak bu teori ile pratik,birbirinin fotokopi misli kopyası değildir; bir politikası vardır ve bilimseldir; aynı zamanda bir sanat yanı da vardır!

Bu hassas konuyu başka açıdan da irdeleyebiliriz; dersleri tarihte var!

“Sosyal demokrasi ile mücadele etme” Komintern’in temel görevlerindendi ve bu konuda Buharin’in tezleri ünlüdür; ancak, bu eksiklidir; Stalin bu eksikli oluşu şöyle ifade eder;” Sosyal demokrasi ile mücadelenin başarılı olabilmesi için Sosyal Demokrasinin ‘sol’ kanadı denilen kanat ile ‘sol’ deyimlerle oynayarak ve böylece işçileri ustaca kandırarak Sosyal Demokrasi’den kopmalarını engelleyen en “sol” kanat ile mücadeleyi ön plana çıkarmak gerekir. Açıktır ki ‘sol’ sosyal demokratları yerle bir etmeksizin bir bütün olarak Sosyal Demokrasiyi ortadan kaldırmak mümkün değildir. Hâlbuki Buharin’in tezlerinde ‘sol’ Sosyal Demokrasi sorunu tümüyle ihmal edilmiştir!”

Stalin’in bu açıklamaları yaptığı dönem, “sınıfa karşı sınıf” politikasının izlendiği dönemdir ve Lenin’in “Bir Çocukluk Hastalığı”nda formüle ettiği yaklaşımların geçerli olmaktan çıktığı bir zamandır.

Diğer yandan, Lenin’in Batı Avrupa’nın işçi sınıfı partilerine, en geri sendikalarda çalışmalarını ve gerici ’sol’ partiler ile işbirliği yapmalarını, ittifaklar kurmalarını, hatta Brest Litovsk “barışını” önermesi ve bu önermelerin kabul edilmesi için sesini yükseltmesi, bu öneriye karşı çıkanlara proletarya diktatörlüğünü hatırlatması, ilk sosyalist iktidarın etrafında bir düşman çemberinin pekiştirilebileceğini önceden sezdiği bir zamanda, bu düşman çemberinin mümkün oranda önlenebilmesi içindi!

Ne var ki bu, zorunlu ve gerekli bir politika idi ya da pratik idi; kesinlikle teori değildi; hâlâ da değildir; fakat bu pratik, zaman zaman teori sayıldı; her zaman ve her koşulda en gerici “sol” partilerle ittifak, en gerici sendikalarda çalışmak bir teori sayıldı; yer yer bugün de böyle yaklaşıldığını görüyor biliyoruz!

Diğer yandan, Stalin’in 1920’li yılların sonunda söyledikleri de son derece öreticidir; “ Sosyalist kuruluşumuzun pratik başarılarıyla övünmemiz için sebeplere sahip olmamıza karşın, genel olarak ekonomi ve özel olarak tarım alanında teorik başarılarımız hakkında aynı şeyi söyleyemeyiz” diyen Stalin şunları ekliyor;”Dahası var; bizim pratik başarılarımızın teorik düşüncelerle çakışmadığını, pratik başarılarımız ile teorik düşüncenin gelişmesi arasında bir kopukluk olduğunu, bu arada, teorik çalışmanın yalnızca pratiğe yetişmesi değil, onu geçmesi ve böylece sosyalizmin zaferi için müdahale eden pratisyenlerimizi silahlandırması gerektiği kabul edilmelidir.”

Velhasıl, asıl sorun pratiğin teorinin önüne geçmiş olmasıdır!

Ve yanlış öngörülerden pratik doğrulamalar beklemek, hatta daha vahimi pratik doğrulamaların gerçekleştiğini iddia etmek saflık ve/veya körlük değilse, bir burjuva işidir; yani resmi politikaların işini kolaylaştıran ve sola/sosyalistlere ait olmayan, yakışmayan bir iştir.

Karataş, “Bugün defalarca pratik tarafından onaylanan sözler hâlâ kabul görmüyor ise burada zihinlerde problem var demektir” diyor!

Karataş, bir zaman önce, bugün pratik tarafından onaylanan sözler sarf etmiştir ya da etmemiştir, bu ayrı; ancak “pratik tarafından onaylanan sözler hâlâ kabul görmüyor ise burada zihinlerde problem var demektir” sözündeki gerçeklik ve öğreticilik daha önemlidir; bu anlamda Karataş’ın tespitine katılmamak elde değil!


Fakat bu tespit doğru ise bile, bunu haber vermek teori değildir; pek öyle dâhice bir öngörüde bulunmak da değildir ki bu da ayrıdır!

Soruna daha bir açıklık getirmek için Lenin'in Marx'ın devrim teorisine getirdiği ünlü katkıyı hatırlatmak yerinde olacaktır; "yönetenlerin yönetemez hale gelmeleri; yönetilenlerin eskisi gibi yönetilmek istemez hale gelmeleri ve artan kitle eylemlilikleri" bir devrimci durumun varlığına delalet sayılmıştır!

İşte bu da bir teori değildir ama devrim teorisi açısından güçlü ve bilimsel bir formüldür; sadece hareket zamanının geldiğini haber veren işaret fişekleri mislidir ve mutlak-kalıcı değildir; tarihin gelişmesiyle birlikte başka haberciler de ön plana çıkabilir!

Ancak burada Karataş’ın bir teoriden söz ettiğini de düşünemeyeceğimiz gibi, Karataş’ın sözünü ettiği gerçeklik, BORGA’nın farz-ı misal deyişi ile “freni patlamış bir kamyonun ilerdeki dönemeçte takla atma ihtimali ve bu ihtimalin gerçekleşmiş olması” misli de değildir!

