20 Temmuz 2015 Pazartesi

BİR KEZ DAHA HATIRLATIYORUM Kİ EGEMEN İDEOLOJİ EGEMEN SINIFIN İDEOLOJİSİDİR ARTIK EGEMEN İDEOLOJİ KEMALİZM DEĞİLDİR: PEKİ NEDİR VE BU TELAŞ NİYEDİR?



BİR KEZ DAHA HATIRLATIYORUM Kİ EGEMEN İDEOLOJİ EGEMEN SINIFIN İDEOLOJİSİDİR ARTIK EGEMEN İDEOLOJİ KEMALİZM DEĞİLDİR: PEKİ NEDİR VE BU TELAŞ NİYEDİR?

"İktisatçıların tuhaf bir yöntemleri var. Onlar için ancak iki tür kurum vardır: yapay olanlar ve doğal olanlar. Feodalizmin kurumları yapay, burjuvazininkiler ise doğaldır. Böylece, iki tür din arasında ayrım yapan teologları andırırlar; bu sonunculara göre, kendilerininki hariç, her din insanların bir buluşu, kendi dinleri ise tanrının bir vahyidir… Dolayısıyla bir zamanlar tarih vardı ama artık yoktur." (Karl Marx, felsefenin Sefaleti- Proudhon’un Sefaletin Felsefesi’ne Yanıt)

“Eski Yunanlıların ve Romalıların yalnızca yağma ile geçindiklerini düşünen M. Bastiat gerçekten gülünçtür. Ne var ki, yüzlerce yıl yağmacılıkla yaşanması için ortada daima yağma edilecek bir şeylerin bulunması, ya da yağma edilecek şeylerin aralıksız olarak yeniden üretilmesi gerekir. Bundan dolayı, buradan Yunanlıların ve Romalıların da bir üretim süreçlerinin, yani tıpkı burjuva ekonomisinin bugünkü dünyanın temeli olması gibi, o zamanki dünyanın maddi temeli olan bir ekonomilerinin olduğu anlaşılır. Yoksa Bastiat, köle emeğine dayanan bir üretim tarzının bir yağma sistemine dayandığını mı söylemek istiyor? Böyleyse, tehlikeli bir noktada duruyor demektir. Aristoteles gibi dev bir düşünür köle emeğini değerlendirirken yanıldıysa, Bastiat gibi cüce bir iktisatçı ücretli emeği değerlendirirken niçin doğru düşünüyor olsun?

Bu vesileyle, Amerika'da yayınlanan bir Alman gazetesinde, benim Zur Kritik der Pol. Ökonomie, 1859, yapıtıma yöneltilen bir itirazı kısaca yanıtlamak istiyorum.

Orada benim, ‘Her bir üretim tarzının ve onunla uyuşan üretim ilişkilerinin, kısacası toplumun iktisadi yapısının gerçek temel olduğu, hukuki üstyapının bunun üstünde yükseldiği ve buna belli toplumsal bilinç ve düşünce biçimlerinin karşılık geldiği; maddi yaşamın üretim tarzının toplumsal, siyasal ve düşünsel yaşam sürecini, genel olarak belirlediği’ yolundaki görüşümle ilgili olarak, bu söylenenlerin tümünün, maddi çıkarların ağır bastığı bugünkü dünyamız için çok doğru olduğu ama Katolikliğin güçlü olduğu Ortaçağda ve politikanın egemen olduğu Atina’da ve Roma’da doğru olmadığı söylenmişti. Her şeyden önce bir kimsenin kalkıp Orta Çağ ve Antik dünya hakkındaki bütün dünyanın bildiği tekerlemeleri bilmeyen birilerinin kaldığını varsayması insana garip geliyor. Şu kadarı apaçıktır: Ne Ortaçağ Katoliklikle, ne de antik dünya politika ile karnını doyurabilirdi.

Tersine, birinde politikanın, diğerinde Katolikliğin başrolleri oynamasını, o toplumların kendi geçimlerini sağlama tarzları açıklar. Bunun dışında, örneğin, onun gizli tarihini toprak mülkiyeti tarihinin meydana getirdiğini bilmek için, Roma Cumhuriyeti tarihi ile bir parça tanışıklık yeter. Diğer yandan, maceracı şövalyeliğin toplumun bütün iktisadi biçimleriyle bağdaşabileceğini sanmakla yaptığı hatanın cezasını Don Kişot çoktan çekmiş bulunuyor.” (Karl Marx, Kapital cilt 1)

Tarihsel TKP’nin eski ve gerçekten eskimiş bir üyesinin,”işsiz aşsız proleterler” başlığı altında gençlere reva gördüğü ve özet olarak “Kemalizm, TC Devletinin resmi ideolojisidir ve bu onun altı okundan biridir yani ’olmazsa-olmaz’ ilkesidir. Diğer bir deyimle:’ben devletim-devlet benim !’ bu böyle iken, gel gör ki kemalizm ve onun savunucuları, sözüm ona bazı ‘komünistlere’ göre: müttefik sayılıyorlar!

Yıkılması gereken devletin ideolojisiyle müttefik olmak, galiba sadece TC de var!

Bu mantığa göre: Lenin’lerin Çarlık Rus devletini yıkmaları, zinhar günahtır…” diye vaaz eden bir “ders” ten söz ettiğini görünce, üzülerek “böyle ders olmaz” demek istemiştim ama bunun yetmeyeceğini düşünerek, gençlere, güncelliğini uzun süre yitirmeyecek olan bir tarihsel ders sunmayı borç bilmiştim.

EGEMEN İDEOLOJİ EGEMEN SINIFIN İDEOLOJİSİDİR ARTIK EGEMEN İDEOLOJİ KEMALİZM DEĞİLDİR.

Kimsenin kızmaması, hatta daha açığı, bu “ders”i iyi niyetle ders sayarak sunanların ve bu “ders”te bir terslik olduğunun farkında olmayanların kırılmamaları dileğimle, bu “ders”in, zalimin tımarını andırdığını ve gençlerin tımar edilmeyi değil, “eski ama eskimemiş komünistler” den devrime götürecek ilkeleri anlatarak kılavuzluk etmelerini beklediklerini vurgulamıştım!

Ve ilaveten, gençlerin bu eski ama eskimemiş komünistlerden, kendi başlarına ve yoldaşları ile birlikte öğrenmenin ilkelerini anlatmalarını beklediklerini eklemiştim!

Yani, gençlerin, eski ama eskimemiş komünistlerden, sınıf savaşı kızıştığında, tarih hızlı aktığında ortaya çıkan büyük olaylar yeni toplumsal katmanları meydana çıkardığında, dolayısıyla yepyeni ve kalıcı sorular ve sorunları ortaya koyduğunda, kaçınılmaz olarak görülen, gruplaşmalarda, dönüşümlerde nerede durmaları gerektiğinin ipuçlarını beklediklerini ve bunun eski ama eskimemiş komünistlerin gençlere borcu olduğuna işaret etmiştim!

