8 Haziran 2014 Pazar

DEVLET BİR DÜDÜKLÜ TENCERE MİDİR PEKİ HANİ BUNUN SAHİBİ



DEVLET BİR DÜDÜKLÜ TENCERE MİDİR  PEKİ HANİ BUNUN SAHİBİ
Çok anlattım ve hep ya susarak, ya tartışmaktan kaçarak, ya da yarım doğrularla işi kotarmaya çalışarak anlattıklarımın doğruluğunu, maddeden bağımsız olmadığını, karşılığı olmayan bir ütopya olmadığını teyid ettiniz!
Ve üstüne üstlük her seferinde merdi kıptinin durumuna düştünüz!
Şimdi gene aynısını yapıyorsun; bir sürü boş beleş lakırdı; hangi ucu hangi uca denk gelecek belli değil, ama maksat HDP propagandası ve “buna mercek tutanların elini-kolunu-dilini bağlayabilirsek, daha rahat propaganda ederiz” yaklaşımı!
Bağlayabildiniz mi? Hiç sanmıyorum ve siz de sanmıyorsunuz!
“Mesela Halkların Kongreleşmesine ulak arkadaş neden itiraz ediyor, bunu açıklayamaz”mış!
Peki, onca açıkladıklarım nedir, yemek tarifi mi?
Peki, politik tarafına değil de hangi tarafına değineceğim, hem bir ideolojiniz kalmamış, hem de siz kendiniz demiyor musunuz, “artık dank etti, tövbeye geldik, “demokratik” siyaset yapacağız, ne olur buna imkân verin” diye?
Hani derler ya çocuktan al haberi diye, Devrim 02 alınmasın, özetlemiş durumu, “Öcalan silahlı mücadelenin yerini siyasi bir mücadele alması için devletten ricada bulunmuş ve bu konuda devlet ikna olmuş. Bundan dolayı savaş durmuş. Devlet operasyon yapmamakta imiş. Bunun karşılığında PKK de eylem yapmamakta imiş. Sadece Karakol yapımları olduğunda halk gidip engellemekte imiş. Bu arada KCK tutsaklarının çoğu serbest bırakılmış.”
Yani istediğiniz imkân verilmiş işte öyleyse çok anlayışlı bir devlet ile karşı karşıyasınız; öyleyse ne diye devlet deccaldır, şudur, budur diye yakınıp duruyorsunuz?
Türkiye devrimci hareketi ile uğraşmanıza ne gerek var; yoksa politik değil de yalnızca insaniyet namına mı uğraşıyorsunuz?
Hem zaten “Dev-Yol örneği ya da yolu, PKK devrimciliği karşısında, devletin kabuğuna yapışmaktır. Bunlara küçük-burjuva reformizmi, radikalizmi veya bambaşka isimler de verilebilir. Bunlar ayrı, ancak şu açık: PKK’ye kesinlikle dürüst yaklaşmadılar.” Diyen de siz değil mi idiniz; ne yapacaksınız bu dürüst olmayan ve devletin kabuğuna yapışan devrimcileri?
Hem gene siz demiyor mu idiniz, “Devlet, ’PKK geride kalsın, siyasileşsin‘ diyor. Bu, ’PKK çözülsün, bitsin demektir.’ Bu esas politikadır. Diğerleri bu esas politikaya başka yollardan yaklaşıyorlar.”
Peki öyleyse, şimdi nereden çıktı bu “demokratik” siyaset merakı?
“Cepheden saldıranları da, Soldan hücuma geçenleri” de net olarak mahkûm etmiştiniz; yani, “PKK’nin bütün eylemleri aşırıdır’ diye saldıranlarla, PKK’yi yeteri ölçüde devrimci ya da solcu bulmayanları” bir güzel tarihe not düşmüş ve mahkûm etmiştiniz işte; şimdi neden bunların peşinde koşuyorsunuz, ille de çatımızın altına gelsinler diye?
Dün “Hepsinde eksik olan” bu gün tamamlandı mı yani?
Yani, dün yapamadıkları ‘Kürdistan Devrimi’ ve ‘PKK değerlendirmesi’ni bugün yapıyorlar mı da peşlerine düştünüz, yoksa siz mi onların tarafına geçtiniz?
Sahi siz Kürdistan devriminden çoktan vazgeçmiştiniz değil mi?
Ve kongreleşme politikanın içinde değil mi? Kongre bir filozoflar yarışması mı?
Ve ne de güzel teşhis koymuşsun, bravo, bak bu benim aklıma gelmemişti; kronik hastalık öyle mi? Yani güç olmadan politika yapmak, dolayısıyla eleştiri veya itiraz yöneltmek, bu kronik hastalık öyle mi?
Oysa gözlerin ve kulakların sımsıkı kapalı gezmesen sen de görecek ve duyacaksın ki, politika güç biriktirme, karşı tarafın güçlerini dağıtma, onu silahsız bırakma ve biriktirdiği gücü karşı tarafa yönlendirme sanatıdır!
Ama siz teslimiyet batağına öyle bir batmışsınız ki, ancak elde güç var ise, o zaman politika yapılabileceğini hayal ediyorsunuz; edin edin de, bunu bize niye dayatıyorsunuz?
Yani, siz şimdi güç olduğunuz için mi demokratik politikaya yöneldiniz? Ondan önce politika yapmıyor muydunuz? Savaşın politikanın şiddet yoluyla devam etmesi demek olduğunu da mı unuttunuz ve bir daha hatırlamamaya mı karar verdiniz?
“Parti hareketimizin çıkışında, en önemli iki etkenden biri Vietnam Devrimi, bir diğeri ise, Türkiye Devrimci Gençlik Hareketidir.” Derken gücünüzün zirvesinde miydiniz?
