11 Mart 2015 Çarşamba

TC NE YANA DÜŞER CUMHURİYET NE YANA DÜŞER

TC NE YANA DÜŞER CUMHURİYET NE YANA DÜŞER

“Demokratik cumhuriyette devletin monarşide olduğundan daha az olmamak üzere, bir sınıfın başka bir sınıfı ezme mekanizması olarak kaldığı söylendiğinde, bu kesinlikle bazı anarşistlerin öğrettiği gibi, ezilme biçiminin proletarya için fark etmediği anlamına gelmez.
Sınıf mücadelesinin ve sınıf baskısının daha geniş, daha özgür, daha açık biçimi, proletarya için sınıfların ortadan kaldırılması mücadelesinde genel olarak büyük bir kolaylık anlamına gelir.”(F.Engels)

Haziran direnişi, Türkiye’nin bir devrimci durum içinde olduğunu, ancak bilinç ve örgütlülük durumunun eksik olduğunu ve bunun da ağırlıklı olarak egemen sınıfın ideolojik-politik hegemonyasının güçlü olmasına bağlı olduğunu göstermiştir!

Haziran direnişi, bu kendiliğinden rengi yüksek olan devrimci halk hareketi, bugün ve bir süredir burjuva cumhuriyete, içinde laisizmden ve demokratik yapı ve kurumlardan ne kaldı ise hepsine birden, tekellerle, büyük zenginlerle birlikte ve elbette bu sömürgenlerin düzeni olan bu cumhuriyetin üzerinde konuşlanarak dinci-gerici Osmanik-İslamik bir ortaçağ cumhuriyeti kurmak isteyen 12 Eylül faşist diktatörlüğü ile birlikte saldıran ve bunu en devrimci iş olarak gösteren; karşısına dikilen herkesi halk düşmanı ve diktatörlük yanlısı ve hatta ırkçı bile gösteren ve bu cumhuriyete yönelik saldırıdan son derece ileri bir demokrasi çıkacağını savunan, küçük-burjuva sosyalistlerinin ve elbette üzerinde “sol/ sosyalist” ve “ulusal kurtuluş savaşçısı” yazan gömleklerle işçi ve emekçilerin, ezilen ve sömürülen yoksul emekçi halkların içinde dolaşan bilumum sahtekârların; yani sözde “sosyalist”, sözde “ulusal kurtuluş savaşçısı”, gerçekte ise sosyalizm dönekleri, sosyalizm düşmanları, "sosyal-hain"ler ve dejenere olmuş kapitalist yolculardan oluşan devrim kaçkını cephenin, gerçekte dün de bugün de, dün Kemalist TC olarak ve onun damgasını taşıyan bir 12 Eylül faşist rejimi olarak örgütlenmiş olan ve bugün dinci-gerici, Osmanik-İslamik bir 12 Eylül faşist diktatörlük rejimi olarak örgütlenmeye çalışan aynı zenginlerin sömürü düzenine sahip çıktıklarını, kalkan olduklarını, yıkılmasın, ayakta dursun diye kol kanat gerdiklerini, işçi ve emekçilere, ezilen halklara önemli oranda göstermiş ve gösterir göstermez de, Türkiye’nin siyasal ve sınıfsal-toplumsal dengelerini önemli oranda sarsmış, değiştirmiş ve kralın çıplaklığını artırmış, bu sahtekâr devrim kaçkınlarının foyasını çok daha netlikle ortaya çıkarmıştır!

Bu küçük-burjuva sosyalistleri ve elbette üzerinde “sol/sosyalist” ve “ulusal kurtuluş savaşçısı” yazan gömlekleriyle işçi ve emekçilerin, ezilen ve sömürülen yoksul emekçi halkların içinde dolaşan bilumum sahtekârlar, yani sözde “sosyalist”, sözde“ulusal kurtuluş savaşçısı”, gerçekte ise sosyalizm dönekleri, sosyalizm düşmanları, "sosyal-hain"ler, dejenere olmuş kapitalist yolcular dün, bu işçi ve emekçi düşmanı, ezilen Kürt halkına karşı ırkçı bir kinle saldıran, hiçbir hakkına geçit vermeyen, sosyalist hareketi de, ulusal hareketi de kuyruğuna takarak terbiye etmeye çalışan ve Kemalist TC olarak anılan cumhuriyetin yıkılmasının tarihsel-nesnel koşulları kendini göstermeye başladığı bir zamanda, bugün gösterdikleri aynı tür sahtekârlıklarla, “sosyalizm” adına ona kol kanat germişler ve Türkiye’nin işçi ve emekçilerini, ezilen Kürt halkını, bir emperyalist parmağı ile bağlı emir komuta zinciri altında, emperyalizmin our boys’ ları ve bilumum işbirlikçileri ile kotarılan ve tarihe 12 Eylül faşist darbesi olarak yazılan bir askeri devirme ile yerleşen ve sayelerinde uzun süren bir diktatörlük rejimine teslim etmişlerdir!

Ancak bu rejim de dikiş tutmamış ve gene bu devrim kaçkını azap zebanilerinin son derece sadık hizmetkârlıkları sayesinde ”demokratik” gösterilen bir işçi düşmanı, halk düşmanı, aydınlık düşmanı dinci-gerici “reformlar” ve“restorasyonlar” zinciri ile uzun süre ayakta durmuş, fakat hiçbir zaman yönetici sınıflar yönetme konusunda istikrar sağlayamamışlardır!

Üstüne üstlük, bu faşist 12 Eylül diktatörlüğü, tam Türkiye devrimci hareketini ezdiği ve yolunun üzerindeki engebeleri ortadan kaldırdığı sevinci ile yenilmezliğini ilan etmeye hazırlanırken, beklenmedik bir zamanda, beklenmeyen bir coğrafyadan, öncekilerinden farklı bir halk hareketinin, bir ulusal hareketin devrimci yükselişi ile sarsıldığı ve yönetme konusundaki istikrarsızlığının ve güçsüzlüğünün ürkütücü düzeyde arttığı koşullarda, aynı devrim kaçkını azap zebanileri bu kez, dinci-gerici-faşist bir çizgide ve hatta yer yer ırkçı bir çizgide konuşlanmaya çalışan bu Eylülist rejime karşı yükselen ulusal devrimci hareket ile Türkiye’nin işçi ve emekçilerini, sol/sosyalist, devrimci hareketini buluşturacakları yerde, güçlerini bu hareket ile birleştirecekleri yerde, bu hareket ile aralarına duvar örüp, 12 Eylül faşist rejimine, yani Kemalist TC ’ ye kol kanat germişler ve Türkiye’nin işçi ve emekçilerini ve ezilen Kürt halkını, bu rejimin demokrasi yolunda ilerlediğine inandırmaya çalışmışlardır!

Sonra bunlar da çare olmayınca, dinci-gerici çizgide konuşlanmak için Kemalist TC’nin çerçevesi dar gelince, yani onca zahmete rağmen, “sosyalist iktidar” ihtimalinin ortadan kalkmadığı görülünce, yani bu darlığın, bir sosyalist cumhuriyet ile aşılması tehlikesi boylu boyunca ortada dururken ve Kürt coğrafyasından yükselen Kürt halkının devrimci hareketinin bu tehlikeyi güçlendirici etkisi de göz ardı edilmeyecek boyutlara varmışken, Kemalist TC’nin yöneticileri çareyi, yönetimi dinci akımlara teslim etmekte gördüler ve kendi damgalarını taşıyan cumhuriyete ve yapı ve kurumlarına, örgütlenmelerine ve elbette yönetici ideoloji ve politikalarına saldırıya hem çanak tuttular ve hem de saldırının içinde ve yönetiminde bulundular!

Böylece, bir saray darbesi misli, mevcut koalisyon hükümetini münfesih duruma getirip, Erbakan’ın partisinden koparılan kadrolarla yeni bir muhafazakâr parti, AKP’yi icad ederek hükümete getirdiler ve o gün bugündür, TC’yi dinci-gerici, Osmanik-İslamik bir çizgide tahkim ederlerken, burjuva cumhuriyeti ve içinde ne kaldıysa, tüm demokratik yapı ve kurumlara balyoz darbeleri indirerek enkaz haline getirdiler!

İşte bu yıkımda gönüllü olarak görev alan en sadık ve üstelik en “devrimci” en “solcu”, hatta en “sosyalist” ve en “komünist” görünen savaşçılar, sık sık hatırlattığım şu küçük-burjuva sosyalistleri ve elbette üzerinde sol/sosyalist ve ulusal kurtuluş savaşçısı yazan gömlekleriyle işçi ve emekçilerin, ezilen ve sömürülen yoksul emekçi halkların içinde dolaşan bilumum sahtekârlar, yani sözde “sosyalist”, sözde“ulusal kurtuluş savaşçısı”, gerçekte ise sosyalizm dönekleri, sosyalizm düşmanları, "sosyal-hain"ler, dejenere olmuş kapitalist yolcular oldular!

Ve işte, tarihe “Taksim ya da Haziran direnişi” olarak geçen bir halk direnişi ile hepsinin foyası ortaya döküldü, bu devrim kaçkını cephenin de, Türkiye’yi bir ortaçağ karanlığına sürükleyen dinci-gerici 12 Eylül rejiminin güçlerinin de kendi içlerinde dengeleri altüst oldu; evdeki hesaplar, çarşıya uymaz, giyilen sahte gömlekler, ortaya saçılan yalanlar dikiş tutmaz oldu!

Artık buradayız ve bütün cumhuriyet düşmanları, şu her zaman göreve hazır olan devrim kaçkını cephe, sıkıntıya düşen TC’nin, dinci-gerici, Osmanik-İslamik 12 Eylül faşist diktatörlüğünün ayakta durması, AKP iktidarının yıkılmaması için, laik-demokratik cumhuriyet düşmanlığından vazgeçmeden, sanki ortada bir burjuva cumhuriyeti kalmış gibi, işe yarar bir demokrasi kırıntısı mevcutmuş gibi, parlamentonun, genel oyun, seçimlerin, vb. demokrasi için gerekliliğine, vazgeçilmezliğine dair nutuklar atmaya ve dinci-gerici Osmanik-İslamik faşist 12 Eylül diktatörlüğüne, laisizm düşmanlığını ve şeriat özlemini saklamayan AKP iktidarının işçi ve emekçi düşmanı, ilerici-devrimci düşmanı baskı politikalarına ve açıkça bir iç savaş hazırlığı izlenimi veren yasal düzenlemelerine ve Türkiye’yi bir Tanzimat öncesi karanlığına sürükleme çabalarına karşı, bütünüyle olmasa da, en azından bu yönde tabandan gelen eğilime gözlerini kapamadan, parlamento dışında, seçimlerin sonuç getirmeyecek bir eşikte olunduğunun farkındalığını yansıtarak, tarihsel-nesnel olarak yükselme eğilimi gösteren devrimci halk muhalefetine öncülük yapma ihtimali yüksek olan bir harekete karalar çalmaya, tutmazsa sahtekârlıkları ile kuşatmaya, kendileri ile bulaştırmaya ve bu güne kadar yaptıkları gibi, bu hareketi de iktidara sacayağı yapmaya çalışmaktadırlar!

