25 Ağustos 2015 Salı

İNSAN AKLINI GERİLETECEK İDEOLOJİK ŞAŞIRTMA FORMÜLLERİNE KARŞI SAVAŞIM 1



İNSAN AKLINI GERİLETECEK İDEOLOJİK ŞAŞIRTMA FORMÜLLERİNE KARŞI SAVAŞIM 1
Braye mın BORGA,

Dibindeki kurbağanın gökyüzü üzerine bilebildiği, kuyunun çapı kadardır, seninki de bu misal!

Ekonominin ve toplumun gerekleri hâlâ iki dünyayı, iki sınıfı, iki teoriyi ve iki insanı birbirinden ayırır.

Fakat bu gün, devrimden vazgeçenlerin, bundan seni de ayırmıyorum, yüksek sesle söylemeyenleri vardır ama hepsinin ortak görüşü, kapitalizmin değiştiği noktasındadır. Bu, işçi sınıfının devrimci rolünü yitirdiğini ve teknolojinin öne geçtiğini de içeriyor. Böylece de, sosyalizmin artık bütün sınıfların sorunu haline geldiğini söylemek kolaylaşıyor.

Ve hepsi sosyalizmin eninde sonunda ama mutlaka geleceğini söylemekten geri durmuyorlar. İşçi sınıfı devrimci rolünü yitirdiyse ve sosyalizm buna rağmen eninde sonunda ve mutlaka gelecekse, o kadar da acele etmeye ve yeni devrimci rol üstlenecek aktörler aramaya gerek kalmıyor.

Ancak, Marxistler böyle düşünmüyor ve işçi sınıfının devrimci rolüne güvenleri tamdır; güvenleri Marxizmden geliyor ve Marx’ın düşüncesinin temellerinin hâlâ sağlam olduğuna inanıyorlar; bunun için senden izin almamaları gayet normaldir.

Buradan hareketle, Sovyet sosyalizminin yıkılışındaki derslerle birlikte, sosyalizmin işçi sınıfının düzeni olduğu konusunda nettirler; Marx’ın düşünce sisteminde, sosyalizm ile işçi sınıfının özdeşliği pratik değil, teoriktir; bu teoriyi ileri sürdüğünde, bunun ikna edici kanıtları ve pratiği yeterince mevcut değildi; Sovyet sosyalizmi bunu, çürütülemez biçimde doğrulamıştır.

İkincisi, emek süreçleri hâlâ belirleyicidir; Türkiye’de ve dünyada egemen sınıflar açısından bütün kaygılar hâlâ kaynaklarını emek süreçlerinde buluyor; böyle olmasa, yüz binlerce Amerikan askerinin Arap çöllerine yığılması, gerekmezdi!

Ve tarihin lokomotifi, hâlâ sınıf mücadelesi olmaya devam ediyor; devam etmese, sınıf mücadelesini ve bilincini köreltme çabalarının bütün gelişmiş ve gelişmemiş ülkelerin politikalarının odağını oluşturması mümkün olmazdı!

Sen ve türlerin hangi kuruntuların girdabında çırpınırsanız çırpının, yaşadığımız dünyanın gerçekliği, size inat, karanlığa inat budur ve buna Marxistler, bilimsel ve sınıfsal bakışları gereği, bu bakıştan aldıkları güçle bilimsel bir iyimserlikle ve yine size inat inanıyorlar!

İktisatçılar nasıl burjuva sınıfının bilimsel temsilcileriyseler, sosyalistler ve komünistler de proleter sınıfın teorisyenleridirler.

Yani anlattıklarımız sana ve türlerine, yani Marx düşmanlarına değildir; işçi sınıfının devrimci rolüne güvenini yitirmiş olanlara da değildir; dahası, sabah akşam “proleterya” derken, gelip gelip bir karanlığın içine girdiği apaçık ortada olan reformist Kürt hareketinin kuyruğunda ikbal arayan kişi ve gruplara da değildir!

Dediklerimiz gelinim sana söylüyorum, oğlum sen anla mislidir; en sonu tarihe nottur!

Marxizmin kurucuları, ütopyacı sosyalistlerle mücadelelerinde sosyalizmin bilimsel yanına ısrarla değindiler; sosyalizmin, toplumun bilimsel yasalarına dayanarak kurulan ve gelişecek olan bir düzen olduğunu ön plana çıkardılar; böylece bilimsel sosyalizm deyimi yaygınlık kazandı, ancak Marx’ın, Felsefenin Sefaleti’nde yazdıklarından, burjuvazinin iktidara yürüyüşünün bilimi olan siyasal iktisadın karşıtı bir bilim olarak düşündüğünü çıkartmak zor olmaz.

Marx, bu yeni bilimin, sosyalizmin temellerini atarken, şüphesiz bu temellerin bir bölümünü ütopyacı sosyalistlerden alıyor. Bir bölümünü ise doğrudan doğruya burjuvazinin iktidara yürüyüşünün bilimi olan siyasal iktisattan devşiriyor.

Marx, Amerikan iktisatçısı Carey ile Fransız iktisatçısı Bastiat’a atıfta bulunarak, Grundrisse’de şöyle yazar; “her ikisi de siyasal iktisadın anti-tezinin, yani sosyalizm ve komünizm, teorik ön kabullerini, başta siyasal iktisadın tam ve nihai açıklaması olan Ricardo olmak üzere, siyasal iktisadın klasik eserlerinde bulduğunu kavradılar.” Marx’ın burada sosyalizmi, aynı anlama gelmek üzere komünizmi, bir bilim olan siyasal iktisadın anti-tezi olarak ve bir bilim olarak ortaya koyduğu açıkça anlaşılıyor.

Pratik olmadan bilim ve teori olmaz; ancak yeterince olmasa da, Marx ve Engels, sosyalizmi geliştirirlerken, siyasal iktisattan ve ütopyacı Owen ve Fourier’in pratiklerinden yararlandılar; Babeuf’un pratiği de, kısa süreli Komün pratiği de bilimsel açıdan yeterince olmasa da sosyalizmin bir bilim olarak kuruluşunda değerlidir; en sonu Sovyetler birliğinde sosyalizmin kuruluş çalışmaları, zengin pratiğiyle, daha çok da olumsuz pratiği ile sosyalizm biliminin geliştirilmesi için son derece önemlidir!

Ütopyacıların düşünme tarzı, 19. yüzyılın sosyalist idealarını uzun süre etkilemiştir; ütopyacıların hepsine göre, sosyalizm, salt gerçeğin, sağduyunun ve adaletin dışavurumudur. Ve kendi gücüyle dünyayı fethetmesi için yalnızca bulunmuş olması gerekir. Ve salt gerçek, uzaydan ve zamandan bağımsız olduğu için nerede ve ne zaman bulunacağı, yalnızca bir rastlantıdır.

Sosyalizmi bir bilim yapmak için, onun önce gerçek bir tabana oturtulması gerekiyordu; oturtulmuştur!

Proletarya bir sınıf olarak kendisini oluşturacak ölçüde henüz yeterince gelişmediği sürece ve bunun sonucu proletaryanın burjuvaziyle olan savaşımı henüz politik bir nitelik almadığı sürece ve üretici güçler, proletaryanın kurtuluşu ve yeni bir toplumun kurulması için gerekli maddi koşulları bir an için görmemizi sağlayacak ölçüde burjuvazinin bağrında henüz yeterince gelişmediği sürece, bu teorisyenler, ezilen sınıfların isteklerini karşılamak üzere sistemler uyduran ve canlandırıcı bir bilim bulmaya çalışan ütopyacılardır ancak.

Ama tarih ilerledikçe ve onunla birlikte proletarya savaşımının çizgileri daha da belirginleştikçe, bunların kafalarının içinde bilim aramalarına artık gerek kalmaz; gözlerinin önünde olup biteni saptamaları ve bunun sözcüsü durumuna gelmeleri yeterlidir.

Bilim aradıkları ve sistemler kurmakla kaldıkları sürece, savaşımın başlangıcında kaldıkları sürece sefaletin içinde sefaletten başka bir şey bulamazlar, sefaletin içinde eski toplumu alaşağı edecek devrimci, yıkıcı yönü göremezler. Tarihsel hareketin bir ürünü olan bilim, bir andan sonra kendisini bilinçli olarak tarihsel hareketle birleştirmiş, doktriner olmaktan çıkmış ve artık devrimci olmuştur.

Marx’ın sınıfsız topluma kadar uzanan “üretici güçler” tanımlaması, eleştirmek için işe koyulduğu ve içinde bir başka toplumun ipuçlarını yakaladığını düşündüğü klasik iktisadı daha çok öne çıkarmasının bir tezahürüdür; gerçekte Marx, bütün sınıfsız toplum tartışmasını ”üretici güçlerin” değil, ”güçlerin” kendisinin gelişmesi, bir üretici güç olarak değil, insan olarak gelişmesi üzerine yapar; burada üretici güçlerdeki gelişme, dolaylı bir sonuç olarak ortaya çıkar!

