13 Mayıs 2014 Salı

POPÜLİZM İLE HALKÇILIK AYNI ŞEY DEĞİL DEMEMİŞ MİYDİK 2





POPÜLİZM İLE HALKÇILIK AYNI ŞEY DEĞİL DEMEMİŞ MİYDİK 2
II.

LAİK DÜZEN Mİ ÜMMET DÜZENİ Mİ

Öcalan mesajında otoriter laikçiliği dolayısıyla laikliği de yerden yere vurmuş; peki öyleyse nedir Laisizm?

Öncelikle laisizm kavramına yaklaşımın net olmadığını ve içinde olanların da, dışında olanların da laisizm’i bir kavram olarak pek bilmediğinin ortada olduğunu hatırlatmalıyım. İçinde olan hemen herkes, laisizmi, çeşitli dinlerin ve tarikatların, bir arada ve barış içinde yaşaması olarak anlıyor olduğu bir hali var.
Bilenleri ve bu hali taşımayanları ayırıyorum.
Laisizmi dinsel gericiliğin egemenliği karşısında engel olarak görenler, bu nedenle de dışında yer alanlar ise, onu din düşmanı, inanç ve vicdan özgürlüğünü kısıtlayan ve/veya yasaklayan bir yaklaşım olarak gösterirler.
Bu gün İslam’ın yanında, Hıristiyanlık ve Yahudiliğin de yayılma savaşı içinde olduğu açıkça görülürken, laisizmi, sadece dinlerin birbirine saygılı konumu olarak almak, cahillerin ve ikiyüzlülerin işidir!
Oysa laisizmin özü, kamu işlerine aklı egemen kılmaktır. Laisizmin temeli, toplum yaşamını akıl ilkeleri üzerine kurmaktır. Bu haliyle laisizm, hem felsefi ve hem de ekonomik bir akımdır.
Dolayısıyla din temelli politik partilerin laik düzende yeri olmaması son derece akla yatkındır.
Din temelli partinin veya tarikatların devlet iktidarına egemen olması durumunda veya din temelli devlet düzeninde laisizme yer olmayacağı da açıktır.
Bunun tersi de doğrudur; yani Laisizmi ilke edinmiş bir toplumsal yapıda, din ve dinsel inançlar ve düşünceler yasak olmamakla birlikte, dinsel gericiliğin egemenliğine, bu amaçla örgütlenmesine yer yoktur.
Yani Laisizm din düşmanlığı değildir; dahası, dinsel gericiliğin egemenliği riskine karşı dini yasaklamak hiç değildir!
Laisizm kavramı doğru biliniyor mu imiş tartışması için bu küçük hatırlatmanın yeteceğine inanıyorum.
Laiklik, embriyon halinde solculuk ve sosyalistlik demektir. Millicilik de aynıdır ve ikisinden birden korkmak, solculuktan korkmaktır!
Korkanlar en başta emperyalistler ve tekeller, büyük büyük zenginler, onların bilumum işbirlikçileri ve özellikle de onların ideolojik tetikçiliğini yapan sahtekâr “sol/sosyalist” gömlekli aktörlerdir!
Ve korkmakta haklılar; ancak solun laiklikten ve millici olmaktan korkması yersizdir, akıl tutulması değilse, egemen sınıfların politik programlarına biat etmiş olmalarının yansımasıdır!
Buradan hareketle ve çoktan defteri dürülmüş olan ve yeni duruma uydurulmaya çalışılan Kemalizm’den korkunun canlı tutuluyor olması ve bu anlamda asıl mücadele edilmesi gereken olgunun ve bu olgu ile bağlı kavramların üzerinin örtülmesi çabalarının hâlâ ve yenileri de eklenen “ideolojik tetikçiler”in yoğun çabaları ile devam etmesi nedeniyle Kemalizm’de laikliğe ve aydınlanmaya vurgu ile millicilik’e yapılan vurguyu hatırlatmak yerinde olacaktır!
Millicilik, milli petrol, milli ilaç sanayi, üslerden arınmış bir Türkiye, milli sanayileşme ve kalkınma olarak anlatılmaktadır. Sanayileşme kalkınma ile özdeşti ve bağımsız olabilmek için vazgeçilmezdi ve Coca Cola , “yarısı zehirdir” sloganı ile reddediliyordu; milli değildi ve içilmemesi isteniyordu. Milli sanayi ise ancak kamu işletmeleri ile yapılabilirdi.
Tarif nettir, aydınlanma ve kamu işletmeleri eliyle milli kalkınma, sosyalizme giden yoldur. Kemalist “devletçilik” ve “halkçılık”, Türkiye’de sosyalizmin ön tarihidirler.
İşte şimdi, dost-düşman, devrimcisi karşı devrimcisi, yoksulu zengini, ezileni zalimi, sömürüleni sömüreni hemen herkesin sahip çıktığı, ilgi ve sevgi gösterdiği Deniz Gezmişler de böyle yoğrulmuşlardı.
Egemen sınıfların Denizlerden korkmaları, kendi sınıflarını bile sarmış olan bu ilgi ve sevgiden korktukları anlamına gelmekte ve asıl korkularının laiklik ve millicilik olduğunu göstermektedir!
Şimdi ve epeydir, bu korkunun, bir uluslararası resmi politika olarak, bütün dünyanın, artık mahkûm edildikleri mevcut durumlarına sebep olduğu açıkça görülen politikalarla yönetilmek istemediklerinin işaretlerini veren ezici çoğunluğuna ve daha çok ABD-AB emperyalizminin post modern renkli ekonomik-ideolojik- politik hegemonyasının eşliğinde, Yeni Dünya Düzeni Projesinin önündeki engelleri temizlemek üzere dayattığı bir korku olduğu, çok net olarak görülmektedir!
Oysa tümüyle nesnel olana bağlı olarak kavramlaştırılan ve politika haline getirilen bu olgu ve kavramların, günümüzde kavramlaştırılan, daha doğru bir anlatımla ifade etmek gerekirse, ekonomik ilişkilerden ve toplumsal sınıfların bu ilişkilerden bağımsız olmayan savaşımından tamamen özerk bir öznel yaklaşıma veya iradeye bağlı olarak kavramlaştırılan ve çok kez “milliyetçilik” ile hatta “ırkçılık” ile özdeşleştirilerek vurgusu artırılan “ulusalcılık” ile ilgisi yoktur!
Ama karşıtlık, “devletçilik”, “halkçılık”, “millicilik” olgu ve kavramlarının, tüm nesnelliklerinden bağımsızlaştırılarak, bu “ulusalcılık”ın içine sokulması üzerinden inşa edilmektedir ki son tahlilde bu karşıtlık, aydınlanmaya ve nesnel bir dinamizm ile kurulmuş yapı ve kurumlara karşı ve elbette “postmodern” bir eğilimin içinde olarak inşa edilmiştir!
Bu anlamda, şimdi büyük büyük sermayenin ve kuyruğundakilerin, korkularını irticaya sarılarak gidermek istemeleri tesadüf değildir!
İşte hiçbir düşünsel ve politik yakınlığı olmayanların bile taraftar oldukları, hatta yer yer abartarak yüksek tutmayı bir politika haline getirdikleri Gezi direnişlerinde vücut bulan halk isyanına biber gazıyla ve mermi ile uygulanan devlet terörü, bu korkunun yansımasıdır ve gençliğin de halkın da sürü kalmasını istediklerini açığa vurmaktadır ama yeterince sürüleştiremedikleri için pek kızgındırlar ve saldırılarındaki ölçüsüzlük bu kızgınlığın yansımasıdır!
Diğer yandan, resmi politikanın içinde olanların bile, bu direnişi ve halkın katılımını abartılı biçimde yüksek tutup, aynı fotoğrafın içinde görünmek istemeleri de, Türkiye’de epeyden beri var olan vurgun yemiş solcuların ve hiçbir zaman solcu olmamış sahtekârların oluşturduğu “sol sektör”de “solcu” gömleği ile kalabilmenin diyetidir!
İşin tuhaf yanı, epeydir, kendilerine Denizlerin, Mahirlerin çizgisini ve yiğitliğini, halkçılığını bayrak edinen grup ve grupçukların da laiklik ve millicilikten ve hatta aydınlanmadan korkuyor olmalarıdır!
Ve akıl tutulması ne kadar ileri seviyededir ki, “NATO’ya Hayır” sloganı atanların bile, laiklik ve millicilikten korktuklarını, en azından reddettiklerini görebiliyoruz; oysa “NATO’ya Hayır” sloganı “millici” olmanın ifadesidir!

Ancak artık çok net görülüyor,Türkiye’de çok derin bir laisizmin, iktisadi, politik ve felsefi temeli vardır ve toplum eskisinden çok fazla laisize haldedir!
Bugün “vatanszılık”a vurgu yaparken, bu vurguyu kuvvetlendirmek ve kabul edilir kılmak için, Kâbelerinin “insan”, vatanlarının ise “dünya” olduğu önermesini öne çıkaranların, aslında ne demek istediklerini tam olarak bilmedikleri; daha doğrusu, bu söylemle  “ne sınıf, ne millet, ne milliyet, ne mülkiyet ve sadece insan” dediklerinin farkında olmadıkları; yani sınıfsız-sınıf kavgasız, milletsiz-ulusal kavgasız, mülkiyetsiz- mülk için kavgasız ve tekâmül etmiş insanlık için uğraş veren yeni insanın tarih sahnesine çıkmasına
yönelik bir vurgu olduğunun farkında olmadıkları apaçık görülmektedir; çünkü bu otomatiklik kazanmış politik yaklaşım, tümüyle öğretilmiş bir resmi politikanın savunulmasına hüküm giymiş olmayı yansıtmaktadır!
Vurgulu bir şekilde yurdun, yurttaşlığın, milliciliğin ve laikliğin karşısına koydukları bu önerme, aslında pratik hümanizmin gerçekleşmiş olduğu bir dünyaya vurgudur ki bu dünyada artık ulusal, sınıfsal farklılıklar olmayacaktır; tarihsel ve toplumsal gelişmenin öznesi ve bu anlamda lokomotifi, bu günün insanından çok çok farklı olan ve tırnak içinde değil, tamı tamına yeni olan, yani tekâmül etmiş insan olan insan olacaktır ki işte o zaman merkez insan, yurt da dünya olacaktır!
Öte yandan “tek devlet, tek millet ve tek bayrak” önermesine, ulusların, milliyetlerin, insanın tekâmül etmesi yönündeki gelişmenin lehine, zor yoluyla değil ama özgürce asimilasyonuna ve en sonu ortadan kalkmasına dayalı bir eğilimle karşı çıkılmamaktadır!
Tam tersine, böyle yüzlercesine alan açıp, açılmış alanları tanıyıp, farklılıklarını zenginlik olarak görüp, bunları sonsuza kadar canlı ve kalıcı tutmaya dayalı eğilimlerce karşı çıkılmakta ve bu anlamda, bu karşıtlık, yukarda altını çizdiğim “öğretilmiş resmi politikalar”a biat etmiş olmanın içinde olmaktadır!