Marksist-Leninistler, komünistler ise, hiçbir zaman, ikiyüzlü burjuva sosyalistleri gibi gerçekte, burjuvazinin diktatörlüğü olan, sömürücülerin emekçi kitleler üzerindeki diktatörlüğü olan burjuva demokratik cumhuriyete, "tüm halkın iktidarı" ya da genel olarak “demokrasi”, ya da “saf demokrasi” adını vermediler; ama buna, küçük-burjuva sosyalistlerinin fena halde ihtiyacı vardır; çünkü küçük –burjuva hayallerinin tuzla buz olmasından korkarlar, bu anlamda burjuva cumhuriyetin her biçimine sıkı sıkıya sarılırlar ve onu "tüm halkın iktidarı" ya da genel olarak “demokrasi”, ya da hatta “ileri demokrasi” veya “saf demokrasi” olarak görmeye ve göstermeye çalışarak, işçi ve emekçi sınıflarına yalan söylerler, akıllarını bulandırmaya, böylece pasifize etmeye, edilgenleştirmeye çalışırlar!

Marxist-Leninistler, sosyalistler ve komünistler ise, onları her zaman teşhir ederler ve işçiler ile emekçi yığınlara, gerçekte demokratik cumhuriyetin, kurucu meclisin, genel oyun, vb. burjuvazinin diktatörlüğü olduğunu, işçi sınıfını ve emekçi halkı kapitalist boyunduruktan kurtarmak için, bu diktatörlüğün yerine proletarya diktatörlüğünü geçirmekten başka hiçbir yol olmadığını anlatırlar.
Yani, işçi ve emekçileri, ezilen halkları ve elbette insanlığı, kapitalist boyunduruktan, burjuva demokrasisinin, zenginler için demokrasinin yalan, dolan ve ikiyüzlülüğünden kurtarmaya ve yoksullar için demokrasiyi kurmaya, yani en demokratik burjuva cumhuriyette bile, demokrasinin iyilikleri emekçilerin engin çoğunluğu için pratik olarak erişilmesi olanaksız şeyler olarak kaldıkları halde, bu iyilikleri pratik olarak işçi ve yoksul köylülerin yararına sunmaya yalnızca proletarya diktatörlüğünün yetenekli olduğunu anlatırlar.

Burjuva demokratik cumhuriyette "toplantı yapma, yürüyüş ve miting yapma ve basın özgürlüğü", bir yalan ve bir ikiyüzlülüktür, çünkü gerçekte zenginler için basını satın alma ve bozma özgürlüğü, zenginler için halkı burjuva gazetelerin yalanları ile zehirleme özgürlüğü, zenginler için köşklere, en iyi yapılara vb. "özel olarak" sahip olma özgürlüğüdür bu.

Proletarya diktatörlüğü, özel köşkleri, en iyi yapıları, basımevlerini, kâğıt stoklarını, kapitalistlerin elinden, emekçiler yararına alacaktır.
Küçük-burjuva sosyalistleri, kapitalizmden ümidini kesmemiş bu baylar, proletarya diktatörlüğünün, bu "saf ”, "evrensel" demokrasinin yerine, "bir tek sınıfın diktatörlüğü "nü geçirmek olacaktır diye yüce “demokrasi” adına haykırır dururlar!

Marxist-Leninistler, komünistler ise, bunun yalan olduğunu ve bunun, burjuva demokratik cumhuriyet biçimleri altında ikiyüzlüce maskelenmiş olan fiilî burjuva diktatörlüğünün yerine proleter sınıfın diktatörlüğünü geçirmek olduğunu anlatırlar.

Yani, zenginler için demokrasi yerine, yoksullar için demokrasiyi geçirmek olacağını; Azınlık için, sömürücüler için toplanma ve basın özgürlüğü yerine, nüfusun çoğunluğu için, emekçiler için toplanma ve basın özgürlüğünü geçirmek alacağını; yalan olmaktan çıkıp, bir gerçek durumuna gelecek olan demokrasiyi, tarihsel bir ölçek üzerinde, olağanüstü bir biçimde genişletmek olacağını; insanlığı, en "demokratik" ve en cumhuriyetçi, her burjuva demokrasisini bozan ve güdükleştiren sermaye zincirlerinden kurtarmak olacağını; burjuva devlet yerine, genel olarak devletin gitgide yok olmasına götüren tek yol olan proleter devletin geçmesi olacağını bıkmadan usanmadan anlatırlar Marxist-Leninistler, komünistler!

Ancak, küçük-burjuva sosyalistleri ve elbette üzerlerinde “sol/sosyalist” ve “ulusal kurtuluş savaşçısı” yazan gömleklerle işçi ve emekçilerin, ezilen ve sömürülen yoksul emekçi halkların içinde dolaşan bilumum sahtekârlar, Lenin’in deyişiyle, burjuvazinin ikiyüzlü dostları ya da burjuvazi tarafından aldatılmış saf küçük-burjuvalar ve ham kafalar, “neden bu ereğe, yani devletin yok olması ereğine bir tek sınıfın diktatörlüğü olmadan erişilmesin?”, “neden "saf" demokrasiye doğrudan doğruya geçilmesin? Diye sorarak, işçi ve emekçi sınıfların, yoksul emekçi halkların aklını bozmaya çalışmaktan hiç vazgeçmezler!

Çok açıktır ki, her kapitalist toplumda, kesin rol ya burjuvaziye, ya da proletaryaya düşer!

Bir sınıfın bir başka sınıfı ezdiği bir toplumdan kurtulmayı, yalnızca ezilen sınıfın diktatörlüğü sağlar; kapitalizm tarafından bir araya getirilmiş ve "eğitilmiş" ve de küçük-burjuvalar olarak yaşayan kararsız emekçiler yığınını ardından sürüklemeye, ya da hiç olmazsa "etkisizleştirme" ye yetenekli olan tek sınıf olduğuna göre, yalnızca proletarya burjuvaziyi yenmeye, devirmeye yeteneklidir.

Buna, sömürücülerin direncini bastırmak için uzun ve güç bir çaba göstermeksizin, bunun için çoğunluğun iradesine dayanan bir demokratik zoru işletmeksizin, tedrici yöntemlerle, sermaye sınıfını ve bu sınıftan ya da düzeninden medet uman, sınıf bilincinden yoksun kitleleri ikna ederek sermaye boyunduruğunu alaşağı etme düşünü gören, işçileri ve kendi kendilerini aldatarak, yalnızca iyilik taslayan küçük-burjuva ve ham kafalar yetenekli ve istekli değildir!

Marxist-Leninistler, komünistler, mülk sahiplerinin, sömürücü sınıfların, mülksüzleştirdikleri sınıf tarafından mülksüzleştirilmelerine sessiz sedasız ve hiçbir direnç göstermeden boyun eğmeyeceklerini bilirler ve buradan hareketle, bu direnci bastırmak için uzun ve çoğunluğa dayanan bir demokratik sınıf diktatörlüğüne başvurulması gerektiğine inanırlar ve bunu işçi ve emekçilere açık olarak anlatırlar!

Ancak, küçük-burjuva sosyalistleri ve elbette üzerinde sol/sosyalist ve ulusal kurtuluş savaşçısı yazan gömleklerle işçi ve emekçilerin, ezilen ve sömürülen yoksul emekçi halkların içinde dolaşan bilumum sahtekârlar, bunu işçilerden ve kendilerinden saklamakla, işçi ve emekçilerin, ezilen yoksul halkların çıkarlarına ihanet ederler; işçi sınıfını burjuvazi ile uzlaşma konumuna getirmek için, bir "toplumsal barış" için, sömürülenlerin sömürücüler ile uzlaşması için, en kararlaştırıcı anda, sınıf savaşı konumlarını ve burjuva boyunduruğunu yıkma konumlarını yüzüstü bırakıp, o hiçbir zaman ümitlerini kesmedikleri kapitalist düzene kalkan olurlar!

Marx “Fransa'da Sınıf Savaşımları, 1848-1850” çalışmasında, devrimlerin, tarihin lokomotifi olduğunu ve çabuk öğrettiğini yazıyor ve Almanya - Avusturya'daki kent işçilerinin, tarımsal kır ücretlilerinin, sosyalizme karşı Scheidemann'lar ve Kautsky'ler, Austerlitz'ler ve Renner'ler tarafından yapılan ihaneti anlamakta gecikmeyeceklerini vurguluyordu!

Ve haksız çıkmadı, Rusya’da proletarya, aynı küçük-burjuva ve ham kafaları, menşevikleri ve sosyalist-devrimcileri, bu sözde sosyalist, gerçekte ise sosyalizm dönekleri olan "sosyal-hain"leri içinden çıkarıp, kendinden çok uzağa fırlatmıştır.

Türkiye’nin işçi sınıfının, emekçilerinin ve yoksul Kürt halkının da bu aynı küçük-burjuva ve ham kafaların, menşeviklerin ve sosyalist-devrimcilerin ardılları olan ve onlardan çok daha sahtekâr olan küçük-burjuva sosyalistlerini, üzerinde “sol/ sosyalist” ve “ulusal kurtuluş savaşçısı” yazan gömleklerle işçi ve emekçilerin, ezilen ve sömürülen yoksul Kürt halkının içinde dolaşan bilumum sahtekârları; yani sözde “sosyalist” ve ulusal “kurtuluş savaşçısı”, gerçekte ise sosyalizm döneklerini, sosyalizm düşmanlarını, "sosyal-hain"leri, dejenere olmuş kapitalist yolcuları içinden çıkarıp, kendinden çok uzağa fırlatmaları kaçınılmazdır!

Ve bu topraklarda da, işçi ve emekçi kitleler, ezilen ve sömürülen yoksul halklar, Marx’ın 165 yıl önce işaret ettiklerini, bir devrimin hızlandırıcı etkisinde kazandıkları kendi pratik deneyimleri ile kendilerini ve topyekün insanlığı, kapitalist boyunduruktan ve savaşlardan ancak ve ancak proletaryanın diktatörlüğünün kurtaracağını ve bunun, bu sahtekâr küçük-burjuva sosyalistlerinden, üzerinde “sol/sosyalist” ve “ulusal kurtuluş savaşçısı” yazan gömleklerle işçi ve emekçilerin, ezilen ve sömürülen yoksul Kürt halkının içinde dolaşan bilumum sahtekârlardan, yani sözde sosyalist, sözde ulusal kurtuluş savaşçısı, gerçekte ise sosyalizm dönekleri, sosyalizm düşmanları, "sosyal-hain" olanlardan ve dejenere olmuş kapitalist yolculardan kesinkes koptuktan sonra mümkün olacağını net olarak göreceklerdir!

Bununla birlikte Marxist-Leninistler “demokratik cumhuriyet”e dair başka şeyler de bilirler ve inanırlar ki, bunu da tarihten örnekleyerek aktarmak istiyorum!

