10 Şubat 2013 Pazar

1989 YILI HAFIZALARIMIZDA MI?



1989 YILI HAFIZALARIMIZDA MI?

1989 yılı mı? Bu yıl, ANAP’lıların, SHP lilerin, DYP lilerin el birliği içinde, Eylülist darbenin Maliye bakanı, ANAP’ın Başbakan Yardımcısının meclis başkanı yapılması ile "demokrasinin" kurtarıldığının çığlıkları ile şimdi hâlâ "demokrasi" şampiyonluğu yaparken egemen sınıfın politikalarının savunuculuğunu devrimci sayan aydıncıkların, sol gömlekli sahtekârların pek sevindikleri ve herkesi sevindirmeye çalıştıkları bir yıl olmuştu.

Aynı zamanda bir Kürt partisi ve mümkünse terbiyelisinden olmak üzere hazırlıklarının işaretleri vardı! Kotarılamadığını hatırlıyorum.

Diğer yandan 12 Eylül öncesinin artığı "solcu"ların ,"demokrasi" aşkıyla topyekûn akın ettiği SHP'de de, bugün CHP’de oynanan oyunların aynısı oynanıyor, aynı şekilde SHP de, 12 Eylül rejiminin yerleşmesi ve tümüyle genelkurmay ve Washington'un isteği çerçevesinde ayar verilerek "solcu" giysisi ile öne sürülüyordu ve basında bu ayar, MİT ile irtibatlandırılıyordu ki, başrolde birkaç yıl önce dönülmeze göçen Erdal İnönü ile bir saray darbesi ile koltuğundan düşürülen Deniz Baykal ikilisi vardı. Osman Kavala ise ol zamanda da,"solcu" gömleği ile SHP ye destek verenlerin başında geliyordu.

Basın ise, SHP yedi milletvekilini ihraç edince sayfalarını alkışlarla süslerken, DİSK başkanı Baştürk, o da dönülmeze göçtü, SHP’den istifa edince başyazarları küfür yarışına giriyordu.

Aynı yıl, Öcalan ile mülakat yapanların kimisi kahraman ilan ediliyor, kimisi ise yargılanıyordu, kahramanlarımızdan birisini daha yeni elim bir ameliyat ameliyesinde kaybetmiş ve adı konulmayan bir genel yas ilan edilmişti. Sağcımız solcumuz tüm medya ve devlet erkânının hemen hepsi, ağlamaktan gözlerini açamaz oldu. Ailesi ise, çoktan anma CDsini hazırlamış olduğunu gösterdi ve bir neşeli ayin ile kendisini dönülmeze uğurladılar!

Yine aynı yıl, sözde komünizm tehlikesini ortadan kaldırmak için gerçekleştirilen darbenin yönetimi, sonunda tıpkı Mustafa Suphilerin tasfiye edildiği tarihte kurulmuş olan resmi komünist partisi gibi bir komünist partinin kurulmasını gündeme alıyordu. Ve kimse bunun görüntüdeki "demokrasi" illüzyonuna karşın, işçi ve halk muhalefetinin derinden derine Türkiye'yi sarstığını göremiyor, bunu "demokrasisinin çoğaldığına" yoruyorlarlardı. Hele bir de kurulursa "ileri demokrasinin" geldiğini hep beraber hissedecektik!
Resmi "komünist" partisi ile 12 Eylül yönetiminin, sosyalist işçi hareketini ve Kürt devrimci yükselişini kuşatmayı umduğunu, resmi "komünist" partisinin bir aydın aristokrasisi ile devrimci hareketi etkisiz hale getireceğini hesap ettiğini kimse görmek istemiyordu.

Tam bu sırada ufukta, şimdi apaçık mürteci olduğunu hem de ZAMAN gazetesine verdiği bir mülakatla ilan etmiş olan TKP nin son genel sekreteri sabık likidatör Nabi Yağcı’nın, nam-ı diğer Haydar Kutlu'nun, silah arkadaşları ile birlikte başında bulunduğu TKP yi, şimdi göçük Nihat Sargın'ın genel sekreteri olduğu TİP’le birlikte gönüllü olarak bu alana sürme kararı alarak Türkiye'ye dönmeleri beliriyor ki, sosyalist hareketten çok, işverenlerin heyecanlandığı görülüyor; o kadar öyle ki, bu iki "demokrasi" aşığı "kahraman”ın, cezaevinde kalmaları uzayınca, en başta ALARKO holdingin patronları olmak üzere, birçok işveren örgütü yanında, bir sürü antikomünist yazar, çizer takımı ve örgüt de, tıpkı bugün "böyle de olmaz ki! Memleketimizin en saygın insanlarına terörist diyerek zindana atılmaz ki" yollu konuşarak "demokrasi"ye aşkla bağlı olunduğunun gösterildiği gibi, "bu iki insanın tutuklulukları çok uzamıştır, derhal salıverilmeleri 'demokrasi'miz açısından elzemdir" yollu beyanat üstüne beyanat veriyorlardı.

Ancak Eylülist yönetim, umduğunun tersine, bu resmi T"K"P kuruluşuna aday olanların çaplarının devrimci hareketi etksizleştirmeye yetmeyeceğini görerek fiyatlarını düşürmek ve yeni alternatifler düşünmekle meşguldür.

Bu "kahramanlar"ın gönüllü zindan sefaları uzamış ve kendilerini telaş almış, bunun üzerine açlık grevine başlamışlardır ki, ol tarihte Türkiye'ye "demokrasi" ihraç etmesi beklenen AET'den "çekinilmektedir" ve Kürt coğrafyasında, Kürtler üzerindeki baskılar son gaz devam etmektedir.

Yürekleri insan sevgisi ile dolu işverenlerimiz ve anti-komünistlerimiz, şimdi CHP yi "solcu" yaparak bağırlarına basmak istedikleri gibi, bu "komünist kahramanlar"ın bir gün daha zindanda kalmalarına tahammülleri yoktur.

Bu aşamada, çoktan tedavülden kalkmış olan 141-142.maddelerin kaldırılması kampanyası başlatılmış ve bu maddeler henüz kalkmadan ve aynı maddelerden cezaevlerini dolduranlar cezalarını çekmeye devam ederlerken, bu iki resmi "kahraman"ımız salıverilmiş ve çok şükür bir açlık grevi daha kazasız belasız sonlandırılmış, yüce gök bu iki resmi "kahramanı" 12 Eylül rejimine bağışlamıştı.

Sonrası malumdur, biri kendini Komünist hareketin tarihini derleyip toparlamaya adayıp, başkaca etliye sütlüye karışmamış, diğeri ise, komünist hareketin tarihinin kendisi ile başlatılması çabası içinde ama daha çok AKP hükümetinin akıl hocası olmaya adanmış olarak, en büyük medya patronlarından birinin gazetesinden başlayarak, en sonu, hepimizin bildiği ve "içimizdeki Amerika" olarak da anılan ve yakınlarda kurucularının hemen hemen tümü istifa eden TARAF gazetesinde, devrimci hareketi etkisizleştirme ve ABD nin "Kürt politikaları"nın danışmanı olduğu taraflarca özümsenmesi ve "demokrasi"nin selameti açısından son derece övülesi olduğunu tanıtlama görevini sürdürmeye devam etmiştir!

Şimdi nerde olduğunu bilmiyorum ama en son İzmir'in Foça ilçesinde görüldüğünü biliyorum ve en sadık izleyicileri kendilerini "özgür komünist" ler olarak sunan ve son anayasa referandumunda AKP nin "devrimci" ve "demokrasi" havariliği yanında yer alarak, AKP ye "yetmez", devrimcilere ise "EVET" yollu propaganda ile "komünist"liklerini konuşturan TKP artıkları, müritleri olmuş ve olmaktadırlar.

Yurt dışında ise, ol tarihlerde solcular, "sosyalistler arası birlik" eğlenceleri düzenlemekle meşguldürler. Bu eğlencelerinin en renkli yanı ise, peşi sıra hepsinin günah çıkarma yarışı oynamalarıdır. Ve hepsi çıkardıkları günahın rahatlığı ile "demokrasi" çağırıyorlardı ve içlerinden bazıları ise olmayan sosyalizmin "sosyalist demokrasi"sini dillendirirken, buna bile tahammül göstermeyen günahlarından arınmış solcularımızın çatık kaşlarını görünce "ama önce demokrasi" yollu düzeltiyorlardı.

Bazıları da, düne ve geçmişe küfretmeyi lanetleyerek, "Stalin gibi bir adama ihtiyaç olduğu" yollu perspektif açarken, bu gün daha ünlü olan Doğan Tarkan ise, en büyük tehlike ve kötülüğü Stalinizme yüklemeyi ihmal etmiyordu.

Evet dışarıda böyle eğlencelerle "sosyalistlerimiz" sürgün günlerini çekilir hale getirmek için grup terapileri ile oyalanırken, Türkiye'nin 12 Eylül öncesinden arta kalan ve tövbekârlıklarını yaymaya çalışan bir "solcu" kitlesi de, sosyalizmin bitmiş olduğunu kanıtlama eğlenceleri düzenliyorlardı; terapi daha doğru sözcük olabilir! En mantıklı ve inandırıcı bir şekilde kanıtlayanları ise, en namlı işveren örgütü olan MESS ödüllendiriyordu!

Örnek olsun, bunlardan birisi, Nabi Yağcı'nın silah arkadaşı ve tövbekâr bir "komünist "olduğunu herkesten önce ilan etmiş olan ama "sosyalist"liğine ise toz kondurmayıp, MESS emrinde işçilere medeniyet dersi veren broşürler hazırlayan ve bir süre Boyner ile "Yeni Demokrasi" cilik oynayan Zülfü Dicleli'dir ki, bir iki yıl kadar önce aynı lakırdıları ve TBKP sempozyumunda etrafa saçtığında, sert eleştirilerime maruz kaldığı için, müritleri çok üzülmüştü ve pek çok yerden hışımla ayağa kalkarak "komünist tarihimizin öznesine nasıl dil uzatırsın" yollu kükremişlerdi!

Dicleli ise, sosyalizmin bittiğini, devrimlerin olmayacağını, değişmek gerektiğini, kendilerinin değiştiğini ve konuşmacıların içinde bulunanların bazılarının konuşmalarının 19. yüzyıl konuşmalarını hatırlattığını söyleyerek, tek istediğinin, herkesin kendileri gibi devrim ve sosyalizm mücadelesinden vazgeçmeleri olduğunu gösteriyordu.

