4 Mayıs 2014 Pazar

KOMÜN DERSLERİ 3



III.
ÖCALAN ve DÜHRİNG ile SOSYALİZM ÜZERİNE BAYAĞI DÜŞÜNCELER ve EKONOMİK KOMÜNE GİRİŞ ve NASIL İŞLEMİŞ ve ZORA DAYALI DEVRİM
Engels, “Bay Dühring, her şeyi olduğu gibi, sosyalizmi de o iki ünlü adamcağızın yardımı ile kurar. Ama bu iki kukla bundan önce olduğu gibi, efendi ve uşak rolünü oynayacak yerde, değişiklik olsun diye, bu kez hak eşitliği oyununu oynarlar ve böylece Dühringvari sosyalizmin temelleri, dört başı bayındır bir biçimde ortaya çıkar.” Derken elbette Öcalan’ın bu gün Dühring’in zırvalarını tekrarlayacağı aklına gelmemiştir ama Dühringlerin her zaman ortaya çıkabileceğini elbette hesap etmişti ve bunun için koskoca bir kitabı sırf Dühringvari ilginçlikleri eleştirmek için yazmıştı.
Engels’in anlatımıyla, Dühringe göre, sosyalizm, son çözümlemede kesin bir doğruluktur; ”toplumun doğal sistemi”dir, köklerini “evrensel bir adalet ilkesi”nde bulur. Ve eğer Dühring onu iyileştirmek için geçmişin günahkâr tarihi tarafından yaratılmış kurulu düzeni hesaba katmaktan kendini alamazsa bu, arı adalet ilkesi bakımından daha çok bir mutsuzluk olarak düşünülmesi gereken bir durumdur.
Dühring’in “toplumun doğal sistemi”, “evrensel bir adalet ilkesi” üzerine kurulu, yani san sıkıcı somut olguları dikkate hiç almayan bu sistem, aralarında ”gelip-gitme özgürlüğü ve yeni üyeleri belirli yönetsel yasa ve kurallara göre kabul etme zorunluluğu” bulunan bir ekonomik komünler federasyonundan bileşir.
Öcalan, referans olarak Gramschi’yi öne çıkarsa da ve Nietzsche etrafında dolaşıp dursa da, herhalde “demokratik komün “ütopyasını Dühring’ten almış olsa gerek!
Marx’ı “aşarken”, Hegel’i bile aşamayıp, Dühring’in ilginçliklerine sarılmaktan daha ilginç ne olabilir ki?
Kimbilir belki de, kendisi de her şeyden önce “tarihsel önemde geniş bir şema” olan Dühring’in ekonomik komünü gibi, Öcalan’ın “demokratik komün”ü de, Marx diye birinin ”sapıtık-yarı önlemler” ini çok geride bırakır.
Bu komün, eninde sonunda ”bir toprak bölgesine ve bir grup üretim kurumuna sahip olmak, kamusal hakları ile ortaklaşa çalışmak ve ürüne ortaklaşa katılmak zorunda olan bir kişiler topluluğu” anlamına gelmez mi?
Engels, Dühring’in, “Ekonomik hakların ilkel eşitliği, adaletin gerektirdiği şeye gönüllü olarak özel bir iyilik bilme ve saygı dışavurumunun eklenmesini dıştalamaz… Toplum, üstün verim türleri üzerine tüketim için ölçülü bir ek gelir aracıyla dikkati çekerek, kendi kendini onurlandırır.” Buyurduğunu ve böylece Dühring ile dalga geçerek, kapitalist üretim biçiminin, ortadan kaldırılmadan kaldırılmış olduğunu ve ekonomik komün’ün uygun biçimde kurulmuş olduğunu, belirtir.
Öyleyse bugün Dühringvari ilginçliklerin geldiği en son noktada, Engels’in ifadesiyle, bu günün Dühring’lerinin de tıpkı dünkü Dühring gibi, güvercinin suçsuzluğu ile yılanın kurnazlığını birleştirerek, ölçülü aşırı tüketim için çok dokunaklı bir kaygı gösterdiği zaman, kendi kendilerini onurlandırdıklarını görüyoruz!
Artık, bütün varsayımları ile tastamam gerçekleşerek kuruldugunu varsaydığımız ekonomik komünün nasıl işlediğine bakabiliriz.
Öyleyse ekonomik komünün, üyelerinden her birine, altı saatlik bir günlük emek için, içinde gene altı saatlik emeğin cisimleştiği bir para tutarı, diyelim on iki mark ödediğini varsayıyoruz demektir. Ayrıca fiyatların değerlere tastamam eşit olduklarını, yani varsayımımız içinde yalnızca hammadde giderlerini, makinelerin aşınmasını, çalışma araçları tüketimini ve ödenen ücreti kapsadıklarını kabul edelim. Çalışan yüz üyesi bulunan bir ekonomik komün, o zaman her gün 1.200 mark, 300 işgünlük bir yıl içinde de 360.000 mark değerinde meta üretir ve bu tutarı, her biri 12 marklık günlük ya da 3.600 marklık yıllık payı ile istediğini yapan üyelerine öder.
Yıl sonunda ya da yüz yıl sonra, komün başlangıçta olduğundan daha zengin değildir.
Birikim, büsbütün unutulmuştur. Daha da kötüsü: Birikim toplumsal bir zorunluluk olduğu ve para saklama olgusunda da elverişli birikim biçimi bulunduğu için, ekonomik komün örgütü, kendi üyelerini doğrudan doğruya özel birikime ve sonuç olarak kendi öz yıkımına çağırır.
Peki,ekonomik komünün özlüğündeki bu parçalanmadan nasıl kaçınmalı?
Komün, sevgili "vergileme" ye, fiyat yükseltmeye başvurabilir ve yıllık üretimini 360.000 mark yerine 480.000 marka satabilir. Ama bütün öteki ekonomik komünler de aynı durum içinde bulundukları ve buna göre aynı şeyi yapmak zorunda kalacakları için, her biri öteki ile değişimde cebine attığı kadar "vergileme" ödeyecek ve bunun sonucu "haraç", yalnızca kendi öz üyelerinin sırtına yüklenmiş olacaktır.
Ya da komün bu sorunu, her üyeye altı saatlik emek için altı saatlikten az bir emeğin, diyelim dört saatlik emeğin ürününü ödeyerek, yani ona günde oniki mark yerine sekiz mark vererek, ama meta fiyatlarını eski düzeyde bırakarak, bir anda çözer.
Öyleyse, iki şeyden biri: Ya ekonomik komün "eşit emeğe karşı eşit emek" verir ve bu durumda, üretimin sürdürülmesi ve genişletilmesi için bir fonu o değil, ancak özel kişiler biriktirebilir. Ya da bu fonu o oluşturur; ama bu durumda artık "eşit emeğe karşı eşit emek" vermez.
Bu durumda, daha önce üstü kapalı bir biçimde ve dolambaçlı bir yoldan yapmaya giriştiği şeyi, açıkça ve doğudan doğruya yapar: Üyelerine, tamamen kapitalist bir biçimde, üretimleri değerinin altında ödeyerek ve üstelik onların ancak kendinden satın alabilecekleri metaları tam değerleri üzerinden hesaplayarak, yıllık 120.000 mark tutarında “Marxist” artı-değeri oluşturur. Demek ki, ekonomik komün, bir yedeklik fonunu, ancak kendini en geniş komünist temel üzerinde "yetkinleşmiş" truck-system olarak açığa vurarak oluşturabilir.
Diğer yandan, Kooperatifleri kapitalizmin bağrında adeta sosyalist üretim/ tüketim adacıkları olarak gören anlayış yanlıştır. Ve genç Sovyet devleti kurulurken, tüketim kooperatiflerine yönelik kararnameye yansıyan bakış da bu bakış değildir.
Lenin dâhil, devrimci Marxistlerin bakışı, kooperatiflerin ancak kapitalistlerin mülkiyetine el konduğu, işçi sınıfının egemen hale geldiği şartlarda sosyalist ekonominin parçaları haline gelebileceğini savunmuştur, savunur.
Diğer yandan, genç Sovyet devletinde, sosyalist ekonominin kurulması ve ulusal ekonominin toplumsallaştırılması çalışmalarını düzenlemeye yönelik olarak yayınlanan Tüketim Komünleri veya kooperatifleri üzerine kararname son derece önemli ve öğretici bir fikir vermektedir, ancak sosyalist ekonominin kurulması çalışmalarında bu kararname tek başına yeterli değildir ve tek başına ele almak eksikliktir!
Yani, Sovyet ekonomisinin toplumsallaştırılması çalışmaları, sadece tüketimin kooperatifleştirilmesinden ibaret değildir. Zaten bütün mesele de budur, bu eksikliktir ki, asıl meseleden kaçıp, bugünün yanlışını örtmek için kullanılabilmektedir.
Bu kararname, di
ğer başka bir kararname ile birlikte ve bir bütünsellik içinde alınmıştır. Bu iki kararname, ulusal ekonominin toplumsallaştırılması çalışmasının ifadesinden başka bir şey değildir. Buna farklı anlamlar yükleyip, bu gün ile korelâsyon kurmak zorlama bir çabadır. Bu çabaların amacının ise, Kürt coğrafyasında ısrarla hem Kürtlere ve hem de Türkiye soluna kabul ettirilmek istenen emperyalist ABD nin çözümüne devrimci bir renk, sol bir renk verme çabasından başka bir ağırlık taşımıyor.
Öte yandan gericilerin, dincilerin ve ezen ulusun egemenleri ile bin bir bağ kurmuş olan ezilen ulus burjuvazisinin hükümranlığına, Barzani gericiliğinin hükümranlığına yönelik, ulusal kurtuluşun doğasına aykırı bir reformist çözümün üzerine devrimci şal örtmek için kullanılmaktadır.

