TEKELLERİN GÜL BAHÇESİNDE EZİLENLERİN VE SÖMÜRÜLENLERİN CENNETİNİ İNŞA ETME OYUNUNA MARKSİST LENİNİST DARBE
Daha ufukta görülmediği bir zamanda BOP ve BIP projelerine dikkat çekenlere dellenerek karşı çıkanlar vardı, her taşın altından emperyalist parmağı arıyorsunuz derlerdi. BOP neyse de, BIP ne ola, BOP u, BIP i bırak da sen Kürt sorununa nasıl yaklaşıyorsun diye sorarlardı. Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını sonuna kadar savunuyorum derdim.
Onu geç, çok muğlak, onu hepimiz biliyoruz başka... Henüz, şimdi PANDORANIN kutusu gibi dolaştırılan Açılım paketi yoktu. ERDOĞAN bağırıyordu, Türkiye’yi böldürmem, çok çok alt kimlik, üst kimlik diyordu. Ve sayın Öcalan diyenlere mahkeme yolu gözüküyor. Sorular devam ediyor, sen Öcalan’ın bebek katili olduğunu biliyor musun. Ne istedi o bebelerden yollu devam ediyordu...
Ben devam ediyordum; BOP = BIP tir. Abisi ya da kardeşi değildir. BOP içinde büyük Ortadoğu’nun haritası var. Amerikan genelkurmayında asılı duruyor. Ortadoğu’da Kürtlerin olduğu coğrafyalarda pek yaygın. Ama bizim halkımız bilmiyor. İşaret edenlere, deli mi ne diyor. Soruyorum BOPun büyüklüğü nerden geliyor, cevap yok. Neden büyütüyorlar, kimi büyültüp, kimi küçültüyorlar diye soruyorum, gene ses yok. Bari kimin için yapılacak onu söyleyin diyorum.
Ona da ses yok.
Ve ben dobra dobra söylüyorum, bu proje aslında bir BÜYÜK İSRAİL PROJESİDİR diyorum. Hemen sen anti-semitistsin diyorlar. Devam ediyorum, BİP Kürtler üzerinden, dört parça birleştirilerek, bölgedeki birçok ülke küçültülerek, haliyle parçalanarak BÜYÜK İSRAİL KÜRT DEVLETİ nin taşları döşeniyor diyorum.
Ve kızgınlar kütlesi artıyor, hakaret suçlamaları, anti Yahudicilik suçlamaları uzayıp gidiyor ama kimse BİP'e yaklaşmıyor. Ve Barzani diyorum, Waşington diyorum, İsrail diyorum parçalı konuştuğum için ses duyamıyorum. Birleştiriyorum, bu bölgede kurulan ve genişletilmeye devam eden devlet, Barzani’ye hediye edilen bir ABD-İSRAİL projesidir ve BOP-BİP in merkezindedir, Barzani aşiretine emperyalizmin hediyesidir, Kürt ulusal hareketinin kaderini tayini ile ilgisi yoktur diyorum.
İşte o zaman zılgıt geliyor. Ne kadar Barzani yanlısı Kürt, Türk, Yahudi varsa hışmını bana yöneltiyor. İlerletiyorum. Kürtler Barzani liderliğinde bir Kürt devletine sıcak bakmaz, Kürtler Türkiye’den ayrılmak istemiyor.
Haydaa, Kürtler adına konuşma diyorlar.
Ezen ulusun egemenleri ile, ezilen ulusun egemenleri edebiyatı yapanlar acaba onların kimler olduğunu, bir yanında Barzanilerin olduğunu biliyor mu. Elbette bilmeyen çok ama bilen de var ve en çok da bilenler bu edebiyatı yapıyor. Herkes hafızasını yoklasın bakalım, demokratik açılımlı çatı partisi girişimleri hangi periyotta ortaya çıktı. İpucu vererek sorayım, kim ya da kimler tasfiye edilemediği için çatı partisinden medet ummaya başlandı. Peki çatı partisinin kitle desteği var mı. Sonra ne oldu, hızlı geçeyim, düne kadar bebek katili, bölücübaşı, sayın demeyin diye köşe yazanlar, bu topraklarda başka aydın kalmamış gibi akil sayılan aydınlar, birden Öcalan’la ilgili rüyalar görmeye, empatiler kurmaya, olan oldu artık analar ağlamasın demeye başladılar ve sayın denildiği için mahkemeler açılan Öcalan ve elbette PKK, birdenbire konuya dahil edilmeye başlandı. Neden acaba, Kürt halkının Barzani’den yana olmadığının anlaşıldığı ve Kürt halkının aşiret rejimine, feodal baskılara da hayır demeye başladığı için mi, kim bilir belki de bu işin arkasında ve Barzani’nin yanında ABD nin ve İsrail’in olduğunu anlamışlardır ama daha önemlisi, Barzani onlar için tutunacak dal değildir ve belli ki, tutunacak dalları kesilmek istenmektedir. Bunun için rüzgar değişmiş olabilir mi. Uzatmıyorum, daha dün, aşiret reisi diyen TC devleti, Barzani’yi nasıl hem Amerika’da hem Türkiye’de devlet büyüğü olarak, hem de Kürt kıyafetleriyle kürsüye çıkardı ise, Öcalan’ın da yol haritasının peşine düşmesi normaldir. Yalnız Kürtler belki kısa bir şaşkınlık yaşarlar ama içi boş bir devlet sevdası ile daha çok kan, daha çok gözyaşı demek olan bir tutunacak dalsız çözüm ile Barzanilerin kucağına oturmak için, emperyalist senaryolar gereği Türkiye’deki Türk-İslam tabanlı diktatörlüğe göz yumarlarsa onları tarihin affetmeyeceğini bilecek ve görmezden gelmeyecek yürekliliği göstereceklerdir.
BOP ve BİP gibi Barzani de bir emperyalist projedir. Barzani demek, emperyalizmin bu bölgeye daha sıkı yerleşmesi demektir. Barzani demek, Türkiye Kürtlerini kendi kaderini tayin hakkından mahrum etmek demektir. Barzani demek, Türkiye Kürtlerinin, Türk halkı ile kaynaşmasını önlemek demektir.
İşte önce oynanan ve hâlâ vazgeçilmeyen oyun budur. Türkiye Kürtlerinin pasifize edilerek, dalından koparılarak, Barzani’ye bağlanarak, Türkiye’den koparılması ve Barzani eliyle İsrail’e yaklaştırılmasıdır. Tutmayınca başka senaryolara çark edildi. Şimdi pandoranın kutusu bunun için uygun bir açılım sağlamaya çalışıyor. Ama olmuyor. Türkiye Kürtleri, Türkiye’den uzaklaşmak istemiyor, İsrail’in güdümüne girmek istemiyor, feodalite istemiyor, aşiretlerin baskısından kurtulmak istiyor ve biliyor ki, Barzanlar Araplara karşı hep İsrail’in yanında savaştı. Kökleri İsrail’dedir.
Devlet, kuzey Irak’ta Kürt devleti kurulurken, istemezük diye bağırıyordu. Oysa orada TV dahil, birçok teşkilatın kurulmasına aktif katılıyordu. Yine aynı tarihlerde belki de daha önce, Diyarbakır’da istinaf mahkemesinin inşaatı sürüyordu. Ve elbette daha inşaat bitmeden emperyalist odaklı vakıfların ekonomik şemsiyesi hareket halindedir. Ama tekellerin devleti, devletin tekelleri, istemezük demeye devam ediyordu. Şimdi açılım diyorlar ve ne diyorsunuz diyenlere çok kızarak,7 yıldır istiyoruz diyorlar. Hangisi doğru.
Şimdi kalkmış birileri, Barzaniciliğin felsefesini yapıyor. Barzani’ye laf söyleyen delidir demeye getiriyor. Ama asıl dedikleri, sosyalizmi falan karıştırmayın, o uzun iş, bize başımızı sokacak bir devlet lazım, bahçesinde feodal yıkıntılar varmış, sahipleri, şıhlarmış filanmış ne fark eder, halk feodal yıkıntılardan kurtulacak da ne olacak, bu sefer de sosyalist bürokratların güdümüne girecek, boş verin, uğraştırmayın bizi, Barzani’nin de yoluna taş koymayın, Amerika’yı filan da karıştırmayın, biz mi istiyoruz, Amerika veriyor işte, diyorlar. Zorla mı alıyoruz, veriyor alıyoruz, hem veren el alan elden üstündür, ayıptır günahtır Barzani’ye de ABD ye de, hatta TC ye de Allah zeval vermesin bak bize bir devlet verecekler işte, siz de hiç insaf yok mu, kaderimizle niye oynuyorsunuz diye sayıklayıp duruyorlar.
Sıkışınca, sık sık dillerine doladıkları ulusların kaderini tayin hakkını en ikircimsiz savunanın Lenin olduğunu unutup, zaman zaman ona çatsalar da, boş bulunup, ulusların kaderi ilkesini tanımıyon mu, ne kadar günah, diye çıkışmadan edemiyorlar.
SÖMÜRENLER İÇ İÇE GEÇMİŞTİR
Hiç kimse Kürtleri kimin, kimlerin sömürdüğünü düşündüğü yok. Kürt coğrafyasında şeyhleri, şıhları, toprak ağaları sömürürken, batıda azımsanmayacak sayıdaki Kürdü de Kürt holding sahipleri sömürüyor.
Kürtlerin durumunu nasıl açıklamak gerektiği konusunda da kimse düşünmüyor. Kürtler sömürge midir. Bu nasıl oluyor, normal olarak sömürgenler, sömürge ülkelerin diline, kimliğine, kültürüne engel koymuyor. Ama burada fazlasıyla bu öne çıkıyor.
Sessizce geçiştirilmek istenen ve konu edilince de zülfiyareye dokunmuşçasına hoplatıp zıplatan bir başka mesele de, Kürtlerin iki kategoride toplanmalarıdır.
Bir tarafta, sorunsuz, zorsuz, zahmetsiz ve büyük devletlere yaslanarak sınırlı bir özerkliğe fit olanlar var, tıpkı Barzaniler ve onlardan arta kalanlarla yetinmek için yarış edenler.
Diğer tarafta ise, Kürt halkına rönesans yaşatmak isteyen, onları değiştirmek isteyen, Kürt halkına dayanmak isteyen ve Kürt halkını güçlendirerek, ulusal sorunu mümkün olduğu ölçüde sınıfsal temelde çözmeye çalışan ve kendi gücüne dayanmayı ilke edinenler var. Kavga, bu kategoriyi yerle bir etmek, olmazsa, Barzanilere bağlamak, o da olmazsa, Kürt halkı ile arasına duvar örmek üzeredir.
Kendi gücüne dayanmadan, büyük devletlere yaslanarak sorunlarını çözeceğini sananlar yanılmaktadır. Yaslandıkları kenara çekilirse, dayanaksız kalacaklar ve yıkılacaklardır. Bunun mantığını 5 yaşındaki cingöz çocuklar bile kavrar. Ama ne yazık ki, ulusal sorunun çözümünü sözde Leninci tarzda çözmeyi işaret edip, kader-tayin edebiyatı yapanlar 5 yaşındaki cingözün mantığının bile gerisinde hareket ediyorlar.
Şimdi bütün oyunlar, ikinci kategori üzerine oynanıyor. Bir taraftan Kürt halkını koparmaya, diğer yandan, kendi gücüne dayanma yetisini ortadan kaldırma çabaları sürerken, diğer taraftan onları da oyuna dahil etmenin yollarını arıyorlar. Bunu yaparken de, Bahçeli gibi aktörlerle, milliyetçilik damarlarını hareket ettiriyorlar. Oynanan oyun, Türkiye’de nasıl ki Türk- İslam tabanlı bir diktatörlük için ise, orada da, emperyalizmin himayesinde tutucu bir Kürt devleti içindir. Bunun adı Mandadır.Ve bizim ahmak solcularımız hâlâ göremiyorlar ki, Türk solunun bağrından doğan bir Kürt devrimci hareketi, Türkiye’deki solun zahmetsizce pasifize edildiği koşullarda başka coğrafyada uç verdi. Bu sıkışmışlığın tezahürüdür. Ama şimdi gecikmişlikle karşı karşıyayız. Bu sıkışmışlığın verdiği ucun yönü aslında, Türkiye sol hareketine yönelik idi ve bunu hiç görmek istemeyen sol, Kürt devrimci halk hareketine yüzünü dönmeyen sol, şimdi ulusların kaderlerinin tayin hakkının kutsallığında kendinden geçiyor. Bugüne kadar Kürtlüklerinden korkarak, Türk şair, yazar türünden ödüller alan aydınlar, bugünlerde Kürt olduklarını hatırladılar. Ama hâlâ Kürt halkı için değil, Barzani aşiretlerinin daha çok sömürmesi için Kürtlük taslıyorlar. Dün Kürt olduğunu açık etmemek için Kürtçe konuşmaya bile korkanlar, bugün sanki bunu Barzaniler sağlamış, AKP sağlamış gibi Barzanilere, açılımcılara laf söyletmiyor.
Burada bir paranteze ihtiyaç duyuyorum ve açarak başlıyorum, Ulusal soruna, TBKP yöneticilerinden Kürt kökenli Şeref Yıldız’ın bakışını yansıtan açılımı ilginçtir. Yıldız, bu soruna Kürtlerin yaşadığı bölgenin sömürge olmadığı tespiti ile açılım getirmeye başlıyor. Devam ederek ikinci tespitinin Türkiye’nin emperyalist bir ülke olmadığını belirtiyor. Böylece, Türkiye'de "sömürge -sömürgeci" ilişkilerinin değil, "ulusal hakları tanımayan bir topluluğun ilişkileri"nin söz konusu olduğunu vaaz ediyor. Yıldız sömürge saptaması yapılırsa ayrı, yapılmazsa apayrı bir yol izleneceği izlenimi veriyor ama hangi saptamanın peşine takılınırsa takılınsın, sonuçta ve pratikte aynı çizgi izleniyor. Ve Yıldız devamla, "bu tezin( sömürge) Kürt sorununa yanıt vermediğini; çünkü tezin, ezilen ulus sorununa anti-emperyalist bir görev yüklediğini ve soruna bağımsız bir karakter kazandırdığını; bunun sonucu olarak da bütünden ( hangi bütünden o net değil) koptuğunu ve de, ayrı bir yol arayışını gündeme getirdiğini ileri sürüyor.
Bunları söyledikten sonra sorunun adını koyuyor, sorun,Yıldız’a göre,Türkiye’nin demokratikleşmesi sorunudur ve bu karakteri ile Türkiye’nin diğer toplumsal sorunlarının bir parçasıdır ve Kürt sorununun anti-emperyalist bir karakteri olamaz,diyor. Daha da açarak, Ana karakterini demokratik olmanın belirlediğini; Mücadelenin emperyalist bir güce karşı değil, adil ve demokratik olmayan bir rejime karşı ulusal hak eşitliği mücadelesi olduğunu söylüyor. Böylece açılım boylu boyunca ortaya çıkıyor; iki halkın kurtuluş yolu tektir ve bu yol, Türkiye’deki rejimi demokrasi ile yer değiştirmek için mücadele yoludur.