Dicleli'nin konuşmasını, tıpkı, devrimcilikle uğraşan torunlarının başına bir şey gelmesi kaygısıyla onları , "anneannelik hakkını helal etmeyeceğini" söyleyerek devrimcilikten vazgeçirmeye çalışan anneannelerin konuşmasına benzetenler ise, TBKP liler yanında, onlarla aynı karede görünmek isteyen pek çok konuşmacı tarafından da şiddetle ve hakaret ettiği yollu eleştiriliyordu.

Görüş, Gelenek, Emek Dünyası ve Yeni Öncü, TKP çizgisinin artık kendisini reddettiğini ve solun ve sosyalist hareketin dışında olduklarını, Dicleli’nin konuşmalarının da bunu teyit ettiğini görmezden gelerek, TBKP’siz bir mücadele düşünmediklerini belirtiyorlardı.

Pek fazla kimseden Kürtlere dair ele avuca gelen sözler duyulmazken, Kürt yükselişinin düşürülmemesi için elinden geleni yapanlar ve bir taraftan araştırdıklarını, geliştirdiklerini yayınladıkları için, 12 Eylül Mahkemelerinde yargılanırken, diğer taraftan yayınları toplatılanlar, egemen sınıf yanında, sözde onlarla mücadele eden ve "devrim"i, "demokrasi"yi, "insan hakları"nı dilinden düşürmeyen azımsanmayacak bir "solcu" kesimin hışmına uğramaktan kurtulamıyorlardı.

Şimdi, pek çok "Kürtsever" ve hâlâ "demokrasi" aşığı olanlarını, Kürt kurtuluşu için akil adamlığını konuşturanları ol tarihlerde sadece ve sadece Eylülist rejimin restorasyonuna yardım ederken görüyorduk.

Ve daha o tarihlerde, Amerika’nın Kürtlere ilgisi ve bunu Talabani’nin ve İran KDP'nin lideri Kasımlı'nın hem Amerika’ya yalakalığı ve hem de Türkiye'yi övmesi ve 12 Eylül rejiminin yöneticilerinin Amerika’nın Kürtlere ilgisine yumuşak bakması dikkat çekici bir şekilde görülebiliyordu; ancak, bundan kimsenin sonuç çıkarmaya niyeti olmuyor ve bu görünenleri göstermeye çalışanlar ise, en "demokrasi düşmanı", en " Kürt düşmanı" ve "en devrim düşmanı" olarak belletilirken, hep tam tersi gerekçelerle mahkemelerde sürünüyorlardı.

Daha o zaman, KDP lideri Celal Talabani’nin ki daha yeni PKK ile ittifak yapmış ve ortak mücadele cephesi açmayı taahhüt etmiştir, ABD ziyaretini tamamladıktan sonra, "silahlı mücadele yerine siyasal çözümleri tercih ettiğini" açıklaması, ABD'nin Kürt sorunu çerçevesinde kendi programını oluşturduğunu göstermeye yetiyordu.

Bu tarih aralığı, şimdi pek dağıtan ve etrafındaki en tövbekâr ve namlı aktörlerin bile savunamadığı denli ve günahların en büyüğünü eski silah arkadaşlarına yükleyen lakırdılarla hizmette sınır olmadığının işaretlerini veren Berktay’ın, Perinçek’le aralarından su sızmayan yollarının ayrıldığı ve Berktay'ın tövbekârların partisine, TBKP 'ye yöneldiği zamandır.

"TBKP siz olmaz!" Diyen Emek Dünyası, o tarihlerde Bugün Resmi politikalardan ayrılmayan ve hatta yer yer bu politikalara danışmanlık yapan Engin Erkiner'in, Hürriyet gazetesinin logosunun yanında yer alan " Türkiye Türklerindir" ibaresini eleştiren yazısı gerekçe gösterilerek DGM tarafından toplatılmaktadır ve biz biliyoruz ki, Hürriyet gazetesi hâlâ bu ibareyi kullanmakta ve Engin Erkiner'in ol tarihte başlattığı eleştiriler, şimdi gerçek olma yolunda ilerlerken, Hürriyet gazetesine kimse dil uzatmamaktadır.

Ve bu zaman aralığı, en çok "birleşik sosyalist" kampanyası yapılan bir süreç oldu. Ve 12 Eylül faşist darbesi ile çil yavrusu gibi yurt dışına dağılan ve oradan birbirlerinin ayranını ekşileyerek sürdürdükleri "birlik" toplantıları ile iyiden iyiye kendi ipliklerini pazara çıkaran ve adeta kendi kendini tarihe gömen 12 Eylül öncesinin yükselen dalga meraklısı artıklarının kavgalarını ve birbirlerine hışımlanmalarını ve sonunda hepsinin ayrı ayrı tövbekâr tezgâhlarını kurmaya yöneldiklerini izledik.

Ancak Özal, Nabilerin tezgâhını seçti ama tez hayal kırıklığına uğrayarak ve Nabilerin fiyatını da düşürerek, hepsinden birden vazgeçti ama dans etmeyi de sürdürdü.

Bu duruma içerleyen ve TKP kurmaylarından Nabi'nin yasal parti çerçevesinde rakibi olan ve ol tarihlerde pek hatırlamadığı Kürtleri, artık pek sever olan Veysi Sarısözen’in, TBKP nin yasal olarak kurulmasının gecikmesini ANAP'ın verdiği sözü tutmamasına bağlayarak ağlaması ve bunun yanında bu süreçte elde edilen başarıyı, Yağcı'nın Türkiye’ye dönüşüne bağlamayıp, bunun yerine teşekkürü, SDP, TİKP ve Birikim çevrelerine, yani Aybar, Perinçek ve Murat Belge'ye yapması, çok ilginç ve öğreticidir.

Ne acıdır ki, koca koca adamlar ve yakalarında "komünist","sosyalist" rozeti ile dolaşarak, tövbekârlıkta yarış edip, öne geçmeye çalışırken, merd-i kıpti misli, bir tarafa maharetlerini göstermeye çalışırken, diğer tarafa tövbekârlıkları için yönetici sınıflardan ve temsilcilerinden söz aldıklarını açık ediyorlardı!

Ve Veysi Sarısözen, söz aldıklarının, yani ANAP'ın, sözlerini tutmadığını anlatırken şöyle ağlamaktadır; " 'daha ne kadar bekleyeceğiz?' sorusunun muhatabını, salon içinde aramak yerine, hep birlikte gerçek muhatabına sorulması gerekir. ANAP Hükümeti'nin verdiği sözü ne zaman yerine getireceğini sormak gerekir ."

Ve tek bir "komünist" çıkıp, "hangi ülkenin komünisti böylesine onursuz bir soruyu aklına getirebilir?" diye sormuyordu!

Bu, Türkiye’nin devrimci hareketini etkisizleştirme sözü verip de aldıkları söz yerine getirilmediği için telaşlanarak, bu sözün yerine getirilmesi için tövbekârlıkta sınırları zorlama yarışı içine girenleri, birbirlerine taban tabana zıt görüşler içinde olsalar da, barış içinde tartışma ile yan yana yaşamaya itiyordu.

Dolayısıyla yürüttükleri tartışma, Türkiye devrimcilerini ve emekçilerinin hiç bir gerçek ihtiyacını karşılayamıyor, Kürtlerin sorunu için ise çözüm üretmek akıllarına bile gelmiyordu. Herhalde ol tarihlerde "farklılıklarımız zenginliğimizdir" zırva sloganını bunlar üretmişlerdir.

Hiçbirisinin, tartışma ve eleştiriye, devrimcilerin hiçbir zaman elden bırakmayacağı bir silah olarak bakmadığı görülüyordu; tartışmanın doğruluğunun, konusuna, yöntemine ve hedeflerine bağlı olduğu ile ise hiç ilgili değildiler; verimlilik ise hiç aramıyorlar ve bunun için, somut hiçbir şey üretmedikleri gibi, yeni bir şey de öne sürmüyorlardı ve tartışmalarında devrimci bir ton hiç görülmüyordu; oysa bunlar yoksa tartışma havanda su döverek zaman tüketmekten, kendini ve çevresini aldatmaktan başka bir işe yaramıyordu.

Buna karşın, ol tarihte devlet yönetiminin bir parçası olan basın hergün, Nabi Yağcı ve Nihat Sargın yönetiminde kurulacak olan partinin, TB”K”P, ne kadar uysal olduğunu göstermeye çalışıyordu; ancak herkes, bu gösterileni değil, Türkiye’ye "yeni" ve geniş tabanlı bir "komünist" partinin geleceğini ve "demokrasi"nin genişleyeceğini görüyordu.

Oysa basının çizdiği resim açıkça gösteriyordu; bu, NATO’ya bağlı, AT’a binmeye hazır, Stalin’i günah sayan, hatta Lenin’i eli sopalı sayan, sosyalizmi öcü bilen, herkes gibi demokrat, dinine bağlı, son derece alçak gönüllü, kavga gürültü istemeyen, devletini seven, Kürtlere söven, her gün tartışıp sonunda resmi politikaları devrimci gösterme politikasında birleşen, bunu fark edip de tam cepheden eleştirenleri ve resmi politikaları beğenmeyenleri döven bir devlet partisi, TB"K"P'den başkası değildir.

Bununla birlikte, Türkiye'de yasal parti önünde hiçbir engel olmadığı bir zamanda ve 141-142 maddelerin, Türkiye’nin egemen sınıflarının geleceği ve sömürü düzeninin sürmesinin güvencesi açısından bir işlevinin kalmadığı bir zamanda, bu tövbekârlar yalvarmayı ve teslimiyeti seçtilerse, bir zamanlar bu sömürü düzenine neden karşı çıktıklarını unutacak denli iyi para kazandıkları ve bunu sürdürmelerini sağlayacak bir "sol" gömlek elde etmek istedikleri içindir.