Yani siz hem ne dediğinizi hem de ne yaptığınızı bilmiyorsunuz!
Bak işte burada aklıma geldi, hani diyorsun ya, “güç olmadan politika yapmak bu toprakların sosyalistlerinin/komünistlerinin kronik hastalığı” imiş ya, on yedi Şubat devrimini haber alır almaz Rusya’ya dönen Lenin’le de boş beleş konuşuyor diye gırgır geçmişlerdi; ama gırgırın hasını önceki şubat devrimi öncesi yapıyorlardı; ama sen bunları bilirsin değil mi? Bilirsin bilirsin de sonucu, hâlâ köy komünlerinde takılı kaldığın için unutmayı tercih ediyorsun!
Neyse bak şimdi ben sana başka bir şey anlatacağım, iyi dinlemelisin; üstelik beleş yazdığım için, okuyana da beleş!
Sevgili BORGA, asıl sorun ağaların ve şeyhlerin yıkılmasıdır; egemen sınıflar, birincisi, Kürt coğrafyasında ağalar ve şeyhler olmadıkça; ikincisi, imam hatipler olmadıkça Türkiye’yi yönetemeyeceğini ve fabrikada sükûnetini, sınıf barışını sağlayamayacağını düşünüyordu ve artık düşünecek bir şeyleri kalmamıştır!
TİP, uzun yıllar oldu, düzenledikleri Doğu Mitinglerinde “Kürt halkı vardır” derken, Kürtleri yükseltmeye çalışıyordu ve anında kapatıldı; yanlış hatırlamıyorsam, şimdi HDP’nin danışma kurulunda olan Tarık Ziya Ekinci de o mitinglerde vardı; bundan yıllar sonra Öcalan da Kürtleri aşağıda bularak yükseltmeye çalışıyor ve TİP’i sürdürüyordu!
Peki, ne oldu, Kürt halkı yükseldi ama irtica daha fazla yükseldi ve şimdi Öcalan Kürt halkını yükseltmekle değil, hayalleri bir yana, irtica ile de dans etmekle meşguldür!
Ama Öcalan dün şu soruyu soruyordu, bir süredir senin de dilindedir, “Peki elinde geriye ne kaldı?” ve cevaplıyordu; Diğerleri yanında, "sosyalizm maskeli sosyal-Şoven grupların safları bulandırmasının da etkisizleştirildiği gören ve bu silahlar ile artık PKK’yle savaşamayacağını anlayan 12 Eylül rejiminin, elinde kala kala, tekrar eski silah kalmıştı! Bin yıllık saldırı silahına tekrar sıra gelmişti."
Öcalan bunu söylüyordu ve şöyle ekliyordu;
"Kürt toplumunun geri özellikleri, mezhepler, tarikatlar eliyle çok yönlü parçalanmışlığı sonucu,’ din silahını bir kez daha kullanalım’ dediler. Zaten Özal tarikatçılığı, Evren dinciliği, boşuna değildir. Böylelikle yayılmak, Türklüğe atılım kazandırılmak isteniyor. Bu, eski ideolojik silaha sarılma anlamına geliyor. Bu konuda özellikle Suudi’nin mali desteği alındı. Batman, Diyarbakır, Urfa, Silvan gibi yerleşim merkezleri ve önemli Kürt şehirleri, tarikat yuvaları ile dolduruldu."
Şimdi, popülizmde sınır tanımıyor, ümmet toplumunu sosyalizm ile özdeşleştirecek kadar ileri gitmiştir!
Bu gün Kürt aydınlarının hemen hepsinde irtica ile flört, en başat ilke halindedir! İlk dansın tasfiye ettiği TKP’nin son genel sekreteri olan Nabi Yağcı’ya ait; belki yeni mürtecilik onunla başlamamıştır ama onunla popüler olmuştur; olduğunu biliyoruz ve şimdi Nabi’nin boşluğunu doldurmayı politika sayanların, Öcalan’a iltica ettiklerini görebiliyoruz!
Yerindedir! Uygun ve kaçınılmazdır demek istiyorum!
Hepsi, bilimsel, demokratik ve ümmet toplumuna sahip bir sosyalizm aşkı içindir!
Ancak bunlar, devlet bu türü istediği için bu kadar heyecanlı bir şekilde irtica ile dansa tutuşmuşlardır!
Ama garip olan, en çok onlardan “devlet deccaldır” haykırışı yükselmektedir!
Öyleyse doğru yoldadırlar; devletin yolundadırlar demek istiyorum! Artık devletin “ulus-devlet”i yıkıp, irticai bir devlet yapılanması ile ümmet toplumunu kurmak istediğini görebiliyoruz ve yakınlıkları buradan geliyor! Ne tesadüf diyemiyoruz!
Devlet deccalmış! Ya bu devletin sahipleri, egemen sınıflar, sermayedarlar, büyük büyük zenginler ve onlarla bin bir bağ ile bağlı ağalar, beyler, şeyhler?
Bunlar melaike midir?
Peki BORGA kardeşim, devlet bir düdüklü tencere midir ki düdüğü bozulunca düdüğüne kızıp tencereyi değiştirelim ve mümkünse düdüksüz olanı alalım? Ya da hiç almayalım, toprak kaplarla idare edelim?
Peki ya sahipleri ne olacak? "Tenceremi değiştirtmem" derse ne yapacağız? Burada insiyatif devlette mi, yoksa ona egemen olanlarda mı, ona sahip olanlarda mı?