Marx Grundrisse’de şöyle yazar:

“Zorunlu emek süresinin artık-emek yaratmak için azaltılması yerine genelde toplumun zorunlu emeğinin minimuma indirgenerek, herkes için serbest bırakılmış olan zamanın ve yaratılmış olan araçların, bireylerin sanatsal, bilimsel, vb. eğitim ve gelişimine tekabül etmesi…”

Ne yaparsan yap, ipine hangi hurafeleri dizersen diz, istersen “Marx’ı aşıyorum” culuk oyununuzda rekorlar kır, istersen kuyruklu yalanlardan bir demet buket yapıp Marx’ın üzerine fırlat, gene de bu topraklardaki Marxizm-Leninizm inadından bir kıl bile koparamazsın!

Bu inat tesadüf değil, Marxizm-Leninizm’in bilimselliği ile bağlıdır; Marxizm-Leninizm bir bilimdir; bilimsellik, kendisinin veya bir başkasının bilgisine güvenmeyi, yaşamı bilimsel temellere göre kurup, geliştirmeyi anlatıyor; bilimsel gelişme kolektiftir; toplumsal bir nitelik taşıyor; bilimsel doğru, daha büyük ve açık doğruları üretme imkânını yarattığı ölçüde doğrudur ve bilimseldir; bilim dünyasında çıkmaz sokak yoktur!

Bilimden kaçanların mekânları hep çıkmaz sokaklardadır!

Felsefe ve iktisat alanında ortaya çıkan “Marxist felsefe ve ekonomi teorisi”, Marx’ın kendi kültürel köklerine, yani İngiliz pratiğine, Fransız politiğine ve Alman felsefesine bağlılığının bir ifadesidir; Marx’ın bu bağları attığı, bir devrimci, bir bilim kurucusu olarak ortaya çıktığı yer ise, tarih alanıdır. Bu alanda, Marx’ın felsefesinin ve ekonomi teorisinin kendi başlarına bir anlamı kalmaz. Onlara anlamlarını veren şey, “tarihsel materyalizm”dir. Demek ki, Marx’ta felsefe ve ekonomi teorisi,”saf” olarak beliremezler; ancak tarihin özel biçimleri olarak belirebilirler.

Buna karşın, Marx sık sık, olumlamak ya da eleştirmek için, bir iktisatçı olarak ele alınmakta, ona bir ekonomik determinizm anlayışı atfedilmektedir. Oysa Marx’ın düşüncesi hakkında ileri sürülen bu yorum, Kapital’in alt başlığını, yani “ekonomi politiğin eleştirilmesi” sözünü unutmaktadır; “ekonomik gerçekliği, meta ve parayı, artı-değeri ve kârı; kendi temeli haline getiren kapitalizm değil mi?”

BORGA’ gillere inanacak olursak, bu,“kapitalizm değil, Marx’tır”; demek ki BORGA‘giller, “kapitalizmi Marx’ın yarattığına” ya da “tasarladığına” inanmaktadırlar; en azından Kapital’de bir iktisat teorisi bulduğunu sanmaktadırlar; bize, “dünyanın ekonomi politiği olan emperyalizmi bırak, kapitalizme bak!” derken, bunu anlatmaya çalışıyorlar olsa gerek!

Ancak Kapital’de bir iktisat teorisi yoktur; Kapital, kapitalizmin tarihidir; demek ki Marx, kendisinden önce oluşan bir sistemin tarihini yazmıştır; bu toplumun tarihi, ancak iktisadi terimlerle ve iktisadi bir dille yazılabilir; üretim, dolaşım, fabrika, mübadele, emek, sermaye, rant, kâr, vb terimlerini kullanmadan bu tarihi oluşturmak mümkün değildir.

“Kapital, bir toplumu, burjuva toplumunu ve bir üretim biçimini, yani kapitalizmi inceler; bir bütün olarak ele alınan aynı gerçekliğin bu iki yönünü kavrar. Rekabetçi kapitalizmin, hem saptayan ve hem de ona itirazda bulunan bir düşünceyle kavranması söz konusudur burada. Bilim olarak ekonomi politiğe gelince; belli bir praksis hakkındaki bilgidir o; bolluğun hüküm sürmediği toplumda, eşit olmayan gruplar arasındaki mal-mülk bölüşümü hakkındaki bilgidir. Ekonomi politik sona ermek zorundadır ve kendini aşabilir. Kapital’de bir ekonomi teorisi vardır ama bu bir ekonomi politik kitabı değildir; bu çalışma başka bir şeyi ve daha fazla bir şeyi kapsar. Yani, köklü bir eleştiriden geçirerek, ekonomi politiğin aşılmasının yolunu gösterir. Demek ki, ekonomi politik kıtlığın bilimidir. Her toplumun bir ekonomik temelinin mevcut bulunduğu ve bunun bugün de böyle olduğu doğrudur.” (Henry Lefebvre, Marx’ın Sosyolojisi)

Demek ki, varlığını ekonomik yaklaşıma borçlu olan ekonomik determinizm kavramını, Marx’ı anlamanın ölçüsü olarak kullanamayız.

Sana kalsa, “üstyapı” bağımsızdır, senin dilinle söylersek, kendi bildiğini okur; gerçekliğe karşı bu direniş, bütün sınıflı toplumların değişmez karakteridir; senin de bu karakterden uzak olmadığın açık; oysa Marx’la birlikte böyle bir bağımsızlığın asla mümkün olmadığı anlaşılmıştır; öyleyse ideolojinin durumu da aynıdır ve öyleyse felsefe de aynı demektir; felsefenin bağımsızlaşması, ancak onun gerçekliği ve gerçeklik içindeki bağımlılığını görebilmesiyle mümkündür; Ona bu yolu gösteren de gene Marx olmuştur; “gerçekliğin kendini göstermesiyle, bağımsız felsefe varlık ortamını yitirir.” (Grundrisse)

“İnsanlarla birlikte felsefenin kurtuluşu da tarihsel bir olgudur, zihinsel bir iş değildir ve bunu tarihsel koşullar, sanayiin, ticaretin, tarımın durumu meydana getirir.”

Gördüğün gibi size kalsa, felsefeyi zihinsel bir iş olarak alıp, tarih değişmeden değiştirmeye, tarih değiştikten sonra ise gözümüz gibi korumaya çalışacağız!

Değişen dünyanın sınıfa eşitlik ve özgürlük vermeyeceği çok açıktır; bu yüzden değişen dünyada sınıftan kaçmak daha da yoğunlaşmıştır; bunun yerine, en yabancılaşmış halinde bile, bu yabancılaşma göz ardı edilerek insanın konulması, dünyaya hükmedenlerin ellerindeki zihinsel araçların pek fazla olmadığını göstermektedir!

Siz ise, bu işi, daha doğrusu sınıfın özgürlük ve eşitlik kavgasına omuz verme işinden kaytarmayı, onları bir insan hakkına indirgemek ve bu çerçevede kurtuluşu sınıf üzerinden değil, ezenle barışık bir ezilen sınıf üzerinden tasarlamak, böylece, hem bir sınıfsal kurtuluşu varsayan “özgürlük ve eşitlik” mücadelesinden ve hem de bu mücadelede asıl özne olan sınıftan kurtulmakla mümkün kılmaya çalışıyorsunuz!

Bunu örtmek için de her lafınızın önüne ya da arkasına “inşallah ya da maşallah” anlamında “demokratik” ekini koyuyor ve böylece “özgürlük ve eşitliği”, ezen ile ezilenin kardeş olduğu ama ezenin en azından büyük ağabey olduğu bir ilkel aşiret komününe havale ediyorsunuz, “önderlik” ise ayrı bir hikâye!

Hakkını vermek gerek; büyük kurnazlıktır ve bir burjuva işidir; büyüklüğü değil ama kurnazlığı buradan geliyor; burjuvazi, sınıfı, soyut insan içinde görünmez yapıyordu; siz ise sınıfı, insan haklarına muhtaç bıraktığınız ezilen içinde görünmez yapıyorsunuz; ancak bu kurnazlıkla yalnızca kendinizi kandırabilirsiniz; ne tarihin mantığını ne akıl taşıyanların aklını ne de Kürt halkını kandırabilirsiniz!

Biz mi? Bizim kanmaya niyetimizin olmadığı, sizi deşifre eden bu çuval dolusu ifadelerden anlaşılmış olmalıdır!

Evet, siz sınıfı çoktan bitirerek, “ücretli emek sisteminin kaldırılması” sorunundan kurtuldunuz sanıyorsunuz; ama bitmediğinin farkında olan sınıfın “değişen dünyaya” verebileceği tek cevap,”ücretli emek sisteminin kaldırılması”dır!

Bu noktaya daha yeni geldiğiniz ve zikrinizde “biraz da biz…” fikri olduğu için, “ücretli emek, ya da ücretli kölelik” rejiminden çıkmayı düşünmüyorsunuz; bu belli; bu nedenle öyle bir “demokratik komün” icat etmişsiniz ki, senin deyiminle düşmanın ağzının suyunu akıtmaktadır!