En başında, “Eğer ödünlerle yetinmek değil, ama mutlak hükümdarlığı gerçekten yıkmak istiyorsak, çar hükümetinin yerine, ilkin genel, dolaysız, eşit ve gizli oyla seçilmiş Kurucu meclisi toplanmaya çağıracak ve sonra da seçimlerin tam ve gerçek özgürlüğünü sağlayacak geçici bir devrimci hükümet geçirmeye çalışmalıyız. “ diyerek başlayan ,“Proletarya ve Köylülüğün Devrimci Demokratik Diktatörlüğü“ başlıklı Mart-Nisan 1905 tarihli makalesinde Lenin, buna karşı çıkanların, sosyal-demokrasinin proletarya partisinin sosyalist devrimi yapmaya girişmeksizin iktidarı eline alamayacağı; eğer şimdiden bu işe girişirse saygınlığını kaybedeceği ve gericiliğin işine yarayacak bir sonuca neden olacak olan bir yenilgiye uğrayacağı; bu nedenle de, sosyal-demokrasinin geçici devrimci hükümete girmesinin, kabul edilmesi olanaksız bir şey olduğu biçimindeki eleştirilerine karşı bunun, ”demokratik devrim ile sosyalist devrimin, cumhuriyet için savaşım ile sosyalizm için savaşımın birbirine karıştırılmasına dayandığını” yazarak şöyle devam eder:

“Cumhuriyet için canımızı dişimize takarak savaşma mutlak zorunluluğunu bize işlerin akışı kabul ettirecek, pratik etkinlikteki güçlerimizi, siyasal bakımdan etkin proletaryanın güçlerini tastamam bu yöne, işlerin gidişi yöneltecektir. “

Lenin devamla, II. Enternasyonalin 14-20 Ağustos 1904'te toplanan Amsterdam Kongresi’ ne atıfta bulunarak, “Ama öte yandan, küçük-burjuva demokrasisinden gelen müttefikler, belli bir eğilimdeki sosyal-demokratlar arasında yeni korkular, özellikle "bayağı jorecilik" korkusu uyandırırlar.” Diye ekliyor ve bunu şöyle açıklıyordu:


“Joreciliği diyalektik materyalizm açısından yargılamak isteyen birinin, öznel nedenler ile nesnel tarihsel koşullar arasında kesin bir ayrım yapması gerekir. Bu ‘deney’in nesnel koşulları şunlardı Fransa'da cumhuriyet bir olgu idi ve hiçbir ciddi tehlike onu tehdit etmiyordu; işçi sınıfı, kendi sınıfsal bağımsız siyasal örgütlenmesini geliştirme yolunda tam bir olanağa sahipti, ama önderlerinin parlak ve bol parlamenter uygulamaları tarafından, belli bir ölçüde etkilenmesi nedeniyle bu olanaktan yeterince yararlanmıyordu; (oysa) tarih, daha o zamandan gerçeklikte işçi sınıfı önünde, Millerand'ların küçük toplumsal reformlar vaat ederek proletaryayı caydırdıkları sosyalist devrim sorununu koymuş bulunuyordu.
Şimdi Rusya’yı düşünün. Parvus, ya da Vperyod’da yazan arkadaşlar, bu erekle devrimci burjuva demokrasisiyle ittifak kurarak, cumhuriyeti savunmak istiyorlar; onların öznel görüşleri bu.

Nesnel koşulları Fransa'da var olmuş olan nesnel koşullardan, yerle gök kadar ayrı. Nesnel bir açıdan, olayların tarihsel akışı, şimdi Rus proletaryasının önüne (kısa kesmek için, tüm içeriğini cumhuriyet sözcüğünde özetlediğimiz) burjuva demokratik devrim sorununu koyuyor; bu sorun kendini, tüm halk, yani küçük-burjuva ve köylüler yığını karşısına koyuyor; bu devrim olmaksızın, sosyalist devrim bakımından proletaryanın bağımsız bir sınıf örgütünün hiçbir ciddi gelişmesi düşünülemez.”

Bu açıklamadan sonra Lenin ,“Nesnel koşulların farklılığını unutarak, kendilerini bazı sözcüklerin benzerliğine, bazı harflerin benzeşmesine, nesnel güdülerin özdeşliğine kaptıran kimselerin…” “yüksek bilgeliği” ile alay ederek ,“Fransa’da, kendini doğrulamak için, cumhuriyeti savunma öznel niyetini haksız yere öne süren Jaurès’, burjuva toplumsal reform karşısında boyun eğdi diye, Rus sosyal-demokratlarının, cumhuriyet uğruna ciddi olarak savaşmaktan vazgeçmesinin” yanlışlığına işaret ediyor ve “Halkın küçük-burjuva yığınıyla ittifak kurmadıkça, proletaryanın cumhuriyet için savaşımının, gerçekte anlaşılmaz bir şey olduğunu” ve “Proletarya ve köylülüğün devrimci-demokratik diktatörlüğü olmaksızın, bu savaşımda bir başarı umudunun gölgesi bile olamayacağını” ekliyor.
Bu eklemeden sonra Lenin, “Eğer”, der “devrimci halk, yani proletarya ve köylüler olarak biz mutlakıyeti ‘birlikte yenmek’ istiyorsak, kaçınılmaz restorasyon girişimlerini de birlikte durdurmak, birlikte ortadan kaldırmak, birlikte püskürtmek zorundayız! “

Lenin aynı çalışmanın ilerleyen bölümünde, “Devrimci burjuva demokrasisi ile geçici hükümete katılmanın, burjuva rejimi onaylamak, kapitalistleri ve polisi, işsizlik ve sefaleti, mülkiyet ve fuhuşu onaylamak demektir!” diyenler olduğunu hatırlatarak,”bu kanıt”ın, “anarşistlere ya da Narodniklere yaraştığını” ve “Sosyal-demokrasinin, burjuva rejimin ‘onaylanması’nı, tarihsel açıdan gözönünde tuttuğunu” vurgulayarak ve Feuerbach'ın Materyalizmi onaylama konusundaki sözlerine atıfta bulunarak, ifadesini şöyle tamamlıyor:

“Sosyal-demokrasi, burjuva demokratik rejimi, burjuva feodal mutlakıyet rejimine oranla onayladığını söylemekten hiçbir zaman korkmamıştır ve hiçbir zaman korkmayacaktır. Ama o, burjuva cumhuriyeti, yalnızca sınıf egemenliğinin son biçimi olarak, yalnızca proletaryanın burjuvaziye karşı savaşımına en elverişli alan olarak ‘onaylar’ ; sosyal-demokrasi onu, hapishaneleri ve polisi, mülkiyeti ve fuhuşu nedeniyle değil ama bu sevimli kurumlara karşı geniş ve özgür bir savaşım ereğiyle onaylar.”

Lenin ayrıca, çalışmanın devam eden satırlarında, “Sosyal-demokrasinin, geçici devrimci hükümete katılarak, kendini hiçbir tehlikeye atmadığını ileri sürmekten uzak olduğunu” vurgulayarak, “Hiçbir tehlike içermeyen ne bir savaşım biçimi ve ne de siyasal durum vardır ve olabilir. Eğer devrimci sınıf içgüdüsü yoksa bilimsel bir düzeyde bütünsel dünya görüşü yoksa eğer kafada beyin yoksa o zaman grevlere katılmak bile tehlikelidir, insanı ekonomizme götürebilir; parlamenter savaşıma katılmak bile tehlikelidir, insan soluğu parlamenter alıklıkta alabilir; zemstvoların liberal demokrasisini desteklemek bile tehlikeli olabilir… "

Lenin, oportünistlerin, parlamenter sistemin gücünün her şeye yeteceği ve parlamenter savaşımın her türlü koşul içinde tek ve başlıca siyasal savaşım biçimi olduğu yolundaki inançlarını, “parlamenter alıklık” olarak adlandırıyordu.

İşte Türkiye’nin Marxist-Leninistleri, komünistleri de tarih bilinciyle hareket ederek ve tarihten gelen bu derslerle içinde yaşadıkları tarihsel-nesnel zamanı doğru tahlil edip, tarihsel görevlerini de buna göre belirlemişler ve“sol” yelpazede görünen ama gerçekte bilerek ya da bilmeyerek, egemen sınıfın düşüncelerinin egemen kılınmasının aracısı olmaktan öteye gidemeyenlerin, demokrasi dinine biat edip, cumhuriyeti tepelemek için yarış etmelerindeki kıymet-i harbiyeye dikkat çekerek, bir alan olarak cumhuriyet olmazsa demokrasinin olmayacağını ve önemli olanın cumhuriyetin hangi sınıfın elinde olduğunu ikircimsiz açıklamışlar ve burjuva cumhuriyetini, bir Tanzimat öncesi karanlığa açılan dinci-gerici Osmanik-İslamik 12 Eylül faşist diktatörlüğüne oranla onayladıklarını söylemekten hiçbir zaman korkmamışlardır!

Türkiye’nin Marxist-Leninistleri, komünistleri, içinde yaşadığımız cumhuriyette, TC’yi yani dinci-gerici, Osmanik-İslamik 12 Eylül faşist diktatörlüğünü sorun etmeyen cumhuriyet düşmanlarını korkutan kamuculuğun, eşitçiliğin ve akılcılığın ifadesi olan burjuva cumhuriyetini, kapitalistleri ve polisi, işsizlik ve sefaleti, mülkiyet ve fuhuşu onaylamak için değil, tarih bilinciyle ve tarihten gelen derslerle ve dünyanın dört bir yanında, burjuvazinin kendi temel değerlerine ihanet etmiş olduğunun ve“halk egemenliği” nden olabildiğince uzaklaşmış olduğunun bilinciyle, yalnızca sınıf egemenliğinin son biçimi olarak, yalnızca proletaryanın burjuvaziye karşı savaşımına en elverişli alan olarak ve bir devrimci iş olarak savunmuşlardır!

Tarihten gelen dersleri, tarih bilinciyle değerlendiren Türkiye’nin Marxist-Leninistleri, komünistleri, halkın 12 Eylül’e duyduğu nefretin üzerine basarak, Eylülist rejimin en ırkçı aktörü “Evren’i yargılıyorum”culuk tiyatrosunu bir “demokrasi” hamlesi olarak yutturan Evren’in bilumum çocuklarının, laiklikle kavga ederken, TC ile dinci-gerici faşist diktatörlükle ve AKP ve tekeller tarafından cumhuriyetçi refleksleri silmek üzere, kamu haklarının son kırıntısına kadar çiğnenmesiyle hiçbir kavgaları olmadıklarının bilinciyle, hiçbir zaman yaftalardan korkmamış ve Evren’in çocukları olmamışlardır!