Devlet, onu ortadan kaldırmayı hedeflemedikçe, hep ona sahip olanların, ona egemen olanların düdüğünü çalacaktır ve giderek düdüğü bozulacak ama sahipleri çaldırmaya devam edecektir; yani mesele düdükte değil, düdüğün kimin elinde olduğundadır!
Sosyalistler ise düdüğü çalmayan, bozuk tencereyi hiç beklemeden değiştirirler; hatta değiştirmeden önce, biri gelip bu bozuk düdüklü tencereyi kullanmasın diye, onu parçalarlar ve çöpe atarlar; yerine daha yeni ve daha emin öten tencereyi koyarlar ve bunu yaparken de bu tencerenin de eninde sonunda miadını dolduracağını ve en sonu ona artık ihtiyaç kalmayacağını bilerek, buna inanarak ve bunun için hazırlık yaparak hareket ederler!
Yani, düdüğü de kendisi de bozuk diye onu parçalayıp, artık kullanmayalım demezler; çünkü henüz o olmadan olmayacak bir zamanda olduklarını bilirler ama ona aşkla da bağlanmazlar ve ondan kurtulmak için onunla olmasa da olacak olan koşulları yaratmaya çalışırlar ki bunun için en çok kullandıkları, bu tencere olacaktır; ama bu tencere, önceki sahiplerinin elinden alınıp, tamir edilen bir tencere olmayacak, yepyeni bir tencere olacaktır!
Hepsi bu ve bu basit denklemi anlamamak için ancak tarih öncesinde yaşamak veya tarih öncesinin öğretilmiş düşüncelerine aşkla bağlı olmak gerekmektedir!
İşte şimdi tam buradayız ve artık Kürt ve Türk aydıncıkları, hatta “komünist” etiketli azap zebanileri, “devletsiz bir ümmet devletinin”, “en bilimsel sosyalizm“ olduğunu vaaz edebilmektedirler!
Ve bunu bir kere eleştirip, bunun yanlış olduğunu söyleyenlere artık, dün olduğu gibi, hemen yafta yapıştırmıyorlar, “az bekle araştırıp sana döneceğim, seni ikna edeceğim” diye karşılık veriyorlar!
Döndüklerinde, “yanlış değilmiş; bunu vaaz edene sordum, yanlış olmadığını söyledi” yollu cevap veriyorlar ve hala eleştirirsen, “uzatma artık, uzatırsan, bizim için Kürt düşmanı ve Kürtlerin özgürlüğünü istemeyen olursun” diyorlar!
“Demokrasi” anlayışları budur ve pek “demokratik “olmaları buradan geliyor; daha doğrusu her yere “demokratik-demokratik” bakan gözleri, demokrasinin zerresini bırakmayan 12 Eylül faşist diktatörlüğüne şaşı bakmaktadır!
Demek ki neymiş?
Devlet düdüğü bozulmuş bir düdüklü tencere değildir; diyelim ki öyle, mesele onu atıp toprak kaplar kullanmak değildir; onu atacaksak, ondan daha yeni ve daha emin ve daha işlevli olanını kullanmak için atmaktır!
Devamını zaten biliyorsunuz!
Ama ne dediğinizi hâlâ bilmiyorsunuz; hem “bütün devletler deccaldır” yollu, bu düdüğü bozuk tencereyi atalım, onsuz yapalım diyorsunuz; hem de içinde “demokrasi” şurubu kaynatarak tencerenin düdüğünü tamir edebileceğinizi vaaz ediyorsunuz!
Buna düpedüz mızıkçılık denmezse ne denir?
Ben başka türlü diyorum BORGA kardeşim, yani "kronik hastalık" demiyorum, yanılgı değiştirme hastalığı diyorum ve farkında mısınız bilmiyorum ama bu hastalık sizdedir!
Ne diyordunuz, dürüst yaklaşmıyorlar; peki siz yaklaşıyor musunuz? Bilimsel-demokratik sosyalizm öyle mi? Devlet deccal öyle mi?
Bir süre önce bu tartışmada Quarter çok dikkat çekici bir iğneleme yapmıştı ama kimsenin canı yanmamıştı, olabilir gözden kaçmıştır, ama benimkilerden kaçmaz ve şimdi hatırlatıyorum; Quarter HDP programının en sevdiği bölümünün “sosyalizm” den söz eden sayfası olduğunu ifade etmişti! Pek anlaşamayız ama bu vesile ile hakkını vermeliyim ve kutlamalıyım, borcumdu ama tartışmaya dâhil olmak istemiyordum, bu gün vesile oldu, teşekkür borcumu ödemiş oluyorum!
O zaman bakmıştım, HDP’nin programında ne “sosyalizm” sözcüğü, ne de “devrim” sözcüğü yer almaktadır! Ayrıca, işçi ile sınıfı yan yana koyabilmişler ama mücadele ile sınıfı yan yana koymaktan özenle kaçınmışlar! Devrimden ise inadına korktukları çok net olarak görülüyor!
Öyleyse, dün Öcalan’ın mahkûm ettiklerinin bu gün neden peşinde koştuğunuzun kıymet-i harbiyesi anlaşılmıyor mu? Çünkü birincisi, HDP’nin bu toprakların gerçek devrimcilerini tavlama şansı yoktur; ikincisi, galiba o peşinden koştuklarınızla artık aynı yere düşmüşsünüz !
Daha ne? Biz boşuna mı "geldiler geldiler bir karanlığın içine girdiler "diyoruz?
Fikret Uzun
06-Haziran-2014