Sizin şu epey bir ünlenmiş olan, “Metalaşma ve kâra dayalı ekonomiden, kullanım değerine ve paylaşıma dayalı komünal ekonomiye geçişi sağlamayı” güden “Demokratik komün”ünüz, “Hiç kimsenin, kişilik haklarını zedeleyecek şekilde ve emeğinin karşılığı verilmeden çalıştırılamaz” hükmünü getirirken, aynı zamanda, “herkesin haksız yollardan olmamak, sömürüye, statü eşitsizliğine ve dengesizliğe yol açmamak kaydıyla, ekonomik yaşamını örgütleme ve mülkiyet edinme hakkı” olduğunu da hükme bağlıyor ve bunu, “Herkes, kâr ve metalaşmaya dayalı olmayan, kullanım değeri ve demokratik paylaşıma dayalı üretim ve mülkiyet hakkına sahiptir.” diyerek perçinliyor; oysa bu, üretim özgürlüğü ve mülkiyet özgürlüğü değildir; burada bir eşitlik de yoktur!

Bunu da, günde bin kez “sömürüsüz-sınıfsız- devletsiz komünist toplum”a vurgu yaparak, ”demokratik komün”ü de bu kalıpta sunarak ve haliyle “demokratik komün”e laf söyleyeni “allahın” çarpacağını da ekleyerek yapıyorsunuz!

Mülkiyet edinme hakkı, mülkiyetten kurtarmaz ama mülkiyetsiz bırakma hakkını tanır!

Materyalist tarih anlayışını ve artı-değer yoluyla kapitalist üretimin sırrının çözümünü, Marx'a borçluyuz. Sosyalizm, bu buluşlarla bir bilim oldu. Bundan sonraki iş, onun bütün ayrıntılarını ve ilişkilerini işlemekti.

Materyalist tarih anlayışı, insanın yaşamını sürdürmeye yarayan araçların üretiminin ve bunun yanı sıra, üretilen şeylerin değişiminin bütün toplumsal yapının temeli olduğu; tarihte ortaya çıkmış her toplumda, zenginliğin dağıtıldığı ve toplumun sınıflara ya da takımlara bölündüğü tarzın, ne üretildiğine, nasıl üretildiğine ve ürünlerin nasıl değişildiğine bağımlı olduğu önermesinden hareket eder.

Bu görüş açısından, bütün toplumsal değişmelerin ve politik devrimlerin ereksel nedenleri, insanların kafalarında, insanların sonrasız gerçeği ve adaleti daha iyi kavramalarında değil, ama üretim ve değişim tarzlarındaki değişmelerde aranmalıdır. Bunlar felsefede değil, her söz konusu çağın ekonomisinde aranmalıdır. Var olan toplumsal kurumların akla-aykırı ve adaletsiz olduğunun, sağduyunun saçmalaştığının, doğrunun yanlış hale geldiğinin giderek kavranması, yalnızca, üretim ve değişim tarzlarında sessizce değişmeler olduğunun ve eski ekonomik koşullara uyarlanmış toplumsal düzenin artık onlara uymaz hale geldiğinin kanıtıdır.

Marx'tan beri, kapitalist üretim tarzı diye anılan burjuvaziye özgü üretim tarzı, feodal sistemde, onun bireylere bağışladığı ayrıcalıklarla, bütün toplumsal aşamalarla ve yöresel tüzel kişiliklerle ve onun toplumsal örgütünün çatısını belirleyen kalıtsal astlık bağlarıyla uyuşmuyordu.

Burjuvazi, feodal sistemi yıktı ve onun yıkıntıları üzerine kapitalist toplum düzenini, bütün mal sahiplerinin artakalan bütün kapitalist nimetler için özgür rekabetinin, kişisel özgürlüğünün, yasa karşısında eşitliğinin egemenliğini kurdu. Kapitalist üretim tarzı, o zamandan beri, özgürlük içinde gelişebildi. Buhar, makineler ve makinelerin makinelerle yapımı, eski manüfaktürü modern sanayiye dönüştürdüğünden beri, burjuvazinin kılavuzluğunda serpilen üretken güçler, daha önce işitilmemiş bir hızla ve işitilmemiş bir ölçüde gelişti. Ama tıpkı kendi çağında eski manüfaktürün ve onun etkisinde daha da gelişen zanaatçılığın, loncaların, feodal kösteklerle çatışmaya düştüğü gibi, şimdi de modern sanayi, kapitalist üretim tarzının kendisini içine kapattığı sınırlarla çatışmaya düşüyor.
En sonu Engels, “Yeni üretken güçlerin kapitalist kullanım tarzı, o büyüyen güçlere şimdiden dar geliyor.” Derken, meğer ne denli “yanlış şeyler” söylüyormuş da haberimiz yokmuş; BORGA diye biri dünyaya gelmeseydi, hâlâ haberimiz olmayacaktı!

“Bu üretken güçlerle üretim tarzları arasındaki çatışmanın, ilk günah ile tanrısal adalet arasındaki çatışma gibi, insanoğlunun kafasından çıkmadığını” vurgularken de BORGA diye birinin dünyaya gelip, bu “yalanını” yüzüne vuracağını Engels bilmiyordu!

Bu yüzden, bu çatışmanın, gerçekte, nesnel olarak, bizim dışımızda ve kendisini yaratan insanların bile istenç ve davranışlarından bağımsız olarak var olduğu da mutlaka yalandır; BORGA’dan iyi mi bileceğiz?
Öyleyse Engels, “Modern sosyalizm, gerçekte, bu çatışmanın, düşünce halinde yansımasından; bu çatışmanın, önce ondan en çok zarar gören sınıftan, işçi sınıfından olanların zihinlerindeki düşünsel (ideal) yansısından başka bir şey değildir”, derken de, BORGA beyefendiyi ne denli üzeceğini düşünemiyordu!

Tasası, şimdi sırf Engels’in bu “hurafelerini” düzeltmek için dünyaya gelmiş bir dahi birey misli, üzerinde tepinerek, üzüntüsünü hafifleteceğini sanan BORGA beyefendinin önümüze fırlattığı tasası içimize dert oldu ve bu dertten onu da kendimizi de kurtarmak için yapabileceğimiz pek fazla bir şey yoktu; çünkü gerçekler, BORGA beyefendi için ne denli “hurafe” görünüp onu üzse de, onlar Borga’nın bu üzüntüsüyle etrafa kustuğu simya kalıntılarından daha inatçıydı ve bu inadını bize çoktan aşılamıştı!

BORGA ise gene de “ideoloji” mideoloji dedi, bir iki simya kırıntısı fırlattı ama bilimden hiç söz etmedi; artık bilim onun dağarcığında yer almıyor mu ne, bundan hiç söz etmemektedir; hoş, söz etse de, “yaprak anahtar” ile “yıldız anahtarın” evrimsel gelişmesinden ve artık her derde deva anahtarların icad edildiğinden ama gene de yaprak anahtarı buna değişmeyeceğinden filan söz ederdi!

İşte bu nedenle hatırlattık, sosyalizm, aynı anlama gelen komünizm, bir bilimdir!

Öyleyse dünyaya bin yılda bir gelen dahi düşünürün, gelir gelmez kafasından, ya da başka bir yerinden uydurduğu, ya da hatta bilinçli olarak kendisinin ya da öncellerinin usavurmasından türettiği bir ideoloji değildir komünizm!

Tabii bizim “Marxizm-Leninizm’i aşıyorum” cuların, aştıktan sonra vardıkları yerde ne gördüklerini ya da ne keşfettiklerini bilmiyoruz ama BORGA’ya göre, “üretince” oluyor ve BORGA bey, hepimize belli ki, ”üretin sizin de olsun” yollu açılım getiriyor!

“Modern sanayinin pek büyük genişleme gücünün, tüm direnmeyle alay eden bir nitel ve nicel genişleme zorunluluğu olarak karşımıza çıkması” yetmiyormuş gibi, bir de BORGA beyefendinin alaylı kükremeleri etrafımızdan eksik olmuyor! Azıcık bile kuşkumuz olsa gerçeklere karşı, o dakka BORGA beyefendinin o alaylı “Ne? Modern sanayi mi? Hepsi hurafe, hepsi uydurma! ” türü kükremelerinden incinip, yaradana sığınırdık!

Ancak, pazarların yaygın ve yoğun genişleme yeteneğini yöneten yasalar tümüyle farklı olsa da ve daha düşük güçle işlese de, bu direnmenin tüketimden, sürümden, modern sanayi ürünlerinin pazarlarından geldiği çok açıktı. Pazarların genişlemesinin, üretimin genişlemesine ayak uyduramayacağı da çok belli ve artık pratiğin doğrulamasından da geçmiştir!

BORGA bey gene kükreyebilir, “hurafe” diye ortalığı ayağa kaldırabilir, bu ayrı, ancak çatışmanın kaçınılmaz olduğu ve kapitalist üretim tarzı ortadan kaldırılmadığı sürece, herhangi bir gerçek çözümle sonuçlanamayacağı için, çatışmaların dönemli olduğu pratikle doğrulanmıştı… Kapitalist üretim, başka bir "kısır döngü" doğuruyordu; sonuç bunalımdır; o kadar öyle ki, artık şarkıdaki gibi topyekün “oynatmaya az kaldı.”

