5 Kasım 2011 Cumartesi

ANAYASACI KOMÜNİSTLER

ANAYASACI KOMÜNİSTLER
Komünistlikten, "özgür komünist"liğe, "özgür komünist”likten, anayasacı komünistliğe giden yol pek de uzun değilmiş. Bu yolu şekillendiren ve bu günkü noktasına getiren koşullar her ne olursa olsun, yolun başındaki duruş ile bugünü ihtiva eden yolun sonundaki duruşun, zıt gibi görünmesine aldanmamak gerekiyor. Yüzeyde görünenler aldatıcıdır ama derine bakmasını bilenler göreceklerdir ki, bu yolun başındaki duruş ne ise, bu günkü duruş da aynı çizgiyi gösteriyor. Dün bunu görememek, bu gün de görülemeyeceğinin garantisi değildir, aksine, dün Komünist görünüp, Kemalizm’in, o anlamda resmi ideolojinin yani burjuva ideolojisinin sosyalist hareket içindeki ve hatta tepesindeki aktörleri, şimdi bu günkü resmi ideolojinin, tekelci burjuvazinin ve onun ayrılmaz bütünleyicisi olan emperyalizmin ideolojik hegemonyasını yerleştirmek için, bu günkü şartlarda tekellere, emperyalizme ne gerekiyorsa (ağırlıklı olarak anti-Kemalizm gerektiği görülmektedir) o doğrultuda görev yapmak için, dünkü çift inançlılığını koruyarak, bu gün komünist, hem de "özgür komünist" görünmeyi ihmal etmeden, AKP yi demokratik bir zemine, karşısında olan bütün ideolojik, politik yaklaşımları ise, tam tersi bir çizgiye, faşist diktatorya çizgisine yerleştirmeyi kabul ettirmek için sol içinde çalışan aktörleri konumundadırlar.
Dün hangi noktada iseler, bu gün de aynı noktada olduklarının açıklıkla görüldüğüne inanıyorum. Ama dediğim gibi, bu açıklığa bakmazsak, gözlerimizi hep karanlığa bakma alışkanlığından kurtaramazsak, görmek gerekeni değil, gösterilmek isteneni görebiliriz; karanlığa bakıldığında, ancak bize gösterilmek istenenleri görebiliriz ki, bu da illüzyondan başka bir şey değildir. Bu illüzyonu yırtmak, ancak ve ancak bilimsel bakarak, ideolojik netlikle, teorik olarak ve elbette sınıfsal bakarak mümkündür. İllüzyon yırtıldığında, karanlık ta dağılacaktır, ardındaki görünmeyen açıklık da bütün çıplaklığı ile görülecektir.
Dünün, komünist gömleklileri, şimdinin "özgür komünistleri", eğer anayasacı komünist gömleği giydilerse, yolun başından itibaren, nesnel gerçekliği karanlıkla örtme çabalarına devam ediyorlar demektir. Bu dinamiğin, önemli oranda taban bulması ise, daha yolun başından itibaren örgütlü bir çabanın mevcudiyetini göstermektedir. Bu çabalara yataklık olgusunu, Ekim devriminin kapitalist dünyaya yaydığı korkunun tezahürü olarak, bu korkunun pratik olarak baş gösterdiği andan itibaren, komünist hareketi içinden eritme ve kendine bağlama politikalarının sinsiliğinde aramak gerekir. Sadece, TKPnin en tepesine oturmuş olan Vedat Nedim Tör'ün, küçük bir fiske niteliğindeki, komünistlere saldırı ihtimalini görerek, gönüllü bir şekilde, kendisini ve dava arkadaşlarını polise teslim etmesi ve burjuvazinin gündeminde hiç de komünist avı olmadığı halde, birçok komünist yanında, aydınların da aylarca zindana düşmesinde ve komünist hareketin dağılması yanında, güvensizlik tohumlarının ekilmesinde ve elbette daha da önemlisi, komünist hareketi resmi ideolojiye yakınlaştırmada etken olması, sonunda da asıl yerine yani Kemalizm’in ideolojik düzlemine ricat etmesi, onunla birlikte başka TKP kadrolarının da Kemalist ideolojiyi yaymak ve komünist hareketin önüne koymak, komünist hareketi, Kemalist ideolojinin sınıfsal yaklaşımıyla bulandırmak ve kuyruğuna takmak için örgütlü bir çaba içine girmesi bile, bu sinsiliğin döl yatağını ve bu günlere gelirken nasıl büyüdüğünü, nasıl örgütlü hale geldiğini göstermeye yeter. Bu olgu, çift inançlılığı, emperyalizmin bir savunma mekanizması olarak görmemize işaret etmektedir ve bu güne kadar bu sinsiliğin devam ettiğini görmemizin, bu mekanizmayı tersine, emperyalizmin kendisine çevirmenin mekanizmasını ortaya çıkaracağı açıktır. Benim yaptığım da bundan ibaret olup, gördüklerimi göstermekten başkaca yaptığım bir şey olduğu söylenemez.
Bu girişi neden yaptım; bu giriş, benim de içinde olduğum bir hareketten arta kalan kimi eski TKP li komünist, daha sonra TBKPli komünist ve hemen akabinde "özgür komünist",sonra da hepsini çöpe atıp, Liberal komünist, ardından da (herhalde yolun sonunda olduklarını hissetmelerinin tezahürü olsa gerek) AKP nin anayasa manevrasına destek vermeyi üzerlerine vazife edinen ANAYASACI "KOMÜNİST" ler olarak canhıraş bir çaba içine girmelerindeki kodlara dikkat çekmeyi kendime vazife addettiğim içindir. Bunu, sadece tarihe not düşmek için, gelecek kuşaklara, Türkiye’nin komünistlerinin komünist olduktan itibaren, artık komünist öleceklerini, istisnai durumların bunu etkilemeyeceğini, ama komünistlikten, hem de komünist gözükmeyi ihmal etmeden, vazgeçmenin özel bir çabanın, bir görevin yansımasının, bu görevle adeta beşik kertmesi yapılmış olmasının, son tahlilde aslına dönmesinin yansıması olduğunu ve hiçbiri zaman komünist olmadıklarını (olamadıklarını değil) bu gün olmazsa yarın görmeleri için, komünist kalanların, sorumluluklarını yerine getirdiğini ve getirmesi gerektiğini göstermek için yapıyorum. Başkaca bir tetikleyen, teşvik eden etmen yoktur. Tek etmen, bir kere komünist olanların, komünistlikten vazgeçmelerinin, istisnai durumlar hariç, mümkün olmadığını gösterecek olan tarihsel sorumluluk bilincidir. Bu bilinçten uzaklaşmamış olanların, bu bilinci hep diğer yüzüne asıp, gerçek yüzündeki karanlığı saklayanlardan çok daha fazla ve çok daha yürekli olduğunu ve de yürekliliğinde nesnelliğe olan inancı olduğunu göstermek, bu tarihsel sorumluluğu bu bilinçten uzaklaşmamış olanlara hatırlatmak içindir.
"halklarımızın talebi bu baskici cagdisi anayasadan kurtulmaktir. " ,"Ulkede yasayan tum insanlarin, etnik ve kulturel ayrim yapilmaksizin temel hak ve ozgurluklerin, sosyal adaletin kurulmasinin onunu acan bir anayasa hepimizin istemidir.Asker ve Yargi vesayetinden kurtulmus,sivil demokratik bir anayasa hepimizin en onemli ozlemi ve talebidir.Bu nedenle en genis cevrelerle birlikte hareket etmenin demokrasiyi kazanmada da onemini biliyorum. Ancak; 1.AKP nin yukarida saydigim ozellikleri tasiyan kapsayicilikta olmadigini goruyorum. 2. Demokrasinin olmazsa olmaz kosulu katilımcilik anlayisindan uzak oldugudur. 3. Bu anlayisin ozgurlukcu esitlikci ve demokratik bir anayasnin ileride onunu kesebilecegi kaygisini tasiyorum.",
"Elbette simdilik bu degisikliklerin bile gundeme gelmesinin yeterli olduguda dusunebilir. Ama ben, Ben Yaptim Oldu anlayisini icime sindiremiyorum............... soyledigi gibi, Nabi lerin(N.Yağcı) geldigi donemde Refah Partisiyle BİRLİKTE,ORTAK isler yaptik.Bir davet icin ,..........ile Kocaeli R.P.ziyaret edip sohbet ettik.A.Dilipak' i fuar Adimllar temsilciliginde soylesi icin konuk ettik .Ayrica yine 141,142 ve 163. maddelerin ceza yasasindan cikarilmasi icin Turkiye genelinde bu muhafazakar veya liberal islamcilarla ortak toplantilar yapildigini iyi animsiyorum O nedenle anayasa degisikligini iceren toplantiyi onerdim.YİNE israrla soyluyorum.Bu toplanti mutlaka yapilmalidir. Hatemiler veya Hilal Kaplan katilsin ben kenardan izliyeyim."
Bu ifadeler, iyi niyetli bir kaygının ifadesi gibi görünse de, özünde, bu ifadelerin sahibinin, eski bir komünist olarak, hem de " özgür komünist" olmakla övünen bir komünist olarak, sınıfsal bakıştan, komünist duruştan ne kadar uzak olduğunu göstermeye yeter ama asıl konu bu değil, bu iyi niyetli kaygının yansıması gibi görünen ifadelerden, başka bir eski Komünistin, vazife çıkarması ve şimdi artık "özgür komünistlerin" yeni misyonunun AKPye cesaret vermek için destek olmak olduğunun örgütlü bir hal alması çabalarıdır.
Bu çabaya çağrı niteliğindeki aşağıdaki ifadeler ise, tarihsel bir itirafname gibidir, şöyle diyor itirafname de; "ortada bir kavga var ve bizler bu kavganin bir tarafiyiz. Ya olani biteni kenarda durup izleyecegiz. .. Ya da vesayet rejiminin duvarindan bir tugla daha cekilmesi icin AKP' ye cesaret verecegiz..." bu "özgür komünist", ANAYASACI KOMÜNİST liğine mantıksal kılıfını kavga üzerine ki, politik terminolojide bu kavga sınıf kavgasıdır, yerleştiriyor ve bu kavgadaki taraflılığın AKP yandaşlığı olması gerektiğini ve bunun da AKP nin de üstünde bir politik yaklaşımın gereği olduğunu, hatta sınıfsal olduğunu vurgulamaya çalışıyor. Yani şimdi komünistlerin tarihsel görevi, bu "özgür komünist"e göre, AKP nin anayasa değişikliğini ne yapıp edip gerçekleştirmesi için, onu cesaretlendirmekten ibarettir. Komünistlerin başka bir görevi de, seçeneği de yoktur. Tabii komünistler, böylece AKP yi, egemen sınıfın yani tekelci burjuvazinin karşısında ve elbette bunun sonucu olarak da, emekçi sınıfların yanında görmeliler, dolayısıyla AKP nin yanında olmasalar da,(cesaret vermek için destek vermek yanında olmaktan sayılmıyor) egemen sınıflara karşı mücadelesinde onu emekçi sınıflar adına desteklemek bütün komünistlerin görevi sayılıyor. Aksine hareket edenler ise, komünistlikle ilgileri olmadığı gibi, en barbar gericilerdir, faşistlerdir. Buna her halde arkamızdan gelen kuşaklar üzülerek gülmek zorunda kalacaklardır. Ama sevinmeliler, çünkü bu yaklaşımlar, komünist olduktan sonra vazgeçmenin tezahürü değildir, hiçbir zaman komünist olmayanların, komünist hareket içinde şebekevari bir örgütlenme ile yığınsallaşmasının ve peşinden gelmeyenleri ya kılıçtan geçirmiş olmalarının, ya da burjuvaziye teslim etmiş olmalarının açığa çıkmasının tezahürüdür ki, artık tarihte bu tip çift inançlılık için hiç kimsenin döllenme yatakları bulamayacağının tarihsel koşullarında yaşıyoruz. Bizim kuşak bunu henüz göremese de, bizden sonrakiler, bütün çıplaklığı ile göreceklerdir.
En baştaki iyi niyetli gibi görünen ama sınıfsal bakıştan kilometrelerce uzak bir bakışla ifade edilen kaygılardan kendine vazife edinmiş bir başka "özgür komünist", AKP nin cesaretlenmesi için verdikleri desteği demokrasi ile bağlarken, bakın demokrasiye bakışını nasıl itiraf ediyor ki, bu bakış çok eskidir, komünistçe bakış olmaması bir yana, asgari sınıf bilinci taşıyanların bile bakamayacağı bir körlüğü ifade ediyor. Şöyle; "Biz farkli kesimlerden insanlari bir araya getirerek, demokrasi kulturunun olusumuna, karsilikli önyargilarin kirilmasina ve suren demokrasi mucadelesine katki yapiyoruz." diyor. Bu yaklaşım, her gün 24 saat demokrasiden söz edenlerin, gerçekte demokrasiye dair elle tutulur bir ipucu bile vermedikleri ama kendilerinden önceki demokrasi teorisyenlerinin, demokrasiyi bir moda yaklaşımı içersinde, bir kültürler toplamına indirgedikleri yaklaşımı ile uyumludur ki, bu yaklaşım burjuvazinin bile yaklaşmadığı ama şimdi eskimiş "özgür komünistlerin" cesaretlendirici yaklaşımı ile biçilmiş kaftan bularak yaklaştığı bir örtü vazifesi görmektedir. Yani, demokrasinin bir devlet durumu olduğu (ki bu, Marks tan beri böyle ifade edilir) ve diktatörlükle arasında çok ince bir çizgi olduğu böylece kolaylıkla örtülenecek, Çingene kültürü ile Ermeni kültürünün ve yanında çevre kültürünün, vesaire kültürlerin bir araya toplanmasını, dinler arası diyalog, kültürler arası diyalog, sınıflar arası diyalog vesaire diyalog dinamikleri ile demokrasi olarak göstermek kolaylaşacaktır.
Başka bir "özgür komünist" ise "Adı geçen isimler" i, isabetli ama yeterli bulmuyor, "ancak gelirlerse Fehmi Koru veya Ali Bayramoğlu gibi isimler de düşünülebilir. Ayrıca Murat Belge de olabilir."diyerek, cesaretlendirici desteğin çapını genişletmek gerektiğine vurguyu ihmal etmiyor.
Türkiye Komünist Partisine katılırken, onun bir komünist parti olduğuna inancım tamdı. Komünist olmanın onuru ise, hiçbir şeyle değiştirilemeyecek denli anlamlı idi. TKP üyesi olmak, bu onuru kazanmış olmak demekti. Bu düşüncelerle ve inançla TKP üyesi olarak Türkiye’de sosyalist bir devrim için, işçi sınıfının iktidarı kazanması için mücadele ettiğime inanarak, bulunduğum örgütlerde, şimdi çapsızlığını netlikle görebildiğim kişilerin buyurduğu görevleri, öncesinde eleştirdiğim, sorguladığım, hatta yer yer yanlışlığını savunup ayak dirediğim halde sonuçta "parti kararıdır" diye, harfiyen yerine getirdim. Katılmadığım ve anlamadığım, bir komünist partisine ve onun politik yönlendirmesine uymadığını düşündüğüm çok konu vardı ve bu tavrım neticesinde, bulunduğum yerden parti kararı ile sürgüne gittim. Sürgüne gittiğimi, sürgün yerinde beni bekleyen parti görevlisinden öğrendim. Bu partili yoldaş, önyargılarını anlatmak, bana "burası geldiğin yere benzemez" demek ve muhtemelen bunları anlatmaya cesaret toplamak için, ya da efkârına ortak etmek için, bir meyhanede randevu vermişti. Ama sürgünde olduğumu bu randevuda anlatmadı. Oradan başka bir yere de sürgüne gitmedim, aksine Bulgaristan’daki dünya komünist gençlik toplantısına gönderilmem kararı alındı. Beni sürgünde bekleyen partili yoldaşın itirafı bu zamandadır. Her karara karşı çıkan, olur olmaz her şeyi eleştiren biri imişim ve beni adam ettirmek için ona göndermişler. Sonunda adam olmuştum ve adamlığım komünist gençlik festivaline delege seçilerek tescillenmiş ti. Ancak bu tescil, artık kararları eleştirmekten vazgeçtiğim için değildi, bu yaklaşımının bulunduğum yere canlılık ve örgütlülük getirmesinin inkâr edilemeyecek denli görülmesindendi. Oraya yani Bulgaristan’daki festivale, gidemedim, ama 12 Eylül faşist darbesi ile bulunduğum yeri bırakarak ve bir üst görevle görevlendirilerek, başka bir yere geçtim. Burada çürük çarıklar, partiden istifa etmişler dâhil, kalan hemen hemen bütün TKP üyeleri bana bağlanmıştı. O zamana kadar ki parti sekreterim, sekreterliği ile görevlendirildiğim yeni yerdeki komitede yardımcım olmuş, bana sekreter olacak kişi, başka bir ilden, muhtemelen, okulunu bitirip adam olmuş bir yeni yetme mezun olarak, ithal edilmişti. Ayrıca, İGD kapsamında da, illegale geçmek söz konusu idi ve o alanda da, bir sekreter ithal edilmişti.( şimdi hepsi tarih olmuş, AKP nin kapılarında dolaşan birer projeci olarak kendilerini kurtarmakla maluldürler.) Sonra, 12 EYLÜL'ün demir eli tepemize bindi( kadife eldivenli deniyordu ve artık eldiveni parçalanmıştı)Böylece dışarıdaki TKP serüveni bitti ve zindanda bir serüven başladı. O serüveni de ( tümüyle ayrı bir pratik ve derslerle yüklüdür ve zamanı gelince yeni kuşaklara aktarılacağından kuşku duyulmamalıdır. ) geride bırakarak, zindan karanlığından, demir kapıların tangırtısından ve ranzaların küflü, dar ortamından gün yüzüne çıktık. Asıl serüven yeni başlıyordu ve başladı. Bu gün geriye baktığımızda, tükettiğimizi gördüğümüz yıllar, o günlerde çok uzak bir mesafede görünüyordu ama görüldüğü gibi, yıllar çok çabuk geçmiş, serüven ise hiç başlamamış gibi devam etmektedir. Serüven, yani asıl serüven, işçi sınıfının, emekçi halkların serüveni, şimdi başlayacak gibi görünüyor. Buraya kadar geçen zaman da ve hâlâ, her yerde paradoks vardı ve paradoks devam ediyor. Şöyle de denilebilir, ak ile kara bir kardeşlik kurmuş, akı kara, karayı ak belletmenin dinamiğinde, ya karaları ak görmenin, ya da karalara gömülmenin illüzyonist baskısı hâkim kılınmış, adına demokrasi denmiş, hatta yetmemiş, ileri demokrasi denilerek, illüzyonun bile kafasını karıştırmış bir hegemonyanın esaretine kalın zincirlerle bağlanmışız.
"İleri demokrasi" TKP nin 12 Eylül öncesi en önemli şiarlarından biriydi. Bunun anlamı şu idi, Türkiye’de sosyalizme giderken iki aşama var, birincisi "ileri demokrasi",ondan sonra sosyalist devrim. Sosyalizmin ilk aşaması ileri demokrasi olunca, elbette Türkiye’de bir ileri olmayan demokrasinin varlığı da söz konusu idi ve dolayısıyla, sosyalist görevler, demokrasiyi ilerletmek olarak öne geçmişti. O zaman göremediğimiz, şimdi ise açıklıkla görünen odur ki, sosyalist iktidarın önüne demokrasi mücadelesini koyanlar ve demokrasiyi ilerlettikten sonra sosyalizme varılacağını bize inandıranlar, bu gün yine demokrasi mücadelesini sosyalist iktidar mücadelesinin önüne koymakta ama bu kez, demokrasiyi bir devlet durumu olmaktan çıkarıp, bir kültürler toplamına indirmekte ve dolayısıyla sosyalizme geçiş perspektifinden de tümüyle vazgeçtiklerini ilan etmektedirler. Ama ne hikmetse, kendilerini hâlâ komünist, hem de " özgür komünist" belletmek için her türlü trajikomik yaklaşımı ihmal etmemektedirler. Ağlasak mı, gülsek mi, yoksa "özgür komünist"tir ne dese yeridir deyip geçsek mi? karar vermek oldukça zor görünüyor. Ama zor değil, zorluk bu eski ve "özgür komünistlerin" hiçbir zaman komünist olmadığını görememektedir. KOMÜNİST OLMANIN ZOR ZANAAT OLDUĞUNU VE BİR KERE BU ZANAATI ALDIKTAN SONRA BU ZANAATIN KÖRELMEYECEĞİNİ BİLMEK, KARAR VERMEDEKİ BÜTÜN ZORLUKLARI AŞAN BİR GÜÇ DEMEKTİR.
Bize demokrasinin diğer yüzünün diktatörlük olduğu daha o zamanlarda öğretilmişti. O zaman da biliyor ve anlıyorduk ki, demokrasi de, tıpkı diktatörlük türünden bir devlet durumunun yansıması idi. Demokrasi de, diktatörlük de bir devlet zorunun uygulanış biçimini ya da uygulanamayış biçimini anlatıyordu. Diktatörlükte bu zorun uygulanması doğrudan ve hızlı oluyordu. Demokraside ise bir yavaşlık söz konusu idi. Ama demokrasi de, diktatörlük de eninde sonunda bir kontrol mekanizması idi.
Diktatörlük ne kadar doğrudan ve hızlı bir kontrol sistemi yaratıyorsa, demokrasi, o kadar kademeliliği ve yavaşlığı ifade ediyordu.
Devlet otoritesi, bütçesiyle, vergilendirmesiyle, polisiyle, çok yavaş yürüyordu ve devlet otoritesindeki boşluklara göz yumuluyordu. Bu boşluğun devlet otoritesini zora sokacak genişlikte ve kontrol sisteminin dışında kalması durumunda, devlet otoritesi bu boşlukları, kendi legalitesini aşarak yani kendi koyduğu kurallar ve kontroller sisteminden vazgeçerek kapatır ve devlet mekanizmasını doğrudan ve hızla çalıştırır. İşte bu, devlet zorunun, demokrasi durumundan diktatörlük durumuna geçişidir.
12 Eylül öncesi( tabii bir gün öncesinden söz etmiyorum), 70 li yıllar, devlet otoritesindeki bu boşlukların, başka ifade ile demokratik genişlemenin yoğun olduğu bir zaman dilimini gösteriyordu ve hali hazırdaki devlet aygıtı, zor, bu boşlukları, kontrol etse bile, kapatmaya muktedir olamıyordu.
Türkiye’nin, bu en demokratik ama bir o kadar da çatışmalı zaman kesitinde, sosyal hareketliliğin, dernek kuruluşunun, partileşmenin, gösteri ve yürüyüşlerin, grevlerin, tiyatroların, konferansların, dergilerin, gazetelerin, kitapların, çevirilerin yaratıcı ürünlerin en çok olduğu bir süreç yaşanıyordu ve bu sürecin zoru, devlet otoritesi, bu demokratik genişlikle yenişemiyor ve otoritesini, her türlü karanlık hamlelerine rağmen, doğrudan ve hızla uygulayamıyordu.
Oysa Türkiye’de bir kalkınma hamlesi vardı ve ekonomik kalkınma, burjuva ekonomi politiğine göre, yavaşlığın ifadesi olan demokrasi ile bağdaşamazdı dolayısıyla ekonomik kalkınmanın uygulamaya konulması için, devlet zorunu bir plan dâhilinde hızlı ve doğrudan uygulamak gerekiyordu. Yavaşlığı nedeniyle ekonomik kalkınma programını frenleyen demokrasinin frenlenmesi, boşlukların kapatılması ve hızla ve de doğrudan devlet otoritesinin uygulanması gerekiyordu. 12 Eylül öncesi alınan 24 Ocak kararlarının uygulanmasında, var olan demokratik genişlik engel idi ve bu engel, devlet otoritesini hızlı ve doğrudan işletmek üzere, 12 Eylülü getirdi ki,12 Eylülden sonraki yıllarda büyük kalkınma gözlenmiş ama tarihinin en kanlı, en acımasız diktatörlüğünü, hem de uzun ve hatta hâlâ sürerek, Türkiye’ye ye yerleştirmişti. Artık her yerde hız ve doğrudan müdahale vardı ve hâlâ var olmaya devam ediyor.
Bu, burjuva demokrasisinin, kendi legalitesinden vazgeçmesi yani burjuva hukuku çerçevesinde kendi koyduğu kurallarından vazgeçmesi yani kuvvetler ayrılığından vazgeçerek, hepsini tek elde toplaması demekti. Hız ve doğrudan zor uygulaması, ancak böyle mümkün oluyordu ve böyle olmaya devam etmektedir.
Bu aynı zamanda şunu da açıklıkla, dün olmasa da, bu gün gösteriyor; bu, kapitalizmin gelişmesine dayalı ilerleme yaklaşımının, dolayısıyla bu yaklaşım gereği sosyalist iktidarın önüne demokrasi seçeneğini koymanın, başka ifade ile demokratik genişlik sağlayarak ve sağlayana kadar sosyalist görevleri dondurmak suretiyle sosyalizme geçmenin, teorik olarak da, tarihsel olarak da, mümkün olamadığıydı. Ve görüldüğü gibi hâlâ olamıyor.
İki tarihsel örnek ve birbirine zıt örnek, ikisi de bunu doğrulamakta ve bu gün, ideolojik mücadelenin, burjuvazinin ideolojik saldırısının merkezinde bu iki örnekten çıkan doğrulanma vardır. Birinci örnek Lenin’den geliyor ve onun geçmişte demokrasiye nerdeyse kutsal bir ton veren yaklaşımından tümüyle koptuğu ve demokratik programların yerine, başka bir ifade ile iktidarın, burjuva demokratik görevleri tamamlaması ve bu aşamada ve ondan sonra proletaryanın sosyalist iktidara hazırlanması yerine, Lenin’in Nisan tezlerinde somutlaşan, sosyalist iktidar hedefini koymasındadır ve bu hedef gerçekleşmiştir. (70 yıl sonra yıkılması bu gerçekliği inkâr ettirmez, bu olsa olsa, artık bir SOL MARKSİZME, yani sağ kalıntılarından arınmış bir Marksizm’e ihtiyaç olduğunu gösterir.)
İkinci örnek, Sosyalizmi "demokratik genişletme" kategorisine indiren Fransız Komünistlerinin ,"kuşatma " programıdır. Bu programla (sosyalistlerin ve komünistlerin ortak programı) oluşturduğu ortak güç, iktidara gelecek, demokrasinin önünde engel olarak görülen büyük işlemeleri dağıtacak ve tekelleri kuşatarak, demokratik genişlemeyi sağlayacaklar, sonrada sosyalizme tere yağdan kıl çeker gibi geçeceklerdi. Fransa gibi kapitalizmin ileri bir gelişmişlik düzeyi taşıyan coğrafyasında, komünistler ve sosyalistler bir araya geliyor, ortak bir programla güç yaratıyor ve iktidara -hem de kısa sürede iki kez-geliyorlar ama bir türlü sosyalizme geçmedikleri gibi, hatta tekelleri de kuşatmadıkları gibi, programlarını da unutup, tekellere stepne oluyorlar.
Başka örnekler de var, özü aynıdır, demokratik programlara aşırı bir gereklilik yükleyen yani aşamalı devrim teorilerine sıkı sıkıya sarılan ama her fırsatta bunun sosyalist devrim için gerekli olduğunu, asıl amacın sosyalizm olduğunu vurgulayan, bunun için çeşitli teoriler ve politikalar üreten parti ve örgütler Türkiye’de de kendini gösterdi.
TKP-TBKP bunlardan biridir. TİP ile birleşip, TBKP olmadan önce TKP’nin programını hepimiz biliyoruz, UDC ve İLERİ DEMOKRASİ programı, hem de, DİSK-MADEN-İŞ -Kemal TÜRKLER eliyle Türkiye sosyalist hareketine ilan edilmişti ve broşüründen aklımda kalan en önemli nokta, bizzat Kemal Türklerin ağzından, UDC nin başköşesine CHP nin konulması, TİP, TSİP gibi parti ve örgütlerin ise, isterseler katılabilecekleri söylemi idi. Aynı Fransız komünistlerinin dillendirdiği gibi, bu programla tekeller kuşatılacak, demokratik görevler çözülecek ve ardından sosyalizme geçilecekti. Fransız yoldaşlar, iktidara da gelmiş ama iktidarda burjuvaziyle empati kurmuş, ortak programlarını unutmuştur. İktidardan düşüp, ikinci kez gelseler de sonuç değişmemiştir. TKP nin İLERİ DEMOKRASİ programı ile Sosyalizm aşamasına geçme politikası,12 Eylülle kesintiye uğramış, dün demokratik genişlik, burjuvazi ile yenişememe durumu yarattığı halde, sosyalist harekete önemli oranda demokratik sığınak noktaları, boşluklar bıraktığı halde, var olan bu demokrasi, İleri Demokrasiye götürülememişken,12 Eylülün korku imparatorluğu altında, diktatörlüğünü demokrasi illüzyonu ile rahatça konuşlandırması koşullarında, bu kez TBKP ye döndürülen TKP nin programında, tümüyle anakronik ama daha çok, TKP tabanından TBKP ye taban sağlamayı kolaylaştırmak için, kulakların alışık olduğu şiarları içeren programda kalmak demek olan, aynı yol haritasının resmi çiziliyordu.
"Bir dizi ara aşamadan sonra... Devrime demokratik yolla... Geniş bağlaşıklık ilişkisiyle, çoğunluğun kazanılmasıyla, politik demokrasi zemininde köklü dönüşümler için mücadele ederek; emperyalizmin ve tekellerin gücü sınırlanacak, işçi sınıfı ve emekçilerin konumları güçlendirilecek, böylece sosyalizme giden yol açılacak" tı. Yani TBKP, " devrimin bir iç savaşa dönüşmeden gerçekleşmesini amaçlıyor" du.
ve politik akımlar sıralanarak, şöyle deniyordu; " ülkemizde tarihsel kökleri olan politik akımlar, komünist ve diğer devrimci sol akımlar, sosyal demokrat akım, Kemalist akım, anti-emperyalist çıkışlar yapan dinsel akım, burjuva demokrat akım ve Kürt ulusal demokrat akımı, Türkiye’deki rejime ve bu günkü egemen politikaya karşı muhalefet etmektedir." ve devamla," komünist akımı, diğer devrimci sol ve yeni sol akımlarla, kürt ulusal demokratik akım içindeki önde gelen güçlerle birleştiren önemli bir ortak temel, Marksizmin etkisidir" deniyordu.
Kemalizm’in,"ulusal kurtuluş mücadelesinin egemen akımı olarak ortaya çıktığını ve ayrışarak,1960 lı yıllardan bu yana, Kemalizm’e devrimci demokrat, sol bir anlayışla sahip çıkan aydın çevrenin, kemalizmi bu ruhla ve günün gereklerine uygun olarak geliştirmek istediğini, CHP nin devamı olan politik çizgiler içinde, aydınlar, öğretmenler, subay ve astsubaylar arasında, ulusal kurtuluşçu ve ulusal reformcu özellikleri derece derece öne çıkan bir Atatürkçü lük’ün, çoğu kez sosyal-demokrat ve burjuva demokrat öğelerle iç içe geçmiş olarak etkisini göstermekte olduğunu " belirttikten sonra, " öte yandan, günümüzde silahlı kuvvetlerin tepesinin ve genel olarak egemen burjuvazinin ulusal kurtuluşçu özü boşaltılmış Kemalizm anlayışı, Atatürkçülüğün bir etiket olarak kullanılmasından başka bir şey değildir." denmektedir.
Bitmedi ; "egemen güçlerin, eskiden olduğu gibi, emekçilerin dinsel inançlarını gerici yönde kullandığını ve bazı tarikatları kendi amaçlarına uygun örgütlerken, antiemperyalist çıkışlar yapan dinsel akımların ve kesimlerin, sol ile diyaloga daha açık duruma geldiği " de belirtiyor.
Kürt ulusal hareketi de unutulmamış," tarihsel köklere sahip kürt ulusal hareketinin, içinde bu gün (1989), değişik çizgilerle örgütlenmiş, devrimci ve demokratik güçlerin etkili " olduğuna da vurgu yapılıyor.
Programın, komünist partisini anlatan bölümünde ise TBKP nin," halkın ayrılmaz bir parçası olduğu, yurtsever gücü olduğu, halkın çıkarları için, barışı korumak ve demokrasiyi kazanmak için, ulusal bağımsızlığı ve egemenliği güçlendirmek için, sosyalist bir Türkiye için mücadele eden bir güç olduğunu" deklare etmektedirler.
"Demokratik bir rejim başlığında ise, bir dizi öneri sıralandıktan sonra, 1982 Anayasası yerine, bütün halkın, demokratik güçlerin katılımıyla yeni bir anayasa yapılmalıdır" deniliyor. Ve "bu anayasanın, hiçbir ayrım yapılmaksızın, bütün yurttaşların temel hak ve özgürlüklerini, çoğulcu bir rejimi, demokratik, laik, sosyal, hukuk devletini güvence altına alması gerektiği " vurgulanıyor.
Ve bütün bunları söylerken de, program, "halkın sorunlarının kapitalizm koşullarında tam ve temelli olarak çözülemeyeceğini; bunun için sosyalizme geçilmesinin zorunlu olduğunu " söylemeyi ihmal etmiyor.
Ayrıca, “Türkiyenin, emperyalizme ve özellikle de ABD emperyalizmine ekonomik, politik ve askersel bakımdan bağlı olduğunu ve bu nedenle de Türkiyenin ulusal çıkarları doğrultusundaki istemlerinin engellendiğini " söylemeyi de ihmal etmediğini görmekteyiz. Bu vurguyu ihmal etmezken, “ABD emperyalizminin, ülkemizi sömürmesine, ulusal kaynaklarımızı talan etmesine, ekonomimizi bir borç kıskacına sokmasına " da vurgu yapılmaktadır.