4 Haziran 2014 Çarşamba

KARANLIĞIN İÇİNE GİRENLER KARANLIK GÜÇLERCE ARAMIZDAN ALINANLARIN HESABINI SORAMAZLAR



KARANLIĞIN İÇİNE GİRENLER KARANLIK GÜÇLERCE ARAMIZDAN ALINANLARIN HESABINI SORAMAZLAR
Sevgili CHE, dediğin gibi oldu, alıntılamaya gerek duymadın ve ayrı dillerin üzerinde tepindiğimizi sessizliğinle kanıtladın; oysa mesele ayrı dil değil, ayrı gerçekliktir; daha doğrusu meseleyi ayrı dile indiren sensin (sizsiniz) ve senin gerçekliğinde bir mahkûmiyetin ifadesi var ve benim resmettiğim gerçeklikleri görmemeyi de içeriyor; göremezsin ve aslında gördüğünü kelimelerinin arasına sıkıştırarak gösterirsin; gösteriyorsun demek istiyorum; görebilenlere tabii!
Merak etme ben görüyorum ve emin ol sen ve sizler de göreceksiniz; çünkü benim gösterdiğim gerçeklik maddeden geliyor; Öcalan’ınki gibi maddeden özerk değil demek istiyorum.
Ve ben ayrı dilden değil aynı dilden yanayım; devletsiz olmak, sınıfsız olmak, sınıf kavgasız olmak ayrı dil olmayı otomatik olarak ortadan kaldırır ve dili bir ve aynı yapar; bu nedenle devleti reddederken, sınıf yerine merkeze insanı koyarken ki siz bunu bile aşmışsınız, şimdi bir de ümmeti keşfettiniz, ayrı dilden, ayrı halktan, ayrı milletten ilanihayet vazgeçmemek için bin dereden su getiriyorsunuz!
Oysa biz, genel olarak devlete, özel olarak ulus devlete, sınıfın ve ulusun gelişmesini ve formasyonunu tamamlaması ve kendisi ile birlikte ortadan kalkmalarının şartlarına ulaşılmasının garantilenmesi çerçevesinde bakıyoruz ve bu çerçevede sınıf ortadan kalkacaksa ulusun da ortadan kalkacağına ve istesek de istemesek de merkezde insan olmuş insanın kalacağına inanıyoruz!
Aslında uzun uzun dizdiğim cümleler dar pencerelere dinamittir; genişletiyorum ama dediğim gibi, ne kadar genişletsem ortada bir mahkûmiyet varsa darlık bozulmuyor; dar pencerelerinize aşkla bağlı gibisiniz!
Evet, bak ne güzel söylüyorsun ve çok doğrudur, aslında şarampolden kurtulmak için dipsiz bir çukura koşuyorsunuz; Kürt halkını koşturuyorsunuz demek istiyorum; ama Kürt halkı bir kere dipsiz kuyuları görmüştür; gösterenler şimdilerde gösterdiklerinin üzerini örtseler de bu görülmüştür ve Anter’i anmışsın, ne iyi etmişsin ve artık Musa Anter yok ama sen ve sizler onun ne için öldürüldüğünü bir kez bile sormamışsınızdır; sorsanız da önünüze konan cevaba fit olmuşsunuzdur; Musa Anter bu günleri görse idi, sadece “O, dağdan öylesine konuşur” demezdi “ Kürt halkını uçuruma götürüyor ve götürüyorsunuz ” derdi!
İşte bunu diyemesin diye bu dünyadan ve aramızdan alındı; artık ne o bizi görebilir ne de biz onu görebiliriz ve ne ona bir şey sorabiliriz, ne de o bize “uçuruma gitmeyin” diyebilir!
Ama daha önce dedikleri, bu gün bunu diyeceğinin kanıtıdır! Musa henüz Kürtlerin “Kürt vardır” demekten korktukları bir zamanda, Türkiye’de “Kürt vardır” diyen ve anında kapatılan TİP’te Kürt halkının ulusal kurtuluşu yanında Türkiye’nin işçi sınıfının ve emekçilerinin sosyalist bir devrimle kurtuluşu için önde idi!
Öcalan ve arkadaşlarının, adını ne koyalım ne koyalım parti mi olsun, o mu bu mu olsun diye teati yaparak sonunda İŞÇİ PARTİSİ koymaları tesadüf değildir; işte bu nedenle “geldiler geldiler bir karanlığın içine girdiler “ diyoruz ve “tez oradan çıkmalılar” diye ekliyoruz!
İşte Musa Anter bunun için aramızdan alındı! Tıpkı Fransa’daki katliamda olduğu gibi! Ama sen bunu görmemeye mahkûmsun, öyle anlaşılıyor!
Ve işte biz bu nedenle “devrimcisizleştirmek”ten söz ediyoruz! Gözlerinizin içine sokuyoruz ama gene de görmemek için bin dereden su getiriyorsunuz!
Musa Anter, belki de Öcalan’ın inmediği misli Kürt halkının derinliklerine inmişti; hem yüreklerine hem akıllarına girmişti! Velhasıl Musa Anter’i ve onun gibileri, Kürtler bugün girdikleri karanlığa kolay girsinler diye aramızdan çekip aldılar, çünkü Musa ve onun gibileri, kendilerini Kürt halkına ve devrimine adadıkları için, Kürt halkının sevgilisi oldukları için vurdular; karanlık güçler, onları, sevgilisi oldukları Kürt halkını bir karanlığa hapsetmeyi kolaylaştırmak için vurdular!
Karanlık diyoruz, karanlığı giyinmiş güçler böyledirler, her yerde ve her zaman umduklarını ararlar ve bulmak isterler; bulamazlarsa aramızdan alırlar; işte Musa Anter’i bu nedenle aramızdan aldılar!
Umduklarını bulduklarına ise yürü ya kulum, karanlık önündedir yollu önlerine halı sererek karanlığa davet ederler!
Pek diyalektiktir; karanlık varsa aydınlık da vardır ve tersi de doğrudur; aydınlık varsa karanlık hareket halindedir ve aydınlığa hücum ile karanlığı çoğaltmak temel politikadır!
İşte Musa Anter, karanlığa koşmuyordu, bütün aydınlığıyla karanlığa saldırıyordu; Kürt halkının karanlığın aynasında kör olmasını değil, aydınlığın aynasında, yön vereceği kaderini, geleceğini görmesini istiyordu; karanlık güçlerin umdukları bu değildi ve umduklarına model olsun diye Musa’yı karanlığa çekip vurdular!
Onları, Musaları, kimse önder ilan etmedi, Kürt halkının sevgilisi ilan etmedi, Kürt devrimine adanmış olduklarını ilan etmedi, hatta bu konuda tek kelime edilmedi ama onlar, hep Kürt halkının aklında ve yüreğinde bu idiler ve budurlar!
Onların yerine, ilan da edilse, dayatılsa da, akıllara kakılsa da artık kimse geçemez, geçemeyecek! Bunun için, onlar gibi olmak gerekir ve onlar gibi olanları yüksek tutmak gerekir ve dahi onları yüksek tutanları yüksek tutmak gerekir; sözle değil, özle ve fiziki olarak ve elbette bu, susarak da olmaz, sükût altındır diyerek de olmaz!