Alışveriş durmakta; pazarlar malla dolup taşmakta; satılamayacak kadar çok olan ürünler birikmekte; kredi kesilmekte; fabrikalar kapanmakta; işçi yığınları, gereğinden çok geçim aracı ürettikleri için, geçim araçlarından yoksun olmaktadır; iflaslar iflasları, hacizler hacizleri kovalamaktadır. Durgunluk yıllarca sürmekte; üretken güçler ve ürünler, birikmiş meta yığını epeyce değerden düşerek sonunda elden çıkarılıncaya, üretim ve değişim giderek yeniden canlanmaya başlayıncaya kadar, büyük ölçüde boşa harcanmakta ve ortadan kaldırılmaktadır. Gidiş, yavaş yavaş hızlanmakta, tırısa dönüşmektedir. Tırıstaki sanayi, eşkin gitmeye başlamakta, eşkin gidiş, tam bir sınaî ve ticari kredi ve spekülasyon engelli yansının doludizgin dörtnalına gelişmekte ve bu da, sonunda, boyun kıran atlayışların ardından, başladığı yerde, bir bunalım çukurunda bitmektedir. Ve bu, durmadan yinelenmektedir.

Ama size göre, bu son; evvela allah, sonra ABD emperyalizminin gücü ve tabii Kürtlerin yol haritaları sayesinde, bütün emperyalistler ve tabii ki, işbirlikçileri de, pardon müttefikleri de, bir araya gelecek ve ultra bir barışla dünyayı kurtaracaklar; ne açlık, ne kavga, ne ezen, ne ezilen, hakk yolunda, hakk ile birlikte bin yıllık bir mutluluk kapısı açılacak; ama Kürtlere laf söyleyenler, bu kapıdan sokulmayacak; öyleyse cennet ABD emperyalizminin ayakları altında olacak ve oraya yan gözle bakanın yeri cehennem olacak!

Ütopyacı deyip geçmeyelim, Fourier, onların ilkine “bolluktan doğan bunalım”, dediği zaman, hepsine uygun düşen tanımı yapmıştı; ütopya biraz da akıl ile bağlı ve akıl taşıyanlara çok yakışmaktadır; yoksa belki Fourier’de “hurafe” yollu nutuk çekecekti!

Bu bunalımlarda, toplumsallaştırılmış üretim ile kapitalist mal edinme arasındaki çelişki, korkunç bir patlamaya varır. Meta dolaşımı, o an için, durmuştur. Dolaşım aracı olan para, dolaşım için bir engel olur. Bütün meta üretim ve dolaşım yasaları altüst olmuştur, çatışma doruğuna ulaşmıştır. Üretim tarzı, değişim tarzına karşı ayaklanmıştır.

Kapitalist üretim tarzının bütün mekanizması, kendi öz yaratıları olan üretken güçlerin baskısı altında işlemez olur. Bütün bu üretim araçları kitlesini sermayeye dönüştürmeye artık güç yetiremez. Üretken güçler boş durur ve aynı nedenle, yedek sanayi ordusu da boş durmak zorundadır. Üretim araçları, geçim araçları, çalıştırılmaya hazır emekçiler, üretimin ve genel servetin bütün bu öğeleri, bol bol vardır. Ama "bolluk, sıkıntının ve yoksunluğun kaynağı olur" , çünkü üretim ve geçim araçlarının sermayeye dönüşmesine asıl engel olan şey odur.

Çünkü kapitalist toplumda, üretim araçları, ancak önce sermayeye, insan emek-gücünü sömürme araçlarına dönüştükleri zaman işleyebilirler. Üretim ve geçim araçlarının bu sermayeye dönüşme zorunluluğu, onlarla işçiler arasında bir hayalet gibi durur. Üretimin maddesel ve kişisel kaldıraçlarının bir araya gelmesini önleyen yalnız odur; üretim araçlarının işlemesini, işçilerin çalışmasını ve yaşamasını yasaklayan yalnız odur.

Neyse ki, biz bilime de kendimize de güveniyoruz ve bu yüzden Engels’e de güveniyoruz ki, yaptığı, bilimden geri değildir! Gerçi, modern simyacılara inanacak olursak, bilimden geri olanı yoktur!

Ama olsun, biz yine de bilime güveniyoruz ve Marxizm’in kurucularının bilim aradıklarını ve onu kurduklarını biliyoruz ve buradan ilerliyoruz BORGA’ gillerin tasasına da, kuruntularına da gülüp geçiyoruz!

Fikret Uzun

23-Ağustos-2015

KOMÜNİZM PROLETARYANIN ÖZEL GÖREVİNİN YANİ SINIFLARIN VE SINIF DEVLETLERİN ORTADAN KALDIRILMASININ YANİ SINIFI, ÖZEL MÜLKİYETİ, DEMOKRASİYİ AŞAN İNSAN OLMUŞ İNSANIN KONUSUDUR


KOMÜNİZM PROLETARYANIN ÖZEL GÖREVİNİN YANİ SINIFLARIN VE SINIF DEVLETLERİN ORTADAN KALDIRILMASININ YANİ SINIFI, ÖZEL MÜLKİYETİ, DEMOKRASİYİ AŞAN İNSAN OLMUŞ İNSANIN KONUSUDUR

Kapitalist üretim tarzı, nüfusun büyük çoğunluğunu gittikçe daha tam proleterleştirirken, yok olma tehdidi altında bu devrimi başarmaya zorlanan gücü yaratır. Büyük ve zaten toplumsallaştırılmış üretim araçlarının devlet mülkiyetine dönüşmesini gittikçe daha çok zorlar iken, bu devrimin başarılmasının yolunu da gene kendisi gösterir.

Proletarya, politik iktidarı ele geçirir ve üretim araçlarını devlet mülkiyeti haline getirir.

Ama böyle yaparken, proletarya olarak kendisini ortadan kaldırır, bütün sınıf farklarını ve uzlaşmaz sınıf karşıtlıklarını ortadan kaldırır, devleti de devlet olarak ortadan kaldırır.

Uzlaşmaz sınıf karşıtlıklarına dayanan toplumun, buraya kadar, devlete gereksinmesi vardı. Yani her defasında sömüren sınıfın bir örgütüne; yani var olan üretim koşullarına dışardan herhangi bir karışmayı önlemek amacıyla ve bundan ötürü, özellikle, sömürülen sınıfları belirli üretim tarzına karşılık olan baskı koşullarında (kölelik, serflik, ücretli-emek) zorla tutmak amacıyla bir örgüte gereksinmesi vardı.

Devlet, genellikle, toplumun resmî temsilcisiydi; onun görülür bir kurumda, bir araya gelmesiydi. Ama o, kendisi, belirli bir zamanda, bir bütün olarak toplumu temsil eden sınıfın devleti olduğu sürece böyleydi: ilkçağda köle sahibi yurttaşların; ortaçağda feodal beylerin; çağımızda da burjuvazinin devleti.

Devlet, sonunda bütün toplumun gerçek temsilcisi olunca, kendi kendini gereksiz kılar. Baskı altında tutulacak hiçbir toplumsal sınıf kalmayınca; sınıf egemenliği ve şimdiki üretim anarşisine dayanan bireysel var olma savaşı, bunlardan doğan çatışmalar ve aşırılıklar giderilir giderilmez, baskı altında tutulacak hiçbir şey kalmaz ve özel bir baskı gücü, bir devlet, artık gerekli değildir.

Devletin yapmakla kendisini bütün toplumun temsilciliğine gerçekten atadığı ilk iş, yani toplum adına üretim araçlarının mülkiyetini ele almak, aynı zamanda, onun, devlet olarak, son bağımsız işidir.

Bu bağımsız işle birlikte devletin toplumsal ilişkilere karışması, birbiri ardına bütün alanlarda gereksizleşir ve ondan sonra devletin kendisi sona erer; kişilerin yönetilmesinin yerine, şeylerin yönetilmesi ve üretim sürecinin gözetimi geçer.

Devlet "ortadan kaldırılmaz" devlet tükenir.

Bu, hem kışkırtıcıların zaman zaman haklı olarak bu deyimi kullanması; hem bunun sonal bilimsel yetersizliği ve hem de devletin birdenbire ortadan kalkması düşüncesini benimseyen sözde anarşistlerin istekleri bakımından, "özgür bir devlet" değiminin değerinin ölçüsünü verir.

Kapitalist üretim tarzının tarihsel olarak ortaya çıkmasından beri, bütün üretim araçlarını toplumun mal edinmesini, çömez topluluklar gibi bireyler de epeyce belirsiz ve geleceğin ideali olarak hep düşünmüşlerdir.

Ama bu, ancak gerçekleştirilmesi için gerçek koşullar var olunca olabilir, tarihsel bir zorunluluk haline gelebilirdi.