Evet, ortada bir adil olmayan ve demokratik olmayan rejim ile bu rejimi demokratikleştirme mücadelesi var ve böylece de Kürt sorununun, ulusal hak eşitliği sağlanarak, çözüleceği öngörülüyor. Bu, Yıldız’ın sözünü ettiği demokratikleşmenin, burjuva demokrasisi çerçevesinde olması bir yana, kapitalizm içinde ki, bu kapitalizm içinde, tekellerin egemen olduğu bir kapitalizmdir, bazılarının diline doladığı,"doğrudan demokrasi" mücadelesiyle "saf demokrasi"ye geçiş hayalleri ile uyumludur.
Şimdi soruyorum, Kürt sorununda anti-emperyalist bir karakter aramak için, Türkiye’nin emperyalist olması mı gerekiyor? Türkiye dünya tekelci sistemi içinde yer alan, emperyalizmin, siyasi, askersel ve ekonomik örgütlenmelerine bağlı, ABD nin bölgedeki güvenilir karakolu ve temsilcisi bir ülke değil midir? Öyleyse, Kürt sorununun çözümünde anti-emperyalist bir görev çıkarmaktan kaçınmak, Yıldız’ın özel bir gayretinin ifadesi değil midir?
Çağımızda, kendi ulusal sınırlarına kapanmış bir ulusal sorun düşünülebilir mi? Her ulusal başkaldırı, karşısında emperyalizmi bulmaz mı?
Diğer yandan, burjuva demokrasisi ile savaşma, onun sahteliğini, iki yüzlülüğünü açığa vurma temel görevine uygun olarak komünistler, burjuva boyunduruğunu kırmak yolunda işçi sınıfı mücadelesinin baş savunucusu sıfatıyla politikasını ulusal sorunda da soyut ve biçimsel ilkelere değil, ilkin özgül tarihi durumun ve en başta ekonomik koşulların kesin bir değerlendirmesine; ikincisi, ezilen sınıfların, sömürülen emekçi halkın çıkarlarıyla, hakim sınıfın çıkarını içeren genel ulusal çıkarlar kavramı arasında açık seçik bir ayrıma; üçüncüsü dünya nüfusunun muazzam çoğunluğunun bir avuç en zengin ve ileri kapitalist ülke elinde sömürge ve finans esareti altına alınmış olduğu gerçeğini, emperyalizm çağının bu karakteristik özelliğini hasır altı eden burjuva demokratik yalanlar karşısında ezilen, bağımlı ve uyruk uluslarla ezen, sömüren ve egemen uluslar arasında yine aynı ölçüde açık ve seçik bir ayırım yapılmasına dayandırmalı değil midir?
Buraya döneceğim, ancak tam burada, hayalperest mi desem, yoksa zorla kavramları tepetaklak edip, kafamıza kakmaya çalışan mı desem, yazarın özetini çıkardığı görüşlerini parantezi kapatmadan ele almak gerektiğini düşünüyorum.
Yazar,"demokratik özerkliğin, Kapitalist sistemi, yani burjuva ulus devletini parçalama ve halkın, hatta halkların kendi kaderini kendi ellerine alma projesi olduğunu" vaaz ediyor. Ama açık sözlü, hakkını yememek lazım, “Sözünü ettiğim, ‘ulusların kendi kaderini tayin etme hakkı’ değil " diye ekliyor ( ki gerçekte UKKTH ile ilgilenmediğini itiraf etmiş oluyor ama UKKTH nın desteklenmediği yollu eleştirilerinden ise vazgeçilmeyerek iki yüzlülüklerine başka bir boyut kazandırmış olunuyor)."Bu projenin, sadece Ortadoğu’da demokratik konfederalizm diye adlandırılan bir bölge projesi olmadığını" da ekliyor. "Hemen tüm dünyada uygulanabilecek bir proje" imiş.
Bu kadarla yetinmiyor,"Burjuva ulus devletleri nasıl imparatorluklar parçalanarak kurulduysa, sınıfsız topluma giden yolun da burjuva ulus devletlerin parçalanması ile mümkün olacağını" düşünüyormuş. Dahası, bunun," klasik partilerle (daha önceki yazılarımda da değinmiştim) ulus devletleri ele geçirerek, ele geçirilen devletlerde iktidarı alarak sınıfsız toplum kuruculuğunda başarı elde edilemeyeceği" demek olduğunu da eklemeyi ihmal etmiyor.
Burada, genel olarak eşitliğin, özel olarak ulusal eşitliğin biçimsel bir konuluşunun, burjuva demokrasisi niteliği taşıdığını hatırlamak yerindedir. Ferdin genel olarak eşitliği kılıfı altında burjuva demokrasisi, mülk sahibinin ve proleterin, sömürenle sömürülenin, hukuksal ya da biçimsel eşitliğini ilan eder ve böylelikle ezilen sınıfları göz göre göre aldattığını da hatırlıyoruzdur. Ama böyle hayalperest yazarları ve sorun çözücülerinin vaazlarını dinledikçe, Eşitlik dileğinin gerçek anlamının, sınıfların ortadan kaldırılması dileği olduğunu kimsenin hatırlamaz olduğunu düşünüyorum. Ve bunu hatırlatmayı görev biliyorum. Yani, ulusların kapitalist düzende barış içinde ve eşit olarak bir arada yaşayabileceği hayalinin, ham olmaktan öte bir çürümüşlüğün ifadesi olması bir yana, bir küçük burjuva hayali olduğunu ve çoktan iflas ettiğini hatırlatıyorum.
Başka yönden de hayalperest yazarın bu özete sığdırdığı ifadelerinin dikkat çekici bir yanı olduğunu göstermek istiyorum. Şöyle: Bu gün Arap coğrafyasında, kurulu düzenlere, yani ulus devletlere karşı, her ne nedenle ortaya çıkarsa çıksın ve her ne amaca yönelik olursa olsun, ortaya çıkan halk hareketinin hepsi, Emperyalist ABD-AB nin kozmopolitizmi çerçevesinde ulus devletlerin çözülmesine, yıkılarak parçalanmasına yönelik olmaya doğru manipule edilmekte ve bu yönde devasa paralar harcanmakta, emperyalizmin direkt ya da dolaylı müdahalesi ile hızlandırılmaktadır. Yazarımızın hayali ile ne kadar da örtüşüyor.
Yazar, ulus devletlerin parçalanması ile neredeyse hemen gerçekleşecek bir hedefmiş gibi gösterdiği sınıfsız toplumun temel mekanizmasının doğrudan demokrasi mücadelesi olduğunu vaaz ederken, demokrasinin, ister burjuva olsun, ister saf demokrasi olsun, bir devlet durumu olduğunu, bir ileti önce ve her zaman tekrarladıklarımı teyit edercesine, görmezden geliyor ve ulus devletlerin parçalanmasının klasik siyasi partilerle (ki burada da proletaryanın partisini, burjuva partilerle aynı kefeye koyduğunu itiraf etmiş oluyor) ulus devletlerin ele geçirilip, iktidarın alınması ile sınıfsız toplum kuruculuğunda başarı elde edilemeyeceğini eklemeyi ihmal etmeyerek, aslında şunu demek istiyor, sosyalist iktidara gerek yok, hatta iktidara bile gerek yok, kapitalizm sınırlarında doğrudan demokrasi mücadelesi ile sosyalist iktidara gerek olmadan sınıfsız topluma geçilir. Ne ütopya ama ! !
Bu hayal karşısında, zamanın "komünist"lerinin ve "sosyalist" lerinin "ortak programı" nın mucidleri dahi eminim, sağ olsa idiler, biz bunu neden düşünemedik diye hayıflanarak şapka çıkartırlardı. Ama biz çıkartmıyoruz, daha önce hatırlattım, gene hatırlatacağım, neredeyse her söylediğime limon sıkarken, böylesine zırva düşünceler karşısında, geçmişteki versiyonlarının iflasının son derece turnusol yarattığı bir zamanda, böylesi düşünceler karşısında, sukut altındır diye düşünenlerin kulağını çınlatmaya devam edeceğim, bu düşüncelerin kaynağının burjuva ideolojisi olduğunu, altını çizerek vurguluyoruz.
Böylece, şimdi yazarımızın ve kaldığım yere dönerek, TBKP çevresinin ki, TBKP yöneticisi Şeref Yıldız'ın görüşlerinin bu çerçeveden ayrı olmayacağı açıktır, proletarya diktatörlüğünden neden bu kadar nefret ettiğini göstermiş olacağıma inanıyorum.
Ve okuyunca, acı acı kahkaha atmadan duramadığım ifadeye bakın ki,"Burjuva ulus devletleri nasıl imparatorluklar parçalanarak kurulduysa, sınıfsız topluma giden yolun da burjuva ulus devletlerin parçalanması ile mümkün olacağını" düşündüğünü beyan ediyor, neresinden tutarsanız tutun, lime lime dökülüyor. Bu ifade, bütün dünyada uygulanabilecek bir demokratik konfederalizmle (Kürt coğrafyasında federalizmdir) birlikte kullanılınca, garabet bir kat daha artıyor. Federasyonun ayrı ayrı ulusların emekçi halklarının ( birbirlerinden uzaklaşmalarının değil) tam birliğine doğru bir geçiş olduğu ile de ilgilenmiyor, ilgilendiği, sadece ve sadece ulus devlet dinamiğinin ve bununla birlikte devlet dinamiğinin parçalanmasıdır. Ama yanına bir devlet durumu veya biçimi olan demokrasiyi koymaktan geri durmuyor. Hadi çözelim bakalım bu denklemi, pek sayın sükutu altın belleyen kamuoyumuz.
Ancak burada, federasyon veya konfederasyon lafzı ile bir gerçekliğin üzerinin örtülmeye çalışıldığını da vurgulamalıyım. Federasyon tam birliğe doğru bir geçişin ifadesi olduğu halde, ulus devletlerin parçalanmasına aşırı vurgu ile (bunu sınıfsız topluma geçişin yegane köprüsü olarak temelleştirmekle beraber) federasyona vurgunun aynı anda yapılması, bu vurgumuza haklılık kazandırırken, emperyalizmin kozmopolit emelleri ile son derece uyumlu bir ideolojik yakınlaşma ile karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Üzeri örtülmek istenen budur.
Yazarın zırvalarından olası etkilenip de hayal kuracaklara diyeceklerim budur.
Şimdi kaldığım yere dönmek üzere, parantez içinde başka bir parantez açıp,biraz emperyalist gerçeklere dikkat çekmek istiyorum.
Bu gün emperyalizm ve küreselleşmeyi yan yana koyduğumuzda, ki buna kimi sivri akıllılar, dünya vatandaşlığının ön baharı gözüyle bakıyor ki, şaşılık değilse, sınıfı geçtik, insanlığa karşı ihanetin ifadesi olan bir bakıştır, bizim bakışımızla, refahtan çok yoksulluk, gerçek kalkınmadan çok spekülatif zenginlik ve umutlardan çok daha büyük bir hınç üreten bir cani sistemin acı üretmesini ve insanlığın dörtte üçünü ortaçağın yaşam düzeyinde tuttuğunu görürüz.
Bu, emperyalist kapitalizmin, tarihin gerisine dönerek, ortaçağın karanlığında, dünyayı topyekün sömürgeleştirmesinin düzenidir.
Yani emperyalizmin yeni dünya düzeni, liberal şakşakçıların dünyasallaşma rüyası, ahmak solcuların dünya vatandaşlığı ütopyaları tam da budur.
Merkezinde yeryüzüne ve üzerindeki insanlığa yaptığı onca zulmün ve cinayetlerin yanına kâr kalması bir yana, buna rağmen, müflis olmaktan kurtulamayan ABD-AB emperyalizmi vardır. O nedenle, Şeref Yıldız’ın Anti-emperyalizmden kaçması ile Owenlerin bile gerisine düşen hayalperest yazarımızın emperyalizmin kozmopolitizmine koşması son derece uyumlu ve emperyalist ideoloji ile son derece yakındır.
Tarihte hiçbir kırım ve kıyım, düzen içinde kalınarak ortaya çıkan başkaldırılara karşı yönelmemiştir, en sivri ucu hep, sınıfsal nitelikteki başkaldırılara yönelik olmuştur. Her kırım ve kıyım, hep egemen sınıfın egemenliğini pekiştirmesinin yansıması olmuştur. Söz konusu kapitalizm ise, burjuvazinin, burjuva devriminin zafere ulaşması ile birlikte, kapitalistlerin hep işçi sınıfının ayağa kalkmasını önlemek, ayağa kalkanlarından öç almak ve bir ibretlik yaratarak korkuyu kalıcı kılmak üzere en zalimce ve canice önlemler aldığını, insanlık dışı saldırılar gerçekleştirdiğini hatırlamak gerekmektedir. Hikâyesi uzundur, benim uzunluğumdaki anlatımlara bile sığmayacağı aşikardır ama yine de birkaç hatırlatma yapmak, hafızamızı tazelemek için gerekebilir.
Her zaman, en güzel güzelleme ile birlikte kutsamasının da arkasından geldiği Paris Komünü, bir modeldir, kimileri Proletarya Diktatörlüğünün kaynağını bulur, kimileri, işçi sınıfının 72 günlük de olsa kendi iktidarını kurduğu için şanla anılmasını dillendirir, kimileri burjuvazinin ihanetini öne çıkartır ama hiç kimse, burjuvazinin iktidarını korumak için ne denli acımasız olacağını ve bunu bilinçlice yaptığını gösterdiğini görmez, görenlerse hatırlamaz.
Burjuvaların şu haykırışındaki nefret, aslında her şeyi anlatır, gerisi detaydır ama biz yine de hatırlamalıyız, burjuvazi ve hayalleri varken, onun egemenliğinde, onun soluduğu havayı solurken, yani iktidarı da, havayı da, suyu da o elinde tutarken, iktidara tü kaka diyerek, onun arkasından dolanıp, doğrudan demokrasi üreterek, doğrudan sınıfsız topluma geçmek, yani burjuvazinin egemenliği sürerken sınıfsız topluma kapı açmak ve buna onu da katmak mümkün değildir.
Evet," ATEŞ EDİN, İŞÇİ PARÇASI ONLAR' "diye haykırıyordu, öfkeli general. Sonuç, 9323 infaz yani mahkum edilerek öldürme, 30 bin yargısız öldürme,14000 zindana mahkumiyet ve dillerden düşmeyen burjuva şarkısı ,"artık sosyalizmden kurtulmuş bulunuyoruz" çığırılıyor. İşçiler ise, bunca kana, bunca zulme karşın,"...çok güçlü sanıyordu kendini yağlı cellat sürüsü, durduramaz bunlar ama Nicolas'ı,KOMÜN ölmedi daha !" diye haykırabiliyordu. Ama ne yazık ki, o koşullarda yürekten seslendirilen bu şarkı, epeydir, cellat sürülerine alan açmak üzere dillendiriliyor. Komün diye diye, sosyalizmden uzaklaştırmanın manevralarına hazırlanılıyor.