İyi niyetli olunabilir, bu görülmeyebilir ama bu, gerçeği değiştirmiyor, sadece gerçeğin üzerinin örtülmesine yardım ediyor.

Bunun da tarih önünde vebali ağırdır.
Sosyalizm-öncesi kuruluşlarda, devrimci değişiklikler, özsel olarak eski toplumun bağrında daha önce oluşmuş bulunan yeni üretim ilişkilerini sağlamlaştırıyorlardı. Ama sosyalist üretim ilişkileri, sosyalizme öngelen toplumun bağrında hazırlop bir biçimde bulunmaz.

Bu ilişkiler, sosyalist devrimle, sosyalizmin kuruluşuyla kurulur ve sağlamlaşır. Üretim araçlarının, sosyalist devrim sonucu oluşan toplumsal, sosyalist mülkiyeti, insanın insan tarafından bütün sömürülme olanağını, önce kısıtlar, sonra büsbütün ortadan kaldırır.
Halk yığınları, kendi öz tarihlerini bilinçli olarak kendi elleriyle yapmaya, ilk kez olarak, ancak sosyalist devrimden sonra başlar; kullandıkları üretim araçları, ancak sosyalist devrimden sonra, gitgide artan bir biçimde, kendi öz gereksinmelerini karşılamaya yarar.
Toplumun iktisad
î temeli değiştiği ölçüde, Marksist-Leninist ideoloji, yani emekçi yığınların çıkarlarını dışa vuran bir siyasal, hukuksal, felsefi, sanatsal ve tinsel ilkeler sistemi, gerçeklik kazanır.Sosyalist ekonominin kurulmasının hareket noktası, belli başlı üretim araçlarının sosyalist ulusallaştırılmasıdır.

Sosyalist devrimler deneyine g
öre, bütün büyük sanayi ve ticaret işletmeleri, belli başlı ulaştırma araçları, PTT, özel bir öneme sahip ürünler üreten, ya da bir ürünün tek üreticisi olan bazı orta ve küçük işletmeler ulusallaştırılırlar.

Ulusalla
ştırılan işletme ve ulaştırma araçları, sosyalist devlet tarafından temsil edilenhalk‎n mülkiyeti durumuna gelir. Belli başlı üretim araçlarının halka verilmesiyle birlikte, toprakların, toprakaltının, suların, hepsi ya da yalnızca bir bölümü, ormanların önemli bir bölümü, özel ve toplumsal konutların bir bölümü, yönetsel yapılar, belli başlı bilim, öğretim, sağlık ve günlük hizmet kurum ve işletmeleri de ulusallaştırılır.

Sovyetler Birliği'nde, büyük sanayiin sosyalist ulusallaştırılmasına 1917 Kasım ayının ikinci yarısında girişildi ve bu iş, 1918 sonuna doğru hemen tamamen bitirildi. 1918 ortalarında, demiryolu, nehir ve denizyolu ulaştırma araçları, bankalar ve toprak da ulusallaştırılmış bulunuyorlardı. 1920 Kasımında, ulusallaştırma, mekanik motor kullanmaksızın on işçi çalıştıran işletmeler gibi, beşten çok işçi çalıştıran ve mekanik bir motorla donatılmış bütün işletmeleri de kapsamına aldı. Büyük, orta ve kısmen küçük sanayiin ulusallaştırılmasının son evresi bu oldu.

1923 başına doğru, perakende ticaretin %20'ye yakını ve toptan ticaretin %50 kadarı, devlet sektörü ve kooperatif sektör elinde bulunuyordu.
Bütün bunlar bir yana, “Komün” örgütlenmesine aşırı vurgu ile “komün”ü, asıl öneminden ve öğreticiliğinden uzaklaştırmak, sosyalist iktidar perspektifinin de, mücadelesinin de üzerini ötmek, dolayısıyla sosyalist devrimi gereksiz kılmaktan başka bir şey değildir.
Burada yatıp kalkıp, komünarların kahramanlığının bayrak edinildiğini biliyoruz, ancak sınıf mücadelesinde en iyi örgütlenmek ve en savaşkan örgüte sahip olmak, kahramanlık bayraklarını toplamakla olmuyor maalesef, öncelikle akıl ve beraberinde bilim gerekiyor. İkisi birleşince de bilimsel bakış ortaya çıkıyor ki, buna sahip olunmazsa ne örgüt, ne örgütlenme her hangi bir değer taşımıyor.
Burada hatırlanması gereken, Marx ve Engels’in, Paris Komünü’nden sonra Manifesto’nun yeni baskısına ekledikleri açıklamadır ve son derece öğreticidir.
Ama ondan önce, Komün’den birkaç ay önce, Parisli işçileri uyararak, hükümeti devirme girişiminin umutsuz bir budalalık olacağını belirten ama ayaklanma bir olgu haline geldiğinde işçilerin devrimini coşkuyla selamlayan Marx’ın da “gökyüzünü fethetmeye kalkan “komünarların kahramanlığına hayran kaldığını hatırlatmak istiyorum. Fakat bu hayranlık, Marx ve Engels’in, Parisli komünarların deneyimine eleştirel bakmalarını engellemedi.
İşte bunun sonucudur ki, Manifesto’ya Engels ile birlikte, şu notu eklediler:
“Özellikle, Komün, ‘işçi sınıfının hazır devlet mekanizmasını basitçe ele geçirip, onu kendi amaçları için harekete geçiremeyeceğini’ kanıtlamıştır.”
Marx ve Engelsin bu notlarındaki, Marx’ın Fransa’da İç savaş eserinden aktarılan ifadesi, uzun zaman kaba bir yorumla değerlendirilmiş ve açıklanmıştır ki, bu yorum, Marx’ın burada, iktidarı ele geçirmenin tersine tedrici gelişim düşüncesini vurguladığı çıkarsamasını yapıyordu!
Oysa Marx’ın düşüncesi, bunun tam tersi idi ve işçi sınıfının hazır devlet mekanizmasını param parça etmek zorunda olduğu, kendisini sadece onu ele geçirmekle sınırlamaması gerektiği yönündeydi! Marx, 12 Nisan 1871 tarihinde Kugelmann’a yazdığı mektubunda şöyle ifade ediyordu:
“18.Brumaire’min son bölümüne bakarsan, Fransız devriminin bir sonraki girişimi olarak, artık şimdiye kadar olduğu gibi bürokratik-askeri mekanizmayı bir elden diğerine geçirmeyi değil, bilakis onu paramparça etmeyi ifade ettiğimi göreceksin ve bu, kıtadaki her gerçek halk devriminin önkoşuludur. Kahraman Parisli parti yoldaşlarımızın da girişimi budur.”
Marx iktidarın proletaryanın eline geçmesinin, kural olarak ancak zora dayalı devrim yoluyla gerçekleşebileceği görüşündeydi; buna karşın, bazı ülkeler için istisnai olarak iktidarın proletaryaya barışçıl geçişinin olanaklı olabileceğini kabul ediyordu. Marx, zora dayalı devrimin Kıtadaki kaçınılmazlığı ve zorunluluğunun istisnai olarak İngiltere ve Amerika için geçerli olmayabileceğini, Kugelman’a yazdığı mektup dışında,1874 tarihinde Haag Kongresinde yaptığı konuşmasında İngiltere ve Hollanda için barışçıl geçişten söz ediyordu ki daha sonra Lenin’in de Stalin’in de açıklamasıyla bu istisna, bu ülkelerde gelişmiş bir militarizm ve bürokrasi olmadığı sürece haklıydı ve tekelci kapitalizm koşulları altında ortadan kalkmıştı.
Bu nedenle proletaryanın zora dayalı devrimi, proletarya diktatörlüğü, istisnasız tüm emperyalist devletlerde, tekelci düzenlerde sosyalizme doğru gelişmenin kaçınılmaz ve mutlak koşuludur.
Proletarya diktatörlüğüne, dolayısıyla proletaryanın devletine karşı mücadeleye girişen tüm oportünistler, Marx’ın koşullu olarak yaptığı sınırlamaya, proletaryanın barışçıl olarak, zora dayalı devrime gereksinim duymadan iktidarı alabileceği düşüncesine sarılarak Marxizmi savunuyormuş gibi yaparak, kapitalizmden ümidi kesmemenin ifadesi olan ve tekelci düzenlerin çıkarlarına hizmet eden kendi oportünist davalarına Marxist ton vermeye, yani Marxizmin lafzı ile Marxizmin özünü tahrif ederek tekelci efendilerine yaranmaya çalışmaktadırlar!
Şimdi,böyle net bir açıklama varken, bundan ders çıkarmamak bir yana, bunun karikatürü sayılabilecek girişimlere devrimci bir renk vermek, sosyalist devrim mücadelesini, daha net konuşursak, sosyalist iktidar mücadelesini bir komün örgütlenmesine, üstelik kapitalizm sınırında ki,çürüyen ve can çekişen profili çok nettir, örgütlenen bir komüne indirgemek ve burjuvazinin en kanlı tutumunu göstererek saldırması sonucu yenilen komünarların kahramanlık bayrağını gasp ederek, bu bayrağı, Paris Komün’ünün asıl ve temel dersinin üzerini örtmek için kullanmak demektir.
Fikret Uzun 29 Nisan 2014