Bu, bütün öbür toplumsal ilerlemeler gibi, insanların, sınıfların varlığının adaletle, eşitlikle vb. çelişkili olduğunu anlamalarıyla değil, bu sınıfları ortadan kaldırmayı yalnızca istemekle değil, ama belirli yeni ekonomik koşulların varlığı ile uygulanabilir olur.

Toplumun sömüren bir sınıf ile sömürülen bir sınıfa, egemen bir sınıf ile baskı altındaki bir sınıfa bölünmesi, üretimin eskiden az ve sınırlı gelişmiş olmasının zorunlu sonucuydu.

Toplumsal emeğin tümü, herkesin varlığı için ille de gerekli olandan ancak biraz fazla bir ürün sağladığı sürece; bundan ötürü, herkes çalışmakla yükümlü olduğu ya da çalışmak, toplum üyelerinin büyük çoğunluğunun aşağı yukarı bütün zamanını aldığı sürece, bu toplum, zorunlu olarak, sınıflara bölünür.

Özellikle angarya altında olan büyük çoğunluğun yanıbaşında, doğrudan doğruya üretken çalışmadan bağışık, toplumun genel işlerine bakan, emeğin yönetimiyle, devlet işleriyle, hukukla, bilimle, sanatla vb. ile uğraşan yeni bir sınıf doğar.

Bundan dolayı, sınıflara bölünmenin temelinde, "işbölümü" yasası bulunur.

Ama bu, bir defa üstün çıkan egemen sınıfı, kendi gücünü çalışan sınıfın zararına olarak pekiştirmekten, kendi toplumsal önderliğini, yığınların yeğinleşen bir sömürülmesi haline getirmekten alıkoymaz.

Ama buna göre, sınıflara bölünmenin belirli bir tarihsel haklılığı ve yerindeliği de olsa, bu, ancak belirli bir dönem ve ancak belirli toplumsal koşullar içindir.

Sınıflara bölünme, üretimin yetersizliğinden doğmuştur. Modern üretken güçlerin tam gelişimiyle silinip süpürülecektir.

Ve gerçekte, toplumdaki sınıfların ortadan kaldırılması, yalnız şu ya da bu egemen sınıfın varlığının ve bundan ötürü sınıf ayrımının kendisinin, kesin bir çağa uymazlık olduğu bir tarihsel evrim derecesini öngörür.

Bundan ötürü, üretim araçlarının ve ürünlerin mal edinilmesinin ve bununla birlikte politik egemenliğin, kültür tekelinin ve zihinsel önderliğin toplumun belirli bir sınıfının elinde bulunmasının yalnız gereksiz değil, ama ekonomik, politik, zihinsel bakımdan gelişmeye engel olduğu bir aşamaya kadar başarıyla gelişmesini öngörür.

Şimdi bu noktaya ulaşılmıştır. Burjuvazinin politik ve zihinsel iflası, artık burjuvazinin kendisi için bile bir sır değildir. Burjuvazinin ekonomik iflası, her on yılda bir, düzenli olarak yinelenmektedir.


Toplum her bunalımda kullanamadığı kendi öz güçlerinin ve ürünlerinin ağırlığı altında boğulmakta ve tüketiciler yoksunluk içinde oldukları için üreticilerin tüketecek hiçbir şeyleri olmaması saçma çelişkisi karşısında, çaresiz kalmaktadır.

Üretim araçlarının büyük gücü, kapitalist üretim tarzının kendisine vurduğu zincirleri parçalamaktadır. Üretim araçlarının bu zincirlerden kurtulması, üretken güçlerin aksaksız ve sürekli bir hızla gelişmesi ve aynı zamanda üretimin kendisinin gerçekten sınırsız artması için biricik önkoşuldur.

Ama hepsi bu değildir.

Üretim araçlarının toplumsallaştırılmış mal edinilmesi, yalnız bugünkü düzmece üretim engellerini yok etmekle kalmaz, bugünkü günde üretimle birlikte olmasından kaçınılmayan ve bunalımlar sırasında doruğuna ulaşan o kesin üretken güç ve ürün israfını ve yıkımını da ortadan kaldırır.

Bundan başka, bugünkü egemen sınıfların ve onların politik temsilcilerinin anlamsız israfını ortadan kaldırarak bir yığın üretim aracını ve ürünü topluluk için özgür bırakır.

Toplumsallaştırılmış üretim araçları ile toplumun her üyesine yalnız maddesel bakımdan tümüyle yeterli ve günden güne daha zenginleşen bir yaşamı güvenlik altına almanın değil, ama herkesin bedensel ve zihinsel yetilerini özgürce geliştireceği ve kullanacağı bir yaşam sağlamanın olanağı, bu olanak şimdi ilk defa vardır, ama vardır.
(Engels, Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm)

İşbölümü bize, insanlar doğal toplum içinde bulundukları sürece, yani özel çıkar ile ortak çıkar arasında bölünme mevcut olduğu sürece, yani faaliyet gönüllü olarak değil de, doğal haliyle bölünmüş olduğu sürece, insanın kendi eyleminin kendisine yabancı, karşısına dikilen bir güç haline geldiğin ve ona egemen olacağı yerde, kendisini boyunduruk altına aldığının ilk örneğini sunar.

Toplumsal faaliyetin bu şekilde sabitleşmesi, kendi ürünümüzün, bize hükmeden, denetimimizin dışında gelişen, beklentilerimize boşa çıkaran, hesaplarımızı suya düşüren nesnel bir güç haline gelmesi, tarihsel gelişmenin ana etmenlerinden biridir.

Zira işin bölüşümü yapılamaya başlanır başlanmaz, artık herkesin kendisine dayatılan ve içinden çıkamayacağı, kesin ve belirli bir faaliyet alanı vardır; o kişi avcıdır, balıkçıdır ya da çobandır ya da eleştirici eleştirmendir ve eğer geçim araçlarını yitirmek istemiyorsa, öyle kalmak zorundadır!

Oysa hiç kimsenin kesin bir faaliyet alanına sahip olmadığı, dilediği her alanda kendini yetiştirebildiği komünist toplumda, genel üretimi toplum düzenler; böylece de, bana dilediğimce bugün bu işi, yarın başka bir işi yapabilme olanağını sağlar; yani avcı, balıkçı çoban ya da eleştirmen olmamı gerektirmeden, sabah ava çıkıp, öğleden sonra balığa gitme, akşamları hayvan yetiştirme, yemekten sonra da eleştiri yapma olanağı sağlar.

İşte özel ve ortak çıkar arasındaki bu çelişkiden hareketle ortaklaşa çıkar, ”devlet” adı altında, gerçek bireysel ve ortak çıkarlardan ayrı, bağımsız bir biçim alır ve aynı zamanda yanıltıcı ortaklık görünümü altında, fakat daima kan bağı, dil, daha büyük ölçekli iş bölümü ve diğer çıkarlar gibi her aile ve kabile topluluğunda mevcut olan bağların somut zeminine dayanan, zaten işbölümü tarafından koşullanmış bulunan ve bu türden her insan yığını içinde ayrışan ve aralarından birisinin bütün diğerleri üzerinde egemenlik kurduğu sınıflara dayanan bir biçim alır.

Bundan çıkan sonuç, devlet içindeki tüm mücadelelerin, demokrasi, aristokrasi ve monarşi arasındaki mücadelenin, oy hakkına verilen mücadelenin vb. vb. farklı sınıfların birbirlerine karşı yürüttüğü gerçek mücadelelerin büründüğü yanıltıcı biçimlerinden başka bir şey olmadığıdır.

Bundan çıkan diğer bir sonuç ta şudur: Egemen olmak gayretindeki her sınıf, proletaryanın durumunda olduğu gibi, kendi egemenliği eski toplum biçiminin tamamının ve genel olarak egemenliğin ortadan kaldırılmasını gerektirse de, kendi çıkarını yeniden genelin çıkarı olarak sunmak için ki, başlangıçta bunu yapmaya mecburdur, her şeyden önce politik iktidarı ele geçirmek zorundadır. İşte tam da bireyler yalnızca, genel olarak ortaklığın yanıltıcı tümel biçimi olan ortaklaşa çıkarları ile örtüşmediğini düşündükleri özel çıkarlarının arayışında olduklarından kendilerine “yabancı” ve kendilerinden “bağımsız” olan bu ortak çıkara, yeniden kendilerine özel ve mahsus bir “genel çıkar” olarak geçerlilik kazandırır; ya da bizzat bu bireyler, demokraside olduğu gibi, söz konusu çelişmenin sınırları içinde hareket etmek zorunda kalırlar; diğer taraftan da, gerçekte, ortaklaşa olan ve ortaklaşa olduğu sanılan çıkarlarla sürekli olarak çatışan özel çıkarların pratik savaşımı da,”devlet” biçimindeki yanıltıcı genel çıkarın pratik müdahalesini ve denetimini gerektirir.