Oysa bir paradoks gibi görünse de, devletsiz, sınıfsız, ulussuz, mülksüz ve mülk için kavgasız bir dünya özlemi, son tahlilde, bugün hem ezilen ve sömürülen sınıfların özlemidir ve hem de ezen ve sömüren egemen sınıfların özlemidir!

Dolayısıyla “tek devlet, tek millet, tek bayrak” vurgusunun “zırva” olması ile olmaması yönünde ki eğilimlerin, ezenlerin mi ezilenlerin mi duyduğu özlemi yansıtıp yansıtmadığının sağlaması çok kolaydır.

Birincisi, bu eğilim ve olgunun,”tek devlet, tek millet, tek bayrak”, sınıfsal-toplumsal bağlamından kopuk bir öznel politika ya da “söylem” ile tarih sahnesine çıkmadığı gerçeğine ve ikincisi tümüyle üretim ilişkilerinin, tarihsel-sınıfsal-toplumsal gelişme içinde bir yerde zorunlu olarak ortaya çıkardığı bir eğilim ve olgu olduğu gerçeğine yaklaşımdır!

Dünyanın bu günlere, barbarlıkların, barbarlıkla alt edilmesiyle geldiğini hepimiz biliyoruz; öyleyse, bugünkü dünyada, barbarlık şiddetini artırarak devam ettiğine göre, “ya barbarlık ya sosyalizm” söylemi de iki yönlü bir sınıfsal eğilimi yansıtmaktadır; çünkü geldiğimiz noktada, barbarlık yok olmamış ve tam tersine daha da şiddetlenerek, karşısında konumlanan ve en güzel dünyanın özlemini taşıyan bir barbarlığı yaratmakta ve bu en güzel dünya için kavgaya zorlamaktadır!

İşte resmi politikanın sahipleri ve kuyrukçuları, bir taraftan ulusal nihilizme ve diğer taraftan sosyalizme ve beraberinde, içine din özgürlüğünü de kattıkları soyut bir özgürlüğe vurgu yapıp, bu temelde ideolojiler üretmesi ve yayması, hatta dayatması, sınıfların ve ulusların var olduğu, sömürünün ve ezginin katmerleşerek devam ettiği, dolayısıyla kavganın ve adaletin temelinde hâlâ mülkün, yani “vatan”ın olduğu bir dünyanın kalıcılığı içinde, “sınıfsız”, “milletsiz”,  “mülksüz” ve “mülk için kavgasız” bir dünyayı kabul ettirmek üzere, “sosyalizm”i, barbarlığa karşı barbarlık göstererek değil, barbarlığa karşı henüz o tekamüliyete erişmemiş insanlardan, hâlâ sınıf ve ulus olan insanlardan, insanca ve elbette barbarlığın egemen olduğu bir dünyanın kalıcılığı içinde kurması özlemini beklemekte ve bunun için bütün ideolojik –politik araçlarını seferber etmekte ve hegemonyalarını bu temelde kurmakta, geliştirmektedirler!

Demek ki, “tek devlet, tek millet, tek bayrak” söylemi de, “ya barbarlık, ya sosyalizm” söylemi de, sınıf ve sınıf mücadelesi gerçeğinin yansıması olan söylemler olduğu halde, sınıflar üstü birer özerk
söylem haline indirgeyenlerin de söylemi olmakta ve iki uç eğilimin
özlemleri aynı ifadelerde ama zıt biçimde yansımaktadır!


Yani bu söylemlerde ezilen ve sömürülen sınıfların özleminin yansıması başkadır; ezen ve sömüren sınıfların özleminin yansıması bambaşkadır; birbirine taban tabana zıtlığı ifade etmektedir!

Bir taraf, gerçek anlamda sınıfın, ulusun ve devletin ve sömürünün gerçekten var olmadığı bir dünyayı- ki pratik hümanizmdir- özlemektedir ve bu söylemlerdeki özlemlerinin, onları bu dünyaya yaklaştıracağını duyumsamaktadır; diğer taraf ise, bu söylemlerle sınıftan, ulustan ve devletten kaçışı dayatarak, barbarlık potansiyellerinin ve güdülerinin en yüksek ve azgın olduğu bir zamanda, sınıfaşırı, ulusaşırı ve devletaşırı ve dünya çapında örgütlenmiş bir toplumda sömürüyü, her bakımdan riskli görülen barbarlığa gerek kalmayacak şekilde kalıcı kılma ve daha da artırma özlemini yansıtmakta ve aynı zamanda gizlemektedir!

Bu konuda ideolojik tetikçileri ile ne kadar övünseler azdır!

SEKÜLARİZM

Diğer bir konu olan ve laisizmden Çin duvarı ile ayrılmayan sekülerizme de aşina olmadığımızı kabul etmeliyiz ki tariflere bakılırsa, sanki sekülerizm ile laisizm arasında Çin duvarı vardır; oysa ikisi iç içedir ve laiklik ile sekülerizm kavramları, Türkçede sıklıkla eşanlamlı kullanılır. Fransız sekülerizmi olarak da anılan laiklik kavramı, daha kapsamlı olan sekülerizm hareketinin bir parçasıdır.

Sekülerizm, din merkezli veyahut dinî öğeleri sosyal, hukukî ve siyasî anlamda tayin edici kılan bir yaklaşımın tersine, bunları sosyal, hukukî ve siyasî kümeden ayıran bir yaklaşımı tanımlar.

Fransızca sözlükte, seculariser sözcüğünün karşılığı, dinsel nitelikten ayırmak, cismanileştirmek olarak verilmektedir ve aynı şekilde secularite ya da seculier, papaz bağımsızlığı anlamındadır ve aynı zamanda da, dünya hayatından pay alan, bir tarikata veya manastıra bağlı olmayan, dünya hayatı yaşayan, laik, cismani anlamlarını vermektedir.

Seküler, ruhani olmayan, yani dünyevi olan demektir; seküler kelimesi, dünyevi olanı belirtir ve dünyanın nesnel halinin göz önünde tutulması demektir.

Sekülerizm, din merkezli veyahut dinî öğeleri sosyal, hukukî ve siyasî anlamda tayin edici kılan bir yaklaşımın tersine, bunları sosyal, hukukî ve siyasî kümeden ayıran bir yaklaşımı tanımlar. Çok geniş bir terim olan sekülerizm, içinde birçok farklı akım, tür ve teori barındırır.

Devam eden anlatımlarımızla daha da netleşecektir ki laiklik de, sekülerizm de, modernite ile var olan ama Öcalan’ın tekellerin düzenini anlattığı “kapitalist modernite”si ile ortadan kaldırılan olgulardır!

Ayrıca dinselleştirmenin kapsamlı ve sistemli bir operasyonel iş olması da, aynı anlama gelmek üzere İslamizasyon da tekeller düzeninin ihtiyaçlarının içindedir; öyleyse laiklikten ve sekülerizmden kurtulmak, tekelci düzenlerin, aynı anlama gelmek üzere, Öcalan’ın “kapitalist modernite”sinin ihtiyacı ve amacıdır!

Öyleyse bir taraftan “kapitalist modernite”ye en ahlaksal ve yüce nefretle şimşekler yağdırıp, çözümün adresini “demokratik modernite” olarak işaret etmek, diğer taraftan laikliğe tıpkı tekelci düzenlerin hışmı ile saldırmak pek yaman bir çelişkidir!