Elbette BORGA “öyledir” demedi ama bütün bu kavgalı –gürültülü tartışmada iki gerçekliğin üzerinden atladığı da bir gerçektir; birincisi,”var olan ve üzerinde mutabık kalınan zihinlerdeki problem konusudur ve bu problemi aşmak için, bu problemi ortadan kaldırmak için bu probleme neden olan etmenlerle mücadele etmek yerine, bu problemin kuyruğuna takılarak, hem bu probleme sebep olan etmenlerin üzerini örtmek hem de böylece onları daha da güçlendirmektir!

İkincisi ise pratiğin de doğruladığı ama bu zihinsel problem nedeniyle görülemeyen, kabul edilemeyen gerçekliktir ki bu gerçeklik elbette BORGA’nın farz-ı misal deyişindeki örneğine taban tabana zıt değildir ama onunla tam olarak özdeş de değildir; özdeş olanı resmetmek gerekirse, her halde şunu söylemek yerindedir; burada gerçeklik yanlış yöne döşenmiş raylar üzerinde doğru yöne hareket ettiğini iddia eden bir trenin varlığıdır ve elbette buna ilaveten, bu gerçekliği öngörenlerin, en azından öngörülebileceği ihtimali nedeniyle rahat olmayanların ama bu trene de binmiş bulunanların, trenden atlamak ya da ilk durakta inmek yerine, trenin içinde ters istikamete koşarak doğru yere varacaklarını ya da yanlış yere varmaktan kurtulacaklarını zannetmeleridir; belki daha doğrusunu ifade etmek gerekirse, zannettirmeye çalışmalarıdır!

Bu yüzden Karataş’ın, “Bakın bana mücadele var, savaş var tūrū laflar etmeyin. Bu görüntülenen savaş veya mücadele, başka amaçlara ait sorunların cozumunu perdeleyen birer canli sahneden baska bir sey degildir. Bu sahneler aracılığıyla insanlar yönlendiriliyor. Ve yönetiliyor. Eğitim ve yönetim neden cinayet islenerek yapılıyor dersiniz. Çünkü yönetenler sahtecidirler. Onlar gerçeği söyleyemezler. Çünkü gerçek olan, toplumun kötü amaçlar etrafında kullanılmasıdır!” şeklindeki öngörüsü yanlış değildir ama doğrunun yarısıdır ve diğer yarısı yanlış olunca, ne doğruluğu işe yarıyor, ne de yanlışlığı fark ediliyor!

Elbette bir teori de değildir ve gerçekliğin tamamı da değildir; gerçekliğin eksik yansıtılmasıdır!

Karataş, bu tespitinin altını şöyle doldurmaya çalışıyor; “Örneğin Suruç cinayetiyle başlayan bu süreç gerçekte büyük oranda bir tehcirin gerçekleşmesidir. Bu tehcir bugün gerçekleşti ve gerçekleşmektedir. İşte bu nedenlerden dolayı vurarak kırarak yönetiyorlar. Hayvanlar nasıl terbiye ediliyorsa günümüz insani da böyle terbiye edilmektedir. Benim söylemeye çalıştığım insan kalmaya direnmektir…”

Oysa zaten ABD emperyalizminin ve Kürt-Türk bilumum işbirlikçilerinin çıkarlarına terk edilmek üzere olan bir coğrafyanın insanını egemen ulusun yöneticileri neden tehcire zorlasın ki? sorusu kabak gibi ortadadır, hatta zihinlerinde problem yaratılmış bireylerin bile görebileceği, algılayabileceği mesafededir; ama görülemeyen, idrak edilemeyen, bu zihinleri bulanıklaştıran atmosferde başka türlüsünü de bekleyemeyeceğimiz asıl gerçeklik, “tehcir” e zorlamak değildir!

Asıl gerçeklik, bir devrimcisizleştirme operasyonu olması bir yana, uzun süredir devam eden ve bugünkü seyrinden pek de farklı yürümeyen “çözüm süreci” müzakeresinin karşılıklı şiddet yoluyla ve verilen sözlerin, ya da mutabık kalınan maddelerin karşılıklı olarak bir kez daha çek edilmesidir; bu çek etme ameliyesi sonuçlanır sonuçlanmaz, her iki taraf arasındaki müzakere süreci de fabrika ayarlarına dönecektir; bu çeklerden sonuç alınmazsa, elbette şiddetin katsayısı artırılacak ama ne “çözüm sürecinden” ne de “müzakereden” vaz geçilecektir!

İşte bu nedenle, bu gerçekliğe bakarak, hangi kaputu giyerlerse giysinler, son tahlilde birer emekçi olan, ya da en azından birer emekçinin çocukları olan canların alınmasının, analarının ağlatılmasının manidar olduğunu, özellikle Kürt halkının vazgeçilmez tarihsel çıkarları bağlamında kimseye bir şey kazandırmayacağını ikircimsiz vurgulamıştım ve Karataş’tan usturuplu bir tepki, ama Razumihin suretli forum üyesinden, kalibresini açığa vuran pespaye küfürlere bulanmış bir tepki gelmişti;kalan izleyiciler ise genel olarak sessizlikle geçiştirmeyi tercih etmişlerdi!

Ve işte bunun için, Karataş’ın yarım doğrusuna içerilmiş olan, “Bakın bana mücadele var, savaş var tūrū laflar etmeyin. Bu görüntülenen savaş veya mücadele, başka amaçlara ait sorunların çözümünü perdeleyen birer canli sahneden baska bir sey degildir. Bu sahneler araciligiyla insanlar yönlendiriliyor. Ve yönetiliyor. Eğitim ve yönetim neden cinayet islenerek yapılıyor dersiniz. Çünkü yönetenler sahtecidirler. Onlar gerçeği söyleyemezler. Çünkü gerçek olan, toplumun kötü amaçlar etrafında kullanılmasıdır” şeklindeki sözleri, bu forumun tartışma pratiği için de geçerlidir!
İşte bu nedenle Karataş’ın tespitinin bir yarısı doğru ve diğer yarısı yanlıştır ki, elbette doğru olan yarının üzerini örterek ortada doğru bir şey bırakmamaktadır!
Ve işte Karataş’ın yanlış öngörüsü bu anlamdadır yani gerçekliğin yanlış bir öngörüsüdür ve haliyle bu yanlış öngörüyü pratiğin doğrulaması da söz konusu değildir!
BORGA’nın eleştirileri de bu örtüyü aralamıyor; hatta örtük kalmasına yönelik hizmeti tamamlıyor!