Hatırlayalım, bu ihtimal belirdiğinde, yani işçilerin iktidara gelmeleri ihtimali belirdiğinde, neler yapıldığını ki, bu bile, bunun yani burjuvazinin bahçesinde ezilenlerin ve sömürülenlerin kendi cennet bahçelerini inşa etmelerinin, neden mümkün olmadığını görmemize yeter.
Evet, Paris Komününden bu yana, burjuvazi hep, iktidarını korumak, sağlamlaştırmak için çabalamış ve iktidarına karşı yönelebileceğini hiç aklından çıkarmadan, işçi sınıfının gazabından korkusunu yenmek için, işçi sınıfını hep korkuyla beslemiştir ve hep, Komünü bastırırken gösterdiği acımasızlığı artırarak ve sinsileştirerek devam ettirmiştir. Örnek olsun, Fransa'da, halk cephesinin yükselen azameti karşısında daha çok telaşa düşerek, burjuvazi, "halk cephesi olacaksa, Hitler olsun daha iyi" demiştir.
Diğerleri bir yana, Vietnam’daki sömürge savaşında, Vietnam halkına karşı, ABD emperyalizmi neredeyse bir soykırım saldırısı uygularken, dünyanın geri kalan kapitalistlerinin ağzını bıçak açmıyor, sonuçtan nasıl kârlı çıkacaklarının hesabını yapıyorlardı. 1964-1973 arasında Kuzey Vietnam’da öldürülen insan sayısı 720 bindir. Bu ölümler gerçekleşirken Vietnam ordusu da, polisi de CIA nın emrinde idi. ABD bu ölümleri gerçekleştirirken hep, demokrasiden,Vietnam halkının kalkındırılmasından söz etmekte idi ve buna en güzel kılıfı AID ( uluslar arası kalkınma ajansı) ile sağlamıştı. AID ise, bu kılıf altında, cinayetlerin gerçekleşmesinin finansmanını ve propaganda giderlerinin karşılanmasını sağlıyordu. Öyle ki hazırladıkları broşürlerde "sosyal devrim" lafızlarından geçilmiyordu. ve ardından, arkasında CIA nın olduğu PRD ( Program of Revolutionary development)"devrimci kalkınma programı" nı açıklamakta gecikmiyorlardı. Hepsinin başında, daha sonra Türkiye’ye elçi olacak olan ve üniversitenin devrimci gençlerince arabası yakılacak olan "kasap" lakaplı Komer vardı. Kapitalizmin hizmetindeki onca gizli kuruluşun, çeşitli maskelerle ortalıkta dolaşıp, paralar dağıtması, mihmandarlıklar yapması, onca insanlık dışı, sinsi yönteme karşın, onca işkence yöntemlerine karşın, onca yargısız infaza karşın, onca sahte yargılama tiyatrolarına, uyduruk mahkemelere, ısmarlama kanunlara karşın, onca kayıp insana karşın, yüz binlerce balık istifi zindanda tutulan mahpusa, kaplan kafeslerinde aylarca askıda bırakılan yüzlerce insanın akıbetine karşın, Amerika’nın harcadığı milyonlarca dolara, kullandığı binlerce paralı askere, ağır silahlara karşın, ABD emperyalizmi yine de amacına ulaşamamıştır.
Bu gün, Kürt coğrafyasında yaptığı ile Libya'da, Suriye'de yaptığının bundan farklı ve ayrı olduğunu düşünenler varsa ve saflığından değil ise, bu, burjuva hayaller görmelerindendir. Saf olanlara önerim, Endonezya’yı da unutmamalarıdır, Cezayir’i de unutmasınlar, unuttularsa hatırlamalarının tam zamanıdır. Bizi 12 Eylüle hazırlarlarken, İran’da olanları da unutmamalıyız, Irak da var, Afrika var, şimdi insanları açlıktan ölüyor diye timsah gözyaşları dökülen, beyaz azınlığın pençesinde inleyen kara Afrika halkları var, Latin Amerika halklarının çektiği çileler var, onları da hatırlamalıyız, Küba’ya ambargo hâlâ devam ediyor, hepsi bu kadar değil elbet, emperyalistlerin cinayetlerinin, insanlık dışı uygulamalarının, geride bıraktığı acıların listesi alabildiğine uzundur. Ama akıl taşıyanların kapitalistlere rağmen, kapitalizmin bahçesinde, sosyalizmin cennetinin rüyasını dahi görmenin mümkün olmadığını anlamasına yeter.
Öte yandan ABD emperyalizminin ünlü "seçmeli caydırıcılığı" ve "düşük yoğunluklu savaşı" var. Bunlara rağmen, bunları aşarak, doğrudan demokrasi mücadelesinin yürüyüşünü biriktirerek ve sosyalist iktidara gerek duymadan sınıfsız topluma geçme hayalleri körüklemek, bir ruh hastalığının belirtisinin işareti değilse, dediğim gibi, burjuva hayaller görmenin ifadesidir.
Bu liste yanında, Ekim devrimi ile iktidarı ele alan ve burjuva sınıfının zulmünü, sömürüsünü tamamen ortadan kaldırmak için, işçi sınıfının, ezilenlerin, sömürülenlerin, ezmeyen, sömürmeyen ama ezmeye de, sömürmeye de izin vermeyen düzenini inşa etmeye çalışmalarını engellemek için pusuda bekleyen karşı devrimcilerin, kapitalistlerin desteği ile dayattıkları iç savaşın da unutulmaması gerekir.
Rus devrimcilerin kurmak istedikleri yeni düzene karşı çıkan kapitalistlerle çatışmaları bir yana, kendilerine karşı içerden açılan beyaz teröre karşı, kızıl terörle cevap verene kadar, savaş nedeniyle Rusya’da iki buçuk milyon insan ölmüştü, iç savaşın ve dış müdahalenin bilançosunda ise, bir buçuk milyon insanın çatışmada, dokuz milyonunu ise açlık ve salgın hastalıklar nedeniyle ölümü vardı. Sanayi üretimi ise, devrimden dört yıl sonra, 1913ünkünden % 85 daha düşük kalmıştı. Buğday üretimi ise yarı yarıya düşmüştü.
Bütün günahları Stalin’in boynunda görenler, inandırmaları kolay olsa, Lenin’in adına yazılan Ekim devrimini bile suçlu gösterecek olanlar, bu sonuçlarda kabahat kapitalistin değilse kimin sorusuna, hiç çekinmeden Stalin diye cevap vermeden önce, kapitalistlerin dünyaya armağan ettikleri kara günlerin toplam listesini hatırlamalıdırlar.
Ancak daha önce, Sovyet rejiminin demokrasiden uzaklaştığı, barışçı yaklaşımlara kapandığı için, beyaz teröre karşı kızıl terör uyguladıkları için yıkıldığını söylemeden önce, Lenin’in barışçı gelişimine inandığını ve bu yönde çok çaba sarf ettiğini ama karşı devrimin ve içerdeki kapitalizmden umudunu kesmeyenlerle, dışarıdaki kapitalistlerin saldırılarının Lenin’in yanıldığını çok çabuk göstermiş olduğunu hatırlamalıdırlar.
Kışlık sarayın alınması sırasında sadece 6 kişi ölmesine, ayaklanan Aurora kruvazörüne ise kurusıkı ateş edilmesine karşılık, sonrasında karşı devrimci çetelerin saldırıları, dayatılan iç savaş ve yukarda bilançosunu verdiğim, binlerce insanın ölümüne neden olması oldukça öğreticidir.
Ekim devriminin hemen arkasından ölüm cezasının kaldırılması, ayaklanan subay okulu öğrencilerinin sakin olacakları sözünü vermeleri üzerine serbest bırakılmaları, ama sözlerini tutmayıp, beyaz isyancılara katılmaları, general Krasnov’un, artık Bolşeviklere karşı savaşmayacağına yemin etmesine karşın, daha sonra karşı devrimci bir kazak ordusunun başına geçmesi, barışçı yolun, demokratik yaklaşımın karşı devrimin elini kuvvetlendirmekten başka bir sonucu sağlamadığını çok çabuk göstermiştir.
Rus kapitalistlerin hayalinde hep, Bolşevikleri halkın sahte dostları olduğu gerekçesiyle yakalayıp asmak vardı. Dışarıdaki kapitalistlerin sözcülerinin dilinde ise hep, Kolçak’ın veya Kornilov’un yönetiminde kurulacak bir diktatörlükle Bolşeviklerin ezilmesi vardı. Ve öyle de oldu, Kornilov Petrograd’a yürüdü ama yenildi. Kısa süre sonra, Sovyet hükümeti Moskova’ya yirlikleri Vladivostak’a çıkarma yaparlar. Ataman Seminovski ise, Baykal ötesinde bir ayaklanmayı yönetir. Aynı tarihlerde Almanlar, Ukrayna’da Skorapanski diktatörlüğünü yerleştirir. Sibirya ötesi boyunca bir Çekoslavak kolordusu dalgalanır, Volga üzerinde, Ural’da,Sibirya’da ve Don bölgesinde Denikin, Kornilov, Alekseyev terörist ayaklanmalar başlatırlar; İngilizler ise Beyaz Kazak birlikleri ile İran’dan Bakü’ye saldırıya hazırlanır. Aynı bölgede Türkiye’nin de tehdidi vardır. 1918 HAZİRANINA GELİRKEN, SOVYET ÜLKESİNİN DÖRTTE ÜÇÜ KARŞI DEVRİMCİLERLE MÜDAHALECİLERİN ELİNE GEÇMİŞTİR.
1918 Ağustosunda Lenin, uğradığı bir suikastte ağır yaralanır. Eylül başında, Sovyetlerin merkez yürütme komitesi, karşı devrime karşı KIZIL TERÖR ü ilan eder. Bütün cephelerde Sovyet karşı saldırısı başlar, karşılık olarak, Beyazlar, İngilizlerin emirleriyle Bakülü 26 komiseri öldürürler. Ekimde devrimciler, kendilerini gerçek bir ordu ile donatır.
1919 Martına gelindiğinde, karşı devrimciler bir taraftan daha azgın saldırırken, diğer yandan denetimlerinde tuttukları yerleri boşaltmaya başlar. Denikin, Kolçak birer birer yenilir.
Rusya’yı elektrik ağıyla donatmak için gerekli nefesin yakalandığı sanılırken, Fransa’nın desteklediği Wrangelin birliklerinin yardımı ile Polonyalılar Kızıl Orduya saldırır. Kasım ayına kadar süren bir mücadele ile Wrangel ve Polonyalılar yenilir. Ama yabancı müdahalesinin ve saldırısının kalmaması ancak 1922 Ekiminde mümkün olur. Geride binlerce ölü ve yaralı son derece kötü ekonomik koşullar kalmıştır. Ve karşı devrim heveslilerinin hevesleri kursaklarından başka yere gitmemiş, her gün aynı özlemin rüyasını, kapitalizme dönme rüyasını görmeye devam etmişlerdir.
Stalin’i mahkum ederek, demokrasiye aşırı vurgu yaparak, tarihin öznesi olarak işçi sınıfı yerine insanı, tarihin motoru olarak sınıf mücadelesi yerine demokrasiyi koyarak, kapitalistlerin Fransız devriminin hemen arkasından başladıkları cinayetlerinden, insanlık dışı yöntemlerinden, emekçi halklara yönelttikleri zulümlerinden, işçi sınıfını köleleştirerek sömürmekten vazgeçmesinin sağlanmasının ve kendi bahçesine, sınıfsız toplumun cennet bahçesinin inşa edilmesine izin vermesinin sağlanmasının mümkün olmaması bir yana, kapitalizmin bu güne kadar insanlık için bıraktığının zorbalık, zulüm ve kölelik olduğunun, bundan sonra da bundan farklı olmayacağının üzerini örtmek de mümkün değildir.
Artık, kapitalizmin geride bıraktığı ve daha sinsi yöntemlerle sürdürdüğü kara günlerini hatırlatan parantezimizi kapatarak, “sorun” u irdelemeye devam edebiliriz, daha doğrusu “sorunu” burjuvazinin gözlüğü ile irdeleyenleri irdelemeye devam edebiliriz.
Ama hemen parantezin sonuna, bu günün tarihsel koşullarının ve politik durumunun hâlâ Proletarya Diktatörlüğünü gündemde tuttuğunu, bütün demokrasi çığırtkanlığının bu nedenle zirvede olduğunu ama gündemdeki PD nin dayanaklarının nesnel olması nedeniyle de, doku uyuşmazlığı yaşadığını vurgulayarak, bu konuda birkaç açılım yapmak istiyorum;
Öncelikle işçi sınıfının iktidarı ele geçirmesinin, onun burjuvaziye karşı yürüttüğü sınıf mücadelesine son vermediğini hatırlatmak istiyorum. Tam tersine, bu mücadeleyi özellikle geniş, şiddetli ve amansız kıldığının apaçık ortada olduğunu vurgulamak istiyorum.
Bu süreçte, işçi sınıfının içinde olsun, dışında olsun, reformizmin bakış açısında duran bütün kişi ve gruplar, tüm partiler, savaşın şiddetlenmesi sonucunda, ya burjuvazinin safına ya da yalpalayanların yanına geçer. Ya da işçi sınıfının güvenilmez dostları arasına katılırlar. En tehlikelisi de budur.
Bu nedenle Proletarya Diktatörlüğünü hazırlamak sadece bu reformist eğilimlere karşı mücadeleyi güçlendirmeyi değil, aynı zamanda bu mücadelenin niteliğini değiştirmeyi de gerektirir. Bu mücadelede sadece bu eğilimlerin yanlışlığını göz önüne sermekle yetinmemek, aynı zamanda işçi sınıfı içinde faaliyet yürütürken bu eğilimleri gösteren herkesi durmadan ve amansızca teşhir etmek gerekir. Başka türlü işçi sınıfı, burjuvaziye karşı tayin edici savaşta kiminle birlikte yürüyeceğini saptayamaz. Dün olduğu gibi, bu gün hâlâ, öngörüsü dumura uğramış kişilere sadece bir teorik görüş ayrılığı gibi görünen, reformistlerin teşhirindeki her tutarsızlık ya da zaaf, yarın bundan karşı devrim için yararlanacak olan burjuvazinin proleter iktidarı devirme tehlikesini doğrudan büyütmek demektir. Bu tehlike ile yüzleşildiğinde proletaryanın bir şey yapamadığını Sovyet düzeninin yıkılışı ile hepimiz gördük ve artık buna gözlerimizi kapatamayız.
Üretim araçlarının üzerindeki özel mülkiyet korunurken,"özgürlük" ve "eşitlik"in basit savunusu, özel mülkiyeti hiçbir zaman bir hamlede tamamen ortadan kaldıracak durumda olmayacak olan proletaryanın diktatörlüğü altında, işçi sınıfının iktidarını doğrudan doğruya sarsan burjuvazi ile bir işbirliğine dönüşür. Çünkü proletarya diktatörlüğü, sömürücüler için ezme ve sömürme hakkını sürdürme "özgürlüksüzlüğü"nün ve mülk sahipleriyle mülksüzler arasındaki "eşitliğin" devlet tarafından güvencelenip savunulması demektir.