Bu toprakların Marxist –Leninistleri, komünistleri, tarihten gelen derslerle ve tarih bilinciyle, bugünün tarihsel-nesnel koşullarının tahlilinden çıkardıkları sonuçlarla, “TC” ile cumhuriyeti açıkça ve bilinçli olarak karıştıran ve hem içeride, hem de dışarıda cumhuriyet düşmanları ile birlikte saf tutmada hiçbir beis görmeyen Kürt siyasi hareketini mahkûm etmede hiçbir beis görmemişler, aksine bunu devrimci bir görev addetmişler ve bundan ötürü “Kürt düşmanlığı” ile yaftalanmaktan hiçbir zaman korkmamışlardır!

Bu toprakların Marxist-Leninistleri, komünistleri bugün, tarihin burjuvazinin burjuva cumhuriyetine ihanetini kanla yazdığının ve emperyalizmin bu toprakları insana hınç duyan bir İslam’a boğduğunun bilincinde olarak, solundan korkan bir cumhuriyetin yaşama şansı kalmadığını ve halkların cumhuriyetten başka bir geleceği olmadığını açıkça görmekte ve Türkiye’de laiklik kavgasına girmekte açıkça ayak direrken, Türkiye’nin anayasasını ve geleceğini kendi pazarlıklarına meze yapmaya çalışırken, Kobani’de ABD ile ve Barzani ile birlikte, ABD’nin kendi çocuğu olan IŞİDE karşı savaşa “laiklik” adına destek çağrısında bulunan Kürt siyasal hareketinin samimiyetine inanmamaktadır!

Bu topraklardaki Marxist-Leninistler, komünistler, adına “demokrasi” densin, “çözüm” densin,“barış” densin, cumhuriyet düşmanlığının cumhuriyet düşmanlığı olduğunu ve bu düşmanlığın, çok fazla felsefe gerektirmeden, pratiğin doğrulayıcılığı altında, halkların geleceğine de kardeşliğine de çekilmiş bir emperyalist silah olduğunu çok net olarak görmektedirler!

Bir kez daha vurgulamak isterim ki, bunu hâlâ görememek, görmek istememektir; görmek istememek, başkasının gözleriyle bakmaktır!

NOT:
Bu mektubu, yedi yaşında İmam-Hatip’e verilmiş babanın kızını kapama “özgürlüğünü” ihlal eder korkusuyla akılcılıkta ve kamu çıkarında tutarlılığın ifadesi olan laikliğe savaş açmayı özgürlük mücadelesi sayarak, “kahrolsun cumhuriyetçi, akılcı, dayatmacı tahakküm!”diye haykıran ahmak solculara inat, "Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü " anısına, Türkiye’nin, laik cumhuriyetten korkup dinci-gerici Osmanik-İslamik 12 Eylül faşist diktatörlüğünün şefkatli kollarına atlamayan, kapama ve kapanma özgürlüğüne karşı ikircimsiz karşı durma özgürlüklerini kullanan ilerici-devrimci kadınlarına ithaf ediyorum!

Fikret Uzun

08-Mart-2015

HDP Yİ KIYAS İLE SAVUNMA ACİZLİĞİ



Bunları yazarken çok üzülüyorum ama yazmadan da duramıyorum; kimse yazmadığı için, yazmanın bana düştüğüne inanıyorum!

Kıyas ilkel düşünmenin yolu oluyor!

"1950’den itibaren DP hükümetiyle birlikte oluşturulmuş ticaret burjuvazisi ve feodalizmin lider unsuru olduğu oligarşik diktanın parçası bir aileden gelen Dengir Fırat, HDP’den milletvekili adayı": Proleter Sosyalist

"Dedesi Hacı Bedir Fırat Ağayı da Mustafa Kemal bir gecede yasa çıkararak milletvekili yapmıştı naaabeeer" : CHE_1955


Acizlikten ötedir!

CHE_1955, medyanın yeni “sol” parti olarak alkışladığı HDP’nin, Dengir Fırat’ı aday göstererek, feodalizmin lider unsurlarına, oligarşiye göz kırpmasına "eyvallah –yarappi şükür" demek için, Mustafa Kemal’in Kürtlere göz kırpmak üzere Dengir’ in Dedesi Hacı Bedir Fırat Ağayı aday göstermesini kıyaslıyor!

Mantık hep budur, “HDP…” diye başlayan eleştiriler, “peki TKP… İP… Vb.” diye “ Kemalistler…” diye kıyas yapılarak savuşturulmaya çalışılıyor!

Tam bir yobazlık taklididir; yobazlık, kıyastan başka yol bilmiyor!
Bu kafada, deney, gözlem yapma ve gözlemleri kavramlara çevirme ve tartma melekesi hiç yoktur!

Kıyas, çok ilkel bir akıl yoludur; eskimiş olduğu ölçüde insanı doğrulara değil, yanlışlara götürüyor!

Oysa aklın karmaşık olduğu ortaya konulalı nerdeyse 180 yıl oluyor; buna “diyalektik” de deniyor ve “zıtların birliği” türü zaman zaman olaylar ve olgular pek ters görünüyor!

Oysa tüm karmaşıklığına karşın, çok açıktır; Zıtlar, zıtlarıyla birlikte var; zıtlardan biri yoksa öteki de olmuyor; üretim olmazsa tüketim de olmuyor ve tüketim yoksa üretim de olmuyor; olursa kriz doğuyor!

Yobazlık da, oligarşi de, bu coğrafyada sadece devrimci sosyalistlerin, emekçi sınıfların, Kürt halkının zıttıdır; CHE_1955 türlerinin de, Öcalan’ın da, KÖH’ün bir bölümünün de ve HDP’nin de zıttı değildir!

Ama ilkel akıl yolundan gidenler, bunu kavrayamıyorlar; üstelik arada bir “zıtların birliği var naaabeeer…” deseler bile kavrayamıyorlar!

Bu nedenle “kontr” ayı,“Ergenekon” olarak görüyorlar ama “Ergenekon”daki “kontr” ayı kavrayamıyorlar; “kontr” anın ABD eli mahsulü olduğunu söyleyip duruyorlar ama “Ergenekon”daki ABD parmağını görmezden geliyorlar; yani bir ABD eli mahsulü, şimdi “paralel” parmak olarak da niteleniyor, “Ergenekon” “kumpas”ı ile emekçi halkların teslim alınmak istendiğini kavrayamıyorlar; üstelik bu resmi literatüre de giren “paralel kumpas”ın bütün foyası ortaya döküldüğü halde bunu hala kavrayamıyorlar ki, bu da “kıyas” yolunun ilkelliğini teyit ediyor!

Ve kuvvetle muhtemeldir ki, CHE_1955 biraderimiz bu laflarımın üzerine laf söylemeye cesaret edemezse, başka bir “kıyas” şampiyonu, bu lafları sarf eden Ulak’ın ağzının payını, “sen de ulusalcısın işte nolcek” diyerek verecektir ki, asıl demek istediği “hadi oradan pis Marxist-Leninist sen de” olacaktır!

Bitirirken, bir kontr-kıyas denemesi yapmak istiyorum, Vikiler'den, mikilerden başka kaynak aramadığı için CHE_1955 biraderimiz belki bunu bilmez!

Adnan Menderes uğradığı taban kaybı ile baş etmek için, Şeyh Sait’in torunu Abdülmelik Fırat’ı milletvekili yapmış ve Said-i Nursi ’yi öne çıkartmıştı!

Şimdi bunu, muhtemelen Öcalan’ın buyruğu ile “barajı aşarken” dar tabanını genişletmek için HDP yapmaktadır; bir taraftan Said-i Nursi’ ye sarılıyor, diğer taraftan, Proleter sosyalist arkadaşımızın ifadesiyle, feodalizmin lider unsurlarına, oligarşiye göz kırpmak için Dengir Mir Fırat’a kucak açıyor!

İkisinin de izlediği yol bir ve aynıdır!

İşin ilginç yanı, CHE_1955 kardeşimizden, HDP'nin yolunun, Kemalin yolu ile de aynı olduğunu öğreniyoruz; ama o Kemal'in yolunu, HDP'nin yolunu savunmak için kıyaslıyor!

Aslında bütün yobazlar ve ilkel yol tutturanlar türünden, CHE_1955 de sıkışınca, istemeden, farkında olmadan HDP'nin yolunun yanlış yol olduğunu itiraf ediyor!

Böylece "kıyas"ın ilkel bir yol olduğunu, pek açık olarak ve istemeden, farkında olmadan bir kez de CHE_1955 biraderimiz teyit etmiş oluyor!