3 Mayıs 2014 Cumartesi

komün dersleri 2



II.
KÖLELİK-ÖCALAN VE HELEN UYGARLIĞI VE MODERNİTE VE ZORUN İKTİSADİ EVRİM KARŞISINDA OYNADIĞI ROLE DEVAM

Kölelik kısa zamanda, gelişmesi eski topluluğu aşan bütün halklarda egemen üretim biçimi ama aynı zamanda, bu halkların başlıca çöküş nedenlerinden de biri durumuna geldi. Tarım ile sanayi arasında oldukça geniş ölçüdeki bir işbölümünü ve sonradan, eski dünyanın doruğunu Helenizm’i, olanaklı kılan tek şey kölelik oldu.

Kölelik olmasaydı, Yunan Devleti, Yunan sanat ve bilimi olmazdı; kölelik olmasaydı, Roma İmparatorluğu olmazdı. Helenizm ve Roma İmparatorluğu temeli olmasaydı, modern Avrupa da olmazdı. Bizim tüm iktisadi, sosyal ve entelektüel evrimimizin, köleliğin genel olarak kabul edilmiş bulunduğu ölçüde zorunlu da olduğu bir durumu ön koşul olarak koştuğunu, hiç bir zaman unutmamalıyız.

Bu anlamda şöyle diyebiliriz: eski kölelik olmasaydı, modern sosyalizm olmazdı.

Kölelik ve ona benzer başka şeylere karşı, mesela Öcalan’ın yaptığı gibi, ücretli köleliğin ifadesi olan “kapitalist modernite” ye karşı, genel formüllerle savaşa girişmek ve böylesine bir alçaklık üzerine yüksek bir ahlak öfkesi yağdırmak, pek para etmez.

Ne yazık ki, böyle yapmakla herkesin bildiği bir şeyden, yani bu eski kurumların artık bizim bu günkü koşullarımıza ve bu koşulların bizde belirlediği duygulara uygun düşmediğinden başka hiç bir şey anlatılmaz.

Ama bu da bize, bu kurumların doğuş biçimi, varlık nedenleri ve tarihte oynadıkları rol üzerine hiçbir şey öğretmez.

Ve eğer bu sorun üzerine eğilirsek, bazı aklı evveller köleliğe methiye düzdüğümü bile düşünüp, bütün lanetleri üzerime yağdırabilirler ama ne kadar çelişik ve ne kadar aykırı görünürse görünsün, o zamanki koşullar içinde, köleliğin ortaya çıkışının büyük bir ilerleme olduğunu söylemek zorunda kalacağımız açıktır.

İnsanlığın hayvandan başladığı ve barbarlıktan kurtulmak için, barbar, hemen hemen hayvansal araçlara gereksinme duyduğu saptanmış bir gerçektir.

Eski topluluklar (comunite), varlıklarını sürdürdükleri her yerde, Hindistan'dan Rusya'ya kadar, binlerce yıldan beri, en kaba devlet biçiminin, Doğu despotluğunun temellerini oluştururlar.

Ancak bu toplulukların dağıldığı yerlerdedir ki halklar, kendilerini geçmişlerdir ve ilk iktisadi ilerlemeleri de, üretimin köle çalışması aracıyla artması ve gelişmesi olmuştur.

Sonuç açıktır: insan çalışması henüz zorunlu yaşama araçları ötesinde ancak çok az bir artı sağlayacak kadar üretken olduğu sürece, üretici güçlerin artışı, alışverişin yaygınlaşması, devletin ve hukukun gelişmesi, sanat ve bilimin kuruluşu, ancak ve ancak, ister istemez yalın kol emeği sağlayan yığınlar ile kendini, çalışmanın, ticaretin, devlet işlerinin yönetimine, daha sonra da sanat ve bilim uğraşlarına vermiş az sayıdaki ayrıcalıklı arasındaki büyük işbölümü temeline dayanacak, güçlendirilmiş bir iş bölümü sayesinde olanaklıydı.

Bu işbölümünün en yalın, en doğal biçimi de köleliğin ta kendisi idi.

Eski dünyanın, özellikle de Yunan dünyasının önertileri nedeniyle, sınıf karşıtlıkları üzerine kurulu bir toplumun ileriye doğru gidişi, ancak kölelik biçimi altında gerçekleşebilirdi.

Hatta köleler için bile, bu bir ilerleme oldu; köleler yığınının içinden çıktığı savaş tutsakları, hiç değilse şimdi yaşamlarını kurtarıyorlardı, oysa eskiden onları öldürüyorlar ve daha eskiden kebap yapıyorlardı.

Bu güne kadar, sömüren ve sömürülen, egemen ve ezilen sınıflar arasındaki bütün tarihsel çelişkiler, açıklanmalarını, insan emeğinin bu nispeten az gelişmiş üretkenliğinde bulurlar.

Fiilen çalışan nüfus, gerekli-emeği ile kendisine, artık toplumun ortak işlerine (emeğin yükseltilmesi, devlet işleri, hukuksal sorunlar, sanat, bilim vb.) bakmak için zaman kalmayacak kadar çok uğraşmak zorunda kaldığı sürece, her zaman bu işlere bakabilecek, fiili çalışmadan kurtulmuş özel bir sınıf gerekti; ama bu durum, o sınıfı kendi yararına, emekçi yığınlara gitgide daha ağır bir çalışma yükü yüklemekten de alıkoymadı.