Daha fazla uzatmaya gerek yok, bu uzunluğa bile gerek yoktu ama boşlukları azami oranda doldurmak gerekiyordu. Ve doldurduğuma inanıyorum.
Yukarıda, ne anlama geldiğini açıklamaya çalıştığım ifadeler, bir zamanlar, bu topraklarda, son tahlilde sosyalist devrim mücadelesinin müfrezesi olarak gördüğümüz TKP yönetiminde ve politik yönlendiriciliğinde, dişimiz tırnağımızda, bütün aktivitelerimizin, kişisel hareketlerimizin, özel yaşamımızın, aşk ilişkilerimizin, evlilik ilişkilerimizin hatta komşuluk ilişkilerimizin bile TKP den sonra geldiği bir süreçte, yoldaşlık ilişkisi içinde olduğumuz ya da legal hareketlerden tanıyıp saygı duyduğumuz, sarsılmaz bir komünist inancı olduğuna inandığımız kişilerin, itirafname niteliğindeki ama daha çok ders niteliğindeki ifadeleridir.
Bu ifadelerin amacının ise, AKP nin "sivil anayasa" manevrası ile 12 Eylül anayasasının, tarihsel koşulların ve bu koşullarda egemen burjuvaziye yeterli serbestîyi sağlamış olmasının, tekellerin ekonomi politikasına geçişteki radikal kararların uygulanması için gerekli hızı ve doğrudan müdahaleyi sağlamasına yetmesi gereği eksik bıraktığı noktalarını sağlamlaştırmak ve devlet otoritesinin hızını, bu günkü emperyalizmin, tekellerin Yeni Dünya özlemi gereği, ışık hızına çıkarmak, doğrudan müdahaleyi ise, bu müdahaleden en çok zarar görecek olan, işçilerin ve emekçi halkların gönülden katılımını sağlayacak şekilde demokrasi görünümü vermek üzere yapmak istediği ama bir yanıyla da, işçi ve emekçilerin en hoşnutsuz olduğu, üretici köylülerin en çok mağdur olduğu ve AKP karşıtlığının nesnel bir hal aldığı bu günkü koşullarda, iktidar partisi olarak en çok zararı AKP nin göreceğini dolayısıyla en çok oy kaybına onun uğrayacağını, giderek iktidardan düşeceğini bilmesinin yansımaları olarak, geleceğine bir güvence sağlayacak olan önlemlerin alınmasını da içeren hamlesine katkı sunmak ve bunu yaparken de, bu çabalarına bir demokrasi süsü vermek ama daha da önemlisi, bunu bir komünist kimlikle yapmak,"özgür komünist "olarak ayırarak da, kendilerinden başkalarına komünist denemeyeceğinin vurgusunu da yapmak olduğu açıklıkla görülmektedir.
Bu ifadelerin sahipleri, bu gün dahi yukarda Programından bölümler verdiğim TBKP nin, en sadık savunucuları ve sayesinde özgürleştiklerine inanan "komünistleridir" ama bu, geçmişte yoldaşlık yaptığım kişilerin, o kutsal bir tonla bağlılıklarını dile getirdikleri ve Türkiye’ye değişim kapılarını açtığı masalına inandıkları TBKP nin, çok uzun olmayan bir zaman aralığında, programını tümden unutmuş oldukları görülmekte, programlarındaki ifadeleriyle,"silahlı kuvvetlerin tepesinin ve genel olarak egemen burjuvazinin, ulusal kurtuluşçu özü boşaltılmış Kemalizm anlayışının, Atatürkçülüğün bir etiket olarak kullanılmasından başka bir şey olmadığını” görmezden gelerek, her taşın altında ulusal kurtuluşçu özü olan, Atatürkçülüğü etiket olarak kullanmayan Atatürkçüler aramalarındaki garabet fark edilmektedir.
Bu örnek bölümleri, TBKP nin programını eleştirmek ya da olumlamak için buraya aktarmadım,sadece Fransız komünistlerinin yaptığı gibi,bizim komünistlerin de kendi ürettikleri ve deklare ettikleri programdan çok çabuk çark ettiklerini ve aynı Fransız komünistlerinin yaptığı gibi,bu gün çok daha net olarak görüldüğü üzere,emperyalizmin bölgedeki projelerine eş başkanlık yaptığı (kendi ifadesiyle),12 Eylül rejiminin, bu anlamda tekelci düzenin dolayısıyla tekellerin devletinin yürütmesi eliyle 12 Eylül diktatörlük rejiminin,ihtiyacı olan en son sınıra kadar konuşlanması için, demokrasi hapını yutturmak için, AKP ye zaman zaman akıl hocalığı yaptıklarını,zaman zaman, şimdi o zamanlardan biridir, AKP nin politik geleceği tehlikeye düştüğü anlarda,destek vermek amacıyla hareket ettiklerini ve artık hiç sınır tanımadıklarını göstermek için aktardım.
Artık her yerde(dünya ölçeğinde) özü değişmeyen, çeşit çeşit, görünümü demokrasi de olabilen, devlet durumları söz konusudur. Burjuvazinin tekel olduktan sonra, demokrasiden tümüyle vazgeçtikleri bir tarih diliminde, bu iki örneğin, sosyalist iktidar programlarının önüne demokratik genişleme programlarını koymanın, hem teorik, hem tarihsel olarak yanlış olduğu, en tam ifadesi ile bu teorilerin artık iflas ettiği gerçeğini, enine boyuna değerlendirmek gerekmektedir.
Devlet durumunun demokrasi suretinden çoktan vazgeçen burjuvazi, tekeller demek istiyorum, hem demokrasiyi bu devlet durumu olma gerçekliğinden koparıp, bir kültürler toplamına indirmek için teoriler geliştirmekte, hem de türlü oyunla ve illüzyonist gösterimlerle her ne çeşit olursa olsun, özü diktatörlük olan ve devlet otoritesinin hızı ve doğrudan müdahalesinin ifadesi olan bir devlet durumunu kitlelere demokrasi diye yutturmaya çalışmaktadır. Demokrasi bir kültürler toplamına ve bu aşamadaki sorunların çözümü için mücadeleye indirgendikten sonra, her türlü illüzyonu başarılı kılmak ve kitleleri demokrasinin varlığına inandırmak yanında, özü burjuva devlet otoritesini hızla ve doğrudan uygulamaya yönelik olan çabalara desteklerini sağlamak ve elbette, böylece daha ileri bir demokrasinin geleceğine dolayısıyla kitlelerin beklediği sorunların çözüleceğine inandırıp, bu çabalardan en çok zarar görecek olan işçi ve emekçi kitlelere bile, demokrasi mücadelesi altında, diktatörlüğe omuz verdirmek kolaylaşacaktır ve kolaylaştığını görüyoruz. Burada baş aktör, baskı mekanizmalarından çok, medyanın gücüdür. Medya, devletin iki durumundan biri olan, diktatörlüğün konuşlanmasını, demokratik görünümle sürdürmesine olanak vermektedir.
Diğer yandan,12 Eylülden sonra sık sık başvurulan ve devlet otoritesindeki hızı ve doğrudan müdahaleyi anlatan, kararnamelerle yasal düzenlemeler yapmak, başka bir örnektir. Ancak, kapitalizmin kendine has bunalımının kalıcı ve tekraren olması nedeniyle medyanın demokrasi illüzyonu yaratması, buna solun içinden devşirilmiş kadroların desteği ve katkısı ve de kararnamelerle diktatörlüğün konuşlandırılmasının istenilen kıvama getirilmesi mümkün olamamaktadır, istenilen kıvam, bu konuşlanmanın, burjuva hukukunun içinde olan kuvvetler ayrılığı kuralından vazgeçilmesi ve bu kuvvetlerin tek elde toplanması demektir. Medyanın gücü ve yarattığı İllüzyon ve tabii soldan devşirilmiş kadroların laf ebeliği, artık bu burjuva hukukunun demokrasiye karşı bir tehdit olduğunu kitlelere inandırma görevini yerine getirmektedir. Bu illüzyonla birlikte, demokrasiyi bir devlet durumu olma özelliğinden ayırıp, bir kültürler toplamına indirgemek, ortada sınıfsal olarak hiçbir kavgaya gerek olmadığını inandırmayı kolaylaştırmaktadır. Bu, hem sınıf kardeşliğinin haklılığına, hem de bütünsel ifadesiyle; gericilik ile ilericilik arasındaki, burjuva demokrasisi ile tekelci kapitalizmin arasındaki çelişkisizliğe inandırmak, böylece bütün dünyada defacto var olan, demokrasiden çoktan vazgeçmiş, diktatörlüğü türlü yöntemlerle konuşlandırmaya devam eden devlet durumlarına bütün karşıtlarını taban yapmaya çalışmak demektir. "Dinler arası diyalog","kültürler arası diyalog" "demokrasi kültürünün yerleşmesi" gibi kulağa hoş gelen projeler, bu kolaylaştırmanın hızlandırılması dinamiklerini oluşturmaktadır.
Dilipak'ın en son aktardıkları ise, fikirlerine ve fikirlerini anlatmadaki becerisine pek bir değer veren ,"özgür komünist" lerin, "komünistlikleri" bir yana, yatıp kalkıp dillendirdikleri çoğulcu demokrasiden bile çok uzakta olduklarını göstermeye yeter.
Dilipak'ın aktardıkları şöyledir; “Daha tutuklanması için sırasını bekleyen yüzler değil, binlerce isim var. İnce ve uzun bir yoldayız. Sabır, kararlılık ve cesaret gerek. Gelinen noktaya bir gün mutlaka gelinecekti ve gelindi. Benden söylemesi. Bundan sonrası için herkesin daha dikkatli olması gerek.”
AKP iktidarı ise, yargı bağımsızlığından dem vurarak, yani yargının bağımsız olmadığını gerekçe yaparak, anayasaya HSYK nın oluşturulma şeklinin kurallarını koymaya çalışırken, HSYK nın yönetiminde ve baş yöneticiliğinde, hatta kilit yöneticiliğinde kendi atadığı, bir bakanın ve müsteşarının bulunduğunu, bu ikilinin, HSYK nın gündemini de, karar almasını da belirlediğini gözlerden uzak tutmaya çalışmaktadır. İnsana sormazlar mı, yargıyı siyasi iktidara bağımlı yapmayı neden kendi dışınızda arıyorsunuz, buna rağmen, anayasa maddesi ile HSYK yı oluşturmaya soyunmak, bundan sonrası için tufan diyemeyecek bir çıkmazda olmanın tezahürü olabilir mi? diye. Hadi siyasi iktidar, politik çıkarları için ve kendilerini garantiye almak için bu hamleye mecburdurlar, ya "özgür komünist”lere ne oluyor, AKP yi kurtarmak, iktidardan düşmesini ve düştükten sonra da geleceğini sağlama almak için yaptığı politik hamlelerinde onları cesaretlendirmeye çalışmak da neyin nesidir, bunun neresi komünistlikle, komünistliği bırakalım, neresi akılla bağlıdır?
"özgür komünistler",“Tüm dertlerin kaynağı iktidardaki yüksek yargıdır.” demeye getiren AKP yi, işçi sınıfının, emekçi halkların ekonomik, demokratik çıkarlarını, toplumun en temel demokratik kişilik ve özgürlük haklarını korumak ve genişletmek için, eşitlik, özgürlük ve kardeşlik şiarını göndere çekmek için, egemen sınıflarla, burjuvazinin en gerici, en barbar, en faşizan kesimi ile tekellerle, emperyalizmin kan emici politikaları ile sömürgeleştirici hamleleri ile mücadele ettiğini göstermekten vazgeçmelidirler. Dolayısıyla, AKP nin anayasa hamlesinde onu cesaretlendirmeye çalışmalarının, tümüyle emperyalizmin, tekellerin yenidünya düzeni özlemleriyle uyumlu olduğunu gizleyemediklerini görmeleri gerekmektedir. Görmek istemiyorlarsa, aşağıdaki alıntıları takip etmelerini öneririm.
"faili mechul cinayetlerin aydinlatilmasi icin mecliste Arastirma Komisyonu kurulmasi onerilmisti. Oneri AKPli uyelerin red oyuyla (MHP destegiyle) reddedildi." (basından)
" Yoksulluk, yolsuzluk ve işsizliğin kaynağı AKP’dir. Yüksek yargı yandaş yargı haline gelirse, ki yapılmak istenen budur, bu gerçeği bile hiç kimse ağzına alamayacaktır." (Halkın ortak dilinden dökülenler)
"Turuncu darbelerle iktidara gelenlerin içler acısı durumu ortada. Yalanla dolanla, tehditle ve ABD desteğiyle hiçbir güç uzun süre iktidarda kalamıyor." (görünen köyü, Kılavuz aramadan görenlerin dilinden dökülenler.)
Ve sonra da aşağıdaki, kendilerinin de sormaları gereken ama hep teğet geçirdikleri soruların cevaplarını düşünmedirler. Düşüneceklerini sanmıyorum, ama tarihe not düşmek adına bunu istemek durumundayım. Neyi nasıl düşündükleri ve kimin adına düşünce ürettikleri, eminim gelecek kuşaklara varmadan, bu günün aklı bağımsız olanları tarafından görülecektir.
Bu anayasa değişikliği işsizliğe mi çare bulacak, işsizliğe karşı mücadele edenlerin önünü mü açacak? Tekellerin ekonomik, politik ve ideolojik hegemonyasını mı kıracak, emekçi kitlelerin üzerindeki ablukasını mı yıkacak, onları kuşatarak demokratik alanı mı genişletecek? Böylece sosyalist aşamanın kapısı mı açılacak?
Bu anayasa değişikliği ile düşüncelerini açıkladıkları ve basın yoluyla yaydıkları için cezaevlerinde yatan ve ölümcül hastalıkların pençesinde kıvrananların özgürlüğüne mi derman olacak?
Bu anayasa, kendini kapatmaktan kurtarırken, iktidarda olmayan partilerin de çeşitli nedenlerle kapatılmalarını mı önleyecek?
Bu anayasa, seçim sistemindeki barajı mı kaldıracak, milletvekillerinin delege yöntemiyle seçilmesini mi sağlayacak dolayısıyla seçmenleri önüne konulan takım elbiselere bile oy vermek zorunda kalmaktan mı kurtaracak, örneğin, Kürt halkının temsilcilerinin hülle yaparak parlamentoya girmesini mi engelleyecek, dahası ne kadar oy o kadar vekil mi parlamentoya girecek yani barajı aşamayanların oylarının, güçlü partilerin oy hanesine yazılması devam mı edecek? Örneğin, AKP ye karşı olan bir seçmenin, onun karşısında olan ve kendi istemlerini seslendiren inandığı bir partiye ama barajı aşamayacak bir partiye oy verdiği halde, karşısında AKP vekilini görmesine engel mi olunacak? Tersine, sırf bu ihtimal nedeniyle, düşüncelerini benimsediği ve kendisine temsilci bellediği partilere oy vermekten vazgeçip, hiç istemediği bir partiye oy vermek zorunda kalmasını mı engelleyecek?
Bu anayasa, TBKP nin programında öngörüldüğü gibi, bütün halkın, demokratik güçlerin katılımıyla hazırlanmış yeni bir anayasa mı sayılacak?
Bu anayasa değişikliği ile hiçbir ayrım yapılmaksızın, bütün yurttaşların temel hak ve özgürlükleri, çoğulcu bir rejim, demokratik, laik, sosyal, hukuk devleti güvence altına mı alınmış olacak?
Bu anayasa ile yolsuzluklar, yoksulluklar ortadan mı kalkacak? Yolsuzlukların, yoksullukların sorumlusu yargımıdır ki, ya da anayasa mahkemesi midir ki, ya da bunların bağımsız olmaması mıdır ki, yargı, iktidar partisinin tekeline alındığında yolsuzluklar da, yoksulluk da çözülecek, yargı daha bağımsız olacak ve tümüyle temel hak ve özgürlüklerin güvencesine çalışacak? Örneğin AKPye muhalif olanlara hayat hakkı tanıyacak, çoğulcu bir rejime izin verecek şekilde davaları sonuçlandıracak, laik ve sosyal hukuk devletinin gereklerini yerine getirecek şekilde mi davranacak. AKP istediğinde, özel mahkemeler kurarak kendince yargıyı "bağımsız" kılmıyor mu da, yargı bağımsızlığını anayasal güvence altına almaktan söz ediyor?
Bu şikâyet edilen ve bu güne kadar bu rejimin egemenliği doğrultusunda ve burjuva sınırlarda, hatta tekelci düzenin yerleştirilmesi sınırlarında görevlerini ifa eden, 12 Eylül rejiminin yerleştirdiği burjuva hukuku çerçevesinde hareket eden yargıdan ve anayasa mahkemesinden daha fazla ne istenmektedir? Yoksa yargı ve anayasa mahkemesi bir yerlere bağımlı oldukları için yolsuzluklara batıp, birdenbire mal varlıkları astronomik oldu da, onlar mı açığa çıkarılacaktır?
Hadi diyelim, bu bir politik mücadeledir ve bu mücadele de, yargının bu günkü şeklinden kurtarılması, yani Kemalistlere hizmet ediyorlar ve TC ye bağlılıkla hareket ediyorlar da onun için artık AKP ye bağlamak gerekiyor diye düşünüyorsunuz, o zaman yani yargı AKP nin tekeline geçtiğinde, Türkiye’de demokratik devrim mi olacak? Tekellerin, işçi sınıfı ve emekçilerin ensesinde hiç fütursuz boza pişirerek semirmesi mi engellenecek? Buna mı inanıyorsunuz?
Demokratik devrim, demokrasi kültürü yerleştirmek midir, türbanın ya da tarikatların özgürce kök salması mıdır, dinin bir sistem olmasının önündeki engellerin kalkması mıdır, seçilme hakkını sınırlama hakkını politik iktidarların kullanma özgürlüğümüdür, bu topraklardaki işsize iş, aşsıza aş demek olan olanakların, yer altı ve yer üstü kaynaklarının kullanma hakkını, sömürmeye doymayan, talan etmeyi hak sayan uluslararası tekellere vermek midir, politik iktidara muhalefet edenlere hayat hakkı vermemek midir, hatta bunu suç gösterecek hukuksal dayanaklar yaratmak mıdır, AKP nin,12 Eylül anayasasını değiştirerek getirdiği demokratik rejimin, bir adım sonrası sosyalizm midir, AKP nin bu demokratik açılımları, sosyalizme giden yolun ilk aşaması mıdır?
Siz nasıl komünistlersiniz, siz, daha düne kadar 12 Eylülün geriye dönüş olduğunu söyleyen mihmandarınızın, bugün AKP eliyle ve AB-D emperyalizmi eliyle ileri demokrasi geleceğini söylemesine hemen kanıverip ," AKP demokratik anayasa paketi hazırlamış biz "özgür komünistler" olarak, Hatemileri, Dilipakları, hatta Fehmi Koruları çağırarak konuşturalım, böylece vesayet rejiminden bir tuğla daha çeken AKP ye desteğimizi verelim" mantığının bir demokrasi savunucusuna bile yakışmadığını nasıl göremezsiniz? Oysa sizler, benim de içinde bulunduğum bir komünist hareketten geldiniz, AKP ye, 12 Eylül rejiminin yürütmesini elinde tutan partiye, tekellerin çıkarlarından başka hiç bir uygulamaya imza atmayan bir partiye, iktidarı boyunca, işsizliğin arttığı, yoksulluğun tavan yaptığı, anti demokratik uygulamaların AİHM lere şikâyet sınırlarına ulaştığı, yolsuzlukların meşru hale geldiği, hakkını arama mücadelesini yasal zeminde kullanmak isteyenlere bile şiddet uygulandığı, neredeyse bütün toplumun yasadışı yollarla dinlendiği, herkesin gölgesinden korkar olduğu bir korku ve çağdışı müminler cumhuriyetine dönüşen bir rejime nasıl olur da, demokratik ton verir, AKP nin, daha fazla demokrasi için, ileri demokrasi için mücadele ettiğine, inanırsınız, inanmamızı beklersiniz? Bizi o kadar salak mı bellediniz?
AYAK SESLERİ KULAKLARI ÇINLATAN, BUNU ZAMANINDA GÖREMEYENLERİN, GÖRMEK İSTEMEYENLERİN VİCDANINI İNLETEN DİKTATÖRLÜĞÜN KONUŞLANMASININ BİTMEK ÜZERE OLDUĞUNU, BİTTİĞİNDE, 12 EYLÜLÜ DE ARATACAK BİR HIZA VE DOĞRUDAN MÜDAHALEYE KAVUŞAN BİR DÜZENİN KISKACINA GİRİLMİŞ OLACAĞINI ARTIK SIRADAN POLİTİK FİKRİ OLAN HALK BİLE HİSSETMEYE BAŞLADIĞI HALDE, SİZ, ESKİDEN KOMÜNİST PARTİ ÜYESİ OLMAYA HAK KAZANMIŞ, BUGÜN, "ÖZGÜR KOMÜNİST" OLDUĞUNU SÖYLEYENLER OLARAK, BUNU NASIL GÖREMEZSİNİZ, GÖRMEDİĞİNİZ GİBİ ETRAFINIZDAKİLERİN DE GÖZLERİNİ KARANLIKLA BAĞLAMAYA NASIL ÇALIŞIRSINIZ. BUNA DUR DİYECEK, BU ALİCENGİZ OYUNLARININ GERÇEK YÜZÜNÜ DEŞİFRE EDECEK TEK BİR KİŞİNİN BİLE KALMADIĞINI MI DÜŞÜNÜYORSUNUZ, YA DA SİZE ÖYLE Mİ GÜVENCE VERİLİYOR?
KEŞKE SİZLERİ TANIMASAYDIM YAHUT YOLDAŞLIK YAPMASAYDIM.
BUGÜN PİŞMANLIK YAŞIYORSAM, TEK PİŞMANLIĞIM BUDUR. YOKSA İYİ Kİ KOMÜNİST OLMUŞUM, İYİ Kİ KOMÜNİST KALMIŞIM. BU BENİM YÜZ AKIM, ONURUMDUR. GERİDEN GELENLERE DE BIRAKACAĞIM BELKİ BUNDAN BAŞKA BİRŞEYİM DE YOKTUR.
BİLESİNİZ Kİ, SİZİ BELKİ BEN BİLE ESKİ YOLDAŞLIKLARIN HATIRINA AFFEDEBİLİRİM AMA TARİH ASLA AFFETMEYECEKTİR.