Ve o gün-bugün, çürüme sürmekte, tövbekârlık kitleselleşmekte ve yarış devam etmekte iken, bugün birden bir esintinin birikerek sıkışmış ve patlamalı bir şekilde esen rüzgâra dönüşeceğinin işaretini vermişken, bakın buraya yazıyorum, pek yakında bütün tövbekârlar, yükselen dalganın rengine bürünmekte gecikmeyeceklerdir ve mümkünse, bu dalganın kanatlarına binmeyi deneyeceklerdir; çünkü bu dalgayı tutamazlarsa fiyatların beş para etmeyeceğini çok net olarak bilmekte ve bunun telaşını yaşamaktadırlar.
Bu kadar değil elbet, daha pek çok olguyu bağrında taşıdı o günlerin canlı yaşamı, ah keşke hepsini aynı anda aklımıza getirsek de bir çırpıda fotoğrafını yansıtabilsek! Ancak bu kadarı da yeter ve oynanan oyunları, sahtekârlıkları, tövbekârlık yarışı içinde olanları, kimlerin "sol" gömlekleri ile gerçekte resmi politikaları allayıp pulladıklarını, kimlerin tartışmak için tartışırken havanda su dövmeyi politika saydıkları ve kimlerin Türkiye’nin devrimcilerini ve emekçi halkları etkisizleştirmek için söz verdiklerini ve sözlerine sadık kaldıklarını, kimlerin bütün bunları görmemeye mahkûm oldukları için, sahtekârlıklarını ahmaklığa yatarak örttüklerini ve sahtekârlıklarını ya da ahmaklıklarını deşifre etme ihtimali olanları topyekûn "salak" ilan ettiklerini görmek için, bu kadarı bile Şam'da kayısıdır; ayrıca duymak ve görmek istemeyenler için, bundan fazlası da nafile çabadır.

Fikret Uzun

10-Şubat-2013

6 Şubat 2013 Çarşamba

RİCCİARDONE VE DOSTANE İFADELERİ!



RİCCİARDONE VE "DOSTANE" İFADELERİ!


Bir zamanlar, Komer, namı diğer "Vietnam kasabı" vardı, o da Büyükelçi idi ve O da ABD nin sömürge valisini andırıyordu; tam da Türkiye’de kritik bir siyasi atmosferin yaşandığı zamanda görevlendirilmişti, çok zaman oldu ve beyanatları, "dost"ane konuşmaları olmuş mudur, aklımızda değildir ama varsa arşivler taranıp bulunabilir.

Üniversiteli gençler, ol tarihte toplumun algısının çok ötesinde duyarlı ve hareketli idiler; Komer'in makam aracını yakarak, hem algılarının, hem de hareketliliklerinin niteliğini ve niceliğini göstermişlerdi; sonrasında hemen hepsi, Türkiye’nin siyasi tarihinin önemli aktörleri olarak kaydedildi.

Sonrasını hepimiz biliyoruz ve belki de, rüzgâr bir kaç kez değişmiş olmasına rağmen, bu gün hâlâ aynı noktadayız; rüzgâr gene değişmiştir ve sanki ABD nin "büyük" büyükelçisi Ricciardone 'in Komer misli bir sömürge valisini andıran suretine girmiş ve bütün medyaya düşen "dost"ane kaygılarını dillendirtmektedir!

Algı ve hareketlilik mi?

Bu gün, toplumun hemen her kesiminin algısı değişmeye başlamış ve hareketliliği artmış olmakla birlikte, öğrenci gençliğin, altmışlı yılların gençliğini hatırlatırcasına, algısı ve hareketliliği toplumunkinden yine çok ötededir; ilaveten onca zaman emir komuta zinciri çerçevesinde algısızlık ve hareketsizlik profili baskın olan TSK nen da algısı ve hareketliliği toplumunkinden ötededir ve bu algının ve hareketliliğin nitel ve nicel olarak toplumun hemen her kesimini, aynı tonda ve hızla sarmaya başladığını görmemek mümkün değildir; buna ilaveten artık Türkiye’nin işçi sınıfı ve emekçileri de aynı değildir; işçilikten çoktan uzaklaşmış olan işçi liderlerinin de, burjuvazinin gül bahçesine çoktan geçmiş be burjuva hayaller gören sendika patronlarının da, kurdukları sendikal çarkın da hegemonyasından hızla kurtulmakta ve kendi gizil güçlerini daha kuvvetli hissetmektedirler!
Körleri ve körlüğe yatanları ayırıyorum!

1960 lı yılların öğrenci gençliği mi?

Ol tarihte, vesikalı kadınlarımızın bile kapılarını kapattığı, Amerikan bahriyelilerini denize dökmüşlerdi! Atilla Aşut'un hatırlatmasıyla ol tarihte solcular, ulusalcıydı ve "ulusalcılık", Atilla Aşut'un ifadesyle, bir hayalet misli dolaşıyordu; bu gün de komünizmden korkmayan egemenlerin ve yardakçılarının tepesinde, ABD yi ayırmıyoruz ve en başa koyuyoruz, "ulusalcılık" hayaleti dolaşmaktadır. Ve artık "ulusalcılık" ile solculuğu ayıramayacağımız eşiğe yaklaşmış durumdayız.

Yine Atilla Aşut'un ifadesiyle, tüm dönek ve yandaş yazarların dilinde bu sözcük var ve "yeni anayasa" aşkı ile yanıp tutuşan herkes, ulusalcılık ezilmeli deyyu kükremektedir!

Atilla Aşut'un hatırlatmalarına ve teşekkür ederek, devam ediyoruz ki ben bile boynuma asılan onca yaftaya karşın, bu kadar açık hatırlatmamıştım, "MeDeDe" ile "UDeCe" programları ve Mihri Belli ile İBileni hatırlatmakta ve TİP in programı ve siyasal çizgisi "ulusalcı" değil mi idi? sormaktadır!

Atilla Aşut mu?

Nabi Yağcı ve şürekâsı eliyle topyekûn tasfiye edilen TKP üyelerinden biridir? Yazdıklarını okuyan silah arkadaşları ve özellikle de çoktan tekellerin gül bahçelerine dümen kırmış olanları herhalde "ulusalcı" yaftasını A.Aşut'un boynuna çoktan asmıştır!

Ricciardone'in "dostane" ve tüm medya mensuplarını bilgilendirme çıkışı tam bu noktadadır!

Bir taraftan RTE ve işaretini emir telakki edenler, "bütün melanetlerin sebebi ulusalcılıktır" yollu perspektif açmaktadır ve aynı anda "ne olacak bu TSK'nın hali, komutanlarımıza terörist muamelesi yapılıp, zindana da atılmaz ki!" yollu ağlamaklı sözler etrafa saçılmaktadır.

Öyleyse Ricciardone'in çıkışı zamanlıdır ve tamı tamına Amerika’nın sesi olmaktadır!

Demek ki, rüzgâr döndü derken epey bir eksik söylüyormuşuz ki, dönen rüzgâr bütün dalları kıracak şiddettedir; şimdi şiddeti azaltılmak, mümkünse denetim altına alınmak istenmektedir!

Öyle ya, tam sonuca giderken, kuvvetli sağanak yağış ve şiddetli fırtına ile gelen rüzgârı, ancak esneyerek bertaraf etmek mümkündür.

Kuvvet komutanlarının yanında savaş pilotlarının da ve yüzden fazla istifa etmesini, Ricciardone'in hissettiği rüzgârın şiddetinden ayrı tutmamak gerekmektedir.

Japonların dövüş sanatı olan judo'nun felsefesinin çıkışı çok ilginçtir; rivayet ya da gerçek, judonun kurucusu J.Kano, evinin penceresinden rüzgârlı bir günde dışarısını seyre dalmış ve rüzgârın şiddeti ile kuru dalların çatır çatır kırıldığını ama esnek dalların rüzgârın şiddetine göre eğilip, sonra kırılmadan yerine döndüğünü görmüştür; bu son derece basit doğa olayından J.Kano, JUDO tekniklerini çıkarmıştır ki özü karşı tarafın gücünü kullanarak bu gücü bertaraf etmektir.

Demek ki, Ricciardone elçimizin ki "dost" ABD nin, en "büyük" büyük elçisidir, "dostane" lakırdıları, salına salına gövdesinden ilerleyen dalların karşılaştığı rüzgârın şiddetine karşı verdiği "esnek" tepkiyi andırmaktadır!

Demek ki, sert ve katı mukavemet, tam meyve verme mevsimine yaklaşırken, mevsimi tersine döndürme riski taşımaktadır ve mevsimi yumuşatmak RTE ile başlamış, ancak yeterince ciddiye alınmadığı için olsa gerek, duruma "büyük" büyük elçi "dostane" bir biçimde el koymuştur!

Milletvekillerinin, profesör ve komutanların "neyle suçlandıklarını bilmeden" hapis yattıklarını, haklarındaki suçlamaların "tam anlaşılamadığını" söyleyen Ricciardone,"Çok uzun süredir hapiste olan milletvekilleri var, bazıları belirsiz suçlarla hapiste tutuluyorlar. Kendilerine ülkeyi koruma görevi verilen askeri liderler, sanki teröristmiş gibi hapisteler. Profesörler var. Eski YÖK Başkanı, hakkındaki 16 yıl önce görevdeyken yaptığı çalışmalarla ilgili belirsiz suçlamalarla demir parmaklıklar ardında tutuluyor. Harçları protesto için barışçı gösteri yapan öğrenciler hapiste. Eğer bir yargı sistemi bu sonuçları doğurursa ve bunun gibi insanları teröristlerle karıştırırsa, Amerikan ve Avrupa Mahkemeleri'nin buna karşılık vermesi zor olur." diyerek;

Şöyle devam etmektedir;

"TÜRKİYE'de terör ile ilgili mevzuatın sorunları var. Türkiye'de mevzuattaki terör tanımı uluslararası tanıma uygun değil. Türk devletine yapılan saldırıları kabul ediyor bu tanım. Uluslararası terörizme gelince biraz belirsizleşiyor. FATF uzmanları taslağı incelediler. Önemli açıklar buldular.

KENDİ liderleriniz, Başbakan, Meclis Başkanı ve Cumhurbaşkanı da adli sisteminizde doğru gözükmeyen hususlara değindiler. Çok uzun süredir hapiste olan milletvekilleri var. Suçları bile belli değil.

ASKERİ liderler de aynı şekilde... Onlara bu ülkeyi koruma görevi verilmiş. Ama hapse kondular. Profesörler mesela eski YÖK Başkanı tam anlaşılamayan suçlarla ilgili demir parmaklıklar arkasında. 16 yıl önceki çalışmalarla ilgili belirsiz suçlamalar var. Şiddet içermeyen gösteri yapan öğrenciler demir parmaklık arkasında."

Bu kadar ve oldukça açıklayıcı ve aynı oranda öğreticidir!