Sadece üretici güçlerin büyük sanayi tarafından ulaşılan son derece büyük artışı, emeğin toplumun istisnasız bütün üyeleri üzerinde dağıtılmasını ve böylece herkesin çalışma zamanının, herkese toplumun genel işlerine (pratik olduğu kadar teorik tüm işlere) katılmak için yeteri kadar zaman kalacak biçimde sınırlandırılmasını sağlar.

Demek ki, her türlü egemen ve sömürücü sınıf, ancak şimdi gereksiz, hatta toplumsal gelişme için engel durumuna gelmiştir ve "dolaysız zor" kullanmakta ne kadar usta olursa olsun ancak şimdi acımasızca ortadan kaldırılacaktır.

Buna göre, eğer Bay Dühring (ve ardılları) Helenizm’e kölelik üzerine kurulu olduğu için burun kıvırırsa, Yunanlıları, buhar makineleri ve elektrikli telgrafları olmamakla eleştirmek kadar haklı olurlar.

Hayret ki, “kapitalist modernite”ye lanetler yağdıran Öcalan, Yunanlı Yargıçlara gönderdiği mektubunda, Helen uygarlığının, kendini Avrupa uygarlığının beşiği olarak değerlendirmesinde gerçek payı olduğunu kabul etmektedir; hatta Helen uygarlığının bir gerçek olduğunu ve ne küçümsenmesi, ne inkâr edilmesi ne de abartılması gerektiğini söylemektedir.

Eğer, bizim modern ücretlilik kulluğumuzun, köleliğin biraz değişmiş ve yumuşamış bir kalıntısından başka şey olmadığı ve kendi başına (Yani modern toplumun iktisadi yasaları tarafından) açıklanmadığı ileri sürülürse, bu, ya ücretliliğin kölelik olarak kulluk ve sınıf egemenliği biçimlerinden biri olduğu anlamına gelir ki, bunu bilmeyecek çocuk yoktur,ya da yanlıştır.

Çünkü biz, ücretliliğin ilkel biçimi olan yamyamlığın, şimdi her yerde saptanan yumuşamış bir biçimi olarak açıklandığını söylemekle de bir o kadar doğru söylemiş oluruz.

Öyleyse zorun tarihte iktisadi evrim karşısında oynadığı rol açıktır; ilkin, her siyasal zor, önce toplumsal nitelikte iktisadi bir göreve dayanır ve ilkel toplulukların dağılmasının toplum üyelerini özel üreticiler durumuna dönüştürdüğü ölçüde yani, onları ortak toplumsal görevlerin yöneticilerine daha da yabancı kıldığı ölçüde artar.

Burada, yeri geldiği için, bir parantez açarak Öcalan’ın Helenizm’e dair yazdığı mektuba değinmek istiyorum.

Öcalan’ın, muhtemelen Yunanlı yargıçları etkilemek için gönderdiği ve bu günün insanının okumaya alışık olmadığı denli “uzun” olan mektubunda, Helen uygarlığı üzerine uzun uzun çözümlemeler ve hatırlatmalar yaptığının altını çizmek ve kimi ifadelerinden örnekler vermek istiyorum; eminim oldukça açıklayıcı olacaktır ve konumuzla da ilgilidir!

Öcalan’ın, bu mektubunda Helen uygarlığını yüksek tuttuğu belli oluyor. Şöyle diyor:

“Helen uygarlığı, özünde Ortadoğu kaynaklı, hem neolitik köy tarım devriminin hem de kent devriminin Avrupa kıtasına taşınmasında aracı bir halka rolündedir. M.Ö 7000'lerde Anadolu üzerinde neolitik çağla tanışır.

Henüz Helenler olarak şekillenmeden önce, genelde olduğu gibi, bir Akdeniz neolitik süreci bu yarımadada da yaşanır. M.Ö 2000'lerde ise meşhur Troya örneğinde gördüğümüz gibi, kent uygarlığı da buraya taşınmaya başlar. Troya, aslında Sümer kaynaklı Mezopotamya uygarlığının Hurriler ve Hititler kanalıyla Avrupa kıtasına taşınmasının boğazdaki kapısı durumundadır.

Büyük önemini bu özelliğinden almaktadır. New York ABD için nasıl bir rol oynamışsa, Floransa Avrupa Rönesans'ı için neyi ifade ediyorsa, M.Ö 2000'lerden itibaren Troya da Yunan yarımadası ve giderek tüm Avrupa kıtası için o rolü oynamaktadır. Binlerce yıllık uygarlık değerlerini Batı'ya taşımaktadır. Bir nevi ışık saçmakta, zenginliği temsil etmektedir.”

Bu kadar değil, Öcalan, Helen uygarlığına dair anlatımlarında, “M.Ö 2000'lerde, harekete geçen 'Kuzey kavimler göçü’nden söz etmekte ve bu göçlerin, üst barbarlık aşamasındaki kavim, kabile saldırıları olduğunu ve sonuçta kent uygarlığı içinde eriyerek Çin, Hint, İran, Hitit ve en batıdaki uç olarak Helen uygarlıkları biçiminde yeni bir tarihsel sürece katkıda bulunduklarını; bir nevi taze 'barbarizm' kanıyla eski kent uygarlığının dev bir sentezi olarak, yazılı tarihe geçişin en temel adımlarından biri olduğunu” da İfade etmektedir.

Öcalan, yüksek tuttuğu Helen uygarlığının önünün kesilmesine de değiniyor ve bunu anlatırken, “Med işbirlikçiliği”ni öne çıkarmayı ihmal etmiyor ki, Pers İmparatorluğu kurulana dek, bütün İranlılar “Med” olarak adlandırılmıştır.

Şöyle diyor; ” Helenleri Doğu'da durduran güçler, öncelikle Asurlular, Urartu, Med ve Pers İmparatorluklarıdır; Asıl durdurma rolünü ise Med hükümdarı Keyaksar oynamış, M.Ö 585'te yapılan savaşla Kızılırmak kıyılarında bir sınır hat oluşturmuştur. Heredot Tarihi'nde en çok Medlerden bahsedilir. Persler silik kalır.

Nasıl günümüzün bir ABD işbirlikçiliği varsa, o dönemde de Helenlerde Med’cilik, Med işbirlikçiliği, en gözde bir kavramdır. Med işbirlikçiliğine özenmek bir modadır. Temel politika Med işbirlikçileri ve karşıtları biçiminde bir ayrım göstermektedir. Med sonrası Pers imparatorluk aşamasında bu ayrım daha da gelişir ve tüm yaşamı etkisi altına alır.”

PKK’nin yurt dışından yayın yaptığı TV sinin adı da MED TV idi ki bu ironik bir durum arz etmektedir! Kürtlerin televizyonunun adı, MED adı, İranidir ve tarihte, Öcalan’ın anlatımı ile bu günkü Amerikan işbirlikçiliği ile özdeş tutulmakta olan bir imparatorluğun adıdır!

Daha önce hatırlatmış olmalıyım ama gözden kaçıranlar için bir daha hatırlatayım ki, tarihte ilk Kürt devleti, Mehabad da Farsça idi ve Mehabad Kürt Cumhuriyetinin kuruluşunu ilan ederken, Kadı Muhammed’in sırtında Sovyet üniforması bulunuyordu!

Öcalan şöyle devam ediyor:

“Helenler, tarihte çok övülen klasik Atina hamlesinde gelişme kaydederler. Atina merkezli sentezleşme, gerçekten bir orijin olmayı başarır. Sadece 'karma bir yargılanma yeri' değil, yaratıcı bir sentez oluşturma merkezidir. Filozoflarıyla, sanat ve siyaset adamlarıyla çığır açan bir uygarlık söz konusudur. Altın çağını M.Ö 600-300 arasında yaşayan bu uygarlık, günümüz uygarlığının temel bir bileşenidir.”

Öcalan’ın, Helenleri anlatırken yansıtmaya çalıştığı tarih bilincine ve bilgisine hayran olmamak elde değil; Yunanlı yargıçlar da eminim hayran kalmışlardır ama ne yapsın zavallılar, onların da Yunanistan’ın Kapitalist Modernite”sinin çarklarının kıskası altında ellerinden bir şey gelmemiştir.