İşte “ders” diye yutturulan ama gerçekte bir tımar misli olan “ders” bunun için, son derece tersti; üstelik gerçeklerin durması, dolayısıyla gençlerin basması gereken zeminin üzerini kapatıyordu; en azından benim baktığım yerden öyle görünüyordu ki, o yer, egemen sınıfın ve bilumum tetikçilerinin bastığı yerin tam karşısına gelen bir yer idi; eski ama eskimemiş komünistler, egemen sınıfın ve bilumum tetikçilerinin bastığı bu yerin her çağda, bunu ”her zaman” olarak da anlayabilirsiniz, egemen düşünceler ile tahkim edildiğinin yine her zaman bilincindedirler!

İşte borç bildiğim dersimin ana teması, ya da püf noktası veya mihenk noktası da diyebiliriz, bu idi; gençlere, Marx ve Engels’in 150 yıldan daha fazla bir zaman önce dile getirdikleri bu mihenk noktasını hatırlatmayı borç bildim; böylece, üzerinde bulundukları tarihsel-nesnel pratikte nereye basmaları gerektiğini, birileri söyledi ya da işaret etti diye değil ama bilimsel ve teorik bir bakış ile kendi bağımsız akılları ile bulacaklar, bilince çıkartacaklardı!

Buna inandım ve bu inancımla Marxist açıdan bir çerçeve açtım ve içine, “Toplumun maddi egemen gücü olan sınıfın, her çağda, aynı zamanda egemen fikri güç olduğu; yani, maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıfın, bu sayede aynı zamanda zihinsel üretim araçlarının da üzerinde egemenlik sağladığı; böylelikle de, zihinsel üretim araçlarından yoksun olanların düşüncelerini de genel olarak kendine tabi kıldığı ve egemen düşüncelerin, egemen maddi ilişkilerin fikri ifadesi olduğu; düşünceler halinde kavranan egemen maddi ilişkiler olduğu; yani o bir sınıfı, egemen sınıf yapan ilişiklerden başka bir şey olmadığı; yani onun egemenliğinin düşünceleri olduğu ” şeklindeki Marxist önermeye uygun olarak, yani bu önermeye dayanarak, artık egemen sınıfın, yani tekellerin, büyük zenginlerin düşüncelerinin “Kemalizm” olmadığı, dolayısıyla Kemalistleri tasfiye ettikleri, Kemalist yüksek kadrolarca yönetilen cumhuriyetin, yani TC’nin, yönetimini dinci akımların eline teslim ettikleri ve böylelikle cehalet ve miskinlikle malul ve devletin ya da modernitenin kesinlikle reddedildiği bir Tanzimat öncesi Osmanlı İmparatorluğunun kurulmasını isteyen ve bekleyen büyük zenginlerin, türlü entrika ve manipülasyonlarla, illüzyonist politikalarla dayattığı, yerleştirdiği, egemen kılmaya çalıştığı düşüncenin İslamizasyon ve Osmanizasyon olduğu gerçeğini yerleştirdim ve böylece de, gençlerin, özellikle de yüzünü sosyalizme dönmüş gençlerin bağımsız akılları ile bu durumda nereye basmaları gerektiğine, hangi hasma karşı güç biriktirmek için akıl yürütmeleri gerektiğine netlikle karar verebilmeleri için, bilimsel, teorik ve aynı anlama gelmek üzere Marxist bir çerçeve açmış oldum!

Bununla birlikte, gençlerin, hâlâ alacaklı olduklarını ve de borcumu yeterince ödemediğimi veyahut da kalp bir ödeme yaptığımı düşünüyorlarsa, en sert eleştirilerinin dahi kabulüm olduğunu ve mutlaka borcumu tamamlayacağımı ve de mutlaka eleştirilere şükran duyacağımı vurgulayarak, eksiğim varsa tamamlayacağımın, yanlışım varsa düzelteceğimin sözünü vermiştim!

Ama kimseden ne bir olumlu eleştiri, ne de eksiklerimle birlikte yanlışlarımı da yüzüme vuran bir olumsuz eleştiri gelmişti!

Ve üstelik 2012 yılının sonlarında çizdiğim bu çerçeveden sonra, pek çok kez, bu çerçevenin doğruluğunu destekleyen, bu doğrultuda turnusoller açığa çıkaran nesnel tarihsel pratiğe ve bu pratikle bağlı olarak eklediğim pratik ve teorik açılımlara rağmen, hala bu ötedenberi dediklerime ki, 150 yıldan fazla bir zaman önce Marx ve Engels’in tarihe düştükleri son derece zihin açıcı notlarının hatırlatılmasıdır, bigâne kalındığını görmek son derece öğreticidir!

Bununla birlikte, hala egemen sınıfın yeni ve egemen kılmaya çalıştığı ideoloji ve politikalarına bigâne kalınıp, egemen sınıfın çoktan ıskartaya çıkarıp, tarihin çöplüğüne gönderdiği ve egemenliği çoktan sona ermiş olan, yani pratik olarak “yok” hükmünde olan, Kemalist ideoloji ve politikalarla hala kavga eden bir halet-i ruhiye sergilenmesinde sırıtan tuhaflığı, ya da daha doğru ifadeyle manidarlığı anlamış bulunmamız daha çok öğreticidir!

Oysa dün de vurgulamıştık ki, artık çok daha netlikle ve pratik olarak hissettiğimiz, hatta elle tutabildiğimiz bir pratik haline gelmiş olan İslamizasyonun da Osmanizasyonun da sınıfsallığı, yani bir egemen sınıf eli mahsulü olduğu, netlikle görülmektedir; buna karşın, hâlâ “Kemalizasyon” illüzyonu peşinde koşup, İslamizasyonu ve Osmanizasyonu ve dahi bir Tanzimat öncesi karanlığın etkilerini hissettiren sınıfsallığı görmezden gelmek, üzerini örtmek, “Kemalizm”den başka deccal tanımamanın da sınıfsal olduğunu, başka ifadeyle bir burjuva işi olduğunu netlikle göstermektedir!

Yani buradaki sınıfsallığı görmeyip, büyük büyük zenginlerin ve elbette ABD emperyalizminin şiddetle istediği İslamizasyon ve Osmanizasyonda ve dahi Tanzimat öncesi bir karanlıkta istikbal görerek, egemen sınıfın bu yeni ideoloji ve politikasının sadık savunuculuğunu sürdürenlerin; başka ifade ile bu ideolojik-politik hegemonyayı güçlü kılmak için, hangi bahaneye sarılırlarsa sarılsınlar, türlü çeşit demagoji ile hükmü kalmamış bir ideolojiye, yani Kemalizme düşmanlık üzerinden ideolojik tetikçilik yapanların, egemen sınıfın ideolojik-politik hegemonyası içinde, egemen sınıfın düşüncelerini yaymak için görevli oldukları; daha başka ifadeyle, aynı sınıfsal kategorinin içinde, ezilen ve sömürülen sınıflara karşı, egemen sınıfların safında yer aldıkları son derece netlikle görülmektedir!