16.4.2010
Fikret Uzun

4 Kasım 2011 Cuma

EKİM DEVRİMİNİN 94.YILINDA

Bir yıl önce, Ekim Devriminin yıldönümü üzerine tekrarladığım, bir yıl öncesinden kalan bir yazıyı paylaşırken, "...bu coğrafyada Ekimin önemine dair pek bir değişiklik olmadığını, hatta onunla ilgili söylenecek çok farklı sözlere gerek olmadığını vurgularken,çok daha önemli bir noktaya daha işaret etmiş ve şöyle ifade etmiştim; "Marksizm düşmanlarının, anti- komünistlerin, sosyalizmden ölümüne korkan emperyalist kapitalizmin kapıkullarının, yaranmacı devşirmelerinin eskisinden çok daha açıkça ve hep beraber Ekim devrimi rüzgârının esintilerini örtmenin, yok saymanın, sessizce ve hep bir ağızdan geçiştirmenin ve çarpıtmanın yanında, korkakça saldırmanın gayretini daha fazla göstermekte olduklarıdır." ve ekleyerek,

"Bununla birlikte, ulusal sorunun çözümünde de Ekim devriminin öneminin ve anlamının, bugün hala devam eden, açılımsız "açılım" çabalarının şaşırtmacalarında kendini şiddetle hissettirmesinin, Ekim devrimi üzerine söylediklerimizin haklılığını göstermesi yanında, sosyalizmin müzmin düşmanları ile bu düşmanlıklara ince ayar yapmaya çalışan oportünistlerin korkularını o denli açığa çıkarmış olduğu da, daha bir açıklıkla görülmektedir." demiştim.