Toplumsal güç, yani iş bölümünün yol açtığı, farklı bireylerin el birliğinden doğan kat be kat çoğalmış üretim gücü, bu el birliği gönüllü değil, tersine tersine doğal olduğundan, bu bireylere, kendi birleşik gücü olarak görünmez;aksine yabancı, kendi dışında duran,nereden gelip nereye gideceğini bilmedikleri, yani artık egemen olamadıkları, tam tersine artık insanların iradesinden ve ilerleyişinden bağımsız, hatta bu irade ve ilerleyişi yöneten bir dizi evrelerden ve gelişim aşamalarından geçen özgün bir güç olarak görünür.

Bu yabancılaşma, elbette, ancak iki pratik önkoşulun yerine getirilmesi durumunda ortadan kaldırılabilir; yabancılaşmanın “katlanılamaz” bir güç, yani insanların ona karşı devrim yaptıkları bir güç olabilmesi için, insanlığın büyük çoğunluğunu tamamıyla “mülkiyetten yoksun” hale getirmiş ve aynı zamanda onu, var olan bir zenginlik ve kültür dünyası ile çelişki içine sokmuş olması gerekir.
Her ikisi de üretici güçlerin önemli bir büyümeye, yüksek bir gelişim düzeyine ulaşmasını şart koşar.

Öte yandan üretici güçlerin bu gelişiminin ( bu aynı zamanda daha şimdiden insanların yerel ölçekte değil, evrensel – tarihsel plandaki ampirik varlığını sağlar) mutlak zorunlu pratik bir önkoşul olmasının diğer nedeni de şudur: Bu koşul olmaksızın yalnızca yoksunluk genelleşir; yani yokluk ile birlikte zorunlu ihtiyaçlar uğruna çatışma yeniden başlar ve bütün o eski pislik yeniden ikame olur. Çünkü yalnızca üretici güçlerin bu evrensel gelişimi ile insanlar arasında evrensel bir temas kurulabilir. Zira bu ilişki, bütün halklarda aynı anda ,”mülkten yoksun” bir kitle olgusunu doğurur(evrensel rekabet) , bunlar her ulusu, diğer ulusların altüst oluşlarına bağımlı kılar ve nihayetinde yerel bireylerin yerine,evrensel-tarihsel ,ampirik-evrensel bireyleri ikame eder.

Bu olmadan:

1- Komünizm yalnızca yerel bir olay olarak var olabilir;
2- ekonomik ilişkinin güçleri, evrensel, dolayısıyla da katlanılamaz güçler olarak gelişip ortaya çıkamaz, hurafelerden beslenen yerel “koşullar” olarak kalır ve;
3- ekonomik ilişkideki her yaygınlaşma yerel komünizmi ortadan kaldırır.

Ampirik olarak, komünizm ancak egemen halkların “hep birden” ve eş zamanlı eylemiyle mümkündür; bu da üretici güçlerin evrensel gelişimini ve buna bağlı olan dünya çapındaki ekonomik ilişkileri gerektirir, aksi takdirde, örneğin, mülkiyetin tarihi olabilir miydi?
Mülkiyet çeşitli biçimler alabilir miydi? Örneğin, toprak mülkiyeti verili koşullara uygun olarak Fransa’da parçalı bir durumdan küçük bir azınlığın elinde toplanmaya, İngiltere’de ise küçük bir azınlığın elindeyken, parçalı bir duruma geçebilir miydi?

Ya da çeşitli bireylerin ve ülkelerin ürünlerinin mübadelesinden başka bir şey olmayan ticaretin arz-talep ilişkisi aracılığıyla (bu öyle bir ilişki ki, yeryüzünün üstünde, adeta antiklerin kaderi gibi asılı duran ve görünmez elleriyle insanlara mutluk ya da felaket getirir, imparatorluklar kurup imparatorluklar yıkar, halkları var ve yok eder) tüm dünyaya egemen olabilir miydi?

Oysa, bu temelin, özel mülkiyetin ortadan kaldırılmasıyla, üretimin komünist tarzda düzenlenmesiyle ve ona içkin olan insanın kendi ürettiği ürüne duyduğu yabancılığın ortadan kaldırılmasıyla, arz-talep ilişkisinin kudretini buhara dönüştürür ve insanlar mübadeleyi, üretimi, karşılıklı davranış biçimini yeniden kendi denetimine alırlar.

Bize göre komünizm, oluşturulması gereken bir durum, gerçekliğin kendisini uydurmak zorunda olduğu bir ideal değildir; günümüzde durumu ortadan kaldıran gerçek hareketi komünizm olarak adlandırıyoruz; bu hareketin koşulları, bugün mevcut olan öncüllerden doğmaktadır; bu arada yalnızca işçi olanların kitlesi, sermayeden ya da herhangi bir basit doyuma ulaşmaktan uzak bulunan yığınla işçi gücü, dünya pazarını şart koşar ve bu nedenle, rekabet dolayısıyla güvenceli bir geçim kaynağı olarak bu işin kendisinin artık geçici olmayan kaybı da dünya pazarını şart koşar.

Demek ki proletarya, tıpkı onun eyleminin, yani komünizmin, yalnızca “evrensel-tarihsel” bir varlık olarak mevcut olabileceği gibi, yani bireylerin evrensel-tarihsel varlığı, yani evrensel-tarihe dolaysız olarak bağlı olan bireylerin varlığı gibi, yalnızca evrensel-tarihsel olarak var olabilir.

Toplumun üretim araçlarına el koyması ile meta üretimi ve eşzamanlı olarak, ürünün üretici üzerindeki egemenliği ortadan kalkar.

Toplumsal üretimdeki anarşinin yerine, sistemli, belirli bir örgüt geçer. Bireysel yaşam kavgası kalmaz. Ondan sonra, insan, ilk olarak, belirli bir anlamda, hayvanlar âleminden kesinlikle ayrılır ve düpedüz hayvanca yaşama koşullarından kurtulup gerçekten insanca yaşama koşullarına girer. İnsanı kuşatan ve şimdiye kadar ona zorbalık etmiş bütün yaşam koşulları, artık, ilk defa, doğanın gerçek ve bilinçli efendisi olan insanın egemenliği ve denetimi altına girer, çünkü insan, artık, kendi toplumsal örgütünün efendisi olmuştur.

İnsan, artık, şimdiye kadar insana karşı doğa yasaları gibi yabancı kalmış ve ona egemen olmuş o kendi öz toplumsal eyleminin yasalarını tümüyle bilerek kullanır ve onlara egemen olur.

Şimdiye kadar doğanın ve tarihin insana zorla kabul ettirdiği bir kaçınılmazlık olarak insanın karşısına çıkan o kendi öz toplumsal örgütü, artık onun özgür eyleminin sonucu olur.

Şimdiye kadar tarihi yönetmiş olan yabancı nesnel güçler, insanın kendi denetimi altına girer. Ancak o andan sonra insanın kendisi, gittikçe daha bilinçli olarak, kendi öz tarihini yapacaktır; ancak o andan sonra, insanın harekete getirdiği toplumsal nedenler, çoğu zaman ve durmadan artan ölçüde, onun istediği sonuçları verecektir. Bu, insanın zorunluluk âleminden özgürlük âlemine yükselmesidir. (Marx-Engels, Alman İdeolojisi)

ÖZET VE SONUÇ

Şimdi tarihsel evrim taslağımızı kısaca özetleyelim:

1-Ortaçağ Toplumu. – Küçük ölçüde bireysel üretim. Üretim araçları bireysel kullanıma uyarlanmış (adapte olmuş); bu yüzden ilkel, kaba, cılız, az etkili. Üretim, ya üreticinin kendisinin, ya da feodal beyinin doğrudan doğruya tüketimi için. Ancak bu tüketimin üzerinde bir üretim fazlası olan yerde, bu fazlalık satışa çıkarılır, değişime katılır. Bundan dolayı, meta üretimi ancak başlangıç halinde. Ama daha şimdiden toplumsal üretimdeki anarşiyi bütün ayrıntılarıyla, embriyon halinde, kendi içinde taşımakta.

2. Kapitalist Devrim.– Önce elbirliği ve manüfaktür aracılığı ile sanayide biçim değiştirme. O zamana kadar dağınık olan üretim araçlarının büyük işliklerde toplanması; bunun sonucu olarak, bireysel üretim araçlarının toplumsal üretim araçlarına dönüşümü (genellikle, değişim biçimini etkilemeyen bir dönüşüm) ; mal edinmenin eski biçimleri yürürlükte kalır; kapitalist ortaya çıkar; üretim araçlarının sahibi olarak ürünleri mal edinmeye ve onları meta haline getirmeye de yetkilidir. Üretim, toplumsal bir eylem olur.

Değişim ve mal edinme ise bireysel eylemler, bireylerin eylemleri olarak sürer. Toplumsal ürünü bireysel kapitalist mal edinir.

Bugünkü toplumumuzun içinde hareket ettiği ve modern sanayinin günışığına çıkardığı bütün çelişkilerin doğduğu temel çelişki.

A. Üreticinin üretim araçlarından ayrılması. İşçinin ömür boyu ücretli emeğe mahkûm edilmesi. Proletarya ile burjuvazi arasındaki uzlaşmaz karşıtlık.