İSLAMİZASYONUN TARİHÇESİ

Diğer yandan, Türkiye’de kamu işlerine dini, yani İslamı egemen kılmanın tarihi çok öncedir ama bunun, 12 Eylül faşist darbesi ile hızlandırıldığı ve sonunda en tam ifadesiyle dini egemen kılacak kadroların bulunduğu ve Türkiye’yi İslamlaştıranların Türk Silahlı Kuvvetleri olduğunu da biliyoruz!
Ayrıca, İslamizasyonun Sınıfsal olduğunu da biliyoruz ve önce iç dinamiklerinin harekete geçtiğini kabul etmek durumundayız.
Öyleyse din’e vurgu da veya din’i de özgürlükler alanına, dolayısıyla dindar yurttaşları da mazlum halklar kategorisine sokmak da, yukarda altını çizdiğim “resmi politika” dinamizminin içindedir!
Bir öğretici gerçek daha var; Türkiye’ye karanlık, “Komünizmle Mücadele Dernekleri “ içinden gelmektedir ve karanlığın siyasete atılması kanlı Pazar iledir; Fethullah Gülen dâhil, birçok önderi, bu karanlıkla büyümüş ve karanlığı artırarak ilerlemişler ve artık pek çok yerde tepemizdedirler!
12 Eylül faşist cuntası, TİB’i 1983 yılında kurdu; Cuntanın ayaklarını yere bastığı tarihtir.
TİB, Genelkurmay genel Sekreterliğine bağlı olarak gizli bir kararname ile kurulmuştur. Adındaki “Toplumla ilişkiler”, TİB’in, toplumu İslamlaştırma amacının işaretiydi. DİTİB ise bir yıl sonra kuruldu, yurtdışında, Almanya’da faaliyet gösterdiler. Aralarında Tahir Tamer Kumkale’nin de bulunduğu subaylar DİTİB’de toplantılar yaptılar ve “yıkıcı” ve “bölücü” akımları anlattılar; halkı DİTİB (Diyanet İşleri Türk İslam Birliği) şemsiyesi altında camilerde toplanmaya çağırdılar. 12 Eylül Cuntası’nın oluşturduğu Danışma Meclisinde de sivil uzantıları vardı. Danışma Meclisi’ne cunta kontenjanından atanan Ertuğrul Zekai Ökte, MGK danışmanı idi; TİB’i kurmayı da üstlendi. Türk Tarihi Dergisini 1965’ten itibaren aralıklarla çıkaran kişidir. TİB’in önde gelen subaylarından ve Diyanetin başdanışmanı olan Oğuz Kalelioğlu, Kıbrıstadır, parti kurmuştur ve görünüşe göre milliyetçidir. Kıbrıs Adalet Partisinin başkanlığını yapmıştır. Tahir T. Kumkale ise, Fatih Üniversitesinde “Atatürkçülük” dersi vermekte idi. Albay Altan Ateş, TGRT’nin başında idi ve hepsinin, başından beri tarikatların içinde olduğu anlaşılmaktadır.
Demek ki bizdeki tarikatların birer siyasi devlet teşekkülü oldukları anlaşılmaktadır ve içlerindeki en büyüğü olan DİTİB, doğrudan devlet eliyle kurulmuştur.
Avrupa’daki Türk vatandaşlarını İslamize etmek için kurulmuş olan İslam Kültür Merkezleri, Türk ve Suudi görevlilerce ortak yönetilmekteydiler ve yapılan protokol gereği, Türk büyükelçileri ikinci başkan olmaktadır.
Özetle İslamizasyon ortak bir projedir ve Türkiye’de “İslami İktidarın” en büyük destekçisinin, en fazla “demokrasi”ye sahip olduğu ve birazını Türkiye’ye akıtacağı düşünülen AB olması hiç şaşırtıcı olmamaktadır.
12 Eylül’de Turgut Özal’ı buldular; tarikatçıydı ve halkı düşkünleştirme işini o üstlendi. Toplumla ilişki kurmak için, MEB’i de TİB’in emrine verdiler; TİB, MEB’i tarikatlara açtı; artık, tarikatların en örgütlü oldukları alanlardan biridir.
Düşkünleştirme mi?
İngiliz Sanayi Devrimi, köylüleri topraklarından uzaklaştırmış, kitleler halinde, büyük şehirlerin atölyelerine doğru göçe zorlamıştı. Bir iş bulma şansına sahip olan özgür insanlar şanslıydı, bulamayanlar açlığın insafına terk edildi.
Ancak, öylesine kalabalıktılar ki, yeni gelişmekte olan piyasa, hepsine iş bulamayacağını anladı. Böylece, 1795’te “Speenhamland” adı verilen bir düşkünler yasası çıkarıldı. Yasa uyarınca, bir iş bulamayanlar Kilise’ye sığınacak, Kilise bu düşkünlere bir öğün yemek ve yatacak bir yer sağlayacaktı.
Fakat bir iş bulabilen yoksullar da aldıkları ücretle ancak bu kadarına sahip olabiliyorlardı. Haliyle yoksul çalışanlar da gönüllü olarak düşkün olmaya başladı. Kiliseye sığınmak, ücretli bir işe sahip olmaktan daha iyiydi.
İşte düşkünleştirmenin ve “hayır”ın, “hak”ın önüne geçmesinin özeti budur!

İngiltere’de sendikal hareketin ortaya çıkması ancak düşkünler yasasının kaldırılmasıyla mümkün olmuştur. Hayır ise, sadece profesyonel düşkünler üretmiştir. Profesyonel düşkün, dilencidir, bütün refleksi, dağıtılan hayır’dan daha çok pay almaya yöneliktir.

Sınıfın sınıf olması için önce sadakadan kurtulması gerekir.

Düşkünler Yasası’nı takip eden iki yüz yıl, yardımın “hayır” olmaktan çıkarılıp “hak”a dönüştürülmesi mücadelesi ile geçti. Ekim Devrimi ile başlayan 20. Yüzyılın başında ise, işçi sınıfının, “yardım” değil, her şeyi talep edebileceği anlaşılmıştı. Böylece yardımlar “hayır” olmaktan çıkıp “hak”a dönüştü.
Sonra, sosyalist sistem çözüldü, kapitalist dünyada üç yüz yıl öncesinin, yoksul yardımlarını bir yük olarak gören vahşi anlayışı hortladı.
Kapitalist sistem açlığın kırbacını yeniden kuşanmıştı.
İşte düşkünleştirmenin kıymet-i harbiyesi budur ve geldiği nokta burasıdır ve de artık buradayız.
Diğer yandan,1997 yılı İslamizasyon açısından ikinci milat oldu; TİB’in teorisyeni E.Z. Ökte, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi’ni yeniden çıkarmaya karar verdi ve “Yeniden Müdafaa-i Hukuk” kapağıyla yayınlandı.
Emekli General Mahmut Boğuşlu’nun, “din tehlikesini önlemek için herkesi dindar yapma” önerisi de bu tarihtedir.
Aynı yıl 28 Şubat kararları açıklandı, Sonra adında Müdafaa-i hukuk, Kuvva – i milliye, Atatürkçülük olan pek çok yeni örgüt ortaya çıktı. Çıkış noktaları, “Belgelerle Türk Tarihi Dergisi”dir. Ancak 28 Şubat artık karşılıksızdı; İslamizasyon tamamlanmıştı ve ne TSK’de, ne de bürokraside laik bırakılmıştı.
Böylece Laisizm silahsızlandırılmıştı ve kendisini koruyacak bir ordudan yoksundu; ancak, buna karşın laikliğin toplumsal bir tabanı olduğu da ortaya çıkmıştı.
Dinsellik, eninde –sonunda öğrenme kabiliyetini tüketmek ise, İslamizasyon, eninde- sonunda Türkiye’de insanı bozma operasyonudur. Sınıfsaldır ve bilinci bozarak, fabrika düzeninde sükûnet peşindedir, sağlamıştır demek istiyorum!
Öyleyse, İslamizasyon, kolay yönetim ve diktatoryal rejim için taban yaratma işidir; bilgisiz ve tabi insan imalatı demek mümkündür ve artık buradayız ve burada feodaliteyi görmek kolaylaşmaktadır!
Devlet var, ancak ulus-devlet yoktur ve sınırlar zayıflamaktadır; tavan var fakat taban yoktur ve istenmemektedir.
İşte İslamizasyon budur ve bir tabansızlaştırma işidir; feodalite ve tekelci düzen tabansızdır öyleyse İslamizasyona muhtaç olmaları anlaşılır bir durumdur!
Huizinga’nın tespitiyle, feodalite döneminde, şövalye düzeni ile tarikatlar birbirinden ayrılamıyordu ve artık fabrikalarla tarikatları birleştirmek İlamizasyonun olmazsa olmazlarındandır.
Demek ki, devletin tekelleştiği, tekellerin devlet olduğu bir düzene, feodalite demek zorundayız; feodalite parsellenmiş devlet biçimidir.
İşte önümüzde kapitalizm yerine böyle bir model var ve en sağcısından en “solcu”suna, herkes bu modele uyum sağlamak için çırpınıp durmaktadır.
Demek ki orta çağ ve feodalite bize çok daha yakındır ve önümüzdeki model olmaktadırlar ve anlamamızı kolaylaştırmaktadırlar. Öyleyse, tembellik, düşünememe, tabansızlık, parsellenmiş devlet ve şiddet ile konspirasyon feodalite’yi tarif etmektedir.
Bu tarifler, sağcısının solcusunun, dindarının dinsizinin, açığının kapalısının, Kürdünün Türkünün içine girdiği resmi politikaların mantığını anlamaya yetiyor!

Fikret Uzun

12 Mayıs 2014

12 Mayıs 2014 Pazartesi

POPÜLİZM İLE HALKÇILIK AYNI ŞEY DEĞİL DEMEMİŞ MİYDİK 1



POPÜLİZM İLE HALKÇILIK AYNI ŞEY DEĞİL DEMEMİŞ MİYDİK 1

DEVRİMCİSİZLEŞTİRME HAMLELERİ DEVAM MI EDİYOR

İslam’ın ümmet anlayışının öz olarak ulus-devletçilikle bağdaşmadığını belirten Öcalan, kendi buyurduğu “demokratik İslam Kongresi”ni toplayan mümin kardeşlerine gönderdiği mesajına, İngiliz İmparatorluğu’nun, ulus- devletçiliği İslam ümmetini parçalamak için icad etmiş olduğunu ve başat ideolojisi olan milliyetçiliği çok bilinçli olarak İslam ümmetinin bağrına beynine ve rahmine yerleştirmiş olduğunu vurgulayarak başlamış!

İslam’ın hem dili hem de felsefesi sayesinde önemli bir evrensellik kazandığına vurgu yapan Öcalan, genelde tüm canlılara özelde insana özgü topluluklara İslam evrenselliğinin özünde yatan adil ve özgürce yaklaşımları uygulamalıyız, yani, kul hakkı yememeliyiz ve karıncayı ezmemeliyiz diyerek devam etmiş!