Takrir-i sükûn zamanından beri sükûtu altın yapmak için uğraştılar ve hâlâ uğraşılan budur ki sükût,  sınıf barışının, ümmet toplumunun ve en sonu insanın ve daha çok sınıfın ümmileştirilmesinin ifadesidir!
Devrimcisizleştirmek ve karanlıkta ikbal aramak ve aratmak, bu sükûnetin, bu sükûtun hareket halinde olmasının ifadesidir; hareket halindeki bu karanlık mekanizmaları “sol” renkle kafalara kakmak ise en sinsi ve en büyük ihanettir; tarihe çoktandır kaydediyorum ve hep silmeye çalışıyorsunuz. Mahkûmiyetiniz bu yöndedir!
Sadece siz mi? Elbette değil ve size yergi taşları fırlatanların pek çoğu da bunun içindedir!
Velhasıl hepsi birden, farkında olanı olmayanı, karanlığın aynasında kör dövüşü yapmakta ve dar penceresini korumaya çalışmaktadır! Bunlar, bu cümleler, sessizliğine cevaptır, neden sessizsin buna işaret etmek içindir; her yerde “devrim” ve “devrimcilik” görüp, “devrimcisizleştirme”nin temel politika olduğunu görmemenizin ilginçliğine işaret etmek içindir!
Ve son olarak omzunda tüfeng taşımanın değil, onun kime doğrultulmuş olduğunun önemli olduğunu ve daha da önemlisi, doğru düşüncenin, maddeden gelen düşüncenin, omuzda taşınan ve üstelik yönünü şaşırmış tüfengten çok daha fazla önemli, etkili ve belirleyici olduğunu hatırlatmak içindir; düşünceler karanlık ise, karanlığa hapsedilmiş ise, aydınlığa çıkmıyor ise, tüfeng taşınsa ne olur, taşınmasa ne olur demek istiyorum!
Ve ayrıca, bu cümleleri, anlamamaya mahkûm bir halinin de olduğunu yüzüne kalın harflerle vurmak için dizdiğimi de hatırlamanı istiyorum!
Benim liderliğe, önderliğe ve elbette devrimci müdahaleye, iradeye itirazım yoktur!
Sizin buna sonsuz ve hırçın itirazlarınız olduğu halde, bunu bir mekanizma olarak ve fetişleştirerek dayatmış olmanıza dikkat çekiyorum; despotun da, deccalin de, canavarın da son tahlilde iyisi kötüsü yoktur, bunu biliyoruz ve hepsinin başlangıçta ve daha çok da ortaya çıkmadan önce sevimli olduklarını ama eninde sonunda bir mesihe ihtiyaç duyulduğunu ki mesihe de son tahlilde bu canavarı, deccalı, despotu yenip, yerine yenisini ama sevimli suretinde koymak için ihtiyaç duyulduğunu; başka ifadeyle bin yıl sürecek bir sükûnet iklimini kurmak için olduğunu işaret ediyorum!
Daha da açmak gerekirse, mesihe, ezilen ve sömürülen hiçbir kavmin, hiçbir toplumun, hiçbir sınıfın ihtiyacı olmadığını; tam tersine mesihin, ezen ve sömürenlerin yarattığı ve dayattığı bir yüce kurtarıcı olduğunu ki son tahlilde ezen ve sömürenler için lazım gelen çok uzun zaman sürecek bir sessizliğe, sükûnete olan ihtiyacın ifadesi olduğunu vurguluyorum!
Yani dayatılan bir “önderlik” de eninde sonunda bir canavarın, bir deccalin, bir despotun embriyon halidir, sevimli halidir demek istiyorum!
Hepsi bir devlet halinin ifadesidir ve devlet, ortadan kaldırılmak üzere kullanılmak için tutulursa sevimliliğinden bir şey kaybetmez diyorum ve ortadan kaldırılmasına kendisi de itiraz etmez diyorum! Öyleyse gökten inecek veya yerden bitecek bir mesihe olan ihtiyacın da kendiliğinden ortadan kalkacağına işaret ediyorum!
Mesihin, insanlığından uzaklaşmış olduğunun farkında olan ve kendisi ile birlikte, bu uzaklığın içinde yüzen insanlığı kendine, aslına, insanlığına döndürmek için, devrimcileştiren eylemi ile toplumsallaşmış ve toplumsallaştırmak için umutla ve iyimserlikle çaba sarf eden insan olduğunu; ama ondan önce, bu insanlıktan uzak haliyle kendi kendisinin ve insanlığın mesihi olarak tarih sahnesine çıkacağını ve daha öncekilerde olduğu gibi, barbarlığı barbarlıkla yenmek zorunda kalacağını; ancak bundan sonra aslına dönmüş insanlığın kapılarının açılacağını ve ancak bundan sonra devlet olsun, önder olsun, despot olsun, deccal olsun ve elbette sınıfın da ulusun da, hepsinin birden varlık nedeninin ortadan kalkacağını ve geriye bir tek insanlığına dönmüş insanın kalacağını hatırlatıyorum. Bunun, insanlıktan uzak ve insanlığa düşman olanların egemen olduğu bir dünyada, onlardan bu egemenliği, haliyle onlar gibi insanlıktan uzaklaştırılmış insanlar tarafından alınmadıkça ve insanlığa dönülmesinin kapılarının açılmasının garantilenmediği müddetçe mümkün olmadığını ısrarla hatırlatıyorum!
İşte bu nedenle insanlığın karanlığa değil, aydınlığa ihtiyacı vardır; mesih de, önder de, devlet de aydınlıkta sevimlidir ve karanlıkta hepsi eninde sonunda, deccaldir, canavardır!
İşte bu nedenle karanlık güçler çağırıyorlarsa kendi mesihlerini çağırmaktadırlar ve mesihleri, aydınlık iklimlerde hiçbir zaman gökten inemezler ve yerden bitemezler; dolayısıyla dünyayı topyekün karanlığa mahkûm etmeye çalışmaları bundandır!
Çünkü deccal aydınlığın canavarı, mesih ise karanlığın sevimlisidir ve son tahlilde ikisi bir ve aynıdır!
Musa Anter mi?
Kimseye mesih olarak görünmedi ve kimse onu mesih olarak görmedi ama Kürt halkının aklına ve yüreğine girmiş idi; Kürt halkına mesihin de deccalin de adresini gösteriyordu; işte bu yüzden onda umduklarını bulamayan veya umduklarının tersini bulan karanlık güçler, karanlığın sevimlilerinin ve aydınlığın canavarlarının ürkmemeleri için ve gökten inmekten ya da yerden bitmekten vazgeçmemeleri için karanlığa çekilerek aramızdan alındı!
Onu ve onları aramızdan alan karanlık güçlerle dans ederek ne onun ne de onların hesabı sorulabilir ve dahi ne de yenilerinin karanlığa çekilip aramızdan alınmasının önüne geçilebilir!
Ve son tahlilde karanlığın içine girenler de aramızdan ayrılmışlardır; alınmışlardır demek istiyorum ve bunlar, karanlık güçlerden, aramızdan alınanların hesabını soramazlar, diyerek aklımızın, belleğimizin ve yüreğimizin ihtiyacı olan derslere başlamak üzere bitiriyorum!
Fikret Uzun
04-Haziran-2014