Fikret Uzun

30-Eylül-2015

17 Eylül 2015 Perşembe

BUGÜN EN BÜYÜK SORUN İDEOLOJİK SALDIRI VE KUŞATMA ALTINDA İDEOLOJİSİZ BIRAKILMAKTIR 2



BUGÜN EN BÜYÜK SORUN İDEOLOJİK SALDIRI VE KUŞATMA ALTINDA İDEOLOJİSİZ BIRAKILMAKTIR 2

Karataş arkadaş, bir düzeltme yaparak başlamak istiyorum ama daha önce, dediklerimin arkasında olduğumu vurgulamak için, eğer bütün emekçiler kardeş ise, asker ve polis kaputu altına sokulmuş olan ve son tahlilde kendileri de emekçi olan emekçi çocuklarının birbirlerini boğazlamalarını, hem de bunu intikamcı bir yaklaşımla yapmalarını kabul etmemek, bundan doğan acıları yüreklerde hissetmek ve paylaşmak, anlaşılmaz bir şey değildir, yadırganacak bir durum da değildir; kim ne derse desin, burada gerçek bir gönüllülük yoktur; hele asker kaputu giyenler açısından bu hiç yoktur; ama kapitalist üretim biçiminin dayattığı zor, burada da boylu boyunca vardır; bir silah fabrikasında silah üretmek için çalışan emekçilerin durumundan farklı bir durum da yoktur; hatta birinci savaşta da ikinci savaşta da birbirlerini boğazlayan emekçilerin durumundan farklı bir durum da yoktur ; ne ki, pratik farklıdır ve düşüncelerimizi pek de kale almamaktadır; buna karşın, kabul etmediğimiz bu olgunun karşısında, pratiğin zorlamasıyla çaresiz kalmak, bu kabul etmemek yaklaşımımızı yadırgamaya gerekçe yapılamaz!

Bunu idrak edememek, bir kafa karışıklığının ve/ya da olaylara intikamcı bir yaklaşımla bakmanın; yahut da Kürt meselesine fetiş bir biçimde yaklaşmanın ifadesidir; böyle olduğu, bir taraftan “barışın dili” fetişleştirilirken, öte yandan ille de “soykırım” çerçevesine sokulmak istenen Ermeni tehciri üzerinden, intikamcı duyguların, sınıfsal yaklaşımın önüne geçmesine çanak tutmakla çok açık biçimde görülmektedir!

Ve ne ilginçtir ki, burada da devlet politikaları ile en azından egemen sınıf açısından resmi politikalarla senkronize olan bir tutumun varlığı göze çarpmaktadır!

Düzeltme konusuna gelince, mektubumda “Kemalizm olmasaydı ne olurdu? “ şeklinde bir soru yoktu; bunu çağrıştıracak bir ifade de yoktu; sorsaydım da abesle iştigal etmiş olmazdım; üstelik böyle bir soru sormayacağımın açık işaretlerini taşıyan ifadelerim de mevcuttu; hatırlarsan, “Mustafa Kemal’in”, bu tarihsel-nesnel kategorinin dünyaya gelmesinde sadece bir vesile olduğunu; yani Mustafa Kemal olmasaydı da tarihin akışının öyle ya da böyle, ümmet kategorisini ulus ve halk kategorisine sürükleyeceğini” vurgulamıştım!

Bu ayrı, ama sormadığım bir soruyu dayanak yaparak, oradan ifade kurgulamak, pek alışık olduğum bir yaklaşım değildir!

Ayrıca Kemalizm’in gelmesine methiye düzmediğim de çok açıktır! Senin deyiminle Kemalizmin gelmesini muhteşem bir olay olarak da görmediğim açıktır!

Sadece şimdi değil, Kemalist politikaların en revaçta olduğu zamanda da bu yaklaşımı koruyorduk ve Türkiye’nin sol/sosyalist siyasal tarihinin önemli bir bölümünü, Kemalizmi aşmak isteyenlerle Kemalizmle sosyalizmi terbiye etmek isteyenler arasındaki mücadelenin doldurduğunu da görüyorduk!

Öyleyse, şimdilik bilerek bir çarpıtma içine girdiğini düşünmek istemediğimi ama bu yaklaşımının gözümden kaçmadığını bir yere not etmelisin!

Bu minvalde kurguladığın ifadelerinden ise ne yalan söyleyeyim, pek bir şey anlamak zor; ama eninde sonunda BORGA’nın ve türlerinin vardıkları noktaya ve takıntılı bir halet-i ruhiye içinde varmaktan başka bir sonuç taşımıyorlar ki, pek çok kere karşı savlarımı ve açıklamalarımı Marxist-Leninist teoriye dayanarak yaptığımı sen de biliyorsun ve hâlâ somut, bilimsel, hatta ikna edici bir açılım getirmeden bu vargılarını tekrarlaman, bana söz bırakmıyor; en azından bir süreliğine, en azından daha önce kurguladığım ifadelerden başka ifadeler kurgulayana kadar!