Ricciardone, bir de müjdeli haber veriyor; bütün bu kötü tabloya karşın," Buradaki iyi haberin, hükümetin Anayasası'nı tekrar yazma çabası" olduğunu ve " bu kadar büyük görevi üstlenmiş olmadıklarını" vurgulayarak; bu görevin başarılı olabilmesi için, bu "büyük" görevi üstlenenlerin, şiddetle esen rüzgâra karşı kuru dallar misli katı değil, esnek dallar gibi eğilerek, bu şiddeti savuşturmaları ve mümkünse biriken şiddetinden yararlanması gerektiğini, dolayısıyla bu esnekliğin "yeni anayasa"nın kotarılmasında gerek şart olduğunu; bu esneklikten korkmamalarını, çünkü desteklerini esirgemeyeceklerini hatırlatmıştır!

Bu hatırlatmaları ve destek vaadini herhalde "yeni anayasa "konusunda sıkışan AKP yönetimine ve tabii kendisinden önce ve aynı minvalde konuşan RTE'ye yapmamaktadır.

Demek ki, Ricciardone’in "dostane" konuşması, bu konuda yeterli hassasiyeti göstermeyen ve dahi hem rüzgârın değiştiğini göremeyen ve hem de RTE nin dediklerini ciddiye almayan AKP içinde ve dışında önemli bir dinamiğin varlığının ve bundan duyulan rahatsızlığın yansımasıdır.

Ricciardone, tıpkı ABD yönetimin "bir çuval inciri berbat etmeyin" yollu İsrail yönetimini dizginlediği gibi, "yüzdük yüzdük kuyruğuna geldik, aman ha bir yanlış yapmayın!" yollu Türkiye’nin egemenlerini ve yönetimini uyarmaktadır.
Bence bu uyarıyı, tarih bilgisinden de mahrum, canlı gerçeklerden de gerekli dersi almamış ama sürekli aynı formülleri tekrar ederken, bu toprakların üzerinde dolaşan "ulusalcı" hayaletini ciddiye alıp, kendini esneterek saldırıya hazırlanan emperyalizmin ve işbirlikçisi tekellerin telaşını okuyamayan ahmaklık sınırındaki solcuların da enine boyuna değerlendirmesi gerekmektedir ki sahte "sol" gömlekleri ile solun içinde dolaşıp, her tarafa "ulusalcı" lık kötüdür yollu "solcu"luk dersi verenlerin, ders almayanları yaftaya boğmaları, bu değerlendirmede oldukça zihin açıcıdır!

Bunun anlamı, sınıfların karşılıklı ilişkilerinin ve her tarihsel anın somut özelliklerinin eksiksiz, nesnel olarak kontrol edilebilir tahlilinin yapılması gerekir demektir; yani, eksiksiz saptanmış hangi nesnel olgular varsa, bu olguların üzerinden hareket edilmesi gerekir demektir; yani Marx ve Engels'in haklı orak ve alay ederek işaret ettikleri gibi, sadece tarihsel sürecin her özel kesitinde somut ekonomik ve politik durumun zorunlu olarak değişikliğe uğrattığı genel görevleri göstermeye uygun olan "formüllerin" ezberlenerek, basitçe yinelenmesinden vazgeçilmesi gerekir demektir; daha somut olarak açıklamak gerekirse, ortada herkesin şöyle ya da böyle beklediğinden farklı biçimde şekillenen bir olgu var ve bu olguyu, üstelik emperyalizm ve tekeller son derece ciddiye aldığı halde, dikkate almamak, bu canlı gerçekliğin özelliklerini tahlil etmek yerine, doğru olmasına doğru ama ezbere öğrenilmiş formülleri düşüncesizce tekrarlamaktan, geçmişte yaşanan acıklı güldürüleri tekrarlamaktan vazgeçilmesi gerekir demektir!

Evet, gerçek yaşamda, artık daha belirgin olarak görülen ve hep görmezden gelindiği için kendisini göstermesi geciken ve de karşıtlığının kemikleşmiş olması nedeniyle vazgeçilme manevralarının oldukça zorlaştığı son derece somut bir sonuç ortaya çıkmıştır; ABD emperyalizminin bile hassasiyetle ciddiye aldığı bu sonucu, bu sonuçta kendini gösteren olguları görmezden gelip, hâlâ doğru ama bugünü tahlil etmekten uzak ezbere öğrenilmiş formülleri tekrarlamakta ısrar etmek ahmaklık değilse sahtekârlıktır.

Şimdi bütün sağcılar, özellikle CHP ye solculuk öğretirken, bunun için "ulusalcılık"tan vazgeçmenin yeteceğini vaaz etmektedirler ve hemen hemen bütün ahmak "sol",sağcıların bu "solculuk" dersine çok değer vermektedirler! Örnek olsun, SİP-TKP ye de "TKP" olmak için "ulusalcılık"tan vazgeçilmesi gerektiği yollu yardımcı olunmakta ve kim ki, bu çizgiye yaklaşıyor, hiç birisini "solculuk" dersinden mahrum etmemektedirler.

Demek ki, egemen sınıf ve yandaşları için ve elbette emperyalizm için, "ulusalcı" olmayan "sol" en terbiyeli "sol"dur.

Antiemperyalizm yanında, "Ulusal Demokratik Cephe" yi de programlarının vitrinine koyan politik örgütlerin de bu ders karşısında yeterince net olmadıkları dolayısıyla "ulusalcı" yaftasının hışmından korktukları görülmektedir. Dolayısıyla kendi programlarına düşman hele gelmektedirler.
Ancak hiçbirisi, gerçek yaşamın ortaya çıkardığı sonuca göre, hızla ve nitel ve nicel olarak artan ve burjuvazinin çeşitli kesimleri yanında, işçi ve emekçilerden de azımsanmayacak oranda bir kitleselliğin "ulusalcılık" yaftasından korkmadan büyüdüğü gerçeğini görmemektedir!

Oysa Ricciardone'nin dolayısıyla ABD Nil ve tekellerin gördüğü tam da budur ve "dostane" konuşmasının kıymeti harbiyesini burada aramak gerekmektedir!

Ben mi?

Elbette "ulusalcı" da, "Kemalist" de değilim, ancak "ulusalcı" ve "Kemalist" yaftasından hiç korkmadım, korkmuyorum; çünkü önemli olan bir ezberlenmiş formül olarak "ulusalcılık" ile yaşamın canlı gerçeğinin rengi olarak "ulusalcılık" ın farkında olmaktır; bu gün, bir antiemperyalizm yanında, bir Ulusal Demokratik Cepheye ve bir Halk Devrimine ihtiyaç varsa (ki bu, "ulusalcılık" yaftalarından bağımsız ve bu yaftaları elinde dolaştıranları da içine alarak artan hızla ve benim dışımda öne çıkarılmaktadır),"ulusalcı "solculuk burada olmayacaksa nerede ve ne zaman olacaktır; yoksa emperyalizmin "ulusalcılığa" ihtiyacı olduğu zaman mı "sol"culuk, "ulusalcılık" olacaktır?

Burada, zihinleri biraz daha açacağına inanarak, bir parantez açıp tarihsel ve öğretici hatırlatmalar yapmak istiyorum.

Fransa'yı hatırlayalım, Fransa’yı faşistlere karşı ilk önce Fransız komünistleri savundular. Faşizme karşı solculardan oluşan direnişçiler, bir efsanedir.
Ya İspanya! Cumhuriyet'i savunmak ve faşistler ile savaşmak için dünyanın komünistleri nin ve solcularının İspanya'ya koşmuş olması unutulabilir mi?

Fransız büyük burjuvazisinin, Almanya’da halk güçlerinin ezilmesine aktif olarak katıldığını unutmuş olanlar olabilir ama unutmayan daha çoktur; dahası Fransa’da, emekçilerin ekmek, özgürlük ve barış uğruna yürüttükleri mücadeleye, "Halk Cephesi olacağına Hitler olsun " biçiminde karşı çıkanların Fransız büyük burjuvazisi olduğunu da unutmadık!

Bu gün Türkiye'de, Fransız büyük burjuvazisinin kendi sınıf çıkarlarını Fransız ulusunu Amerikan emperyalizminin kölesi haline getirerek korumuş olduğu gibi, diğer başka olgular yanında, Türkiye’nin büyük zenginleri de aynısını yapmaktadır; ancak Fransız işçi sınıfının izlediği bağımsız Fransız politikasını ve tüm halde Fransız ulusunun çıkarlarını savunmasını, Türkiye'nin işçi sınıfında göremiyoruz.

Fransız büyük Burjuvazisi’nin, "Fransa Fransızlarındır" demagojisi ile Fransız orta sınıflarını aldatırken; Hitler Almanya’sına Fransız Boksitini, Fransız hava kuvvetlerinin ihtiyacı olan alüminyum madenlerini hediye etmesi de hafızalarımızdadır! Öte yandan 1938 yılında hem Fransız halkına karşı ve hem de Fransa'nın müttefiki olan sosyalist ülkeye karşı Nazilerle birleştiği de unutulmamıştır! Alman büyük sanayicilerine ve onların ortağı Fransız tröstlerine kölece bağlı olan Wichy rejimi, Hitlerci savaşın hizmetine verdiği Fransız ekonomisini iflasa sürükledi, Fransız direnişçilerini kurşuna dizerken, komünist, sosyalist, yurtsever, solcu diye ayırmadı; faşist işgale ve işbirlikçilerine direnen herkesi kurşuna dizdi(elbette yakaladıklarını), halkı açlığa mahkûm etti.

Kurtuluş günü geldiğinde ise aynı büyük burjuvazi, Fransa'nın yeniden doğuşunu sabote etti; Fransız büyük burjuvazisi, Hitler yıkılırken, Fransız emekçilerine karşı Amerikan himayesine girmekten geri durmadı; toprağı Amerikan ordusuna teslim ederken, köylüleri topraklarından etti; ulusal ekipmanlar, savaş sanayi yararına sabote edildi ve tarım sistematik olarak zayıflatıldı; Fransa pazarı Amerikan firmaları ile Alman firmalarının çıkarları uğruna feda edildİ ve birçok maden ocakları kapatıldı. İnşaat işleri yavaşladı, bilimsel araştırmalar sekteye uğratıldı!

Üniversite, resmi okullar, sinema, vb. sistematik olarak sabote edilerek, bir zamanlar burjuvaziye onur veren hümanist gelenekler horlandı; Amerikan yaşayış tarzı yüceltildi; En sonu, Fransızları, Fransa’nın bitip tükendiğine, ulusal tarih çağının kapandığına, bağımsız bir Fransa umudunun kalmadığına inandırmak için yoğun bir kampanyaya girişilerek, Fransız devleti emperyalizmin gereklerine bağımlı kılındı!