3 Haziran 2014 Salı

BU COĞRAFYAYA KAPİTALİZMDEN UMUDUNU KESMEMİŞ OLANLARIN TÜRKÜSÜ DEĞİL SOSYALİZME NİYETİ OLANLARIN TÜRKÜSÜ YAKIŞIYOR



BU COĞRAFYAYA KAPİTALİZMDEN UMUDUNU KESMEMİŞ OLANLARIN TÜRKÜSÜ DEĞİL SOSYALİZME NİYETİ OLANLARIN TÜRKÜSÜ YAKIŞIYOR

Yahu el insaf, ne eleştiriye tahammülünüz var, ne gerçeklere kucak açıyorsunuz, ne de ne dediğinizi biliyorsunuz!

Devlet deccaldir, canavardır, bütün kötülüklerin anasıdır vesaire vesaire ...

Peki sonra, Cumhurbaşkanlığına aday gösteriyorsunuz! Hem de bir kişinin dudaklarının ucundan çıkacak bir ismi!

Bu yetmedi mi?

Peki, her tarafınızdan "demokratik" şurubu akıyor, en sonu sosyalizme de demokratik şurubunu sıvadınız, ama hem cahilsiniz ve hem de dediğinize kendiniz uymuyorsunuz; görüntüyü de "bizce de uygundur"la kapatıyorsunuz!

İşte şimdi de HDP'nin başına Demirtaş geçsinmiş, sizce de uygunmuş!

Bir başkası da, eminim kimse okumamıştır, okudu ise, bu sessizlik niye, KCK sistemi baştan aşağı bir tek adam sistemidir, bunda da "Önderlik" ki bu sistemi kuran Öcalan doğal ve değişmez önderdir ve bütün yetkiler onda toplanmış, o ne derse o olur, son kararlar da hep onundur!

Ama siz hem devlet deccaldir, bütün kötülükler onun yüzündendir diyorsunuz, hem de her şeyi "demokratik" şurubu ile yıkıyorsunuz ki bir nevi zemzem suyudur ve en kötüsü de, demokrasinin bir devlet durumu olduğunu bile bile, bilmiyorsanız, cehaletiniz tavan yapmış demektir, demokrasiyi sosyalizmin önüne koşuyorsunuz!

Ne diyeyim, Allah maddeye bakarak düşünmenizi ve hareket etmenizi ihsan eylesin! Yoksa siz yakında maddeden bağımsız düşüncelerinizle, maddeye can bile vermeye kalkarsınız!

Sevgili CHE, burada alıntılayacağın bir şey çıkmayacaktır ama merak etme o da olacak, fakat neyi alıntılarsanız alıntılayın nafile çaba içindesiniz, değişmiyor yani!

Sizdeki bu fetişizm, bu örgüt şovenizmi olduğu sürece daha neler görürüz bilinmez ama şunu tekrar hatırlatmak istiyorum, aslolan ittifaktır; çatı mantığı da ittifaktır ve siz çatıyı TDHyi, Öcalan'ın vesayetine sokmak için bir araç olarak düşünüyorsunuz ki en sonu kendin de itiraf ettin,"ya bizdensiniz ya da..." diyerek!

Fikret Uzun

27 Mayıs 2014
Sevgili Che, ah benim dar pencereden bakmaya mahkûm olmuş forum arkadaşım, kusura bakma cevap vermekte geciktim, seni beklediğin cevaptan mahrum bırakmak istemezdim ama ne yaparsın bazen zorunluluklar özgürlüklerin önünü kesiyor!

Evet CHE, her şey ortada, kısacık cümlelerle söylediklerimi çok iyi anladığını görebiliyorum; ama bir şey daha görebiliyorum, her şeyin farkındasın ve buna rağmen, madde ile yakından uzaktan bağı olmayan, boş beleş laflarla zevahiri kurtarmaya çalışıyorsun!

Dün, alıntıladığını, bu gün ise alıntılamaya gerek olmadığını ve tam üstüne basıyorsun dedirtircesine, ikimizin ayrı dilden konuştuğunu söylüyorsun!