Örnek olsun,”Ortadoğu’da olup bitenler sermayelerin merkeze alınma girişimleridir. Sermaye kendi haline bırakıldığında merkeze doğru bir eğilim gösterir. Ancak yaşadığımız zamanda merkezlerdeki sermayenin eriyen eğilimi, toparlanan eğiliminden çok daha yüksek ilerlemektedir.” Diyorsun ki ben bundan bir şey anlamıyorum ama bir tutarsızlık içerdiğini görebiliyorum!

…olup bitenleri, hem sermayenin merkeze alınması girişimleri olarak niteliyorsun; hem de bir girişime gerek olmadan, yani kendi haline bırakıldığında, sermayenin eğiliminin merkeze doğru olduğunu söylüyorsun; eğilim merkeze doğru ise bu girişim niye ve zaten merkeze doğru bir eğilim varsa, merkeze çekme girişimlerine karşı bu çatışma nedendir? Diye sormak gerekmez mi?

Oysa hayır, olup bitenler, HDP’nin bu olup bitenler karşısında bile hâlâ çağırdığı ya da belki de yakardığı “çözüm”e ayar vermenin, bu formülasyonla elde edilecek kazanımları artırma çabasının acı yansımasıdır; ama asıl özü ise BOP’ tur,BİP’ tir ve Yeni Dünya Düzenidir; yani Ortadoğu’da da, dünyada da bir amerikan pax’ı için çırpınışların gelip dayandığı son noktadır!

Bu noktada ABD emperyalizmi, içini bir türlü fiziksel olarak dolduramadığı “yap-işlet-devret “misli,“ Eğit –donat-Arapların üzerine fırlat” formülasyonu ile Kürt savaşçılarla bir vasalite ilişkisi kurup, güçlendirmek ve Ortadoğu’da emperyalistlerin çıkarlarına karşı sorun çıkaran güçlerle savaştırmak ki bu noktada ABD emperyalizminin çıkarları ile Kürtlerin çıkarlarının senkronize olduğunu söylemeye bile gerek yoktur; diğer yandan, Türkiye’nin BOP Eşbaşkanlığını da IŞİD ile savaşımın merkez karargâhı yapmak, yani kimilerinin yaptığı gibi, ölmek üzere olan ata ne kırbaç vurmak, ne de tekme atmak ama ölmeden önce ateşteki son kestaneleri de aldırmak politikası vardır.

Öyleyse, olup bitenleri, Kürtleri ve Kürt siyasal hareketini devrimcisizleştirme operasyonu olarak da nitelemek mümkün ve yerindedir!

Bir başka örnek de şöyle; ben, “komünistlerin, başka bir bağ peşinde olduklarını; yani, ne bir devlet, ne bir ümmet, ne bir ulus, ne de piyasa peşinde olduklarını aksine, bütün bunların ötesinde, bir insanlar toplumu oluşturmanın peşinde olduklarını ve tarihin akışına içerilmiş mantığın da bunun peşinde olduğunu ve insanlığa da bunu önerdiğini ama önce bu önermenin muhatabı olan insana ulaşmak gerektiği konusunda yaşadığımız sorunları aşmamız gerektiğini vurguluyorum!


Sen ise, “Sorunların devlet ve sermaye kaynaklı olduğundan; devlet ve sermaye ilişkisini geriye çekmekten ve bu sorunlar ile ilgili kaldığımız oranda kırılma ve bilinç erimesi yaşamaktan, bunu yaşamamak için ise, devletle olan ilişkiyi kesmek gerektiğinden dem vuruyorsun ki işte ben bunlardan hiçbir şey anlamıyorum;yani neyi kastettiğini kestiremiyorum!

İnsan ile ilgili söylediklerin ise tam bir idealist nakarat mislidir; sınıflı toplumda, sınıfın önüne insanı koymak,zaten burjuva ideolojisinin en has marifetlerinden biri iken, bir M-L rengine bürünen senin bu soyutlamanın şampiyonluğuna soyunman çok daha anlaşılmazdır!

Bence, cümlelerde tasarrufa gitmeden, en uzun haliyle, bu derme çatma, kırık dökük ifadelerini bir bütünsellik arz edecek şekilde toparlayarak, tam olarak ne demek istediğini, M-L teorinin hangi aksiyomuna, hangi tezine,hangi temel teorisine dayandığını göstererek bize açıklaman oldukça netleştirici olacaktır; aksi taktirde, eleştirilerimizin de pek bir geçerliği olmayacaktır; birkaç şıklı cevaptan hangisini işaretlersek işaretleyelim, üretilen sorular senin bu derme çatma ifadelerinin üzerinden yükseleceğine ve cevaplarını da ona göre işaret edeceğimize göre, “hayır ben öyle demek istemedim” deme imkânın her zaman olacaktır!

Öyleyse, ya gene bir tekrarlar zincirinin fasit dairesi içinde devinme yoluna gireceğiz, ya da, zahmet edip, daha önce dediklerimi en sertinden eleştirerek süzgeçten geçirip, bozuk plak misli tekrar edilen bilim dışı ve üstelik resmi ideoloji ve politikalarla senkronize olan vargılarınıza yönelttiğim eleştirilerin nesine itiraz ediyorsunuz da, hâlâ somut, açıklayıcı, bilimsel dayanaklar ile desteklemeden, ikna edici açıklamalar yapmadan aynı vargılarda diretiyorsunuz, bize bunu anlatacaksınız!

Bu da olmazsa, dediklerimiz, tekrar da olsa, ya sırf tarihe not olmak üzere ortaya konulmuş olacak, ya da birbirimizi anlamak ve birbirimizi anlatabilmek için, başka ve daha önce kurgulanmamış ifadelerle aydınlatıcı sorular ve ikna edici cevaplar üreteceğiz!