Proletaryanın zaferinden önce, yani sosyalist iktidarın kazanılmasından önce,"demokrasi" sorunu üzerine sadece bir görüş ayrılığı imiş gibi görünen şey, yarın, zaferden sonra, kaçınılmaz olarak silah zoruyla çözülecek bir sorun haline gelecektir. Dolayısıyla reformistlere ve "demokrasi savunucularına" karşı mücadelenin tüm niteliğini radikal bir şekilde değiştirmeden, kitleleri proletarya diktatörlüğüne geçici bir şekilde dahi hazırlamak olanaksızdır.
Onlar da biliyorlar ki, hiç kazanmadıkları bir "demokrasinin " mücadelesinin şampiyonluğundan vazgeçmiyorlar, proletarya diktatörlüğü, proletaryanın burjuvaziye karşı sınıf mücadelesinin en keskin ve en devrimci biçimidir. Bu mücadele ancak, proletaryanın en bilinçli unsurlarının yer aldığı, devrimci öncüsünün, işçi sınıfının ezici çoğunluğunu arkasına aldığında başarılı olabilir.
Bu nedenle proletarya diktatörlüğüne hazırlık sadece üretim araçları üzerinde özel mülkiyetin sürdüğü bir dönemde reformizmin, her türlü demokrasi savunuculuğunun burjuva karakterini aydınlatmayı değil; sadece gerçekte işçi hareketi içinde burjuvazinin savunmasını yapmak anlamına gelen bu eğilimlerin tezahürlerini teşhir etmeyi değil; aynı zamanda ve kesinlikle her türden proleter örgütte, sadece siyasi örgütlerde değil, sendikal örgütlerde, diğer kitle örgütlerinde de eski liderlerin yerine işçi sınıfın en bilinçli unsurları ile işçi sınıfı ideolojisi ile donatılmış devrimcilerin getirilmesini gerektirir.
Buralardan işçi sınıfı içindeki aristokratların, ya da burjuvalaşmış işçilerin temsilcilerinin kovulmasını gerektirir. Diğer yandan, kapitalizmden umudunu kesmediklerini, sosyalizmden uzaklaştırmayı görev bildiklerini gizlemelerinin ifadesi olarak demokrasi şampiyonluğu yapanları da, gerçek yüzlerinin burjuva burjuva baktığını net olarak göstererek, bu örgütlerden uzaklaştırmak gerekmektedir.
Diğer yandan, Proletarya Diktatörlüğünün bir azınlığın, azınlığa dayanan bir partinin diktatörlüğü olduğunun söylenmesi yeni değildir ve hâlâ onca tarihsel turnusola rağmen, bunda ısrar edilmesi ise, trajediden çok, komikliktir ama bu komiklik, işçi sınıfını ve emekçi kitleleri güldürmüyor, daha çok, emperyalist kapitalist düzen tarafından köleleştirilirken kafalarını karıştırıyor ve köleleştirilmelerine karşı kiminle birlikte yürüyeceğini tayin etmesini engelliyor.
Oysa, işçi kitlelerinin sürekli sömürüldüğü, yeteneklerini geliştirecek durumda olmadıkları emperyalist kapitalizm çağında, işçilerin siyasi partileri için en karakteristik şey tam da sınıflarının ancak azınlığını kapsayabilmesidir. Bunda şaşırılacak bir yan yoktur. Siyasi parti ancak sınıfının azınlığını kapsayabilir. Tıpkı her kapitalist toplumda gerçekten sınıf bilincine sahip işçilerin bütün işçilerin azınlığını oluşturmaları gibi. O nedenle sadece bu sınıf bilinçli azınlığın geniş işçi ve emekçi kitlelerini yönetip yönlendireceğini kabul etmek gerekir. Bu azınlık, gerçekten sınıf bilinçli ise, kitlelere önderlik etmeyi biliyorsa, her güncel sorunu çözmede maharetli ise, o hem bir partidir ve hem de onun bir azınlık olmasından, dayandığı çoğunluğa diktatörlük yapması sonucu çıkmaz. Diktatörlüğü, işçi sınıfının ve emekçi kitlelerin içinde reformist eğilimleri körüklemeye çalışan burjuva artıklarına ve burjuva görüşünden kurtulamamakta direnenlere karşıdır ve olmak zorundadır. İşte bir yanıyla, bu başarılamadığı için Sovyet düzeni yıkılmış ve kapitalist restorasyonla sonuçlanmıştır.
Böylece parantez içindeki parantez kapanmıştır.
Sırada "sorun " sorunu var; Sorunun, Kürt sorununun hangi bakışla ele alındığı ile bağlı olduğunu hemen söylemek istiyorum. Ardından Şeref Yıldız’ın ifade ettiklerinden sorunun çözümüne emperyalizmin bakış açısıyla dolayısıyla emperyalizmin çıkarları çerçevesinde baktığını görmenin zor olmadığını eklemek istiyorum.
"Sorun" konusunda ne dersem diyeyim,"sorun"u sosyalizme mi erteleyeceğiz diyerek asıl konunun üzerinden atlandığı çok olmuştur, o nedenle "sorun" u sosyalizm pratiğine bağlamak istemiyorum. Asıl sorunun ulus -devlet ve sınıf -devlet ilişkisi ele alındığı zaman ortaya çıkacağına inandığımı belirtmek istiyorum. Ulus -devlet ve sınıf-devlet, ulusların ve sınıfların ilk gelişme zamanlarında ortaya çıkıyor. Burada şu soru akla gelmektedir, daha önce de sordum, henüz gelişmesinin başındaki ulus ya da sınıf, gelişmesini hızlandırmak ve yapılanmasını tamamlamak için değilse, ne için devlete ihtiyaç duymaktadır?
Diğer yandan, ulusu oluşturan en güçlü bağlardan biri dil bağıdır. Bu biliniyor. 1789 devriminden önce Fransa'da, 25 milyondan sadece 7 milyonunun Paris Fransızca'sını anladığını hatırlamak öğreticidir. Büyük çoğunluğun ayrı lehçelerle konuştuğu da biliniyor. Ortak Fransız dilini yaratan, devrimin geliştirdiği ulus-devlettir. Türkiye’de de olan bundan farklı değildir.
İnsanlar her zaman bir bağ aramaktadır, şimdi bile, dolayısıyla ulus da önemli bir bağdır. Kapitalizm de insanlar arasında başka bir bağ oluşturmaktadır. Kapitalistlerin kontrolünde insanlar, aynı üretim süreci içinde, kaderlerinin birbirine bağlı olduğunu düşünmeye başlıyor. Bu diğer bağları geri plana itme gücü ve özelliği taşıyor.
Ancak yine de, örnekleri var, işçi sınıfının büyük çoğunluğu, ulus bağından kolay kurtulamıyor. Özellikle gelişmiş kapitalist ülkelerin işçileri üretimdeki süreçlerden doğan bağ yerine ulus bağına bağlı kalmakta ısrar ediyor ve birbirleri ile savaşmaya devam edebiliyor. Her türlü şaşırtıcı ideolojik saldırı mekanizmasına rağmen, ulus bağının hâlâ güçlü bir bağ olduğunu söylemeye bile gerek olduğunu sanmıyorum. Emperyalist kapitalizm, bir yandan bu bağın güçlü kalmasını sağlamaya çalışırken, diğer yandan ve özellikle ilhak ve işgal türünden uluslararası ilişkiler kavramlarıyla tarif edilen durumlarda, temel politikası, ulus bağının doğmasını ne pahasına olursa olsun önlemeye çalışmak oluyor. Ulusal olmayan bir pazarda bile dili yasaklamak ve bunun karşısında dili yasaklanan ulusun zenginlerine ekonomik özgürlükler ve yönetime katılma hakkı tanınıyor. Buradan, ulusal bir pazarda bile ulus bağını geri plana atabilen üretim sürecindeki biraradalığın, uluslararası planda da aynı etkiyi göstermesine geçiyorum. Bu son derece normal olsa da, birinci savaşta bu gerçeklikten hem liderler cephesinden ve hem de işçi sınıfının çoğunluğun tarafından sapıldığını hatırlatmak istiyorum.
Burada bir eksiklik var ve bu eksikliğin yeterince tartışılmadığını dolayısıyla açılmadığını düşünüyorum. Öyleyse, işçi sınıfı enternasyonalizminin bir dünya düzeni kurma projesi ile bağlı olduğunu hatırlatarak, bu projenin etkinliğini yitirmiş olması nedeniyle, gelişmiş kapitalist ülkelerin işçi sınıfının enternasyonalist davranmaktan uzaklaşmasının kaçınılmaz olmasa bile normal sayılması gerektiğini vurgulamak istiyorum. Tartışma ve açılım hâlâ ortada ve sonuçlandırmayı beklemektedir.
Buradan sosyalizmin de ulus ve kapitalizm türünden bir bağ olduğu gerçeğine gelmek istiyorum. Sosyalizm, sermayenin kontrolünden çıkmış, giderek kendi baskısı azalan bir üretim sürecinde, bütün diğer bağların üstüne gelen bir bağ oluyor. Sovyet düzeninin yıkılmasında, bu bağın da gücünün azalmasının payının önemli olduğunu görmek gerektiğine inanıyorum. Bu anlamda, sosyalizm bağının kopmaya, sosyalizm yıkılmaya başladığı andan itibaren, birdenbire ön plana ulus bağının çıktığını hatırlatmak istiyorum. Aynı anda dinsel akımların da ve güçlenmiş olarak öne çıktığını görmeyi de öğretici buluyorum. Buradan ulusçuluk ile dinin birlikte devam ettiği sonucuna varmak kolaylaşıyor. Sosyalizm bağının çözülmesi ile birlikte, bir güvensizlik psikozu ve bir yeni bağ arayışı içinde, güçlü bir ulusçuluk akımı yükseliyor.
Bu gün bulunduğumuz nokta, zengin pratiklere sahip olsa da, ulus alanı, hâlâ ihmal edilmiş bir alan olarak durmaya devam etmektedir. Ancak önümüzde duran ve daha çok ihmal edilmiş olmaya devam eden ulus alanının eksiklerinden akan ve bu topraklarda teorilendirme çalışmalarının zorlaşmasına da neden olan zengin pratik, hepimize pratikte olduğu kadar, teoride de heyecan verici ve yaratıcılık gerektiren bir dönemin kapılarını açıyor. Açılan yerden, bizim de üzerinde olduğumuz geniş coğrafyayı görmek zor olmuyor. Bu, bu "sorun" un ihmal edilmişlikten kurtarılması için sağlam bir teorik yaklaşıma gereksinim ve imkan olduğunu gösteriyor.
Sistem içi çözümden vazgeçmeyen Şeref Yıldız ve hâlâ hareket halinde olan TBKP çevreleri ise, Kürt ulusunun dört parçalı karakterini görmezden gelemezken, bundan Kürt sorununun bölgede barış ve güvenliğin bir unsuru olarak göründüğü sonucunu çıkartıyor. Kürt sorununun geçtiği her yerde “barışçıl “ sözcüğünü dilinden düşürmeyerek, devlet politikalarının gönüllü yandaşı olduklarını ve hatta akıl vericisi konumlarını ele veriyor.
“bu gün doğru ve gerekli, aynı zamanda da mümkün olan, TC sınırları içinde Türk, Kürt halkının gönüllü birliğidir.” Diyen Yıldız, “geçmişte paylaşılan, ezilen ve baskı altında tutulan bir halkın başkaldırısının en doğal hakkı olması fikrinin, bu gün yanlış olduğunu” savunuyor. “Bu günün görevi (ki, bunları söylediğinde yıl 1990ların başı idi, görünüşe bakılırsa pek bir değişiklik yoktur ) “Kürt yok” politikalarını aşmak, Kürt halkının iradesini Kürt kimliği ile yasal platformlara çıkartmak, diyalog ve işbirliği temelinde ortak çözüm için mücadele etmek ve adım adım yürümek, sorunun tek etapta çözümünün mümkün olmadığını bilen bir politikaya sahip olmaktır.” Diyor.
Dahası var ve daha da önemli, “doğu ve güneydoğu bölgelerinin, dinci gericiliği ve PKK yı getirdiği fikrinin yanlış olduğunu ” belirterek, “dinci gericiliğin kapitalizmin yıkıcı sonuçlarına direnmenin ifadesi olduğunu; PKK nın ise, bu yıkıcı sonuçlara ve ulusal baskıya aşırı tepkinin ürünü olduğunu” söylüyor. Buradan, günümüzde kırsal kesimlerin öneminin azaldığı, büyük kent merkezlerinin, aydınlanma merkezleri olarak insiyatifi ele aldığı sonucuna varıyor.
Böylece, Şeref Yıldız, dağlarda, köylerde “aşırı tepkilerin” güçlü olduğunun , “barışçıl” gelişmenin güvencesinin kentlerde olduğunun mesajını verirken, kentlerdeki güçlü reformist geleneğe ve bunun “aşırı tepkicileri” boğabileceğine dikkat çekmiş oluyor.
“Sorunun çözümünün devrime bağlı olmadığı gibi, tek etapta çözümünün de mümkün görünmediğini” ekleyen, Şeref Yıldız böylece, Kürt varlığını kabul ettirmekten başka amaç taşımadığını; Misak-ı Milli sınırlarında özel Doğu kalkınması perspektifinden başka programatik bir yaklaşımları olmadığını; Özel destek programları, özel vakıflar, belediyelere mali yardım yönteminden başka bir yöntem bilmediklerini; yasal ve barışçıl bir mücadele biçimi öngördüklerini; kapitalizm sınırlarındaki çözümlerden başka çözüm bilmediklerinin işaretini vermiş oluyor ki, bunların devletin de politikası olduğunu hepimiz görüyoruz.
Öyleyse, Ütopyacıları bile kıskandıracak denli hayalperest işaretler veren yazarımızın Kürt sorununun çözümünü, devrime bağlamadan, kapitalizmin sınırlarında kalarak, doğrudan demokrasi mücadelesine bağlaması da Şeref Yıldız’ın kapitalizan çözümleri ile uyum içindedir ve devletin politikası ile çakışmaktadır.
Ama ikisi de ve bağlı oldukları ya da kendilerine bağladıkları çevre de, Kürt burjuvazisinin, Türkiye tekelci kapitalizmine bin bir bağ ile bağlı olduğunu, her iki gücün de, ezen ve ezilen ulusun işçilerine karşı, ekonomik, politik ve toplumsal ilişkiler ağı çerçevesinde, tek sınıfta bütünleştiğini unutuyorlar ya da unutmak işlerine geliyor.
Dahası, Türkiye’nin Kürt coğrafyasında Kürt burjuvaları arasında bir Kürt ulusal burjuvazisi mevcut değildir. ( şimdilik ağalığı, beyliği, aşiretleri, büyük toprak sahiplerini, gerici dinci akımların etkisini konu etmiyorum) Öyleyse doğal olarak, verilen ve verilecek olan ulusal kurtuluş mücadelesinin, burjuva karakterli değil, sınıf içerikli bir mücadele olacağını öngörmek pek de şaşırtıcı gelmemelidir.