Sonra da lafı Hizbullah ve El Kaide’ye getirerek, Bu iki akımın, esasında kapitalist hiçleştirmenin İslam ümmetinin başına bela ettikleri güncel faşizm olduklarını vurguladıktan sonra, otoriter laikçi ve milliyetçi faşizmin dünün ve bugünün halen acımasızca uygulanan devletçi faşizmi iken, sözde daha güncel ve radikal dinciliğin faşizmi de bu adı geçen akım ve partiler eliyle olmakta olduğunu vurgulamış ve bir de vaatte bulunmuş:

Kürdistan'daki özgürlük hareketi asla ne bu otoriter laikçi milliyetçi ne de radikal dinci geçinen iki ana merkezli sapkınlığa düşmeyecek ve fırsat tanımayacaktır.

Bunları ifade ettikten sonra Öcalan,”Ateist, komünist, materyalist gibi kavramların Batı’nın icad ettiği kavramlar “olduğunu ve bu kavramların peşinden gidenlere “kavram kölesi” demenin daha uygun düştüğünü de ekledikten sonra, ”İslam'ın dindarı ve ateisti olmaz” demiş ve “bütün mümin kardeşlerini, paylaşmaya, iradeleşmeye, eyleme çağırarak, toplumsal esinin adil, özgür adı olan Allah'ın birliğine davetle birlikte güven olmalarını dileyerek, kongreyi selamlayıp, mesajını bitirmiş"

Öcalan’ın sarf ettiği bu ifadelerin propagandif ve ajitatif olduğu ortada; Kürt Müslümanlara onların hoşuna gidecek laflar etmesi, politikanın özü gereği, yani güç biriktirmek üzere Müslümanları Hizbullah ve El Kaide’nin etkilerinden yalıtlamak üzere olabilir ama sarf ettiği ifadeler de üslubu da, Kürt coğrafyasındaki, neredeyse tamamı, içlerinde Fetullah Gülen’in tarikatı da olan çeşitli tarikatlar eliyle dinsel bir alana hapsedilmiş, kendi özel işi sayarak değil, başka ifadeyle Allah ile kendi arasındaki bir durum olarak değil, tarikatların yönermeleri ve buyrukları çerçevesinde dinsel vecibelerini yerine getiren, Öcalan’ın kendisi ile birlikte temsil ettiği hareketi de özdeşleştirdiğinin işaretlerini verdiği Müslüman Kürt halkına yöneliktir; dolayısıyla buradan, kolay kolay, Öcalan’a bir güç olarak pek iş çıkmayacağı, çünkü bu kitlenin ağırlıklı olarak tarikatların etkisinde oldukları açıktır!

Öte yandan Öcalan, onca lafı sıralarken, aynı zamanda tarihe de not düştüğünün ayırdında değilse, ya da bunu önemsemiyorsa, tarihe kaydetmek üzere sormak gerekir ki, onca feylesofça ifadesi olan, tarihsel gelişmeye yönelik çeşitli çözümlemeler yapan ve buna önem verdiğinin işaretlerini veren Öcalan’ın, bu mesajı son derece manidardır; buram buram kuyrukçuluk kokmaktadır ki bir yaşıma daha girdim dedirtecek türdendir!

HDP nezdinde sosyalizm niyetine “radikal demokrasi”ye, Kürt Halkının kurtuluşu nezdinde “sosyalizm” den de yüksek tuttuğu “demokratik komün”e, 1 Mayıs geldiğinde, işçi sınıfı ve sosyalizme vurgu yapan Öcalan’ın şimdi de Müslüman Kürtlerin Müslümanlığını okşayarak, kurmayı planladığını ilan ettiği Kürt toplumuna, yüksek tuttuğunun vurgusunu özellikle dile getirdiği İslam evrenselliğinin özünde yatan adil ve özgürce yaklaşımları uygulamaktan söz etmesi bu güne kadar dediklerimizi teyit eder mahiyette bir açıklık yaratmakla birlikte, bu anlamda, yani dediklerimizi teyit etmesi açısından başkası beklenemezdi ve bu açıdan bir tutarlılığa sahip olduğu yadsınamaz!

Ama Öcalan’ın, sırasının gelmesini bile beklemeden, toplanmasını buyurarak sıralamaya soktuğu, “Demokratik İslam Kongresi” ne gönderdiği mesajda (şimdi devlet medyasının sevincini ve heyecanını daha da artırdığını kimse görmemezlik edemez), her tarafı tarikatlarla sarılmış ki bu iddia benim uydurduğum bir şey değildir, bizzat Öcalan tarafından ortaya konulmuş iddiadır, müslüman cemaatine, “materyalist”i ve “komünist”i, “ateist” olduklarını da çağrıştıracak şekilde sıralayarak Batı’nın, yani kapitalizmin icad ettiği kavramlar olarak ve hatta bu kavramların peşinden gidenlerin “kavram kölesi” olduğunu, “İslam’ın dindarı ve ateisti olmaz” şeklindeki gülünç ifadeyi de ekleyerek tanıtlaması eşliğinde müslüman Kürtlerin Müslümanlıklarını okşayarak, dolayısıyla Müslümanlığı yüksek tutuğunu ve hatta kuracağı toplumun yönetim ilkeleri arasında en yüksek yeri kaplayacağının işaretlerini vermesi, çizmeyi aşmak misli tarif edebileceğimiz bir yörüngeye girildiğinin ve hızlı adımlarla ilerlendiğinin artık kabul edilmesini gerektirmektedir!

Devletin de, ulus’un ve ulus-devletin de, dolayısıyla “kapitalist modernite”nin de ve hatta “komün”ün de, hatta ve hatta “demokrasi”nin de, bununla birlikte UKKTH ilkesinin de kavramsal olarak, nesnel, tarihsel ve güncel olarak ne olduklarını, neye benzediklerini ve dosta düşmana ne ifade ettiklerini, bazılarını rahatsız edecek denli epey bir cümle sarf ederek aktarmıştım; bu nedenle tekrar etmeyi düşünmüyorum, ancak Öcalan’ın bir taraftan ortaya sırf İslami kümelenmelere ittifak kapısı açmaya bir mantıklı zemin yaratmak için, ortaya bir “kavram köleliği” iddiası atarken, kendisinin, her tarafından “demokratik” şurubu akıtarak ortaya attığı kavramlarının “kölesi” olduğunu görmediğini hatırlatmak istiyorum; dolayısıyla kavramlarla fazla oynanınca, nesnelliğinden ve sınıfsallığından dolayısıyla tarihselliğinden ayrılınca, ortaya nasıl ucube lakırdılar çıktığını gösterme hak, sorumluluk ve görevimi yerine getirmek için bir miktar cümle kurmak istiyorum!

Öcalan “mümin kardeşlerine” gönderdiği mesajında, öteden beri bir canavar olarak gösterdiği Ulus-devlet yanında Laisizmi, de bu canavarın bir keskin dişi olarak, soyut ve öznel bir çaba ile nesnelliğinden, sınıfsallığından ve tarihselliğinden ayırarak Müslüman Kürtlerle birlikte bizim de önümüze koymuş, öyleyse üzerinde durmadan ve başlamışken konuyu biraz daha derinlemesine açmadan olmaz!

Ama önce, bir yere veya akıllara not edilmesi için, birkaç düşünsel vurgu yapmak istiyorum ki özgün düşüncelerim değildir; daha önce de söylenmiş olan ve aklımda duran düşüncelerdir, ancak hatırlatmanın tam zamanıdır:

Devrimden çoktan vazgeçtikleri anlaşılan ama Kürt popülizmi söz konusu olduğunda, dalından düşen her yaprağın çıkardığı sesten “devrim” sonucu çıkaran Öcalan ve tilmizleri, eminim kabul etmeyecekler ama dünyanın kalbinin ve hızlı hızlı attığı bu coğrafyada, Türkiye devriminin “öz”ü, tarihsel zorunluluk anlamında, sosyalist olmak durumundadır; ancak özünde halkçı devrim temeli vardır.

İkinci vurgum; Türkiye devrimini üstlenen bir örgütlenmenin, gelip gelip bir karanlığın içine giren PKK vesayetinde olması sakıncalıdır.

Ayrıca, vesayet yoluyla yapmak başkadır, ortak yapmak bambaşkadır.

Eğer Türkiye devrimci süreci, örgüt şovenizmi, kısırlık, Türkiye’nin bitmişliği ve kokuşmuşluğunun yansıması nedenleriyle örgütünü bulamazsa, buraya PKK’nin uzanması kaçınılmaz olabilecektir; antiparantez, HDP’yi bu temelde almak yerindedir!

Üçüncü vurgum; ulusal kurtuluş savaşı, bir öznel kurgunun ürünü olmamakla birlikte, iç savaş değildir; ancak zaman zaman ve çoğu zaman iç savaş ile çakışmaktadır!

İç savaşta aynı ulus kimliğinin iki yana ayrılması söz konusu oluyor; fakat iki yana ayrılmak, ulusal kurtuluş savaşlarında da görülüyor. Şimdi bu coğrafyada Kürt devrimci mücadelesi ile iç savaş birbirinin içine girme işaretleri veriyor!

Dördüncü vurgum; toplum ideolojisiz yönetilemiyor; buradan hareketle Öcalan’ın bir ideolojisi var mı ve hangisidir net olarak ortaya konmalıdır; “gerici” ve “hakiki” sosyalizm midir? İslam mıdır? Burjuva demokrasisi midir? Radikal demokrasi midir? Yoksa bilimsel sosyalizm midir? Yoksa fetişizm midir? Netleştirilmesi gerekmektedir.

Ve beşinci vurgum, biraz tekrar da içeriyor; Marx ve Engels devleti iyi yazamamış olabilir, Lenin de yeterli gelmemiş olabilir; en azından bizim anlayabileceğimiz biçimde yazamamış olabilirler, yani devleti bu kadar bilimsel anlatmak, hâlâ fazla geliyor olabilir; ama bu, Marxizm-Leninizmi ıskartaya çıkarmayı gerektirmez.