Evet, Öcalan’ın hayranlık uyandıran tarih “bilinci” ve bilgisi, iş kapitalist Modernite” ye gelince tıkanmış görülüyor; bu noktada tarihi durdurduğu ve gelişmeyi Helen uygarlığına ve devamındaki Roma ve Bizans medeniyetlerine gömdüğü ve bütün günahları “kapitalist modernite”nin siyasal zoruna, dolayısıyla devletin varlığına yüklediği, bu anlamda Dünhring’leşiverdiği görülüyor ki bu durumda, bunun, Öcalan’ın varmak istediği yer ile bağlı olduğunu düşünmek durumundayız!

Öcalan, Helenizm’i anlatmaya şöyle devam ediyor ki, burası daha da ilgi çekicidir, biraz uzun ama Öcalanist’lerin, önderlerinin bu uzun ifadelerini okurken sıkılmayacaklarını umuyorum!

“Anadolu'da uygarlık ağırlıklı olarak Bergama Krallığı altında yaşamını sürdürür. Selefkoslar ağırlıklarını Mezopotamya'da merkezileştiren daha da geniş ve derinlikli bir İskender sonrası dönemi de oluştururlar. Tarihte Helenizm'in bu dönemi, M.Ö 30'dan M.S. 250'lere kadar, özellikle kültürel alan başta olmak üzere, Doğu-Batı sentezinin en görkemli çağıdır. Köleci uygarlığın en son yaratıcı gücüdür. Köleci Roma da özünde bu ruhu ve anlam gücünü temsil eder. Latinlerin bu döneme katkısı şekli olmaktan öteye gitmez. Büyük Roma ve Bizans İmparatorluklarının (yaklaşık M.Ö 500-M.S. l450) Helenizm tarihindeki yerleri bir katkıdan ziyade, bu Doğu-Batı sentezini büyük bir iştahla yemedir.

Doğunun zenginlik alanlarında, sınırsız istilalarla insanlık üzerinde en büyük baskı ve sömürü mekanizmalarını geliştirme, bu dönemin çarpıcı özelliğidir. Hıristiyanlık ve Müslümanlık biçimindeki çıkışlar, özünde Doğu uygarlığının ideolojik, politik ve askeri olarak Batı’ya kayan Roma ve Bizans üstünlüğüne karşı bir başkaldırı, kurtuluş ve barış hareketidir.

Helen uygarlığının doğuş merkezi, Atina Sitesidir. Atina bir kent olmanın ötesinde, bir devlet biçimi ve kültürel yaşam tarzıdır. İçte Isparta, dışta Persepolis merkezli devlete karşı kendine özgü bir biçimde mücadele etmiştir. Köleci sınıfın en gelişkin demokrasi silahını kullanmıştır. Sonuçta bu silah, tüm Helen kentlerine karşı olduğu kadar, Doğu kentlerine karşı da üstünlük elde etmiş, köleci uygarlığın en olgun ve yaratıcı biçimlerinden birisi olmasını sağlamıştır. İnsanlık zihniyetinde, binlerce yıl egemen olan mitolojik ve dinsel düşünce tarzından, felsefi düşünce tarzına geçilmesine belirleyici bir katkıda bulunmuştur.”

Evet, Helen uygarlığını yüksek tutan Öcalan’ın, Köleci uygarlığı da ve bu arada Hıristiyanlığın ve Müslümanlığın, Batı’ya kayan Roma ve Bizans üstünlüğüne karşı başkaldırılarını da yüksek tuttuğu görülmektedir!

Peki, biz ne diyoruz ki bizden çok önce Marxizm’in kurucuları da söylemiştir ve bize oradan gelmiştir demek istiyorum; eski kölelik olmasaydı modern sosyalizm olmazdı.

Öyleyse, yukarda da ifade ettiğim gibi, kölelik ve ona benzer başka şeylere karşı, mesela Öcalan’ın yaptığı gibi, ücretli köleliğin ifadesi olan “kapitalist modernite” ye karşı genel formüllerle savaşa girişmek ve böylesine bir alçaklık üzerine yüksek bir ahlak öfkesi yağdırmak, pek para etmez.

Son olarak, Öcalan’ın şu ilginç çözümlemesini de aktararak, parantezi kapatmak istiyorum:

“Atina demokrasisinin bir yüzü Sokrates, Platon, Aristo ve Perikles iken, diğer yüzü sayısız demagog ve sinsi yalancılardan ibaret oluyor. Helen kültüründeki bu çelişkili karakterin bütün Batı kültürünün temelinde de yattığı belirtilebilir. Doğru söylemek Doğu kültürünün temel bir özelliği iken, yalan ve demagoji Batı kültüründe bunun zıddı olarak yansıma bulmaktadır (sanırım, yalan ve demagojinin Batı kültürünün temel özelliği olduğunu söylemek istiyor F.U.) Diyalektik gelişmenin diğer bir cilvesi! Doğru, kendi zıddını (yani yalan’ı) yaratarak gelişir. Bu gerçeğin de derininde yatan, Helen kültürünün dayandığı zengin kültür mirasıdır.”

Evet, Öcalan Doğu kültürünün “doğrucu”, Batı kültürünün ise “yalancı ve demogog” olduğunu vurgularken, diyalektiğe de gönderme yapmış ama diyalektiğinin Hegel’i aştığını bile söylemek mümkün değildir ki bu da Marx’ı aşmaktan söz eden birinin ağzında diyalektikten söz etmenin komik kaçtığını gösteriyor; Öcalan’ın Marx’ı aşıp vardığı yerde Hegel’in diyalektiği var. Dolayısıyla da, tümüyle ekonomik etmenin belirleyiciliğine bağlı olarak tarih sahnesine çıkan ama Öcalan’a göre bir “siyasal zor un ürünü” olan kapitalist moderniteyi, siyasal zorun egemenliğine sokarak, “demokratik modernite” haline getirebileceği hayalini kurması kaçınılmaz oluyor.

Yani “kapitalist modernite” ile “demokratik modernite”nin özünün bir ve aynı olduğunu göz ardı etmesi bir yana, ekonomik yapının gelişmesine tabi olarak tarih sahnesine çıkan modernitenin zaten çıktığı anda ve sadece o zaman demokratik olduğunu ama yine ekonomik yapının gelişmesi sonucu bu demokratikliğinden iz kalmadığını, yani modernitenin de, tıpkı Helen uygarlığı gibi, iktisadi evrimin, istisnasız ve acımasız kendi yolunu açmasının bir sonucu olduğunu yadsıyor!

Oysa kapitalist modernite tarihte bir andır ve o an itibarı ile tıpkı Helen Uygarlığı gibi, bir gelişmeyi, bir ilerlemeyi ifade etmektedir. Sonrası, gördüğümüz gibi, çürüme ve kokuşma ve de buradan akan pisliğin bütün toplumları sarmasıdır!

Ama Helen uygarlığında iyilikler dünyasının bütün renklerini gören Öcalan, bunu göremiyor, görmek istemiyor! Bu çürümüşlükten, bu kokuşmuşluktan akan pisliklerden bağımsız, bu çürümüşlüğün tam ortasında, Kürt halkını “demokratize” ederek, “kapitalist modernite”yi de, küresel kapitalizmi de ehlileştireceğini hayal ediyor ki ham hayal olduğunu kendisinin de bildiğini düşünmek eğilimindeyim, çünkü çürüyen, can çekişen kapitalizmin bir yüzü nasyonalizm olan gericiliğinin ve milliyetçiliğinin, diğer yüzü ile yani kozmopolitizm ile korelâsyon kurmayı politika saydığı için, bile bile bu ham hayalin peşinden sürükleniyor!

Bu da Öcalan’ı, sosyalizmin ataları olan Ütopyacıların da gerisine düşürüyor ki, kapitalist moderniteyi, dolayısıyla devlet’i ve haliyle ulus-devleti, önce bunlara boğazına kadar batmış ve artık çürümenin, kokuşmanın, can çekişmenin son evrelerinde yaşayan bir erk ile müzakereler yoluyla ve bir anlamda Öcalan’ın bütün dünyanın gelmiş geçmiş bütün günahlarını yüklediği bir “kapitalist modernite” içinde, yasalar çerçevesinde gerçekleştirilen “reformlar” sonucu verilen bir “özerklik” ile “demokratik” modernite yapmaktan ve bunu önce Kürtlere, sonra bölgeye, en sonu bütün dünyaya yaymaktan ve böylece dünyayı Kürtlerin ve tabii Öcalan’ın kurtarmasından söz etmekten kendini alamıyor!