Zaten böyle olmasa idi, emperyalist kapitalizmin ideologlarından, hayata oportünistlikleri ile tutunan sahte sol gömleklilere kadar herkesin ve aynı anda, sosyalist iktidarın önüne duvar örerken de, ulusal sorunun çözümüne işaret ederken de hep demokrasiyi kalkan ve örtü yapmaları, uzun bir geleceğin gerçeğini yansıtan önermelere aşırı vurgu yaparlarken, sosyalizmi uzun bir geleceğin konusu olarak dillerine dolayıp, demokrasi ile yatıp, demokrasi ile kalkmaları pek anlamlı olmazdı.
Şimdi hayalperest yazarımızın “doğrudan demokrasi” rüyasının da anlamını bu çerçevede bulduğunu görüyoruz ve Proletarya Diktatörlüğünden neden korktuğunu, onun kapitalist düşüncelere diktatör olduğunun, iktidarı alan işçilere ve emekçilere karşı yeniden örgütlenme ve egemenliğini yeniden ele geçirme imkanlarına karşı diktatörlük olduğunun bilincinde olduğunu ama kendisi de burjuva rüyalar gördüğü için Proletarya Diktatörlüğüne hınç bilediğini, bunu gizlemek için de, PD yi, burjuva Diktatörlüğü ile hatta Faşist diktatörlükle aynı kefeye koyarken, işçilerin iktidar olmasına karşı olmadığını ama işçi sınıfının hiçbir zaman iktidar olmadığını, iktidar olanın, işçilere de diktatör olan partinin diktatörlüğü olduğunu döne döne öncekilerin çığırtkanlıklarını aratmayacak denli haykırdığını daha bir açıklıkla anlamış oluyoruz.
Böylece uzun yer kaplayan parantezimizi kapatıyorum.
Her ne kadar ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı diye temellendirilen bir teori varsa da, bu sorun hep pratik olarak çözülmüştür, anlık, bölgesel, milliyetlerin karakteri bağlamında. Bunun bir reçetesi yoktur yani. Kaderini tayin hakkı da bir reçete değildir. Ve şimdiye kadar pratik olarak çözülen bu sorunun çözümü için daha geliştirici ve çözümü kolaylaştırıcı bir teori ortaya konulamaz diyemeyiz. Ayrıca, ancak at gözlüğü ile bakanlar göremez ki, bölgede sınıfsal temelde gelişecek bir çözümün sosyalizmle bağlı olması, ulusal sorunu çözmekle kalmaz, aynı zamanda yok edebilir. Ve eğer bu sorun emperyalizmin güdümünde, emperyalizm lehine çözülmek isteniyorsa, öyleyse karşısına, dünya devrimini koyamayacağımıza göre, bölge devrimini koymak çok mu ulaşılamaz görünüyor.
Ve nerden biliyoruz ki, emperyalistlerin programları gecikince açık ettikleri telaşın, zaten anti-emperyalist ve anti-siyonist bir öfkenin yükseldiği bölgede sosyalizm çanları çalacağından korkmadıklarını.
Ama kolaycılığa alışmışız ve veren ele müthiş bir kutsallık veriyoruz. Bunu Kürtlere söylüyorum. Artık feodal tonlu veren el - alan el ilişkisinden kurtulmak gerekiyor ve Kürt halkı son 25 yılda bundan önemli oranda kurtulmuştur diye düşünüyorum. Şimdi veren ellerin verdiklerinin önünde eğilmiyorlar. Kendi elleri ile aldıklarına da sıkı sıkı sahip çıkacaklardır.
Bunları yazarken, Lenin’in bir makalesinin başlığı aklıma geldi; " GERİ AVRUPA, İLERİ ASYA " şimdi, Türkiye geri, Kürtler ileri konumdadır. Kürt insanı daha da yükseliyor. Acı gerçek mi isteniyor işte acı gerçek. Ama bu acı gerçek atlanıp, bizi sosyalizmle filan uğraştırma, zorsuz zahmetsiz, büyük devletlerin yardımıyla minik devletimizi kuracağız diyorlar. Kim diyor, Kürt halkının iradesine rağmen, onları Barzanilerin kucağına atmak isteyenler diyor. Kürt halkı bunu demekten çoktan vazgeçti.
Daha önemli konuyu atlıyordum, değinmeden olmaz. Ulusların kaderinin tayinini eğer Marksist- Leninist açıdan inceleyeceksek, bunu hukukla bağlı olarak mı yoksa ulusal hareketlerin tarihi-ekonomik temellerini inceleyerek mi yapacağız karar vermeliyiz. Lenin’le, Rosa arasındaki polemiğin özü buradadır. Kendi kaderini tayin hakkı ile ilgili işkembei kübradan konuşmamak gerekir. Örneğin Polonya’nın bağımsızlığı Marks’la beraber savunulurken, Lenin bunun geçerliliği olmadığını savunmuş ve artık Polonya’da kapitalizm egemenlik kurmuştur diyerek bunu neden savunulamayacağını ifade etmiştir.
Lenin, büyük Rusların milli gururuna gönderme yaparak, sermayenin bütün tarihinin bir vahşet ve çapul, kan ve yolsuzluk olduğuna dikkat çekerken, biz küçük milletlerin her ne pahasına olursa olsun, ayakta kalmasını savunmuyoruz der. Küçük burjuva federal ilişkiler ülküsüne karşı olduğunu söyler.
Bunu şunun için dile getirdim, gerçi yukarda Kürt halkının bu onursuzluğu göstermeyeceğine olan inancımı belirttim ama yine de açmak gerekiyor. O da şudur; bugünlerde, öncekini pekiştirmek üzere, sivil anayasa adı altında ve Kürt sorununun çözümüne de bağlanarak,12 Eylül rejiminin gitmesi gereken en son noktanın yolları döşenmeye devam ediliyor.
Ancak, Kürt halkının, her ne pahasına olursa olsun, sermayenin bütün kan ve vahşet taşıyan karakterine rağmen, onlardan gelecek bir özgürlük sevdası ile Türkiye halkının sermayenin en azgın vahşeti ve kan emiciliğinde köle olmasına göz yummaması gerekiyor.
Diğer yandan, ezen ulusun egemenlerinin kendi sıkışıklığının çözümü içersinde, ezen devletin anayasasındaki bir değişiklikle ve tümüyle emperyalizme dayanılarak elde edilecek bir devletçik kimseye fayda getirmez. Ancak Barzanileri, Kürt feodal beylerini güçlendirir, zenginleştirir, Türkiye’deki Kürt holdinglerinin anayurtlarında da palazlanmasının yanı sıra, tekellerin, oligarkların, Türk halkının da, Kürt halkının da tepesine daha katmerli binmesini getirir.
O nedenle, Kürt emekçi halkının kurtuluşunun, Türk emekçi halkı ile beraber olacağına yürekten inananların uyanık olmaları gerekmektedir.
Şimdilik bu kadar, bitirirken, Kürt halkının üzerinde uçuşan kelebeklerin, her şeyi gördüğünü, Kürt halkı ile Türk halkı arasında bir sorun olmadığını hatırlatıyorum.
Ama Kürt egemenleri ile Türk egemenleri arasında da sorun yoktur. Tek sorun, aralarına girenler vardır. En başta Kürt halkı. Pek yakında Türk halkının da gireceği kesindir. Kürtlerin üzerinde uçuşan kelebekler Kürt devriminin çiçeklerini saçarken, Türk devriminin de çiçeklerini hazırlıyor. Çiçekler hem Kürtler, hem de Türkler içindir. Halkı kastediyorum tabii. Barzan aşiretlerini de, Kürtlüğünden utanan aydınları da, Kürt halkından uzak Kürt parlamenterleri de saymıyorum. Sahte sol gömlekli Kürt aşkına yakalananları da saymıyorum. Onlara çiçek taşımıyor kelebekler.
Devamı var, o kadar kolay kurtulamazsınız, daha açılım yapacağız, herkesin açılımı varsa, Şeref Yıldız da açılım yapıyorsa, hatta Sezen Aksu bile yapıyorsa, Zülfü’yü de unutmayalım, benim de açılımım olması gayet doğal değil mi. Hatta cezaevinin müze olması yönünde imza ile açılım yapan arkadaşlarımız da var. Onlara seslendim ama moderatöre takıldım, sesimi duyuramadım.
Lenin’le, Lenin’in ulusal soruna bakışı ile ve Rusya’nın milletler hapishanesinden kurtarılması ile hafızaları harmanlayacağım. Ya Lenin’e sataşmamak ya da, Lenin’in ulusların kaderini tayin hakkına yalan yanlış sarılmamak gerekiyor. Türkiye’nin Kürtlerine sahip çıkacak olanlar emperyalistler değildir, onlar köleleştirmek için sahip çıkmaktadırlar, Kürt halkının kardeşi olan Türk halkı ise, onların kaderinin kendi kaderi olduğunun bilinciyle birlikte, onların kaderine, kendi kurtuluşları için de sahip çıkmalıdırlar. Çıkacaklardır.
Fikret Uzun
http://fikretuzunn.azbuz.com/blog/yazi/oku/5000000013137421/ORTADOGUDA--ULUS-DEVLETLERIN-KIMISINI-YIKIP-KIMISINI-KURMA--EMPERYALIST-PLANLAR
26 Eylül 2011 Pazartesi
25 Ağustos 2011 Perşembe
YENİ AMA ESKİMİŞ MÜRTECİLER MÜLAKAT VERİYOR
Eğer bir Neşe Düzel mülakatı varsa ki var ve kendi aralarında mülakatçılık oynuyorlar, Taraf’ın bir yazarı, diğer mülakatçı yazarına mülakat veriyor ki, Neşe Düzel bu yazarın ne dediğini zaten bilmektedir, öyleyse mülakat başka yeredir. Böyle anlamak zorundayız ve böyle anlıyoruz.
Berktay’ın, solun mirasının üçüncü parçası olarak örnek verdiği kişilere bak sen, Berktay’ı onunla ilgili de birkaç satır konuşmak üzere şimdilik bir kenara koyarsak ve M. Belge ile başlarsak, bunların kimler olduğunu çok daha iyi anlarız. Aslında hepsi bir olmuşlardır. Belgeye bakınca Danyalı görmek, Berktaya Bakınca Belgeyi görmek pek zor olmasa gerektir, Halil Belge ya da, Murat Çalışlar veyahutta Danyal Belge Berktay çığırmak yanlış olmaz diyoruz M.Belge’nin, tedrisatını kurduğu en önemli yer olan İletişim Yayınlarını hatırlamak yeter. Burası Kavala Holdingin sermayesi ile kurulmuştur ve Kavala'nın kendisi Helsinki Yurttaşlar Derneği kurucusudur, Murat Belge de öyledir, çok ilginç eski DİSK başkanı, şimdi CHP den vekil, Çelebi de bu derneğin, HYD, kurucusudur, holdingi ise en önemli silah ithalatçısıdır. M. Belge'nin aniden Milan Kundera aşkına tutulması da kayda değerdir. Adalet Ağaoğlu bile Kundera'dan üstününü görmediğini ilan etmiştir ki, Ağaoğlu'nun da aynı yurttaş derneğinin üyesi olduğunu biliyoruz. Ağaoğlu gibi, Belge de, Kundera’nın, bu çağın önemli bir yazarı olmaya aday olduğunu kaydederek." Çok iyi bilmediğimiz bir dünyanın özgül yaşantısını, bildiğimiz evrensel yazarların yeteneğiyle bize aktardığı için önemli ve kalıcı olmaya aday" diyor. Bu Çekoslovak göçmenini peygamberleştirmenin bir devlet politikası olduğu daha o zaman belli oluyor. Ama bilenler biliyor Kundera ,"bok" edebiyatı yapan, sosyalist mücadeleyi "pislik" olarak niteleyen ve durmadan "kitsch" tüküren bir sahte peygamberdir ama 12 Eylül rejimine yetiyor. Korku ile silemediği ahlakı Kundera ile silmek kolaylaşıyor. Belge gibiler, ihanetin bir alçaklık değil, bir özgürleşmek olduğunu yazan peygamberleştirilmiş ve yozlaşmışlığı model yapılan bu sahte aydının gönüllü müritleridir. Şimdi hepsi mürteci oldular ve sahtekârlıkta üstlerine yoktur, övündükleri budur. Solun mirasının üçüncüsü, bu övündükleridir ve model yapmaya devam ediyorlar.
M. Belge, Altan familyası gibi, Kürt sorununda da namlıdır. O da "Ver-Kurtul" culardandır. Ama Belge’nin bir de, 27 Mayısta babasının Yassıada'ya tıkılmış olması var ki, herhalde kini buradan gelmektedir. 2. cumhuriyetçiliği de buradan geliyor olsa gerektir. Belge’nin babasının, zamanında Şevket Süreyya Aydemir ile Kadro dergisini çıkarttığını biliyoruz. Daha sonra, Menderes’in propaganda işlerini yürüttüğünü de biliyoruz. Belge’deki döneklik sendromunu babasından gelen DNA lara bağlamak yerinde olsa gerektir. Burhan Belge,1930larda Kemalist solda,1950lerde Adnan Menderes’in yanında diktatoryal sağda yerini almıştı, Hitler’i de desteklediği kimi kaynaklarda vardır. 27 Mayısla da Yassıada'ya tıkılmıştı. Diğer yandan üvey anası Zsa Zsa Gabor var ki, Macar Yahudisidir ve ünlü bir aktristir. Zsa Zsa Gabor'un anılarını kaleme alan Wendy Leigh'in ‘One Lifetime Is Not Enough’ adlı kitabında, (Delacorte Yayınevi, New York, 1991) 9 kez evlenmiş olan, Zsa Zsa Gabor’un, Atatürk’ü ilk erkeği olarak anlattığını söylemektedir. Doğru mudur bilemeyiz, bunu bilecek olan taraflar da yaşamıyor. Murat Belge’nin bilip bilmediğini ise bilmiyoruz.
Ama ne ilginçtir ki, bu anlatılanı yalanlayan İLK KURŞUN gazetesidir. Murat Belgelerin ulusalcı Kemalist faşist olarak nitelediği bir dergi ya da gruptur.
İlk Kurşun gazetesi, Gabor’un, 1937′de bir TÜRK (evet Türk diyor ve Yahudi asıllıların Yahudi olmayanlarla izdivaç yapmadıklarını biliyoruz ama bir Macar Yahudisi ile evlenen Baba Belge Türk olmuş oluyor. İlk Kurşun için, belli ki bu önem taşıyor.) yüksek mimar olan Burhan Asaf Belge ile evlenerek Türkiye’ye geldiğini özellikle vurguluyor ve bu iddiaların doğru olamayacağını söylüyordu. Başka rivayetler de var elbette, mesela Atatürk’ün Zsa Zsa Gabor ile ilişkisinden hemen sonra hastalanıp öldüğü gibi ve insanın aklına ister istemez bu söylentilerin ağırlığı ile mi M. Belge Atatürk ve TC düşmanı çizgisine girmiş olabilir, sorusu geliyor. En azından, acaba! Diyoruz.