Hep vurguladığım sola, sosyalist bakış açısına ait olmayan “öğretilmiş bakış”, tam da burada ve emperyalist politikalara ve hâlâ devam eden Eylülist politikalara tabidir, içindedir ve hareket halindedir.

Demek ki, temel ve eskimiş olan, tasfiye edilmiş olan Kemalizme düşmanlık üzerinden, egemen sınıfın ideoloji ve politikaları ile senkronize hareket edenlerin ölümüne korktukları gerçek şu ki; egemen ideoloji, egemen sınıfın ideolojisidir ve egemen politika buradan şekillenir ve egemen ideoloji artık Kemalizm değildir; yani öyleyse, eninde sonunda bir burjuva ideolojisi, bir egemen sınıf ideolojisi olan, fakat vazgeçilmiş olan Kemalizm, artık egemen sınıfın ideolojisi değildir!

Artık egemen sınıfın egemen ideoloji ve politikalarını, bir devlet ve aynı anlama gelmek üzere modernite içermeyen, sınıfı da bilincini de dışlayan bir cehalet ve miskinlikle malul Osmanizasyon ve İslamizasyon ideoloji ve politikaları olarak, ya da daha vurgulu olması açısından, bir Tanzimat öncesi Osmanlı İmparatorluğuna uygun ideoloji ve politikalar olarak tarif edebiliriz!

Türkiye’nin egemen sınıflarının bu serüveninin 12 Eylülden önce başladığını,12 Eylül faşist darbesi ile atağa kalktığını; bu serüvende, uzun süren ve hala da devam eden Eylülist yönetimler ile Türkiye’nin ezilen ve sömürülen halklarını, sınıflarını Tanzimat öncesi bir karanlığa mahkûm etmek için epey bir yol kat edildiğini ve şimdi Eylülizmin son yönetiminin bu eşiği, Tanzimat öncesi karanlığa bir an önce geçmek üzere eşeleyip durduğunu ve eşeleyip durdukça, bu eşikteki hâkimiyetinin zayıfladığını görebiliyoruz!

Buna karşın, bu eşiği tutabilecek, bu zayıflayan hâkimiyete son darbeyi vurup, Tanzimat öncesi karanlığa karşı ezilen ve sömürülen Kürt ve Türk emekçilerinin, laik, demokratik, halkçı, aydın bir emekçi cumhuriyet kurabilecek istek ve kararlılıklarını açığa çıkararak, sınıfsal güç dengesini bu yönde değiştirebilecek bir bilinçli, bilim ile donanmış, ayrık otlarından sonucu değiştirecek denli arınmış bir öznel etmenin eksikliğini de görebiliyoruz!
Demek ki, riskler de fırsatlar da aynı tarihsel nesnel pratiğin içinde ve içiçedir!

Ama iktidar hâlâ egemen sınıfın elindedir ve Kemalistler de ideoloji ve politikaları da iktidarda değildir; egemen sınıfın isteği doğrultusunda, Kemalist yüksek kadrolar TC’nin yönetimini dinci akımlara bırakmışlardır ve artık iktidarda olan dinci akımlardır; öyleyse Kemalist ideolojiyi bahane ederek yeni ve daha geri egemen ideoloji ile mücadele etmekten kaçmanın affedilir yanı yoktur!

Sosyalizm, sosyalist ideoloji, sosyalist duruş vb. mi demiştiniz?

Kemalizm elbette sosyalist ideoloji değildir; daha doğrusu bir burjuva ideolojisidir; yani egemen sınıfın,12 Eylül ile birlikte vazgeçtiği bir egemen düşüncedir; yani ne Mustafa Kemal sosyalisttir, ne de Kemalistler sosyalisttir; demek ki öyleyse egemen sınıflar Kemalizm’den sosyalist bir ideoloji olduğu için vazgeçmemiştir; kemalizme saldırısı bu nedenle değildir!

Ama hem vazgeçmiş ve hem de yerine yenisini koymak ve kabul ettirmek için ve de hepsini sosyalist hareketi topyekün bertaraf etmek için saldırmıştır; başka ifadeyle bu saldırının sivri ucu sosyalist iktidar mücadelesinedir; öyleyse egemen sınıfın, Kemalizm’in yerine daha iyisini koyacağını beklemek saflık ya da ahmaklık değil ise, köylü kurnazlığıdır; ama daha akla yatkını, egemen sınıf ile bir yakınlık kurmuş olmak demektir; dolayısıyla egemen sınıfın yeni ve söz uygunsa Kemalist ideoloji ve poltikalardan daha geri olan ideoloji ve politikaları ile senkronize hareket etmek demektir!

Peki, egemen sınıfın, daha neti ABD emperyalizminin ve işbirlikçilerinin buyurduğu devlet içermeyen, aynı anlama gelmek üzere moderniteyi reddeden, cehalet ve miskinlik ile malul bir İslamik- Osmanik cumhuriyet ne anlama gelmektedir?

Bunun anlamı, birincisi, ulus-devlet sistemini yıkmak ve bu bölgedeki devletleri istikrarsız ve güçsüz hale getirmek ve öyle tutmaktır; yani bölgede ülkelerin sınırlarının anlamını yitirmesi, ulus-devlet sisteminin çökmesi, etnisite ve cemaatlere “Osmanist” millet formunun verilmesi demektir!

İki, hiçbir güçlenmenin kabul edilmediği; aynı zamanda yayılmacı politika güden hiçbir politikacıya izin vermeyen; “Kutsal Topraklar” olarak tarifi yapılmış olan bu topraklarda İsrail’in dışında bütün devletlerin zayıflatılmış olması; yine İsrail dışındaki devletlerde iç karışıklıkların kalıcı olması demektir.

Üç, öyleyse bu Tanzimat öncesi bir karanlığın ifadesi olan İslamik-Osmanik cumhuriyet, aynı anlama gelmek üzere yeni Osmanlı imparatorluğu, Kemalist kalıptan sıyrılmış laikliğe cepheden düşman bir Judaizm ile yüklü İsrail renkli bir hegemonik cumhuriyettir!

Dört, bütün bu ideoloji ve politikalarla senkronize hareket eden, Irak Kürtleri başta, Türkiye’nin ve Suriye’nin Kürt coğrafyasındaki, özellikle Öcalan’ın önderliğinin hegemonyasındaki Kürtler ve Kürt siyasal hareketi de, bu İslamik-Osmanik konuşlanmanın ve koşullanmanın içindedir!

Ve beş, demek ki bu konuşlanmanın sadece Türkiye’yi içermediğini kabul etmek gerekmektedir.

Diğer yandan, egemen sınıfın, Türkiye’nin ezilen ve sömürülen sınıflarını uzun zamandır zapt-ı rapta almak için kullandığı ve abartılı biçimde ciddiye alındığını bildiğimiz Kemalizmden bu kadar çabuk vazgeçmesini, emperyalist dünyanın ve bu dünyada daha etkili biçimde yerini almak üzere emperyal hevesler taşıyan 12 Eylül rejiminin İslamizasyon ve Osmanizasyon politikalarına mahkûm olmasına bağlamak mümkündür!