B. Meta üretimini yöneten yasaların üstün gelmesi ve etkilerinin gittikçe artması. Başıboş rekabet. Bireysel fabrikadaki toplumsallaştırılmış örgüt ile genellikle üretimdeki toplumsal anarşi arasında çelişki.

C. Bir yandan, makinelerde rekabetin her fabrikatör için zorunlu kıldığı o gittikçe artan sayıda emekçinin yerinden olması ile tamamlanan yetkinleşme. Yedek sanayi ordusu. Öte yandan, üretimin sınırsız genişlemesi ve rekabet karşısında her fabrikatör için bunun zorunluluğu.

Her iki yandan da, üretken güçlerin işitilmemiş gelişmesi, arzın talepten fazlalığı, pazarların dolup taşması, her on yılda bir bunalımlar, kısır döngü: burada, üretim araçlarında ve üründe fazlalık (orada, işsiz ve geçim araçlarından yoksun emekçilerde fazlalık. Ama bu iki üretim ve toplumsal esenlik kaldıracı, birlikte işleyememektedir, çünkü kapitalist üretim tarzı, üretken güçleri çalışmaktan ve ürünleri, önce sermayeye dönüşmedikleri sürece, dolaşımdan alıkoyar); onların gerçek bolluğunu engelleyen budur.

Çelişki bir saçmalığa varmıştır. Üretim tarzı, değişim biçimine karşı ayaklanmış durumdadır. Burjuvazi, kendi öz toplumsal güçlerini yönetmede yetersizliğe mahkûmdur.

D. Kapitalistlerin kendileri de, üretim araçlarının toplumsal karakterini kısmen tanımaya zorlanır. Büyük üretim ve haberleşme kurumlarının işletilmesini, önce anonim ortaklıklar, sonra tröstler ve daha sonra da devlet ele alır. Burjuvazinin gereksiz bir sınıf olduğu kanıtlanır. Onun bütün toplumsal görevlerini artık aylıklı memurlar yapmaktadır.

3- Proleter Devrim.– Çelişkilerin çözümü: Proletarya, kamu iktidarına el koyar ve onun aracılığıyla, toplumsallaştırılmış üretim araçları, burjuvazinin elinden çıkıp, kamu mülkiyetine geçer; proletarya, bu eylemiyle üretim araçlarını şimdiye kadar taşıdıkları sermaye karakterinden kurtarır ve onlardaki toplumsal karakterin sonuna kadar kendisini göstermesine tam özgürlük tanır. Bundan böyle önceden belirlenmiş bir plana dayanan toplumsallaştırılmış üretim olanaklı hale gelir.

Üretimin gelişmesi, toplumdaki farklı sınıfların varlığını artık bir çağa uymazlık haline getirir. Toplumsal üretimdeki anarşinin kaybolduğu oranda, devletin de politik otoritesi tükenir. Sonunda kendi öz toplumsal örgüt biçiminin efendisi olan insan, aynı zamanda, doğanın egemeni ve kendisinin efendisi olur; özgür olur.

Bu evrensel özgürlüğe kavuşturma işini başarmak, çağdaş proletaryanın tarihsel özel görevidir. Bu işin tarihsel koşullarını ve böylelikle doğasını anlamak, şimdi baskı altında bulunan proletaryaya, başarmaya çağırıldığı bu önemli işin koşulları ve anlamı üzerine eksiksiz bilgi vermek, bu, proleter hareketin teorik dışavurumunun, bilimsel sosyalizmin ödevidir. (Engels, Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm)

Böylece, teorik olarak devletten kurtulmuş, komünist topluma varmış oluyoruz!

Oluyor muyuz?

Göreceğiz!

Fikret Uzun

22-Ağustos-2015

SOSYALİZMDEN KOPANLARDAN AYRIŞMAK MÜCADELENİN BÖLÜNMESİ DEĞİL NETLEŞMESİDİR



SOSYALİZMDEN KOPANLARDAN AYRIŞMAK MÜCADELENİN BÖLÜNMESİ DEĞİL NETLEŞMESİDİR
Bence bölünerek çoğalmak, çoğalarak bölünmekten iyidir. Çünkü bölünmüşlüğün iki temel nedeni var. Bu dünün sorunudur ve bu güne bilinçli olarak taşınmaktadır. Birincisi, iktidar perspektifinin, aynı anlamda iktidar hırsının olmayışıdır. İkincisi ise, ideolojik ayrışmanın tamamlanmamış olmasıdır. Sol bölündü, birleşmeli gibi yakınmalar, bütün çareyi solun birleşmesinde bulma eğilimi dün de vardı. Oysa bölünme dün de bu gün de solun bölünmesi değildir. Bölünme gibi görünen, soldan kopanların hâlâ solda görünerek, farklı hareket etmesi, daha doğrusu, sosyalist hareketin önünde engel olarak sol kılıkta dolaşmasıdır. Bu dün de böyleydi, bu gün daha sinsi olarak ve emperyalizmin laboratuar ideolojik çalışmalarına bağlı olarak hareket etmektedirler. Bu baskın olan bölünmedir. Bilimsel sosyalizmden uzaklaşanların sol içinde sayılması bu bölünme psikozunu daha da artırırken, sosyalizmden uzaklaşmış olanlarla birleşmekten medet ummayı getirmektedir. Diğer yandan bu yöndeki bölünmeyi sol içindeki bir bölünmüşlük olarak görmeyi artıran ideolojik yetersizlik içindeki kadroların sol harekete derinlemesine hakim olamamasını ve kitlelere bunu içerememesidir. Dolayısıyla, bu ideolojik yetersizlik, kadrolardaki sığlığı, yüzeyselliği artırmakta dolayısıyla bunun yayılması da aynı düzeyde sığ ve yüzeysel olmakta dolayısıyla hem yeni kadrolara derinlemesine nitelik verilememekte, hem de kitleler derinlemesine örgütlenememektedir. Özcesi, daha başlarken, Marksizm’i ezberlemeye başlayan ve bir kaç bölümünü aldıktan sonra kendi ayranını yapmaya başlayan ve dolayısıyla da kendi çatısını kurup sol birikimi, hiç bir nitelik içermeden o çatının altına çağıranlar sığ, yüzeysel, derinlikten yoksun, yatay ve uçta birlikler oluşturmaktadır. Bunların hükmetmeye çalıştığı kitlelerin gelişimi de elbette bu yönde olmaktadır. Bunun temel nedeni ideolojik derinlikten yani donanımdan yoksun olmaktır. Dolayısıyla sosyalist harekette karşılaşılan her yeni sorunda bu yoksunluk kendini gösterecektir ve bu sorunları çözmek için gereken ideolojik derinlik ihtiyacı, bir taraftan ideolojik donanıma yöneltecek, diğer taraftan bölünmeyi yani ayrışmayı getirecektir. Bu anlamda ayrışmak demek ideolojik derinliğin artması, sorunların çözümüne daha nitelikli bakılması ve asıl sorun ile asıl çözümün netleştirilmesi sağlanmış olacaktır. Başka ifadeyle sosyalist hareketin yerli yerine oturması gerçekleştirilecektir. Geçmişte ve şimdi daha fazla, en yığınsal örgütte bile bu sorun vardı ama yığınsallıkla ve sosyalist hareketin canlı oluşuyla kendiliğinden örtülüyordu. Şimdi ise, bu soldan çoktan uzaklaşmış kadroların, yetersiz olmayan ama sorunları, nesnel gerçekleri görmemeye mahkûm edilmiş ve bunu bilinçli olarak örtmek çabasında olan kadroların, bu sorunu hem artırması ama hem de örtülemesi söz konusudur. Bu gün örgütlenme fetişizmine yenik düşmüş kadroların, kaçı her hangi bir romanı sonuna kadar irdeleyip, ideolojik süzgeçten geçirebilir. Hatta kaçı iki sayfadan fazla yazı okuyunca sıkılmıyor, ya da yazının başı ile sonunu birbirine bağlayabiliyor. Hangisi, sosyalist hareketin önündeki engellerin hangi kıyafetle önüne çıktığını ayırt edebiliyor. Bu gün kendinse kadro diyen kaç kişi, örnek olsun Danyal Oral Çalışlar gibi, Hasan Cemal gibilerinin tekellerin devşirmesi olduğunu, Altan ailesinin topyekûn sistemin emrinde manipülasyonlar içinde olduğunu, hangisi bir taraftan, Kemalizm’e bütün günahları yüklerken, diğer taraftan Kemal Tahir gibi Kemalist ve Kemalizm’i güzellemek için yazarları medarı iftiharı yapmıyor. Hangisi bunların dediklerini ideolojik olarak değerlendirip, eleştiri geliştirebiliyor. Örnekler çoğaltılabilir. Buradan çıkan sonuç şudur, ideolojik yetersizliğini gidermekten kaçınıp, bu derinliği artırma çabalarını küçümseyip, önüne örgüt fetişizmini koymak ve oturup solun birleşmesini beklemek. Bu da kadrolar arasında bütün sorunları örgütün varlığına ve solun birleşmesine bağlama eğilimini dolayısıyla yatay birlikler kurarak, derinlikten yoksun örgütler oluşturma yarışını hızlandırmakta ve teori, dolayısıyla ideolojik netlik küçümsenmekte, hatta yer yer mahkûm edilmektedir. Ayrıca bütün bunların yanında, bir taraftan bölünmüşlükten yakınılmakta, diğer taraftan farklı fikirler zenginliktir sloganları ile bu bölünmüşlüğe kaynak yaratılmaktadır. İşte bu nedenle öncelikle ideolojik ayrışmanın hızla tamamlanması, bu anlamda ideolojik netliğin bir an önce sağlanması ve somut teoriler üretilmesi gerekmektedir. Bunun için de, bütün bunlar iktidar perspektifi ile ele alınmalı, ideolojiye geçmişin değil ama geleceğin masal kitabı gibi yaklaşılmaması gerekmektedir. İşte o zaman ayrışarak, yani bölünerek netleşilecek ve çoğalınacaktır. Ancak ondan sonra derinlik taşıya örgütlenme sağlanabilir, kitlelere derinlemesine nüfuz edilebilir. Diğer yandan bunu hızlandıran tarihin dönemeç noktaları da vardır ama bu noktaları ideolojik derinlikten yoksun kadrolar teğet geçeceği için kitlelerin de teğet geçmesi kaçınılmaz olacaktır. Bunu teğet geçmemenin ve daha nitelikli dönemeçlerle bağlamanın garantisi derinlikten yoksun örgütlerden önce, ideolojik derinliğe sahip kadrolardır ve onların ürettiği teorik-politik hünerdir. Ama merkezinde iktidar perspektifi, hırsı olmalıdır. Yani sosyalist hareketteki insanların, örgüt fetişizminden kurtulup, örgütü yadsımadan, yarının sosyalist iktidarını kurma perspektifine sıkı sıkı sarılmaları ve sosyalizm için mücadele ederken, iktidarın kurulmasını uzaklara, torunlarına ötelememesi gerekmektedir. Bir çevrenizle bu konuyu konuşun bakalım, kaç kişi sosyalizmi gönlünden atamasa da, iktidarı kedilerinin de göreceğini söyleyecek. Eğer iktidar hırsı, iktidar perspektifi ve sosyalizme özlemden çok açlık olmazsa sosyalist iktidar ötelenir, yerine yakın, ulaşılabileceği sanılan hedefler konur, bu da kapitalizmden ümidi kesmemeyi doğurur, sonunda sosyalist iktidarın yerine konulan her şey, yürekteki sosyalizm aşkına güvenilerek, sosyalizm yerine konulur ki, bu gün bu bilinçli olarak yapılmakta ve yüreğinde sosyalizm aşkı sönmemiş olanlar, bu rüyaya çabucak kanmaktadır. Özetlersek, bölünme iyidir ama ideolojik netlikle, ayrışarak çoğalmak, kitlelere derinlemesine nüfuz etmek için. Bunu perçinleyen ise, iktidar perspektifidir. Kavgasız sosyalizme ulaşılmaz. İktidarsı sosyalizm ise yaşayamaz. Kavga ise şiddetsiz olmaz. İktidar hırsı yoksa ideolojik derinlikle bütünleşmezse ne kavga olur, ne de kavgada şiddet. Sosyalizme is ulaşılamaz. O zaman kolay sosyalizmler icat edilir, yüreklerdeki sosyalizm aşkı bunlarla giderilir ama iktidarsız bir sosyalizme sahip olunur ki, bu sosyalizm değildir. Saygılar diliyorum, saygılarımı iletiyorum.