Halil Berktay, Danyal Oral Çalışlar ile birlikte ( Osman Cengiz Çandar’ı da unutmamak gerek, hatta Berktaylara eleştiri giydirse de pek bir hükmü yoktur, Gün Zileli’yi de buraya koymalıyız ) , zamanında Doğu Perinçek’in en çok güvendiği kişiler arasındadır ve Perinçeki en son ve sessizce bırakmışlardır. Birisi özgürlükçü İslam ve Ermeni uzmanı, diğeri Berktay, özgürlükçü solcu ve Ermeni tarihçisi oldular. Osman Çandar'ın İslamiyet merakı ise çok öncedir ve Cumhuriyet gazetesinde geliştirmiştir. Şimdi Oral Berktay beyi de, Halil Çandar beyi de sollamaktadır. Gün Zileli ise, aynı noktaya bastığını titizlikle gizlemekle beraber, Anti-Stalinizm ve anti Lenincilik üzerinden ,"biz biri birimizi biliriz, solun ( ki hâlâ kapitalizmi anlatıyorlar) mirasından kalan en doğru yerdeyiz" şarkısını söylemeye devam etmektedir.
Halil Çalışlar, zamanında Oral Berktay bey ile birlikte hep köylüyü öne çıkartıyorlardı ve o mağara senin bu mağara benim devrim arıyorlardı. Herhalde orada bulamayacaklarını bildikleri ve daha çok bulmak istemedikleri için olsa gerek, devrimi hep karanlıklarda aradılar. Şimdi hepsinin karşısındadırlar ve daha önce mağaralardan köylülere, "düşman oligarşidir" deyyu bağırırlarken, artık onların, oligarşinin, cephesinde teselli bulmaktadırlar ama pek çok mutludurlar, hiç inanmadıkları devrimin karanlıklardan çıkıp gelememesi ve oligarşinin eteklerinin altından çıkabilip, çiçek bahçelerinde gezinti yapabilmeleri en çok bekledikleri sonuç idi. Şimdi biz demiştik demeleri bundandır.
Dün aydını tüketmek, aydın olmaktan çıkartmak için kodlanan bu sahte solcular, aydını kırıp, devrim kapısından dönerken üzerlerine gelenleri de kılıçtan geçmişler ama aydını kırmayı ve devrim kapısına koşmaya devam edenleri kılıçtan geçirmeyi, solu devrim kapısını bulamayacak şekilde kırmak üzere yaptıkları için, yaptıklarını yeterli bulmayıp, solu topyekûn kırmaya devam etmişlerdir. Hâlâ devam ediyorlar ve artık cephaneleri tükendiği ama kırmaya hükümlü oldukları için zırvalamayı bile göze almaktadırlar. Sol içinde kalıp, yer yer ahmağa yatmaları bundandır.
Aydını olmayan bir solculuğu model yapmaya çalıştıkları apaçık ortadadır. Dün de, bu gün de, renklerinde, aydının düzene müdahale ederek iktidara gelmesini günah belletmeye çalışmak vardır. Bu nedenle ve korkuyla bu müdahalenin soldaki adı olan parti fikrine şiddetle karşı çıktılar ve önüne hep, Marksizm’e dayandırarak, sivil toplum örgütü misli particikleri çıkardılar. Şimdi hepsi, Küreselleşmenin emrindedir. Sivil toplum örgütlenmesi, tarihte de her zaman, toplumsal dinamikleri devlete bağlama aracı olmuştur. Bu gün küreselleşmenin dünya devleti perspektifi, sivil toplum ve tarikat örgütlenmelerine dayanmaktadır. “Zor”u ise hep vardır onu ayrı tutuyoruz.
Ortak noktaları mı, elbette var ve çok nettir, şimdi hepsi aynı yerdedir, İsrail’e, AKP ye, Fetullah Galen’e ve İslamcı Kürtlere pek çok yakındırlar. Bir şey daha var, en çok söz ettikleri insana, insanlık vermeyi reddediyorlar, tıpkı Kundera'nın roman kahramanı, başsız ya da köpek başlı insanları pek seviyorlar. Çünkü ancak öyle körler sağırlar ve dilsizler sürüsü, düzenle ittifak kurabilir ve işte bu nedenle Nazım’ı da artık yok saymak gerektiğinde birleşiyorlar. Nazım’ı, başsız ve beyinsiz resmedemedikleri için, Nazım resmini topyekûn kazımak istiyorlar. Oysa Nazım, sanki Halil Belgelere inat, BENERCİ KENDİNİ NİÇİN ÖLDÜRDÜ başlığıyla, "Delikanlım" diyordu,"Senin kafanın içi yıldızlar, karanlıklar kadar güzel, korkunç, kudretli ve iyidir." diye devam ederek "yıldızlar ve senin kafan kâinatın en mükemmel şeyidir" diyordu.
Oral Belge misli kafa taşıyanlar, buna pek bir öfkeleniyor. Bir başka ortak noktaları daha var ki, Oral Berktayların parçaladıkları şaşırtmacalı edebiyat bunun içindir ve artık hiçbir özenleri yoktur, çünkü kitlesel sürü yapma imalatının sonuna gelindiğini düşünmektedirler, kapitalizmin kendini çoktan feshettiğini ve "U" dönüşü ile tarihin gerisine, aynı topraklar üzerinden daha geri bir medeniyete döndüğünü, kendini mahkûm ettiğini de diyebiliriz, örtmeye çalışmaktadırlar.
Çünkü tek söyledikleri, onca şaşırtmacalı edebiyatlarına rağmen, sadece ve sadece "kapitalizmi sosyalizm yenemez" yani "benim efendimi kimse yenemez" ana fikridir. Evirip çevirip,"Sosyalizm mümkün değildir dememek" için,"sosyalizm de kapitalizmin bir versiyonudur" demektedirler ki, Berktay evirip çevirmede usta olduğu için, mülakat ona düşmüştür ve dediği, "piyasa ekonomisi ile özel mülkiyeti çıkar, işte sana sosyalizm" dir. Ve bunu derken sosyalizmin de eninde sonunda bir kapitalizm olduğunu ve moderniteden öteye gidemediğini öne çıkartıyor.( vurgusu Moderniteye de öfke bilediğini yansıtıyor ama Berktay’ın amacının da konuyu çorbaya çevirerek içinden çıkılmaz bir şekle sokmak olduğunu sezgisi ile konuyu dağıtmasına yardımcı olmak istemiyorum)Ama burada devreye, Dognati pregnata, yetişmek ve geçmek politikasını sokuyor ve "bu daha beter" diyor ki, böylece Leninizm’den pek bir nefret ettiğini, Leninsiz bir Marksizm’i daha kolay evirip çevirebileceğini düşündüğünü ele veriyor. Tarihsel geri kalmışlığı aştığı ve gelişmiş bir kapitalist ülkede beklenen devrimi, geri topraklarda gerçekleştirdiği ve gelmeyeceği yönde ümit taşıyanların oyununu bozduğu için ve şimdiye kadar için için, şimdi ise kusarak ve daha çok da, gelişmiş kapitalist ülkelere yetişip, onları geçmeyi başardığı için ve sadece bunun için kızdığını ama sosyalist bir düzenin ( her ne kadar sosyalist dönüşümleri gerçekleştiremese de) yıkılışından hiçbir üzüntü duymadığını aksine zil takıp oynadığını ama daha fazla devrimci ve daha çağa yakışır sosyalist olduğunu ise bu tarihsel gerçekliklere ama onların üzerini örterek bağlayıp öne çıkartması, dediğim gibi, sıradanlaşmış ama özünü kaybetmemiş sol/sosyalist düşünce taşıyan insanları şaşırtamıyor. Bütün cümleleri böyledir ve tekeller adına sıkıyor ve bir de aynı noktada birleşen tarihsel gericilik ile dinsel gericiliğin adına sıkmasını, öfkesinin kabarıklığının hâlâ devam ettiğinin yansıması olarak görmek gerekiyor. Sosyalizme düşmanlığını, daha fazla sosyalist olduğunu göstermeye çalışarak anlatıyor ama sadece müritlerinin aklını şaşırtabiliyor, çünkü şaşırtılmaya mahkûmdurlar, akıl taşıyan en sıradan insanın aklını ise şaşırtamıyor.
Marksizm’i yaşatan, canlı tutan ve bugüne taşıyan Rusya Marksizm’i ve Sovyet sosyalizmidir. Bu gün geldiğimiz noktada, Marks’ın düşüncesinin temellerinin çok sağlam biçimde ve ayakta durduğunu görmek için çok zeki olmaya ve çok fazla Marksist olmaya gerek olmadığını düşünüyorum. Yeter ki bağımsız bir akıl ve düşünme dinamiğine sahip olunsun.
İşaretlerine gelince, Sovyet deneyimi, sosyalist düzenin işçi sınıfının düzeni olduğunu pratik olarak ve yaşayabilir olarak gösterdi. İlkinin Paris Komünü olduğunu söylememe gerek yoktur ama yine de söylemiş oluyorum. Marks’ın düşüncesinde, İşçi sınıfı ile sosyalizmin özdeşliği pratik değil, teoriktir. Yani Marks, sosyalist düzenin işçi sınıfının düzeni olduğunu söylediği zamanda, bunun ikna edici kanıtları ve pratiği mevcut değildi.
Sovyet sosyalizmi, bunu çürütülmez bir biçimde kanıtlamıştır. Bu, Marks’ın düşüncesinin en temel biçimde ve en silinmez biçimde doğrulanmasıdır.
Emek süreçleri belirleyicidir. Eninde sonunda Türkiye’de ve bütün dünyada bütün kaygılar kaynağını burada buluyor ve bu sürecin belirleyiciliğinden kaygı duyanlar, bütün güçlerini bu sürecin önüne yığıyor. Emek süreci, Marks’ın düşünce sistemini doğrulamaya ve belirleyiciliğini korumaya devam ediyor. Bu doğru olmasaydı Amerikan askerlerinin Arap çöllerinde mevzilendirilmesine ve Türkiye’nin 12 Eylül rejiminin bütün politikalarını emek süreci üzerinde yoğunlaştırmalarına gerek olmazdı.
Bir işaret daha var, Tarihin lokomotifi, sınıf mücadelesi olmaya devam ediyor. Ve bu gerçekliğin üzeri bütün çabalara rağmen örtülemiyor ve bu bile, yani sınıf mücadelesini köreltmenin bütün gelişmiş ve gelişmemiş ülke politikalarının odak noktasını oluşturması, yalnızca ve yalnızca, sınıf mücadelesinin, tarihin ilerlemesinin lokomotifi olmaya devam ettiğinin göstergesidir. Murat Berktayların da Marksizm’den bir türlü çıkamamasını bu göstergeden saymak yerindedir.
Berktay da Marksizm’in bu üç temel noktasını biliyor, duyumsuyor ve hatta bundan korkuyor ve bunun için de, Marksizm’den çıkamıyor ama eviriyor çeviriyor, laflarını bu temel gerçekliklerin üzerini örtecek şekilde diziyor. Fakat kandırdıkları, kanmaya hazır olan müritleridir, akıl taşıyan ve aklı tutsak olmayan, onca ideolojik saldırı ve şaşırtma altında sıradanlaşmış ama özünü yitirmemiş insanları ise kandıramıyor. Aksine özünü canlandırıyor, onları çapsızlığını ve sahtekârlığını fark ettiği bu eski sol gömlekli aktörlerin put kırıcısı konumuna ilerletiyor.
Sona bırakmıştım ama böylece Berktay’ın üzerindeki eskimiş yaldızları kazımış oldum ve altından çıkanın koca bir yalan ve çapsız kalmış bir sahte aydın ve sahte solcu olduğunu göstermiş oldum. Gösterdim derken, görmeye ehliyeti olanları kastediyorum.
Danyal Oral Çalışlar mı, Murat Belge ya da Berktay mislidir. Danyalla devam ediyoruz, hepsini özgürleştiriyoruz. Daha doğrusu ne kadar özgür olduklarını ve o derece solun içinde sola ihanet etmeye devam ettiklerini göstermeye çalışıyoruz. İstedikleri budur, ihaneti ve sola düşmanlığı bir potaya sokmak ve sol adına model yapmak.
Danyal mı? Diye sormuştuk, Danyal bey, Oral Çalışlar, sanırım bu ismini pek sevmiyor o nedenle pek kullanmamaktadır, pek duymuyoruz yani, Emin Çölaşan'ın Hürriyet gazetesinde yayınladığı liste bir yana, Dava arkadaşlarından Hasan Yalçın’ın kaleminden de aktarılıyor ki, bir Amerikan ya da Alman kuruluşundan Dolarla takviye edilmiş "aydın madalyası " alanların başında geliyor. Listede Ertuğrul Kürkçüyü de görüyoruz, görmeseydik şaşardık diyoruz, aynı yerdedir ve Oral bey, Danyal Çalışlar, sadece bin dolar aldığını bizzat kendisi deklare ediyor.
Hasan Yalçın’ın aktardığına göre, daha sonra kendisine köşe verecek olan Cumhuriyet Gazetesini kaynak göstererek,1999 yılında Abdullah Öcalan'la gerçekleştirdiği bir mülakatı kitaplaştırdığı için DGM de 13 ay hapis cezasına çarptırılmış ve bu cezayı Amerika'nın Sesi radyosu 56 dilde protesto ediyordu. Aynı anda TÜSİADın o zamanki başkanı Erkut Yücaoğlu, Oral Çalışlar’ la Tarsus Amerikan Kolejinden arkadaş olduğunu deklare ediyordu. Hürriyetten Hadi Uluengin, milli ve ünlü dönektir, köşesinde Çalışlar’ın şerefine kadeh kaldırıyordu. Her yerde bir Oral Çalışlar aşkı baş gösteriyordu.
Ardından Almanya’dan gelen bir davet ile şansı döndü. Çağıran ve götüren "Hamburg Sosyal İncelemeler Vakfıdır" Oral Çalışlar’ın kafası gövdesinde mi tespit etmeye çağırıyorlar. Kafası gövdesinde olmayan aydın modeli temel hedeftir. Vakfın finansörü, sigara tekeli Philips Reemstamdır. İşleri organize eden, Vakfa bağlı aynı isimli enstitüden, Türkiye’yi Ermeni soykırımcısı ilan eden DR. Tessa Hoffmann var. Nazilerin, gaz odalarını Türklerden öğrendiğini söyleyen ünlü Alman istihbaratçı. Alman gizli servisi BND nin Türkiye-Kafkaslar masası şefi. Tıpkı Amerikan masa şefi Fuller gibi. Hasan Yalçın, Danyal Oral Çalışlar, artık Herr Daniel olmuştur diyor. Sonra Daniel Oral Çalışlar’ın Murat Belgelerle ve Berktaylarla aynı noktada birleşecek olan serüveni başlıyor. Şimdi o noktadayız ve Berktay net olarak ortaya koyuyor.