Gerçekten de, Türkiye’de din tabanlı genişleme, Kemalizm ve Atatürk vurgusunun en çok yapıldığı bir zamanda başlamış ve yayılmıştır; 12 Eylül faşist darbesi ile birlikte, aşırı bir Kemalizasyon vurgusu eşliğinde, İmam Hatip okullarının hem sayısı ve hem de müfredatı genişletilmiş ve öteden beri bir devlet politikası olarak büyütülen tarikatlar ortalığa saçılarak, devletin şemsiyesi altında daha emin ve güvenli adımlarla ilerlemişlerdir!

Ne kadar ilerlediklerini, nerelere çöreklendiklerini, bugün daha net, pratik olarak ve resmi açıklamalarla da görmekteyiz!

Bütün bu gerçeklik, uzun süre herkesin bildiği bir sır misli,hem açık ve hem de gizli kalmış ancak artık çok net olarak hızla artan oranda kitlelerin dilinde lanetle anılan pratik bir gerçeklik olmuştur!

Bunu hepimiz biliyor ve görüyoruz.

Öyleyse Kenan Evren’i ve son 30 yılın Kemalizm edebiyatı yapan yüksek kadrolarını Kemalist saymak ve böylece Kemalizm’in devam ettiğini kabul etmek ve bunu kabul ettirmeye çalışmak, son derece manidar ve son derece sığ bir düşünce ve dar bir politikadır. Hatta çıkmaz sokaktır.

Bu sokaktan çıkamayanlar, hep Kemalizm sayıklıyorlar ve bu abartılı sayıklama ile hep İslamizasyon ve Osmanizasyon biriktiriyorlar; yani demek ki, bu çıkmazdan kurtulamayanların, bir çıkmaz sokak olan Kemalizm düşmanlığında ısrar etmeleri, emperyalizmin ve işbirlikçilerinin, bu arada 12 Eylül faşist rejiminin mahkûm olduğu İslamizasyon –Osmanizasyon projesinin ve kendilerinin de, yani hep Kemalizm sayıklayıp, egemen ideoloji ve politikalara bigâne kalanların bu projenin içinde oldukları gerçeğinin üzerini örtmek içindir!

Bir diğer çarpıcı gerçeklik ise, iddia edilenlerin aksine, bugün egemen sınıfa ait bir ideoloji olmadığı apaçık görülen Kemalizme düşmanlıkta sınır tanımayanların, dün Kemalizmi yüksek tutanlar ve aşırı abartanlar olmasıdır!

Dün Kemalizmi yüksek tutan ve aşırı abartanlara karşı, hem bunları ve hem de Kemalizmi aşarak sosyalist iktidar yolunda ilerlemeye çalışanlar, bugün de aynı duruşu göstermekte ve aynı politikayı sürdürmektedirler; bu duruşun ve politikanın pratikteki yansıması ise, elbetteki sosyalist iktidar yolunda yürürken, devrimci sosyalistleri Kemalizm'in ilerletemeyeceği ilkesini ve Türkiye’nin emekçi sınıflarının bir Tanzimat öncesi karanlığına Kemalizm düşmanlığı üzerinden sürüklendiği bir tarihsel –nesnel pratikte, Kemalizmden daha geriye sürüklenmeyi kabul etmemek ilkesini abartmadan yüksek tutmak olarak kendisini göstermektedir!

Bu ne Kemalistleşmek, ne de Kemalizmi yüksek tutmaktır; tam tersine, sosyalist iktidarı ve mücadelesini yüksek tutmak ve bunun için, Tanzimat öncesi karanlığın karşısında durmayı, olmazsa olmaz nitelikte bir sorumluluk saymak demektir!

Yüksek olan sosyalist iktidar mücadelesidir ve bu mücadeleyi dışlamayan, engellemeyen, aksine güç taşıyan, önünü açan her duruş bu yüksekliğin içinde ve yükseltenidir!

Kemalizm'in sosyalistleri,sosyalist hareketi ilerletmediği, aksine kösteklediği ve başarılı olamayınca, yol uzayınca, Kemalizm’den de Cumhuriyetten de vazgeçerek, yönetimlerini de, güçlerini de dinci akımlara teslim ettikleri artık çok net olarak görülmektedir; ancak bu, egemen sınıfların çaresizliğinin yansımasından başka bir şey değildir!

Öte yandan, devlet kapısına öyle ya da böyle kapılanmamış olan, eski ama hala eskimemiş olan komünistlerin ve sosyalistlerin, içinde bulunduğumuz tarihsel koşulların karmaşıklığında, Kemalizmden daha geriye gitmeyecekleri de çok net olarak görülmektedir!

Bütün bunlar, hem tarihsel ve hem de nesnel bir gerçekliğin ifadesidir ama gerçekliğin sınırı bu kadar değil; başka ve bütün bu gerçeklikle içiçe olan, bütünleyen ve hepsini aşan bir gerçeklik daha vardır!

Evet, açtığım ve içini azami oranda ve nitelikli gerçeklerle doldurduğum çerçevenin tam orta yerinden sarkıp, sadece gören gözlerin ve idrak eden akılların önüne dökülen ve görmemeyi, anlamamayı politika bellemiş bilumum sahte sol gömlekli devrim kaçkını aktörlerin görmezden geldiği ve üzerini örtmek için bin dereden su getirdiği bir gerçeklik daha var ki, o da aslında bütün bu açtığım çerçeveyi kapsayan ama fazlasıyla aşan bir ABD-İsrail ve AB ve de elbette bilumum işbirlikçi dinamiklerin renklerini taşıyan emperyalist Yeni Dünya Düzeni ve bu düzenin motoru sayılabilecek “BOP –BİP”, yani “Büyük Kürdistan” projesi ve bunun onlarca belki de yüzlerce yıllık kutsal hikâyesidir!

Yani demek ki, Türkiye’nin ve elbette Tüm Kürt coğrafyalarının, aynı anlama gelmek üzere, Ortadoğu’ nun ezilen ve sömürülen emekçilerinin, halklarının ABD-İsrail renkli bir tasarımın ifadesi olan İslamlaştırılması da, Osmanlaştırılması da, ne Evren ile ne TSK ile ne de Kemalizme ihanet etmiş Kemalist kadrolar ile velhasıl ne de hâlâ kendisini sürdüren faşist 12 Eylül rejimi ile sınırlıdır; yani sınırı çok geniştir ve bütün bir emperyalist dünyanın ve dahi, tekellerin düzeni olan 12 Eylül Osmanik-İslamik faşist rejiminin çaresizliğinin çaresi sınırındadır!

Yani İslamlaştırma ve Osmanlılaştırma bu bölgeye has bir temel politika olmakla birlikte, hem içeriyi, hem de dışarıyı kapsayan bir içiçelik, bir bütünsellik taşımaktadır; bu bütünsellik içinde, aşırı dincilik, aşırı ırkçılık, aşırı işçi düşmanlığı ve yanında ulusal-nihilizm ile kozmopolitizm içiçedir!