Devlet Türkiye’de, zindana düşmüş, işkence görmüş, hatta cop yemiş, biber gazı yutmuş herkes için o kadar karışık değildir; Kürt halkı için ise çok daha az karışıktır; Kürtler için devlet, zulümdür, kandır, esarettir, zindandır, deccaldır, hayvandır, canavardır ve bu ölçüde soyuttur!

Ancak, bu soyutluk, somutun zenginliğini yansıtmıyor, Devlet’i en tam ifadesiyle anlatmıyor ve bu soyutluk, derindekini vermiyor; vermeyince de soyut bir devlet kavramı ile kavga edilmiş olup, somut olanı ile yani içinde yaşadığımız ile her türlü birlikteliği sürdürmek, her türlü mikrobuna ve her türlü beklentiye açık olmak kolaylaşıyor!

Doğrudur, devleti bir canavar sayabiliriz, ama başlangıçta yavrudur ve canavar da olsa bütün yavrular sevimlidir; başlangıçta bütün ulusal-demokratik hareketler sevimlidir ve hepsinin devlet olma amaçları vardır!

Ancak devlet olmak, devleti ortadan kaldırmayı amaçlamadığı ölçüde, böyle bir perspektiften uzak olduğu sürece sevimsizdir ve en azgın canavara dönüşmesi kaçınılmazdır; yavru-hayvan devlet, kendini ortadan kaldırmayı amaçlamadığı sürece, kan içerek canavarlaşır!

Benzer diğerleri gibi, Türkiye Cumhuriyetinin devleti de kan emerek büyümüştür; 12 Eylül rejimi bu canavarca büyümede bir aşamadır; Türkiye solunu kolayca ezerken, Kürt’lere sınıf kini yanında ırkçı kin ile saldırmıştır; 12 Eylül rejimi, Türkiye’nin devletinin yenmeyi ve kendine güvenmeyi öğrendiği ve gücünün sınırsız olduğunu düşünmeye başladığı bir dönemdir ve hâlâ sürdüğünü ve bu güveni hâlâ taşıdığını görüyoruz!

Soyut bir “ulus-devlet” canavarı söylemi tutturmak, Kürt halkı için karışık olmayan ama o ölçüde soyut ve muğlâk olan,”trafik canavarı” veya “enflasyon canavarı” misli resmedilen “ulus-devlet” canavarı soyutluğunun üzerine yatarak Kürt halkına hem popülizm yapmak ve hem de onu devrimcisizleştirme işini kolaylaştırmak demektir!

Öcalan’ın bunda ölçüsü olmadığını ve cahil olmakla suçlanması ihtimaline bile aldırış etmeden, sırf İslam’a güzelleme yapmak için, ümmeti ulus kategorisinden üstün tuttuğunu göstermesiyle görebiliyoruz!

Vurgularım bu kadar!

Böylece, bir taraftan sosyalizme ve işçi sınıfına yüksek perdeden söylevlerde bulunan; ama diğer yandan İslam’a ve Müslümanlara filozofça sevgilerini gönderen; dahası, ateizmi saymıyorum, komünizmin ve materyalizmin, bir Batı icadı, aynı anlama gelmek üzere bir kapitalist modernite icadı olduğunu, peşinden gidenlerin de “kavram kölesi” olduğunu ilan ederek, hem sosyalizmin ve haliyle işçi sınıfının ve hem de bütün mazlum halkların ve şimdi de mazlum olarak nitelediği İslam’ın en adil, özgür ve demokratik geleneklerini temsil ettiklerini ifade eden Öcalan, bugün ABD emperyalizmi nezdinde, tekeller nezdinde dolayısıyla 12 Eylül faşist rejiminin nezdinde ifadesini bulan ve bizzat kendisinin icat ettiği “kapitalist modernite” kavramında ifadesini bulan tekelci düzen tarafından dayatılan resmi politikanın içinde değilse ve kafasının içinde bilmediğimiz bir köylü kurnazlığı taşımıyorsa, ya ne dediğini bilmediğini ya da dediklerinin kendisine ait olmadığını düşünmek zorunda olduğumuzu göstermiş bulunuyorum!
Diğer taraftan, Öcalan’ın mesajında söylediği tek doğru, İslam’ın mekânlarında ve halklarında İslam’ın bütün değerlerinin neredeyse onulmaz bir biçimde tahrip edilmiş olmasıdır ki 12 Eylül ile birlikte bir taraftan aşırı bir İslamlaştırma ve diğer taraftan İslam’ın bozulması çabalarının hepimiz farkındayız; buna şunu da eklemek gerekir ki, “mesyanizm” eksenli olarak, üç büyük dinin birbirine yakınlaştırılmaları olgusu da bariz olarak kendisini göstermektedir!

Öyleyse üç büyük dinin, tek ve daha baskın bir dinle yakınlaştırılmaya, hatta içinde eritilmeye çalışıldığını düşünmek zorundayız; bunun, emperyalist ABD’nin ve daha çok bütün emperyalist sistemin üstünde olan emperyalist düzeneğin, yani devasa paraların hükümdarlığının, Yenidünya Düzeni adını verdiği küresel imparatorluk özlemlerinin içinde olduğu artık bir sır değildir!

Bu ise, parasal ya da sınıfsal hiç fark etmez, ezmeyi ve sömürmeyi bir yaşam biçimi haline getirmiş olan ve ezdikleri ve sömürdüklerini bir böcek misli gören egemenlerin, yani büyük büyük zenginlerin, zenginliklerini ancak ve ancak sömürdükleri sınıfları ve halkları kırbaçlı bir köleliğe mahkûm ederek koruyabilecekleri gerçeğinden hareketle, bunun en ucuz ve en kolay ikna edici yöntemi ve aracı olan dine bütünüyle sarılmaları ve bunu en başat yönetim aracı olarak uygulamaları ihtiyacının tekeller açısından kaçınılmaz olduğunu göstermektedir!

Bu gerçekliğin ışığında, kaba materyalistlerin ve elbette Dühring kafalıların pek sevdiği aşırı hesaplaşma ile din alanında örgütlenen tarikatların ve tarikatçıların alan bulması ve alan genişletmesi sonucunun doğduğunu ve sosyalizm ile Müslümanlığı kardeşleştirmek hatta yer yer özdeşleştirmek meraklısı olan “demokratik” ve “hümanist” sosyalistlerin pek sevdiği aşırı uzlaşmanın, akıl alanının daralmasına neden olduğu ve dolayısıyla yine tarikat ve tarikatçıların örgütlenmesinin önünü açtığı unutulmamalıdır!

Buradan hareketle de, ne “aydın din adamı”, ne de “açık görüşlü İslamiyet” mümkündür! Bunun, din alanının genişlemesine yaramaktan başka bir işlevi olmaz.

Şüphesiz, tanrı fikrinin, dinsel duyguların ve dinin varlığı, bir olgudur ve bu olgu, elbette bir açıklama gerektirir.

Bu, akılcı bir açıklama olacaksa, tanrı da, din de insanlara dair bir olaydır; tanrısal olan, insanın yarattığı bir şeydir; insan, tanrısal olanın yarattığı bir şey değildir.

Tanrı fikri, metafizik, salt çözümlenemez çelişkiler haline gelen bütün çelişkileri bir tek demet halinde özetlemek, bir araya yığmak ve yoğunlaştırmaktan başka bir şey değildir.

Böylece dinin, diyalektik materyalist bilim alanının tam karşıtı, uzlaşmazı olduğu kendiliğinden anlaşılıyor.

Diyalektik materyalist bilim, gerçeğin çelişkilerini, tersyüz etmeden, aslına sadık kalarak, yabancı, hayali, gerçek olmayan bir şey katmadan açıklar.

Fransız devriminin öncesi ve sonrası ile birlikte burjuvazi, kendi sınıf görüşüne uygun kendi öz ideolojisine sahip olacak kadar kuvvetlendiği bir zamanda, dinle ancak kendisi için bir engel olduğu ölçüde ilgilenerek kendi büyük, kesin devrimini yaptı ama eskinin yerine yeni bir din koymaktan kaçındı.

Ancak ne zaman ki burjuvazi diğer sınıflar üzerindeki, özellikle de proletaryanın üzerindeki egemenliğini pekiştirdi, o andan itibaren, din ve tanrı fikrinden, burjuva düzenin korunmasının ideolojik kuvveti olarak, Marx'ın deyimiyle, halkın afyonu olarak yararlanmıştır.

Öcalan’ın ifadesiyle “ kapitalist modernite”, yani tekelci düzen, emperyalist kapitalizm, bugün kendi sınıf baskılarını sonsuzlaştırmak, ben ucuz disiplini sağlamak yani karşıt sınıfları gönüllü bir uzlaşmaya en ucuz yöntemle ikna etmek için, kitleleri edilgenliğe, eylemsizliğe, tevekküle, yumuşak başlılığa, mutsuzluğunu kadere bağlamak için, dine daha fazla muhtaç iken, gene Öcalan’ın ifadesiyle Laikliğin ulus-devlet ile birlikte, “kapitalist modernite” ile birlikte en canavar deccal olması her halde akılla izah edilebilecek bir şey değildir!

Öte yandan Türkiye’de, mazlum olanlar, Müslüman ya da başka bir dine mensup olmalarından bağımsız olarak, Müslüman veya Hıristiyan halklar olabilir ve öyledir ama İslam, Türkiye’de hiçbir zaman mazlum olmamıştır!

Ayrıca, birisi, daha önce Marx’ın Bauer’e anlatmak zorunda kaldığı gibi, Öcalan’a anlatmalıdır ki, Öcalan da, devlet dinden, dini uygar toplum çerçevesinde kendi kendine bırakarak, kendini devlet dininden kurtararak kurtuluyorsa, bireyin de dinden, ona karşı artık bir kamu işi karşısındaymış gibi davranarak değil ama onu kendi özel işi sayarak, siyasal olarak kurtulduğunu ve işte bunun laiklik olduğunu anlayabilsin!