İşte o zaman da, Fransız büyük burjuvazisi, bu politikalarını kitlelere haklı gösterebilmek için, şimdi Türkiye ve bölgenin diğer devletlerinde, ABD Nil sarıldığı ve sahtekâr "sol"cuların balıklama atladığı, ahmak solcularımızın da pek sevdiği ve sahte olanlarının yayarak prim kazandığı "dünya vatandaşı " anlamına gelen kozmopolitizm ideolojisini kullandı!

Oysa Marx, "Sömürüyü, kozmopolit bir biçim içinde, evrensel kardeşlik adına sunmak, işte bir fikir ki, ancak burjuvazinin kalbinde doğabilir" diyordu.

Kozmopolitizm, modern savaşların ulusların varlığından ileri geldiği yolundaki aldatıcı iddia ile ulusların varlığına hızla son verilmelidir sonucuna ulaştırır; böylece emekçiler, ulusal egemenlik ilkesi, onlara gerici ve zaman aşımına uğramış bir şey olarak gösterilerek, ortadan kaldırılması gerektiğine inandırılır; böylece emekçiler, mademki barıştan yanadır, öyleyse ulusal gerçekliği kendi elleriyle ortadan kaldırmaları ve vatanlarını inkâr etmeleri gereğine inandırılabilecektir!

İlginç olan, emekçilerin uluslararası dayanışmasının bir karikatürü olan emperyalizmin kozmopoltizm ideolojisine balıklama atlayan sahtekâr "sol" ve kuyruklarında staj gören ahmak "sol",ikide bir Lenin'i referans göstererek ulusal sorunu fetişleştirmeye çalışırlarken, bizzat Lenin tarafından ve "Emperyalizm"çalışmasında dünya savaşlarına yol açan şeyin, ulusların varlığı değil, ulusları köleleştirmekten ve halkları yok etmekten çekinmeyen emperyalist burjuvazinin varlığı olduğunun açıklanmış olmasını akıllarına getirmeden, "dünya vatandaşlığı"na ve "vatansızlığa" vurgu yaparak "dünya barışı”nın sağlanabileceği yalanına kendilerini de inandırmakta olmalarıdır!

Oysa kozmopoltizm, emekçilerin her birini " dünya vatandaşı" haline getirmek görünüşü altında, dünya çapındaki sömürünün, kaba ve hayâsız sömürünün, kökünden koparılmış köleleri, biri ötekinin yerini tutabilen, aynı biçime sokulmuş, yeri yurdu, adı sanı belirsiz insanlık gölgeleri haline getirmek amacından başka bir amaç gütmez!

Burada parantezi kapatarak, bitirmek üzere devam ediyorum.

Evet, yukarda belirttim, Fransız işçi sınıfının izlediği bağımsız Fransız politikasını ve tüm halde Fransız ulusunun çıkarlarını savunmasını, Hitler faşizmi, dolayısıyla diğer bütün büyük ülkelerin büyük burjuvazisiyle bindir bağ ile bağlı Alman sanayicilerin, ki faşizmin, finans-kapitalin en gerici, en şovenist ve en emperyalist öğelerinin açık teröre dayanan diktatörlüğü olduğu şeklindeki tanımı biliyoruz, Fransa’yı açık biçimde işgal ettiği gibi bir kaderi, kapalı biçimde yaşayan Türkiye'nin işçi sınıfında göremememizde, Emperyalizmin gerici milliyetçiliğinin diğer yüzü olan ve gerçekte uluslararası mali sermayenin hizmetinde olan kozmopoltizmin ideolojik saldırısı yanında, bütün sahte "sol" dinamiklerin ve ahmak "sol”un, öte yandan devletin hizmetinde olduğu aşikâr olan "Sivil Toplum" dinamiklerinin ve elbette 12 Eylül faşist rejiminin yarattığı "demokrasi" illuzyonunun büyük payı vardır.

O kadar öyle ki, işçi sınıfı ve emekçilerin bilincinde, ekonomik mücadele dışında başka bir mücadelenin gereksiz olduğu, ekonomik mücadelenin de, kavgasız gürültüsüz uzlaşarak, müzakereler yoluyla çözüleceği ve soyut bir enternasyonalizm fikri oluşturulması yanında, fabrikalardan sınıf bilincinin atılıp, cemaat bilincinin yerleştirilmesi ile Türkiye işçi sınıfının ve emekçi halklarının zihinleri bulanıklaştırılarak, emperyalist kozmopolitizm ideolojisine mahkûm olmaları kolaylaştırılmıştır.

Ancak şimdi, bu ideoloji de, sahte "sol”da, ahmak "sol”da, 12 Eylül rejiminin bilumum egemen aktörleri ve yardakçıları da, işçi sınıfının, emekçilerin ve toplumun ezici kesiminin zihnini bulanık tutmaları kolay olmamaktadır ve artık ABD emperyalizminin, bunun mümkün olmadığını çok önce görmüş olup, çareler aramakta iken, çarelerinin tükendiğini fark etmiş olduğu da görülmektedir!

Elbette, başka eğilimde olanların, eğilimlerini öğrenmek de zihin açıcı olabilir ama benim, Ricciardone'in zamanlı ve "dostane" ifadelerini, bu çaresizliğe yorma eğilimim kuvvetlidir!

Fikret Uzun

6 Şubat 2012

27 Ocak 2013 Pazar

ÇANAK ÇÖMLEK ÇORBA MORBA İÇİNDE BİR NAFİLE POLİTİKA



ÇANAK - ÇÖMLEK ÇORBA - MORBA İÇİNDE BİR NAFİLE POLİTİKA!
Biri bir çanak koyuyor ortaya ve sonra, önceleri çay kaşığı ile ve devamla nadiren de olsa, bol kepçeden içine bilumum samanlar ve bayatlamış zerzevatlar dolduruluyor ki, tuzunu da, şekerini de, yağını da unuttukları için, tatsız tuzsuz, saman tadında bir çorba çıkıyor ortaya!

Bu ortaya çıkan ise, çorbayı pişirenlerin de, yedirmek için bin dereden su getirenlerin de, ABD emperyalizminin ideolojik saldırısı ve 12 Eylül rejiminin "barış" illüzyonu ile gözlerinin kör olduğunu gösteriyor!

Kör değillerse yemeğin tadı, son derece cehalet içinde olduklarını ve bu cehaletin sonucu olarak da, ürettikleri saman tadındaki çorbayı fetişleştirdiklerini göstermeye yetiyor.

CHP 'nin, deyim yerindeyse, TC’nin vazgeçilmezi olduğunu, yani bir devlet partisi olduğunu; devlet için yol açıcı olduğunu aktardığım halde;

daha Menderes rejimine geçerken, Menderes’in önünü açan, hep TC olarak anılan burjuva devlet düzeninin olması gerektiği yönde yerleşmesi için, her burjuva-demokratik ya da gerici, baskıcı, işçi düşmanı ve en son cumhuriyeti yıkmaya çalışan restorasyonların ve/veya darbelerin ya önünde ya yanında ama hiçbir zaman karşısında olmadığını defalarca aktardığım halde;

en sonu,12 Eylül rejiminin yerleşmesi sürecinin en son halkası sayılan ve bir anlamda aranan kan olan, RTE-AKP nin önünü ve gözümüzün içine baka baka ve de "demokrasi" aşkı ile ama gizlide pişirerek açarak, olabilecek en uysal muhalefet rolü ile açtığı yolu asfaltladığını ve kuruluşu ile anıldığı cumhuriyetin çökertilmesinde üzerine düşen her türlü devlet görevini yerine getirdiğini hep aktardığım halde;

ama kendi içindeki yapılanmanın ve var olma gerekçesinin, bu çökertme görevini daha ileri götürmesine yetmediği için, bir saray darbesinin konusu misli bir komplo ile bir "yol açıcıyı" devirip, daha istekli bir "yol açıcı"nın başına getirilmesi ile "yeni " mürteci, ya da sadece mürteci veya sadece "yeni" bir "yol açıcı" misyon yüklendiğini de defaatle aktarmış olmakla birlikte, hâlâ ezberlerinizde olan yafta misli teranelerinizin hışmına uğrayacağımı biliyorum.

Bunu bilerek ve CHP yi hâlâ solda gören ve toplumun çeşitli kesimlerinden ama daha çok emekçi kesimlerden bir kitlenin var olduğunu ve bu "sol"algının üzerine yatarak ve de "yeni" sıfatı ile onları kandırarak, AKP nin, hatta ABD'nin politikalarının peşine takan bir CHP olduğunu da ekleyerek;

CHP'li Birgül Ayman Güler’in, son derece kararlı bir biçimde ortaya koydukları ile biraz daha hışmınızı toplamayı göze alarak, başka bir CHP saylavının ifadesini kullanarak kralı büsbütün çıplak bıraktığını söyleyeceğim.

Ürettiğiniz saman tadındaki çorbanızı ister dökün, ister tadını, tuzunu ayarlayın, isterseniz büsbütün sahip çıkarak satmaya çalışmaya devam edin, size son derece tadı tuzu yerinde, dolayısıyla lezzetli, hatta parmaklarınızı yalarken dilinizin bile yorulacağı bilimsel bir yemek sunmak istiyorum.

Siz yaftalarınızı nasıl sıkacağınızı düşünmekte ve benim sunduğumun karşısında hâlâ saman tadındaki çorbanızı savunmakta serbestsiniz! Ancak unutmayın ki, yukarda yüce gök yanında, bilimin ve aklın süzgecinden geçenleri her daim sayfalarına aktararak ilerleyen tarih var ve ben nasıl ki, tarihin bu sayfalarına not düşüyorsam, sizlerin, her ne kadar saman tadında olsa da, dedikleriniz de aynı sayfalara kaydediliyor ve oradan artık balta ile bile kazınmaya çalışılsa silinemiyorlar.

Öncelikle Profesör Birgül Ayman Güler'in sözlerinde ırkçılık olmadığını hatırlatarak, hepinizin birden ve egemen politikanın bütün yandaşları yanında, "yeni" CHP( AK-CHP de söyleniyor) nin de resmi duruşunun yanında yer aldığınızı belirtmek istiyorum.