Kemalizm düşmanlığı ise bu aşırılıkları örten sinsi bir bahanedir!
Demek ki neymiş, Kemalizm ne kadar emperyalizmin içindeki bir burjuva işi ise, Kemalizm düşmanlığı da o kadar emperyalizm içi bir burjuva işidir!

Bu işi göremeyip, her yerde ve daha çok da bu işin bir burjuva işi olduğunu gören gözlerde, idrak eden akıllarda ısrarla burjuva işi görmek, emperyalizmin içindeki bu burjuva işlere teşne olmak, istikbali bu burjuva işlerde aramak demek olsa gerektir!

Fikret Uzun

14 –Temmuz-2015

21 Mayıs 2015 Perşembe

DİN BİLİM VE SOSYALİSTLER



DİN BİLİM VE SOSYALİSTLER

“…her din, insanların günlük yaşayışını egemenlik altında bulunduran dış güçlerin, onların kafalarındaki düşlemsel yansımalarından, dünyasal güçlerin içinde dünya üstü güçler biçimine büründükleri bir yansımadan başka bir şey değildir.

Tarihin başlangıçlarında bu yansımaya uğrayan ve gelişmenin devamında çeşitli halklar arasında çok çeşitli ve çok değişik kişileştirmelere bürünen güçler, önce doğa güçleridir.

Ama az sonra, doğal güçlerin yanı sıra bir o denli yabancı ve başlangıçta bir o denli açıklanmaz bir biçimde insanların karşısına dikilen güçler olan toplumsal güçler de işe karışır ve onları doğa güçlerinin doğal zorunluluk görünüşlerinin tıpkısı bir doğal zorunluluk görünüşü ile egemenlikleri altına alırlar.

Başlangıçta içlerinde yalnızca doğanın gizemli güçlerinin yansıdıkları düşlemsel kişilikler, böylece toplumsal öznitelikler kazanır, tarihsel güçlerin simgeleri durumuna gelirler.

Evrimin daha da gelişmiş bir aşamasında, çok sayıdaki tanrıların tüm doğal ve toplumsal öznitelikleri, bu kez soyut insanın yansımasından başka bir şey olmayan her şeye yetenekli tek bir tanrıya geçirilir.

Tarihte, çöküş durumundaki bayağı Yunan felsefesinin son ürünü olan ve dörtbaşı bayındır cisimleşmesini Yahudilerin kendilerine özgü ulusal tanrısı Yahova'da bulan tektanrıcılık, işte böyle doğmuştur.

Bu elverişli, kullanılabilir ve her şeye uyarlanmaya yetenekli biçim altında din, insanlar o güçlerin egemenliği altında kaldıkları sürece onları yöneten yabancı, doğal ve toplumsal güçlere göre dolaysız, yani duygusal biçim olarak varlığını sürdürebilir.

Oysa bugünkü burjuva toplumda insanların, gene kendileri tarafından yaratılmış ekonomik ilişkiler, gene kendileri tarafından üretilmiş üretim araçları aracıyla, sanki yabancı bir güç aracıyla yönetilir gibi yönetildiklerini birçok kez görmüş bulunuyoruz. O halde dinsel yansımanın gerçek temeli ve onunla birlikte dinsel yansının kendisi de varlığını sürdürür.

Ve burjuva iktisadı, bu yabancı egemenliğinin nedensel bağlantısına bir göz atmaya izin verse bile, bu hiçbir şeyi değiştirmez. Burjuva iktisadı ne genel olarak bunalımları önleyebilir, ne bireysel kapitalisti yitiklerden, karşılıksız borçlardan ve batkıdan, ne de işçiyi işsizlik ve sefaletten esirgeyebilir.

Atasözü hep haklı: İnsan önerir, Tanrı düzenler (Tanrı, yani kapitalist üretim biçiminin yabancı egemenliği). “ ( F.Engels-Anti-Dühring)

Sosyalist harekette zaman zaman yılgınlık ve mücadeleyi terk etme dönemleri baş gösterir ki bu çok doğaldır; hareketin karşı devrimci saldırılarla bunaldığı, devrimci yükselişin gerilemeye başladığı durumlarda hem işçiler hem de aydınlar arasında devrim kapısından dönenler çok görülür.

Ne var ki, bu olgu Türkiye’de kendine has bir özgünlüğe sahiptir; eskiden beri yılgınlık ve hareketi terk etmek yalnızca gerileme dönemlerinde değil, hareketin hemen her döneminde ve üstelik yükseliş için nesnel koşulların mevcut olduğu dönemlerde de ve de hareketi terk ederken hareketin gömleğini yanında götürerek ortaya çıkmaktadır!

Bu olgunun 12 Eylül öncesi sol/sosyalist harekette baş gösteren bir olgu olduğunu ve 12 Eylül rejiminin ideolojik-politik hegemonyasının da etkisiyle Türkiye sol/sosyalist siyasal hareketine, hem de hızlı bir cahilleşme ve mürtecileşme dinamiği eşliğinde yapışıp kaldığını ve süreç içinde sistemli ve kalıcı bir mekanizma haline geldiğini bugün çok daha açıklıkla görebiliyoruz!

Daha önce sol/sosyalist hareketi “ivmelendirme hayali” içinde İslamla kaynaştırma teorileri pompalanırken, 12 Eylül ile birlikte bu hayalden çıkılıp, bu hayalin de son tahlilde varacağı yer olan sol/ sosyalist hareketin dinci hareketin hegemonyasına teslim edilmesi olgusu baş göstermiş ve artık tam içinde olunduğunu, bilumum “sol/sosyalist” gömlekli devrim kaçkını yeni mürtecilerin, ölçüsüz bir utanmazlık ve cehalet içinde ümmet toplumu ile sosyalist toplumu özdeşleştiren vaazlar vermelerinden, devrimciliği “ kapanma özgürlüğü” için mücadeleye indirgemelerinden görebiliyoruz.

Buradayız ve buradan devam ediyorum.

Elbette Türkiye’de insanlar, okullara, sokakta yasak olmayan her kıyafetle girebilmelidirler; isteyen sakalla ve isteyen türban ile okullara, üniversitelere girebilmelidirler.

Bu ayrıdır, ancak Türkiye’de bir laisizm sorunu vardır ve Türban, dinci politikayı yoğunlaştırmak amacıyla bir kampanyaya dönüştürülmüş ve önemli oranda başarılı olmuştur; bu anlamda, sosyalistlerin buna karşı çıkması normaldir ve hem hakkı, hem de görevidir ve bu da ayrıdır.

Asıl olan burada izlenen politikadır, sosyalistlerden bağımsızdır ve aşırı yasakçı bir politika olmuştur ve TC’nin yönetimini çoktan dinci akımlara teslim etmiş olan laisizmden de Kemalizmden de çoktan uzaklaşmış olan “Kemalist” yüksek kadrolar eliyle uygulanmıştır!

