19 Haziran 2013 Çarşamba

TARİHİN HER BİRİKİMİ SIKIŞINCA KENDİ 15-16 HAZİRANLARINI YARATIR!



TARİHİN HER BİRİKİMİ SIKIŞINCA KENDİ 15-16 HAZİRANLARINI YARATIR!

15-16 Haziranlar, bir anlamda henüz sınıf olduğunun farkında olmayan işçilerin ve onların varlığından haberdar olmayan, başını kuma sokmuş aydınların, daha önce gençlerin gerçekleştirdikleri üniversite işgallerinden aldıkları eylemli bilincin yaşattığı bilmem kaç şiddetindeki şokun fiiliyata geçerek boşalmasıdır ve bu günlerden DİSK yönetiminin dahi ürktüğünü, işçileri yatıştırmaya çalıştığını, hatırlamamamız için çok uğraşılmıştır ama hala hatırlıyoruz; Şimdiki günlerde de,  her gün böyle eylemli bilinç yansıtan şoklar yaşıyoruz ve artık bu bilinç dalga dalga yayılmaktadır; nerdeyse 30 yıldır teorik olarak aktarılanların katı halden sıvı hale geçip kabına sığmayan bir gücünü yansıtıyor; bu, eylemli bilincin kitleye nüfuz etmiş olmasının sonucudur!

Japonya Rus çarını yenmişti ve yenmeden önce Japonya imparatorluğu, Rus halkına çara karşı işbirliği iş birliği önermişti; ilk reddedenler Bolşevikler oldu ve Menşevikler dâhil, Rus halkını Gapon’ların peşine takmakta sakınca görmeyen bilumum sahte dinamikler, peşin peşin kabul etmişti ve devrimin mimarları bu işbirliğini kabul etmeyen Bolşevikler olduğunu biliyoruz; Japonların çarı yenmesi, çarın yenilmez olmadığını ve tanrı yarısı olmadığını gösterdi; ayağa kalkmak kolaylaşmıştı; korku duvarı parçalanmıştı ve Gapon’un peşine takılan işçilerin kıyımdan geçirilmesi, korku duvarını tuzla buz etmiş öfkeyi öne çıkarmıştı ve Bolşeviklerin onca zamandır teorik olarak gösterdikleri kitlelerin öfkesinde vücut bulmuştu; sonra ve yine Bolşeviklerce öfke sınıfsal tabanına oturdu ve 1905 burjuva devriminin yenilgisine ve onca zaman kötü karanlık gerici günler yaşanmış olmasına kimse üzülmedi ve 1917’nin şubatına gelindiğinde tüm bu eylemli bilinç birikimi Ekim devrimini bir kaç aylık bir mesafeye çekmişti ve şokun katsayısı ölçülemez düzeyde idi bütün sahte dinamikler tuzla buz oldu çareyi düşmanın yani emperyalistlerin kucağına koşmakta buldular.

Ancak bugün ve bu güne kadar ne yazık ki bu eylemli bilinç birikimini, sıkıştırılmış dosyalar halinde derin dehlizlere gömmek en başta patronlaşan sendikacıların işi oldu; baraj kapaklarının açılmaması için ellerinden ne gelirse yaptılar; Türkiye’nin 30 yıldır sessiz bir şekilde, illüzyonlar içinde, yaşaması ve emekçi kitlelerin ellerinde ne varsa kaybetmesi hep “vermeyiz, alamazsınız, asarız, keseriz, bu kez olmadı ama gelecek sefer işinizi bitireceğiz” yollu gaz verip, gaz çıkartma eylemleri ile sağlandı ve ciddi patlamaların önü alındı.

Tekel direnişleri, tekel direnişine uygulanan baskının şiddeti ve test edilen gazın şiddeti yeterli eylemli bilinci sağlamadı!

Türkiye 30 yıldır uyuyor; bu havuç ve sopa mekanizması ile ve önce çürümüş, kadavra halde dolaşan aydınlara uygulandı; beraberinde sendikacılara uygulandı ve onların eliyle Türkiye bir "demokrasi" illuzyonuna hapsedilerek, "demokrasi" dini önünde ibadete zorlandılar; bunda devşirilmiş aydınların, işçilikten uzaklaşmış sendikacı ve işçi liderlerinin ve çift inançlı sahtekâr "solcu"ların, “sosyalist"lerin ve hatta "komünistler”in payı çok yüksektir ve elbette düzen partileri yanında, düzenle bir yönetişim köprüsü kuran sivil toplum örgütlerinin payı da az değil ancak onlar nihayetinde kendi partilerinin, burjuva partisinin emirlerini uygulamaktadırlar ama çift inançlı dinamikler, sahte dinamikler, solun, sosyalizm alanlarının içinde, bu alanları bozmak için uzun zamandır kurtlar gibi uluyorlar!

Türkiye’nin derin sessizliği,30 yıldır bir "demokrasi" sisi içinde bu toprakları kaplamış durumdadır; ortaçağın derin sessizliğinde, onca doğaüstü illüzyon eşliğinde ve sürüleşmiş insanların, eğreti yaşayan insanların, Alzheimer insanların, Korsakoff insanların, yaşadığı cehennemden, cennet hayalleri ile kurtulmaya çalışan insanların köleliğinde nerdeyse bin yıl geçti; bu gün ve epey zamandır insanoğlunu ortaçağa sürükleyenlerin hedefinde bu sessiz bin yıl vardı ama bu hayalleri pek çabuk tuzla buz oldu; insanlık şimdi önünde duran ve bu sessizliğin, bu hareketsizliğin, bu gelişememenin sonucu olan hastalıkları daha net görüyor ve kurtulmaya çalışıyor; şimdiye kadar iyileştirmeye çalışıyordu ve artık kurtulmak esastır! Hastalık, yenilginin ve gelişememenin sonucudur ki çürüme diyoruz; çürüyen organizmanın onarılmasının hem zaman alacağını ve hem de hastalığı taşımaya devam edeceğini artık kitleler biliyor ve kitlelerin içinden dışarı fırlayan yepyeni bir nüve, bu hastalıklara bağışık bir nüve, bu hastalıkları toptan reddederek ilerliyor.

Bu sessizlik içinde, bu çürüme eşliğinde, bu havuç ve sopa mekanizmasına rağmen, derinde yine sessiz ve küçük damlalar halinde katılaşan ve sıkışan birikimin küçük küçük kapakları açılarak sıkışıklığı ve patlama potansiyeli artık engellenemiyor.

Engellenemediğini gördük, bütün hastalıkların müsebbibinin ilerleyememek olduğunu da gördük ve ilerlemek gerektiğinin bilinci bu birikim ile birlikte dışarı taşıyor ve kendi yolunu açarak ilerliyor ve daha şiddetli ve de daha usturuplu patlamak için şiddetinin katsayısını ve içindeki renkleri, kokuları düzenlemek üzere kendi kendini tasnif edeceği alanda saf tutuyor.

Ortaçağın gün batımında, insanoğlu aydınlık bir gündoğumuna gözlerini açtı ve onca sessizlikten sonra, patlamanın şiddeti dünya çapında ve dizginlenemez bir şekilde bütün hücrelere nüfuz ederek yayıldı; Fransız devrimi oldu; ardından devrimler durmadı; burjuva devrimleri peş peşe geldi ve en sonu Ekim devrimi patladı;
Öncesinde patlayan prototipini kat be kat aştı; bütün kapitalist dünya hep bir ağızdan “bir daha asla” diye diye kendini aşmaya çalıştı ve insanlık ve en çok ta bunun için emek sarf eden Sovyet devrimcileri, komünistleri, bir gün, bu en son patlamanın şiddetinin kendi içine akmaya başladığını ve sessizlik içinde biriktiğini, ilerlemenin önünü tıkadığını ve patlamanın şiddetini ve sürekliliğini boğarak, tersine patlamaya hazır olduğunu ve patlamadan boşalan bir kapitalizm doğurduğunu gördü; kapitalist dünya kısa bir şaşkınlığın ardından, düğün dernekler kurdu, zil takıp oynadı, ne kadar çift inançlı varsa öne çıktı ve tarihin sonu fikrinde teoriler üretti, devşirilme mekanizmalarını geliştirdi, kanal açtı; bütün birikimleri burjuvaziye hediye etmek için ne gerekirse yaptı ve tarihin ilerleme çizgisini tahrip etmek için laboratuarlar harıl harıl çalıştı, sahte teoriler üretti, sahte umutlar eşliğinde, umutsuzluğu kitleye yaydı; beraberinde deccallar üretilmeye başlandı, insanın kimyası bozuldu; korku teorik olmaktan çıkıp, pratik hale geldi, kitleselleşti; havuç-sopa mekanizması yanında, cennet-cehennem mekanizması öne çıkarıldı; fabrikaları kapladı; sınıf gitti mümin geldi; sendikacılar bayram etti, gömleklerini kolalamaya başladılar, işçilere böcek gibi bakmaya başladılar; düşman sendikalarla ittifak halinde, işçilere çatal kaşık tutma dersi vermeye başladılar; tek dertlerinin bu olduğunu işçilerin kafalarına kaktılar kendileri de havuçları kaptılar; sopadan korkanlar, tekellerin gönüllü sopası oldular.