Bunlar hep gerçeklerden kaçmanın işaretleri!

Artık internetlerde bile dolaşıyor, her şeyi bildiğini düşünerek "akademi"nize gidip, Marx’ı aşma onurundan uzak duruyor olsan bile bundan uzak durmanın mümkün olmadığı açıktır; KCK ve KONGRA-GEL sisteminden söz ediyorum ve bunlar, "önderliğe" ve "Öcalan" a açık çek vermiş olmayı anlatıyorlar; daha doğrusu, bu konuda Kürt halkından ve devrimcilerinden açık çek istendiğini anlatıyor!

Sanki bir sanal ülke var, tıpkı Morus’un ütopyası gibi, bu sanal ülke üzerinde devletçilik oynuyorsunuz ve oyunu “demokratik” şurubu ile şurup gölüne çevirmişsiniz ve oynayacak bir milim şurupsuz yer kalmamış ama siz hâlâ oynamak için inat ediyorsunuz!

Ve bunlara, dağdaki, ovadaki hemen bütün Kürtlerin biat ettiği ama Kürt halkının beklenenden fazla bir kesimi henüz bunlardan ne anlaması gerektiğine karar vermediği anlaşılıyor!

Bunu senin de pekâlâ anlamış olduğun anlaşılıyor ki kendi ifadelerinle bunu açık ediyorsun; üstelik bunu zorunlu hissettiğin de anlaşılıyor!

Öte yandan, ister kırdan, ister şehirden olsun, çığrılan türkünün, dün de bu gün de kapitalist düzen içinde hâlâ istikbal olduğunu anlattığı açıktır! Ve bu canavar, bir taraftan canavar olduğu için yeriliyor, diğer taraftan Öcalan’ın öznel kurgularıyla sevimli hale getiriliyor!

Ne için CHE, Kürt halkının mutluluğu için mi? Yoksa Kürt halkını kolera ile korkutup, vebaya razı etmek için mi?

Ancak bu, sosyalizme niyeti olanların türküsü değildir! Bu, kapitalizmden umudunu kesmemiş olanların türküsüdür!

Sosyalizmin bu gün "bilimsel" ön ekli vurguya gerek olmayacak denli bir bilim olduğu ve dahi işçi sınıfının ideolojisi ve düzeni olduğu açık, net ve kuşkuya yer bırakmayacak denli pratik olarak kanıtlanmıştır!

Bunun, henüz sosyalizmin pratiğinin olmadığı bir zamanda, Marxizmin kurucuları tarafından teorik olarak formüle edildiğini aklımıza getirirsek, Marxizmin hâlâ ve artan ölçüde, en bilimsel ve en devrimci teori olmaya devam ettiğini yadsımamız pek kolay olmaz; ancak buna rağmen sizlerin Öcalan'ın emri ile kurulan "akademi"lerde Marxizmi aşma kuruntunuzu göz önüne alırsak, bunu çoktan ve Öcalan ile birlikte yadsıdığınızı anlamak zor değildir!

Yadsımasanız,”demokrasiyle birlikte var olabilen sosyalizm”den, “bilimsel-de*mok*ratik sosyalizm” den söz etmezdiniz, edene de kuşku ile bakardınız!

Öte yandan önderlik bunalımı benim sorunum değildir ki bu tür serzenişiniz abesle iştigal olduğu kadar, çaresizliğinizin yansıması olarak yarattığınız bir demagojik yaklaşımdır!

Ancak, önderlik bunalımınız, maddeye bakmadan, beyninizden maddeyi tarif etmeye kalkışmanızdandır! Benim sorunum olmaması bu anlamdadır ve önderlik -mönderlik her neyse, bir ütopyanın üzerine inşa edildiği müddetçe, pratiğin tokadını yemeye her zaman mahkûmdur!

Pratiğin en büyük doğrulayıcı olduğunu sert bir cümle ile vurgulamaya çalışıyorum, belki aklınızda daha geniş bir yer kaplar!

Evet, iç savaşın o kokuşmuş nefesi ezilen ve sömürülen halkların ensesindedir; öyleyse bu kokuşmuş nefese nefes vermek yerine, nefesini kesmek ve ezilen, sömürülen halkların makûs kaderini değiştirmek için iç savaşın kuralını devrimci yönde belirlemek gerekmektedir!

Bunun ise temelinde ilerici-devrimci Kürtler ile ilerici –devrimci Türklerin birlikte ve gerici Kürt-Türk ittifakına karşı mücadele etmesi vardır!

Evet, Kürtler burjuva demokratik isteklerini önemli oranda elde ettiler, ama hangi Kürtler?

Kürtlerin ezici çoğunluğu olan Kürt halkı mı, yoksa Türkiye’nin bu kokuşmuş atmosferinde zenginliklerine zenginlik katan büyük zenginlerle bu pislik akıtan atmosferde birlikte olmak ve zenginliklerine zenginlik katmak isteyen Kürt ağa, bey, şeyh ve burjuva takımı mı?

Öyle olduğunu siz de biliyorsunuz; biliyorsunuz ki, ben sırf Kürt oldukları için bu, Türkiye’nin kokuşmuş düzeninde zenginliklerinden ne yapacaklarını bilemeyen büyük zenginlerle birlikte daha çok zengin olmanın planlarını yapan Kürt zenginlerini sevmek zorunda değiliz dediğimde, anında tepki veriyorsunuz!

Hani sen bir taktik filan diyordun ya, bu taş atan çocuklardan söz ediyordun ya; doğru, ortada bir taktik var ve ortada pek de çocuğunun kaçırılmasından yüreği yanan bir ananın profilini vermediği anlaşılan rol kesen kadınlar da var; bunların bu taktik içinde olup olmadığını bilmiyorum; ama şu açık ki, her maddeden kopuk taktikte sapmalar kaçınılmazdır; analardan biri çıkıp, Demirtaş’ın çocuklarının Amerika'da okuduğunu ve dağa çocuk lazımsa kendi çocuklarını neden dağa değil de Amerika’ya gönderdiğini bağıra bağıra haykırabilir! Tabii KCK sistemi o denli “demokratik” ki, KCK’nin “milis” kadroları, bu, Demirtaş’a feryat figan eleştiri taşları atan kadının "provakatör" olduğunu bildikleri halde sert bir önlem almamakta direnebiliyorlar!