Sırada, Oya Baydar var, Aydın Engin’in zevcesidir, ya da Aydın Engin onun kocasıdır, aynı kapıya çıkıyor. Behice Boran'dan izinle aniden 1974 yılında, Hikmet Kıvılcımlı’yı öne çıkartan bir dinamikle TSİP’İN kurucularından oluyor. İzin faslı kendi söylemidir, kitabında var, sormuş ve Boran Kurabilirisiniz demiş, pek inandırıcı olmasa da, kendisini bağlar. Önemli olan, TKP nin pek itibar etmediği Kıvılcımlı’yı bayrak ederek aniden kurulan bir TSİP in olmasıdır. Kurulmuştur ve Belki daha kuruluş tamamlanmadan, Oya Baydar'ın rüzgârı TKP ye dönmüştür. Belki kurmak, Oya hanımı kesmemektedir ve daha derindekini, en illegalini ve elbette en yüksektekini aramak, Oya hanım için daha büyük bir komünist dalganın üzerine binmek mislidir. Olabilir ve olmuştur, aramış bulmuş ve TKP ye girmiştir. Aydın Engin de aynı yerde aynı rüzgârdadır. Birliktedirler demek istiyorum. Politika gazetesi bu karededir. Öncesinde Yeni Ortam var. Ve arkasından Vedat Dalokay'dan satın alınarak Maden-İş’e geçen ama bir süre sonra, yani bir süre TKP nin yayın organı olarak devam edip, iflas eden Politika geliyor. Oya hanım ve Aydın Engin Bey iflas etmemiş, sol mecralarda dolaşmaya devam etmişlerdir. Sol dalgayı pek seviyorlar.
Oya Baydar, Aydın Engin çifti, sol dalga olmazsa gelecek olmadığını da biliyor. Sol dalgada kalmaları, onlar için yükselen her dalgaya binebilmelerinin anahtarıdır. Oya hanımın yazar olması da, solda anılması da, dalgaya zamanında binmesi ve zamanında inmesi iledir. Üniversitede verdiği tezlerini üniversite hiç almamıştır, tezlerini indiği bindiği dalgalara vererek bu açığı kapatmaktadır. Kapatabiliyor mu, hiç sanmıyorum. Ancak indiklerine de, bindiklerine de küfür ederek bu açığı kapatmaktadır diye düşünebiliriz. Artık hiçbir dalgaya binemiyor, çünkü dönekliğin zirvesinde, en gelişmiş noktasındadır, mürtecidir ve conserve olmuştur. Erguvanlı bir kitabı vardı, pek bir övdüler, sonra herhalde en sondur, Melek hanımla birlikte, iskambil kâğıdının kupa kızları misli bir kapakla yeni bir kitap çıkarttı, bu da çok bir övüldü ve tek yergi, dizin eksikliğidir.
Kitaptaki süslemelerinden biri, işkencelerini, işkence görmediğinin üzerini örterek tasvir etmesidir, model solcu olmak için gerekiyor. Gözünü bağlayıp, işkence aletleri önünde, bir tokat atarak sorguya çekilmesi Oya hanımın tek işkence macerasıdır ama o tasvirini genişletiyor. Oya, işkencecisine "terbiyeli ol " diyor ve tokadı yiyor,"Bu kötü muamele, işkence, ona iyi gelmiş",öyle söylüyor. Ve "onca saat, onca kötülük çişi bile gelmemiş". Bunu da Oya Hanım söylüyor. Best seller yazan Oya Baydar budur. Otur demişler ve oturmamış, direngenliği budur ve tekmeyi yiyip oturmuş, muhtemelen bu da iyi gelmiştir. Ve gördüğü işkenceleri anlatmak zor gelirmiş ve bilirmişiz ama o devam ediyor,"Dayak, tokat, tehdit, yere atıp tekmeleme, başını duvara çarpma, işkence feryatları dinletip daha fazlasını yaparız demeler, bunların hepsi oldu" diyor. Çok fena işkence görmüş ve bu işkenceler ona iyi gelmiştir.
Şimdi Oya hanımı, elektrik alanlar, falaka ile tımar edilenler, Cop sokulanlar, Filistin askısını tanıyanlar, tabutluklarda boyu kısaltılanlar pek bir acıyarak vah vahlıyarak okumaktadır. İç çekiyorlar mıdır, bilmiyoruz. Dediğine bakın, bir ara " ...CHP gençlik kollarında" imiş,"slogan atmış, çok geniş bildiri dağıtmış, yer yer gösteri ve protestolar planlamış". Hem yalandır ve hem de sol rüzgârın CHP de yüksek olduğunu düşündüğü bir zamanda CHP dalgasına binmenin hayalini taşıdığını yansıtmaktadır. CHP de, üniversite kantininde DP li sağ öğrencileri halk adına yargılamışlar. Böyle söylüyor. CHP ye hiç uymuyor. Oya Baydar süslemelerine devam ediyor, o mahkemelerde bulunanlardan bazılarının,Ergenekon davasının avukatı olduklarını ekliyor. Bir hocamız vardı, severdik, onu aklıma getirdi. Sanırım yetmişli yaşlarda idi, çok net görünüyordu, herhalde Oya Baydar yaşındadır, yaşını gizlemeyi bir savunma mekanizması sayıyor gibiydi, sordurmazdı da, söylemezdi de. Tek bir kitabı var ve tezdir ama kabul edilmiştir. Biyografisinde doğumsuzdur. Kitabı yazarken ve yazmak için dünyaya gelmiş gibidir. Oya Baydar da herhalde böyledir ki, süslemelerindeki masalların geçtiği tarih 1960 iken, şimdi elli yıl olmuştur ve o halk mahkemecisileri şimdi herhalde 70li yaşlardadır ki, öyle birilerini, hem de CHP den göremiyoruz.
Ve Oya Baydar, her şeyin farkındadır, kimsenin dediklerini yemeyeceğinin farkındadır yani ve o nedenle olsa gerek," yeni bir dünyanın kurulmakta olduğunu kabullenemeyen Ortodoks çevrelerden kimlerin neler söyleyeceğini biliyorum" diyor ve ekliyor "Biri burjuva, diğeri küçük burjuva, iki tuzu kuru kadın oturmuş dönek, dönek konuşuyorlar" diyeceklerini söylüyor. Bu dediklerini de okuyan "Ortodoksların", "Peki ya nasıl konuşuyorsun? " diye de ilave edeceklerini eklemeyi ise unutmuş görünüyor.
Ben ise hiçbir zaman komünist görmediğim, hatta asla solcu görmediğim bu, döne döne nereye savrulduğunu dahi göremeyen kadına, ancak "hadi oradan sen kimi kandırıyorsun" diyorum, hem dedikleri için ve hem de dediklerini yerleştirdiği defteri, bir edebi eser gibi yutturmaya çalıştığı için.
İşte Berktay'ın övgü ile ve modelleştirerek öne çıkardığı soldan miras kalan üçüncü parça, bu "yok" hükmündeki, dönekliğin zirvesinde olan, içlerinde taşıdıkları bir başka miras artığının dediği gibi,"öyle bir dönmüşler ki, döndükleri yerde bile olmadıklarını" görememektedirler, artık düzenin konservesi olmuş sahte aydınlardır.
Bazıları daha önde ve Mürteciliği daha öncedir, bazıları geriden gelmekte ve mürteci olmak için ne kadar çırpınırsa çırpınsın liyakatlerinin boyu kısa kalmaktadır ve o nedenle daha büyük yalanlarla mülakatçılara malzeme verecek cümleleri kitaplarına serpiştiriyorlar. Ve o nedenle değnekçi misli övgücüleri hazırdır. Kitaplarını Ortodoks solcuların, bunu aklını kaybetmemiş veya aklı geriletilmemiş solcular, olarak almak yerindedir, okumayacağını bildiği için, mürtecilik basamaklarını tırmandığının işaretlerini ilgili alanlara vermek istiyor ama yine de pek fazla gören olduğunu sanmıyorum. Çünkü çokturlar ve bazılarının konserveliği, daha sonra ortalığa yayacağı koku üzerinden Ortodokslukta direnenleri çuvala doldurmak için buzdolabında bekletiliyor.
Oya hanımın, hep yükselen dalgalara bindiğini ve şimdi en son yükselen dalganın üzerinde olduğunu, yükselen dalga dinsellik, gericilik ve osmanizasyondur, feodalizmle aynı yerdedir ve Türkiye’de öne çıkan figürleri, İsrail, AKP, Fetullah ve gericileştirilmiş Kürtlerdir, gösterdiğimi sanıyorum.
Oya Çalışlar Hanım da, Murat Berktaylar gibi, bu yükselen dalganın üzerine binmektedir. Tıpkı Ajda Pekkan’ın, Türkiye’nin 3ncü sırada olduğu yoksulluk rüzgârının üzerine binip Somali'ye gitmesi misli binmektedir. Ajda hanımefendi, güzel zannettiği sesiyle şarkı söylemekte; Oya hanım, güzel dizdiğini zannettiği cümlelerle yalan sıkmaktadır. İkisi de aynı yerdedir. İkisi de eninde sonunda bu dalgadan düşecek ve binecek başka dalga bulamayacaktır. Bunu görüyoruz.
Berktay’ın, Marks’tan bir türlü çıkamadığı halde, Marksist bir tonda, Marksizm’in kurucularının dediklerini evirip çevirmesi, Dühring'le yarış etmesi ve dahi, yine de asıl hınzırlığı Lenin’e ve Leninizm’e yüklemesi, bunu düne kadar içten içe, şimdi ise kusarak yapması, bu dalgayı kaybederlerse, binecek başka dalga bulamayacaklarının bilincinde olduğunu gösteriyor.
Zülfü Dicleliye gelince, yıllar önce, TBKP üzerine topladıkları bir sempozyumda dedikleri yeteri kadar öğretici idi ve bundan geri durmuş değildir, aksine biraz daha ileri gidip, vazgeçtiği sosyalizmden vazgeçmek gerektiğini, o gün, insanların artık sosyalizm mosyalizm konuşmadıklarını, böcekleri, çiçekleri konuştuklarını şahit göstererek öne çıkartırken, bu gün sosyalizm düşmanlığını gizlemeden, yeni bir sol gerektiğini ve bunun da, Liberalizm ya da Neo -Liberalizm olduğunu Müritlerine ya da Kuyerel cemaatine anlatmaktadır. Başka kimsenin ciddiye aldığını sanmıyorum ve Zülfü'ye fazla yer ayırmamış oluyorum. ABD-AB emperyalizminin oyunlarına,12 Eylül rejiminin yeni versiyonu ile diktatoryal bir feodal yapılanmasına, bu çerçevedeki bütün işbirlikçilere dikkat çekenleri TÜSİADçı, Milliyetçi ve hatta faşist Kemalist yollu yaftalarlarken, Dün TÜSİAD ın başkanlığını yürüten ve YENİ DEMOKRASİ hareketi ile politikaya atılan eril Boyner'in, şimdilerde ise, AKP nin 12 Eylül rejiminin yeni versiyonu olan dinci-feodal diktatoryal konuşlanmasının, yönetenler cephesindeki konsensüsü sağlamak üzere, hukuksal dayanağını oluşturmaya kapı açacak olan ve yine TÜSİADın patronu olan dişi Boyner'in Anayasa değiştirme çalışmalarının sadık izleyicisi ve destekçisi olmayı solculuk olarak yutturmaya çalışanları kim ciddiye alabilir ki, müritlerinden başka.
Ancak itiraf etmeliyim ki, bir süredir ben ciddiye alıyordum ve bu şaşırtmaca içindeki sahte sol gömleklilerin müritleri üzerindeki çalışmalarının, müritleri ile bulaşık dolaşan kimi sıradanlaşmış ama özünü kaybetmemiş olduğuna inandığım insanların da aklını bozacaklarını düşünüyor ve ideolojik şaşırtmalarını çürütmeye çalışıyordum, oldukça etkili olduğumu, sık sık ve çok mantıksız hakaretlere ve engellemelere maruz kaldığım için görebiliyordum. Ama artık, ilan ettiğim üzere, ahmaklıkta diretenlerle, sahtekârlıkta yarış edenlerin arasında kıl kadar bile fark kalmamıştır, o nedenle sadece ve sadece, Engels’i takip ederek, Murat Berktay ya da Oral Baydar misli Marksizm’i evirip çevirerek, Lenin’i baş müsebbip göstererek, bu toprakların sol/sosyalist hareketinin tarihini çarpıtarak, bir taraftan mürteciliklerini gizlemeye çalışırken, diğer taraftan mürteciliklerini model göstermeye çalışanların üzerine ANTİ-DÜHRİNG sıkıyorum. Sıktığım vardır ve henüz savunmaya geçmemişlerdir. Zırhları var ve sıktıklarım belli ki deymiyor. Sıktıklarım sadece Dühring müsveddelerine bir ok mudur ve hiç mi deymeyecek? Dühring'in Zırhı daha kalındı ve üstüne üstlük, önünde Alman Komünistlerinin en ileri gelenleri kalkan olarak duruyordu ki Engels farkındadır, Dühring’e sataşmayı, bir ekşi elmayı ısırmak olarak görmektedir. Ama Engels öyle bir ısırdı ki bu ekşi elmayı, ok misli yönelttiği okları, aynı şimdi olduğu gibi, Dühring’e deymedi, çünkü Dühring bu okların deymesini sessizlikle önledi amma ve lakin sıktığı oklar, Alman komünistlerinin kafasında şimşekler çaktırdı ve Engels’in haklılığı, Dühring’in paçavra durumu bütün netliği ile ortaya döküldü. Fakat asıl ortaya dökülen, Alman komünistlerinin tam olarak özümseyemedikleri Tarihsel ve Diyalektik materyalizmdir ve Alman Komünistler pek bir güzel özümsemiş oldular. Bize de, Engels’ten en değerli miras misli, ANTİ-DÜHRİNG gibi bir tuğla kalınlığında yapıt kaldı. Eksiği var mıdır, vardır mutlaka ama görmek ve tamamlamak, tamamlama cesareti ve bilgisi olanlara düşecektir. Berktayları bunun dışında ve karşısında sayıyoruz.
Buraya kadar dizdiğim cümleler de, Dühringvari zırvalayanlar için, ortaya sıktığım ANTİ-DÜHRİNG tir. Engels’e şükranlarımla tekellerin ideolojik silahları olarak, akıl bozucu ideolojik sis bombası atanlara, bütün Dühring müsveddelerine ANTİ-DÜHRİNG sıkmaya devam ediyorum.
Az kalsın Nabi yağcıyı unutuyordum, gerçi Nabi'ye dair söylenmedik bir şey kaldı mı bilmiyorum ama yine de bir iki cümle kurmazsak olmaz herhalde.
Nabi Yağcı’nın, Yeni Çağ dergisinin 17.sayısındaki "Yeniden örgütlenme görevi" başlıklı yazısında,"1973–1980 döneminde TKP nin elinde olanaklar var olduğu halde, demokrasi ve demokratik haklar için CHP ile işbirliği yapılmadığı için eleştirilmesi gerektiğini" söylediğini ve " parti, kısaca aşırı muhalefet partisi konumundaydı. Tüm devrimci sola egemen olan sol sekter çizgi bizde de egemendi. Temel politika ya da temel politik strateji devrim beklentisine dayalı idi." dediğini hatırlatmanın yeterince öğretici ve aydınlatıcı olduğunu düşünerek;
Bu söylediklerinin aslında Nabi Yağcı’nın İ.Bilen'e yükledikleri olduğunu; Oysa Nabi Yağcı’nın, CHP ile yakınlaşmak için elinden ne gelirse yaptığını, sadece DİSK teki uzmanlığı sırasındaki faaliyetlerini, yani DİSKi nasıl, DİSKin tepesine yetkili sorumsuzlar olarak paraşütle inip, bir sürü manevra ile DİSK’teki sosyalist sendikacıları tasfiye etmeleri bir yana, Genel-İş in kitleselliğini de kullanarak CHP üzerinden Burjuvaziye teslim etmelerini hatırlayarak görebilmenin mümkün olduğunu söyleyebiliyorum. Bu gün bu gerçeklik çok daha net olarak önümüzdedir ama söz gümüşten de geri düşürülerek, paslı teneke misli orta yerde bırakıldığı için, sükûtun altınlığı peşinde koşmak en geçer hüner haline gelmiştir ki, kimseden bir söz çıkmamakta, söz söyleyenler ise teneke çalıyor misli kabul edilmektedir.