Ek olarak ve çelişkilerinizi yüzünüze vurmak için, hiçbirinizin CHP milletvekilinin bu sözüne tek kelime etme hakkı olmadığını ifade etmek istiyorum ve açıyorum; eğer siz, hepiniz, tarih bilincinden de, bilgisinden de yoksun bir şekilde, ABD’nin " Kürdistan poltikası"nın peşine takılmış, buradan akacak olanları, Kürt halkına da, Türkiye’nin emekçi halkları yanında, devrimcilerine de, hem devrimci renkte ve hem de bir kurtuluş olarak yutturmak için, önce kendinizi inandırmış vaziyette olduğunuzu; bununla birlikte ABD'nin "Kürdistan poltikası" ndan, Kürtlere düşenin, osmanik yapıda bir emperyal devletin hegemonyasındaki, alt "kimlik" olduğunu bilerek ve isteyerek kabul etmiş olduğunuzu ve önünde secdeye varmış olduğunuzu unutmuş olmasa idiniz; ancak o zaman, doğru ya da yanlış olmasından bağımsız, bu söze karşı çıkmanız, küplere binmeniz mümkün olabilir, anlaşılabilir di!

Ancak, Kimliklerini ve uzun zamandır, arayan Kürtlere, ABD nin "Kürt politikasından",başka adıyla" Kürt çözümü"nden düşenler karşısında secdeye varmasa idiniz bu mümkün ve buna hakkınız olabilir di!

Kaldı ki, bu politika karşısında secdeye varmayacak ve bu politikanın bir emperyalist politika olduğunu anlayacak denli aklınızda bir olgunluk birikmiş olsa idi, o zaman da, Birgül hanımın sözlerini en tam ifadesiyle anlar ve resmi koronun peşine takılmazdınız.

Şimdi buyurun sofraya!

Milliyetle başlayalım, beraberinde ulusa değinelim, ardından etnik kimlikle devam ederek, ırk ve ırkçılıkla bitirelim.

Marxizmin kurucuları "milliyet" terimini iki anlamda kullanmışlardır. Bu terimi, daha çok, kabile düzeninin dağılmasından kapitalizmin tarih sahnesine çıkışına ve ulusların oluşumuna kadar uzanan dönem içinde görülen sosyo-tarihsel toplulukları belirlemek için kullanmışlardır.
Bununla birlikte ister ulus, ister milliyet, ister ulusal ya da etnik bir grup olsun, genel anlamda belli bir halktan söz ederken de bu terimden yararlanılmıştır.

Marksist-Leninist öğretinin kurucuları, kabileye özgü bağlardan toprak ortaklığına dayalı bağlara geçiş biçimini, milliyetlerin ortaya çıkışını hazırlayan belli başlı ve nitelikçe yeni özelliklerden biri olarak gösterirler. Milliyetlerde, kabilelerde görülenin tersine, kan bağları ve soy ortaklığı çok daha önemsiz bir rol oynar, ya da hiç bir rol oynamaz. Gelenekler de, taşıdığı sonucu belirleyici önemini yitirirler ve yerlerini yasalara bırakırlar.

Kavimden milliyet durumuna geçişle birlikte, kendiliğinden oluşan dinler ortadan kalkar, bunların yerini, yeni toplumun sınıflara bölünmesini onaylayan ve pekiştiren, diğer birçok milliyetler tararından benimsenmiş, dünya dinleri adı verilen dinler alır.

Her milliyetin belirli bir dil ortaklığı görülür. Bu dilin, milliyetlerden önce yaşamış olan kavimlerin diliyle akrabalık bağlantısını bulup çıkartmak çoğu zaman bir hayli güçtür. Üstelik diller, milliyetlerin kendi gelişmeleri sırasında da önemli değişimlere uğrarlar.

Sosyalizm -öncesi milliyetler, insanlığın genel ilerleme hareketine uluslara oranla çok daha az bir ölçüde yer alırlar. Engels,"Alman İdeolojisi”nde, ulusal topluluğun oluşmasını" yerellikten ulus biçimine geçiş" olarak açıklamıştır.

Milliyetin yerel anlamda sınırlılığı, daha çok tarıma dayalı üretimin özgül özelliklerinden ve feodal dönemde milliyetin kendine -yeterli karakterinden ileri gelmektedir.

Marx,"bu küçük çiftçiler arasında sadece yerel bir karşılıklı bağlantı olduğunu ve bu küçük çiftçilerin çıkarlarının benzer olmasının da bu insanlar arasında ne bir bütünlük, ne ulusal bağ, ne de politik bir örgütlenme oluşturduğunu" özellikle vurgulamıştır.

Etnik özellikleri yeterince belirgin olmakla birlikte milliyetler ve onları izleyen uluslar her şeyden önce toplumsal gelişmenin bir sonucudur.

Engels," soy bağları temeline dayalı gruplardan oluşan eski toplum, yeni yeni gelişen toplumsal sınıfların çatışması karşısında parçalanır; onun yerine bir devlet biçiminde kurulan, alt birimleri, artık soy bağları temeline dayalı gruplar olmayıp, toprak ortaklığı temeline dayalı gruplar olan yeni bir toplum gelir. Bu yeni toplumda mülkiyet düzeni aile düzenine tümüyle egemendir." der.

Bu süreçler, sadece milliyetin ilk tarihsel biçimi olan ilkel, köleci milliyetin ortaya çıkışını hazırlamıştır. Daha sonraları, köleci toplumların varlıklarının son döneminde içine düştükleri toplumsal açmazın ortadan kaldırılmasıyla tarih sahnesinde ortaçağa özgü feodal milliyetler boy göstermiştir. Bu milliyetlerin hepsi, ulus haline gelmiş değillerdir. Feodal düzen yerini kapitalizme bırakınca, milliyetlerin çoğu birbiriyle kaynaşarak birleşik uluslar meydana getirmiş, ya da kapitalist milliyetler halinde gelişme göstermişlerdir.

Engelse göre, ulusal varlık için gerekli belli başlı koşullar, kalabalık nüfus, tek bir toprak ve sosyo ekonomik düzeyde birlik ve bağımsızlık için savaşım anlamına gelen gelişmiş bir ulusal duygudur. Ulusu oluşturacak olan insanların, gerek yeterince kalabalık ve birleşmiş olmaları, gerekse ulusal düzeyde var olma yeteneğine sahip bulunmaları gerekir.

Bir milliyetin( ulus haline gelmek için gerekli) tarihsel aktifliği, ulusların kaynaşması doğrultusundaki dünya çapında yaygın tarihsel eğilim ortamı içinde, kendi ulusal gelişmesini sağlayabilecek yeterli güce, yeterli birlik ve bütünlüğe, yeterli yetenek ve olanaklara sahip olmasıyla başlar.

Bu amaç doğrultusunda ki özlemleri bir eğilim olarak açıklayan Lenin, bunun, ulusal yaşamın ve ulusal hareketlerin uyanışı, ulusal ezgiye karşı ve ulusal devletin kuruluşu doğrultusunda sürdürülen savaşımın canlanışı demek olduğunu yazmıştır.

Tıpkı ulus gibi milliyet de, esas olarak maddi ilişkiler ve çıkarlar sayesinde bütünleşir. Ama bir milliyetin üretim güçleri, özellikle kapitalist düzende, bir ulusun üretim güçlerinden daha düşük düzeydedir. İş bölümü derecesi ve gerek iç, gerekse dış ilişkiler, böylesi bir durumdadır.

Bir milliyetin kendi içindeki ekonomik ve politik bağlar -hiç tartışmasız, kapitalist aşama da dahil olmak üzere, bütün gelişme aşamalarında bir milliyet böyle bağlara sahiptir - henüz son derece gevşek ve yöreseldir.

Milliyetin belirgin özelliklerine kesin olarak şu açıdan bakılmalıdır: Bunlar, bir ulusun belirgin özelliklerini andırmakla birlikte, olgunluk derecesi ve nitelikçe farklılık gösterirler. Önem derecesine göre, bu belirgin özellikler: dil ve toprak ortaklığı, ekonomik, politik ve kültürel yaşam ortaklığının ilk gelişme belirtileri, etnik benlik duygusu ve göreneklerdir.

Buna göre, bir milliyetin özü, yalnızca ardı ardına sıralanan belirgin özelliklerden ibaret olmayıp, bu belirgin özelliklerin olgunluk derecesine de bağlı ve bu, esas olarak toplumsal, yalnızca daha az olmak üzere etnik anlamdadır.

Bundan başka, bu belirgin özelliklerin oynadığı rol,- bundan dolayı milliyetinde oynadığı rol- yalnızca bir bütün olarak bu belirgin özelliklerin toplamına değil, aralarında kurulan özgül birleşimlere de bağlıdır.

Son olarak, milliyetin, içinde geliştiği somut tarihsel ortam son derece önemlidir; yani milliyet, gelişmesini özgürce yapabilmekte midir, yoksa baskı altında mıdır; kendi devletini kurabilmiş midir, yoksa çokuluslu bir devletin parçası mıdır, vb?

Diğer yandan,"milliyet" terimi farklı ve çoğu zaman da birbiriyle çelişen anlamlar taşımaktadır; bu yüzden, bu terimi daha dikkatli bir şekilde incelemek gerekir.

Yukarda Marxizm-Leninizm’in kurucularının bu terimi iki anlamda kullandıklarını hatırlatmıştım, başka anlamlarda da kullandıklarını eklemek üzere tekrar etmek gerekirse; birincisi, bir ulus, bir milliyet, etnik ya da ulusal grup halindeki "halk" anlamındadır; ikincisi,"küçük bir ulusu" belirtmek amacıyla; üçüncüsü, insanlar arasında ulus ölçeğindeki bağları belirlemek ve böylece insanların hangi ulusun üyesi (uyrukluk)olduklarını ifade etmek amacıyla; dördüncüsü de, bireylerin kökeninin karakterini belirlemek amacıyla kullandıklarının da altını çiziyorum.

Burada "milliyet" terimine verilen anlam, en çok bireyler arasındaki ulusal bağlarla, bireyleri belli bir ulusla, bir milliyetle, ulusal ya da etnik grupla özdeşleştiren tüm özellikler bütünüyle ilgilidir.

İnsanların ulusal kimliğini belirleyen belli başlı özellikler, özü öncelikle toplumsal etkenler tarafından biçimlenmiş ulusal bağlardır.

Öte yandan, tarihte toplumsal etkenlerden daha önce( kabile ya da milliyet aşamasında) ortaya çıkmış olan etnik etkenleri de dikkate almak gerekir.

Etnik etkenler, son derece kalıcı ve direngen olduklarından, insanlar, içinde yaşadıkları halktan ayrı düştükten sonra da uzun bir süre bu etnik etkenleri sürdürürler. Bunun sonucu olarak, kişilerin milliyetleri çoğu kez, onların kendilerini hangi topluluğun bir parçası saymalarıyla, yani aile gelenekleri ya da soy kökenleri temeline dayalı olarak, çok öznel bir şekilde belirlenir.