Bu yıl da, bundan farklı bir atmosfer olmadığı ama sosyalizm düşmanlarının korkuları yanında, bu korkularını yenmek için hünerlerini geliştirdikleri ve bu temelde yeni ve de sadık yandaşlar edindiği ve bunların ideolojik saldırılarında hala anti-Stalinizm üzerinden anti-Sovyetizm ve anti-komünizm çığırtkanlığı olduğu ve artık bununla birlikte anti-Leninizm’i de bayrak yaptıklarını göstermekten çekinmedikleri görülmektedir.

Yani,bu yıl Ekim Devrim'inin 94.üncüsünü kutladığımız Ekim Devrimi günlerinde,sosyalizmin işçi sınıfının düzeni olduğu; sınıf mücadelesinin tarihi ilerleten lokomotif olmaya devam ettiği; ve emek sürecinin belirleyiciliğinin devam ettiği gerçekliği daha bir netlikle görülmeye başlamış; bu da, genel olarak sosyalizm ve özel olarak Sovyet Sosyalizm düşmanlarının korkularını artırarak, artık Sovyet Marksizm’ini tarihten kazıyarak Sosyalizmden ve korkularından kurtulacaklarına olan inançlarını depreştirmiş ve böylece bu korku ve inanç onları Avrupa Marksizm’ini daha fazla sahiplenmeye doğru yuvarlamıştır. Bunun anlamı şudur, ideolojik mücadele eskisinden çok daha fazla şiddetlenecek ve bu, devrimci mücadeleyi daha da sertleştirecek bir yönde ilerleterek, hem ideolojik ve hem de politik şiddet biriktirecek demektir. 94üncüsünü yaşadığımız bu günlerde benim gördüklerim ve vurgu ile hatırlatmak istediklerim budur.

Geçen yıl paylaştığım ifadelerimi bir kez daha gözden geçirmek isteyenler içinse, yazının aynı yerde asılı durduğunu hatırlatmam yeterlidir.

EKİM DEVRİMİNİ 93. YILINDA YİNE YENİDEN SELAMLARKEN
Ekim devrimi tarihin bir dönüş noktasıdır. Tarihin nesnel dönüş noktalarında akıllı, bilgili ve becerikli, aynı zamanda da inanmış insanlara ihtiyaç vardır.
Yani kişilerin rolü bu nesnel dönüşüm noktalarında önemlidir. Lenin bu önemi hem anlamış bir kişidir, hem de bu rolün sahibi olan kişidir. Marksı bu yönde çok iyi anlamış, en devrimci biçimde revize etmiş kendini marksın yerine koymamış ve M-L doğmuştur.
Lenin bu noktadan sonra, başka yerde beklenen devrimi Rusya’da karşılamış ve Ekim devriminin kapılarını açmıştır.
Ekim devrimi 20.yüzyılın başlarında, devrimler çağının yaşandığı yüzyılda, insanlık tarihinin büyük bir başkaldırısıdır.
Bu başkaldırı önceki tüm devrimlerin renklerini içinde toplayarak gelişmiş, hem de sonraki devrimlere seçebilecekleri tüm renkleri vermiştir.
Bugün sosyalist devrimin 93.yılında sosyalizmin kapitalist restorasyonunun üzerinden 20 yıl geçmiş olmasına rağmen, emperyalistlerin, hala anti-Sovyetizm içinde olanların, hala mutlu olmadığı bir süreci yaşamaktayız. Bir o kadar da şaşkın olduklarını görmekteyiz.
Çünkü ekim devrimi öyle bir gerçeklik yaratmıştır ki, bugün eskisinden çok daha fazla, burjuvazinin, emperyalistlerin, sosyalizmin müzmin düşmanlarının korkuları hiç bitmemiştir.
Çünkü ekim devrimi ile bir avuç dahi olsa akıllı, bilgili ve becerikli ama bir o kadar da inanmış kişiler, tarihin vakti geldiğinde, o tarihin ileriye doğru dönüşmesine manivela olacak yöntemi bulabileceklerini ve uygulayabileceklerini dosta da düşmana da göstermiştir.
Çünkü ekim devrimi ile yeni bir sayfa açılmış ve bu sayfa şimdi kapalı olsa da, onun ne denli mutlulukla yüklü olduğu, insanlığın ilerlemesi, büyümesi, yenileşmesi için ne denli gerekli ve yerinde olduğu görülmüştür.
Ve şimdi bu, çok daha netlikle görülmektedir.
İşte, bu sayfanın kapalı olmasına rağmen, emperyalistlerin korkusunun devam etmesi bundandır. Bu sayfanın uzun süre kapalı tutulabileceğine kendileri de inanmamaktadır. Yani dost da, düşman da bu sayfanın çok uzun olmayan bir tarih kesitinde, yine tarihin kendi devinimi içindeki bir dönüşüm noktasında, akıllı, bilgili, becerikli ve inanmış insanların, çok daha ileri bir noktadan, yepyeni bir sayfa açarak, dünyayı eskisinden çok daha deneyim yüklü sayfalarla donatacağını biliyor.
İşte bu nedenle, dünya çapında insanlığı tasfiye politikaları üretiliyor ve bu politikalar bir illüzyon içersinde kitlelere kabul ettirilmeye çalışılıyor. İşte bu nedenle, tüm dünya da sol üzerinde, öncelikle eritme, bulandırma, unutturma içerikli ideolojik ve psikolojik savaşlar yürütülüyor.
Emperyalistler, sosyalizmin nesnel düşmanları, eninde sonunda tarihin bu dönüşüm noktasına yakalanacaklarını bildikleri için ve artık güçlendikleri kadar, tükendiklerinin de bilincinde oldukları için, hem bu dönüşüm noktasına manivela yaratacak tarihi aktörlerin gelişmesini engellemeye, hem de tarihin dönüşüm noktasının geciktirilmesi için yeni saldırı planları icat etmeye çalışmaktadır.
Ama bir önemli çabası daha vardır ki, bu dönüşüm noktasının tarihin neresinde geleceğinden daha çok üzerinde durdukları, hangi fiziksel parçada kendini gösterebileceği üzerinde de çalışma yürütmektedirler.
İşte ekim devriminin devrimcilere, tarihimizin akıllı, bilgili, becerikli ama bir o kadar da inancını yitirmemiş kişilerine bıraktığı deneyimlerden biri de budur, tarihin nesnel dönüşüm noktasına yoğunlaşmanın yanı sıra, bu nesnelliğin hangi fiziksel noktaya doğru estiğinin de kokusunu alma bilgi ve becerisini geliştirmenin deneyimini de bırakmıştır.
Kapitalizm sonsuzluğa sahip olmayan bir yol olduğu kadar, insanlığın yükselmesi, gelişmesi, büyümesi demek olan sosyalizm ise, sonsuzluğu içermektedir. Bu sonsuzluk, sınıfsız, sınırsız bir dünyaya yolculuğun, nazımın dediği gibi ışıklı maviliklerin, uzayda sonsuzluğu resmeden bir slâyt gösterisinin senkronizasyonu gibidir.
Bu yolculuk, büyüyen, yenilenen insanın, geleceğini avuçlarının içine alarak, sonsuza seyahate çıkmış insanlığın yolculuğudur. Bu yolculuk, şimdi kapalı bir sayfanın içinde duran Ekim devriminin başlattığı bir yolculuktur.
Bu yolculuğa başlamak, bu sayfayı yeniden açmak, bölgemizin, yiğit devrimci, bilgi ve beceri yüklü akıllarına sahip inançlı kişilerinin omuzlarına yapışmıştır.
Şimdi bunun farkında olunmasa bile bu dönüşüm zamanı, bu nesnellik, eninde sonunda o kapalı sayfanın üzerine doğru esecek ve yapraklarını kıpırdatacaktır.
Ekimde de konmaya başlayan devrim kelebekleri, konduğu yerlerdeki tüm deneyimleri, taşıdığı, aktardığı kanatlarıyla, kapalı sayfasının içindeki insanlığın tarihsel yolculuğunu, yaşadığımız tarih kesitinin bütün yeniliği ile devam ettirmemiz için, bu bölgenin üzerinde uçmakta, konmak için kanat çırpmaktadır.
Artık bu yolculuğun sonsuzluk kapısına erişmesi için, gerekli olan; mavili ışıkların müzmin düşmanlarına karşı geliştirdiği, proletaryanın ve onun en akıllı, bilgili ve becerikli öncülerinin omuzlarında yüklü olan, düşmanların ve ahmak solcuların diktatörlük olarak mutlaklaştırdığı ama tüm insanlık için sonsuzluk yolculuğunun, mavili ışıkların teminatı olan, insanlığın sonsuzluk yolculuğuna adım atarken, sıkı sıkı tutunacağı demokratik yeniden örgütlenmenin disiplinli aracına ve bu örgütlenmenin şaşmaz yönetici ve uygulayıcılarına, ahmak dostların ve de son çırpınışları içinde olan düşmanın söz söylemeye ne cesareti, ne takati ne de haklı sebepleri kalmadığının görülmesi de, Ekim devriminin bize armağanıdır.
Biz bu armağanın değerinin farkına, ne yazık ki, sosyalizmin kapalı sayfasından yansıyanlarla vardık.
Şimdi, bu sayfa kapalı dururken, akıllarında bilgi ve beceri taşıyan, yüreklerinde inançlı yiğitlikleri sabırla besleyen insanlara yansıyan bu armağanın ve Ekim devriminin tüm deneyimlerinin ışığında, bu sayfanın açılmasıyla devrim kelebeklerinin kanatlarında taşıyarak getirdiği devrim rüzgârının bütün hızıyla esmesi için yataklık eden bölgemizde, tarihin nesnel dönüşüm zamanının yaklaştığını hissederek, ideolojik, politik olarak hazırlanmaları da, dünya devrimine, bölgemizin yiğit, inançlı, devrimci insanlarının armağanı olacaktır.
Marks ve Engels olmasaydı insanlık, tarihin ve toplumun bilimsel yasaları ile tanışamayacak, devrimlerin mekanizmasını belki anlayamayacak, belki de bundan çok uzun yıllar sonra anlayabilecekti. Ortaya çıkan insanlık için tarihin nesnel dönüşüm noktalarından, insanlık bihaber olacaktı.
Lenin olmasaydı, Marks’ın ve Engels’in bu tarihsel ve toplumsal yasalar üzerindeki çalışmaları belki hala üniversitelerde okutulan bir ders ya da kütüphanelerde ele alınan bir inceleme, yararlanma tezi olarak kalacaktı.
Ama Stalin olmasaydı ve Lenin’den aldığı bayrağı tümüyle ciddiye alarak proletarya diktatörlüğünü sonuna kadar işleterek yükseklere taşımasaydı, ne faşizmin yenilmesi, ne de insanlığın kapitalizmin kader olmadığını ve sonsuz olmadığını görmesi ve umutların artması söz konusu olmayacaktı.
Diğer taraftan, dünya Ekim devriminin sarsıntısını yaşamasaydı, bugün ne Lenin, ne de Stalin hatırlanmayacak ya da geldi geçti denilecek tarzda bir esinti olarak kalacaklardı. Ekim devriminin hala yaşanan canlılığı ise, bir laboratuar manzumesi olmaktan öte gidemeyecekti.
Bugün ise bizi, ekim devriminden çok daha sarsıcı bir toplumsal ve tarihsel dönüşüm dinamiği beklemektedir. Bize düşen, bu dinamiğin, tarihin hangi noktasında nesnel olarak kendini göstereceğini ve devrimin kelebeğinin fiziksel olarak hangi noktaya doğru konmak üzere uçtuğunu tespit edebilecek, hissedebilecek ve en önemlisi, bu tespitleri de, hissettiklerini de gösterebilecek akıllı, bilgili, becerikli ve de aynı tonda inanmış yiğit yüreklere ihtiyacını açığa çıkartmaktır.
Düşmanın en korkulu rüyası budur. Bu korkulu rüyası gerçekleşmeye başladığı andan itibaren de, hem bu rüyayı geciktirmek üzere düşmanın kucağında otururken sahte solculuk yapanlar kılık değiştirecek, o düşmanın kucağının sıcaklığından istemeyerek bir süre ayrılacak ve içimize sızmaya çalışacak, hem de ahmaklık derecesinde miyoplaştığı halde solculuk yapmaya çalışanlar bilimsel bir gözlüğe kavuşup miyopluğundan kurtularak, sahte solcuların kuyruğundan dökülerek onları büsbütün burjuvazi ile baş başa bırakacaktır.
İşte ekim devriminin 93üncü yılında, sosyalizmin çökmüş olmasına rağmen hissettiklerim ve inandıklarım bunlardır.
Ekim devriminin ve onun bütün tarihsel potansiyelinin, bundan sonraki görevlerimizin de, tarihsel sorumluluklarımızın da, ışığı olmaya devam etmesi, insanlık için paha biçilmez değerdedir. Tek yapacağımız bu değerin nesnelliğini insanlığa göstermenin yolunu, yöntemini geliştirmektir.
Ekim devriminin şimdi kaybedilmiş olunan kazanımlarının ışığında, bu kazanımların yetmeyeceği dünyamızda, yepyeni bir ileri noktadan, ekim devriminden kat be kat sarsıcı toplumsal dinamizmle, çok daha ileri bir sosyalizm yürüyüşü için, bu toprakların, akıllarında bilgi ve beceriyi tüm sabrıyla biriktirmiş, inancını yiğitlik günlerinin hayaliyle beslemiş insanlarına tarihin hiçbir noktasında unutulmayacak görevleri yerine getirme fırsatı doğmaktadır.
Bugüne kadar geçen zamanı bu toprakları nadasa bırakmış gibi varsayarak, bu geçen zamanda toprağa sirayet eden, ilerlemenin, gelişmenin, dönüşümün nesnelliğinin önüne engel olarak çıkabilecek zararlı ne varsa temizleyerek, insanlığı son kez ve sonsuza dek kurtarmak üzere, devrim kelebeklerinin çok daha şevkle kanat çırparak uçuşup konacakları verimli topraklar haline getirmek için, bu topraklara bunca nadas yıllarından sonra gerekli olan, en sağlıklı tohumları atmak ve atmakla kalmayıp, filiz vermesi için de nöbet tutacak olanları çoğaltmak, bu toprakların Ekim devrimini yürekten selamlayan akıllı, bilgili ve yetenekli, inanç yüklü insanlarının önünde tarihsel ve onur yüklü bir görev olarak, sabrın sonundaki armağan misali durmaktadır.
Ekim devrimini, dönülmeze uğurladığımız bir sevdiğimizi, hatta çok sevdiğimizi bu aşktan vazgeçemesek de, onun geri dönemeyeceğini bilerek yıldönümlerinden vazgeçmediğimiz misali anmak, bir ayin psikolojisinde, hep en güzel yanlarıyla yâd etmek üzere, gönüllerimizde ve oluşturduğumuz fiziksel kalabalıklarda, en iyi anılarla anmak, bizim yapmamız gereken bir selamlama değildir.
Öte yandan, ekim devriminin ortaya koyduğu gerçeklik içersinde, bu gerçekliğin tüm dünyaya kök salmasına, anlamayarak veya inançsızlığı nedeniyle engel olanlara da, bu gerçekliğin nesnel düşmanları ve bu düşmanlarla beraber yaşayan gönüllü hınç bileyenlerine de yaklaşımımız bir kan davası şeklinde, bir intikam hırsıyla da yapılacak bir selamlama değildir.
Bizim yapacağımız selamlama, döneceğine bütün kalbimizle inandığımız, yaşadığı tarihsellikte ve topraklarda sınırlarını da aşarak unutulmaz izler bırakan ve bütün bu süreçteki deneyimleri bağrında taşıyan gerçekliğin dönüşünü beklerken, döndüğünde tüm edindiklerimizle yani aklımızla, bilgimizle, yeteneklerimizle ve sabrımızla, inancımızla, yiğitliğimizle kendisini kucaklamaya hazır bir vaziyette selamlamak üzere anmak olmalıdır. Ve öyle yaptığımıza inanıyorum.
Sınıfsal kinimiz zaten bilimsel gözlükle baktığımız andan itibaren bu bakışın içinde mevcuttur.
Bu kin, kan davası güden bir intikamcının kini değildir.
Bu kin sınıfsal konumlanışın motoru olan, işçi sınıfının, insanlığın, kurtuluşunun, mutluluğunun, gelişiminin önündeki engellerin, bunun engeli olanlardan talep edilerek kaldırılamayacağını bilince çıkartmanın motorudur.
Bu kin, sınıfsal mücadelemizin kazanacağına olan inancımızın da motorudur.
Ekim devriminin 93üncü yılında da, umut saçan, aydınlık saçan ışığına selam olsun.
Selam olsun hala aynı heyecanı taşıyarak, sabırla besledikleri inançlarının, Yiğitliliklerinin sahibi, yüzünü ekim devrimine çevirmiş devrimcilere.
Selam olsun, 21inci yüzyılın ekim devrimine hazırlanan inançlı, bilgi ve beceriye doymayan akılları özgür öncülerinin bitmeyen sabrına.
Selam olsun tüm yeni doğan, doğacak olan, anaların, babaların gözbebeği olan, büyümüş, ekim olduğunun farkına da varmış ekimlere...
Selam olsun, Ekim devrimine selam olsun diyebilen herkese...
Fikret Uzun
9-EKİM-2010