12 Martı deviren ama 12 Eylülle yeni bir şok yaşayan kitleler, yenilginin artçı sarsıntıları ile gözlerini açamadı ve çaresizlik büyüdü büyüdü, çareyi aramak unutuldu; oysa çarenin çaresizliğin hemen yanında büyüdüğünü hep anlattık, anlattıklarımızı görmüyorlar sanıyorduk, uyuyorlar sanıyorduk, uyku katsayısını abartıyorduk ve uyku halinde daha çok güç birikeceğinin bilincinden uzaklaşmıştık ve bir gün gözlerimizi sabahın ilk ışıklarına açtığımızda, havuçtan anlamayanlara sopa gösterildiğini ama sopalarının kendilerine döndüğünü gördük; beklemiyorduk, birkaç ağaç için değer mi diyorduk, çocuklarımızın derdine düşüverdik ve geride durun, dikkat edin, fazla kalmayın, eve dönün dedik, korkma anne attıklarını yakalayıp gerisin geriye atıyoruz dediler, biz ne yaptığımızı biliyoruz dediler, mesele birkaç ağaç değil dediler, bu son damla dediler, küpelerimize kimse karışamaz dediler, özgürlüğümüze kimse karışamaz dediler, bizi böceğe çeviremezler dediler ve dedikleri ile ne yaptıklarını bildiklerini gösterdiler; Paris Komününü bilmezler diyorduk, bir sabah komünle uyandık, tüketimin örgütlenmesi ile başladı, sonra uygulanan şiddeti bertaraf etmenin örgütlenmesini gerçekleştirdiler; hiçbir silah taşımadan, taş bile atmadan, biber gazlarını havada yakalayıp bertaraf ederek, küçük bir alanı önce tüm Türkiye'ye ve ardından bütün dünyaya genişlettiler; "zor"u elinde bulunduranlar, biber gazının şiddetini ve çeşitliliğini artırdı; şiddetinin katsayısını artırdı; ama ne bir telaş, ne bir geri durma, ne bir alternatif arama söz konusu oldu; hiçbir modeli kabul etmediler, ne CHP si, ne MHP si kendilerine mihmandar olamadı; sol örgütleri, siyasi yapıları ve bir adım öncesinde kitleleri ayağa kaldıran gençlerin örgütlerini işlerine karıştırmadılar, kimilerini tümüyle reddettiler, aralarına duvar ördüler, kimileri ile mesafeli diyalog içine girdiler ama illa ki işimize karışmayın dediler; dahası siz otuz yıldır yaşanan bu uykunun sebebinin içindesiniz dediler; yaptığımız çok mu zordu da siz yapmadınız dediler, biz sizi kuyruğumuzda da istemiyoruz dediler; halkçı görünen ama gerçekte popülistlik yapan, devrimci görünen ama gerçekte havuç peşinde koşan; sosyalist görünen ama gerçekte sosyalizm alanlarını bozmak için teoriler geliştirenler; komünist görünen ama bağımsız bir politika geliştiremeyenler, halkın gerisinde kaldıklarının farkına varıldığını gördüler; suç üstü yakalandıklarını anladılar; önce süklüm püklüm geride durdular, bayrak salladılar, sonra dinamiğin temel rengine bürünmeye çalıştılar ama gençleri yaramadılar; siz deneyimsizsiniz yardım edelim dediler, ertesi sabah komünle karşılaştılar, tuvalet vesaire lazım dediler, ertesi sabah WC tabelaları ile karşılaştılar; biber gazı atıyorlar dediler; atsınlar biz de geri atarız diyen gençlerin eldivenli olduğunu, kova taşıdıklarını gördüler; öfke gösterisi ile dâhil olmaya çalıştılar, taş atmayın diyen gençlerin sesleri ile irkildiler ve, ve, ve...

Bütün bunlar, bütün birikmiş eylemli bilinçlerin üzerine, yepyeni bir eylemli bilinç fırtınasına kapı açmıştır; bu kapıdan dışarı taşacak, şiddetini artıracak olan fırtınanın farkında olanlar, bu kapıları kapamanın yollarını açmaya yöneldiler; önce havuç-sopa mekanizmasını çalıştırdılar, sonra kurtlarla dans etmeyi denediler, tweetler atarak modaya uydular, gençleri daha çok kızdırdılar, internet kuşu sayılan gençler, çoktan internetin başından ayrılmış, Taksimi dünyaya taşımışlardı; cevap dünyanın öbür ucundan geldi ve gelmeye devam ediyor; böyle olmaz yüz yüze görüşelim, havuç meraklılarını tespit edelim dediler, havuçlarınızı da sopalarınızı da bir yerlere gömün diyen gençlerin gözlerindeki öfkenin ve kararlılığın sönmediğini gördüler, kuyruklarını sıkıştırıp, sessizce oyunlarına döndüler!

Oyun içinde oyunlarını nasıl kuracaklarını düşünmeye başladılar!

Buradayız ve Taksim de orada, dünya Taksim’in içinde, kitleler uyanmak ve korkmamak gerektiğinin bilincinde, rüyada olmadıklarını anlamak için bir birlerini cimciklemeye vakit bulamadan biber gazının şiddeti ile kanka vaziyette oyun içinde oyunları da bozmak üzere ve güç hesabı yapmadan, karşı durmanın onurunu büyütüyorlar; bu onuru duyumsayanların öne çıkmasını tetikliyor ve bekliyorlar; belki DİSK'ten değil ama DİSK'li işçilerden bu onuru daha da yükseltmeleri için güçlü adım atmalarını bekliyorlar; mümin olmadıklarını göstermelerini bekliyorlar; halkın içinde siz işçiler de varsınız yerinize geçin diyorlar; fabrikalara giren mümin dinamiğini kovup, sınıf olduklarının bilincine dönmelerini bekliyorlar; ayak direyen, ikircim gösteren, köylü kurnazlığı yapan, işçiyi böcek gören, kendini havuçların büyüsüne kaptıran, sopanın soğuk yüzünden kaçan sendikacıları, işçi liderlerini onurun ekmekten önce geldiğini görmeye çağırıyorlar; onura tercih edilen ekmeğin zaten yetmediğini hatırlatıyorlar; onuru yüksek tutarak ekmeğin artacağını, ekmeklerine ellerini uzatanların ellerinin kırılabileceğini görmeye davet ediyorlar; görüp görmeyeceklerini test etmek için bekliyorlar ve görmeyenleri ezip geçerek, patronlaşmış sendikacılara, holdingleşmiş sendikalara, işçiden fersah fersah uzaklaşmış işçi liderlerine ihtiyaçları olmadığını, kendi gizil güçlerine dönmeleri gerektiğini göstere göstere onuru yüksek tutmak için adım atmaya hazırlanıyorlar!

Çatal kaşık bıçak tutma dersi veren, bir taraftan böcekleştirip, öte yandan burjuvalaştırmaya çalışan sahte aydınlara inat, neyi nasıl tutacaklarını yakında göstermeye hazırlanıyorlar; eninde sonunda belirleyici olanın emek süreci olduğunu ve zaten bu sürecin çok şey biriktirdiğini, bu biriktirdikleri ile neler neler belirleyeceklerini göstermek üzere onuru yükseltmeye ve onurun bekçisi olmaya hazırlanıyorlar.

Ve ben Fikret Uzun soruyorum, hadi DİSK yönetimi kış uykusunda, ya da güç hesabı yapıyor, peki DİSK nedir, DİSK'i oluşturan, her kitlesel eylemde, her sendikal mücadelede, benim ayranım ötekinden daha tatlı, bize gel diyen sendikalar nerede, yoksa DİSK bir anonim şirket mi ki kâr zarar hesabı yapıyorlar, üretimden doğan gücün değerini kimse duyumsamasın diye yanında bile dolanmıyorlar?

Bunları işçiler soruyor, şimdi sessizce, ama yakında yüksek sesle soracaklar! Bu seslerden sessizliğe alışanların kulakları sağır olacak.

Dünün öğrenci işgallerinden model çıkartan ve fabrikaların şalterlerini işgal eden işçiler, bunun için mevcut sendikacıların ve işçi liderlerinin mihmandar olmadıklarını, aksine köstek olduklarını gördüklerinin sinyallerini veriyorlar; dün işçi liderlerine Walesa modelini örnek gösterenler, bu gün işçilerin bu modele değil ama bu modeli büyüten gizil güce dönmesi karşısında kimyaları bozulacağı kesin görünüyor.

Egemen ve çaresiz güçlerin bu onur mücadelesine çomak sokmak için önce sahip çıkıp, hatta seferber olup, sonra geri dönmek için manevra yapmalarına, tam da istedikleri sonucu biriktiriyor olsa da, "benim olsun, sonuca geç ulaşsın!" bildik yaklaşımı ile boğmak ve kendi rengine döndürmek gayretlerine değinmiyorum; bunun hemen herkesin farkında olduğunu ama egemenlerin bunda çaresiz olduklarının da farkında olduklarını görüyor, duyumsuyorum!

Birikimi egemen sınıflara hediye etmenin gayret ve telaşı içinde olan hastalıklı yapıların bu küçücük alana sığdırılan dünyanın içine giremediklerini görüyor ve altını çiziyorum; her yapının asıl renginin hızlandırılmış bir biçimde öne çıktığını ve DNA’larının halkın devrimcileştirilmesine uygun olmadığını, popülizme daha uygun olduğunu bizzat kendilerinin gösterdiklerini görüyor ve altını çiziyorum; eylemli bilincin, gerçeklerden kopuk öğretilmiş teorileri, pratiğin gerisinde kalan teorileri, dayatılmakta ısrar edilen modası geçmiş, küflenmiş formülleri tuzla buz etmese de, yanına yaklaştırmamaya kararlı bir dinamiğin yükseldiğini görüyor ve altını çiziyorum; oynanan oyunların kimyasının bozulduğunu ve hatta oyuncularının çırılçıplak kaldığını, hatta ve hatta çıplak kalan bazılarının, Gezi Parkındaki ağaçların yaprakları ile örtünmeye çalıştıklarını, üşümemek için biber gazının sıcaklığına sığınıp, hoplayıp zıpladıklarını görüyorum ve altını çiziyorum; dahası çift inançlı sahte dinamiklerin, gerçek inançlarının ne olduğunun görüldüğünü görüyor ve altını çiziyorum; Uzun yenilgi yıllarının, yenmenin kodlarını biriktirdiğini ve bütün hastalıkları su yüzüne çıkardığını, pek yakında hastalıksız bir toplumsal organizmaya kavuşulacağını ve yine yeniden tarihin ilerleme çizgisinin kendi seyrinde, kendi ilerlemesi içinde sıçramalar yaratacağını görüyor ve altını çiziyorum; Gezi Parkının onurlu gençlerinin, onca zamandır tersine bükülmeye çalışılan bu çizgiye başlangıç ayarını verdiğini ve artık bu çizginin kendi mekanizmalarının devreye gireceğini görüyor ve altını çiziyorum!