Ancak böyle birbirimizi anlayabiliriz ve ortada bir sinsilik ve üçkâğıtçılık mı var, yoksa gerçekliğe dair bir eksikli kavrayış mı var veyahut da gerçeklere karşı müzmin bir düşmanlık mı var? Bu netleşecektir; ancak bundan sonra, tartışmamız son derece basit, anlaşılabilir ve anlatılabilir bir zemin üzerinden ilerleyecektir; böylece de, kimin sinsilikte ve üçkâğıtçılıkta ısrarcı olduğu, kimin bu sinsi ve üçkâğıtçı tutumların yüzüne gerçekliğin aynasını tutmada ısrarlı bir inat sergilediği açıklıkla ortaya dökülecektir!

Böyle bir zemini sağlayacağımıza inanarak, sıklıkla ve hiçbir zaman bilimin kuyruğunu bırakmadan açıklık getirdiğim, fakat bir arpa boyu bile ilerleme kaydedemeden bozuk plak gibi tekrarladığınız olgu ve kavramların (Kemalizm-Laiklik- devlet ) üzerinden bir kez daha tartışmayı başka bir zamana bırakarak, yani saklı tutarak, tartışmayı “din” ve “ tanrı” üzerinden sürdürmek istiyorum!

Çünkü kullandığın terimler, yer yer benim kullandıklarıma denk düşüyor ancak, bu terimlerle kurguladığın ifadelerinin, aynı sonucu yansıtıp yansıtmadığından, yani kastettiğinin tam olarak ne olduğundan emin değilim; bu yüzden de, sözünü ettiğim zemine ulaşmak için biraz uzun bir açılım yaparak, bu konuya Marxist-Leninist teori ile beslenen bir düşünsel bakışla açıklık getirmeye çalışacağım!

Ama önce, sormadığım sorunun yerine, gelecek açısından önemli olan, Laikliğe dair bir soru sorarak net bir şekilde yanıtlamak istiyorum!

Sorumuz şudur:“Cumhuriyetin kurucu kurumu neden laik cumhuriyetten vazgeçip ılımlı İslam cumhuriyetinde karar kılmıştır?”

En basit ve en net yanıtı ise şöyle olmalıdır:

“Egemen sınıflar ve onların yönetimi, ancak böyle yönetebileceklerini gördüler de ondan; yönetenler, Cumhuriyetin yarattığı yeni insan tipinin, bu biçimiyle yönetilmeye elverişli olmadığını gördü; büyük zenginler bu yeni insanın bu biçimiyle sömürülmeye yatkın olmadığını anladılar; korktular ve geri çekildiler; yönetim dinci akımların elinde kaldı.”

Bu formülasyon, Kemalist cumhuriyetin seksen yılda kendi insanını önemli oranda yaratmış olduğunu ve sol olarak andığımız topluluğun, bu cumhuriyetin verimi olduğunu ve de Kemalizmin, bu verime karşı mücadele ederek şekillendiğini; en sonu, ayaklarının altındaki toprağın eninde sonunda kayacağını gördüğü için, büyük bir korkuyla kendi öz evlatlarına saldırdığını hatırlatan formülasyon ile bütünüyle uyumludur ve hatırlarsan bu, bir önceki mektubumda öne çıkardığım bir hatırlatmadır!

Yani laiklikten vazgeçmek, laik burjuva cumhuriyetin kurucu iradesi olan Kemalist yüksek kadroların marifetidir ve bu, bir gecede olmamıştır; demek ki bir devlet politikasıdır ve öyleyse, laikliğe karşı anti-laik nutuklar atmanın “solculuğun” şanından olduğuna kimseyi inandıramazsınız ve öyleyse “devlet”e karşı anti-devlet nutuklarınız da inandırıcı olmamaktadır; çünkü içine düştüğünüz anti-laik ve anti- devlet çukuru, gerçekte bir devlet politikasının çukurudur ve bu politikanın bir yanı anti-laik ise öteki yanı anti-devlettir!

Yani, dinin devletin gözetiminde kamu yaşamının, hatta siyasi yaşamın sınırları içine alınması, yani statü ve meşruiyet kazandırılması; devletin İslamize edilmesidir!

Bu, laik devletten, dolayısıyla hem laisizmden ve hem de mevcut burjuva devletten kurtulmak ama yerine, moderniteyi kesinlikle kabul etmeyen, ulus-devleti reddeden, cehalet ile malul bir etnik ya da dini cemaat türü devleti; kısaca, Tanzimat öncesi bir Osmanlı İmparatorluğunu koymaktır!

Bunun anlamı, doğmanın, tanrısal hukukun yerini alan insan hukukunun, kilisenin yerini alan devletin asıllarına döndürülmesi, yani yeniden tanrı bilimci anlayışın cismanileştirilmesi çabasıdır!

Öyleyse bu bir devlet politikasının ifadesi olan çaba ile mücadele etmeyip, aksine bu çabanın neredeyse müridi olarak hareket ederken, devlet ile ve sadece devlet ile kavga etmek ve sadece onu ortadan kaldırarak bütün sorunların çözüleceğine inanmak; başka ifadeyle, devleti var eden, dolayısıyla devletin, devlet olarak yüklenmiş olduğu günahların hem yaratıcısı hem de yükleyicisi olan koşulların bütün gerçekliği ile ayakta durduğu bir tarihsel zamanda, bu koşulları değiştirmeden, devleti bir çırpıda ortadan kaldırarak bütün sorunların çözüleceğine inanmak ve inandırmaya çalışmak son derece yaman bir çelişkidir!

Ve bu çelişkinin üzerine yatarak aynı tas aynı hamam ilerlemek ise, gerçekte mevcut devletin vazgeçtiği bir devlet ile kavga etmek ve aynı devletin, içine girmek için çabaladığı başka tip bir devletin içinde kendine yer hazırlamaktır!