Fikret Uzun
10-Mart-2015

2 Mart 2015 Pazartesi

ÖZGÜR MECLİSÇİLERE…

ÖZGÜR MECLİSÇİLERE…

Gençliğimden hatırlıyorum, herhalde şimdi de aynıdır, büyük şirketlerin pazarlama birimlerinde, en tepedeki yöneticilerin duvarında, “burada demokrasi vardır, herkes düşüncesini söyler, ama şirket ne derse onu yapar” sözü çerçevelenmiş olarak asılı
dururdu!
Şimdi hepimiz beynimize kakılmış olan bu çerçeve ile dolaşıp, demokrasicilik oynuyoruz!
Haliyle, parlamentoda oynanan “muhalefetçilik” oyununu da göremiyoruz! 
İktidarın bir tamamlayıcı bloğu olduğu apaçık belli olan “muhalefet” gömlekli sacayakları “direniyorum”culuk oynarken, biz de, “muhalif vekillerimiz direniyor”culuk oynayarak, “demokrasicilik” oyunumuzun içini dolduruyoruz!
Tabii hal böyle olunca, “demokrasiden çok satranç ve mahalle kavgası karışımı bir etkinliği andıran”… olmayan, ya da bir kültürler toplamına indirilerek, pamuk prenses ve yedi cüceler piyesine döndürülen demokrasinin daha çok canına okumak, daha çok Ali İsmail’i, daha çok Ethem’i, daha çok Berkin’i, daha çok Ceylan’ı, daha çok Nihat’ı öldürmek için yasal kılıf hazırlayan, dolayısıyla Berkin'lerin yaşamasından korkanları korkularından kurtarmak için, devlet zorunun hareketine daha büyük bir hız vermek için çıkartılmak istenen “iç güvenlik yasası”nın halka sunulmasında ve sessiz sedasız kabul ettirilmesinde bir “demokrasi” illüzyonu yaratmak üzere herkesin rolünü oynadığı bu tiyatral görüşmelerden iktidarın sacayağı oldukları apaçık görünen “MUHALEFET” gömlekli chp-mhp-hdp den oluşan “muhalefet” bloğunu ayrı tutmak kurnazlığını da göremiyoruz!
“Direniyorlar”mış!
Hayır! Kesinlikle direnmiyorlar ve direnmedikleri gibi, halkın direnme potansiyelini parlamentodaki tiyatral sahnelerle sönümlendirmeye çalışıyorlar!
Kürtlerin pek sevmediği ve neden sevmediği de anlaşılan M. Alınak‘ın dediği gibi, “Oradaki gürültü patırtı halkın gözünü boyama kavgasıdır.”
MHP’li Oktay Vurallar, “Bize günlerdir bu eziyeti yaşatanların, darbecilerin Allah belasını versin” diye beddualar eşliğinde Allah’ı arkalarına alıp, “bu işi evelallah engelleriz” cilik oynuyorlar!
CHP bula bula, “Bu yasaya karşı bütün vatandaşlarımızı desteğe ve duyarlılığa çağırıyoruz…”culuk oyununu bulmuştur!
HDP milletvekilleri ise, sloganlar eşliğinde, meclis kürsüsünün önünde oturarak “devlet istemiyoruz”culuktan, halk ile hiçbir bağı kalmamış olan, devletin hızlandırılması oyunlarında “demokrasi” dekoru olarak kullanılan parlamentoda “Direne direne kazanacağız”cılığa, “Bu daha başlangıç, mücadeleye devam”cılığa geçtiklerini ilan etmektedirler!
Bu kolektif tiyatronun halka “ evelallah keriziz”cilik rolü biçtiği apaçık ortadadır ve artık belleklerden silinmiş görünen öncekilerden pek farkı yoktur, daha önce SSGS yasası için de “asarız keseriz”cilik ,“meclisten geçirmeyiz”cilik oyunu oynanmıştı ve bir sabah kahvaltı ederken bu yasanın “geçtiğini” , “geçirmeyiz”cilerle birlikte hepimiz sabah haberlerinden öğrenivermiştik; “geçirmeyiz” ciler, gafil, yani kahvaltıda avlanmışlardı, yoksa neler yaparlardı neler ve sonra bir sabah gördük ki, ”geçirmeyiz”cilerin başını halkımız başına milletvekili yapmıştır ve şimdi “ kahrolsun faşizm” sloganını kırk kez tekrarlarsa kabul olacağını zannetmekte, bağıra bağıra parlamentoyu inletmektedir; “Taksime gireriz”cilik oyunlarına ise hiç girmiyorum!
Bütün bunların, “muhalefet” gömlekli sacayağı bloğunun ,“geçirmeyiz”, ”direniriz”cilik tiyatroları ile halkın muhalefetinin, tepkilerini de, direnmelerini de, öfkelerini de ve elbette hayır dualarını da yanına alıp hep birlikte meclise hapsolma mücadelesine ve desteğine kalkışmalarını sağlamak için olduğu apaçık ortadadır! 
Evrenin çocuklarının, kendilerine 12 Eylül’cülerden miras kalan “bir daha asla” sözüne sadakatlerinin ifadesidir!
En yeni oyunumuz ki bu, parlamentoda cengâverler gibi “direniyorum”culuk, “geçirmeyiz”cilik tiyatrosu oynayan “muhalefet “ gömlekli sacayaklarına dışarıdan desteğin aynı tür bir ifadesidir,” Yurttaşlar olarak, mecliste olan bitene seyirci kalmamak için Özgür bir Meclis topluyoruz! “culuktur!
Yurttaş çağrısı imiş!
“Yetmez ama evet”çiliğin içinde olan ve “yetmezse özgür meclisimiz var, yettiririz”ciliğin dik alası olan bir çağrıdır bu!
Parlamentoda iktidar “muhalefet” bloğunun birlikte oynadıkları tiyatroya konu olan “iç güvenlik yasası”, insanların insanlara saldırdığı bir durumu önlemek için de, artırmak için de değildir; çünkü Berkin'ler, insanların insanlara saldırısı ile değil, henüz dejure konuşlanmasını tamamlamamış olan dinci-gerici 12 Eylül faşist diktatörlüğünün, yasal olmayan, meşru olmayan zorunun kullanıma sokulması ile halka, gençlere sıkılan kurşunlarla katledilmişlerdir ve şimdi, bu zorun kullanımı ile sıkılacak kurşunlara hem daha yüksek bir hız ve daha fazla cüretkârlık ve hem de dejure bir güvence sağlamak içindir “iç güvenlik” adı konulan bu yasal düzenleme çırpınışı; bu düzenleme, parlamento dışından yükselecek devrimci bir halk muhalefetini, bu muhalefete dâhil olan insanları “bastırmak yetmez, yok etmek gerek” yaklaşımı ile devlet zoruna daha hızlı ve daha acımasız hareket etme olanağını ve yasal güvencesini vermek içindir!
Öyleyse, bu gerçeklere gözlerini kapalı tutup, bunu model yapmak istediği aşikar olan “özgür meclis”, insanların insanlara saldırısını önlemeyi, saldıran insanlarla, saldırılan insanları “müşterek”en kavgasız –patırtısız, çalgılı - coşkulu, mum ışığının romantikliğinde, özgür ve eşit olarak hiçbir zaman bulunamayacak olan “demokrasi”yi, yani “u-demokrasi”yi, yani “yok-demokrasi”yi ya da aynı anlama gelmek üzere bir kültürler toplamına indirilen bir hava, bir ambiance haline getirilen “demokrasi”yi arama ayininin mabedi olmaktadır!
Bu mabet, bir yok-demokrasi arayan, kültürler toplamına indirilen bir “demokrasi” önünde secde ile hayır dualar eden herkese açıktır!
Bu mabette toplanma çağrısı, sokakta gençler katledilmesin, daha fazla canımız alınmasın diye, Gezinin direniş ruhundan uzak, forum ruhuna yakın olanların, öfkeyi sokakta bırakarak, yani muhalefeti parlamentodaki “gürültüsüz-patırtısız “ tiyatrolara bırakarak, hayır duadan öteye geçmeyecek sözlerini yanında getirenlerin bir araya gelip bir muhalefetsizliğe teslim olma ayinine katılmaları çağrısıdır!
Oysa ortada bir iç savaş hazırlığı ve bunun için hazırlanan bir acımasız saldırı yasası varsa ve sivri ucu devrimci bir halk muhalefetine karşı ise; bu öfkeli ve tepkili olan, bu şekilde yönetilmek ve zapt-ı rapta alınmak istemeyen, yani buna itiraz eden, muhalefet eden halka karşı bir meydan okumadır!
“iç güvenlik yasası” ise, bu meydan okumaya hem bir yasal statü vermekte ve hem de elini kuvvetlendirmektedir! 
Öyleyse, bir kez daha, bu çağrı, bir top yekun teslimiyete davetiye olmakla birlikte, bu teslimiyeti model yapma ayinine davetiyedir diyerek altını çiziyoruz!
Bu yasanın iç savaşa hazırlık yasası olduğunu bilip de, bunu engellemek için, iç savaşın şartlarına teslim olmanın provalarını yapmak, nasıl bir kurnazlıktır bilmem ama bu kurnazlığın, iç savaş hazırlığını güçlendirmek için olduğunu bilmemek ve görmemek için, ya son derece ahmak, ya da son derece kör olmak gerektiğini biliyorum; değilse, ortada çok sinsi bir halk düşmanlığının olduğunu düşünmek ve kabul etmek zorundayız!
Şuraya bakın, daha fazla Berkin'leri katletmek için yapılan hazırlığa karşı, parlamentoda “cengâverler “ gibi oturma eylemi yaparak ve poşulara sarınarak “direniş” tiyatroları oynanırken, ” özgür meclis”lerde toplanıp, gürültüsüz-patırtısız mum ışığı romantizminde, hayır dualar eşliğinde coşkulu ayinler yapmaya davet edilirken ve şimdi aniden “silahlara veda” sesleri eşliğinde, “barışa çok yakınız” müjdelerinin verilmesi ve medya kanalı ile bu yönde bir seferberlik fırtınası estirilmesi, ortada bu iç savaş hazırlığına karşı bir direnme eğilimi olduğunun göstergesi olabilir mi? 
Yoksa bu hazırlığa destek olma seferberliğinin Kürtçe yansıması olarak mı bakmalıyız bu çok acemice oynanan tiyatrolara? 
Ya da hatta daha açığı, bütün bunların, Kürtlerin, yükselmesi olası bir devrimci halk muhalefetine karşı ilan edilen ve daha fazla Berkin'lerin öldürülmesine yönelik bir savaşın tarafı olduğunun göstergesi olduğunu mu düşünmeliyiz.
Ya da yoksa top yekun bir teslimiyet için önde gitmenin ifadesi midir acaba?
Peki, “proleter devrim perspektifi” diye diye kafamızı şişirenler, yoksa bu bir "yurttaş"ın teslimiyet kokan “özgür meclis” çağrısını da mı “proleter devrim perspektifi” içinde sayacaklar?
BHH’yi reformizmle, düzen için olmakla suçlayanlar, hiçbir iyi tarafını görmeyenler, “proleter devrim perspektifi” ne kesinkes sokmayanlar, bu “özgür meclis” oyununda hiçbir kötülük görmemeyi ve sadece “proleter devrim perspektifi” görmeyi mi politika sayacaklar?
Yoksa bütün bunların, “barajı aşıyorumculuk” oyunundan ayrı olmadığını ve üstelik barajı aşıyorumculuk” oyununun kıymet-i harbiyesini ortaya çıkarmaya başlayan olgular olduğunu görüp, gözlerindeki bütün at gözlüklerinden kurtularak, işçi sınıfına ve perspektifine “kurtarıcımız” yollu methiyeler düzmekle sorunun çözülmediğini, gerçek anlamda sınıfa dönerek, sınıfsal perspektife sarılarak çözülebileceğini kavrayarak mı hareket edecekler?
Çok sürmez, bunu da göreceğiz! 
Yani savaşa kalmaz ve savaştan önce kimin dost, kimin düşman olduğunu, Kürt ve Türk emekçileri, yoksul Kürt halkı, Türkiye'nin öfkesinin patlaması eli kulağında olan işçi sınıfı, ilerici-devrimci çizgide konuşlanmaktan vazgeçmeyen, laiklikten korkup bir karanlığa teslim olmayan ve cumhuriyetçi yaftasından korkup, TC'nin kucağında, dinci-gerici 12 Eylül faşist diktatörlüğünün kucağında ikbal aramayan Kürt ve Türk devrimci-demokratları çok net olarak göreceklerdir!
Demek ki bu savaşı dayatanların da, bunda ikbal arayanların da işi zordur ve son tahlilde zorun oyununu bozan da gene zordur! 