Artık kör olanların, sağır ve dilsiz olanların, buna mahkûm oldukları için öyle davrandıklarının görülmesi ve bu sahtekârlık dinamiğinden kesinkes kopulması gerektiğini ve kopmamanın, kitlelerin ikircimliğindeki payının yüksek olduğunu herkesin görmesi gerektiğini ve de bu kopuş yaşanır yaşanmaz kitlelerdeki ikircimliğin sıçramalı olarak kalkacağını anlamak gerektiğini vurgulayarak bitiriyorum; bitirirken artık sosyalizm alanlarını bozanların iflah olmayacağını, ideolojik ve pratik mücadelenin, onları iflah etmek için değil, aksine onları ait oldukları yere bir an önce göndermek için yapılması gerektiğini ekliyorum.
Duramıyorum ve bir şey daha eklemek istiyorum ki halka dalkavukluk ederek bir yere varılmayacağını, halkı devrimcileştirmeden halk ile bütün olunamayacağını ve bu nedenle uzun zamandır halkın devrimcisizleştirilmeye çalışıldığını artık herkesin görmesi ve bu nedenle önce adım adım, artık hızla gericileşildiğinin, hızla tarihin gerisine yuvarlanıldığının ve hatta ideolojik iş bölümünün buna göre şekillendiğinin, örnek olsun HABER-TÜRK kanalının Osmanlıyı, hurafeleri, deccalı, dünyaya inecek Mesihleri, mesyanizmi, cenneti, cehennemi, vb... Halkın kafasına kakmak için her türlü hüneri gösterdiğinin farkına varmak gerekmektedir; bununla birlikte bu karanlığın içinden bir ışığın renginin nesnel olarak yükseldiğini, bu ışığı da, rengini de büyütmenin, daha ileri renklerle, daha aydınlatıcı ışıklarla buluşturmanın, ancak ve ancak bu ışığa ve rengine sahip çıkarak, onun gerisindeki karanlığa düşmeden ama onda takılıp kalmadan ışığı da, ışığın rengini de koyulaştırarak mümkün olduğunu görmek ve anlamak gerekmektedir! Akıl taşıyanların ilk görecekleri nokta bu olmalıdır, diğer bütün renkler üzerinde, bunu gördükten sonra tartışılabilir ve böylece sonuca götürülebilir!

Eğer hepsini okudu iseniz sabrınıza ve ilginize teşekkür ederim, spontane yazdığım için cümle yapılarındaki, kelimelerdeki aksaklıklar nedeniyle verdiğim zihinsel rahatsızlıktan ötürü affınızı dilerim!

Ve en son olarak bir şey daha eklemek isterim ki sosyal medya ve internet mekanizması olmasaydı, bu sıçramalı sonuca ulaşmak ve dünyanın Taksim’e sığdırılması mümkün olmazdı; öyleyse bir olguyu en tam ifadesiyle değerlendirmek ve onu daha da genişletmek son derece önemlidir; internet, kitleler ve özellikle de yeni yetişen nesiller için bir hapishane, nabızlarını anında duyabilmek için bir laboratuar ve istenilen kıvamda ve biçimde şekillendirmek için uzaktan kumandalı bir aygıt olarak işlev görüyordu; en azından bu niyet hâkimdi ve bir taraftan da küçümseniyordu; şimdi görüldü ki internet, tüm bu niyetlere karşın ve bu niyetleri telaşa sürükleyecek denli, kendini aşmış ve dünyayı küçük alanlara sığdırmanın,küçük alanları düyaya açmanın aracı olmuştur; bu, arap çöllerindeki daha edilgen kitleler ve daha çok gençler için de böyle idi ama yeterince görülmek istenmedi; şimdi artık görmemek kör olmak için özel çaba sarf etmek demektir.
Örnek olsun diye ve herkesin bildiğine emin olarak, Batıda yeri yerinden oynatan bir bilginin altını çizmek ve hatırlatmak istiyorum; şu gençlerin ellerinden düşürmedikleri fiyakalı,dokunmatik ipadler üzerinde parmaklarını dans ettiren gençler bilmelidirler ki bu parmak darbeleri ile, ipadlerinin ekranından bir yerlere parmak izleri ışınlanmakta ve depolanmaktadır; İnterneti devindiren, mekanize eden ve en geniş kitleleri içine çeken hemen bütün mekanizmalarda ipadlere uygulanan cinlikler olduğunu hepimiz biliyoruz ve bunlar neden acaba diye sormaktan ziyade, buna rağmen internetin kendi kalıbını aşarak, en büyük alanı, en küçük alana sığdırmanın mekanizmasına çevirmekten geri durmayan dinamiğin gücünü düşünmek ve asıl sorunun, bunun nasıl en tam ifadesiyle değişimin, dönüşümün, halkı devrimcileştirmenin gücü yapılabileceği sorusu olduğunu düşünmek gerekmektedir!
Fikret Uzun

15 Haziran 2013

22 Mayıs 2013 Çarşamba

27 MAYIS,12 MART VE 12 EYLÜL



27 MAYIS,12 MART VE 12 EYLÜL

27 Mayısçılar gerçekten, Kemalist devrimin eksikliklerini tamamlamak
ve var olan Kemalist devrimden sapmaları gidermek için yola çıkmıştı.
Ancak TSK`nin, 27 Mayısçılara desteği kısa sürmüştür. 27 Mayıs,
burjuva demokrasisini ifade eder ve hem burjuva demokrasisine vurgu
yapmak, hem de 27 Mayısı faşist bir diktatörlüğün ifadesi olarak
algılamak çelişkidir. Bu çelişkiye düşmek, sığ bir bakışın ifadesi
değilse, kötü niyetin ifadesidir.
12 Mart ve 12 Eylül, 27 Mayısın bıraktığı hukuki ve politik yapı ile
burjuvazinin Türkiye`yi yönetemeyeceğini anlamış olmasının getirdiği
bir sonuç olarak, 27 Mayısın bütün kazanımlarını ortadan kaldıran bir
operasyondur. Dahası Türkiye`yi, zorla tarihin gerisine çekme
operasyonudur.
Sapla samanı karıştırırsak, 27 Mayısla 12 Eylülü karıştırmak da mümkün
oluyor. Böyle olunca da, 27 Mayısın sonucu olan 1961 anayasası ile
geniş bir toplumsal katılıma alan açılarak, devlet gücünün kullanımı
ve hızının dengelenmesinin sağlandığı, Çift meclisli yapısı ile özerk
kurumları ve örgütlenme hakkıyla devlet gücünün kullanımına, devlet
aygıtının işleyişinin hızını azaltacak bir toplumsal katılımı
sağladığı görülemiyor. Darbelerin, toplumsal tartışma ve çatışma
dinamiklerinden kopuk olduğunun kabul edilmesi, Her iki müdahalenin
de, bakışsız profesyonel darbecilerin marifeti olarak görülmesi, son
tahlilde her iki müdahalenin sonuçlarına bakışsız olarak yaklaşmak,
sonuç itibarıyla yerleşen rejimin yerleştirmeye çalıştığı bakışına
tabi olmakla aynıdır.
Bunu şöyle ifade etmek de mümkündür, 27 Mayısla birlikte yükselen sol/
sosyalist hareketlenmenin yöneticileri, Kemalist bakış açısının dışına
nasıl çıkamadıysa, başka karmaşık etmenler bir yana, 12 Eylül
darbesinin sonucunda, o noktaya kadar sosyalist hareketi de peşine
takan ama bunun sosyalizmi durdurmak için bir çözüm olmadığını gören
Kemalist hareketin, çözümü, yönetimi gerici akımlara terk etmekte
bulması ile yerleşen 12 Eylül rejiminin, yani tekelci düzenin
hegemonyasına tabi olmakta tereddüt etmemesi de gayet normaldir. Yani,
27 Mayısın faşist bir diktatörlüğün ifadesi olmadığı görülmektedir.12
Eylül faşist darbesi ile yerleşen 12 Eylül rejimi ise, bir tekelci
düzeni yerleştirme operasyonunun serüvenini taşımaktadır ve tümüyle
emperyalizmin direkt gözetiminde gerçekleştirilmiş olup, emperyalist
kapitalizmin, tekellerin gericiliği ile uyumlu olarak, sosyalizmi yok
etmek üzere, sosyalist örgütlenmenin sığınaklarını yani 27 Mayısın
kazanımlarını ortadan kaldırmak için gerçekleştirilen bir faşist
darbenin eseridir. Ve hâlâ devam etmekte olan 12 Eylül bütün faşist
karakteri ile dururken,'' bütün darbelere karşıyız'' dinamikleri ile 12
Eylül rejimine karşı, tekellerin düzenine karşı yükselmesi muhtemel
olan dinamikleri, 12 Eylül rejiminin, 12 Eylül faşist darbesinin
devamı olduğu ve karakterini taşıdığı unutturularak,27 Mayıslara,
hayali darbelere karşı kurulan dinamiklerin peşine takmak, yalnızca
tekellerin işine yarayacak bir Ali Cengiz oyunudur.