KOMEDİ ÇATISI



Ne komedi ama 40 parçaya bölünmeyelim, ayıptır, günahtır, bu halka yazıktır, bak nasıl da eziliyor, sömürülüyorlar, gelin şu halkın derdine çare bulalım, yaralarını saralım, onları bu hallere düşürenlerden hesap soralım, sadece onlar mı, başka toplumsal yaralar da var, cinsel ayrımcılık yapıyorlar, inançlara, kültürlere, doğaya saygı göstermiyorlar, emek, özgürlük, eşitlik, barış ve demokrasi güçleri, baskı ve sömürüye dayalı iki kutuplu siyasal rejime karşı toplumsal ve politik seçenek yaratmak varken, bu seçeneğe halk hareketlerini bağlayıp, parlamenter demokratik mücadeleyi yükseltmek varken, 40 telden çalarak, 40 parça hareket etmeye ne gerek var. Hepimiz aslında bir elmanın diğer parçaları gibiyiz, hepimizin amaçları ve görevleri aynıdır. Öyleyse gelin kongrenin çatısının altına girin, hepinize birer masa var, o olmazsa sandalye mutlaka var. Böylece Türkiye’yi parçalayalım, parçalarsak, doğayı, cinsellikleri, emeği, özgürlüğü, barışı, demokrasiyi koruruz, sömüreceklerse adam gibi sömürsünler, ezeceklerse adam gibi ezsinler, bu zenginlikler hepimize yeter, böyle olmuyor, ayıptır, günahtır, bunu onlara birileri anlatmalı, gelin kongreye katılın, hepinize bir yaka kartı verelim, her tarafa dağılın, bunları anlatın, yapmayın etmeyin deyin, bakın siz Türkiye’yi parçalamaya niyetlisiniz, biz bunu biliyoruz, buna da diyeceğimiz yok, o sizin tasarrufunuz ama bunu hiç olmazsa demokratik olarak yapın, biz de katılalım, anayasa değişikliğine bir kaç demokratik madde katalım, emek te, özgürlük de, barış da, demokrasi de tatmin olsun, hatta doğa bile hah şimdi oldu, artık istediğiniz kadar beni tahrip edebilirsiniz desin, Cinsel eğilimi olanlar, bu gürültü patırtıdan cinselliğini yaşayamıyor, onlara bir iki madde koyun, onlar da mutlu olsun, ama işçiler sendikasızmış, olsun ne var yani, eskiden sendika mı vardı, hem sonra Kürtlere bir bayrak vermek az şey mi, üstelik böylece işçilerin de çocukları kurtulacak, bak paralı askerlik de geliyor, çocuklarını askere göndermezler, kredi bile verecekler, krediyi de bir şekilde ödesinler canım, o kadar da değil, hem zaten biz eşitlik derken, insan doğuştan eşittir, eşitlik bozuldu ise kendi salaklıkları, kim dedi sana işçi ol diye, bak işveren olsaydınız, işveren çocuğu olsaydınız ne sömürülecektiniz, ne de askere gitmemek için zorlanacaktınız, boş verin kardeşim, zenginin malından size ne, hem onlar olmasa aldığınız maaşı da bulamayacaksınız, işsiz misiniz, hadi canım o kadar olur, her yerde işsizlik var, ve olur tabii, iş beğenmiyorsunuz ki, maaşı az, ağır iş derken başkaları kapıyor işi, ama bunun da çaresi var sık sık deprem oluyor, biz evleri çürük yaparsak hep yıkılır, böylece onarmak için, yenilerini yapmak için işçiye ihtiyaç olur, bak çare tükenmiyor, siz de gelin ama orada sekterlik yapmayın, bunlar bizi sömürenlerin yandaşları, bunlarla bir yere varılmaz demeyin, Türkiye’nin bölünmesi için bizi de ortak ediyorlar demeyin, anayasayı değiştirip defacto süren faşizme, yeni feodal dinci rejime okey dedirtmek için anayasal değişiklik peşinde koşmalarına da bir şey demeyin, o ayrı, siz özgürlük deyin, demokrasi deyin, emek deyin, barış deyin, bakın görün, kırk kez söylerseniz hepsi gerçek olur. Ama sömürüye de bir şey demeyin, o bizim işimiz değil, o illa ki olacak, o olmazsa düzen yürümez ama merak etmeyin, biz sizi işverenlerle barıştıracağız, ara sıra size ikramiye vereceklerinin sözünü de alacağız, vermezlerse sizin kabahatinizdir, iyi çalışmıyorsunuzdur, ya da onlarla barış içinde yaşamıyorsunuzdur, ne var sanki sabah bir günaydın deseniz patronunuza, size de acıyorum, bu kadar işçi ile uğraşılır mı, onların karnını doyurmak için az özveri göstermiyorsunuz, onlarsa hiç memnun olmuyor. Hem bir de şu emperyalist lafı var, sakın o laflara kanmayın, emperyalistler artık çok barışçı, bakın ta nerden gelip, Kürtlere özgürlük verecekler, bunun için yönetimi bile zorluyorlar, o nedenle yönetimle de kavga etmeyin, sadece yahu kardeşim yapmayın etmeyin, günahtır, öbür dünyada yanarsınız, almayın mazlumun ahını deyin, emperyalistlerden de mi çekinmiyorsunuz deyin, bakın onlar bile artık, akıllanmış, bu işin sonu yok, nereye kadar, hem o kadar zenginliği ne yapacaksınız, harcasanız harcayamazsınız, sonra birileri kafa tutuyor siz de bu paraları silaha yatırıyorsunuz, elinizde avucunuzda kalmıyor, biz size acıyoruz o zaman deyin. Yani uslu uslu eleştirin, kuzu kuzu oturun, dinleyin, dediklerimizden bir şeyler öğrenin ve hiç olmazsa bilinçli bir şekilde aç yatın, özgürlük her şeyden önce gelir, bırakın şimdi, bir somun ekmek için, özgürlüğü tepmeyin, bakın sizin için neler yapıyoruz, hanginizin çatısı var, hanginiz evde kongre yapıp karar alıyorsunuz, size hem başınızı sokacak çatı, hem de demokratik bir dinleme alanı sağlıyoruz, siz yeter ki, eyvallah deyin, şu Kürt meselesini kotaralım, onlara büyük bir ulus-devlet yapalım, halkını da bu devletin en efendi insanları yapalım, hatta tarlada, fabrikada kravatla çalıştıralım, sonra serbest bırakalım, ister taksın, ister takmasın, ayrıca kardeşim, hepinizin hayali değil mi, dört tane kadınla evlenebilirsiniz, kadınlara da özgürlük var, başını kimse onlara açtıramaz, bu özgürlüğü kısıtlayamaz, hem sünnet de getiriyoruz kadına, sünnet olma özgürlüğü veriyoruz, istememek olmaz, bu özgürlüğü bozar, başörtüsü de öyle, takanlara saygısızlık özgürlüğü yok, o nedenle herkes bu özgürlüğü kabul edecek, başörtü takacak. Daha bir sürü yenilik var, bak göreceksiniz, dünyanın en demokratik faşizmini inşa edeceğiz hep birlikte, Kürtler de beğenecek, Barzaniler daha çok beğenecek, zenginliklerine zenginlik katacak sonra işsizlere, marabalara iş verecek, onları besleyecek, karınlarını doyuracak, sevap kazanacak.
Sosyalizm mi, sömürü tamamen mi kalksın, Kürtler de sömürülmesin mi, ağalık mı kalksın, topraksız köylülere toprak mı verilsin, Kürt coğrafyasındaki zenginlikler halka mı dağıtılsın, susun susun! Hadi gidin, hadi gidin biz de sizi akıllı sandıydık, şunlara bak sömürü kalksınmış, şuymuş buymuş, siz deli misiniz, bu kongrenin görevi bu mu, siz onu evde, kahvede konuşabilirsiniz aranızda, bizi bölmek mi istiyorsunuz, bölücüler, hadi gidin sizi sizi… Bak emperyalizme bir söylersem çıranı yakar ha... Oturun oturduğunuz yerde… on dakika ara veriyoruz arkadaşlar, şunları bir dışarı atalım, düzeni bozuyorlar.

İşte oynanan tiyatro budur ve hem Kürt halkını ikna etmek, hem Türk halkını suça ortak etmek için hepsi aynı yerden yönetilen kırk parçayı bir araya getirip, Türkiye’yi kırk parçaya bölecek girişimlere tabansal meşruiyet vermek için önce çatı yapıp, sonra altını doldurmaya çalışıyorlar. Bazıları da parçaları artırıyor ki, daha çok parçanın katılımı oldu diye görünsün, mesela "EVET" DEDİRTME PARTİSİ si "nin bir kolu ayrılıp, bağımsız olarak katılıyor kongreye, kongre zaten KÜRKÇÜLERLE, S.S.ÖNDERLERLE çoktan sol renge boyandı ama soldan kilometrelerce uzakmış önemli mi, yeter ki rengi sol olsun.
Şimdi bu tiyatroya akıl taşıyanlar inanarak, sosyalizme gidiyoruz, hem de zahmetsizce, bir çatının altında bir kaç saat oturacağız böylece, ezenler, sömürenler kalabalığı görecek, inşaat kralı Ağaoğlu gibi, veeerdim gitti diyecek ve şıppadanak, Kürtler de kurtulacak, işçiler de artık sömürülmeyecek mi diyecek, bundan âlâ ahmaklık mı olur behey akıl taşıyanlar, bu kadar da salak yerine konulur mu insanlar, sosyalizm kim siz kim, daha işçi sınıfı diyemiyorsunuz, emeğin kilosu kaç para siz onu da bilmiyorsunuz, özgürlükmüş, emperyalizmin verdiği özgürlük nasıl bir özgürlük olur, geçmişte Kölelerin özgürlüğünü köle sahipleri belirlerdi basardı parayı, kendi yanında kölelik yapma özgürlüğünü satın alırdı, şimdi Kürtlere Kürt coğrafyasında sömürülme özgürlüğü, kölelik özgürlüğü verilirken, Batıda da, istediğin yerde sömürülme özgürlüğü verilecek. Bu mudur?
Eşitlik mi dediniz, eşitlik sınıfların ortadan kalkması isteğidir behey fazla akılılar, işçi ile sermayedar eşit olur mu, doğduğu andan itibaren bu eşitlik bozuk yürüyor, bunu kimsenin görmediğini mi sanıyorsunuz, siz herkesi aptal mı sanıyorsunuz, siz kimi kandırıyorsunuz.
Daha öncekiler hiç olmazsa bir felsefeye sığınarak bu işleri yürütüyordu, hepsinin mantıklı ve hatta akıllı gerekçeleri vardı ve sonra kimisi doğru yolu da buluyordu ama şimdi öyle mi, tabanında beş kişi olan, ya da hiç kişi olan ve birbirinin aynası olan, rol icabı birbirlerinden ayrı renkler taşıyan, yardımsever para babalarının fonları ile eli de dili de rahat olan örgütçükler, bunların yönetiminde görünen kişicikler, bir işaretle, her tarafa dağılıyorlar ve "EVET" e mi ihtiyaç var,"EVET" dedirtmiyorsa, "boykot" dedirterek,"hayır"ın önünü kesiyorlar. Anayasa mı değişecek, değişiklik demokratik mi gösterilecek, hemen paneller, konferanslar, imzalar ve görüntü sağlanıyor, demokrasi genişliyor algısı yerleştiriliyor. Komşu ülke paramparça mı oluyor, hemen sahnedeler, diktatör devriliyor, halk özgür oluyor deyyu alanlara çıkıyor, diktatör taşlanınca eyi oldu, hak yerini buldu diyerek, inlerine çekiliyorlar. Ve bir işaret geliyor çatılar kuruluyor, kongreler toplanıyor, delegeler hazırlanıyor ve demokrasi genişletiliyor, adres neresi kongre salonu, çatısı var, duvarı da, tabanı da yok, onlar da olur inşallah, allah büyük. Ve bütün oyunlar sessiz sedasız illüzyon yaratarak devam ediyor ve bütün bölgeyi köleler cenneti yapmak için düzenlenen yol haritası harekete geçiriliyor. Sahne ölümlere ayrılıyor, ne kadar çok ölüm, o kadar çok çatının tabanı dolacak sanıyorlar, ölümlerden medet umuyorlar ama bitsin bu ölümler, analar ağlamasın, öyleyse gelin barış yapalım diyorlar. Barış yapalım emperyalistlere boyun eğelim, bundan âlâ barış mı olur diyorlar. Belli ki, sıkıntı çekiyorlar, asıl sıkıntı Kürtlerden geliyor, şaşkın şaşkın bakıyorlar, biz sizin oyunlarınıza katılmama özgürlüğümüzü kullanıyoruz diyorlar. O zaman Türk tarafına yalvarıyorlar, ne olur bir şey söyleyin şu Kürtlere anlamıyorlar bizi diyorlar, Türk tarafında da ses yok. Var mı? Her yerden biz kardeşiz sesleri geliyor, savaş da olsa, barış da olsa bizim kardeşliğimizi bozamazsınız diyorlar..Ama kardeşliği bozmak lazım, kardeş kardeş yaşanan yerde bölünme olmaz. Bölünürse kardeşlik bozulur ve istenen budur. Bozulmadı mı, Irak’ta bozulmadı mı? Şimdi Libya’da bozulmayacak mı? Suriye var sırada, orada da kardeşlik istemiyorlar. Yakın zamana kadar, Suriye ile biz de kardeştik, şimdi ne oldu. Neyse siz bunları anlamaya bile çalışmazsınız çünkü anlamaya çalışırsanız varlık sebebiniz ortadan kalkar. Akıl taşıyanlar da zaten anlıyor, öyleyse bu kadar yeter. Kongreniz de sizin olsun, çatılarınız da, özgürlüğünüz de, kaç kilo ise emeğiniz de, eşitliğiniz de hepsi sizin olsun, işçi ve emekçiler bunların hepsini gerçek anlamlarıyla ve bileklerinin gücüyle almasını bilir, bilecek ve çatınız da, kongreniz de sizin komedi dükkânınız olarak tarihe geçecek. Siz de korkuyorsunuz, sosyalizmin ayak sesleri size doğru da geliyor, o nedenle emperyalizmin sopasına sarılıyorsunuz, o nedenle kongrelerden medet umuyorsunuz, hepsinin altında kalacaksınız, çünkü işçiler, emekçiler emeğin kaç kilosu kaç para biliyor, kaçı sermayenin, ne kadar kırıntısı kimlerin cebine gidiyor biliyor, görüyorlar, en azından artık görme hızları arttı. Sizi de görüyorlar ve bakın bakalım kaçı yanınızda?
Fikret Uzun
4 kasım 2011