Fikret Uzun
28-Şubat-2015



26 Şubat 2015 Perşembe

SEÇİMLER VE DEVRİMCİ TUTUM

SEÇİMLER VE DEVRİMCİ TUTUM
“1905’te ve 1906 başlarında, boykotu savunurken, seçimlere katılmanın öfkeyi azaltmaya, mevzileri düşmana teslim etmeye, devrimci halkı yanlış yola sevk etmeye, çarlığın karşı-devrimci burjuvazi ile bir anlaşmaya varmasını kolaylaştırmaya vb. yarayacağını söylemiştik. Bu iddiaların altında yatan temel ön koşul, her zaman belirtilmeyen, ama o günlerde kendiliğinden ortada olduğu hep varsayılan önkoşul ne idi?
Bu önkoşul herhangi bir ‘anayasal’ kanaldan başka, doğrudan çıkışlar arayan ve bulan yığınların zengin devrimci enerjisi idi.
Bu önkoşul, devrimin gericiliğe karşı sürekli saldırısıydı, bu saldırıyı, genel saldırıyı zayıflatmak üzere düşmanın bize kasten bıraktığı bir mevzii ele geçirip savunarak güçsüzleştirmek bir cinayet olurdu. Bu iddiaları, bu temel önkoşulun koşullarından ayrı olarak yinelemeye çalışın, tüm ‘müzik’ düzeninizin bozulduğunu, temel sesinizin yanlış olduğunu hemen hissedeceksiniz.” (Lenin - Boykota Karşı Bir Sosyal-Demokrat Yayıncının Notları )
Bugün ve öteden beri Türkiye’de, seçimlerin ve anayasal-yasal düzenlemelerin ölçüsüzce abartılmasına ve halkın oyuna yüce bir değer bahşedilmesine karşın, seçim barajı ve seçileceklerin halkın oyu ile değil, liderlerin tasarrufu ile belirlenmesi ve dolayısıyla vekillerin parlamentoya gönderilmesinin halkın oyları ile değil, parti liderlerinin ataması ile gerçekleşmiş olması; diğer yandan parlamento genel kurullarının ve komisyonlarının jet hızı ile hareket edip, paket paket ve gece vardiyaları ile yine jet hızıyla büyük zenginleri daha çok zengin edecek, çalışan sınıfları daha bir köleleştirecek, Türkiye’ye daha çok deli gömleği giydirecek olan, hatta daha çok sömürgeleştirilecek olan yasaların çıkartılması ve bundan bile memnun olunmayıp, bu bütün işleri “ol dedim oldu” yaklaşımına sığdıracak düzenlemeler peşinde koşulması ve bütün bunlar göz göre göre olurken, sadece “muhalefet” gömleği giymiş olan ama gerçekte iktidar partisinin sacayakları olan parlamento partilerinin ve dışarıdaki devlet ile yönetişim içinde olan bilumum STK ve STK misli sendikaların, politik örgütlerin parlamentoda ve alanlarda, kürsülerde “muhalefet” tiyatrosu oynarken, gerçekte bu olan bitenlere destek olması, meşruiyet kazandırması, anayasal hayalleri kalıcılaştırması ve elbette oy sayımlarındaki ve sandık başlarındaki, halkın oyuna bahşedilen yüce değer ile ters orantılı gelişmelerin alenen gerçekleşmesi ve benzeri ameliyeler, Türkiye’de seçimin bittiğini ve seçim ile bir yere varılamayacağını; hatta her seçimin konspiratif ve bir darbe niteliğinde olduğunu görmeye ve göstermeye yeter!
Öyleyse gerçek muhalefetin başka bir alanda, bu tiyatrodan özerk ve bu tiyatro ile bulaşık olmayan bir alanda doğması, gelişip büyümesi kaçınılmazdır ve bu kaçınılmazlık Haziran direnişinde vücut bularak kendisini göstermiştir; ancak, büyümesinin ve genişlemesinin önü alınabilmiştir ki, burada da iş başında “muhalefet” gömlekli sacayaklarının olduğu ve bu apaçık ortada olan gerçekliğin, yani seçimlerin çözüm olmaktan çıktığı ve sonucu değiştirmediği gerçekliğinin, halk kitlelerinin gözlerinden kaçırılmasının kolaylaştırılmış olduğu apaçık görülmektedir!



Dolayısıyla kitlelerde, seçimlerle bir yere varılacağı, sonuç elde edilebileceği yanılsaması hâkim kılınabilmekte, emekçi yığınlar parlamento ve sandık arasında sıkıştırılarak seçim illüzyonu güçlendirilmektedir; böylece kitleler umutsuzluğa ve seçeneksizliğe sürüklenerek, dayatılan alternatiflere boyun eğmekte, dolayısıyla iktidara taban olmaktadırlar.
Böyle bir atmosferi dağıtmadan, bu atmosferde kalarak, bu illüzyon içinde hareket etmeyi kabul ederek kitlelerin seçim illüzyonundan çıkarılması, alternatif aramaya yönlendirilmesi, işaret edilen alternatiflerin benimsetilmesi mümkün değildir!
Bu, illüzyonu daha da pekiştirir ve bu atmosferin kanıksanmasını, sonunda biat edilmesini getirir ve getirdiğini görüyoruz!
Demek ki, muhalefetin bu illüzyonun dışında ve bu illüzyona cepheden karşı çıkarak ve bu illüzyon ile bulaşık olmayı kesinkes reddederek doğması ve bu kararlılıkla ilerlemesi, maddeye bağlı bir sonuçtur ve bu nesnelliğin artık bu topraklarda varlığını gösterdiğini ve dayatılan, iktidar ve “muhalefet” gömlekli bloğun elbirliği ile güçlendirilmeye çalışılan illüzyonun karşısında en büyük ve en nesnel engel olarak varlığını koruyarak gelişmesi maddeye bağlı, toplumsal gelişmenin nesnel yasalarına bağlı bir kaçınılmazlığın yansımasıdır!
İşte iyimserliğimiz ve umudumuz buradan gelmekte, bu nedenle de bilimsel bir boyut arz etmektedir!
Öyleyse bu bilimsel iyimserliğimizin, umudumuzun peşinden gitmek, Türkiye’nin sisli atmosferini, elbirliği ile kotarılan türlü çeşit illüzyon dinamiğini ve elbette bu paralelde oynanan seçim tiyatrolarını tuzla buz etmenin en akılcı adımıdır!
Herkesin aradığı ama bulamadığı ve göremediği için, Türkiye’nin sisli atmosferini dağıtmak, seçim illüzyonunun sersemletici etkisini kırmak için harekete geçmek yerine, umutsuzluğa, çaresizliğe, alternatifsizliğe düşerek, bu illüzyona teslim olmak zorunda kaldığı şey tam da bu akılcı adımın başladığı yerde ve ilerisindedir!
O halde, belli bir açıklığa varmış olduğumuzu kabul edip bu açıklıktan ilerleyerek, önümüzde nasıl bir devrimci iş durduğunu netleştirebilmek için kulağımızı Marx’a verip, devrimci geleneklere dair vurgusunu ve devrimcilerin düşünmeyi unutmamaları gerektiğine, eski şiarları tekrar etmekle yetinmemeleri gerektiğine ve eski mücadele yöntemlerinin uygulanabilirlik koşullarını iyi tahlil etmeleri gerektiğine işaret ettiğini hatırlamalıyız!
Bunun anlamını anlamak için ise kulağımızı Lenin’e verelim:
“ Boykotun uygulanma koşullarını incelemeliyiz; boykotun, tamamen meşru ve devrimin yükseldiği anlarda bazen temel yöntem olduğunu yığınların kafalarına yerleştirmeliyiz. Ama bir boykotun ilânı için temel koşul olan devrimin gerçekte yükselmekte olup olmadığı sorusu, bağımsız olarak ortaya konulması ve gerçeklerin ciddî bir tahliline dayanılarak kararlaştırılması gereken bir sorudur. Gücümüz dâhilinde olduğu ölçüde böyle bir yükselişin yolunu hazırlamak ve uygun anda boykotu reddetmemek bizim görevimizdir; ama boykot sloganına, her kötü ya da çok kötü temsili kuruluşa uygulanabilir gözü ile bakmak kesin bir yanılgı olacaktır.”

Demek ki, şimdi de, yani yaşadığımız nesnel koşulların önümüze koyduğu görevler gereği de, ucundan tutulması gereken en devrimci iş, “boykot” mu, ”seçim” mi sorusunun arasında sıkışıp kalmadan,“boykot”un da, ”seçim” in de uygulanma koşullarını incelemektir; yani bu toprakların hafızasında yer alan yöntemlerin basit bir tekrarı veya basit bir reddi üzerinden devam ederek değil, bu yöntemlerin bıraktığı derslerin içinden çıkardığımız sonuçlar üzerinden devam ederek karar vermektir!
HDP mi CHP mi desteklenecek, yoksa ikisi ile birden geçici ittifaklar mı kurulacak, ya da yoksa BHH’nin veya daha net ifadesiyle devrimci bir halk muhalefeti, halkın parlamento dışındaki devrimci muhalefeti olarak bağımsızlığını mı koruyacak?
Soru sorudur ve içinde “boykot” mu, ”seçim” mi sorusunu barındırmaktadır; pişirmektedir de diyebiliriz!
“Boykot” sloganına, hem de yakın geçmişimizde bu günkünden bin misli düşük seviyede bir devrimci halk muhalefetinin olduğu, yani demek ki, herhangi bir kayda değer muhalefetin olmadığı koşullarda, “sol” renkli bir “itiraz” görüntüsüyle ihtiyaç sahiplerini sevindirmek üzere “boykot” cinliğini keşfedenlerin bu forumdaki uzantılarının fena takılmış olmaları ve ufukta henüz böyle bir slogan üretilip ilan edilmediği halde cepheden gardlarını almaları, kuvvetle muhtemel, bir devrimci halk hareketinin bu yönde ilerlemesi ihtimaline karşı korkunun dışa vurumu olsa gerektir!
Öyleyse, bir tespit yerinde ve zamanlı olacaktır!
HDP, daha çok bir STK profili çizmesi bir yana, parlamentosu yalnızca dekor olan bir ülkede ve hem de devleti reddederek, parlamenter bir parti olmaya ve cumhuriyet düşmanlığında yarış ettiği bir TC ile kanka olmayı radikal kurnazlık sayıp, yani bir taraftan cumhuriyet olgusuna ve temel ilkelerine karşı TC ile birlikte cenk halinde olup, öte yandan aynı TC ile pek bir yakın olarak, programı ile parlamenter, taktiği ile radikal görünmeye çalışırken, aniden programını da, taktiğini de anayasal hayallere sığdırarak, TC’nin yönetimine veya yönetim ortaklığına aday bir parlamenter partiye dönüştüğünün işaretlerini vermektedir!
Bunun yeni ve çözüm getirecek bir alternatif olmadığı bir yana, gerçekte iktidarın sacayağı olan ”muhalefet”in, ”muhalefet” renginin koyulaştırılması ama aynı zamanda dinci-gerici 12 Eylül faşist diktatörlüğüne sacayağı olma işlevinin pekiştirilmesi demek olduğu apaçık ortadadır!
Seçime katılınır ya da katılınmaz, bu ayrıdır; yani bu, seçim sürecine katılmayı engellemez; bu sürece dâhil olanlar, seçime katılsın katılmasın, bu süreci, seçimlerin artık bir çözüm olmadığının, hatta ne denli anti- demokratik olduğunun ve dahi parlamentoda üyesi olan politik partilerin hepsinin ve olmayanların da büyük bölümünün, iktidar partisinin bir kolu olarak çalıştığının, ilaveten parti yönetimlerinin istedikleri milletvekillerini parlamentoya koopte ettiklerinin teşhir edilmesi açısından bir olanak olarak değerlendirirler; bunun aynı zamanda, seçimlerin, “boykot” edilmesi sloganlaştırılmadan da, boykot edilesi bir noktada olduğunun anlatılmasına olanak veren bir süreç olduğunun da farkındadırlar ve dahi, “boykot” sloganının da, parlamento dışındaki devrimci halk muhalefetinin genişletilmesi, yükseltilmesi açısından bir başka olanak olabileceğinin bilincindedirler; ancak bunun, Lenin’in işaret ettiği gibi, kesinkes ve her kötü ya da her çok kötü temsili kuruluşa uygulanabilir bir olanak olmadığını da bilirler!