27 Mayıs faşist bir diktatörlük olsaydı,12 Marta ve 12 Eylüle ne gerek
vardı?
27 Mayıs, bir türlü sonuca ulaştırılamayan Kemalist restorasyonun,
burjuva demokratik tarzda sonuçlandırılması çabasıdır ve tümüyle
burjuva düzenin yerleşmesine yöneliktir. Bunu temsil eden ideoloji
Kemalist ideoloji olduğu için, Kemalizm`in damgasını taşır ve ABD`yi
işe karıştırmamakla birlikte, ABD`yi telaşlandırmadığı görülmektedir.
27 Mayıs bugün salt bir askeri hareket değildir. Kemalizm adına,
Ordunun modernizasyonu fikri ile toplumun radikal olarak yeniden
örgütlenmesi fikrinin birleşmesi 27 Mayıs ihtilalının kararına yol
açmıştır. ''Bütün darbelere karşıyız'' demek, darbelerin toplumsal
tartışma ve çatışma dinamiklerinden kopuk olduğunun kabul edilmesi ve
ordunun bu dinamiklerden herhangi birinin etkisinde ya da yönetiminde
ve lehinde diğer dinamiklere müdahale ettiğinin yadsınması demektir.
12 Eylülle birlikte, 27 Mayısın sağladığı bütün burjuva demokratik
kazanımların yerle bir edildiğini daha düne kadar şimdi 27 Mayısı
aynı kategoriye koyanlar da dillendiriyordu. Ne zaman ki, emperyalist
yenidünya düzeni bu bölgede coğrafyaları ve halkları parçalama
dinamiğinin düğmesine bastı bu kapıkulu solcular da, daha önce
dediklerini unutup, aynı masala sarıldı. Ve 12 Eylül için de yaklaşım
aynıdır.12 Eylül, burjuvazinin, tekelci düzeni yerleştirmek için
uyguladığı politikalarının sonucu ve devamıdır. Bu da emperyalist
kapitalizmin politikalarına bağlıdır. Eğer 27 Mayıs faşist bir
diktatörlük olsaydı,12 Marta ve 12 Eylüle gerek kalmadan 24 Ocak
kararları ile başlayan tekelci düzeni yerleştirme restorasyonu
kotarılabilirdi. Oysa bunun önünde engel olarak 27 Mayısın demokratik
kazanımları vardı. İşte 12 Mart ve 12 Eylül ise bu kazanımlara karşı
ve sosyalist hareketi bütünüyle yok etmek için Kemalistlerin yönetimi
gerici/dinci akımlara teslim etmesidir. Öyleyse 12 Eylülü tahlil
ederken de toplumsal gelişme ve çatışma dinamiklerini dikkate
almazsak, bunun her şeyden bağımsız bir askeri hareket olduğunu kabul
edersek,12 Eylül rejimi boylu boyunca durduğu ve faşist niteliğini
günbegün daha açık ve şiddetli uyguladığı halde, bu rejimde bir
demokrasi görür ve daha fazla demokrasi olabilecek hayaline kapılırız.
Yani bununla 12 Eylül diktatörlerinden hesap sorulabileceği
yanılsamasına düşeriz.
Somut olan bu darbenin neye karşı yapıldığı, bu anlamda toplumsal
bağı, etkileri ve bugünkü geldiği noktadır. Eğer bunu unutursak 12
Eylül darbecilerinin peşine düşer,12 Eylül rejimini meşrulaştırırız,
hatta ona omuz vermiş oluruz. Ve yaptırılmak istenen de budur. Her iki
müdahaleyi de, bakışsız profesyonel darbecilerin marifeti olarak
görmekle, son tahlilde her iki müdahalenin sonuçlarına bakışsız olarak
yaklaşmak, sonuç itibarıyla yerleşen rejimin yerleştirmeye çalıştığı
bakışına tabi olmakla aynıdır. 27 Mayıstan sonra Türkiye`deki sol
hareketin, Kemalist bakış açısından ve tarih anlayışından çıkamayıp
sol Kemalizm çizgisinde takılı kaldığını da söyledim, söylüyorum.
Bunları birçok yerde dile getiriyorum. İlk benim söylediğimi de düşünmüyorum. Ve biz Kemalist değiliz, sosyalistiz ve bizim ilerleyeceğimiz nokta sosyalist iktidardır. Ama 12 Eylül rejiminin püskürttüğü noktadan geriye de gitmeyeceğiz.

O nedenle bu noktaya püskürtülen bütün güçlerle aynı noktada durmayı
biz istemedik. Şimdi iş bu noktaya püskürtülmüş bütün güçleri 27
Mayısın demokratik kazanımlarının ifadesi olan burjuva demokrasisi
için mücadeleye değil, tekelci düzene karşı,12 Eylül rejimine karşı
sosyalist iktidar mücadelesine taşımalıyız. Hem burjuva demokrasisini
savunup, hem de sosyalistleri her türlü toplumsal dinamikten
uzaklaştırmaya çalışmak, bunun için türlü şeytanlıklara girmek burjuva
bakışının ürünüdür. Burjuva bakışının ürünü eğer emekçi sınıfların
içinde dolaştırılmaya çalışılıyorsa bunun adı oportünizmdir. Bunun
uzantıları sosyal şovenizm olarak ulusal sorun konusunda da kendisini
göstermektedir. Bir taraftan emperyalizmin gerici milliyetçi
karakterinin bir başka yansıması olan kozmopolitizmi pompalamak, bunun
için Marksist görünmek, diğer taraftan ulusal kültüre, ulus devlete
aşırı vurgu yapmak bunun yaparken de Leninist oluvermek. İşte bu da
tam bir Ali Cengiz oyunudur. UKKTH nı savunmak emperyalistlere,
tekellere onların hükümetine ve Kürtlerin işbirlikçilerine, ağalarına,
beylerine gerici şeyhlerine mi düştü. Besbelli ki, Türkiye`nin
Kürtlerine içi boş bir devlet vaadiyle, onları Araplardan korkan kuzey
ırak Barzani aşiretinin devletine gönüllü bağlamak ve iki parçayı
birleştirerek hem bu bölgedeki varlıkları emperyalizmin hortumlamasına
açmak, karşılığında da Kürt halkına ulusal kültür bahşetmek. Bunu
savunmak mı devrimci tutum? Ayrıca bu temelde oynanan oyunların
tümüyle açığa çıktığı ve iflas ettiği de görülmeyip, UKKTH`nın ne
demek olduğundan bile bihaber, zorla ayrılmalarını teşvik etmeye
çalışmak, işte asıl bu tekellere kement atmış olmanın ve kementleri
sağlamlaştırmaya çalışmanın, dahası düşecek kırıntıları çoğaltma
telaşının tezahürüdür. Ama tarihin akışı durmuyor ve bu bölgede hızlı
akıyor. Gerçekler de hızla kendini gösteriyor. Bu gün bu kırıntılardan
nasibini almak isteyenler dağa taşa nasyonalist yaftası asarken, çok
uzun olmayan bir mesafede sosyal-şovenistliklerini de,
oportünistliklerini de açıkça göstereceklerdir.
Kürt meselesinde söylediklerim ya anlaşılmıyor ya da anlamayı
engelleyen mahkûmiyet var. Benim, ulusal sorunu hiçbir zaman devrimden
sonraya havale etmediğim netlikle bilinmektedir. Ama tekrar gerekiyor;
Çok kısa olarak, söylediğim şudur; ulusların kaderini tayin hakkını
tanımak başka şeydir (ve sonuna kadar ayrılma hakkı dâhil tanımak
gerekir) teşvik etmek başka şeydir. (yani sosyalistlerin işi bu
değildir) üstelik teşvik edenler, hatta ısrarla dayatanlar,
emperyalistler ve ezen/ezilen ulusun egemenleri, işbirlikçileridir.

Son olarak, bir yerde nesnel olarak açığa çıkmış bir güç şeklinde olgu
varsa politik partilerin oraya dükkân açmaları gayet normaldir ama bu
demek değildir ki, o nesnelliği genel olarak sosyalist iktidar
yürüyüşüne bağlayacaktır. Bunu pragmatik yaklaşımlarla, burjuva
politik yaklaşımlarla değerlendirmek partiyi de güçlendirmez,
sosyalist iktidar yürüyüşüne de katkı da bulunmaz. Sadece o
nesnelliğin açığa çıkardıklarının partiye akması sağlanır ki, bu son
tahlilde hiçbir şeydir. Çünkü onu sosyalist iktidar mücadelesine
bağlayamazsan, onun gideceği yer burjuvazinin yanı olacaktır.
Mesele bu topraklarda nesnel olarak var olan yurtseverlik olgusunu,
sosyalist yurtseverlik temelinde tekelci düzene, onun faşist
diktatörlüğüne, ilhak çabalarına ve bu çabalarındaki emperyalist
karakterine, gerici karakterine karşı sosyalist iktidar mücadelesi
eksenine bağlamaktır. O nedenle bu konuda işkembe-i kübradan
konuşulmamalıdır. Dediklerim dinlenilmese bile, biraz araştırıp bilgi
edinilmelidir. Yok, eğer bilgi sahibi olunduğu halde anlamamak için
direniliyorsa, Taraf gazetesine ve AKP ye doğru, hak ettikleri yönde işaret      edenlere kızılmamalıdır.

12 Eylül`ün devamı olan tekelci düzen, sadece sosyalizme değil, Kemalizm`e bile
yolları dar etmektedir. Sadece bu mu, bütün emeği ile yaşayanların
sadece köleliğine, topraksız ya da toprağını işleyemeyen köylünün
serfliğine yani modern feodal düzene kapıyı açık bırakıyor, diğer
bütün kapılar kapalıdır.
Benim Kemalist olmadığım ve sosyalistlik adına Kemalizm`in kuyruğuna
takılanları hep mahkûm ettiğim ve onların sosyalist hareketi
Kemalizm`in peşine takmasının gerçek anlamının sosyalist hareketi
burjuvazinin kuyruğuna takmak olduğunu hep savunduğum bilinmektedir.
Şimdi de farklı hareket etmiyorlar, şimdi de dün CHP nin peşine
taktıkları sosyalist hareketi, AKP`nin peşine takmaya dolayısıyla
tekeller düzenine bağlamaya çalışıyorlar. Kemalizm`e saldırı üzerinden
faşist ve çağ dışı bir rejimi kutsuyorlar. Bu nasıl bir akıl
tutulmasıdır ki, bütün bu sırıtan oyunlara dikkat verileceğine, bu
rejime ve onun iktidarına karşı söz söyleyen ve tabii çare
sosyalizmdir diyen herkesi öcü yapmaktan geri durulmuyor.
Bitirirken, bütün bu söylemleri ya da soruları akıl tutsağı olmadan,
bağımsız bir düşünme dinamiği ile bu toprakların bundan sonraki
dinamiğinin sosyalizm olacağını görerek dile getirişimiz,
sahtekârlıklara örtü vazifesi gören sol gömlekleri eskiyen kapıkulu
devşirme solcuların da görerek telaşa kapıldığı bir olgudur.