Marx ve Engels, birbirlerinden farklı ve ayrı bölge insanlarının bir ulus halinde billurlaşması sürecini inceleyerek, ulusal bağların, etnik temelden çok, toplumsal temel üzerinde, yani ortak çıkarlar, ortak ahlak değerleri ve ortak görüşler şeklinde ortaya çıktıklarını vurgulamışlardır.

Engels, ulusların ve milliyetlerin birbirinden ayrı kısımlarının ulusal kimliğini , "milliyetle, dille ve genel eğilimle" tanımlamanın en doğru yol olacağının üzerinde durmuştur.

Milliyet kavramıyla Engels, ulusal benlik duygusunu, yani bireylerin kendi ulusal bağlarını algılayışlarını kastetmiştir.

Bir başka yerde Engels, büyük bir ulusun bu dağınık parçalarının "bu ulusun ulusal yaşamından koparak büyük ölçüde, başka bir halkın ulusal yaşamıyla bütünleştiklerine "dikkat çekmiştir. Elbette bu bütünleşme, her şeyden önce toplumsal bağlamda gerçekleşir, çünkü etnik özellikler uzun zaman değişmeden kalırlar.

Örneğin Macaristan Almanları, hâlâ Alman dilini kullandıkları halde, "zihniyet, karakter ve görenek bakımlarından gerçek anlamda Macarlaşmışlardır."

Diğer yandan, Engels’in, Alman imparatorluğunun Fransız Devrimi'ne savaş ilan ettiği zaman, Alman kökenli olan Alsas-Loren halkının, ulusal kimliklerini hiçe saymış olduklarını yazmış olduğunu da biliyoruz.

Ayrıca, Engels'e göre, Fransızlarla aralarında "etnik akrabalık ve ortak dil bağı olmasına karşın, İtalya ile birleşmeyi tercih eden Sav oyalıların durumunda toplumsal etkenlerin, etnik etkenlere oranla daha belirleyici bir rol oynamış olduğu tartışmasız ortadadır. Bununla birlikte, Savoyalıların ayrı bir ulusal duyguya sahip olmaları, kesinlikle İtalya ile birleşmelerinin sonucudur."

Engels, etnik bir özellik olan dil konusuna değinirken, dilin" bir takım insanların milliyetlerinin ne olduğu sorununun bir sonuca bağlanmasında " yani kendini belli bir ulus ile özdeşleştirmekte" bir ölçüt olarak hizmet göremeyeceğine" işaret etmiştir.

Lenin de, insan yaşamında yer alan ulusal kökeni ve ulusal kimliği birbirinden bağımsız ama hiç kuşkusuz birbiri ile ilintili birer etken olarak görmektedir. Bir zamanlar ortak bir devletin yönetimi altında yaşamış olan İsveç ve Norveç uluslarının durumunda ise Lenin, bu ulusların kendi rızalarıyla birbirlerinden ayrıldıklarını kaydetmekle birlikte, bu iki ulusun "ekonomik, politik, kültürel ve toplumsal bakımdan birbirlerine doğru çekilmekte" olduklarını belirtmiştir.

Elbette bu etkenler, aynı milliyetten olan insanlar için çok daha geçerlidir. İnsanların ulusal kimlikleri, o insanların ulusal ölçekteki ilişkilerine dayandığına ve bu ilişkiler, özü itibarı ile burjuva ilişkiler olduğuna göre, ulusal ilişkilerin (etnik içeriğinden çok) toplumsal içeriğinin belirleyici olması her türlü tartışmanın ötesindedir.

İnsanların ulusal kimliğinin yalnızca etnik ölçütlere göre belirlenmesi, kuramsal açıdan yanlış olduğu kadar, pratik olarak politik açıdan da tamamen yanlıştır.

Milliyetçiler ulus kavramını, milliyet kavramı ile kasıtlı olarak karıştırmakta ve bu suretle kendi ulus kavramları içine, bir yönden belli bir zaman içinde bu ulusla bağları kurabilecek olan insanları, diğer yandan yakın ya da uzak bir geçmişte bu ulusla aralarında bağlar kurmuş olan ama başka bir bölgede, hatta başka devletlerde yaşayan bütün insanları da almaktadırlar.

Komşu devletlerin halkını ve tüm nüfusunu, ortak tarihsel kökene dayanarak Alman ulusuna katan Alman Nazilerinin yaptığı da bundan başka bir şey değildir. Değişik ülkeler ve kıtalar üzerinde yaşayan Yahudi milliyetinden insanların tümünü kendi uluslarına ait olarak ilan eden Siyonistlerin yaptığı da budur.

İşte böyle bir yaklaşım, özünde şovenist ve ırkçı bir yaklaşımdır!

Bunun yanında, eğer ulusal kimlik sadece etnik özelliklere göre belirlenecek olsa, çok uluslu toplumlarda ve büyük ülkelerin halklarında insanları birleştiren etkenlerden çok, onları birbirinden ayıran etkenlere ağırlık verilmesi gerekirdi.

Diğer yandan, etnik kimliği, kökeninin neye dayandığından çok, etnik kimlik algısının var olmasının, gerek diğer kimlik kategorilerine, milliyetçilik olgusuna ve devlet aygıtına, gerekse ekonomik düzen ve uluslararası sisteme etkilerinin öne çıkarılmasına yönelik olarak ele alan bir çalışmada; "kimlik" kavramı üzerinde durularak, kimliğin, bireyin kendini tanımlamasının ve konumlanmasının bir ifadesi olduğunu; bireyin kim olduğu ve nerde durduğuna ilişkin bir cevap olduğunu; varlığın ve aidiyetin tanımı olduğunu; bireyin hem toplumsal ve hem de psikolojik anlamda, ne ve nerede olduğunu açıklaması vb. şeklindeki kavramlaştırmaların yaygın ve sosyal psikoloji alanının da konusu olduğu belirtilmekte ve şöyle devam edilmektedir.

Buradan, böyle düşünenler olmakla birlikte, bireyin her durumda kimliğin oluşmasında temel belirleyici olduğu anlamı çıkmamalıdır.

Buna göre, bir etnik veya ulusal kimliğin yaratılmasında, psikolojik süreçler ile birlikte, sosyo-kültürel etkileşimler, milli mitler ve gruplar arası ilişkiler önemli yer tutarlar.

Ayrıca, sosyal bilimcilerin, etnik kimlik kavramının içeriği konusunda henüz bir uzlaşıya varamamış olmalarının da altını çizmek gerekmektedir. Burada iki farklı ekolden söz edilmektedir; ilkçilik ve inşacılık.

İlkçilik ekolüne mensup olanlar, etnik kimlikle ilgili öğelerin hiç bir şeyden türemediğini ve her şeyden önce var olduğu savını öne çıkarırlarken, inşacılar, etnik kimliği sosyal inşa ürünü olarak görmüşler; modernleşme, devlet politikaları ve göç gibi olguların etnik kimliğin oluşumu ve yeniden-oluşumu süreçlerindeki etkisi üzerinde durarak, etnik kimliğin dinamik yapısına vurgu yapmışlardır.

Van Der Berghe, etnik grupların akrabalık ilişkisinin geniş ölçekli düşünülmesi ile oluştuğu fikrini işlerken, etnik kimliğin biyolojik ilişki bağlamı üzerinde durmuş ve "ırk”ı, etnik kimliğin temel unsurlarından biri olarak değerlendirmiştir.

E.Francis ise "ortak ata" kavramını vurgulayarak, etnik kimliği, belirli insanların sosyal olarak "ortak ata" erdemine aidiyetleri biçiminde tanımlamıştır.

Yani İlkçiler, etnik kimliği toplumsal yaşamın verili öğelerinden kaynaklanan bir bağ olarak görmüşler, genellikle biyolojik bağlantı noktaları aracıyla bu bağı tanımlamışlardır.

Etnik kimliği toplumsal bir tasarım olarak değerlendiren İnşacılar ise, etnik kimliğin töze ilişkin bir oluşum olmadığı; toplumsal grupların diğer toplumsal grup üyeleri ile girdikleri etkileşim süreçlerinde ortaya çıkan bir tasarım olduğu fikriyle İlkçilerden oldukça farklı öğeleri etnik kimlik tanımlamalarına yerleştirmişlerdir.

David D.Laitin, George M.Scott, Anthony D. Smith gibi, bu iki yaklaşımın sentezini yapanlar da vardır ve şöyle seslendirmişlerdir; Latin, kültürü, ikiyüzlü bir kavram olarak değerlendirmiş, kültürün hem sabit bir öze, hem de manipüle edilebilir, esnek ve inşa edilmiş unsurlara sahip olduğunu vurgulamıştır.

Böylelikle, kültürle bağlantılı olarak etnik kimliğin de ikiyüzlü bir kavram olduğu sonucuna varmıştır. Scott da, benzer bir şekilde kimliklerin hem ilkçi, hem de inşacı unsurlara sahip olduklarını ifade etmiştir.

Antony D.Smith ise, etnik grubu, "soya ait mitlerin rolünü ve tarihi anıları vurgulayan; din, gelenek, dil ya da kurumlar gibi bir veya birden fazla kültürel farklılığa göre tanınan ve ayırt edilen kültürel kolektif "olarak tanımlamış ve ethno-symbolist olarak adlandırılan yaklaşımıyla çözümlemelerinde milletleri birleştiren sembollerin eski ve sürekli olabileceği; ancak bu grupların farklı zamanlarda onlara yeni yol ve amaçlarla başvurabileceğini söylemiştir.

Böylelilikle Smith, etnik kimliğin özsel niteliklerini seslendirirken, aynı zamanda her bir etnik grubu özel tarihsel güçlerin ürünü olarak değerlendirmiş; bu nedenle etnik kimliği tarihsel değişim ve çözülmelere maruz kalabilir görmüştür.