Bu politika ile bilinçli olarak türban üzerinden siyasal İslama bir mağduriyet şemsiyesi sağlanmıştır; velhasıl, aşırı baskı, dinci akımlara “türban özgürlüğü” üzerinden alan açmayı ve açık olan alanların da genişlemesini kolaylaştırmıştır; istenen de zaten Dühring’in felsefi, Bismarck’ın pratik cinliklerinden beri hep bu olmuştur!

Bu noktada en passant hatırlatmak isterim ki devleti ve dini, yavaş yavaş sistemin dışına çıkarmak sosyalistlerin temel ilkelerindendir.

Bu arada gene geçerken ekliyorum ki Öcalan’ın, devleti sistemin dışına çıkarmak gibi bir düşüncesi yoktur; Öcalan’ın düşüncesinde, devletin sistem içinde olduğu ama sadece ulus-devlete yer olmadığı apaçık anlaşılmaktadır.

Oysa devleti ve dini sistem dışına çıkarmadan, sınıfsız, sınırsız, sömürüsüz, devletsiz, demokrasisiz ve kavgasız-gürültüsüz bir dünya kurulamaz!

Ayrıca, bırakalım dinci tekke ve tarikatların özgürlüğünü savunmayı, hiçbir Marxist-Leninist, Yunus Emreci, Mevlanacı bile olamaz, olmamalıdır demek istiyorum; her ikisi de idealisttir ve başkaldırıyı reddeder, edilgenliğe felsefi methiyeler düzer!

Bununla birlikte, dinci siyasal akımların Muaviye’den beri tek mücadele silahı takiye ve hiledir ve İslamdaki bütün kavgalar, iktidar kavgasıdır ve siyasidir; İslam dininin, siyasal iktidar mücadelesinin dışında hiçbir tartışması yoktur!

Türkiye’de dinci politikanın yoğunlaştırılması da bu temeldedir ve 12 Eylül’ün nedenlerinden ve egemen sınıfın ihtiyaçlarından biridir; bu ise, Türkiye’nin sosyalist hareketini, laik burjuva ideolojisiyle, Kemalizmle durduramamaktan doğmuştur.

Bu nedenle sosyalist harekete karşı yoğun bir dinci eğitim gerekli görüldü; 12 Eylül rejimi, Kemalist edebiyatı abartarak, Kemalizmin çok gerilerine çekildi ve Cumhuriyet tarihinin en irticai hükümetlerini kura kura ilerledi ve de sonunda, Erbakan’ı tasfiye ederek, Erbakan’dan çok daha yoğun bir dinci politika izleyecek olan AKP’yi buldu; AKP, ihtiyaç keşfin anasıdır özdeyişini haklı çıkaran bir olgudur!

28 Şubat konusunda kafası karışık olanlar, bu olguya puslu gözlerle bakanlar, bugün dinci politikanın hangi boyutlarda olduğuna bakmalılar!

Diğer yandan, Türkiye’de sosyalistler ile dinci siyasal akımlar arasında tam bir karşıtlık vardır; buna karşın, bazı aydınlar ve“sosyalist” etiketli politikacılar, Türkiye’de yasal bir komünist partisinin kurulmasıyla, tekkelere, tarikatlara izin verilmesini aynı kefeye koymuşlardır ki hâlâ aynı kefededir; oysa bu, her ne amaç güdülürse güdülsün, kendine güvensizliğin ifadesidir, değilse yeni mürteciliğin gereğidir!

Tekke ve tarikatlar, ülkeyi burjuva dönemin de gerisine çekmek içindir; sosyalizm ise kendisini burjuva dönemin sonrası olarak tanıtıyor; öyleyse bu ikisi yan yana getirilemez!

Türkiye’de dinci siyasal akımlar hükümetlere çok ortak oldular ve sonunda kendileri hükümet oldular, hatta devletin en yüksek katlarına çıktılar; örnek olsun mecliste siyasal af tartışılırken, söz verdikleri halde, dinci örgütlenmeleri engelleyen yasakları kaldırırken, sosyalistlerin hapiste kalmalarını sağlayacak düzenlemeler içine girdiler.

Ayrıca, bu güne kadar ve bu gün fazlasıyla, Türkiye’de siyasal İslam hep iktidarda ve baskıcı olmuştur. Sosyalistler ise ancak ezilenlerle işbirliği yapabilir; oysa "siyasal İslam", Türkiye’de ezilmiyor, aksine eziyor; öyleyse sosyalistlerin siyasal İslam ile işbirliğinin imkânlarını düşünmeleri, mümkün değildir.

Dinci siyasal akımlar, türban özgürlüğünü, türbanla üniversiteye girebilme özgürlüğünü, özgürlüklere inandıkları için değil, dinci akımların, dinci örgütlenmelerin egemenliğinin artırılması için, dolayısıyla özgürlüklerin daha kolay kaldırılmasının sağlanması için savunuyor ve bunun için kampanyalar yapıyorlar; yaptılar demek istiyorum!

Ve sosyalistler bilirler ki, insanlık tarihi aynı zamanda bir ilericilik - gericilik tarihidir; dünyanın hiçbir yerinde ilericilik-gericilik ayrımını ve tartışmasını ortadan kaldırmak mümkün olmamıştır; ancak ileri ya da gerici olarak nitelenen kişiler yer değiştirebilir.

İlerleme yönündeki gelişmenin merkezinde ise sınıf savaşı vardır. O nedenle gericiliğe karşı mücadele kendiliğinden ileri ve ilericidir ve de sınıf mücadelesinin içindedir.

Bu anlamda bilimin ilerleme yönünde gelişmesi, insanlığı kadere boyun eğmekten, edilgenlikten kurtarıp, kaderine hükmetmesi için gericilikle mücadele etmesine, din alanının geriletilmesine olanak sağlar.

Ama bu, zor yoluyla hesaplaşmanın ifadesi değildir. Bilimin ve ilerlemenin galip gelerek, din alanının insan bilincindeki tahakkümünü daraltması ve insanın bilincinin özgürleşmesini sağlaması demektir.

Öyleyse doğru olan, bilimin yasalarına sahip çıkarak, ısrarlı, soğukkanlı, dikkatli ve sabırlı bir entelektüel tavırla mücadele etmektir.

Aşırı hesaplaşma da, aşırı uzlaşma da tarikatların ve tarikatçıların alan bulmasına ve alan genişletmesine neden olur; ayrıca, aşırı uzlaşma, akıl alanının daralmasına neden olurken tarikat ve tarikatçıların örgütlenmesinin önünü açar.

Dini olanla rasyonel olan, iki ayrı alandır ve dinin kuralları ile aklın yasaları uzlaşmaz bir karşıtlık içindedir. Bunlardan birinin etki alanının genişlemesi, diğerinin daralması demektir. O nedenle aklın alanı sabırlı bir mücadele ile genişletilerek, dinin alanı daraltılabilir.