Fikret Uzun
28.05.2010

12 Mayıs 2013 Pazar

POST ÖCALAN DÖNEMİNE Mİ GİRİYORUZ



POST ÖCALAN DÖNEMİNE Mİ GİRİYORUZ

Öcalan, herhalde bu 30 yıllık savaşın anısına mafya babalarının dul karılarını, Nur tarikatının şakirtlerini, Nakşibendî refleksle şeriat deyyu kendinden geçen vasalları, bilmem kaç tane köy sahibi ağaları veya ağa çocuklarını, sol denince midesi bulanan muhteremleri ve dahi tescilli Barzanicileri vekil tayin etti!
Bunlardan Kürt halkına mı, yoksa Kürt egemenlerine mi, yani Öcalan’ın kendi ifadesiyle hain ağa, bey, aşiret reisi ve Türkiye’nin tekelleri ile bin bir bağ kuran, emperyalizme göbekten ve gönülden bağlı Kürt burjuvalarına mı, hatta ABD emperyalizmi ve emperyalist tekellerle bütünleşmiş olan Türkiye’nin tekellerine mi hayır gelir? Yani bunların marifetlerinden Kürt halkına bir kurtuluş düşer mi? Bunu akıl taşıyan herkesin düşünmesi gerekir.

A. Öcalan’ın, zamanında Esad’a mektup yazmış olduğunu, “bize imkân ve özerklik tanırsanız, iç savaşta yanınızda oluruz” dediğini ve Esad’ın bu isteğe uygun davrandığını ve özerkliği vermiş bulunduğunu hepimiz biliyoruz. Ancak Obama Erdoğan’dan, Erdoğan Fidan’dan istedi ve Fidan, Öcalan’a bildirdi; sonuçta PKK Kürtleri’nin Esad’a karşı ve Barzani tarafında konuşlandırılmasını, Öcalan’ın kabul ettiği anlaşılmaktadır.

Öte yandan AKP’nin ve RTE’ nin danışmanı Yalçın Akdoğan’dan alıyoruz haberi ki, Öcalan’ın bu pek yumuşamış halinden pek memnun olduklarını anlıyoruz ve Kandil’den yani Karayılan’dan gelen racon kesilmesinden pek hoşnut değildir. Bunu da görebiliyoruz. Dedim ya her şey gözlerimizin önünde cereyan ediyor, görmemek için akılsız veya kör olmak ama bir de buna mahkûm olmuş olmak gerekiyor.

Öcalan, “Demokratik Cumhuriyet” istiyordu, “Kürt emekçileri” diyordu, “hain ağa, şeyh, aşiret reisi” dinamiğinden ayrıyız” diyordu ,”Ho Şi Minh” diyordu, “bizim modelimiz devrimci gençlik hareketi” diyordu inanıyorduk.
Benim Kürtlüğüm, Bedirhan’lara, Barzani’lere (Talabani’lere) hiç benzemez, benim Kürtlüğüm aşiret ve serflik ilişkilerinden biraz kopmuş, aile çevresinde de olsa bir emek sürecine girmiş yoksul köylünün Kürtlüğüdür.” diyordu, inanıyorduk.

"Her zaman, bütün açıklığıyla, hasta insan, döküntü insan, yeteneksiz insan, tıkanmış insan asla PKK’lı olamaz” diyordu, inanıyorduk.

"İnsanlık tarihinden sökülüp gelen her türlü baskıya, haksızlığa, zulme, sürgünlüğe, eşitsizliğe karşı durmayı bilmek kadar, onun için kendini yeterli hale getirmeye, farklı kılmaya, özgür kılmaya, savaşılır ve başarılır kılmaya rehber, PKK’ deki sosyalist kişiliktir."
diyordu inanıyorduk.

“T.C. gibi, emperyalizmin, Orta Doğu’ya, Orta Asya’ya, Kafkasya’ya, hatta Afrika’ya karşı bir Truva Atı olarak kullanmak istediği güce karşı, PKK’ nin Orta Asya'dan tutalım, Afrika’ya kadar en iyi savaşan bir güç olarak dikilmesi esastır,” diyordu inanıyorduk.

Sömürgecilerin ve işbirlikçilerinin elinde, tekrar eski silaha, bin yıllık saldırı silahına tekrar sıra geldi. Kürt toplumunun geri özellikleri, mezhepler, tarikatlar eliyle çok yönlü parçalanmışlığı sonucu ‘din silahını bir kez daha kullanalım’ dediler. Zaten Özal tarikatçılığı, Evren’in dinciliği boşuna değildir. Böylelikle yayılmak, Türklüğe atılım kazandırmak isteniyor. Bu, eski ideolojik silaha sarılma, anlamına geliyor." diyordu inanıyorduk.

“Said-i Nursi, Şeyh Said, değişik tarikatlar, Nakşibendilik benzeri var ama bütün bunların milli bir çerçeveye çıktıklarını söyleyemeyiz. Çünkü hepsi aynı İslami emperyalist ekollerin ajan temsilcileri durumundadırlar. Bir İdris-i Bitlis Nakşidir. Yavuz'un ajanıdır. En son Barzaniler, Nakşidirler; güçlü ajan durumunu ifade ediyorlar. Bizzat devlet tarafından finanse edildiler.”
diye ekliyordu, yerinde buluyorduk ve inanıyorduk.

PKK'den çok rahatsız olan işbirlikçi çevreler kendisini Hizbullah adı altında yeniden militarize etmek istemiştir. Hizbullah’a destek ve güç verdiklerini biliyoruz.
Böylece ulusal kurtuluş savaşımız, en önemli ve sonuç alıcı bir döneme giderken, birdenbire, geleneksel işbirlikçilik, Türk İslami yayılma eğilimi ile İran İslami yayılma eğiliminin üçü el ele vererek tarihin gerçekleri ışığında başımıza musallat edilmek istenen bu "Hizbullah" maskesi altındaki tehlikeli, ajan, işbirlikçi, militarist örgütlenme -buna faşist de, düpedüz kelle avcıları örgütlenmesi de diyebiliriz- ortaya çıkarılmıştır.

Hizbullah, 70'li yılların MHP'sinin Kürdistanlaşmış biçimidir. Kürdistan Devrimine dayatılan İslami renkte, uluslararası İslami devrim geleneğini de, İran Devrimini de kullanarak biçim değiştirmiş MHP'dir.

KDP'ler biçiminde dayatılan ilkel-milliyetçiliğin MİT ile birleşmiş KDP'cilik olduğunu biliyoruz. Daha 1970'lerde bazı Kürt dernekleri eliyle bu dayatılmak istendi. DDKD, KUK, ÖY vb. bir sürü Kürt grupçuğu eliyle ilkel-milliyetçiliği egemen kılmak istiyor. Fakat Kürdistan devriminde ilkel -milliyetçilik teşhir ve tecrit edilmiştir.

Bunların çok çeşitli fraksiyonları çıktı. Ama en temel güçleri yine de Barzani-Talabani'ydi. Barzani'ye dayalı Özgürlük Yolu da günümüzde kendisine, sosyalist parti, diyor. Ekolü o güçlendirdi. Sömürgecilik, Rizgari, Ala Rızgari, KUK, KAWA vb. adlar altında etkili olmak istedi. Ama bunun esas kökü, feodal-aşiretçi güçlerdi. Bunlar bir de Türk milliyetçiliği ile irtibatlıydılar. Özellikle de Türk MİT'i ile irtibatlıydılar. Tüm bunlar, tutarlı yurtseverliğin, devrimci-yurtseverliğin gelişmesini elbirliğiyle boğmak istiyorlardı.
” diye anlatıyordu ve

“PKK, bunlara karşı da çok tutarlı bir mücadele verdi. Bunların ağa-şeyh-aşiretçi güruhu teşkil etmeleri, öte yandan Kürdistan’ın sosyal temelinin emekçi olması gerçeği, 1970'lerin ortalarından itibaren bizim halkı kolay aydınlatmamıza ve bunları tecrit etmemize imkân verdi. Kısacası iki mücadele verildi. Bu iki mücadele hem Türk ve hem de Kürt ilkel-milliyetçiliğini, Kürdistan halkının içinde teşhir ve tecrit etti.” diyordu gene inanıyorduk.

Özellikle ilkel-milliyetçiliğin işlemez hale getirilmesi, sosyalizm maskesi altındaki sosyal-şoven grupların safları bulandırmasının etkisizleştirilmesi anlaşılınca; egemen burjuva milliyetçiliği, 12 Eylül faşizmi, bu silahlarla artık Kürdistan UKM’ ne karşı, bunlara dayanarak mesafe alınamayacağını iyi biliyordu. Peki, elinde geriye ne kaldı? Tekrar eski silah! Bin yıllık saldırı silahına tekrar sıra geldi. Kürt toplumunun geri özellikleri, mezhepler, tarikatlar eliyle çok yönlü parçalanmışlığı sonucu ‘din silahını bir kez daha kullanalım’ dediler. Şimdi en gözükara bir örgüt olan Hizbullah olayı var.

Demek ki, ortada bulunan tarikatlara İslam tarikatları demek yerine, İslam maskesi altındaki gözükara, yüzükara veya kendisi kara, kısaca Karayüzler, Türk şoven örgütleri demek gerekir.”
diyordu doğru buluyorduk.

Ve uzunca bir açıklama ile tarikat dinamiğinin Hizbullah örgütünün iç yüzlerini aşağıdaki şekilde deşifre eden Öcalan, yani “Nakşîcilerin, Süleymancıların, Nurcuların hepsinin para kaynağı bu rejim ve karanlık güçler değil mi? Türkse Türkler, Arapsa Araplar, Farssa İran veya solcu ise bilmem hangi güçler bu parayı ne için veriyorlar? Çok mu adaletten yanalar? Niye bu halka (Kürt halkına) yardım yok da, ulusal inkârcılara, milli gelişmenin hainlerine bu kadar para var? Meseleye böyle politik bakmak gerekiyor.

Kürdistan devrimi, tarihler boyunca işbirlikçilik yapmış ağa, şeyh ve aşiret reislerinin çıkarlarına darbe indirmeye ve onların etkilerini sınırlamaya başlamıştır. Bu, bunların sömürgecileri ve sömürgecilerin bunları yeniden bulmalarına neden olmuştur. Bir düğüm oluşturuyorlar; ağalar, sömürü ve etkilerini sürdürmek için, hem sömürgecilerle ve hem de tarikat ağalarıyla daha güçlü işbirliğine gidiyorlar.”
diyerek daha da açıyordu, yerinde buluyorduk.