Özgür insan niteliğinin klasik tanınmasının, kendisini evrensel insan hakları adı verilen şeyin içinde bulduğu bir şey olduğu da anlatılmalıdır ki böylece, özgür insan nitelinin tanınmasının, bencil burjuva bireyin ve onun toplumsal durumunun içeriğini, burjuva yaşamın içeriğini oluşturan tinsel ve maddi öğelerin gemsiz hareketinin tanınmasından başka bir şey olmadıklarını; öyleyse insan haklarının insanı dinden kurtarmadığını ama ona din özgürlüğü sağladığını; onu mülkiyetten kurtarmadığını ama ona mülkiyet özgürlüğü sağladığını; onu yaşamını az ya da çok temiz bir biçimde kazanma zorunluğundan kurtarmadığını ama tersine ona girişim özgürlüğü sağladığını da anlayabilsin!

Böylece de, modern devlet tarafından insan haklarının tanınmasının, ilkçağ devleti tarafından köleliğin tanınmasından başka bir anlama gelmediğini; yani ilkçağ devletinin doğal temelinin kölelik olduğunu, modern devletin doğal temelinin burjuva toplum, burjuva toplum insanı, yani ötekine özel çıkar ve bilincinde olmadığı doğal zorunluluktan başka hiçbir bağ ile bağlanmış bulunmayan bağımsız insan, çıkara dönük emeğin, kendi öz bencil gereksinmesi ile ötekinin bencil gereksinmesine köleliği olduğunu anlayabilsin!

Dahası bu hakları modern devletin yaratmadığını; kendi öz evrimi ile eski siyasal engelleri aşmaya götürülen burjuva toplumun ürünü olan modern devlet, kendi başına, insan haklarını ilan ederek, kendi öz köken ve kendi öz temelini tanımaktan başka bir şey yapmadığını da anlamış olabilsin!

Fikret Uzun
12 Mayıs 2014

8 Mayıs 2014 Perşembe

SOSYALİZM Mİ RADİKAL DEMOKRASİ Mİ



SOSYALİZM Mİ RADİKAL DEMOKRASİ Mİ
Akseymen kardeşim,
Bu böyle olmayacak, chatleşerek sonuca varmamız zor; en iyisi ben sana kapsamlı bir cevap yazayım, böylece birbirimizi daha açıklıkla anlamanın yolunu açmış oluruz; en nihayet yaptığımız bir kompozisyon yarışması olmadığına ve solun güçsüzlüğünü aşmaya yönelik tartışmanın prototipi olduğuna göre, itiraz noktaları da böylece daha açıklıkla ortaya çıkmış olur ve daha anlaşılır biçimde eleştirel ve ilerletici itirazlar yapabilirsin!

Evet, ben seni çok iyi anladım ve senin kişisel yaklaşımlarınla ilgili konuşmuyorum ama konuştuklarımın kıymet-i harbiyesine pek itibar etmediğin görülüyor ki bu bir fetiş yaklaşımın içinden çıkamadığını gösteriyor!

Başka yerlerde yazdıklarını okuyorum; söz gelimi oralarda "proletarya diktatörlüğü"ne vurgu yapıyorsun ama aynı zamanda da bunu dışlayan bir "demokratik" komün kavramının önünde eğiliyorsun; bunun, senin içinde bulunduğun bir çelişkinin ifadesi olmadığını düşünüyorum; bu, olsa olsa, ABD emperyalizminin kırk yıldır güttüğü politika olarak “Büyük Kürdistan” projesi ile senkronize olduğu gün geçtikçe daha net görülmeye başlayan ve kökleri çok eskiye dayanan ama sanki daha çok yakın zamandaki ardılları tarafından canlandırılan “hakiki” sosyalizmin Öcalan’ca ortaya konulmuş hali olan ”demokratik” komün’ ütopyasına (üstelik Ulusların Kendi kaderlerini tayin hakkı gereği de diyemeyeceğim) bir şekilde biat etmeye mahkûm olduğun içindir!
Ve “demokratik” zincirin şimdilik son halkası olan HDP'den çıkamaman da bu nedenledir; dediğin gibi, oyunu verirsin, gerisine karışmazsın; yani HDP nedir, necidir, sorgulamazsın ama kim bilir belki bir zaman gelecek ÖDP gibi HDP üzerine de sayısız eleştiriler ortaya konulacak, hükümler verilecektir; ama şimdi, mevsim ve resmi politika HDP yönündedir, şimdi bütün devlet çemberi içindeki medya, HDP için sevinç puntoları atıyor; hep "demokrasi" aşkına!

Ama dedim ya, dün ÖDP ne ise bugün HDP odur; Truva atıdır; kimin Truva atı olduğuna karar veremiyorsan verdiğim linki oku ve varsa itirazın yap; haksızlık gördü isen çekinme ne gerekiyorsa yaz ama HDP'yi fetişleştirerek bir yere varamazsınız; Duran Kalkan’ın ÖDP üzerinden gözdağı vermesi de bu fetişi canlı tutmak içindir!

HDP’ye kendileri bile inanmıyorlar ki, herhalde senin de gözünden kaçmamıştır, HDP’den aday olan S.S. Önder beyefendi, kendisine, dolayısıyla HDP’ye oy vermemiş, başka yerde başkasına oy vermiştir!
Elbette kendine göre mantığı vardır ama beni ilgilendirmiyor; ben aslolana bakarım!
Ama bu, aynı zamanda bir aceleciliği ve bir de çaresizliği yansıtıyor!
Akseymen kardeş, iyi niyetli olmadığını, en azından prensip olarak düşünmüyorum, dolayısıyla buradan hareketle samimi olarak konuşuyorum; ifadelerin ile genç bir profil veriyorsun; ama elbette yanılıyor olabilirim, ancak yine de belirtmeliyim ki, bu gün ve hatta çok uzun zamandır, Türkiye'de en büyük sektör solu bırakanlardan oluşmaktadır.

Bu, solun içinde cirit atan gizli sağ demektir; devlet kapısının bütün sol alanlara çift taraflı açılması demektir; daha kötüdür demek istiyorum; bir bataklıktır ve onları solda görmek demek, bataklığa sol alanları teslim etmek demektir!
Dün ÖDP bu sektöre yataklık yapıyordu ve şimdi sırada HDP var, hepsi budur ve bunu anlamak o kadar zor değildir!
Ne ki HDP projesi, belli ki biraz daha geniş çaplıdır.

Peki, bunlar manyak mı ki, sol olmadıkları halde solda dolaşsınlar diyebilirsin ve zaten bu düşünce en kötü ve bir tuzak düşüncedir; evet manyak değiller ama sol hâlâ en büyük onur olduğu için, solu bırakanların çoğu soldan ayrılmıyorlar; üstelik solda görünmek solcu olmanın risklerini taşımıyor ve en önemlisi birçok çıkarı beraberinde getiriyor.

Ve 12 Eylül rejiminin kendisini toparlar toparlamaz yaptığı en başarılı işlerden biri budur; yani solu bırakanların solda görünmelerini özendirip duruyor!

Havuç-sopa taktiğini artık herkes biliyor ve artık bu da aşılmıştır, sola bütün kapılar, bütün sığınaklar kapatılıp, tek bir kapı, devlet kapısı açık bırakılınca, kimseyi teşvik etmeye gerek kalmıyor, devlet kapısında ikbal gören sol kaçkınları, bu kapıdan girip kendini kanıtlayarak, solda görünmeye ve çıkarlarından yararlanmaya hak kazanıyor!

İşte artık bu kapı, belli ki, HDP oluyor!

Onca demokrasi festivalleri, kültür festivalleri, ödül törenleri ne için yapıldı, yapılıyor sanıyorsun?

Örnek olsun, Latife Tekin, TKP üyesidir ve artık bir "akademi" işletmecisidir; Türkiye’nin sayılı tekelleri kol kanat gererek hizmetlerinin karşılığını "demokrasi" ve "kültür" aşkına Latife Tekin’e ödemişlerdir!

Başka örnekler de var ve çoktur; işte hiç beklenmeyen bir zamanda aniden tornistan yapanların halet-i ruhiyesinin kıymet-i harbiyesi budur.

Bunların çoğu, Kürt yükselişi korkutucu boyutlarda yükselişe geçtiğinde, Kürtlerin yanına yaklaşmazken, Kürt politikası resmi politika ile örtüşmeye başladığında hemencecik Kürt sever olmuşlardır!

Kürkçü’yü düşün, geçmişte Kuruçeşme turlarında Dev-yol ile TKP’den kalan kadroları birleştirmek için mesai harcıyordu ve Kürtlerin yanına bile yaklaşmıyordu; Ayrıca Murat Belge'nin yanından ayrılmıyordu; ÖDP macerasından sonra Bianet'e
kapaklandığını ve Emperyalist tekellerin fonlarından beslenen bu internet sitesinde demokrasicilik ve zaman zaman da sosyalistçilik oynuyordu! Fonlardan pek de gocunur bir hali yoktu.

Sermayeyle savaş halindeki bir alana veya örgütlenmeye, sermaye neden sermaye akıtır ki? Ama siz bunu sormazsınız, oyunuzu verip, gerisine karışmazsınız; böylece solda görünenler, solu bertaraf etmeye devam ederler!

Ancak bu, fetiş yaklaşanlara yakışan bir yaklaşımdır! Böylece Kürkçügiller otomatik bir fetiş haline gelir; böylece de bir dokunulmazlık zırhına bürünür! Yani eleştiriden ve sorgulamadan muaf hale getirilmiş olur demek istiyorum!
Kürkçü, tam "hayat bizi sosyalizme çağırıyor" demişti ki, bir gördük, meğer Öcalan çağırıyormuş! Ne oldu o hayatın çağırdığı sosyalizme bilmiyorum ama galiba çağıran "demokratik" sosyalizm imiş ki, o bildim bileli, hatta bilmediğim zamanlarda bile çağırıp dururdu ama kimsenin gitmediğini biliyoruz!
Bu söylem, aslında Türkiye'de ilk Mehmet Ali Aybar tarafından ve "güleryüzlü" sosyalizm olarak kullanılmıştı da hepimiz gülmüştük; Eminim Öcalan dahi küçümseyerek gülmüştür!
Şimdi Öcalan'ın, sosyalizmi "demokratize" ederek "radikal demokrasi" ye indirgemesi, herhalde tarihin cilvesi olsa gerektir!
Şimdi bazıları gene kara çalmaktan söz edecektir, varsın etsinler ama bu bir kaçışın ifadesidir; çünkü dediklerim kara çalmak değil, olanı biteni anlatmaktır!