Ne diyelim, böyle “demokratikliğe” de böyle "köylü kurnazlığına" da şapka çıkarılır ama kazın ayağı böyle ise; öyle değil mi CHE?

İşte burjuva demokratik hakların varabildiği durak ancak burasıdır ve üstelik Kürt halkını daha çok fakirleştirme pahasınadır ki buna her zaman sahiptiler ama şimdi artık meşru hale getirilmiştir; ucu daha çok zenginlik için özgürlüğe açılmak istenmektedir ve hep dediğimiz gibi, Kürt ulusu yekvücut değildir, arada sınıf farkı var ve uçurum mislidir; işte bir Demirtaş bile bunu net olarak açığa vurmaktadır!

Ama ortada “biat” dinamiği olduğu için, bu açığa düşen turnusoller pek çok şeyin görülmesine olanak verirken, tam tersi olmaktadır!

Ve evet, ben de bunu diyorum, Apo bu nedenle “ben rolümü iyi oynayamıyorum” diyor! Çünkü karşısındaki engeller, bir zaman önceki kendi eli mahsulüdür! Ve ellerinde, Öcalan’ın çoktan bıraktığı anlaşılan, Devrimci Gençliğin mücadele geleneği ve Ho amca var; Ne denli Kürt halkı devrimcisizleştirilmek ve bir ne idüğü belirsiz “demokratik” şurubu ile başları döndürülmek istense de, Kürt halkı ve Kürt ilerici-devrimcileri, istenilen kıvama getirilemiyor!

Ama Öcalan’ın maddeye küsmüş söylemlerini ezberleyerek silah elde beyanat vermeyi sadakatinin nişanesi olarak borç bilen de az değildir!

İşte bu yüzden ne Kürt halkını ne Türk halkını kandırabilirsiniz; Kürt ve Türk devrimcilerini ise hiç kandıramazsınız; işte bu yüzden HDP bir çıkmaz sokaktır ve bu çıkmaz sokak, devrim kaçkını azap zebanilerini bu çatının altına toplamakla aşılamaz! Gerçek devrimciler ise bu çatının altına hiçbir zaman girmez; çünkü bu çatının, ille de karanlık ve ütopya diye tutturan Öcalan’ın ve Öcalanistlerin çaresizliğinin çaresi olduğunu biliyorlar; HDP, sola yüzünü dönmüş olan dürüst, sıradan insanları tavlamak için gönderilen bir Kürt Truva Atı mislidir!

Öcalan'ın bir süredir tutturduğu popülist yolun içindedir! Ve popülizmin devrimciliğin önündeki en sinsi engel olduğunu biz biliyoruz!

Bu yolun içinde ve daha çok tepesinde çok Demirtaşların olduğu ve ellerinde kılınçlar, ya da senin ifadenle tüfengler, devrimden kaçmak istemeyenleri kılıçtan geçirmek, süngüyle şişlemek istedikleri apaçık belli oluyor!

Ama sizler bunu görmek istemediğiniz için gözlerinizi yumuyorsunuz ve o yumuk gözlerinizle “geldiler geldiler bir karanlığın içine girdiler” sözümüzde sadece hakaret ve/veya küfür görebiliyorsunuz!

Halbuki, durduğunuz yeri görmeniz o kadar kolay ki, sadece yüreklice ve akıllıca ama ikisi de kendinize ait olarak bakmanız gerekiyor; böyle bakarsanız, düşündüklerinizin de, orta yere yuvarladığınız söylemlerinizin de sosyalizme değil, sosyalizm düşmanlarına ait öğretilmiş düşünce ve söylemler olduğunu görmeniz zor olmayacaktır!

Siz ise kör olmadığınızı ama görmek istemediğinizi yüzünüze vurduğumuz için kızmayı tercih ediyorsunuz ve sosyalistlerden, bu karanlık yoldaki gidişata dur demelerini değil, aynı karanlığa girmelerini istiyorsunuz; girmeyince de hain ya da Kürt düşmanı ilan ediveriyorsunuz!

Nereye kadar CHE? Nereye kadar gözlerinizi sımsıkı yumacaksınız; gerçeklere sahip çıkacağınıza, gerçeklerden ne zamana kadar kaçacaksınız?

Ne zamana kadar Kürt sorununun, insan hakları sorununa indirgenemeyecek bir sorun olduğunu idrak etmekten kaçacaksınız?

Sap döner keser döner, bir gün olur devran döner özdeyişini de mi aklınıza getirmiyorsunuz?

Dost acı söyler CHE! Ve hep öyle olmadı mı ki, dostları başka yerde, en olmayacak yerde, yeryüzünün en kara ünvanlı emperyalizminde aramadılar mı ve hep doğruyu söyleyenler dokuz köyden kovulmadı mı? Şimdi neden sizi değil de, sizi eleştirenleri dokuz köyden kovuyorlar? Sizi eleştirenlerin eleştirilerini değil de, neden sizin maddeden özerk söylemlerinizi altın yaldızlı çerçeveler içinde kitlelere taşıyorlar? Neden bu gün yanınızda daha çok, dün Kürtlerden en uzağa kaçanlar veya "verip kurtulalım" diyenler, hatta her türlü kötülükle anlaşma yapabilecek olanlar var da, düne vurgu ile bugününüzü yerenler neden yanınızda değil?

"Geldiler geldiler bir karanlığın içine girdiler" sözümüz laf olsun torba dolsun diye midir?
Fikret Uzun
01 Haziran 2014