Hizbullahın esas itibarıyla genel polis merkezleriyle, yerel tarikat merkezleriyle ve en başta da ‘Olağanüstü Hal Yönetimi’ ile ilişkisi vardır Kısaca Türk sömürgeci rejiminin kurumlarına, emniyet teşkilatına bağlı olduğunu görüyoruz. Hizbullahçılığın yerel işbirlikçi çevrelerle bağları çok somuttur.

Sonlarının geldiğini gören Kürt işbirlikçileri, Hizbullahın yardımcılarıdır. Hizbullahın içinde her örgütte olduğu gibi inanmış insanlar da vardır ama azınlıktır.

Açıktır ki, özel savaş yönetimi Hizbullahçıları satın alıyor ve ‘yakalandığın zaman seni gizlerim’ diye teminat veriyor.

Polisin oyuncakları düzen savaşı veremez. Yurtsever katletmek, Türk devletine yardım etmek, halkı kafa karışıklığına itmek istiyorlar. Polisin elindeki Hizbullah iktidar savaşı vermiyor, iktidarın elinde bir piyondur. Polis hangi rejimin hizmetindedir? Açık ki Amerika’nın ve Siyonizmin hizmetindedir. Bunlar çokça anti siyonist geçinirler ama mevcut rejim islamizmden daha ziyade siyonizmi temsil ediyor.

İsrail Cumhurbaşkanı Herzog ne söyledi: ’Siz Kürtlere ne yapıyorsanız biz onaylarız; siz de, biz Araplara, Filistinlilere ne yapıyorsak onaylayın.’ dedi. Bu saldırıyı Herzog’un emriyle Türklük yürütmüyor mu?

Çok açıktır ki Hizbullahçılık, siyonizmin de, en az Türk faşizmi, Kemalizmi kadar uşağıdır. Kemalizme ve resmi ideolojiye karşıyız, diyorsunuz ama onların himayesinde savaşmak, onların uşağı olmak anlamına gelmiyor mu? Şimdiye kadar bir tek Siyonistin burnunu kanattınız mı? O halde Türk rejimini, Kemalizmini besleyen, Siyonizm ise sizi de besleyen Siyonizmdir. Dolayısıyla siz, dolaylı yoldan da Siyonizmin uşağı oluyorsunuz.”
dedikten sonra;

“En büyük anti-siyonizm, anti-emperyalizm PKK'nın yönlendirdiği harekettir!” diyordu inanıyorduk.

Bütün bunları söyleyen Öcalan’ın şimdi dedikleri çok farklıdır, 180 derece farklıdır. Hepsi gözümüzün önünde söyleniyor. Duran Kalkan Öcalan’ın açtığı kapıyı daha da açarak, daha yeni vaaz etti ki “Hizbullah ile sorunları yok” muş; hatta “Kürt gençleri Hizbullah ile birlikte hareket edebilir“ miş! Artık ABD emperyalizmi en büyük “dost”ları ve “müttefik”leri ama bu “dost”luğun yüzü suyu hürmetine olsa gerek, bir o kadar da ABD emperyalizminin bölgedeki kirli savaşının “azaplar”ı olma konumlarını içlerine sindirebilmektedirler!

Ve şimdi Öcalan artık “onursal” önderdir ve Kandil ise liderliğini ilan etmiştir. Bu duruma, A. Öcalan’ın “karizması çizilmiştir” diyenler çok ve her yerde bu konuşuluyor; torba olsa büzersiniz ama olmuyor işte! Ve Öcalan’ın karizması çizilirken Karayılan’ın sesinin sertleştiği duyuluyor. “Onursal başkan” Öcalan, “silahsız çıkın” ve ayrıca “hemen çıkın” talimatları veriyor ama bir tarafa atılıyor; bundan çok emin olunduğunu, dolayısıyla RTE’ nin bütün Türkiye’ye “silahları olduğu gibi bırakıp gidecekler” dediğinden anlıyoruz; ancak böyle olmadığını görüyoruz, kör değilsek tabii; silahsızlanma için, hapishanelerin boşaltılması şartı getirilmiştir. Öyleyse, Öcalan’ın, Erdoğan’ın ve çıkış gerçekleşirse Barzani’nin işleri zordur, bu çok net olarak görülüyor.

Diğer yandan tarihin ileriye yönelik akışı, zaman zaman gerilese de, sağa sola kaykılsa da, son tahlilde tarihin bir doğrusal ilerleme mekanizması var; bu anlamda tarih ilerleyemezse sıkışıyor; bugün Türkiye coğrafyası, gericiliğin yüksek baskı ve kuşatması altındadır, sıkışmıştır ve genişleme zorunludur. Sıkışmayı da, genişlemeyi de görebiliyor, hissedebiliyoruz! Bu sıkışmadan doğacak genişlemenin üzerinde ve içinde biriken toplumsal güçlerin de genişlemeye başladığını görüyoruz.

İşte bu güçler, sıkışmaya neden olan yüksek ve tarihin gerisine yönelen gerici baskının kuşatmasını parçalayacak ve tarihin ilerleme çizgisini doğrusal yörüngesine sokacak olan tarihin biriktirdiği nesnel güçlerdir.

Ve biz biliyoruz ki her sıkışma genişlemeye gebedir ve bu sıkışma önlenemezse, genişleme durdurulamaz, genişleme durdurulamazsa patlama kaçınılmazdır. Patlayarak ortaya çıkan genişleme ise önünde durulması zor bir güçtür. Her patlama yeni bir tarihtir ve önümüzde Türkiye’nin bölünme tarihini görüyoruz, bu bölünmenin anlamının bölüşüm olduğunu dolayısıyla Türkiye tarihin belki en büyük “primitif akümülasyon”unun ifadesi olacağını daha önce vurguladım, buradan hareket ederek daha ileri gidenler, Türkler ile Kürtlerin artık bir arada yaşamasının mümkün olmadığını, ancak çok sessiz, söylüyorlar; bu sessizlikten toprak vermenin de almanın da çatışmasız olmayacağını düşündüklerini anlıyoruz.

Diğer yandan bu, tarihin önümüze koyduğu ve diyalektiğin yasalarına bağlı kalarak net olarak çözümleyebileceğimiz gerçeklilkleri, tepesi taklak etmeye memur edilmiş bazıları, Öcalan’ın kendisi ile Gramschinin hapishanede yazdıkları arasında korelâsyon kurarak, hapishane günlükleri misli derlediği ve kitaplaştırdığı yazıları ile benzeştirdikleri “kaos aralığı” veya “Kontradieff dalgaları” ile diyalektiği Hegel’in de gerisinde bir alana çekmeleri, böylece de tarihsel –toplumsal gelişmenin önüne içinde “zor” olmayan ve bu “kaos aralıklarını” tedrici bir siyasal müdahale ile yöneterek sosyalist devrime gerek kalmadan, sosyalizmin, sözde bir “üst” ama gerçekte ilkel bir versiyonuna, yani modern olduğu kadar ilkel olan bir “komün” düzenine geçilebileceği fikrini pompalayıp durmaktadırlar.

Öcalan da bundan söz etmeyi, böylece “devlet”ten kurtularak, ”devlet”siz bir toplumsal düzen kurulabileceğine atıfta bulunmayı ama bunun için de bir zaman aralığından söz etmemeyi aksine bunun neredeyse sonsuza kadar sürecek bir mücadelenin konusu olacağını, yani eski bayatlamış hikâyeyi Öcalan’ca tekrarlayarak felsefi bir tonda cümle halklara ilan etmeyi artık pek sevmektedir; o da, toplumun kerte kerte ikna edilmesi ve alıştırılması ile bir üst topluma ki buna Dühringvari saçmalıkların tekrarlanması, yani “aynı zamanda hem bireysel hem de toplumsal mülkiyet” karışık uydurmacasının tekrarlanması da diyebiliriz (bu arada her halde eski düzenin, bu düzenlerini sonsuza kadar sürdürmekte kararlı olan sahipleri, bu karışık uydurmaca uyarlarına gelmese bile, bunu öyle uzaktan seyredecekler diye düşünmektedirler ve sık sık Paris Komününe atıfta bulundukları halde, Fransız burjuvazisinin bir adım öncesinde düşman oldukları ile ittifak kurarak Komünarlara uyguladığı şiddeti ve elbette bunu, komüncülerin tam da şimdi felsefi tonda önümüze sürülen, eski düzenin sahiplerinin “zor”mekanizmasını, yani “devlet”ini, parçalamadan ve kendi “zor” mekanizmasını kurmadan, komünü koruyacaklarını zannettikleri için yapabildiklerini hatırlamak istememektedirler), geçilebileceğini yüzlerce sayfada kurduğu ve Gramschi’ye öykünerek felsefi cümlelerle vaaz etmekten bıkmamaktadır.(*)

Bu günün “sol” gömlek giymiş kapitalist yolcularının, Öcalan’vari felsefi vaazlar ile çiftleştirdikleri ve Marx’a uydurmaya çalışmayı ihmal etmedikleri sözleri; Dühring’in, üstelik Marx’ın henüz söylemediği sözlerini kanıt göstererek, Marx’ın, toplumsal devrimin, toprak ve emek tarafından yaratılan üretim araçlarının ortak mülkiyetine dayanan bir toplum kuruluşunun zorunluğunu, Hegel’in yadsımanın yadsınmasına başvurmadan tanıtlayamaz ve sosyalist teorisini dinden alınmış bu gülünç andırışma üzerine dayandırarak gelecekteki toplumda, kaldırılmış çelişkinin üstün Hegelci birliği olarak, aynı zamanda hem bireysel, hem de toplumsal bir mülkiyetin egemen olacağı sonucuna vardığını vaaz etmesine ne kadar benziyor!

Her şey açık! Öcalan’ın, dün dedikleri de açık! Bu gün dedikleri de açıktır ve Duran Kalkan’lar bu açıklıktan girerek Hizbullah ile İttifak’a kapı açıyorlar, Altan Tan’lar da, S.S. Önderler de, aynı açıklıktan giriyorlar ve buradan devrimci renklerin budanmasına meşruiyet alanı sağlamaya çalışıyorlar, bazıları da bu alanı, dinsel alana saygı temelinde genişletiyor.