3 Kasım 2011 Perşembe

EZİLEN VE SÖMÜRÜLEN KATEGORİSİNDEKİLERİN SINIF VE HALK KARDEŞLİĞİ



Maalesef,“savaş bitsin barış gelsin”, “kardeşlik olsun” demekle, hatta en yüksek sesle haykırmakla barış olmuyor, çünkü savaşlar bizim dışımızdadır; bizim irademizin dışında ve bize hiç sormadan gelişiyor. Savaş bizim bile değildir, bizi kendi savaşımızdan koparıp, kendi savaşlarına sokarak, barışlarına mahkûm etmek istiyorlar. Öyleyse, tekrarı gerek, savaş bizim dışımızdadır ve savaşın bitmesi bizim elimizde değildir. Bunu 150 yıl önce Calusewitz adında bir Asker şöyle açıklamış; SAVAŞ BARIŞ ZAMANI SÜRDÜRÜLEN POLİTİKALARIN ŞİDDET YOLUYLA DEVAMIDIR" Öyleyse savaşı bitirmek ve barışı getirmek için öncelikle, savaş öncesi süren ve çözülemediği için savaşa neden olan politikaları ve kaynağını görmeyi gerektiriyor. Bu politikalar sömürü ve bunu katmerleştirmek için yürütülen ezgi politikalarıdır. Bu politikaları dayatanlar, sömüren ve ezen kategorisindedir. Sulh yoluyla bu dayatmalarını kabul ettiremezlerse, şiddete başvururlar. Bu şiddet kendi ülkelerinde ve kendi insanlarına karşı FAŞİZM yolu ile sürdürülür, kendi ülkelerine bunu henüz dayatamıyorsa veya henüz dayatacak gücü yoksa başvuracağı politika kendi coğrafyasından uzakta bir savaştır. İsmine ne derseniz deyin ama bunun ismi EMPERYALİST KAPİTALİZMDİR. Öyleyse, barış mı istiyoruz, Barış bitsin demekle olmuyor. Ezen ve sömüren kategorisindekilerden talep etmekle de olmuyor. Nasıl oluyor, savaşı doğuran ve dayatan etmenleri ortadan kaldırmakla oluyor. O etmenlerin hepsini kapitalizmde, emperyalist kapitalizmde bulabiliriz. Öyleyse, bu etmenleri ortadan kaldırmak için öncelikle EMPERYALİST KAPİTALİZME KARŞI TOPYEKÜN MÜCADELE ETMEK GEREKİR. Bu etmenler ortadan kaldırılmadıkça, ne kardeşlik, ne özgürlük, ne de eşitlik olabilir; öyleyse savaşa rağmen kardeşlik devam etmelidir. Savaş bitecekse, kardeşliğe sımsıkı sarılarak bitecektir. Kardeşlik kardeşle kardeş arasındadır. Kalleşle kalleş arasında kardeşlik olmaz. Emperyalizm en kalleş ise, ondan daha kalleşi işbirlikçileridir. Onlarla kardeşlik, kardeşliğin arasına kalleşlik sokmaktır.
Emperyalist kapitalizmi ortadan kaldırmak, egemenliğine son vermek demek, ezen ve sömüren kategorisindeki sınıfları yeryüzünden kazımak demektir. Bu da ancak, ezilen ve sömürülen kategorisindekilerin sınıf ve halk kardeşliği temelinde başarılabilir. Bunu başarırken de bilim gerekir, bilim yoksa BUNU BAŞARMAK İÇİN MÜCADELE EDİYORUM SANIP, YİNE EMPERYALİST KAPİTALİZMİN KUYRUĞUNA TAKILIYORUZ DEMEKTİR. En son örnek, WALL STREET DİRENİŞÇİLERİNDE NÜKSEDEN SAHTEKÂRLIKTIR. Hepsi, kimi ve belki çoğunluğu bilmeden, ama bir bölümü ve daha çok yöneten bölümü, özellikle Amerika’daki en büyük zenginlerin çaresizliğini yenmek için, geride kalan kaynağa, orta sınıfın elinde tuttuğu kaynağa el koyması için kanal açmaya ama bir taşla iki kuş vurmaya çalışan, emperyalizmin en tepesindeki Siyonist düzeneğin ahtapot kollarıdır. Hem bu direnişe devrimci süsü vererek, emek sürecinin yükselteceği çelişkilerden kapitalistlerin korktuklarının gerçekleşmesini önlemek, hem de böylece krizi için çare arayan büyük zenginleri biraz rahatlatmak. SONRASI ALLAH KERİM. Nasıl olsa YDD-BOP-BİP zincirinin halkaları birer birer birbirine takılıyor, yanı başımızda Kürt halkı için oynanan oyunlar ve Ortadoğu’daki "Arap Baharı" oyunları bunu kolaylaştırıyor. ÖYLEYSE ORTAYA ÇIKAN SONUÇ NEDİR, EMPERYALİST KAPİTALİZMİN OYUNLARINA KARŞI, EZİLEN VE SÖMÜRÜLEN KATEGORİSİNDEKİLER VE EMPERYALİZMİN ŞİDDETLİ SALDIRISINDAN PAYINI ALACAK OLAN ORTA KATMANLAR, KÜÇÜK BURJUVAZİ, EMEKLİSİ, GENCİ, İŞSİZİ, KADINI HEP BERABER KARDEŞLİK İÇİNDE BİRLİKTE MÜCADELE İÇİN GÜÇLERİNİ ORTAYA KOYMALIDIR. Gerisi geyik muhabbetini aşmıyor maalesef ve bunu söylediğim için üzülüyorum ama gerçektir ve bana kimse kızmamalıdır. Gerçekten barış istiyorsak, dediklerim son derece dikkatle değerlendirilmelidir. Saygılarımla
Fikret Uzun
20 Ekim 2011

31 Ekim 2011 Pazartesi

EMPERYALİZMLE KARDEŞLİK, KARDEŞLİĞİN ARASINA KALLEŞLİK SOKMAKTIR



Savaş çığırtkanlarından söz edilirken, asıl savaş çığırtkanlarının ve hedeflerinin görmezden gelinmiş olması ve sanki her şeyden bağımsız apayrı bir savaş ve saldırganlık politikası varmış gibi konuşulmuş olması ve tedavülden kalkmış eski tarihli dergilerden yapılan bir alıntı gibi dökülen tespitlerdeki soyutluk ve de “kirli savaş” derken kastedilenin ne olduğunun anlaşılmaması bir yana, belli bir hassasiyetle yazılmış olduğunu ve sonuna doğru asıl noktaya işaret etmeyi denediğini arada ise bildik şeylerin tekrarı ile bir hatırlatma yapıldığını kabul edebileceğimiz bir yazı olmasına karşın, biraz eklektik olması ve yer yer yanlış ifadeler kullanması nedeniyle eleştirel bir yaklaşımla katkıda bulunmak istiyorum ki, bu gün özellikle ulusal sorun konusunda at izinin it izine karıştığı bir zamanda bulanıklıkları gidermek için ve özellikle bu sorun konusunda samimi yaklaşanların zihninin açılmasına yönelik olarak bunun gerekli olduğunu düşünüyorum.

Öncelikle, bu yazıyı kaleme alan kişinin, “savaş”ın ne olduğu konusu üzerinde biraz çalışması gerektiğini vurgulayarak, kısaca ve Marks ve Engels’in de, Lenin’in de teorik yaklaşımlarını üzerinden geliştirdikleri Clausewitz’in 100 yıl önce yazdığı kitabındaki, “Savaş siyasetin başka yollardan devamıdır” şeklindeki sözünü hatırlatmak istiyorum. Devam ederek, Hiçbir savaşın onu doğuran siyasi sistemden ayrılamayacağını; belli bir devletin ve o devlet içindeki belli bir sınıfın savaştan önce uzun bir süre izlediği siyasetin, kaçınılmaz olarak, o aynı sınıfın savaşta izlemeye devam ettiği siyaset olduğunu, yalnız eylem biçiminin değiştiğini hatırlatmak istiyorum.

Yani, soyut bir “savaş ve saldırganlık politikası” kavramı bizi bir sonuca götürmez demek istiyorum. Savaş ve saldırganlık politikası emperyalist kapitalistlerin asıl siyasetinin yani ezgi ve sömürü siyasetinin şiddet yolu ile devam etmesidir. O nedenle savaş ve saldırganlık politikası kavramını ortaya koyarken bu gerçeklik unutulmamalıdır.

Bir diğer sorun, devletin şiddet ve imha yoluyla Kürt sorununu çözmeye çalışması, asıl olarak eskinin politikasıdır ve şimdi bu politika sürdürülüyorsa, bu Kürt halkını boyun eğen bir barışa, Türk halkını da ABD-AB emperyalizmi ve işbirlikçileri için Kürtlerin ağalarına, beylerine, aşiret reislerine, gerici şeyhlerine, işbirlikçi burjuvazisine, Barzani yönetiminde bir Manda hediye edilmesinde suç ortaklığına mahkûm etmek içindir.

Bu mandanın eti sütü yoğurdu yani her neyi varsa önce ABD-AB emperyalizmi tarafından sağılacak, kalanın büyük parçası işbirlikçi tekeller ve tekeller ailesine katılan gerici-dinci zenginler tarafından Barzani ile birlikte sağılacak, içinden bir miktar her boydan ve soydan devşirilmiş olan sahte aydın ve sol gömleklilere dağıtılacak Kürt halkına yine o ABD-AB ye, bu yerli tekellere, şu Barzani’ye derken, geriye ne kaldı ise o verilecek. Geriye kalan ise biraz dua, biraz cennet hayali o da beğenilmezse, argo özdeyişte denildiği gibi, Hasana kalan verilecek. Yani Kürt halkına daha fazla kölelik, daha fazla ezgi hediyesi olacak. Köleleştirilmiş Kürt emekçi halkına katmerleştirilmiş acılar yanında, Kürtçe ağlama özgürlüğü verilmiş olacak.

Buradan hareketle, şimdilerde yer- gök “barış hemen şimdi” naraları ile inletilirken, kitleler “analar ağlamasın” “Mehmetçikler ve Memocuklar ölmesin” sloganları altında “barış”ın, ”savaşın” karşıtı soyutlaması içine hapsedilerek, ABD-AB emperyalizmin BOP-BİP projesi tam gaz ilerleyecektir yani emperyalizmin ezgi ve sömürü politikası bununla bağlı olarak ilhak politikası, sömürge politikası “barış” adı altında kitlelere kabul ettirilecektir. Çünkü ABD-AB emperyalistleri ve işbirlikçileri için “barış” demek, Türkiye’nin parça pinçik yapılarak, her parçasındaki en zengin alanları hortumlamanın sessizliğini yaratmaktır. Sessizliğe mahkûm edemezse, her parçayı birbirine kırdırmaya mahkûm etmektir.

Burada küçük bir parantez açarak, Cecil Rhodes isimli, Boer savaşının başlıca sorumlusu olan, sosyal-şoven finans kralının söylediklerini aktarmak istiyorum ki, oldukça öğreticidir.

Şöyle diyor ve bunu dediğinde henüz birinci savaş patlamamıştı.“İngiltere’nin 40 milyonluk nüfusunu kanlı iç savaştan kurtarmak istiyorsak, biz sömürgeci siyaset adamları, nüfus fazlalığını yerleştirmek, üretilen mallara yeni pazarlar bulmak için yeni topraklar ele geçirmeliyiz. Her zaman söylerim, imparatorluk bir peynir ekmek işidir. İç savaşı savuşturmak istiyorsan, emperyalist olmak zorundasın.”

Demek ki emperyalistlerin kendi nüfusu ile barış içinde yaşaması da zorla dayattığı kendi coğrafyasının dışındaki “barış”larla, olmazsa,”savaş”larla mümkündür ki, bunu 100 yıl önce itiraf etmiş bulunuyorlar.

O zaman soru şudur; ABD-AB emperyalizminin savaş öncesi siyaseti ile savaş sırasındaki siyaseti aynı siyasetin başka yüzleri yani ezgi ve sömürü siyasetini şiddet yoluyla sürdürmek değil midir? Öyleyse “barış” gelince, şiddet yoluyla sürdürülen siyasetin,”barış” yoluyla sürdürülmesi söz konusu olmayacak mıdır? Ve öyleyse barış Barzanilerle, Kürt ağa ve beylerle ve diğerleri ile bir suç ortaklığı temelinde kurulacak ama Kürt emekçi halkına karşı aynı siyaset bu kez Barzan aşiretinin gerici ve dinci politikaları yanında, emperyalistlerden daha fazlasını koparamayacağına göre, Kürt emekçi halkının kursağındakine daha fazla elini uzatması şeklindeki sömürü politikaları olarak devam edecektir. Bu mudur barış? Evet, Kürt halkına dayatılan “barış” budur ve bunun adı barış içinde bir arada emperyalizme boyun eğerek kölece yaşamayı kabul etmek demektir. Kürt halkı bunu kabul etmiyor, etmedi ve etmeyecektir. Etse idi çoktan BOP bayrağı semalarda yükseliyor olurdu.

Bir süre önce, burada da paylaştığım “kongre Girişimciliği’nin ne anlama geldiğini anlatan uzunca yazımda önemli ipuçları vermiştim ama maalesef, burada her şeyi biliyor olmak konusunda oldukça yarışperver olanlar, yazının uzunluğunu bahane ederek, görmezden gelmeyi yeğlemişlerdir.

Diğer yandan bir konuyu netleştirmek, yani barış istemediğimin zannedilmesini istemediğimi belirtmek isterim. Ama barışın ben istediğim için, analar ağlamasın diye hemen şimdi gelmesinin mümkün olmadığını, çünkü savaşların bizim dışımızda olduğunu; bizim irademizin dışında ve bize hiç sormadan geliştiğini söylemek zorundayım.
Savaş bizim bile değildir, bizi kendi savaşımızdan koparıp, kendi savaşlarına sokarak, barışlarına mahkûm etmek istiyorlar. Öyleyse, tekrarı gerek, savaş bizim dışımızdadır ama kardeşlik içimizden hiç çıkmadı, çıkmıyor, çıkmayacak. Savaşın bitmesi bizim elimizde değildir, öyleyse savaşa rağmen kardeşlik devam etmelidir. Savaş bitecekse, kardeşliğe sımsıkı sarılarak bitecektir. Kardeşlik kardeşle kardeş arasındadır. Kalleşle kalleş arasında kardeşlik olmaz. Barış da olmaz. Emperyalizm en kalleş ise, ondan daha kalleş işbirlikçileridir. Onlarla kardeşlik, kardeşliğin arasına kalleşlik sokmaktır. Demek ki onlarla da barış olmaz. Öyleyse kardeşlik sınıfsal temelde yani Kürt ve Türk işçi ve emekçi halkları arasındadır ve barış da bu kardeşliğin yükseğe tırmanması ile gerçek anlamını kazanabilir. Diğeri, yani diğer “barış”, savaş kimin ise, onundur.

Bu günkü savaş, iki milletin barış içinde yaşarken, biri diğerine saldırdı, öteki de kendini savundu anlayışına sığdırılan bir savaş değildir. Ama ısrarla bu anlayışa sığdırılmaya çalışılıyor. Ama öyle imiş gibi, yaramaz mahalle çocuklarının kavgasını ayıran mahalle büyüklerinin arabuluculuğu misli hamlelerle, “sizi yaramazlar, birbirinizden ne alıp veremediğiniz var, değer mi anaların ağlamasına” deyyu barış duaları edilmektedir.

Örnek olsun, Vietnam’a ABD emperyalizmi, ondan önce Fransızlar ve Japonlar, hep Hindiçini halklarına kendi “barış”larını dayatmak için girmişlerdi ama Vietnamlılar, onları birer birer ülkelerinden kovarak kendi barışlarını kurdular ve onları da buna uymaya mecbur ettiler.
Tersine örnek de var, Brest Litovski barışı ve Versailles barış antlaşması yeterince öğreticidir. Barıştan çok kölelik antlaşması olduğunu hepimiz biliyoruz.

Öyleyse “savaş”ın gerçek niteliğini anlamadan barışı anlamak da, kurtuluşun nerden geleceğini tespit etmek de zordur, hatta imkânsızdır.

Diğer yandan bütün savaşları gerici saymak ile emperyalist çağda ulusal savaşların imkânsız olduğunu kabul etmek aynı kökten gelen anlayışın ürünüdür ve savaşın gerçek niteliğinden uzaklaştırmaya yöneliktir. Ancak Emperyalizmin kozmopolitizmi burada devreye girerek, bu emperyalist egemenliğin yararına pompalanan teorilerin üzerini zahmetsizce örterek, bir yerde imkânsız gösterilen savaş, diğer yerde haklı ve imkânlı gösterilebilir.

Oysa savaşın niteliğini tam anlayarak bunun doğru olmadığını yani her savaşın gerici olmadığını ve ulusal savaşların emperyalizmin bu günkü koşullarında da mümkün olduğunu görmek zor olmaz. Bunu gördüğümüz anda, bu sahtekârlıkla üretilen teorilerin üzerinden yükselen “barış” ve “silahsızlanma” propagandasının da kıymeti harbiyesini anlarız.

Burada da bir paranteze ihtiyaç var, Lenin’in dediklerini hatırlayarak bu paranteze sığdırabilirim ki, Emperyalist devletlere karşı milli savaşlar sadece mümkün ve muhtemel değil, aynı zamanda kaçınılmaz, ilerici ve devrimcidirler. Fakat başarılı olmak için, ya ezilen ülkelerde yaşayan muazzam halk yığınlarının, (mesela Ortadoğu ve Kafkasya’nın yüz milyonlarca insanının) birlikte hareket etmesi; ya uluslar arası koşullarda özellikle elverişli bir durum (mesela emperyalist devletlerin kendi aralarındaki çelişkiler nedeniyle bu işe burnunu sokamamaları); ya da, büyük devletlerden birinde o sırada proletaryanın burjuvaziye karşı baş kaldırması şarttır. (en istenilen ihtimallerin en başında bu gelir) . Yani ulusal savaş Türkiye’nin de gerçeğidir, ama bu bütünlük ve sosyalist iktidar perspektifi içinde. Bunun son sözünde ise küçülen değil, büyüyen ve büyüyerek bu sorunları çözen Türkiye fotoğrafı vardır.

Çözüm bu fotoğraftadır. Yani “Eşitliğin, özgürlüğün ve gönüllü birlikteliğin hayat bulabileceği tek gerçek düzen sosyalist cumhuriyetler birliğindedir.”

Bu günün en önemli sorunu olarak öne çıkartılan ama emek sürecinin belirleyiciliği temel ilkesi atlanırsa ya da bu belirleyiciliğin gücünün yerine bu sorunun yükselteceğine inanılan gücün konulması durumunda egemen sınıfların çaresizliklerine derman çözümlere sürüklenmekten kurtulamayacak olan ulusal sorunun çözümü konusunda katkısı olacağına inandığım düşüncelerimi bitirirken, bir de düzeltme yapmak istiyorum;

Marks’ın “... İrlanda, İngiliz hükümetinin büyük bir düzenli ordu beslemesi için tek bahanedir ki bu ordu gerektiğinde daha önce de olduğu gibi, askeri eğitimini İrlanda’da tamamladıktan sonra İngiliz işçilere karşı kullanılabilir. ... Son olarak, İngiltere, bugün, eski Roma’da devasa boyutlarda olmuş olan şeyin bir yinelenmesini görüyor. Bir başka ulusu ezen her ulus, kendisini zincire vurur.” Biçimindeki bu sözleri alıntılanarak, bunun öğretici olduğu öne çıkartılmış. Ancak her ne kadar başlık olarak da kullanıldığı için “Bir başka ulusu ezen her ulus, kendisini zincire vurur.” Sözüne vurgu yapılmak istenmiş olsa da, bence öğreticilik bu cümlede değildir; asıl öğreticilik, Marks’ın İrlanda’nın İngiltere’den ayrılmasını isterken gözettiğinin ne olduğunun anlaşılmasındadır. Marks, Engels’e 1866 yılında yazdığı bir mektupta, ayrılmanın ardından bir federasyon da gelse, İrlanda’nın İngiltere’den ayrılmasını istiyordu; küçük burjuva barışçı kapitalizm ütopyası açısından ya da “İrlanda için adalet” düşüncesinden hareketle değil, hâkim milletin proletaryasının kapitalizme karşı devrimci mücadelesinin çıkarları açısından istiyordu bunu. O milletin özgürlüğü, başka bir milleti ezdiğinden ötürü kısıtlanmış, sakatlanmıştı. İngiliz işçileri, İrlanda’nın İngiltere’den ayrılmasını istemezlerse, İngiliz proletaryasının enternasyonalizmi ikiyüzlü bir laftan ibaret kalırdı. Marks hiçbir zaman bücür devletlerden, genel olarak devletlerin parçalanmasından, ya da federasyon ilkesinden yana olmadığı halde, ezilen bir milletin ayrılmasını federasyon yolunda bir adım, dolayısıyla parçalanmaya doğru değil, yoğunlaşmaya doğru, hem siyasi hem de ekonomik yoğunlaşmaya doğru bir adım sayıyordu. Ama bu yoğunlaşma demokrasi esası üzerinde olacaktı.
Ve Marks, bunu isterken, sınıf mücadelesine ve sosyalist devrim düşüncesine tamamen yabancı olan küçük burjuva demokratların, kafalarında, özgür ve eşit milletler arasında kapitalist düzende barış içinde bir rekabeti öngören ütopyaları ile alay ediyordu. İşte öğreticilik buradadır.