Ancak, yukarıda belirttiğim gibi, etnik kimliğin, kökeninin neye dayandığından çok, etnik kimlik algısının var olmasının, gerek diğer kimlik kategorilerine, milliyetçilik olgusuna ve devlet aygıtına, gerekse ekonomik düzen ve uluslararası sisteme etkilerinin öne çıkarılmasına yönelik olarak ele alındığından, etnik kimliğin kökenleri konusundaki ilkçi, inşacı ya da etno-sembolcü yaklaşımlara doğrudan dayanmayan; ancak, etnik kimliğin "algıya dayalı" varlığını ve bu algıya dayalı varlığın ürettiği, ya da ön plana çıkardığı mit ve sembollerin koyduğu sınırları vurgulayan bir etnik kimlik tanımının çalışmanın merkezine almanın yeterli olduğunu belirterek; etnik kimlikten kastın,"bir grup üyelerinin diğerlerine karşı sosyo kültürel semboller sistemi temelinde geliştirdiği ayrımcılık" olduğunun ve sosyo - kültürel sembollere ilişkin unsurların milliyetçilik bağlamında araçlandırılmasına işaret eden bu çalışmadan, "ırk" ve "ırkçılık" kategorisindeki kimlik üzerine de bir kaç ifadeyi aktarmak istiyorum.

Bu çalışmaya göre, ırk, en sert ve dışlayıcı bir kimlik kategorisidir. Buna göre, bu kimlik kategorisi, tanımlanmış bir grubun, değişmez ve kuşaklar boyu süren özelliklere sahip olduğu algısı durumunda ortaya çıkmaktadır. Irk, toplumsal anlamını, ırksallaştırma süreciyle kazanır. Irksallaştırma, çoğunlukla deri rengi gibi, gözle görülebilir fiziksel işaretlere toplumsal anlam yüklendiği toplumsal bir süreç olarak değerlendirilebilir. Bu durumda, çoğunlukla biyolojik farklılıklarla tanımlanan insan kategorileri, toplumsal ve ahlaki niteliklere sahip ayrı insan ırkları olarak sınıflandırılırlar. Irksallaştırma, sık sık kalıtımla oluşan dış görünüşe dayansa da, ırkın örneğin deri rengine bağlı bir tanım olması zorunlu değildir. Irk son tahlilde, belirli gruplara değişmez özelliklerin atanmasıyla ilgilidir. Yani etnik gruplar, milliyetler ve hatta sosyal sınıflar bile ırksallaştırmaya tabi tutulabilirler.

Örnek olsun, Pierre -Andre Taguieff, halklar arasında biyolojik değil, kültürel farklılaşmalara dayalı ayrımlaşmaların da ırkçılık kavramayla tanımlanabileceğini ifade etmiş ve bu durumu "yeni ırkçılık" olarak kavramlaştırmıştır.

Irkçılık, ırksallaştırma sürecinin ideolojisidir. Ruth Benedict'e göre, ırkçılık bir etnik grubun, doğası nedeniyle doğuştan aşağılığına, diğer grubun ise doğuştan üstünlüğüne yönelik doğmadır. Pierce van den Berghe'ye göre ise ırkçılık, insan grupları arasındaki organik ve genetik olarak aktarılan ( gerçek ya da hayal edilmiş) farklılıkların özünde belirli toplumsal olarak açık yetenek veya karakteristiklerin varlığı ya da yokluğu ile ilgili olduğuna dair inanç setidir.

Bir diğerine, George L.Mosser'e göre ise, ırkçılık, tüm insan kişiliğini, görünüş, davranış ve aklını kapsayıcı bir biçimde değerlendirmeye tabi tutan, sınıflandıran ve bu sınıflandırmanın değişmezliği iddiasında bulunan bir ideolojidir. Irkçılığın değişmezlik iddiası ve bireyi aşan gerçekliklerin varlığı konusundaki savı, onu bir din biçimine sokar.

Bütün bu yaklaşımlar, ırkçılığı bir sosyal-psikoloji düzleminde ele almışlardır; Irkçılığı ekonomik düzlemin ürünü olarak ele alan yaklaşımlar da vardır fakat bu yaklaşımlar da, neyin ırkçılık olduğu konusunda benzer tanımlamalar ileri sürmüşlerdir.

Örneğin, Steve Fenton, kapitalizmin, özellikle Avrupa'dan dünyaya yayılma aşamalarında, köleliğin yönetimi gibi stratejik süreçlerdeki rolü aracıyla ırkçılığı geliştirdiği fikrini işlemiştir. Ona göre, dünya kapitalizminin gelişmesi, dünya ırkçılığının gelişmesi için bir vesiledir.

İlk ırkçılık teorilerinin geri kalmış halklarda aşağılık duygusu yaratmak amacıyla ortaya atılışı,16.yüzyıla, sömürgecilik döneminin başlarına rastlar. Hıristiyan kilisesi, hükümetler ve burjuva hukuku, ırkçılığı kutsamaya başlarlar.

Burjuva ideolojisi de, köleleştirilmiş halkların kendi maddi ve manevi kültürlerini geliştirecek olanaklara, hatta yeteneklere sahip olmadıklarını ileri sürerek, ırkçılık görüşlerini desteklemişlerdir.

ABD de ise, emperyalist şovenizmin, tekelci sermayenin kozmopolit özlemlerinin, ulusal nihilizmin savunuculuğunun yanı sıra, bir yanda "beyaz ırk şövenizmi" biçiminde ortaya çıkan, diğer yanda ise, siyah nüfusun içindeki en uç öğelerin "siyah ırk milliyetçiliği" biçiminde ya da, Amerikan yerlilerinin, Porto Rikoluların belirli kısımlarında ulusal yalıtılmışlık ve önyargılar biçiminde beliren en kötü ırkçılık türleri görülebilmektedir.

Tümüyle burjuva ideolojisi ile bağlı olan milliyetçi-ırkçı ideoloji ile gericilik birbirinden ayrılmamaktadır.

Marx, şöyle yazmıştır:" Şovenizm, işçi sınıfının kurtuluşunun birinci koşulu olan uluslararası işbirliğini engelleyen bir araçtır"Batı Almanya'da hortlamış olan Yeni-Nazizm 'de, İsrail’deki Siyonizm’de, ABD’deki beyaz ırk şövenizminde, bütün kendine özgü yönleriyle Afrika'da belirmiş olan siyah ırk milliyetçiliğinde hep görüldüğü gibi, gericilik milliyetçi ideolojiyi teşvik etmektedir.

Dolayısıyla, Sovyetler Birliğinin çözülmesiyle birlikte hareketlenen ve yıkıldıktan sonra hızla yükselen milliyetçilik yanında dinsel gericiliğin de aynı anda ve tonda yükselmesi şaşırtıcı ve tesadüfî bulunmamalıdır.

Diğer yandan, siyasal davranış ve ilişkilerin, genetik köken taşıdıkları düşüncesinin, ne biyologlar, ne de sosyal bilimciler arasında ciddi bir destek görmekte olduğu gerçeği de aklımızdan çıkarılmamalıdır.

Ulusal sorun konusundaki burjuva eğilimin en uç noktası ırkçılıktır. Bu, tüm halkların temel çıkarlarına düşman olan gerici toplumsal güçlerin bir ideolojisidir. Irkçılık ile şovenizmin oluşturduğu birliğin en tipik örneği, dünya gericiliğinin başlıca silahlarından biri olan, antikomünizmin vurucu gücü, Arap halklarının ulusal kurtuluş hareketlerinin ve dünya üzerindeki tüm emekçi Yahudilerin baş düşmanı olan Siyonizm'dir.

İşte böyle, demek ki,"ulus" ,"milliyet","etnik kimlik","ırk -ırkçı" kavram ve kategorileri, pek o kadar basitçe ele alınarak kavranacak, sonuç çıkartılacak ve hüküm verilebilecek sadelikte ve mutlaklık içeren olgular değilmiş! Yani "sorun",önemli açıklıklar sağalanmış olsa da, en tam ifadesiyle henüz sorun olmaktan çıkmamıştır!

Buna karşın, bir taraftan henüz milliyet ve etnik kimlik kavramlaştırmaları konusunda, hatta Irk, ırkçılık kavramlaştırmaları konusunda dahi, yine önemli açıklıklara ulaşılmış olsa da, henüz tam ve mutlak bir tanımlama etrafında birleşilmediği koşullarda; kısaca "sorun"un hâlâ ve arapsaçı misli devam ettiği koşullarda; ve üstelik Siyonizmin ırkçılığının görülmesinden ısrarla kaçılması yanında, bunu görenlerin ve gösterme cüreti gösterenlerin karşısına anti-Semitizm suçlamasının çıkarıldığı koşullarda, ABD emperyalizminin "Kürt politkası"na laf söyleyen veya onun politikasına karşı kendi politikasını öne koyan her yaklaşımda "ırkçılık" gören bir anlayışta ısrarla ısrar edilmektedir ki, ortaya koyduğunuz saman tadındaki çorba, tam da bunu ifade etmektedir.

İşte en yaman çelişki budur ve sonunda, Birgül hanımın patlamasının ifadesi olan sözlerine ölçüsüzce gösterilen yaklaşımlar ile sipsivri bir uç vermiştir.
Gösterdiğimi umuyorum ama görmenizi maalesef beklemiyorum!

Çünkü ABD emperyalizminin "Kürt poltikası"na gözlerinizi açık tutarak, diğer bütün politikalara kapatan bir politikaya sahip olduğunuzu biliyorum! Ancak ABD'nin ve sizin politikanız varsa, başka herkesin kendi politikaları olması da gayet normaldir ve ABD'nin politikalarını "ilerici-devrimci" ve hatta "dostane buluyorsanız ki öyle olduğu anlaşılıyor, karşısındaki politikaları düşmanca bulmanız ve üzerinize alınmanız da gayet normaldir.

Çünkü ABD politikaları, ne ilericidir, ne de devrimci; dostane olmasının ise mümkünatı yoktur; aksine Kürt halkına ve hatta çok daha önce Arap halklarının ulusal kurtuluş mücadelelerine düşmanlığın en başında ABD emperyalizmi olmuştur ki, Vietnamcı, Vietnam kurtuluş mücadelecilerinin topraklarından kovmasına maruz kalmaları nedeniyle ABD ve yandaşlarının hatırlamak istemeyeceklerini düşünerek konu etmiyorum, öyleyse karşısındaki politikaların düşmanca olması yerinde ve düşmanca bulunması kaçınılmaz olmaktadır!

Ancak bütün politikaları belirleme hakkının, ABD emperyalizmine ve dostluğundan feyz alanlara ait olmadığı denli, ABD'nin politikalarının karşısında olma hakkının da, karşı politikaların sahiplerine ait olması gayet normal ve yerindedir.

Demek ki, her taraftan çuvallamakta olan bir politik madrabazlık ile karşı karşıyayız ve artık hiç bir çuvala sığmamaktadır!

Not: İfadelerimin sınırında kalmayanlar, ifadelerimin dışındadırlar demektir!
Fikret Uzun
27 Ocak 2013