Daha önce de vurguladım, ittifak böyle gelişiyor ve gerici Kürtler ile gerici Türklerin ittifakının geliştirilmesi böyle yürüyor.

Yani Kürtler, 30 yıllık bir savaşın sonunda, geldiler geldiler bir karanlığın içine girdiler; burada kalırlarsa önlerini hiç göremeyecekler ve başkasının gözlerine mahkûm olacaklar!

Başkası mı? Bu ise çok net görülüyor, ABD emperyalizmidir; onun gözleri ile bakanlar hep hüsrana uğramışlardır; diğer yandan bu karanlıkta Öcalan, içini dolduramayacağı rüyaların esiri olup, ABD’nin dostluğundan medetle, AKP ile yapacağı herhangi bir anlaşmanın geçerliliği olabileceğini düşünerek hazırlık yapıyorsa, bunun gaflet ve dalalet olduğunu düşünenler çoktur ve bu da kaçınılmazdır!

Peki, burada mıyız? Göreceğiz!

Peki neredeyiz? Bunu görüyoruz; karanlık yolların birleştiği noktanın tam ortasındayız. Kürt ve Türk halkı, bu karanlıkta ilerlemeye ve ilerlerken birbirine çarpmamaya çalışarak, ilerici renklerini koyulaştırıyorlar; ayrıca bu karanlığın ortasında, Öcalan’ın gördüğü rüyalar ile diğer liderlerin gördüklerinin örtüşmediğini görebiliyoruz. Daha açıkçası, artık Apo onursal önder, Karayılan işbaşındaki başkandır! Bu netlikle görülüyor. Karanlık yolların kesişmesi ise değişmiyor. Ancak bu, ilericilerin de işini kolaylaştırıyor. Tarihin ileriye doğru akışı da kolaylaşıyor, sıkışma ileriye doğru genişleyerek, karanlığı dağıtacak güçleri biriktiriyor; patlamadan da, patlayarak da olsa genişlemeye karanlığın dayanamayacağı görülüyor. Karanlığa sahip çıkanlar, bunu daha çok görüyorlar; bu nedenle daha çok karanlık biriktirmek istiyorlar.

Karanlığın dışında kalanlar ise, karanlığın hücum halinde ama kendi içine doğru büyüdüğünü görüyorlar; öyleyse gördükleri, karanlığın “zor”unun, aydınlığın genişlemesini, tarihin ilerleme çizgisinin yörüngesinde ilerlemesini, bu kendi içine birikerek yarattığı zor ile durduramayacaklarıdır! Diyalektik böyle gösteriyor; tarihin sıkışması, daha önce yadsınanı bir üst noktaya ve oradan başka bir üst noktaya yükseltmek üzere yadsır ve yadsınan karanlık ise, yadsıyan aydınlık olacaktır.

Gelişmeye Hegel’in kaba diyalektiği ile bakanlar, diyalektiğin bakıldığı gibi kalmadığını, yani Hegel’in kaba diyalektiğinin güzel bir diyalektiğe, Marx ve Engels’in diyalektiğine dönüştüğünü göremiyorlar; kaba materyalizmde kalanlar ve yine yeniden ona sarılanlar, hem diyalektiğin geliştiğini ve hem de hiçbir devrimin birdenbire olmadığını, geçmişinden su geçirmez bölmelerle ayrılmadığını göremiyorlar. Onlarca yılın, ilk bakışta sanıldığı gibi, pek de sakin olmadığını örnek olsun otuz yıldır süren Kürt hareketliliğine bakarak, Türkiye’de her şeyin süt liman olmadığını göremiyorlar; küçük, sıradan, ürkek damlaların sessizce biriktiğini, büyüdüğünü göremiyorlar; dolaysıyla diyalektiğin en önemli yasalarından biri olan ve bütün devrimleri anlamanın tek anahtarı olan nicel birikimin, nitel değişikliğe dönüşmesi yasasının önemini kavrayamıyorlar.

Dahası var, bu yasayı dudak ucuyla dillendiren kapitalist yolcular, Engels’in suyun buharlaşma örneğinde takılı kalarak, suyu buhara dönüştürmek için ısrarla ateşin altını körüklemek gerektiğini hatırlamak ve hatırlatmak istemiyorlar. Böyle olunca, yani ateşi eksik bırakınca, birikimi sağlayamayınca tarihin mahkûm edemeyeceğini göremiyorlar! Ateşi söndürenlere, birikimi burjuvaziye hediye edenlere tarihin en büyük mahkûmiyeti vereceğini akıllarına getirmiyorlar! Her devrimin bir birikimden doğduğunun, her birikimin biriktiği ortamın izlerini taşıyacağının ve bu izleri kazıyabilmek için bir şiddet dönemine, bir “zor”a ihtiyaç olacağının, hem teorik olarak ve hem de özellikle Sanayi devriminin öğretici deneyimi ile yasalaştığını, artık eğilip, bükülemeyeceğini göremiyorlar ama huylarından ve kapitalist yolculuklarının gereği olarak görevlerinden de vazgeçemeyerek, eğip bükmek için çabalarken komik durumlara düşüyorlar!

Bu komiklikler, gelişme kapısının kapanması, hareketsizlik ve hareketin önünün tıkanmasının sonucu oluyor; bütün güzelliklerin sonu ve tüm çirkinliklerin başlangıcı buradadır; her türlü dedikodu, iki yüzlülük, sahtekârlık ve kokuşma buradan fışkırıyor; komiklikler saman tadında ve ucubeyi andırıyor! Böylece, küçük burjuvazinin en başından kokuşması ve kokması kaçınılmaz oldu; bu, kısırlığı doğurdu; derindeki nesnelliklerin işaret ettiği elverişli ortam görülemez oldu; böylece Türkiye’nin ilerici-devrimci hareketini gıdım gıdım ve artarak burjuvazinin peşine takmak isteyenler başarı kazandı; bu kazanımı gören bütün kapitalist yolcular bu noktada toplandı; bütün devrimciliği ve ilericiliği, arada bir “yaşasın işçi sınıf”, ya da “Yaşasın sosyalizm” veya “Yaşasın enternasyonalizm” demeye ve senede bir gün “haydi 1 Mayısa diye bağırıp Taksim’de deşarj olmaya indirildi; Taksim yasaksa, bu yasak kapıyı iterek geriye doğru kaymak en büyük devrimcilik sayıldı! Böylece, yaratamamanın, üretememenin, biriktirememenin ve birikenleri yönetemenin hastalık üreten ortamı her tarafı sardı!

Ancak bunun, yine diyalektik gereği, başka ve zıt bir yüzü de ve kaçınılmazlıkla oluştu!

Marx 1848 devrimlerini çözümlerken ortaya çıkardı, yenilginin geliştirici olduğunu vurguladı; Türkiye’de 12 Mart ile bunu gördük, bu büyük yenilginin hastalıkların bir bölümünü ortaya çıkardığını da gördük; ardından, devrimci hareketin burjuvazinin peşine takılması ile daha büyük bir yenilgi oldu. Ancak bunlar, bu günü kurtarmak için, yarından vazgeçmenin, artık kurtarılmak istenilen bugünden de yoksun demek olduğunu ortaya çıkardı! Bu yenilgiler, tüm hastalıkların ve çirkinliklerin kaynağının gelişememek olduğunu pek güzel ortaya koydu!
Dahası, gelişmek için mutlaka yeni bir dünya istemek gerektiğini ve mutlaka, hangi gömlek giydirilirse giydirilsin, bugünkü dünya ile yetinmemek gerektiğini gösterdi; tek hedef olarak, güzeli doğurtmayı hedef almadan, hiçbir hastalıktan kurtulmanın mümkün olamayacağını gösterdi! Arkasından 12 Eylül geldi, bu hastalıklara hastalık kattı, kalıcı yaptı! Uzun sürdü ve hastalıklar müzminleşti; ancak hastalıkların varlığı daha da net olarak görüldü! Her yenilgide olduğu gibi, 12 Mart’ta olduğu gibi, bu yenilgi, bir takım müzmin hastalık ve çirkinlik mikroplarını burjuvazinin kampına bıraktı. Gelişmenin önündeki engellerin ne olduğunu açıklıkla sergiledi.

Böylece hepimiz, akıl taşıyanları kastediyorum, yenilginin aynı zamanda gelişmenin tohumlarını taşıdığını gördük; bütün bu hastalık ve çirkinlik mikroplarına karşın ve bunları burjuvazinin laboratuar ortamında çoğaltmasına ve her tarafa yaymasına karşın, yeni bir dünyayı ve sadece bunu, vazgeçilmez bir hırs ile isteyenler, gelişmek zorunluluğunu, bunun için değişmek ve değiştirmek gereğini duyanlar öne çıktı!

Geride kalanlar, hastalıktan muzdarip olanlar yanında, bu hastalıkları burjuvazi adına yaymaya gönüllü olanlar oldu ve işte yenilgi, tıpkı kirletilen denizin, dibindeki hastalıklı ve çokça çürümüş organizmaları kıyıya vurması gibi, bu gönüllü hastalıklı ve hastalık yayan yaratıkları açığa çıkardı! Ateşi eksik edenlerin, birikimi sağlamayanların, hatta önünü kesenlerin, dahası ateşi söndürenlerin, birikimi burjuvaziye hediye edenlerin bu hastalıklı ve hastalık yayan yaratıklar olduğunu gösterdi!

Artık buradayız ve çok daha açıklıkla görebildiğimiz bir noktadayız! Ve bu noktadan, daha önce yadsınmış olanın yadsınmasının, kaçınılmaz olduğunu ve bu kaçınılmazlığın önündeki engellerin kendiliğinden aşılamayacağını hepimizin biliyor olmasına rağmen, bu hastalıklı yaratıkların, bu hastalığı yaymaya memur edilmiş kapitalist yolcuların, bunu görmezden geldiğini, göstermemek için elli takla attığını görebilmek artık çok daha kolay olmaktadır!