Böylece parantezi kapatıyorum ve kaldığım yerden devam ediyorum ve kapatmadan önce son bir noktayı daha vurgulamak istiyorum.

Öcalan, aynı mektubunda,“ Tüm halklar, daha uygarlığın şafak vaktinde, yükselen efendi despot sınıfın bu yalanlı, demagojili, işkenceli ve katliamlı toplum yönetimini ve sömürü tarzlarını iliklerine kadar yaşamış olarak günümüze gelebilmişlerdir.” derken, Hindistan'dan Rusya'ya kadar, binlerce yıldan beri en kaba devlet biçimi olan Doğu despotluğunun temellerini, varlıklarını sürdürdükleri her yerde, eski toplulukların (comunite), yani ilkel komünlerin oluşturduğundan bihaber görünmektedir.

Kaldığım yer, zorun tarihte iktisadi evrim karşısında oynadığı rol idi ve birincisi, her siyasal zorun, önce toplumsal nitelikte iktisadi bir göreve dayandığını ve ilkel toplulukların dağılmasının, toplum üyelerini özel üreticiler durumuna dönüştürdüğü ölçüde, yani onları ortak toplumsal görevlerin yöneticilerine daha da yabancı kıldığı ölçüde arttığını hatırlatmıştım. İkinci olarak, toplumdan bağımsız kılındıktan, hizmetkâr durumundan efendi durumuna geldikten sonra, siyasal zor, iki yönde etkili olabilir.
Ya normal iktisadi evrim yönünde; bu durumda, ikisi arasında bir çatışma yoktur, iktisadi evrim hızlanır. Ya da, zor, iktisadi evrime karşı çıkar ve bu durumda, bir kaç istisna dışında, iktisadi evrim karşısında her zaman yenik düşer.

Bu bir kaç istisna, barbar fatihlerin, örnek olsun, Hıristiyanların Mağriplilerin yüksek derecede gelişmiş tarım ve bahçıvanlıklarının dayandığı sulama yapıtlarının büyük kısmını yakıp, yıktıkları gibi, bir ülke halkının kökünü kazıdıkları ya da kovdukları ve ne yapacaklarını bilemedikleri üretici güçleri kırıp geçirdikleri, ya da berbat ettikleri yalıtık fetih olaylarıdır.

Daha kaba bir halk tarafından her fetih, açıkça iktisadi gelişmeyi sarsar ve birçok üretici gücü ortadan kaldırır. Ama sürekli fetih olaylarının büyük çoğunluğunda daha kaba olan fatih, fetihten çıktığı biçimiyle, daha yüksek "iktisadi durum"a ayak uymaya zorlanır ki Helen uygarlığını anlatırken, Öcalan’ın da bu durumu atlamadığı görülmektedir, fatih, fethedilen halk tarafından özümlenir ve çoğu kez onun dilini bile benimsemek zorunda kalır.

Daha kaba bir halk tarafından her fetih, açıkça iktisadi gelişmeyi sarsar ve birçok üretici gücü ortadan kaldırır. Ama sürekli fetih olaylarının büyük çoğunluğunda daha kaba olan fatih, fetihten çıktığı biçimiyle, daha yüksek "iktisadi durum"a ayak uymaya zorlanır ki Helen uygarlığını anlatırken, Öcalan’ın da bu durumu atlamadığı görülmektedir, fatih, fethedilen halk tarafından özümlenir ve çoğu kez onun dilini bile benimsemek zorunda kalır.

İktisadi evrim, istisnasız ve acımasız kendi yolunu açar, bunun en çarpıcı örneği:

Büyük Fransız Devrimi'dir ve arkasından Ekim Devrim’i geliyor!

Eğer bay Dühring'in öğretisine (ve ardıllarının inatçı savunularına) göre, belirli bir ülkenin iktisadi durumu ve onunla birlikte iktisadi düzeni sadece siyasal zora bağlı olsaydı,1848'den sonra, Friedrich Wilhelm IV'ün, "görkemli bir ordu" ya sahip olmasına karşın, ülkesinde ortaçağ loncalarını ve öbür romantik düşkünlüklerini, o sıralarda gelişmekte bulunan demiryolları, buhar makineleri ve büyük sanayi üzerine aşılamayı neden başaramadığı; ya da, daha da güçlü olan Rusya imparatorunun, Batı Avrupa "iktisadi durum"undan durmadan ödünç almaksızın, sadece borçlarını ödemekte değil ama kendi "zor"unu ayakta tutmakta bile neden yeteneksiz kaldığı hiç ama hiç anlaşılamazdı.

Fikret Uzun
29-Nisan-2014

2 Mayıs 2014 Cuma

KOMÜN DERSLERİ 1



I.
KOMÜN- SİYASAL ZOR MU EKONOMİK KOŞULLAR MI VE EGEMENLİK İLİŞKİLERİNİN DOĞUŞU


Kürt Aktivistlerin, fetişleştirerek tutturdukları “komün” türkülerini duyan da Kürt coğrafyasına sosyalizm yağmış sanacak. Gerçi buna S.S.Önder, bir zamanlar Hakkar Aşireti’nin toprağı olan Hakkari’nin dağlarına, mezralarına, oralarda yaşayan halkların aklına fikrine, kaderine, NUR yağmış da buradan doğan gün, tüm Kürt coğrafyasını aydınlata aydınlata, ferahlata ferahlata, kaderini değiştire değiştire yayılıyor sanacak…

Böylece cümle âlem,“komün”ü sosyalizme yeğleyerek, hem sosyalizmi aşacak ve hem de mutluluktan havalara uçacak.

Bu, sonunda ABD emperyalizminin politikalarına eklemlenmeyi politika sayan Kürt aktivistleri için taktik ve/veya stratejik hamle sayılabilir, bunun kendi çıkarları için doğru bir yol olduğuna inanabilirler; bunu köylü kurnazlığı da sayabilirler, bu onların sorunu ve niyetidir!

Ama bunun doğru bir politika olmadığını; Kürt halkının yükselişini tetikleyen ve hatta sıçratan politikaların tümüyle reddi anlamında olan bu politikaların, bir teslimiyet politikası olduğunu göstermek de benim hakkım ve görevimdir!

Daha açık ifadeyle, gelip gelip, bir karanlığın içine girerek, aydınlığın ışığını taşıyan noktaların bir bir karartıldığının üstünü örtmek için önünde eğildikleri ve Kürt halkını da biat etmeye zorladıkları bu sihirli ve fetiş sözcükle,”komün”le, Kürtlerin ve önderlerinin, bütün Kürt coğrafyalarına sosyalizm yağdığı algısını yaratmak istediklerini göstermek de benim hakkım ve görevimdir.
Diğer yandan, bu sihirli sözcük, “demokratik komün”, her gün aşırı dozda haykırılarak, üzerinden yüksek atlama yapılıp aşılacağı aşılanan sosyalizmin, sihirli sözcük olarak kullanılan bu “demokratik komün”den değil ama Paris Komünü anlamındaki komünden farkı olmadığını, hatta ta kendisi olduğunu da belirtmek benim görevimdir.

Dolayısıyla komün’ün bir devletsiz, bir sınıfsız, bir kendi kendine yönetim olmadığını; tam tersine, devletli olduğu, biri bastırılmış olan birbirine karşıt iki sınıfın olduğu, egemenliğin eski egemen sınıfı bastıran sınıfın elinde olduğu ama mekanizmasında bastırılan sınıftan da bireylerin yer aldığı merkezi bir yönetim olduğu ve bu haliyle en tam demokrasiyi ve kapitalizmden sosyalizme geçiş evresini ifade ettiği açıktır!