Boykot ilanı ile birlikte, önümüzdeki seçim süreci içinde, titiz bir ajitasyon ve propaganda faaliyeti yürütülerek, çarpıcı örnekleri tekraren hatırlatmak gerekirse, seçimlere giren ve özelliklede parlamento üyesi olan partilerin, yani AKP-CHP-MHP ve HDP’nin, birbirlerinden farkı olmadığının, tek bir düzen partisinin kolları olma durumlarının çok aşikâr olduğunun, seçim sisteminin, dolayısıyla baraj sisteminin ve aday belirlemelerinin anti-demokratik olduğunun, parlamentoya girecek milletvekillerinin aslında milletin oyları ile değil, parti yönetiminin veya liderinin emir –komutasındaki bir kooptasyon yoluyla tayin edildiğinin ve bütün anayasal yolların ve yasal düzenlemelerin, alenen ve jet hızıyla oligarşinin, işçi ve emekçileri, yoksul köylüleri ezmeye, sömürmeye doyamayan büyük zenginlerin çıkarına hizmet ettiğinin ve bunun gibi pek çok olgunun ve politikanın teşhiri ile işçi ve emekçilerin, nesnel ve öznel olarak muhalif pozisyonda olan sınıf ve katmanların, grevlerle, kitle eylemleriyle, vb. seçimlerin boykot edilmesine katılımının artırılması mümkün olabilir; böylece, sınıfsal ittifakların sınırını ve hedefini, karşılıklı yer alımını içeren portresine net bir siyasal suret kazandırılabilir!
Böylece de parlamento dışındaki ve tümüyle seçim sisteminin anti-demokratik azizliği nedeniyle parlamento dışına sürüklenmiş olan devrimci halk muhalefetine kalıcı ve hem nitel, hem de nicel bir içerik kazandırılarak, rotası netleştirilebilir ve yolu genişletilebilir!
Örnek olsun, cumhuriyet olgusuna ve temel ilkelerine karşı cenk halinde olurken, buna karşın, kendisi de bir cumhuriyet olan ve de Tanzimat öncesinin bir cumhuriyeti olma yolunda koşar adımlarla ilerleyen, hem 12 Eylül faşist diktatörlüğünün devamı, hem de dinci-gerici faşist bir diktatörlük olan ve üstelik sadece ve sadece Kürt ve Türk egemen sınıflarının, yani büyük zenginlerinin hizmetinde olan, yani halka karşı, işçi ve emekçilere karşı olan bir rejimin savunusu içinde olmanın son derece manidar ve son derece yaman bir çelişki olduğu gerçekliği, parlamento dışındaki devrimci halk muhalefetinin rotasını netleştiren ve iktidar-“muhalefet” bloğu içindeki parlamenter partilerin ve parlamento dışındaki STK misli parti ve kuruluşların “muhalefet” renginin kazınıp, altındaki sacayağı işlevinin ortaya çıkmasını sağlayan önemli bir açıklıktır!
Ki bu açıklığın, parlamento atmosferinde, ya da seçimle elde edilecek bir sonuç ile sağlanabilmesi, yani bu iktidar-“muhalefet” bloğunun içinde ve onunla bulaşık bir şekilde sağlanabilmesi mümkün değildir; öyleyse açıklık biraz daha artmıştır diyebiliriz ve öyleyse buradan devam edebiliriz!
Lenin’in pek sevdiğim sözlerinden biridir, bilinçli ya da bilinçsiz, politik ahmaklar; yani gerçekten politik ahmak olanlar ile ahmaklığa yatarak politika yapanlar, dün olduğu gibi bu gün de, bütün çabalarını, halkın devrimci yöndeki ve parlamentodan özerk bir karakter taşıyan uyanışının genel yükselişini, ekonomik- politik grev ve kitle gösterilerinin yardımı ile mücadeleye akıtmak yerine, bu yükselişi, seçimlere ” âmin” duaları eşliğinde alçaltabilmek, rüzgârını hafifletebilmek, ateşini söndürebilmek, ya da ölü oyları AKP’de, CHP’de ve MHP’de, hatta HDP’de reankarne edebilmek için harcayabilirler ve harcamak için can attıklarını görebiliyoruz!
Buna şaşırmayız ve şaşırmıyoruz; tarihten aldığımız haberler var ve bizden sonrakilere, bu gün de hala var olduklarını biz de not düşerek haber veriyoruz; ama bu uyanış, bir kere yükselmeye başladı mı ki, bunu da tarihten biliyoruz, ne kadar alçaltılmaya, dizginlenmeye, söndürülmeye çalışılırsa o kadar hızlı ve güçlü yükselişe geçer ve geçiyor; çünkü bu yükselişin kıymet-i, harbiyesi, bir geç gelmiş dahi bireyin maddeden özerk zihinsel tasavvurlarında değil, tümüyle maddede, maddeden özerk olmayan gerçek insan faaliyetlerindedir; bu faaliyet içindeki insanların üretim ilişkilerindedir!
Öyleyse bugün de mesele seçimlere katılalım mı katılmayalım mı değildir; yani buna “evet” ya da “hayır” demek, içinde bulunduğumuz nesnel durumun temel görevini belirlemeye yetmez!
Seçimden önce önümüzde, seçim süreci içerisindeki faaliyetlerin olumsuz etkilerini bertaraf etmek ve seçim sonrası istenmeyen ama olası sonuçları zapt-ı rapta almak ve bundan da sonraki olası gelişmeleri denetim altına almak üzere çıkartılmak istenen faşist baskı yasaları için hızlı bir çalışma var!
Bu yasalar ya çıkacak, ya çıkacak diyorlarsa ki diyorlar ve harıl harıl çalışıyorlar ve de “muhalefet” de harıl harıl muhalefet etmemek için “muhalefet” ediyor!
Amman, muhalefet, parlamento dışında ve devrimci ve de halkçı temelde büyümesin ve iktidar -“muhalefet” bloğunu üzmesin!
Öyleyse bu refleksler, dinci-gerici 12 Eylül faşist diktatörlüğünün, dolayısıyla iktidar-“muhalefet” bloğunun seçim süreci ve sonucu konusunda pek de iyimser olmadığını gösteriyor; başka ifadeyle, kırk yıldır süren ve son on yıldır dozu oldukça artırılmış olan uyutma operasyonlarına rağmen, uyumaya itiraz edip, uyanışa geçmenin pek fazla etkili görünmeyen sessiz dalga boyundan ürktüğünü ve korkunun dozunu artırarak önlem almaya çalıştığını gösteriyor!
Yani biz görüyoruz, görenler hızla artıyor ama görmemek için gözlerini kapatanlar da hareket halindedir!
Demek ki, seçimden sonra, hatta belki seçim sürecinde de, sınıfsal saflaşmaların ve karşılıklı güç dengesinin ve sınıfların yer alımlarının çok daha keskin hatlarla kendini göstereceği, dolayısıyla 12 Eylül’ün devamı olmaya devam eden dinci-gerici faşist diktatörlüğün sacayağı olan “muhalefet”in üzerindeki rengin kazınmasının ve asıl renginin görülmesinin artacağı da açıkça görülmektedir!
Türkiye’nin yönetimini, tekellerin, büyük burjuvazinin, kısaca oligarşinin direkt olarak ve yek vücut ele aldığını ve işi şansa bırakmadığını uzun zamandır görüyoruz; bunun ,“sol” ve politik parti görünümlü, hatta “sendika” görünümlü ve irili ufaklı “demokratik” kitle örgütü görünümlü şimdi TC ile daha çok yönetişim halinde olan pek çok STK’lar da dâhil, HDP, CHP ve MHP en başta, hepsinin iktidar partisinin birer kolu gibi çalışmalarında ifadesini bulduğu açıktır!
Yani politika arenasında muhalif görünen bu düzeneklerin hemen hemen hepsi, işçi ve emekçilerin çıkarlarına, hatta toplumun ezici bir bölümünün çıkarlarına karşı yok edici saldırılar içinde olduğu açıkça görülen bir iktidar partisine muhalefet etmemeleri biryana, bu saldırıların dozunu artırmasına, kalıcı kılmasına ve elbette güçlü ve alternatifsiz görünmesine önemli bir katkı ve destek de sağlıyorlar!
Öyleyse, işçi ve emekçilerin, dahası toplumun ezici çoğunluğunun çıkarları, sadece bu çıkarlara karşı cenk halinde olduğu apaçık görülen iktidardaki partiden kurtulmayı değil, bu partinin tüm güçsüzlüğüne karşın, güçlü kalmasına bile isteye koltuk değnekliği yapan bu “muhalefet” renkli tablodan da kurtulmayı gerektiriyor!
Öyleyse, bu tablodan farklı, dışında ve karşısında konuşlanarak halkçı temelde bir çizgi üzerinde ilerleyen bir kurucu politik irade için perspektif açmak ve tüm devrimci güçlerin bu perspektif etrafında birikmesini, saflaşmasını ve konum almasını sağlamak ve de bu “muhalefet” renkli tabloyu süsleyerek bir illüzyon yaratan iktidar partisinin sacayaklarından ayrı ve uzak durmasını sağlamak gerekmektedir!
Bu bugünün en devrimci işlerinden birisidir!
Parlamentonun içine hapsedilerek ve aynı parlamento aritmetiği ile yürürlüğe sokulup, egemen sınıfın üyeleri ve kuyrukları arasında bir konsensüs sağlayarak meşruiyet ve resmiyet kazanacak olan faşist saldırı yasaları ile zapt-ı rapta alınması planlanan parlamento dışındaki muhalefetin, iktidar partisinin ve elbette onun asıl gücü olan “muhalefet” görünümündeki sacayaklarının bu oyununu bozması için; politik ve alternatif bir güç olarak bu iktidar-muhalefet bloğundan kurtuluşun manivelası olması için; gücünü parlamento dışında biriktirerek konum alması, zorunlu olarak ve sinsi yöntemlerle dayatılan iktidarın birer kolu gibi hareket eden “muhalefet” görünümlü sacayakları bloğuna karşı alternatif bir kurucu irade olmaya aday olması için, programını bu devrimci işin perspektifiyle çizmesi gerekmektedir!
Burada ilkesel çizgi, tarihten gelen derslerden çıkarılan sonuçların içindedir, seçimlerin tali önemde bir mücadele biçimi olması, temel mücadele biçiminin ise, içinde bulunduğumuz nesnel koşulları çok açık yansıtan birbirine benzeyen ve birbirini tamamlayan bir “muhalefet” ve iktidar bloğunun dayattığı seçim illüzyonuna karşı, geniş halk kitlelerinin dolaysız devrimci muhalefet hareketinin yükseltilmesidir!