Bu engelleri tarihin çöplüğüne atıp, tarihin sıkışmışlığının yarattığı kaçınılmazlıktan doğacak olan özgürlüğün önünü açacak iradenin, bu sıkışmanın genleşme demek olduğunu bilen ve görenlerin biriktirerek ve bu sıkışma ile kendiliğinden birikenleri de aynı yerde toplayarak oluşturduğu güç ile ortaya çıkacağını; böylece karanlığı yadsıyıp, aydınlığı bu topraklara getirecek olan güçleri yöneten iradenin bu olacağını ve böylece de, tüm çıplaklığı ve kokuşmuşluğuyla açığa çıkan, kıyıya vuran hastalıklı mikrop taşıyanların bu iradenin karşısında karanlıkla birlikte tarihin en derin çukuruna gömüleceğini görenlerin hızla birikeceğini ve genişleterek ilerleyeceğini görmek, duyumsamak artık çok daha kolaylaşmıştır!

Öyleyse kayıkçı kavgasını, karanlığın içine hapsedilerek sürdürülen kör dövüşünü, bu anlamda empatik ve sempatik kavgacıkları bırakarak, ”karanlık mı yoksa aydınlık mı?” diye sorup, herkes yerini belirlemelidir. Gerisi bu belirlemeden sonra gelecektir ve sosyalistler için ilerletici olan ile geriletici olan bellidir ve hep ilerletici olandan yana irade göstermişler ve göstermelidirler!

Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını özgürce belirlemesi için mücadelesi ve buna yürekten destek vermek de ilerletici olanın içindedir! Ancak, Kürt halkını, ABD emperyalizminin dinci, gerici, ilkel ve itaatkâr bir Kürt devletine mahkûm etme çabası, dolayısıyla Kürt halkını ABD emperyalizmine teslim etme çabası gerici ve gerileticidir!

Buna devrimcileri alet etmek, bu gericiliği ve gerilemeyi, Kürt halkının kaderini özgürce tayini diye yutturmak ise hiçbir ilerici, devrimci için mümkün değildir. Bunu akıl taşıyan hiç kimse yutmaz demek istiyorum! Dolayısıyla bu gerici yönelişe ne Kürt ilericileri ve devrimcileri ne de Türk ilericileri ve devrimcileri izin verir!

Öyleyse nihai hedefe giden yolun da karanlığın içinde değil, aydınlık içinde genişleyeceğini herkes bilince çıkarmalıdır. Bu ne aşamacılıktır, ne ulusalcılıktır, ne de kaba materyalistçiliktir; ama karanlığa karşı aydınlık bir alan için birikenlerin belirleyici olacağı gerçekliği açıktır. Bu gün tarihin önümüze koyduğu ve yaşadığımız canlı gerçekliğin üzerindeki olguların işaret ettiği nesnellik budur. Bu aydınlık alan, üzerinde en kolay örgütlenilebilecek, ayrışılabilecek, en özgürce mücadele edilerek, yani sınıf savaşı en serbest biçimde sürdürülerek ilerlemenin güçlerinin örgütleneceği ve elbette artık tarihsel olarak gerici kalan ve geride kalan toplumsal yapının aşılarak, tarihsel olarak da toplumsal olarak da ilerideki bir üst birliği kurmaya en yakın ve en yatkın alan olacaktır. Tarihin gerisindeki, karanlık bir alanda daha ilerisini ve daha yükseğini, ne görmek mümkündür, ne de bir ve aynı olan güçleri bu karanlık ve hastalıklı, kokuşmuş alanda biriktirmek ve ne de tutabilmek mümkündür!

Gericiliğe karşı ilericilik, hangi sınırda olursa olsun, tarihi hızlandıran ve ezilenleri, sömürülenleri nihai kurtuluşuna yakınlaştıran en temel yaklaşımdır ve bu gün sadece Türkiye değil, ABD emperyalizminin sinsi oyunları ile karşı karşıya olan bütün dünya, hem tarihsel gericiliğin ve hem de dinsel gericiliğin, yobazizm diyoruz, saldırısı ve kıskacı altındadır; öyleyse ilericilik, aynı anlama gelmek üzere aydınlanmacılık, ezilen ve sömürülenlerin, dünyanın ezici çoğunluğu olan çilekeş insanlığın, kendine yabancılaştırılan insanoğlunun insanlığını kazanmasının ve yükselmesinin ve de nihai kurtuluşunun en başı ve belirleyenidir; buradan gerisi karanlıktır, yani dinsel ve tarihsel gericiliğin tam egemenliğidir: Bu eşiği ileriye doğru atlamadıkça, ne sosyalist mücadelenin, ne demokratik mücadelenin önemi kalacaktır; daha doğrusu, aydınlık için mücadele edecek güçler bile zor bulunacakken, demokratik ve sosyalist mücadelenin güçlerini oluşturmak mümkün olmayacağı gibi, önceliği de söz konusu olmayacaktır.

Bunların hepsi, eninde sonunda ekonomik durumun belirleyiciliğine bağlı olan bir siyasal zor ile bağlıdır! Bu da, bugünün verili zaman ve koşullarındaki ekonomik durumun belirleyiciliğine karşı, yani yıkılma eşiğinde olan ekonomik durumu bu yıkımdan kurtarmak için, düzenin sahiplerinin her ne şekilde olursa olsun, bir “zor”dan başka bir şeye başvurmazlarsa ekonomik yıkımdan kurtulmalarının da, yani ekonomik durumu ve onun kaçınılmaz evrimini dönüştürmelerinin de ve elbette siyasal olarak egemenliklerini devam ettirmelerinin de mümkün olmayacağı anlamındadır; ama siyasal zor, ekonomik durumun ve onun kaçınılmaz evriminin belirlediği yöne tabi olursa, tarihin ve toplumsal gelişmenin ilerletici yönüne tabi olursa, bu anlamda eski toplumun bağrından fışkıracak olan yeni toplumun ebesi olacaktır ve işte o zaman eskimiş, tarihin gerisinde kalmış, hatta ölmüş olan siyasal biçimleri yenerek ve parçalayarak, ileriye doğru bir gelişme ve yükseliş kaçınılmaz olacaktır. Gerisi, onca öncülün görerek pişirmeye çalışmasına rağmen hâlâ ham kalan bir hayaldir; sömürerek veya primitif akümülasyonla edindiği zenginliklerini kaybeden mal mülk sahibinin, kendisini hep ve hiç bıkmadan ve de uyurken de uyanıkken de darı ambarında veya hazine adasında görmesi misli bir hayaldir!

Öyleyse Kürt gericiliği ile Türk gericiliğinin ittifakına karşı İlerici Kürtler ile İlerici Türklerin birliğini koymak yerinde ve kaçınılmazdır!

Ancak böyle Kürt halkının yükselişinin durdurulması durdurulabilir! Kürt halkının karanlığın içine hapsedilmesi önlenebilir! Tarihin nesnel akışının ilerletici gücü yerine oturtulabilir!
Ek(*)Ulus devletçilik, son dört yüz yılın insan zihnini yoğuran ve yeniden şekillendiren modern olgularının başında gelmekteydi. Kapitalizm gibi toplumsal doğanın uzun süre dayanamayacağı bir sömürü sistemi onun sayesinde mümkün olmuştu. Sosyalizme yönelirken, aslında bu canavarların en büyüğünden kurtulmak istemiştim. Fakat aynı canavarın sosyalizmi de tahakkümü altına almış olması beni yanıltmıştı. İmralı’nın en büyük yararı, bu gerçeğin farkına varmamı sağlaması oldu. Gramsci’nin de kavramaya oldukça yaklaştığı bir hakikatti bu.

Çok büyük bir cesaretle ulus devletle bağlantılı tüm sistemi reddetmek asla toplumculuktan kopmayı ifade etmediği gibi, ona hakikat payı oldukça büyümüş bir paradigma ve yöntemle yaklaşma anlamına geliyordu. Kapitalist moderniteyi bu çerçevede kavramlaştırmaya çalışmam zor olmadı.

Alternatif modernite kavramı olarak demokratik moderniteyi kavramlaştırmak diyalektik gereğiydi. K. Marks’ın, Hegel’in diyalektik metafiziğini diyalektik materyalizme dönüştürmesi gibi, ben de kapitalist moderniteyi demokratik moderniteye dönüştürmeye çalışmıştım. Sonuçları elbette tarihsel akışla belirginlik kazanacaktı. Kapitalist sisteme ne kadar yanıt verdiği tarihsel materyalizmin bu yeni yorumunun işi olacaktı…

…Kürdistan’da demokratik ulus inşacılığı, hem kuram hem de pratik açıdan üzerinde yoğunlaşmayı ve dönüşüm geçirmeyi gerektiren Kürt varlığı ve özgür yaşamının yeni tarihsel ve toplumsal ifadesidir.
Kendini gerçek aşk derecesinde adamayı gerekli kılan bir hakikati ifade etmektedir. Bu yolda hiçbir sahte aşka yer olmadığı gibi, sahte yolcusuna da yer yoktur. Bu yolda insanlık tarihinden olumlu anlamda süzülmüş bal kıvamında gerekli olan ne varsa onun yolcusuna sunulmuştur.

Bu yolda demokratik ulus inşacılığının ne zaman tamamlanacağı gereksiz bir sorudur. İnsanlık durdukça tamamlanamayacak bir inşadır söz konusu olan. Evrende kendini her an yaratan varoluşlar kadar, insanın kendi kendisini özgür bilinçle her an yaratan bir varlık olması gibi, demokratik ulus inşacılığı da kendini her an yeniden yaratma özgürlüğüne sahiptir.

Toplumsallık açısından ne bundan daha iddialı bir ütopya ne de bir gerçeklik söz konusu olabilir. Kürtler, tarihsel ve toplumsal gerçekliklerine de uygun olarak, demokratik ulus inşacılığına güçlü bir biçimde yönelmişlerdir. Zaten inanmadıkları ve etkisine de zoraki olarak girdikleri ulus devlet tanrısından zihnen kurtulmakla kaybetmemişler; ağır bir yükten, hem de kendilerini imhanın eşiğine getiren bir yükten kurtulmuşlardır. Buna karşı demokratik ulus olma imkânını kazanmışlardır. Kıymeti ne denli bilinirse o denli değerli olan bir kazanımdır bu…”

(“Kürt Sorunu ve Demokratik Ulus Çözümü” adlı kitaptan-İmralı-2012-Öcalan)


Fikret Uzun

12 MAYIS 2013