Fikret Uzun

31 Ekim 2011

25 Ekim 2011 Salı

HOBSBAWM`IN PIRILTILARI MI GÜN ZİLELİNİN KEÇİ BOYNUZU MİSLİ ÇİĞNEDİKLERİ Mİ ?

Gün Zileli, Eric J.Hosbawm’ın anlattıklarını, iştahla yemek üzere oturulan ama hayal kırıklığı ile keçiboynuzu çiğnemeye mahkûm olunan bir durumun müsebbibi olarak resmettikten sonra, böyle bir durumdan ille de bir lezzet çıkarmak pahasına, önüne konulanı inatla çiğnediğini ve sonunda dişe dokunur birkaç düşünce ve saptama bulduğunu ve bunların da, önemli bir tarihçi olan Hosbawm’ın, bilgi ve tecrübe dolu olmasına rağmen, İnsicamdan ( tutarlılık) yoksun mırıldanmalarla kitabına yansıttığı toplam ifadelerinin içinde, eksik yanları da olsa, birkaç lezzetli ve parıltılı ifade olduğunu belirterek bunları düşünmemiz için önümüze koyuyor.

Gün Zileli’nin bu tür çırpınışları, Türkiye’ye döndüğünden itibaren ayağının tozuyla başlamıştır. Yeni değildir yani. Sanki İsveç ya da İsviçre’den, her neresi ise, burslu olarak yıllarca ikamet ettiği bir kapitalist ülkeden Türkiye’ye Anti-sovyetizm yapmak üzere gönderilmiş gibi, gelir gelmez, Lenin’e sataşıyor, Hızını alamıyor, Stalin’e sataşıyor, bu sataşmalara fazla ses verilmezse, ey ahali duymuyor musunuz, “Sovyet Marksizmi bütün kötülüklerin anasıdır! ” demeye getirdiğini anlatmaya çalışıyor, bu da yetmiyor, Stalin ile Mustafa Kemali, o da yetmiyor, Hitler’i aynı kategoriye sokuyor, böylece bir çırpıda burjuva demokrasisi ile sosyalist demokrasiyi aynı renk ve tonda boyayarak, en çarpıcı ve gerçekçi resmi ortaya çıkardığının kabul edilmesini istiyor. Daha da ileri gidiyor, sosyalist demokrasinin gideceği yerin eninde sonunda Hitlerin gittiği yer yani Faşizm olduğunu, araya, bu eleştirel övgüsünün içine de serptiği “insicam” misli sözcükler koyarak süsleyip, insanları ikna etmeye çalışıyor.

Evet, Gün Bey, bu güne kadar hep bunları yaptı ve görünen o ki, bundan vazgeçmiş görünmüyor. Oysa gerçeklerin Gün beyin dediği gibi olmaması bir yana, herkes merak ediyor ve “ bu gün bu toprakların temel sorunu bu mudur ki, Gün beyin iki lafından biri Stalin’in günahları, o olmazsa Lenin’in erken devrimini veya devrim sonrasındaki proletarya diktatörlüğünü mahkûm etmeyi, o da olmazsa veya hepsini aynı yazı içinde ele alarak, Sovyet Marksizm’inin ve sosyalizminin dünyanın başına gelebilecek en kötü şey olduğunu temcit pilavı gibi tekrarlayıp duruyor “ diyor ve eminim bu soruyu kendi kendine de olsa sordukları anda, asıl temel sorunu düşünmeye başlıyorlar.

Bu anlamda Gün Zileli’ye aslında teşekkür ediyoruz, temel sorunun üzerini örtmek için diline doladıkları ile bilmeden ve istemeden temel sorunun üzerindeki örtülerin kaldırılmasına önayak olmuş oluyor.

Gün Zilelinin okuduğum, Fikret Başkaya ile birlikte yazdıkları bir yazısı nedeniyle ki, bu yazıyı okuyan ve bu yazıyla birlikte Zileli‘ ye her türlü övgüyü sunan aklı başında, onca ideolojik şaşırtma ve uyutma içerikli saldırılara karşın sıradanlaşmamış olduğu gibi, özünün de yerinde durduğuna inandığım bir arkadaşım tarafından tarafıma gönderilmiş olan bir yazı idi, aklıma yine Engels gelmişti. Engelsi ikinci hatırlayışım oluyordu.

İlk aklıma geldiğinde, Fikret Başkaya’nın, sanırım, “Çürüme Kokuşmaya Dönerken“ başlıklı yazısı ile karşı karşıya idim. Gün Zileli ile birlikte yazdıkları “Devrimi Yeniden Düşünmek” başlıklı yazı ile karşılaşmam ikinci hatırlayışım oluyordu. Böylece, Fikret Başkaya’nın yazdıklarını eleştirmek üzere yazdığım ve başlığını da “Anti-Fikret Başkaya’lar “ şeklinde koyduğum yazının arkasından Anti-Dühring’i ve bu eleştirel çalışmasında Engels’in yöntemini hatırlayarak, Başkaya’nın Gün Zileli ile birlikte dediklerine karşı da bir Dühring eleştirisi ortaya koymaya çalıştım. Arada yine Başkaya’ya ait bir yazıdaki ifadeler nedeniyle ortaya koyduğum eleştiriler vardı. Neticede Zincir yazılar oluştu ve başlangıçta kimse itibar etmemekle birlikte, bu gün geri dönüp baktığımda bu eleştirilerimle pek çok kişinin ilgilendiği görülmektedir.

Fikret Başkaya’nın yazısını ilk okuduğum anda bu eleştirel yolu denemeyi istemiştim. Yani Anti-Dühring yaklaşımı ile eleştirmeyi denemek istemiştim. Ama bu o kadar kolay görünmüyordu ilk niyetlendiğimde; birincisi, Fikret Başkaya’nın söylediklerinden, sırf onun ismi ve bulunduğu konum nedeniyle etkilenecek ve koşulsuz ikna olacak pek çok aklı başında insan vardı ki, bu hepsinin eleştirim nedeniyle bana hışımlanacağını peşin peşin gösteriyordu; ikincisi o,kimileri gibi olmasa da, pek çok kimse için yine de ismi önde giden bir sol kimlik olarak görünüyordu. Özcesi ortada “Fikret Başkaya’yı tanıyorum, öyleyse dedikleri doğrudur” yaklaşımı bu çevrede hâkim yaklaşımdı. Ne yalan söyleyeyim, ben de, eleştirime konu olan yazısını okuyana kadar, diğer ismi önde giden sahte sol gömleklilerle aynı yerde anmıyordum kendisini. Üçüncüsü, Özgür Üniversitenin öğretmenlerindendi. Bunlar, benim için de, Engels’in Dühring’i eleştirmesi ona bir ekşi elmayı ısırmak gibi geldiyse, bir ekşi elma ile karşı karşıya olduğumu gösteriyordu. Isırmasam, içime sindiremeyecektim, ısırırsam, ekşiliğinden dilimin ne kadar kamaşacağını kestiremiyordum. Üstelik Fikret Başkaya’ya konduramıyordum da. Yani belki de ben yanlış anlıyordum. Onca hışmı göze alabilir miydim kestiremiyordum? Neticede bu ekşi elmayı, diğer bütün ekşi elmaları ısırmak anlamında, ısırmaya karar verdim. Ne olabilirdi ki, eksiğim veya yanlışım olursa, illaki birileri çıkar düzeltir ve ben de netleşmiş olurdum. Ama ne düzelten çıktı, ne eleştiren, ne de ses veren. Herkes sağır olmuştu sanki. Herkesin kafasına hapsettiği bir sırrı ortaya koymuştum ama dokunulmaza dokunduğum için sükût altından da değerli olmuş idi. Sonra bir daha, ardından bir daha anti-dühring denedim ama kimseden çıt çıkmadı. Bunun “sessizlikle öldürmek” diye anılan, eleştirileri savuşturmanın bir yöntemi olduğunu düşünmüştüm.

Böylece Gün Zileli’ye dayandı eleştirilerim. Bu sitede de paylaştığı, “Üç Diktatörlük Türü…” başlıklı yazısına, yine bu sitede” Gün Zileli Dühring’liğe Devam Ediyor Hala “ başlıklı bir eleştiri yazısı yazdım. Eleştirim, değerli Hasan Çamlı arkadaşın benimkinin yanında oldukça kısa ve öz olan eleştirilerinden hafif kalmıştı. Gün Zileli, ne bana ne de değerli Hasan Çamlı’ya cevap verdi. “Eleştirinizi hak etmiyorum” bile dememişti.

Ama ısrarla ,yukarda kendisi için verdiğim hükmün doğruluğunu kanıtlarcasına yalan- yanlış benzetmelerle Anti- sovyetizmi elden bırakmadığını göstermeye devam etmesi bir yana, günümüzde olanları da çok sinsi biçimde çarpıtıyordu.“Savcılar, Troçkist-Buharinist Terörist Ergenekon örgütü Hakkında Kesin Delillere Sahip”!!! Başlıklı yazısı da bu tür bir yazı idi ve Bu sitede de paylaştığı ama başka bir yerde karşılaştığım bu yazıda ifade ettiklerini ,”HÂLÂ MI ANTİSOVYETİZMDESİNİZ GÜN ZİLELİ SİZ HİÇ BÜYÜMEYECEK MİSİNİZ?” başlığını koyduğum bir yazı ile eleştirmiştim ve yine de Gün Zileli’den bir ses gelmemişti. Başka kimseden de eleştiri almadım. Sanki hala, herkesin bildiği ve kafasının içine hapsettiği bir sırrı ortaya döküyordum ama kimse bu sırrı bildiğini açık etmeye yanaşmıyor gibiydi.

Aynı konuyu binlerce kez çiğneye çiğneye anlattıklarına keçiboynuzu tadı vermiş olan Gün Zileli, şimdi ünlü bir tarihçinin çözümlemelerinin yer aldığı kitabında söylediklerinin tümüne keçiboynuzu tadı vermeyi ihmal etmemekle birlikte, içinden çekip aldığı birkaç ifadenin yüzü suyu hürmetine bu keçiboynuzunu çiğnemeye katlandığını söyleyerek, bu ifadelerin, eksikliklerinin altını çizmeyi de ihmal etmeden, en lezzetli ve pırıltılı düşünce ve saptamalar olduğunu ilan etmekten kendini alamıyor. Bu pırıltılı düşünce ve saptamalara baktığımızda ise, gördüğümüz, Gün Zileli’nin öteden beri çiğnediği keçiboynuzu tadındaki bayatlamış ve bir o kadar da iflas etmiş düşünce ve saptamalar oluyor.

Hosbawm’ın, “Ekim devrimi sonrasında, başka ülkelerdeki devrimcilerin Bolşevik örgütlenme modelini benimseme, iradelerini Bolşevik bir enternasyonale (nihayetinde SBKP’ ye ve Stalin’e) teslim etme kararı, sadece doğal bir coşkudan kaynaklanmıyordu; aynı zamanda, bütün alternatif örgütlenme formları, strateji ve taktiklerin aşikâr başarısızlığından da ileri gelmekteydi. Lenin başarılı olurken, sosyal demokrasi ve anarko-sendikalizm başarısız olmuştu. Dolayısıyla, başarı reçetesini uygulamak akla yatkın görünüyordu.” Yollu ifadesinden çıkardığı pırıltı ile Gün Zileli, Stalinizme düşmanlığına, Stalinin çoktan öldüğü ve Anti-Stalinizmin çoktan iflas eden bir Anti-Sovyetik saldırı olduğunun daha bir netlikle görüldüğü zamanda bile devam ettiğini bir kez daha gösteriyor ve keçiboynuzu tadında yazılar yazan bir yazar olsa da, Anti-Stalinist hummasına ünlü bir ortak bulmuş olmanın coşkusunu yaşadığını da gizleyemiyor; “ihtiyatlı” bir biçimde, bu “pırıltılar” vesilesi ile daha doğrusu bu “pırıltılı” saptamalar üzerinden, Lenini olumsuzlamayı, Anarko-Sendikalistleri olumlamayı görev biliyor. Çünkü şimdi, düzen için, ufukta görülen veya kıpırtısı duyulan ve tam da Sovyet sosyalizminin renginin pırıltısını taşıyan öfkeli yükselişi, sendikalizmin dar alanlarına hapsetme zamanıdır.

Öyleyse kimi eksikleri olsa da, Anarko Sendikalistler, Türkiyenin ve dünyanın ihtiyacı olan ve Leninin, “Bürokratikleştiren, katılaştıran ve giderek devrimi yapan kitlelerden koparan teorisi “ nedeniyle, yani Bolşevik parti nedeniyle ve onun uyguladığı Proletarya Diktatörlüğü nedeniyle hep uzak kaldığı “doğru” yollar, dolayısıyla kendisinden sonra geçen uzun yılların sonunda Leninin yolunun yanlış olduğu anlaşılsa da, bundan sonraki uzun yıllar, bu yanlış yol ile geçen uzun yıllardaki tahribat nedeniyle yeni yol arayışları ile geçmiş ama bir türlü bulunamamış olan bu yeni yolları, şimdi anarko-sendikalistler sunabilme noktasına gelmişlerdir.

Evet, Gün Zilelinin çiğneye çiğneye keçiboynuzu tadında sunduğu pırıltılı saptama budur. Bu, Gün Zilelinin muradı mı acaba, hiç sanmıyorum, ancak, değerli Hasan Çamlı’nın ifadesiyle “Anarşizmi ne kadar algılayıp, ne kadar savunduğu” bile tartışılır olan Gün Zileli’nin geçmişindeki anarşist kimliği, bu lafızları onun dilinden daha inanılır hale getirebilir diye düşünülüyor. Üstelik Gün Zileli, zafer kazanmış olduğu gerçeğini teslim ettiği halde, Lenin’in Yolu’nun, kırk yıl sonra yanlış olduğunun anlaşıldığına vurgu yapıyor.

Herhalde bu tarihi periyodu rastgele vermemiştir, çünkü anlaşılan o ki, Lenin’in yolunun yanlış olduğu (dikkatli okuyucunun gözünden kaçmamıştır, “Lenin’in yolu doğruydu ama Stalin bu yolu değil, başka yolu seçti “demiyor, “Leninin yolu yanlıştı “diyor.),Stalinin ölümünden sonra fark edilmiştir. Gün Zileli, Muhtemelen doğru yol arayışlarını Kruçevle başlatıyor.

Ama Gün Bey, Lenin’in yolunun yanlış olduğunun anlaşıldığını bir periyodun sonuna götürerek ilan ederken, hem o periyodun sonunda ve hem o peryotdan itibaren Gorbaçov’a kadar, Gorbaçov dâhil, liderlerin yarım ağızla olduğu kısa süre sonra anlaşılsa da yolumuz Stalin’in yoludur yollu konuşarak ama Yolumuz Lenin’in yoludur yollu konuşmayı hiç bırakmaksızın yola devam ettiklerini ilan etmekten vazgeçmediklerini görmezden geliyor.

Bütün sorun, tekellerin, emperyalist kapitalistlerin, kendilerini son derece güvende hissetmeleri gereken bir zamanda Sovyet Marksizminden dolayısıyla Leninizm’den, yani Lenin’in çıkarılamadığı Marksizm’den ve elbette Sovyet sosyalizminden ölümüne korkuyor olmasıdır. Başka ifadeyle korkularının depreşmiş olmasıdır. Böylece Gün Zileli gibiler, emperyalist kapitalistlerin korkularını hafifletmeye çalışmanın adı olarak önümüze düşüyor. Onların korktuğu noktalardan gelecek hücumları,sendikalizmin dar yollarına hapsetmek için geniş yollar açmaya çalışıyorlar. Amerika’daki Wall Street eylemcilerinin eylemlerine sinen de bu dar yolları açarak, genişlemeye yüz tutmuş ve emperyalistlerin korkulu rüyası olan yollara giden kapıları kapatmak içindir. Gün Zileli bunu çok iyi görüyor ve burada, bu yolda hüner göstermeye işaret ediyor. Yoksa keçiboynuzu tadında yazan bir yazarın dediklerine, sadece kendine göre, yani göstermek istediği hünere malzeme yapmak üzere, birkaç pırıltılı saptama bulmak için tahammül etmesi düşünülemezdi. Üstelik o pırıltılı dediği saptamaları da bütünüyle beğenmiyor.

Gün Zileli, anarşizmi yükseltme denemesini, Hosbawm’ın başka bir pırıltısında da göstermeye çalışıyor. Hobsbawm’ın,1968 ayaklanmalarında parlayan yıldızın anarşizm olduğundan hareketle, bunu “…Bürokratikleşmiş otoriter devletin ifadesi olan Stalinizmin aşırı büyümesinin, proletarya diktatörlüğünü kaçınılmaz olarak salt diktatörlüğe dönüştüreceği yönündeki Bakuninci iddiayı haklı gibi gösterdiği…” yollu ifadesiyle sevinç çığlıkları atıyor. İşaret yine aynıdır, Proletarya diktatörlüğünün eninde sonunda parti ya da devlet diktatörlüğüne dönüşeceğini bunun dışında bir yol aramak gerektiğini, bunu da en haklı biçimde anarşistlerin gördüğünü ve yapabileceğini kanıtlamaya çalışıyor.

1968 ayaklanmalarının ise, gerçek tahlili ile ilgilenmiyor, ilgilendiği, daha doğrusu ilgilendirmeye çalıştığı, bu gün Tekellerin, ABD-AB emperyalizminin çaresizliğinin çareye dönüştürülmesi için, bu çaresizliğini daha artıracak olan ve ezilen, sömürülen kategorisindeki sınıfların çaresini açığa çıkaracak ve yükseltecek olan çarelerin önünü kapatmak demek olan yolları, ezilen ve sömürülen kitleler için çare olarak göstermeye çalışıyor. Çare arayışında egemen sınıfların yanında olduğu, işaret ettiği isimlerden de belli olmakla birlikte, bu gün temcit pilavı gibi önümüze koyduğu kin ve nefreti ile açıkça gösteriyor. Kin ve nefreti, hep Leninizm’e yani Sovyet Marksizmine olmuştur. Dolayısıyla Avrupa Marksizminin cephesinde, Sovyet Marksizmini tarihten kazımanın şövalyeliğine soyunmuştur. Türkiye’ye dönüşünün esbab-ı mucizesini burada aramak gerekiyor.