Diğer yandan komün, insanoğlunun son türküsü değildir; komün insanoğlunun son türkülerine geçiş köprüsüdür veya kapısıdır; o nedenle bu kapının, bu köprünün, insanoğlunun yepyeni türkülerine bulaşmaması, onların seyrini engellememesi için her tarafından pislik akan, çürümüş, kokuşmuş bir sömürü ve zulüm imparatorluğuna kapatılması gerekirken ve ayakta kalabilmek için her türlü sinsi ve zalimane yöntemlere başvurarak, insanoğlunu topyekün köleleştirmek için ölçüsüz bir ideolojik, psikolojik ve fiziksel saldırı içinde olduğu, tarihte eşine rastlanan örneklerinden kat be kat fazla şiddet ve korku içeren yöntemlerle saldırdığı ve “zor” aygıtını her geçen gün daha da katılaştırarak mekanize ettiği, dünyaya yaydığı bir zamanda, insanoğlunun son türkülerine geçebilmesini güvence altına alacak şekilde, dünya imparatorluğu kurma hayaline kapılmış olduğu apaçık belli olan zalimin ölçüsüz “zor”una karşı durabilecek şekilde bir “zor” mekanizmasına kesinlikle ve zorunlu olarak sahip olması gerekirken, ”komün” sözcüğüne sihirli anlamlar yüklemek zulüm ve sömürü imparatorluğunun elini kuvvetlendirmek demektir!

Yani öyle biraz Bakunin’den, biraz Blanki’den, biraz Lenin’den alıp, Marx’ı ıskartaya çıkarmakla komüne geçmek mümkün olmuyor; dahası komüne geçmek, komünün maddi koşulları oluşmadan komün biriktirmekle de olmuyor demek istiyorum; bu, ancak pusulasını şaşırmış Fizik “profesörleri”nin, fiziği alet ederek, “ol dedi oldu” zırvalarına bilimsel bir ton vermesi mislidir!

Komünistlere gelince,“komün”ü sosyalizmin önüne, hatta kapitalizmin tam orta yerine koyarken, ona bu haliyle sosyalist bir ton vermek için “yolumuz Parisli Komünarların yoludur” yollu haykırarak, biraz Blankici, biraz Bakuninci takılan ama gerçekte reformizmin dümen suyuna girmiş olan ve Blankiciler gibi, Komün’ün her hareketi önünde saygıyla eğilen Kürt aktivistlerinin tersine, Paris Komün’ü ne kadar değerliyse, yanlışlarını ve özel koşullarını incelemeden ona dayanmanın ne kadar uygunsuz olduğunu düşünürler.

Sosyalist devrime gerek duymadan, sosyalizmi aşarak ve bir deccal misli tasvir ettikleri “kapitalist modernite” nin bu günkü çürümüş, kokuşmuş, can çekişen, bozuk yapısı içinde, kitleleri ve hatta yönetici sınıfları bile “demokratize” eden yoğun bir “bilinçlendirme” furyası ile aşiret geleneğine bağlı bir “demokratik komün”e geçilerek, Kürtler yanında Türklerin de, hem “demokratik ulus” olacaklarını ve hem de kurtulmuş olacaklarını gören ve gösteren Kürt aktivistleri, böylece, deccal misli tasvir ettikleri ama “demokratikleştirerek” tımar edeceklerine inandıkları “kapitalist modernite” ye uygun bir sınıra hapsetmeye çalıştıkları sınıf mücadelesinin, zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne vardığını, dolayısıyla proletarya diktatörlüğü düşüncesini daha 5 Mayıs 1852 tarihinde, yani Paris Komünü’nden yıllar önce, Weydemeyer’e yazdığı mektubunda ortaya koymuş olan ve bu diktatörlüğün kendisinin, sadece ve sadece, bütün sınıfların ortadan kaldırılmasına ve sınıfsız topluma geçişi oluşturduğunu ortaya koyan Marx’ı aştıklarına inanmaktadırlar ve bunu hepimize inandırmak istemektedirler!

Oysa komün, tamı tamına bir proletarya diktatörlüğüdür ve tamı tamına proletaryanın merkezi devletidir; işte Marx’ta kalarak ama onu burjuvazi için kabul edilir kılarak devrim kapısından dönmenin en temel sapma noktası tam da burada kendini göstermektedir; burası sınıf mücadelesi ile proletarya diktatörlüğü arasına Çin Seddi koyma noktasıdır.

Bu hallere düşen, yani sınıf mücadelesi ile proletarya diktatörlüğü arasında kaçınılmaz bir bağ olduğunu ve bu bağın önemini anlamayan “komünist”lerin sonuca varamamalarından hareketle bu başarısızlığı, Sovyet sosyalizmine ve oradan da Marxizm-Leninizm’e mal etme kurnazlığına sarılmak ise tam bir bulanıklıktır!

Evet, Sovyet sosyalizminde proletarya diktatörlüğünün işletilememiş olması yıkılışın nedenlerinden biridir ama belirleyeni değildir, belirleyeni tümüyle ekonomik alt yapıdan gelmektedir; yani küçük işletmelerin önüne set çekmeyip, serbestçe gelişmesine izin verilmesi ve bunun doğal sonucu olarak, bu gelişerek büyüyen kapitalizmin, pusuda bekleyen ve sosyalizmi hiç benimsememiş ve kapitalizmden ümidini hiç kesmemiş kapitalist yolcular ile buluşması, Sovyet sosyalizmini yıkıma götüren yolu açmıştır; ondan sonrası, Gorbaçov olmasa da başka bir kapitalist yolcu tarafından da kotarılabilirdi ve bu Gorbaçov’un eliyle tamamlanmıştır!

Bunu, proletarya diktatörlüğü de, yani proletaryanın siyasal “zor”u da engelleyemezdi; çünkü bu ekonomik yöndeki gelişmenin boyutlarına, ne denli sert olursa olsun karşı duracak bir siyasal “zor” artık söz konusu olamazdı!

Kim bilir, belki de bunu görüp, büyük bir komünist kıyımını önlemek üzere yeraltına çekilen Komünist partisi, o nedenle ilkeli çizgisini koruyarak bugün Rus federasyonunda azımsanmayacak bir yer tutmaktadır!

Bugün bile, Sovyet sosyalizminin yıkılışından hiçbir ders çıkarmayarak, daha doğrusu Sovyet sosyalizminin yıkılışından daha iyi bir sosyalizm beklerken, kapitalizme razı olduklarından bihaber, “oh olsun” bedduasını okuyarak, kâh Blankicilik elbisesinin, kâh Troçkist elbisesinin içine girip, ya da Proudhonu veya Bakunini tekrarlayarak hala Anti Sovyetizmde ısrar edenlerin ağzında, “komün” sözcüğü komik kaçmakta ve iki yüzlülüklerini ele vermektedir!

Tabii burada bu ardıllık gömleği içindeki anti-sovyetik anti- komünistler, işin kolayını bulmuşlardır; Sovyet sosyalizmine bir bürokratik sınıfın diktatörlüğünü yakıştırarak bütün ekonomik yasaları atlayıp, siyasetin iktisattan önce geldiği fikrinin bulanıklığı içinde, suçluyu icat etmişler, böylece de, ekonomik yapının belirleyiciliğini atlamaları bir yana, proletarya diktatörlüğünün işletilmemesi suçunu da görmezden gelmelerini örtebilmişlerdir!

Kapitalizm koşullarında, kapitalizmin “zor” mekanizmasının faşist baskısı altında “komün” fikri, herhalde kaynağını Dühring’te bulduğumuz, Dühringvari iktisat’a dayanıyor olsa gerek; buna göre, kapitalist üretim biçimi tamamen iyidir ve varlığını sürdürebilir ama kapitalist bölüşüm biçimi beş para etmez ve üretim biçimine dokunmadan ortadan kalkması yeter!

Oysa siyasal zor, bu anlamda proletarya diktatörlüğü, araçtan başka bir şey değildir, oysa ekonomik çıkarın erek olduğu açıktır. Ve erek, bu ereğe ulaşmak için kullanılan araçtan ne denli “daha temel” ise, ilişkinin ekonomik yanı, tarihte, siyasal yanından o denli daha temeldir.