Oysa akıl taşıyanlar, en azından aklı hâlâ bozulmamış olanlar, dolayısıyla cehalete teslim olmayanlar biliyorlar ki, aslolan, bırakalım doğmaları ve tanrısal hukukun üzerini örttüğü gerçeklikleri, işçi sınıfının kendisi, ancak, şeylere kendi gerçeklikleri içinde, burjuvazinin dayattığı hukuksal renklerle boyanmış gözlükler olmadan bakarsa, içinde bulunduğu durumu tam olarak tanıyabilir olması gerçeğidir!

İşte bunun için ideolojinin eksikliğine ve bu yöndeki şiddetli ihtiyaca dikkat çekiyorum! Ve egemen sınıfların, bu ihtiyacın gerçekleşmesini büsbütün engellemek üzere, yeniden “din”e döndüğünü hatırlatıyorum!

Öyleyse, demek ki işçi sınıfı, tüm sessizliğine karşın ve hatta tam bilincine erişmemiş bile olsa, içinde bulunduğu durumu tam olarak tanıyabilme noktasına hızla yaklaşmaktadır ki bunun karşısında burjuva hukuku yetmemekte, bu nedenle de yeniden tanrıbilimci anlayışa dönmek, son çare olarak, egemen sınıfların hem ideolojik ve hem de politik yaklaşımı olmaktadır!

Oysa burjuva ideolojisinin, daha doğrusu siyasal iktisadın gerçeği bir görüntü haline çevirerek oluşturduğu görüntüyü proletaryaya bir gerçek olarak sunan kapitalist üretim biçiminde, proletaryayı sisteme absorbe eden; onu, sistemin maddi, kültürel ve ideolojik hegemonyasına esir eden; kapitalizme karakterini veren insan-doğa ilişkisini, bir itiraz yükseltmeden kabul edilir kılan; velhasıl proletaryayı düzenin sınırları içinde tutan ve sınıf mücadelesini gizleyen bütün kurumlar mevcuttur.

Bu gerçeğin, mistik bir kabuğa bürünmüş olduğu açıktır; bu ideolojik kabuk, tersine dönüşmüş kavramların kullanımıyla her geçen gün büyüyen ve derinleşen bir kabuktur!

Öyleyse, bilimin işlevi, aynı anlama gelmek üzere ideoloji ve teorinin işlevi, kâr, ücret, dolaşım, eşitlik, özgürlük, piyasa ve bu gibi kavramlarla cambazlık yapmak değil, bu kavramların altında yatan gerçekliği ortaya çıkarmaktır ve bunu yapacak bilim, asla ekonomi-politik değildir; burjuva ideolojisi de değildir; çünkü sorun bu kavramlarda değil, dönüşümün kendisinde, dönüşümün oluş tarihinde düğümlenmektedir.

Bu bizi ister istemez, başka bir alana, bir tarih alanına götürür.

Tarih ise bize başka bir alanı, gelişimin bütünsel alanını açar; topluma dışardan bakabilme olanağıdır bu ve böylece gerçekliğin bütünsel kavranışı mümkün olabilir.

Böyle bakıldığında,”din dünyası gerçek dünyanın yansımasından başka bir şey değildir.” Ama burada, tarihin bu aşamasında, tanrının yerinde meta bulunur, kutsal kitapların yerini siyasal iktisat alır, tanrının o muazzam güçleri ise burada piyasada cisimleşmiştir.

Ve proletarya bu yabancılaşmayı en derin yaşayan sınıftır; o,bütün bu vesveselerin gerçek taşıyıcısıdır ve o, dini kavramaya ve dolayısıyla dinsizliğe ne kadar yakınsa, piyasayı kavramaya ve piyasanın olmadığı bir toplumda yaşamaya da o denli yakın ve yatkındır.

Ancak,“Maddi üretim sürecine dayanan toplumun yaşam süreci, kendisini saran mistik tülü, üretimin, serbestçe bir araya gelen insanlar tarafından ve saptanmış bir plana uygun olarak bilinçli bir şekilde düzenlenmesi sağlanmadıkça soyulup atılamaz.

Ne var ki, bu da toplum için, belli bir maddi temeli ya da kendileri de uzun ve zahmetli bir gelişme sürecinin kendiliğinden oluşmuş ürünleri olan bir dizi varoluş koşulunun bulunmasını öngörür.” (Alman İdeolojisi)

Bunların hepsi, ideolojiye ne denli ihtiyacımız olduğunun ve bunun ne denli mümkün olduğunun göstergeleridir!

Fakat aynı zamanda ve daha önemlisi, egemen sınıfların yeniden neden “din”e döndüklerinin de açıklamasıdır!

Öyleyse cehalete gönüllü teslim olanların, egemen sınıfların tanrıbilimci anlayışını yansıtan ideolojik ve politik disiplinine de gönüllü olarak teslim olduklarını söyleyebiliriz!

Öyleyse bu türlerin dilindeki “sosyalizm”, gerçekte “hukukçular sosyalizmi”nin de gerisine düşen “papazlar sosyalizmi“ ile “feodal sosyalizm”in amalgamasyonundan başka bir şey olmamaktadır!

İşte bu türlerin bilimsel sosyalizmden kaçmak için bin dereden su getirmeleri, tam da bu nedenledir!

Diğer yandan,“parti” kavram ve olgusunun kıymeti harbiyesini idrak edebilmiş isek, bir sınıfın birçok partisi olabileceğini ve olduğunu kabul etmek gerekir; örnek olsun burjuvazi için pek çok parti olduğunu biliyoruz; cumhuriyetçiler, demokratlar,radikal-sosyalistler, bağımsız liberaller, muhafazakârlar vesaire vesaire, sayabiliriz.

Ancak bunların, zaman zaman bir birleri ile dalaşsalar da, birbirlerine sık sık tahta kılıçlar çekseler de, ayrı ve bağımsız partiler olmadıklarını, tersine burjuvazinin tek partisinin parçaları olduğunu da biliyoruz!