İşte Gün Zileli’nin, onca zahmete katlanıp, lezzetsiz bir yemeği keçiboynuzu tadında çiğnemeyi göze alması, kin ve nefretine bir kaç dayanak bulmak, en azından bu dayanağın varlığını ikna etmek üzere, çiğnemekten yorulmadığı Stalin’e ve onun üzerinden Leninizm’e duyduğu kin ve nefreti biraz daha çiğnemesine vesile yapmasına yarayacak birkaç ifade bulmak içindir. Böyle olduğu apaçık görülmektedir.

Stalinizmin ilk defa Troçki tarafından ve Leninizm’in karşıtı politikalar anlamında kullanıldığını söyleyenler olmakla birlikte, “kişisel iktidar rejimi”,”kitlesel baskı rejimi” gibi nitelemelerin de yaygın olduğu biliniyor. Ama en yaygın ve üzerinde fikir birliği sağlanmış niteleme,“Stalinizmin, tek bir diktatörün keyfi bir biçimde ve herhangi bir parti organı tarafından denetlenmeksizin yönettiği, Marksist-Leninist dogmanın biricik yorumcusu olduğu ve etrafının kendi kişiliğine tapınmayla çevrili olduğu tek kişi diktatörlüğü.” Şeklinde anlamlandırılmasıdır.

Oysa bu nitelemelerin hiç birisi gerçeği yansıtmamaktadır, bu nitelemelerin üzerinden yükseltilen Anti-Stalinizm ise gerçekte, anti Leninizm’in, anti sovyetizm’in ve her ikisi üzerinden kolaylaştırılan anti-komünizm’in bir biçimi olmaktadır.

Şu açıklıkla görülen ve bu güne kadar hep görmezden gelinen üç somut gerçek, Stalin’in Sovyet düzeninin kuruluşunda olabilecek en yüksek başarıyı gösterdiğini (o kadar öyle ki, O olmasaydı, Lenin’in adına yazılan Ekim devriminin başarısı ile kurulan işçi sınıfının düzeninin değil yetmiş yıl, 7 yıl bile yaşayamayacağı birçoklarınca dile getirilmektedir), görmemize yeter.

Birincisi, Stalin, Sovyet sosyalizmini NEP çukurundan, NEPi tam da Lenin’in öngördüğü gibi, zorunlu ama geçici bir politika olarak, yani sosyalizmin kalıcı bir politikası haline getirmeden, uyguladıktan sonra çıkarabilen bir liderdir.

İkincisi ve en önemlisi Leninin formüle ettiği ve tek ülkede sosyalizmin karşı karşıya kaldığı tarihsel koşulların pratiğinin ki, NEP de böyledir, zorlamasının ürünü olan Barış İçinde Bir Arada Yaşama Politikasıdır. Bu politikayı, Stalin tüm geçici karakterinin bilincinde olarak, emperyalizmden beklenen saldırıyı olabildiğince geciktirmeye çalışmakla beraber sonunda öngörüldüğü gibi, emperyalizmin saldırısı gerçekleşmiş ama Stalin’in ve tüm Sovyet halkının özverisi ve cesareti ile Bu Hitler faşizmi ile kendini göstermiş olan saldırı püskürtülmüştür.

Üçüncüsü, yine Lenin’in “Dognati Peregnata” politikasını en kusursuz biçimde uygulamış ve mujikten işçi çıkarmanın zorlukları ile baş etmesini bilmiş ve Batının sanayideki gelişmişliğini yakalayarak geçmeyi önemli oranda başarmıştır. Tabii bütün bunların sosyalizm açısından bir fiyatı vardır ve bu fiyat fazlasıyla ödenerek, Stalin sonrası politikaların harcı olmuştur ve hiçbir Anti-Stalinist çokbilmiş, bu üç sosyalizmin doğasına aykırı politika konusunda eleştiri getirmemiştir. Oysa Sosyalizmde uygulanan kapitalizan politikalar, bunlardan ibaret olmasa da, bunlar en önemli sapmalara açık politikalardır ki, Stalin sonrasında bu politikaların sosyalizmin kalıcı politikaları haline getirilmeye çalışıldığı bilinmektedir.

Burada bir Stalin güzellemesi yaparak Gün Zilelinin Anti-Stalinist hummasını eleştirirken eleştirimi güçlendirici dayanak yaratmaya çalışmadığımı belirtmek isterim. Göründüğünün aksine ben Gün Zileliden çok daha fazla Stalin’e eleştirel bakıyorum, ama bu bakışım bir Stalin düşmanlığı ile beslenmiyor.

Stalin gerçek anlamda ve sosyalist bakış ile eleştirilecekse, eşitlik kavramına yaklaşımı ve yaklaşımının tümüyle pratiğin zorlamasından kaynaklanmasına rağmen, bu pratiği bir teori haline getirmeye çalışması eleştirilmelidir. Hoş bu durumda bile Stalinin bunu pratiğin zorlaması karşısındaki çaresizliğine çare olarak yaptığı gerçeğine yani sorunun becerili iş gücüne daha yüksek ücret vermek zorunluluğundan kaynaklandığına ulaşmak zor olmayacaktı, başka ifadeyle sorun, mujikten bozma işçinin bilinçlice olmasa da, burjuvaca yaklaşımla kapitalizmin değer yasasında diretmesi olduğuna ulaşmak zor olmayacaktı ve üstelik kapitalist toplumdan çıkıştan hemen sonraki aşamada bu eksikliklerin kaçınılmaz olması söz konusudur ama bu yaklaşımın yine de sosyalizmin doğasına uygun olmadığını göstermek gerekiyordu. İşte gerçek eleştirel bakış budur ve ilerleticidir. En fanatik Stalin muhalifleri bile bu noktayı hep görmezden gelmiştir, çünkü Stalin’i eleştirmeleri ve hatta bütün kötülüklerin anası saymaları, sosyalizme gösterdikleri hassasiyetten değildir, tam tersine muratlarına engel olan bir anlayışı temsil ettiği içindir ki, eşitlik ilkesi de muratlarındandır, çünkü Stalin düşmanlarının ki safça bu trene binenleri ayırıyorum, hepsi gerçekte birer kapitalizm özlemcisidir. İlerlemek istemiyorlar, Kapitalizmde kalmak istiyorlar, ilerlendi ise, birilerini ya da bir şeyleri bahane ederek kapitalizme dönmek istiyorlar. Anti-Stalinizm, bahaneleridir.

Bu eleştirel çözümleme ile vardığımız nokta ise daha öğreticidir, taze işçi düzeninde, mujikten devşirme işçi için henüz çalışma, yaşamın temel ihtiyacı olmaktan uzaktır. Çalışma bir küçük burjuvada, bir köylüde olduğu gibi, yaşamı sürdürmenin aracıdır, bunu ise sosyalist toplum otomatik olarak sağlıyor ama mujik bunu görmüyor, ya da görmek istemiyor.

Bu durumun ortaya çıkması ile bunun bir sorun olduğunu ortaya koyarak, tıpkı NEP de yapıldığı gibi, bir süre için, bu sorunu çözmek üzere, geriye adım atılması ne kadar doğrudur veya ne kadar yanlıştır, işte eleştirel bakışın asıl ortaya çıkardığı sorun budur. Asıl üzerinde durulması gereken burasıdır. Ama eleştiri böyle yapılmıyor, tarihi yargılamak için yapılıyor. Oysa tarih yargılanmaz, tarih anlaşılmaya çalışılır. Eleştirel bakışın anlamı budur. Fakat böyle bakmayanlar için Eleştiri, geriye yani kapitalizme dönüş özlemini veya kapitalizmde kalma inadını canlı tutmanın bahanesidir.

Diğer yandan, barış içinde bir arada yaşama ve sosyalizme barışçı yoldan geçme ilkesi bütün dünyadaki komünist partilerine Hruşovla ve 20. kongre ile temel ilke olarak kabul ettirilmeye çalışılmıştır ki, Gün Zileli,1968 isyanlarından anarşistlere pay çıkartmaya çalışırken, Fransız komünistlerinin, barış içinde bir arada yaşama ve barışçıl yolla sosyalizme geçme politikalarına saplanıp kalarak, bunun doğal uzantısı olan ve daha ikinci savaştan önce Komintern politikalarının tersine hareketle başlattıkları proletarya diktatörlüğünden kaçışı, en temel politika yapmalarını ve bunu Leninizm’in karşısına “yeni ve başarı getirecek bir yol” olarak koymalarını ama ilerleyen zamanda, sosyalistlerle komünistlerin ortak programı çerçevesinde iktidara iki kez gelmelerini ama ne tekelleri yenmeyi, ne de barışçıl yolla sosyalizme geçişi başardıklarını, aksine ortak programı da unutup, tekellerin koltuk değneği durumuna geldiklerini unutmuş görünmektedir, yani Gün Zileli’nin öyle ya da başka türlü işaret ettiği yeni yollar, hep iflas etmiş ama şunu açıkça göstermiştir, Leninizm’e, Sovyet Marksizmine karşı olarak öne sürülen yeni yolların hepsi aynı yere bağlıdır ve bu yer, Sovyet Marksizmini yani Leninizm’i en yaygın ifade ile Marksizm-Leninizm’i tarihten kazıma poltikalarının karargâh kurduğu yerdir yani emperyalizmin ideolojik şaşırtma laboratuarlarının merkezidir. Tarihin Sonu tezinin piyasaya sürülmesi aynı merkezdendir.

Ancak bu o kadar kolaylıkla başarılacak bir mücadele olmadığı için, yani ne yaparlarsa yapsınlar sosyalist mücadelenin hücumu ile karşı karşıya kalacaklarını bildikleri için, ya yolları tıkıyorlar ya da başka yollar açarak hücumun kendilerine ulaşmasını engellemeye çalışıyorlar. Başka yolların en önemlisi ki,”yeni yol” derken Gün beyin muradı da bu yöndedir, özü ekonomizm olan Avrupa Marksizm’ini büyütmeye çalışmalarıdır.

Bu da, işçi sınıfının önüne kapitalist kalkınmanın demokratik yolunun konmasıdır, yeni yol bu oluyor ve başka diğer bütün yollar bu yola çıkıyor. En devrimci iş, kapitalizmin hatalarını bulmak ve bunları düzeltmek için mücadele etmek oluyor. Bu da eninde sonunda sınıf mücadelesinden uzaklaşmayı, sonunda da,” tarihin sonu” tezine kapılanmayı getiriyor. Böylece sınıf mücadelesinden vazgeçmek meşru oluyor. Bunun uzantısı ise, emperyalizmin adil bir uluslar arası düzen kuracağına inanmayı getiriyor. Toplumsal dönüşümlerin gerçekleştirilmesinde güç ve şiddet kullanımını temsil eden Stalin düşmanlığı veya Destalinizasyon kampanyası bunun için gerekli oluyor. Avrupa Marksizmini yükseltmek için, Stalini veya Stalinizmi Sovyet tarihinden ve düşüncesinden çıkarmak gerekiyor. Bu kotarıldıktan sonra ve eş zamanlı çabalarla sıra Leninizm’i yani Sovyet marksizmini tarihten kazımaya gelecektir ki, bu Avrupa Marksizminin ve emperyalizmin uluslararası planda adil bir düzen yaratabileceği düşüncesinin topyekûn zaferi olacaktır. Bunun için de ilk önce ekonomizmin, sosyalist düşüncenin daha doğrusu, Sovyet marksizminin önüne konması ve “hakiki Marksizm” olarak benimsetilmesi gerekmektedir. Bunlar gel gitler yaşanarak sırayla veya harmanlanarak bir bir sahneye konulmaktadır.
İşte Gün Zileli de, bu sahnelerden birinde üzerine düşen rolü oynamak için hüner gösteriyor. İş, Gün Zileli çerçevesine dayandı ise, hepsi budur, yani Gün Zileli, sosyalist iktidar atının önüne, ekonomizm arabasını koşmaya çalışıyor.

Avrupa “Komünistleri”nin ortak düşüncesi, Marksizm-Leninizm’in Stalinizm olduğu yönündedir ve bütün oklar önce bu noktaya atılacaktır, buraya isabet eden oklar eninde sonunda Leninizm’i de Marksizm-Leninizm’i de vuracak ve dünya sosyalist düşüncesi Avrupa Marksizmine kalacaktır. Böyle düşünüyor, böyle hareket ediyorlar.

Örneği Gün Zileli de cisimleşmiştir, yatıp kalkıp ve kendini bildi bileli, Anti, Stalinizm dua ediyor ama asıl duası iktidarsız bir sosyalizm içindir ve anarşizmi, haliyle ekonomizmi yükseltmesi bundandır. Çünkü Avrupa Marksizmi, sosyalizm ile kapitalizm arasındaki ölümcül ve uzlaşmaz karşıtlığın kapitalizmin içindeki değişiklikleri referans göstererek, ortadan kalktığını düşünüyor, Gün Zileli de bunu Anti-Stalinizm üzerinden inandırmaya çalışmaktadır.

Oysa tarihin mantığı gösteriyor ki, “Bu gün hâlâ en çok korkulan ve saldırılan yalnızca ve yalnızca Marksizm’i devrimcileştiren ve yaşayabilir olduğunu, insana en yakışan düzen olduğunu reel olarak gösteren Sovyet Marksizm’i ve Sovyet sosyalizmidir ve en çok, Marksizm’in son ve dünyayı değiştirmeye yetmeyen bir teori olduğunu kanıtlamak üzere emperyalizmin bütün ideolojik laboratuarlarında sahte teoriler üretilmektedir ve hepsinin önünde şirin gösteren kulağa hoş gelen ve hemen hepsinde “demokrasi” olan ekler vardır. Sosyalizmden korkanlar, korktuklarını kendi sosyalizmlerine hapsetmek için her yöntemi, her aracı kullanmaktadırlar.” (*)

Gün Zileli eleştirisini burada bitirirken “Marksizm’in bir son söz olduğunu düşünenlere sesleniyorum; Marksizm bir başlangıçtır, yaşadığı tarih dilimindeki ve o zamana kadar biriken insanlığın düşüncesini eleştirel gözle incelemiş ve sonrakiler için dosyalamıştır. Marks ve Engels, tarihe en uzun ve en eleştirel notu kaydedip bu dünyadan dönülmeze göçmüştür. Onu takip eden Lenin olmuştur, Marksizm’i hem zenginleştirmiş hem de devrimcileştirmiştir. Asıl zenginliği politikadadır. Lenin, Marks’ın ve Engels’in, teorik olarak bulup çıkardıkları ve ortaya koydukları gerçekliklerinin, Ekim devrimi ile reel pratiğine kapı açmıştır. Kapıyı kapatmak isteyenlere cevap Stalin’den gelmiş ve böylece sosyalizmin işçi sınıfının düzeni olduğu reel olarak kanıtlanmıştır. İkinci olarak, belirleyici olanın emek süreci olduğu ve üçüncü olarak, sınıf mücadelesinin tarihin itici gücü olduğu, Ekim devrimi ile başlayıp, kapitalist restorasyonla sona eren Sovyet sosyalizminin bütün doğruları ve yanlışları ile birlikte ve özellikle yanlışlarının yol göstericiliğinde net olarak kanıtlanmıştır. Eğer kanıtlanmış olmasaydı, bir; dünyanın en çok hareketli olduğu bölgelerinde yarım milyar paralı Amerikan askerini beslemesine, onlarca füze rampası ve kalkanı ile kendini garantiye almasına rağmen, hâlâ Ortadoğunun, Kuzey Afrika’nın çöllerine asker yığmak için, ucuz asker aranıyor ilanı vermezdi. İki; Sovyet sosyalizminin yıkılmasının, Stalin’in ölümünün üzerinden onca zaman geçmesine ve tarihin sonu âmin duasının okunması ile tüm sosyalizm düşmanlarına bayram havası estirmiş olmalarına rağmen, Troçkizm ve Anti-Stalinizmin canlı tutulmasından vazgeçilmediği gibi hâlâ canlı ve saldırgan tutulmaya devam edilmezdi. Üç; yıkılmış bir sosyalizme ve sonu gelen bir tarihe rağmen, kulağa hoş gelen şirin mi, şirin eklerle sosyalizm bayrakları imal edilmez, bu bayrağın altına, kapitalistlerden daha yalancı, küçük-burjuvaziden bile kaypak, ateşi görünce hemen eriyen, en küçük bir fırtınada içine girecek oyuk arayanlarla; yani bir parça hümanizm, bir parça insan hakları, bir parça edebiyat eğilimi taşıyan ve insan olsun da çamurdan olsun demeyi en önemli sosyalist pusula belleyen kişicikleri toplayarak sosyalizm olabileceği inancı yayılmaya çalışılmazdı.” (*)

“Gerçek sosyalistler, güvenli yollardan ayrılmak istemeyen kişiciklerden ayrıdır ve tarihin ilerleme çizgisindeki tüm nesnellikleri doğru okumaları nedeniyle tarihin akışının hangi yöne gittiğini gördükleri için, kendilerinden emin ve gelecekten umutludurlar; bu umut ve güven ile insanlığa en çok yakışacak olan sosyalist düzeni kurmalarının engellenemeyeceğinden emindirler. Bu anlamda tarihin son sayfasının olmadığının bilinciyle tarihe kaydederek sosyalistlere bırakılan dosyalar yeniden açılmış ve en fazla deneyimin yanlışlıkların işaretlendiği ve Sovyet sosyalizminden akan yanlışlıklarda olduğu görülmüştür. Şimdi insanlığın hâlâ en bilimsel, en devrimci teorisi olmaya devam eden Marksizm-Leninizm dosyası, dünyayı insana yakışır biçimde değiştirmeye and içmiş sosyalistlerin elinde, en ileri seviyeden sosyalist iktidar mücadelesine başlangıç olacak şekilde geliştirilmeye devam ederek asıl kavganın daha yeni başladığını bütün dünyaya gösteren sayfaları da içine katacaktır. Ondan sonrası, yeniden fışkıran insanlığın elinde büyüyecektir. Sosyalistler bunu biliyor ve buna inanmaktan hiç vazgeçmiyorlar.” (*)

(*) F.U.- “KONGRE GİRİŞİMCİLERİNİN ÜZERİNDE VİETNAM DEVRİMİNİN HAYALETİ DOLAŞIYOR” adlı makaleden

Fikret Uzun

24 Ekim 2011