Din alanının daraltılması, insanların dini inançlarına ve namazına niyazına müdahale edilmesi, yasak konulması demek değildir

Demek ki, ne din alanını genişletmesi anlamında, bu alanla barış içinde olmak, ne de bu alanı tümüyle kısıtlamak için düşmanca mücadele etmek doğrudur.

Buradan hareketle ne aydın din adamı, ne de açık görüşlü İslamiyet mümkündür. Bu ancak İslamdan uzaklaşanların deşifre olmasına yarar ve bu türlerin dışlandığını ve hatta zaman zaman katledildiğini hepimiz biliyoruz ki, yine de bu alanın genişlemesine yaramaktan başka bir işlevi olmamıştır.

Öte yandan sosyalistler, dine ve namaz kılanlara saygılıdır; kimsenin dini inançlarına zorla müdahale etmezler!

Sonuç olarak, sosyalistler, kimsenin bireysel olarak sürdürdüğü dini inançlarına zorla müdahale etmediğini, etmeyeceğini, ancak bunun devlet eliyle güçlendirilen tarikat örgütlenmeleri ile yerine getirilmesine de ön ayak olmayacağı gibi, bu yöndeki uygulamalardan tümüyle ayrılacağını da açıklıkla anlatmalı ve pratikte de göstermelidir.

Örnek olsun, sosyalistler, gericilikle mücadele adına, türban takmanın, ibadet etmenin, cenazenin dini kurallarla kaldırılmasının önüne zorla engel koymazlar ama sırf özgürlük yanlısı olmak adına, bunu özendirici düzenlemeleri de üzerine vazife olarak almazlar ve savunmazlar.


Fikret Uzun

14-Mayıs-2015

KENAN EVRENİN ARDINDA KALAN BURNUMUZU GIDIKLAYAN GERÇEKLER



KENAN EVRENİN ARDINDA KALAN BURNUMUZU GIDIKLAYAN GERÇEKLER; MEDİNE SÖZLEŞMESİ, ÜMMET TOPLUMU, İLKEL AŞİRET KOMÜNÜ GERİCİ KÜRT-TÜRK İTTİFAKINA: YERE DÜŞEN SOSYALİZM BAYRAĞINI YÜKSEĞE KALDIRIP SOSYALİZME ALAN AÇMAK VE LAİK HALKÇI DEVRİMCİ BİR EMEKÇİ CUMHURİYETİ KURMAK SOSYALİSTLERİ DIŞLAMAYAN İLERİCİ KÜRT –TÜRK KARDEŞLİĞİNE TEKABÜL EDER

Barış Zeren, geçen yıl, bu ay içinde, Öcalan’ın çağrısıyla, toplanan “Demokratik İslam Kongresi” bağlamında Öcalan’ın yaklaşımını eleştiren bir mektup yayınlanmıştı.

B.Zeren’ in aktarımıyla hatırlatmak istiyorum ki, Öcalan’ın çağrısıyla toplanan “Demokratik İslam Kongresi”nin, çağrıya icabet eden, Şeyh Saidçi” likten ve küçük cemaat temsilcilerine dek çeşitli akımlardan 349 Ortadoğulu ve Türkiyeli delegenin katılımıyla gerçekleştirdiği toplantıda, Kürt kimliği ile İslam’ın hangi noktada buluşacağını tartışmıştı.

Kongrede, Türklerle Kürtlerin İslam bayrağı altındaki “kardeşlik ve dayanışma” hukuku, Öcalan’ın “Medine Sözleşmesi” gibi temelsiz sloganlarıyla sürdürülmüştü.

İlginçtir ki Barış Zeren’ in de dikkatinden kaçmamış, Kürt yayınlarında, Medine Sözleşmesi’nin çağdaş anayasalardan daha ileri olduğunu söyleyen örnek olsun TKP artığı şimdi HDP muhibbi Veysi Sarısözen gibi hık deyiciler, bu sloganlara balıklama atladılar ve “Medine Sözleşmesi” sloganı, kongrenin ana konusu olarak benimsendi, benimsetilmeye çalışıldı!

Böylece, bu topraklarda en karanlık ideolojilerin bir numaralı besin maddesi olan bir argüman, Kürt siyasetinin dağarcığına sokulmuş oldu!

Kongre’ye, Öcalan, her zaman olduğu gibi, Kürt siyasetinin içine yönelik olarak ve ideolojik bir çerçeve çizmeye çalıştığı açıkça belli olan ve de MİT eliyle bir mektup göndermişti!

Bu mektupta kültürel bir İslam öneriyor. “Ümmet”i ulustan üstün ve daha “insani” bir birlik olarak gösteriyor AKP ideologlarını kıskandıracak bir netlikle “otoriter laikçiliği” yerden yere vuruyordu ki, hık deyicilikte sınır tanımayan Veysi bey, sınırlarını zorlayarak,”ümmet toplumu” nu, sosyalist toplum ile özdeşleştirmiş ve bazıları Veysi’ yi de aşarak, “ümmet toplumu” nun, daha doğrusu “demokratik komün” de cisimleşen ümmet toplumunun sosyalizmden de ileri olduğunu vaaz etmeye başlamıştı; Öcalan’ın öteden beri dikkat çektiği ve yakındığı kraldan çok kralcı eğilimler harekete geçmiş ve Öcalan’ın pek bir itirazı olmadığı anlaşılıyordu.

Barış Zeren’ in vurgusuyla, biz de Öcalan’ın sözlerinin uzun ideolojik eleştirisini yapmayı anlamlı bulmamıştık ama bu kongrenin ve Öcalan’ın düşüncelerinin ve politikasının özüne dair eleştirel düşüncelerimizi aktarmıştık.

Öcalan, bu mektubuyla, Kemalizmin İslam’a biçim verme çabalarını mahkûm edip aynı kulvara dalma tutarsızlığını göstermiş ve bu, söylediklerinde pek bir “teorik özen” olmadığını yeterince gösteriyordu.

Zaten, bu söylemlerin, kongre dinleyicilerinin beklentisine yönelik ve dinleyicilere göre gericilik bahçesinden derlenmiş bir demet olduğu sır değildi; ancak bunları savunan bir kimsenin ileri toplumsal güçlerle, hedeflerle ilgisi olmadığı da belliydi.

Dolayısıyla Tam da B.Zeren’ in vurguladığı gibi, bu tarih ve bilim dışı fikirlerle pek fazla oyalanmadık ve bunu Öcalan’ın her hareketini sol adına aklamaya çalışacaklara bıraktık; bunun yerine, gene B. Zeren’ in vurgusunu ciddiye alarak, biz Öcalan’ın Gezi’ye göstermediği teveccühü İslamcılığa gösterme nedeni ne olabilir? Sorusunu sorduk, sorulmasını istedik!