Uygulamada, temel sorunlarda ve özellikle de özel mülkiyet sorununda, bütün bu farklı partiler, bir ve tek burjuva partisi misli hareket ederler!

Bunu bu gün bile görmek mümkün ama ne komik ve ne acı ki, bu konuda ahkâm kesenler bile, bu yalın gerçeğin burnumuzu gıdıklayan pratiğini görmemek için gözlerini yummaktadırlar; örnek olsun, en son Mursi ‘ye destek, yani siyasal islama, Amerikan İslamına, Ilımlı İslama destek anlamında ama “darbeye karşı olmak” adına, birbirleri ile her gün tahta kılıçlarla cenk eden BDP(artık HDP)’ sinden CHP’sine ve MHP’sinden AKP’sine, hepsi tek bir bildiri altına yan yana imza atarak dosta düşmana taraflarını ilan etmişler ve taraflarının Ilımlı İslam olduğu ama daha önemlisi şeriata dayalı faşist diktatörlüğe pek bir itirazlarının olmadığı apaçık ortaya dökülmüştü; demek ki hepsinin tek bir parti olduğunu anlamak o kadar zor olmamaktadır!

Ve şimdi, bu bayrağı BDP’den klonlanarak “Türkiye’nin partisi” yollu şişirilen HDP’nin aldığını ve şu ucube ama ucube olduğu kadar da sinsi bir slogan olan “Yetmez ama evet” sloganının mucitlerini aratırcasına, “Devlet’e hayır ama TC yönetimine talibiz “ yollu nutuklarla, şeriata dayalı bir faşist diktatörlüğe pek bir itirazlarının olmadığını göstermeleri, şarkıdaki gibi,“ hepsinin kapkara bir fidanın kapkara güller açan dalları“ olduğunu bütün açıklığıyla ortaya koymuştur!

Buradan şu sonucu çıkarmak zor değildir, bütün bu partiler, egemen sınıfların bir ve tek politikasına hizmet eden partilerdir; dolayısıyla bu partilerin İslamcı bir parti olması için, İslamcı bir sermayeye veya İslamcı bir tabana dayanıyor olması gerekmemektedir!

Yani “siyasal İslamın, bir İslamcı sermayenin örgütü olarak iktidar kavgası verdiği” çıkarımı, beş yaşında çocuğun zekâsına bile hakaret olmaktadır.

Artık, Türkiye’nin ve dünyanın egemen sınıflarının çok önce döndükleri “din”e dönebiliriz!

Önceki mektubumda, en büyük sorunumuzun, hepsi tarihsel olarak zamanlarını tüketmiş kategoriler olan ne devlet, ne ümmet, ne ulus, ne de piyasa toplumu olduğunun altını çizip en önemli sorumuzun ve sorunumuzun, ideolojisiz kalmışlığımızdan nasıl kurtulacağımız olduğunu ekleyerek; ikisi de tarihsel birer kategori olan “ümmeti” başımıza koyup, “devleti” en büyük sorun yapmanın, devletten çıkmak istememenin üstünü örtmek için değilse, ideolojisizliğin dışa vurumundan başka bir şey olmadığını vurgulamıştım!

Bu vurgumu ve bu vurguya bigane kaldığını hatırlattıktan sonra, ilk vurgum şöyle ve zeminimize giriş olsun:

Türkiye’de dinci politikanın yoğunlaştırılması ihtiyacı, Türkiye’nin sosyalist iktidara doğru yürüyüşünü, egemen sınıfın, yani büyük büyük ve tekelleşme sancısı çeken zenginler sınıfının, egemen ideolojisi olan ”laik” burjuva ideolojisiyle, yani Kemalizm ile durduramamasından doğmuştur!

Bugün bu yoğunluk en üst seviyededir ve eski rejim ile yeni rejim arasında, tarihin akışından ayıramayacağımız bir zorunluluk içinde durakladığı bir eşikte, bu eşiği eşeleyerek, misyonunu öteki tarafta, yani yeni rejimde sürdürmek için kapı açmaya çalışmaktadır!

Bu zorunlu duraktaki çaresizliğin önündeki en büyük engel, Türkiye’de her zaman dinci akımlarla tam bir karşıtlık içinde olan gerçek devrimci sosyalistlerdir ve bu çaresizliğe bilerek ya da bilmeyerek çare olmaya veya sağlamaya çalışanlar ise, Türkiye’de hiçbir ilkelerinden vazgeçmeksizin yasal bir komünist partisi kurulmasına izin vermekle, bu siyasal-dinci akımlara izin verilmesini, özgürlüklerle donatılmasını aynı kefeye koyan, bu dinci akımların özgürlüklere kesinkes inanmadıklarını göz ardı eden, hatta görülmesini önleyen, sahte sol/sosyalist gömlekleri ile sosyalizm alanlarında cirit atıp akılları bozan devrim kaçkını zebaniler ve onların etkisinde kalıp, bu dinci-siyasal akımların varlık sebeplerinin, Türkiye’yi burjuva dönemin gerisine çekmek olduğu, ilkelerinden vazgeçmemiş bir Komünist Partisinin varlık sebebinin ise, burjuva dönemin sonrasını hedeflemek olduğu gerçeğini kavrayamayan, vurgun yemiş “sosyalistler” dir!

Oysa gerçek devrimci sosyalistler, dine ve namaz kılanlara saygıdan vaz geçmeden, kimsenin dini inançlarına zorla müdahale etmeyi politika saymadan, bu konuda her türlü kolaylaştırıcı tedbirlere açık olarak, devleti de dini de, yavaş yavaş sistem dışına çıkarmayı temel ilke kabul ederler!