Diğer yandan, insanın köle hizmetine koşulmasını, hatta ücretli emek biçimi altında açıklamak için bile, işin içine ne zoru sokabiliriz, ne de zorun üzerine kurulu mülkiyeti.

Eğer “siyasal durumlar ekonomik durumun belirleyici nedeni” olsaydı, modern burjuvazinin feodalizme karşı savaşım içinde gelişmemiş olması ama feodalizmin dünyaya kendi isteğiyle getirilmiş şımarık çocuğu olması gerekirdi.

Ve eğer burjuvalar, çürümüş, kokuşmuş, can çekişen düzenlerini ölümden kurtarmak için, bin bir çeşit sinsi yöntemle güçlendirdiklerini sandıkları “zor” aygıtlarının ve bununla birlikte ideolojik, politik ve psikolojik baskılarının şiddetini artırıyorlarsa, Engels’in ifadesiyle, böyle yapmakla sadece Dühring'in, ”siyasal koşulların ekonomik durumun belirleyici nedeni olduğu" yolundaki kuruntusunun kurbanları olduklarını tanıtlamış olmaktadırlar.

Oysa şimdinin büyük büyük zenginleri, sahip oldukları hiçbir “zor” mekanizması ile yani “ne siyasal zor”ları ile ne de tankları topları, füzeleri ve zindanları ile ekonomik durum ve onun kaçınılmaz evrimini dönüştürmeye, dünyanın buhar makinesinin ve onun tarafından harekete getirilmiş modern maşinizmin, dünya ticaretinin ve banka ve kredinin bu günkü gelişmesinin ekonomik ereklerinden kurtarmaya yetenekli değildir.

Bununla birlikte, biz biliyoruz ki, zor, tarihte devrimci bir rol de oynamıştır; Marx'ın ifadesine göre, zor, bağrında yeni bir toplum taşıyan her eski toplumun ebesidir; toplumsal hareketin, sayesinde donmuş ve ölmüş biçimleri alt ettiği ve parçaladığı alettir.

Asıl sorun, sınıfların ve egemenlik ilişkilerinin doğuşunu açıklamaktır ve görülen o ki, Dühringliğe soyunmuş olduğu anlaşılan Öcalan’ın da bu iş için siyasal zor’dan başka bir sözcüğü olmadığı anlaşılmaktadır; ama bilimin çok sözü vardır ve siyasal zorun bu işe yetmediğini göstermektedir.

Öyleyse Engels’in anlatımı ile hatırlatalım.

Bunlar, yani egemenlik ilişkileri, iki farklı yoldan doğmuşlardır.

İnsanlar, ilk olarak hayvanlar âleminden nasıl çıkarlarsa, - dar anlamda -tarihe öyle girerler: henüz yarı-hayvan, kaba, daha doğa güçleri karşısında güçsüz, henüz kendi öz güçlerinin cahili; sonuç olarak, hayvanlar kadar yoksul ve ancak onlar kadar üretken.

O zaman varoluş koşullarında belli bir eşitlik ve aile başkanları için bile ,toplumsal konumda bir türlü eşitlik, hiç değilse, daha sonraki uygarlaşmış halkların doğal tarımsal topluluklarında da devam eden bir toplumsal sınıflar yokluğu egemen olur.

Bu toplulukların her birinde, baştan beri, korunması topluluğun denetimi altında da olsa, bireylere düşen bazı ortak çıkarlar vardır: anlaşmazlıkların yargılanması; bazı bireylerin yetkilerinin dışına çıkmasının önlenmesi; suların gözetimi; dinsel görevler. Bu tür görevlendirmeler, ilkel topluluklarda her zaman bulunur. Bu bireylerin, belli bir erklik ile donatılmış bulundukları ve devlet erkliğinin öncüllerini temsil ettikleri kolayca anlaşılır.

Yavaş yavaş üretim güçleri artar; daha yoğun bir nüfus, daha büyük topluluklar biçiminde kümelenmesi bir kez daha yeni bir işbölümüne, ortak çıkarları korumak ve karşıt çıkarlara karşı savunmak üzere organlar kurulmasına neden olan çeşitli topluluklar arasında, şurada ortak, burada karşıt çıkarlar yaratır.

Daha o zamandan, tüm grubun ortak çıkarlarının temsilcisi olarak ayrı ayrı her topluluk karşısında, hatta bazen onunla karşıtlık içinde, özel bir duruma sahip bulunan bu organlar, ya her şeyin doğaya göre olup bittiği bir dünyada hemen hemen kendi başına kurulan bir görev kalıtımı, ya da öbür gruplarla çatışmaların artması ölçüsünde bunlardan vaz geçmenin artan olanaksızlığı sonucu, az zamanda daha da büyük bir özerklik kazanırlar.

Toplum karşısında bu özerkliğe geçişle birlikte, toplumsal görev, zamanla toplum üzerinde egemenliğe yükselir ve durumun elverişli olduğu yerde, topluluğun ilkel hizmetkarı yavaş yavaş efendi haline dönüşür ve bu efendi, koşullara göre, Doğu despotu ya da satrapı, Yunanlılardaki hanedan, kelt, klan başkanı vb. görünümünü alır!

Bunların hepsi, ekonomik durumun gelişme düzeyine bağlıdır ve elbette bunda siyasal zorun da etkisi vardır ama burada, önce toplumsal nitelikte iktisadi bir göreve dayanan siyasal zor, ilkel toplulukların dağılmasının toplum üyelerini özel üreticiler durumuna dönüştürdüğü, yani onları ortak toplumsal görevlerin yöneticilerine daha da yabancı kıldığı ölçüde artarak etki gösterir ve son tahlilde bu etki ekonomik durumun ereklerine bağlı olarak vardır!

İran ya da, Hindistan’da ortaya çıkan, ya da batan despotik iktidarların sayısı ne olursa olsun, bunların her biri, her şeyden önce, o bölgede her türlü ekimin kendisine bağlı bulunduğu vadilerin sulanması işinin genel girişimcisi olduğunu çok iyi biliyordu.

Hindistan'da bunu görmemek,”aydın” İngilizlere nasip oldu; sulama kanallarının ve alavere havuzlarının yıkılmasına seyirci kaldılar ve en sonu, üst üste yinelenen açlıklarla, Hindistan’da egemenliklerine hiç olmazsa öncellerinin egemenliğine eşit bir törellik vermeye yetenekli tek işi savsaklamış bulunduklarını keşfettiler.

Ama bu sınıfların oluşmasının yanı sıra, bir başka sınıfın oluşması daha meydana geliyordu.
Tarımsal aile içindeki doğal işbölümü, belirli bir gönenç düzeyinde, aileye bir ya da birçok yabancı emek-gücü sokulmasına olanak verdi. Bu durum, özellikle, toprağın eski ortaklaşa mülkiyetinin yıkılmış olduğu, ya da en azından eski ortaklaşa ekimin yerini toprak parçalarının aileler tarafından, sırayla bireysel ekimin almış bulunduğu ülkelerde görüldü.

Üretim insan emek - gücünün artık kendi yalın bakımı için zorunlu olandan çoğunu üretebileceği derecede gelişmişti; daha çok emek - gücü, geçindirme aracı, daha çok bu güçleri çalıştırma aracı vardı: emek - gücü bir değer kazandı. Ama ilişkin bulunulan topluluk ve içinde yaşanılan birlik, kullanmaya hazır, artı (fazla) emek-gücü sağlamıyordu. Buna karşılık, bu emek-güçlerini savaş sağlıyordu ve savaş yan yana birçok topluluk gruplarının zamandaş varlığı kadar eski bir şeydi.

O zamana kadar, savaş tutsaklarının ne yapılacağı bilinmiyor, bunun sonucu onlar düpedüz öldürülüyorlardı: daha da eski bir tarihte, onları yiyorlardı. Ama artık erişilmiş bulunan "iktisadi durum" düzeyinde, bu savaş tutsakları bir değer kazanıyorlardı; bunun sonucu yaşamları bağışlandı ve emeklerinden yararlanıldı.

Zor, işte böylece, iktisadi durumun hizmetine koşuldu.

Böylece kölelik bulunmuştu.

Fikret Uzun
29 Nisan 2014