Bu çizgi esas alınıp, ilkeselliği korunursa, halk kitlelerinin devrimci muhalefetinin, kurucu irade olma potansiyeli de korunabilir ve güçlendirilebilir ve elbette iktidar ve “muhalefet” bloğunun birlikte oynadıkları bu illüzyonist seçim oyununun büyüsü bozulabilir; halk kitlelerinin devrimci hareketlerinin, bu seçim tiyatrosu ile parçalanması, dağıtılması, denetime alınması önlenebilir ve ortaya iktidar-“muhalefet” bloğunun da yok sayamayacağı, dolayısıyla bu bloğu, özellikle de “muhalefet” renginin parçalanmasına da sebep olacak olan halk kitlelerinin sıkı sıkıya sarılacağı bir alternatif güç, rengi ve çizgisiyle netleşmiş bir kurucu güç, halkın alternatif gücü olarak, halk kitlelerinin bu seçim illüzyonuna ve bu illüzyonla kotarılmaya çalışılan oyunlara karşı devrimci meydan okumasının önünde yerini almış olur!
Bundan sonrasını, tarihin mantığı anlaşılır bir şekilde işaret etmekte ve zaten, ancak ve birbirlerine rağmen, bir iktidar-“muhalefet” ortaklığı ile ayakta duran tekellerin dinci-gerici12 Eylül faşist diktatörlüğü, tarihin mantığının bu işaret ettiklerini fena halde dikkate alarak, fena halde hazırlık yapmaktadır!
O halde şimdi en devrimci iş, bu devrimci halk muhalefetinin bir illüzyonist seçim oyunu ile boğulmasını, faşist önlem paketi ile zapt-ı rapta alınmasını önlemek için ve iktidar-“muhalefet” bloğunun birlikteliğinin deşifre edilerek dağıtılması, tabansız bırakılması için, bütün ilerici, devrimci unsurları ve sınıfsal güçleri daha sıkı biçimde birleştirmek ve yoğun bir sınıfsal saldırıya hazırlanan iktidar-“muhalefet” birlikteliğine karşı, devrimci halk muhalefetinin yükselişini, halkçı, laik, ortakçı, eşitlikçi bir emekçi cumhuriyetinin kurucu gücü olma yönünde ilerletmek için politik hüner göstermektir!
Böylece açıklık tamamlanmıştır ve en devrimci işin, bu politik hünerin rengi ortaya çıkmıştır!
Bütün bu çizilen rotaya ve devrimci tabloya alıcı gözle bakan herkes kendiliğinden görecektir ki, bu politik hüner, bu iktidar-“muhalefet” bloğunun, tekelci TC ’ye, aynı anlama gelmek üzere dinci-gerici 12 Eylül faşist diktatörlüğüne kol kanat germek için cumhuriyete ve temel değerlerine saldırıyı içeren politikalarını geriletmek ve durdurmak için tümüyle parlamento dışından yükselmeye başlayan devrimci halk muhalefetinin alternatif arayan kitlelere ilerici-devrimci bir alternatif olma ihtimali çok yüksek olan gücünü, büyütmenin ifadesidir!
Bu politik hüner, iktidar-“muhalefet” bloğunun işçi ve emekçi düşmanlığını, aydın ve laiklik düşmanlığını ifade eden içyüzünü, bu bloğun en önemli dayanağı olan “muhalefet” partilerinin şimdiye kadar her dara düştüğünde iktidara koltuk değnekliği yapmak olan tutumlarını deşifre etmenin de ifadesidir!
Ve demek ki bu politik hüner, yükselme eğilimi gösteren devrimci halk muhalefetinin gücünü, mevcut parlamento üyesi partilere ve son tahlilde bu partilerin yönetimlerinin atadığı ve içlerinde ehven-i şer olanları da olabilecek olan saylavlara ve elbette parlamento dışında kalan ve son tahlilde hep iktidarın güçsüzlüğüne çare olan parti ve kuruluşlara akıtmanın ifadesi değildir; aksine bunu önlemenin ve bu bloğu dağıtmanın ve parlamento dışından yükselen devrimci halk muhalefetini alternatif olarak öne çıkartmanın ifadesidir!
Öyleyse bir kez daha altını çizmek için tekrar etmek gerekirse, bu devrimci muhalefetin gücünü, öteden beri iktidara koltuk değneği olan bir “muhalefet”e akıtan bir politik hüner, bir devrimci iş, bir devrimci hüner olamaz!
Böyle bir hüner, olsa olsa bir cambazlık olup, bu yükselme potansiyeli yüksek olan devrimci halk muhalefetini boğmanın, dizginlemenin, sönümlendirmenin ifadesi olacaktır!
İşte şimdi buradayız ve burada seçimlere katılmalı mı, yoksa boykot mu edilmeli sorusu gündemde tutulmaya ve bir çerçeve çizilmeye çalışılmaktadır.
Elde olan veri ise, artık seçimlerin bir çözüm olmaktan çıktığı, seçime katılan hemen hemen bütün partilerin, daha neti, iktidar partisi ile parlamento üyesi muhalefet partilerinin istisnasız hepsinin bir ve aynı olduğu ve iktidarın gücünü bu bir ve aynı olma olgusundan aldığı gerçekliğidir; ancak bu bir veridir ve nesnel bir olgu olmakla birlikte, kitleler bu nesnellik ile ne kadar yüz yüze ve hangi düzeyde sarsılmış durumdadır, bu konuda yeterli veri yoktur, hatta daha doğrusu, bu nesnelliğin kitlelere yansıması pek de yüksek görülmemektedir!
Ancak görülmemesi var olmadığını göstermez!
Bununla birlikte bir devrimci yükselişin hissedilir derecede kıpırdadığı, hatta sanki bir genleşmişlikle-sessizlik arasında sıkışıp, zembereğini boşaltacak bahaneyi arar halde, ufukta asılı durduğu yerden mevcut durumu ve görevlerini belirlemek için, akıl yürüten devrimcilerin aklına ve yüreğine doğru dimdik bakmakta olduğu da görülmektedir!
Ve devrimciler bilirler ki, Lenin’in ifadesiyle, güçleri dâhilinde olduğu ölçüde, devrimci bir yükselişin yolunu hazırlamak ve uygun anda boykotu reddetmemek, politik hünerlerin içindeki bir görevdir; ama “boykot” sloganına, her kötü ya da çok kötü temsili kuruluşa uygulanabilir gözü ile bakmanın kesin bir yanılgı olacağını da bilirler!
Ve şimdi, seçimlere katılmanın, her halükarda, yükseliş eğilimi gösteren devrimci öfkeyi azaltmaya, mevzileri yine yeniden birbirlerinden farkı olmayan fakat iki ayrı mevzide görünen güçlerin uyumlu birlikteliğinin ifadesi olan iktidar-“muhalefet” bloğuna teslim etmeye, dolayısıyla devrimci halk muhalefetini yanlış yola sevk etmeye ve dinci-gerici 12 Eylül faşist diktatörlüğünün konuşlanmasını pekiştirmeye yarayacağının aşikâr olduğu bir zamanda; herhangi bir “anayasal” kanaldan başka, doğrudan çıkışlar arayan ve bulan yığınların zengin devrimci enerjisi var mıdır ve dinci-gerici 12 Eylül faşist diktatörlüğüne karşı süreklilik arz eden ve artma eğilimi gösteren ve de devrimci faaliyet ile artırılması mümkün olan bir gücü ve saldırısı var mıdır ve nerede mevzi almıştır? Sorusu öne çıkmaktadır!
Çıkmıyorsa, çıkmış olmadığına inanılıyorsa, bu soruyu öne çıkartmak ve cevabını nesnel koşulların tahlilinden bulmak gene devrimcilerin görevi ve devrimci işlerinin içindedir!
Bu soru bir kere sorulup, cevabı olumlu olarak ortaya konuldu mu, yani bu gücün varlığı teslim edildi mi, ifadesini iktidar-“muhalefet” bloğunun uyumlu birlikteliğinde bulan dinci-gerici 12 Eylül faşist diktatörlüğünün konuşlanmasına karşı devrimci halk muhalefetinin zayıflatılması için, aynı iktidar-“muhalefet” bloğu tarafından, bilinçli ve kendi çaresi olarak öne çıkarılan ve hatta dayatılan seçimleri savunmak ve katılmak, Lenin’in ifadesiyle, gerçekten bir politik cinayet olur mu? sorusu da kendiliğinden ortaya çıkacaktır!
Ve biz şunu da biliyoruz ki, devrimciler için boykot, işçi ve emekçileri, dinci-gerici 12 Eylül faşist diktatörlüğünün karşısına çıkaran bir taktik çizgi değildir; ama özel koşullar altında uygun düşen, uygun düşünce de son derece belirleyici olan özel bir savaşım aracıdır.
Buna ek olarak, nesnel-koşullar, her ne kadar seçimlerin artık çözüm olmayacağını ve sonucu değiştirmeyeceğini gösterse de, kitlelerdeki bilinç ve hareketlilik durumunun buna uymadığına inanılıyorsa ve dolayısıyla parlamento dışındaki muhalefetin birikiminin heba edilmesi riski göze alınamıyorsa ve haliyle doğrudan “boykot”sloganı ile harekete geçme konusunda tereddüt ediliyorsa, velhasıl, bu devrimci uyanışın en doğru şekilde değerlendirilmesi konusunda yanlışa düşme kaygısı taşınıyorsa, “boykot”a da“seçime “de devrimci bakış perspektifini elden bırakmadan, seçim sürecini en verimli şekilde kullanarak, devrimci halk muhalefetinin kendi içinden seçtiği bağımsız temsilcileri, devrimci halk muhalefetinin dışarıdan denetimi altında, parlamentoya gönderilebilirler!
Ama şu çok açıktır ki her halükarda sonucu, parlamento dışında konum alan ki buraya, iktidar ve iktidarın “muhalefet” gömleği giymiş ya da giydirilmiş sacayaklarının birlikteliğinin ifadesi olan iktidar-“muhalefet” bloğunun, deyim yerinde ise şiir gibi uyum içinde sürdürülen birlikteliği tarafından sürüklenmiş olan devrimci halk muhalefeti belirleyecektir!



Bu muhalefetin, tarihsel-nesnel seyri, ilerici-devrimci - halkçı temelde, laik, eşitlikçi, ortakçı ve Kürt-Türk emekçilerinin birlikte, kardeşlik içinde, özgür iradeleriyle katıldıkları bir emekçi cumhuriyetinin kurucu iradesi olarak güçlenme yönündedir!
Tarihin mantığı bunu işaret ediyor ve bu, birilerini fena halde ürkütüyor.
Fikret Uzun
26-Şubat-2015