Tanrıya inanmak için, onun önceden var olduğunu kabul etmek gerekmektedir ve “var” mı “yok” mu tartışması inançsızlık sayılmaktadır; diğer yandan, bilimsel çabanın da başlangıcında böyle bir inanç vardır ancak, bu inanca temel teşkil eden “varoluş”, mutlak değişmez bir doğru, kesin bir sonuç değildir!

Tanrı, inananlar, iman edenler için, bir mutlak egemen düzenleyicidir; bilim ise, bilime inananlar için, doğadaki ve toplumdaki düzenlilikleri, yasa diyoruz, arama ve bulma çabasıdır!

Sosyalistler, bilime ve bilimin doğrularının doğayı ve toplumu daha hızlı dönüştüreceğine inanırlar; bu inançla buldukları doğruları, inançla paylaşırlar!

Demek ki din ile bilim, uyuşmaz iki dünya ve arayıştır, bu iki dünyayı uyuşturmaya çalışmak ise bilimi, dinin kuyruğuna ve öyleyse cehaletin peşine takmaktır; başka ifadeyle egemen sınıfların ideolojik hegemonyasının peşine takmaya çalışmaktır; çünkü din ile bilimin uyuşması, ütopya üstü ütopyadır!

Dinle ilgili büyük soruların sorulduğu çağın çok gerilerde kalmış olduğu bugün bunları konuşuyor olmamız, bilim yolundan ne denli uzaklaştığımızı göstermektedir.

Oysa çoğu derin bir biçimde dinsel olan son dönem aydınlanma filozoflarının, yerleşik dini eleştire eleştire dinsizliğin denizine yelken açmış olmaları ve bilim için dinden kurtulmanın şart olduğu kanısını yerleştirmiş olmaları uzun zaman önceydi!

Büyük Fransız Devriminin Kilise karşıtı girişimleri ise, bu konudaki radikalizmin doruğu olmuştu.

Bununla birlikte, doğrudur, bilim, örgütlenmiş din ile eski inançlara bağlı tarikatların çatışmasından çıktı; ama bu, bilinçli bir çabanın sonucu değildi; bir kaza eseri idi!

Simyacıların, büyüye ulaşmak için denemekten başka şansları yoktu ve deneye deneye kimyaya vardılar!

Antik Yunan felsefe tarihçisi Laertios’a göre,” Mısırlıların tanrılar ve adaletle ilgili felsefeleri şöyledir: Onlara göre evrenin başlangıcında madde varmış, sonra bundan dört öğe ayrılmış ve kimi canlılar oluşmuş; güneş ve ay birer tanrı imiş; birinin adı osiris, diğerinin adı İsis imi… Onlara göre evren oluşmuş bir şeymiş, bir gün yok olacakmış ve küre biçimindeymiş; yıldızlar ateşmiş ve yeryüzündeki her şey bunların ısısıyla oluşmuş; ay tutulması, ayın dünyanın gölgesi üstüne düşmesiyle oluşuyormuş; ruh ölümden sonra da yaşar ve başka bedene geçermiş; yağmur havanın değişmesiyle oluşurmuş; Hekataios ve Aristogoras’ın anlattığı gibi, başka şeyleri de doğaya dayanarak açıklıyorlarmış; adalete dayalı ve Hermes’e yakıştırdıkları yasalar çıkarmışlar, yararlı hayvanları tanrı sayıyorlarmış; geometriyi, astrolojiyi ve aritmetiği onların bulduklarını söylerler.”

Dinleri de bilimleri de yaratanlar bizleriz ve tarihin aydınlık din adamlarının ve dar kafalı bilim papazlarının mümkün olduğunu gösterdiğini de biliyoruz; dinde olduğu gibi, bilimde de bir “anlayış” sorunu vardır; ya da belki de “anlayamama” sorunu demeliyiz; öyleyse, anlayışımızı daha kapsayıcı yapmak, dinde olduğu kadar, bilimde de dar kafalılığa düşmemek için çabalamak hepimizin temel ödevidir!

Bu temel ödevin mihenk noktası şudur; bilim, hiç olmazsa bizim anladığımız haliyle, dini eleştirmeye yetkili değildir; çünkü doğma, doğmadır ve doğmatik’ i doğmatik olmamaya çağırmak, eninde sonunda onu dinin dışına çağırmaktır!

Yani Kuran’daki tutarsızlıklar, bilime aykırılıklar, onun doğasındadır; çünkü o inanç sistemidir ve malzemesi eski inanışlardır; sünnet olur, aptes alır; çünkü Yahudiler de sünnet olur ve sabiler de aptes alırlar; Müslümanların bir göktaşına tavaf etmeleri, inanç sahibine bilimsel olarak nasıl anlatılabilir ki?

Öyleyse, bir Hıristiyan ve Müslüman, dünyanın düz ve öküzün boynuzları üstünde olduğuna inandığı için kınanamaz; kınanacaksa, ancak bir Hıristiyan ve Müslüman olduğu için kınanabilir!
Bilimle yürümek, verilmemiş yanıtlarla yürümektir. Bu gerilimi kaldırmak ise bilimsel bir terbiye ister! Din bize, sonsuz evren karşısında, kısa hayatımızı rahatlatacak basit cevaplar sunar; deyim yerindeyse sadece nefsimizi köreltir.
Din karşısında Voltaire gibi durmak gerekir; bu eleştiri yapılmalıdır; ama bizim için esas olan din karşısında Marx gibi durmaktır; dinde, insan acıları karşısında derin bir iç çekişi var ama bu sefil hayata karşı bir protesto da var; bilim onun acılarına çare bulamadığı sürece, din afyon olmaya devam edecektir.
Öyleyse bizim, bu iç çekişi eleştirirken anlamaya çalışmaktan başka çaremiz yok ve demek ki, dini eleştirmek isteyen, önce onu mümkün kılan dünyayı eleştirmelidir.

Fikret Uzun
15-Eylül 2015