Diğer yandan, B.Zeren’ in dikkat çektiği bir konu da, son müzakerelerin ana metninin, Cengiz Çandar raporu olduğuydu; Çandar raporunun özü de Kandil’in by-pass edilmesi ve İmralı ile BDP üzerinden Kürt siyasetinin rejime payanda edilmesiydi. (sonrasında buna uygun olarak ve şimdi apaçık bellidir, şimdilerde TC’nin yönetimine ortak olma yolunda ve Türkiye’nin “sol” renkli bir düzen partisi olma yolunda canhıraş bir çaba gösteren HDP, BDP’den klonlandı))

B.Zeren’ e göre, bu programda, Çandar’ ın bir uyarısı ilginçti ki buna biz de dikkat çekmiştik, Rapor, PKK içinde sol ve Alevi kökenli kadroların varlığını, “barış” önünde engel görüyordu. Pürüz çıkaranlara ise Paris konseptinin uygulandığına tanık olmuştuk!

Öcalan, MİT-AKP ve dün BDP, bugün HDP milletvekillerinden oluşan dünyasında İslam açılımını bugün de pek zekice buluyor olabilir. Ama Türkiye’nin de, bölgenin de kritik bir eşikte bulunduğu günümüzde, “pragmatizm” artık bir güvence olmaktan çıkmıştır; nitekim BDP içinde, seçimlerde Kürt aşiretlerinin katılmasını, “göstermelik” sol vitrin kurmaktan daha önemli görenler seslerini hiç olmadığı kadar yükseltmişlerdi ve sonuçlarını şimdi HDP’de görebiliyoruz!

Bu sonuca göre HDP, “sol” görünümle ve “muhalefet” cephesi ve “iktidar” cephesi birlikte bütün iktidar bloğunun el ve ağız birliğiyle bütün Türkiye’ye pazarlandıkça, aynı oranda, Kürt milliyetçiliğinin dar doğasının, artık solun etiketine bile açıkça itiraz ettiğini ki bunu Altan Tan’ın çıkışlarında çok sık gördük, Başka deyişle Çandar raporunun işlediğini ve MİT-AKP açısından hareket içinde Kürt sağı pekişip sivrilirken sol, Aleviler ve hatta kadın hareketi giderek “fuzuli” ya da “süs” hale gelmesi isteğinin işlerliğini koruduğunu görebiliyoruz.

Herkesin bildiği sır misli, Öcalan’ın ağzından yayılan “İslamcılığın”, ne tarihsel mezhepleri “aştığını” ne de kuşaklarca bunlara bağlı bir tabanı cezbettiğini, gören ve daha çok da görmek isteyen gözler görmektedir; ama aynı gözler, bu programla Kürt siyasetinin, artık solu vitrin olarak kullanarak da dengelenemeyecek bir sonuca ,“ Kürt gericiliğine” yürümekte olduğunu da görmektedirler!

Kürt siyasal hareketinin Türk gericiliği ile sarmaş-dolaş olması, yani Kürt gericiliği ile Türk gericiliğinin ittifakına yürümesi kaçınılmazdır ve diyalektiktir; bu varsa, karşısında ilerici Kürtler ile İlerici Türklerin sarmaş dolaş birlikteliğinin yükselmesi de kaçınılmazdır!

Nerden nereye diye soracak olursak, cevabı “Medine Sözleşmesi” sloganında ve öteden beri vurguladığımız “gelip gelip bir karanlığın içine girdiler” sözündedir!

Gören gözler, duyan kulaklar ve kendine mukayyet olan akıllar, yani “öğretilmiş düşüncelerin” kıskacında olmayan, başka ifadeyle “yitik olmayan” akıllar, bütün bunları ve ayan beyan görmektedirler!

Biz de görüyor ve göstermekten kaçınmıyoruz ki herhalde burada, bu burunları gıdıklayan gerçekleri, Turgut arkadaşla birlikte sadece Ulak göstermektedir; görenler mi çoktur, yoksa görmemeyi politika sayanlar mı çoktur bilmiyoruz ama görüp de sessizliği tercih edenlerin daha çok olduğunu görüyor ve anlıyoruz; en azından ben öyle düşünüyorum!

Burası, adı ve iddiası “sosyalist”,“sosyalizm okulu” olan bir forum olduğuna göre, bütün bu gerçekler, burayı izleyen ve hatta yüksek tutan ve elbette yüzü öyle ya da böyle sosyalizme dönük olan bütün sosyalistler için, hele ki, güncel olarak, sosyalistlik adına Kenan Evren’i mahkûm etme konusunda, arkasından beddualar ederek “devrimciliği” keskinleştirme yarışına girilip, Kenan Evrenlerin büyük büyük zenginlere hediyesi olan 12 Eylül faşist rejiminin, dinci-gerici bir diktatörlük biçiminde devam ettiği ve tam da büyük zenginlerin Kenan Evrenlerden uygulamasını istediği programı harfi harfine izlediği gerçeği konusunda kör ve sağırı oynadıkları bir zamanda, artık pratiğe düşmüş, tarih tarafından doğrulanmış, burunları gıdıklayacak denli fiziksel bir gerçek olmuş bir gerçekliğin ifadesidir; en azından öyle olmalıdır ve öyle görünmüyorsa, gören gözlerin, duyan kulakların ve kendine mukayyet olan akılların, it izlerinin at izleri ile örtülmesi yarışı karşısında sessizlikten başka sığınak bulamadıklarını düşünmek gerekmektedir!

Öyleyse demek ki Ulak’ın, böyle uzun ve hem de zaman zaman bıktırıcı bir şekilde, bu gerçekleri tekraren hatırlatması, üzerindeki örtüleri kaldırması, örtmeye çalışanları deşifre etmesi, bir zorunluluğun ifadesidir; bu forumdaki gerçeklere sahip çıkma katsayısı düştükçe, yerlerde süründükçe, Ulak’ın yerden kaldırması, kendi nezdinde katsayısını yükseltmesi kaçınılmaz olmaktadır!

İşte tam buradayız ve tarihe bir kez daha not düşmek için, “sen Lenin’den ya da Marx ve Engels’ten daha mı iyi bileceksin” diye düşünüp de bunu, kıt dağarcıkları, dar pencereleri ve sığ düşünce yapıları nedeniyle söze dökemeyenlerin feveranlarına aldırış etmeden, buraya kadar hatırlattıklarımı bütünlemek üzere, ilave olarak, sosyalistlerin din olgusu ve sorununa nasıl baktıkları konusundaki hatırlatmalarımı da aktarmak istiyorum; bu isteğimi, bu sözümü, siz Sosyalist Forumdaki, yere düşen ve başkalarının, yani sosyalizm düşmanlarının göz diktiği ve üzerinde tepinmek için türlü çeşit bahane uydurdukları yetmiyormuş gibi, bu tepinmeye “sol”-“sosyalist” bir kılıf bulmaya çalıştıkları sosyalizm bayrağını yükseğe kaldırma konusunda hassas olan forumdaşların, buraya kadar aktardıklarımı eleştirel bir gözle irdeleyene kadar yerine getireceğimden kuşkuları olmamalıdır!

Barış Zeren'e şükranlarımla...

Fikret Uzun

13-Mayıs-2015