Evet, Hitler sonunda sosyalizmin kapısına dayandı ve asıl hedefinde sosyalizmi ortadan kaldırmak olduğunu gösterdi. Sosyalizm Hitler faşizmini yendi ve daha fazla sosyalizm oldu ama çok ağır kayıplar yanında, kapitalizmle bir bulaşıklık da kazanmış oldu, sonunda da, gelişmiş kapitalist ülkelerdeki tekeller, sosyalist hareketin yöneticilerinin bu bulaşıklıkta gösterdikleri hüner ile çok kalıcı bir koltuk değneği kazandılar ve dünya sosyalist hareketine de nur topu gibi bir Avrupa komünizmi kazığı sokulmuş oldu. Ve faşizm kalıcı olarak emperyalizmin küresel ölçekte sarıldığı ama elindeki bütün araçlarla üstünü örtüleyebildiği, hatta demokrasi olarak gösterdiği bir silah haline geldi. Burjuva demokrasisi, burjuva diktatörlüğü olarak kalıcı olarak en tam ifadesini bulmuş oldu. Ama yaratılan ideolojik bulanıklık ve kadroların ideolojiden uzaklaşması demokrasi ile burjuva diktatörlüğü arasındaki mesafeyi tam algılayamamasına neden olmaktadır. Sosyalistler demokrasinin hem bir daha mahallesine uğramayacak olduğunu, hem de burjuva diktatörlüğü en tam ifadesi olarak ve demokrasi görünümünde tepemize yerleştiğini görmek zorundadırlar. O nedenle de, sosyalist iktidar perspektifine sarılarak, faşizmin karşısına sosyalist iktidar mücadelesini koyması gerekmektedir. Bunu da, diğer seçenekleri yadsımadan ama sosyalist iktidar mücadelesi içinde ele almak gerektiği şeklinde algılaması gerekmektedir. Ve faşizme karşı bütün güçleri ki, uçurumun kenarına sürüklemiş oldukları ve bunun farkındalığını da artırdıkları güçlerdir, her ne isim ya da slogan altında olursa olsun, bu güçlerin ortak paydasını ifade etmeli ama ille de en başköşesine işçi sınıfını, onun bilinçli kesimini koymalıdır. Geçmişte olduğu gibi, UDC nin en başköşesine, cephenin özünün burjuva demokratik olması gerekçesiyle ve en yığınsal olması gerekçesiyle burjuvaziyi (o zaman başköşeye CHP konuluyordu) koymamalıdır. Bunun için de, ideolojik derinliğe, teorik bütünlüğe ve politik hünere ihtiyaç vardır. Bu da ideolojik-politik donanımlı kadrolarla olur. Emperyalizm bunun için çok uzun zamandır uğraşıyor ve kitleleri edilgenleştirirken, sosyalist hareketin bozuk, ideolojik derinlikten yoksun ve iktidar hırsı, perspektifi taşımayan amorf birliklerin toplandığı bir alandan ilerlemesini planlamıştır. Yani hep mücadele etsin ama yanlışa doğru kesintisiz ve geniş bir açı çizerek ilerlesin. Böylece sosyalist hareketi kendine, ideolojik hegemonyasına bağlaması mümkün olacaktı. İşte öfke, kin ve arayış patlamaya hazır bir şekilde birikirken, aynı oranda sessizlik de sürmektedir. O nedenle faşizmin nesnel ve öznel bütün güçleri net ve somut olarak otopsi yapılmalı, faşizmin yenimi geliyor olduğu,bir demokrasinin mi üstüne geliyor olduğu yoksa konuşlanışını tamamlayarak var olan faşizmin kalıcı kılınmasının saldırısı mı geliyor olduğu ve tabanının sınıfsal güçlere mi, yoksa daha çok dini akımlara mı dayandığı ve bunun karşısında nasıl bir cephe oluşturmak gerektiği, bu cephede inisiyatifin hangi sınıfsal güçte olması gerektiğini, daha doğrusu hangi sınıfsal gücün hegemonyasını yükseltmek gerektiğini, bunun için nasıl bir politik hüner göstermek gerektiğini ve hangi somut hedefe, bu güçlerin tek tek, nesnel ve öznel eğilimleri,beklentilerinin yok sayılmadan değerlendirilip, bu güçler arasında birbirini tümüyle öteleyici,mahkûm edici eleştirilerden kaçınarak ama ideolojik mücadeleyi ve bu anlamda sosyalist iktidar perspektifi ile bağlı propagandayı sistemli olarak yürütmeyi sürdürerek bütün güçleri giderek çemberi daraltan din tabanlı faşizme karşı savunma modundan çıkarıp, hücum moduna sokmak gerekmektedir. Çünkü savunma modu, eninde sonunda uçurumun kenarına sürüklenmiş bu güçleri uçuruma itecektir. Yani savunacak bir tek uçurumun kenarı kalmıştır, buradan kurtulmak ancak ileriye hücumla mümkündür. Bu hücum da inisiyatifi ideolojik kadrolar ve işçi sınıfının bilinçli unsurları alırsa faşizmi yenmek hem kolay olacak hem de, kendisini bir daha üretmesine izin verilmeyecek bir yola girilecektir. O yol sosyalist iktidar yoludur. Ve bu tür mücadelelerde geçişler iç içedir, inisiyatifin ve politik hegemonyanın gücüne bağlıdır. Dolayısıyla niteliğe bağlıdır, nicelik bunu değiştiremez, değişken olan niceliktir.
Fikret Uzun
30.1.2011