HDP çatı partisi imiş, çatı partisi lokomotif olur, lokomotif BDP ise veya BDP'den transfer olan kadrolar ise, HDP’nin neresi çatı oluyor?
HDP bu anlamda Kürkçü için hiç yabancı değildir; çünkü Kürkçü hep "birleşmek" için çırpınmıştır! Peki, ne oldu, onca "birleşmek"le nereye varıldı? Yoksa HDP'yi bu "birleşme"lerin birikimi mi saymalıyız?
Bu “birleşme” düşüncesi bir fetiştir Türkiye'de ve sonuçta birleşe birleşe küçülmüş ve Hemingway’in balığına dönmüştür sol!

Ve fetişin devam ettiğini görüyoruz; şimdi bu ayine ÖDP çağırıyor! Belki de HDP karşısında yerini kaybetmek istemiyordur!

Bunları söylerken, ÖDP ve HDP içinde olan bitenleri derinlemesine göremediği için iyi niyetli güdülerle ve hatta sosyalizan düşüncelerle bile bulunanlar olabilir ki onları bu söylediklerimden ayırıyorum ama bilsinler ki sözlerim daha çok onlaradır!

Bütün bu birleşme ayinleri, sonuçta, geride hep bir umutsuzluk ve güvensizlik, hem de artırarak, bırakarak sona ermiştir!

Umut ve güvenin olmadığı yerde hep "birleşme" tutkusu hâkim oluyor!

Kürtler ise onca zaman ulusların kendi kaderini tayin noktasında takılı kaldılar; bunu çok önemsediler; hatta fetişleştirdiler ve çok tekrarlayarak içini boşalttılar; şimdi kimse bundan söz etmiyor; Öcalan zaman zaman değinse de, anlattığının başka şey olduğunu açıkça söylüyor!

En sonu bu ilkenin içerdiği asıl hedeften yani ulusal-devlet hedefinden vazgeçtiklerini açık ve net ifadelerle müjdelediler ki bunu HDP’ye borçluyuz; bu da, bütün sol sektörü HDP’ye katma konusundaki telaşı açıklıyor!
Bir kavram, (bizimki UKKTH’dır) sakız misli çiğnenirse, eninde sonunda bir şekilde tükürmek ve fırlatıp atmak zorunda kalınıyor; böyle olmuştur! Ama yüz bin kez ifade ettik ki bu ilke bir teori değildi; sadece bir pratiğin ifadesi idi; bu pratik, her yere ve her zamana uyan bir teori katına çıkarılınca, sakız misli olmaktan kurtulamadı ve sonunda çiğneyenlere saman tadı vermeye başladı, sonra da tükürülüp atıldı!

Diğer yandan, ÖDP nezdindeki birleşme telaşını fetiş bir şekilde taşıyan ve yansıtan sola ben hâlâ şaşırıyorum; bugün solun güçsüzlüğünden başka kaybedecek neyi kaldı ki ve öyleyse yapılacak şey "birleşme" ayinlerinde bayrak göstermek veya flama taşımak değildir; sol kendini, özünü büyük ama belki de çok büyük bir tartışılmaya açmalıdır; bundan korkulmamalıdır; güçsüzlüğünün kaynağını ve nedenini ancak bu büyük tartışma ile bulabilir ve tartışmaya sıfırdan başlamayacaklar, başlangıçlarında hâlâ en devrimci ve en bilimsel teori var; üstelik en temel önermeleri, pratiğin sınamasından geçmiş ve doğrulanmış olan bir teoridir; tartışma bunun üzerinden, bu teori ile tartışarak değil, onunla kavga ederek değil, bu teorinin aynasında güçsüzlüğün kaynağını bulmak için olmalıdır!

Sol bunu başaramazsa, güçsüzlüğünü kaybetmeme pahasına onurunu da pusulasını da kaybedecektir; artık suçu kullanmasını bilemediği pusulasının üzerine atabilir ve teori ile bol bol kavgaya tutuşarak, bunu varlık nedeni sayabilir! Ama bu onu, devlet kapısından başka yere götürmeyecektir ve devlet kapısı; en çok da “devlet” olgu ve kavramına sol adına cenk açanlara, ardına kadar açıktır!
İşte "soykırım"dı, "demokratik" idi, "demokrasi" idi bunlar hep bu büyük tartışmayı yapmadan, güçsüzlüğün kaynağına inmeden ve güçsüzlüğe karşı ayağa dikilmeden birleşme ayinlerine mahkûm etmek içindir! Bu tutmazsa, Duran Kalkan veya başka bir yönetici peşmergenin tehditleri hazırdır!
Sözün özü, bu gün Kürt ulusal kurtuluşu, güçsüzlüğünün sınırındadır; ulusal kurtuluş mücadelesinden vazgeçmiş olması bunun yansımasıdır; HDP dâhil, "demokratik" komün dâhil, "KCK" dâhil ve Duran Kalkanların sık sık, Öcalan’ın arada bir ve son zamanlarda daha fazla asarız keseriz deyip, ama biz barış istiyoruz yollu ekleyerek tehdit etmeleri, çözüm beklemedikleri bir sürece fetiş yaklaşmaları, bütün bu girişim ve hamleler hep bir güçsüzlüğün dışa vurumudur! Tıpatıp olmasa da Çarlık Rusyasında kendini gösteren “devrimci” gömlekli “ultimatomcular”ı anımsatıyor!

İyi bakın bakalım bu girişimler, Kürt halkına güvenmeyi ve dayanmayı mı, yoksa Kürt halkının kendilerine güvenmesini sağlamayı mı ifade ediyor!

Dayatılan fetişin karakteri, Kürt halkına inanmayı ve güvenmeyi içermiyor; Kürt halkını, PKK’ye, o olmazsa KCK’ye, o olmazsa "Kongra-Gele’ye, o da olmazsa BDP’ye, o olmazsa diye de HDP sıranın sonuna konmuştur, fetiş bir yaklaşımla inanmaya ve güvenmeye yönlendirmektedir!

Kürt halkı da, kurtuluş özlemi çeken diğer bütün halklar gibi, örgütüne güvenmek istiyor ve daha önce ağasını, beyini, şeyhini “önder” gören Kürt halkı, sonunda örgütüne güvenmeyi öğrenmiş ve sahip çıkmıştı; ama geçen zaman bunu tersine çevirmiş ki, Kürt halkının önüne sürekli yeni örgüt ve yapılar ve en başta da önderlik örgütü çıkarılmaktadır; hatta bir devlet yapılanması bile bir örgüt misli sunulmaktadır!

İşte bütün bunlar ve ek olarak tartışmaktan kaçmaları, eleştiriye tahammül edememeleri, ayrı ayrı ve hepsi birden bir güçsüzlüğün yansımalarıdır; belki bizler bunu geç görebildik ve hâlâ göremeyen ama daha çok görmek istemeyen pek fazladır, ama bunu, bu hareketi milim milim takip eden ve çaresizliğini çareye çevirmek için bir çıkış kapısı olarak gören emperyalist odaklar, çoktandır görüyorlar ve bundan güven duyuyorlar!

Ancak buna rağmen, adımlarını emin atıyorlarsa, sağlam yere ve sağlam ayaklarla basıyorlarsa, bu toplumsal-sınıfsal hareketlenmenin, ne şekilde uç vereceğini, hangi yönden hamle yapacağını, Kürtlerin bu güçsüzlüğünü güce dönüştürüp dönüştüremeyeceğini ve en önemlisi de Kürt halkının örgütüne olan güvenin devam edip edemeyeceğini kestiremedikleri içindir!


Oysa emperyalistler de güçsüzlüklerinin zirvesindedirler ve güçlerini Kürt kapısında görüyorlar, bu kapıyı sıkı tutuyorlar; çünkü hem Kürtlere ve hem de “Kürt sorunu”na ihtiyaçları var; ama biliyoruz ki bütün bunlar tek bir düz hatta ilerlemiyor; eşitsiz gelişme diye bir şey var ve henüz en tam ifadesiyle çözümlenmiş bir kavram ve olgu olmasa da, önemli ipuçları verdiği kesin!

Bu anlamda, Kürtlerle bir ileri iki geri tangosu oynanırken; Suriye'de tam ileri tangosunun oynandığı ve Irak'da atı alanların Üsküdar’ı geçtiği ama hâlâ yerlerine alışamadıkları anlaşılıyor; İran'da ise daha farklı bir sessiz sıkışma olduğu açıktır; öte yandan dünyanın ezici çoğunluğu hem sosyalizme ve hem de onun biliimsel teorisine açlık-susuzluk yaşadığını, henüz adını koyamasalar da, gösteren işaretler veriyor!

Öyle olmasa, bütün sinsi planlar, sosyalizmi rezil rüsva etme yönünde, o tutmazsa, sermayenin istediği renge büründürme yönünde, örnek olsun dinsel alanla sosyalizm alanını kaynaştırmak yönünde, İslami sosyalizmi, mezhep sosyalizmini, ünlü eski ve yeni " hakiki" sosyalizmi; Avrupa-sosyalizmini her yerde ve her zaman dayatmak yönünde sinsi çabalara girişilmezdi!

Bununla birlikte Amerika’nın yüz binlerce paralı askerinin Arap çöllerine yığılmasına gerek olmazdı; bunlar bedava olmuyor, hepsi parasal bir yük ve hatta eşikte bir ekonomik kriz varsa, bunu tetikleyici veya başka türlü ekonomik politik ve toplumsal krizlere neden olabiliyor!
Buna rağmen bu bölgede aynı politikalar sürdürülüyorsa, ortada duran lokmanın son derece büyük ve vazgeçilemez olduğunu düşünmek zorundayız; öyleyse, Kürt hareketinin tornistan yapmasının ve işi bir “demokratik” komün ile sol renkte gösterme çabasının ve en sonu ulus-devlet’den vazgeçildiğinin ilan edilmesinin, “demokratik” ön ekli modernite- özerklik-komün-sosyalizm kavramları türetilmesinin ve bütün bunları, emperyalizmin ve tekellerin sessizlikle karşılamasının, bir taraftan “metalaşma ve kâra dayalı ekonomiden, kullanım değerine ve paylaşıma dayalı komünal ekonomiye geçişi sağlamak”tan söz edilirken, diğer taraftan yerli ve yabancı sermayeye yatırım yapmak üzere çağrılar yapılmasının kıymet-i harbiyesini burada aramak gerekmektedir.
Bu çabalar, sermayenin hizmetinde olmanın ifadesi olmasa idi, sermaye bu çabaları, hilkat garibesi ve daha çok sermayenin çıkarına olan sosyalizm düşleri olarak görmeyeceği için, önünü açmaz, karakterine ve korkusuna uygun olarak en sert önlemlerle önünü kapatırdı!

Bu kadar yeter ve bunlar, kara çalmak için değil, gerçeklere dikkat çekmek içindir ama daha çok gerçeklere karşı kayıtsız kalanlar ile gerçeklere susuzlukla koşanları ayırmak, tasnif etmek ve tarihe kaydetmek içindir!

Bütün bu girişimlerin temel amacının, sınıftan ve sınıf mücadelesinden dolayısıyla bunun kaçınılmaz olarak varacağı senin de önemsediğin anlaşılan proletarya diktatörlüğü durağından ki, bunun da bir devlet olduğunu ama en başat amacının kendisini ortadan kaldırmak olduğunu biliyoruz, uzaklaştırmak olduğu açıktır!

Bu amaç doğrultusunda ilerleyen “hakiki” sosyalizm düşlerini taşıyan gemidekilerin hepsi tornadan çıkmış misli aynı düşünceyi taşımıyorlar elbette ama temel amaç bilimsel sosyalizmden kaçış olunca, farklılıkların zenginlik sayılması kaçınılmaz olmaktadır.

Kimi "demokratik" komün der; kimi "aşama"lı devrim der; kimi de başka bir şey der ama içinde oldukları geminin yönü neresi ise, yüzleri oraya dönüktür! Çünkü gemi bir yere varmak için değil, bir yerden kaçmak için okyanusun ortasında dolaşıp durmaktadır ve herkesi kendisinin kaçtığı şeyden kaçmaya çağırmaktadır! Sonunda bu çağrıya katılanların, ya gemide hapis kalacaklarının, ya da gemi ile birlikte okyanusta yok olacaklarının anlaşılması pek zor olmasa gerektir!
Peki, kaçış mümkün müdür?
Olmadığını kendi gözlerimizle görüyoruz ve nihai zafere kadar bu kaçış için çırpınışların olacağını da tarih aracıyla anlayabiliyoruz!
Oysa hem emek sürecinin belirleyiciliği; hem sınıf mücadelesinin tarihin ve toplumsal ilerlemenin motoru olduğu ve hem de sosyalizmin işçi sınıfının düzeni olduğu şeklindeki düşünceler, teorik önermeler olmaktan çıkmış; pratiğin doğrulamasıyla artık geçerli bir pratik haline gelmiştir!
Tarihin lokomotifi sınıf mücadelesi olmaya devam ettiği içindir ki, bu gün hâlâ gelişmiş ya da gelişmemiş bütün ülkelerin odağında sınıf mücadelesini köreltmenin politikaları geliştirilmektedir!

Sadece bu da değil ama buna bağlı olarak emek süreçleri hâlâ belirleyici olduğu içindir ki, bu gün hâlâ Türkiye’de ve dünyada sermayenin bütün kaygıları, kaynağını emek süreçlerinde bulmaktadır!

Sermaye eğer kaygılarını emek süreçlerinde bulmasaydı, onca zamandır yüz binlerce Amerikan askeri Arap çöllerine yığılmazdı!

Ve Marx, sınıflar mücadelesinin eninde sonunda, zorunlu olarak işçi sınıfının iktidarı ile sonuçlanacağını söylerken, yani sosyalizmin işçi sınıfının düzeni olduğunu söylerken, bir teoriyi dillendiriyordu ve son derece haklı olduğu, Sovyet sosyalizmi deneyimi sayesinde pratik olarak doğrulanmıştır; daha net ve daha cesurca ifade edersek, kapitalizmi restore eden reel sosyalizm örneğinin sağladığı büyük derslerle birlikte Marx’ın bu teorisi de pratik olarak doğrulanmıştır.

Özcesi, Marx sosyalizmin işçi sınıfının düzeni olduğunu ileri sürdüğü zaman bunun pratik kanıtları yoktu ve o gün de bugüne kadar da kapitalistler hep bu öcüden korktular ve artık Sovyet sosyalizmi bunu çürütülemez biçimde doğrulamış olduğu için, Sovyet sosyalizminin yıkılmış olduğu bir zamanda sermayenin hâlâ ve artan oranda süren korkusu, sosyalizm düşüncesinin DNA’ları ile oynayarak, ortaya sadece kendisinin çıkarına işleyecek hilkat garibesi “sosyalizm” modelleri geliştirmeye çalışmakta ve geliştirenleri teşvik etmektedir!

Bunu unutanların, buna inanmayanların, buna üzülenlerin, yani dejenere olmuş kapitalist yolcuların, haliyle bin bir bahane ile kapitalizmde kalmanın soldan ve sağdan envai çeşit formülünü üretmeleri şaşırtıcı değildir!

Öyleyse ne sınıftan, ne de sınıf mücadelesinden kaçış mümkün olmayacaktır ve haliyle sosyalizmden de kurtuluş yoktur ki bunun ancak ve ancak, kendisini de, iktidar aracını da ortadan kaldırmaya en yatkın sınıf olan işçi sınıfı tarafından kurulup insanlığın ellerine teslim edene kadar da korunup, geliştirileceğini, kapitalizmi restore eden reel sosyalizm örneğinin sağladığı büyük derslerle birlikte görmüş durumdayız!

İşte bu nedenle proletarya diktatörlüğü ile "demokratik" komün, zaman zaman Öcalan'ın ağzından kaçırdığı veya söylemek zorunda kaldığı "demokratik" sosyalizm, yan yana duramaz! Ne arkadaş olabilir, ne kaynaşabilir, ne de birbiri ile barış içinde yan yana yaşayabilir!

Olsa olsa savaş içinde bir arada yaşayabilir ve eninde sonunda savaşı proletarya diktatörlüğü kazanır!
Proletarya diktatörlüğünün kaçınılmazlığına veya sosyalizmin işçi sınıfının düzeni olduğuna ve dahi işçi sınıfının hâlâ devrimci-öncü sınıf olduğuna ve de sınıf mücadelesinin değiştirici dönüştürücü gücüne inanılıyorsa; bunlarla taban tabana zıt ve gerçeklerle ilgisi olmayan zorlama teori ve söylemlere inanmak mümkün değildir; ikisine birden inanmak ise bir hilkat garibesinin doğumuna razı olmak demektir!
Bu hilkat garibesi ile yeni bir dünyanın kurulmasının mümkün olmadığı açıktır; mümkün olsa idi, işte o zaman hepimiz görürdük emperyalizmin ve tekelci düzenlerin koparttığı kıyametleri!
Bitirirken şunu da belirtmeliyim ki bu sınıftan kaçış ameliyesinin, en sonunda vardığı noktada, işçi sınıfının yerini, sınıfsal ilişkilere ya da belirli toplumsal ilişkilere göre değil, daha çok söylem esasına göre kurulmuş “halk ittifakı”, sosyalizmin yerini ise “radikal demokrasi” denilen bir şeyin aldığı apaçık görülmektedir!
Bu ise son tahlilde sınıf mücadelesinin ağırlık merkezine “özerk” ideolojik söylemlerin konması demektir; böylece sınıf mücadelesinin, büyük ölçüde,“özerk” bir fikir jimnastiği biçiminde görünmesi kolaylaştırılmış olmaktadır; böylesi bir mücadelede, her sınıfın özerk entelektüel sözcüleri, sınıflar üstü ideolojik öğeler üzerinde, halat çekme yarışı gibi bir yarışa giriştiklerini ve hangi sınıfın entelektüellerinin, bu öğeleri, kendi çıkarları doğrultusunda en inandırıcı şekilde yeniden tanımlamayı başarırsa, zaferi o sınıfın kazanmış olacağını düşünebiliriz!
Burada bitiriyorum ve böylece oldukça önemli bir açıklığa ulaşmış olduğumuza inanıyorum ki, bu açıklıktan açık yüreklilikle geleceğe bakan ve aklı da yüreği de kendine ait olan, yani bir doğmaya esir düşmemiş olan herkesin, Öcalan’ın her tarafından “demokratik” şurubu damlayan düşlerinin varmaya çalıştığı noktanın da bu düşleri anlatışındaki “özerk” entelektüel söyleminin de aynı olduğunu görebilecektir!
Öte yandan biraz zahmet edip araştıran herkes bulup, görecektir ki, şimdi dağ taş bu “özerk” entelektüel söylemlerle çalkalanmaktadır ve sosyalizmin indirgendiği “ radikal demokrasi”nin erdemleri anlatılmaktadır!
Saygı ve sevgi ile ama daha çok aklına mukayyet olarak kalman dileğiyle

Fikret Uzun
06 Mayıs 2014