Nabi Yağcıların, DİSK’teki hünerleri budur ve ayrıdır. Nabi Yağcı’nın, parti içindeki bütün devrimci çıkışlara karşı koyması, devrim beklentisine yönelik bir beklenti yerine reformlara dayalı bir politik strateji için canla başla çalışması ve sonunda da başarılı olması ise apayrıdır.
Dersler farklı farklıdır ve hâlâ Berktay'ın çaldıkları teneke sayılmıyorsa, Yaşar Kemal'in roman kahramanı köylünün elindeki arzuhale bakıp,"ölmüşüz de habarımız yokmuş" dediğini hatırlamalıyız.
Kimse ifade ettiklerimde hakaret aramasın, ben kim ne derse desin, Türkiye’nin sosyalist, komünist hareketini çarpıtmak için her türlü hüneri geliştirenlere ve bu hünerlerini bu alanda ve bu alanla bağlı yerlerde gösterenlere karşı, kendi bildiğimce, kişisel olarak tarih yazmaya çalışıyorum. Eğer Oya Baydar'ın her dediğinde, kişisel tarih çalışması tadında bilgiler alındığı yönlü övgüler bu alanda da uçuşursa, bu uçuşan övgülere konu olan bilgilerin yalana ve çarpıtmaya dayalı bilgiler olduğunu göstermek de benim kişisel tarih yazımım alanına girmektedir.
Fikret Uzun
23 Ağustos 2011
Berktay’ın, solun mirasının üçüncü parçası olarak örnek verdiği kişilere bak sen, Berktay’ı onunla ilgili de birkaç satır konuşmak üzere şimdilik bir kenara koyarsak ve M. Belge ile başlarsak, bunların kimler olduğunu çok daha iyi anlarız. Aslında hepsi bir olmuşlardır. Belgeye bakınca Danyalı görmek, Berktaya Bakınca Belgeyi görmek pek zor olmasa gerektir, Halil Belge ya da, Murat Çalışlar veyahutta Danyal Belge Berktay çığırmak yanlış olmaz diyoruz M.Belge’nin, tedrisatını kurduğu en önemli yer olan İletişim Yayınlarını hatırlamak yeter. Burası Kavala Holdingin sermayesi ile kurulmuştur ve Kavala'nın kendisi Helsinki Yurttaşlar Derneği kurucusudur, Murat Belge de öyledir, çok ilginç eski DİSK başkanı, şimdi CHP den vekil, Çelebi de bu derneğin, HYD, kurucusudur, holdingi ise en önemli silah ithalatçısıdır. M. Belge'nin aniden Milan Kundera aşkına tutulması da kayda değerdir. Adalet Ağaoğlu bile Kundera'dan üstününü görmediğini ilan etmiştir ki, Ağaoğlu'nun da aynı yurttaş derneğinin üyesi olduğunu biliyoruz. Ağaoğlu gibi, Belge de, Kundera’nın, bu çağın önemli bir yazarı olmaya aday olduğunu kaydederek." Çok iyi bilmediğimiz bir dünyanın özgül yaşantısını, bildiğimiz evrensel yazarların yeteneğiyle bize aktardığı için önemli ve kalıcı olmaya aday" diyor. Bu Çekoslovak göçmenini peygamberleştirmenin bir devlet politikası olduğu daha o zaman belli oluyor. Ama bilenler biliyor Kundera ,"bok" edebiyatı yapan, sosyalist mücadeleyi "pislik" olarak niteleyen ve durmadan "kitsch" tüküren bir sahte peygamberdir ama 12 Eylül rejimine yetiyor. Korku ile silemediği ahlakı Kundera ile silmek kolaylaşıyor. Belge gibiler, ihanetin bir alçaklık değil, bir özgürleşmek olduğunu yazan peygamberleştirilmiş ve yozlaşmışlığı model yapılan bu sahte aydının gönüllü müritleridir. Şimdi hepsi mürteci oldular ve sahtekârlıkta üstlerine yoktur, övündükleri budur. Solun mirasının üçüncüsü, bu övündükleridir ve model yapmaya devam ediyorlar.
M. Belge, Altan familyası gibi, Kürt sorununda da namlıdır. O da "Ver-Kurtul" culardandır. Ama Belge’nin bir de, 27 Mayısta babasının Yassıada'ya tıkılmış olması var ki, herhalde kini buradan gelmektedir. 2. cumhuriyetçiliği de buradan geliyor olsa gerektir. Belge’nin babasının, zamanında Şevket Süreyya Aydemir ile Kadro dergisini çıkarttığını biliyoruz. Daha sonra, Menderes’in propaganda işlerini yürüttüğünü de biliyoruz. Belge’deki döneklik sendromunu babasından gelen DNA lara bağlamak yerinde olsa gerektir. Burhan Belge,1930larda Kemalist solda,1950lerde Adnan Menderes’in yanında diktatoryal sağda yerini almıştı, Hitler’i de desteklediği kimi kaynaklarda vardır. 27 Mayısla da Yassıada'ya tıkılmıştı. Diğer yandan üvey anası Zsa Zsa Gabor var ki, Macar Yahudisidir ve ünlü bir aktristir. Zsa Zsa Gabor'un anılarını kaleme alan Wendy Leigh'in ‘One Lifetime Is Not Enough’ adlı kitabında, (Delacorte Yayınevi, New York, 1991) 9 kez evlenmiş olan, Zsa Zsa Gabor’un, Atatürk’ü ilk erkeği olarak anlattığını söylemektedir. Doğru mudur bilemeyiz, bunu bilecek olan taraflar da yaşamıyor. Murat Belge’nin bilip bilmediğini ise bilmiyoruz.
Ama ne ilginçtir ki, bu anlatılanı yalanlayan İLK KURŞUN gazetesidir. Murat Belgelerin ulusalcı Kemalist faşist olarak nitelediği bir dergi ya da gruptur.
İlk Kurşun gazetesi, Gabor’un, 1937′de bir TÜRK (evet Türk diyor ve Yahudi asıllıların Yahudi olmayanlarla izdivaç yapmadıklarını biliyoruz ama bir Macar Yahudisi ile evlenen Baba Belge Türk olmuş oluyor. İlk Kurşun için, belli ki bu önem taşıyor.) yüksek mimar olan Burhan Asaf Belge ile evlenerek Türkiye’ye geldiğini özellikle vurguluyor ve bu iddiaların doğru olamayacağını söylüyordu. Başka rivayetler de var elbette, mesela Atatürk’ün Zsa Zsa Gabor ile ilişkisinden hemen sonra hastalanıp öldüğü gibi ve insanın aklına ister istemez bu söylentilerin ağırlığı ile mi M. Belge Atatürk ve TC düşmanı çizgisine girmiş olabilir, sorusu geliyor. En azından, acaba! Diyoruz.
Halil Berktay, Danyal Oral Çalışlar ile birlikte ( Osman Cengiz Çandar’ı da unutmamak gerek, hatta Berktaylara eleştiri giydirse de pek bir hükmü yoktur, Gün Zileli’yi de buraya koymalıyız ) , zamanında Doğu Perinçek’in en çok güvendiği kişiler arasındadır ve Perinçeki en son ve sessizce bırakmışlardır. Birisi özgürlükçü İslam ve Ermeni uzmanı, diğeri Berktay, özgürlükçü solcu ve Ermeni tarihçisi oldular. Osman Çandar'ın İslamiyet merakı ise çok öncedir ve Cumhuriyet gazetesinde geliştirmiştir. Şimdi Oral Berktay beyi de, Halil Çandar beyi de sollamaktadır. Gün Zileli ise, aynı noktaya bastığını titizlikle gizlemekle beraber, Anti-Stalinizm ve anti Lenincilik üzerinden ,"biz biri birimizi biliriz, solun ( ki hâlâ kapitalizmi anlatıyorlar) mirasından kalan en doğru yerdeyiz" şarkısını söylemeye devam etmektedir.
Halil Çalışlar, zamanında Oral Berktay bey ile birlikte hep köylüyü öne çıkartıyorlardı ve o mağara senin bu mağara benim devrim arıyorlardı. Herhalde orada bulamayacaklarını bildikleri ve daha çok bulmak istemedikleri için olsa gerek, devrimi hep karanlıklarda aradılar. Şimdi hepsinin karşısındadırlar ve daha önce mağaralardan köylülere, "düşman oligarşidir" deyyu bağırırlarken, artık onların, oligarşinin, cephesinde teselli bulmaktadırlar ama pek çok mutludurlar, hiç inanmadıkları devrimin karanlıklardan çıkıp gelememesi ve oligarşinin eteklerinin altından çıkabilip, çiçek bahçelerinde gezinti yapabilmeleri en çok bekledikleri sonuç idi. Şimdi biz demiştik demeleri bundandır.
Dün aydını tüketmek, aydın olmaktan çıkartmak için kodlanan bu sahte solcular, aydını kırıp, devrim kapısından dönerken üzerlerine gelenleri de kılıçtan geçmişler ama aydını kırmayı ve devrim kapısına koşmaya devam edenleri kılıçtan geçirmeyi, solu devrim kapısını bulamayacak şekilde kırmak üzere yaptıkları için, yaptıklarını yeterli bulmayıp, solu topyekûn kırmaya devam etmişlerdir. Hâlâ devam ediyorlar ve artık cephaneleri tükendiği ama kırmaya hükümlü oldukları için zırvalamayı bile göze almaktadırlar. Sol içinde kalıp, yer yer ahmağa yatmaları bundandır.
Aydını olmayan bir solculuğu model yapmaya çalıştıkları apaçık ortadadır. Dün de, bu gün de, renklerinde, aydının düzene müdahale ederek iktidara gelmesini günah belletmeye çalışmak vardır. Bu nedenle ve korkuyla bu müdahalenin soldaki adı olan parti fikrine şiddetle karşı çıktılar ve önüne hep, Marksizm’e dayandırarak, sivil toplum örgütü misli particikleri çıkardılar. Şimdi hepsi, Küreselleşmenin emrindedir. Sivil toplum örgütlenmesi, tarihte de her zaman, toplumsal dinamikleri devlete bağlama aracı olmuştur. Bu gün küreselleşmenin dünya devleti perspektifi, sivil toplum ve tarikat örgütlenmelerine dayanmaktadır. “Zor”u ise hep vardır onu ayrı tutuyoruz.
Ortak noktaları mı, elbette var ve çok nettir, şimdi hepsi aynı yerdedir, İsrail’e, AKP ye, Fetullah Galen’e ve İslamcı Kürtlere pek çok yakındırlar. Bir şey daha var, en çok söz ettikleri insana, insanlık vermeyi reddediyorlar, tıpkı Kundera'nın roman kahramanı, başsız ya da köpek başlı insanları pek seviyorlar. Çünkü ancak öyle körler sağırlar ve dilsizler sürüsü, düzenle ittifak kurabilir ve işte bu nedenle Nazım’ı da artık yok saymak gerektiğinde birleşiyorlar. Nazım’ı, başsız ve beyinsiz resmedemedikleri için, Nazım resmini topyekûn kazımak istiyorlar. Oysa Nazım, sanki Halil Belgelere inat, BENERCİ KENDİNİ NİÇİN ÖLDÜRDÜ başlığıyla, "Delikanlım" diyordu,"Senin kafanın içi yıldızlar, karanlıklar kadar güzel, korkunç, kudretli ve iyidir." diye devam ederek "yıldızlar ve senin kafan kâinatın en mükemmel şeyidir" diyordu.
Oral Belge misli kafa taşıyanlar, buna pek bir öfkeleniyor. Bir başka ortak noktaları daha var ki, Oral Berktayların parçaladıkları şaşırtmacalı edebiyat bunun içindir ve artık hiçbir özenleri yoktur, çünkü kitlesel sürü yapma imalatının sonuna gelindiğini düşünmektedirler, kapitalizmin kendini çoktan feshettiğini ve "U" dönüşü ile tarihin gerisine, aynı topraklar üzerinden daha geri bir medeniyete döndüğünü, kendini mahkûm ettiğini de diyebiliriz, örtmeye çalışmaktadırlar.
Çünkü tek söyledikleri, onca şaşırtmacalı edebiyatlarına rağmen, sadece ve sadece "kapitalizmi sosyalizm yenemez" yani "benim efendimi kimse yenemez" ana fikridir. Evirip çevirip,"Sosyalizm mümkün değildir dememek" için,"sosyalizm de kapitalizmin bir versiyonudur" demektedirler ki, Berktay evirip çevirmede usta olduğu için, mülakat ona düşmüştür ve dediği, "piyasa ekonomisi ile özel mülkiyeti çıkar, işte sana sosyalizm" dir. Ve bunu derken sosyalizmin de eninde sonunda bir kapitalizm olduğunu ve moderniteden öteye gidemediğini öne çıkartıyor.( vurgusu Moderniteye de öfke bilediğini yansıtıyor ama Berktay’ın amacının da konuyu çorbaya çevirerek içinden çıkılmaz bir şekle sokmak olduğunu sezgisi ile konuyu dağıtmasına yardımcı olmak istemiyorum)Ama burada devreye, Dognati pregnata, yetişmek ve geçmek politikasını sokuyor ve "bu daha beter" diyor ki, böylece Leninizm’den pek bir nefret ettiğini, Leninsiz bir Marksizm’i daha kolay evirip çevirebileceğini düşündüğünü ele veriyor. Tarihsel geri kalmışlığı aştığı ve gelişmiş bir kapitalist ülkede beklenen devrimi, geri topraklarda gerçekleştirdiği ve gelmeyeceği yönde ümit taşıyanların oyununu bozduğu için ve şimdiye kadar için için, şimdi ise kusarak ve daha çok da, gelişmiş kapitalist ülkelere yetişip, onları geçmeyi başardığı için ve sadece bunun için kızdığını ama sosyalist bir düzenin ( her ne kadar sosyalist dönüşümleri gerçekleştiremese de) yıkılışından hiçbir üzüntü duymadığını aksine zil takıp oynadığını ama daha fazla devrimci ve daha çağa yakışır sosyalist olduğunu ise bu tarihsel gerçekliklere ama onların üzerini örterek bağlayıp öne çıkartması, dediğim gibi, sıradanlaşmış ama özünü kaybetmemiş sol/sosyalist düşünce taşıyan insanları şaşırtamıyor. Bütün cümleleri böyledir ve tekeller adına sıkıyor ve bir de aynı noktada birleşen tarihsel gericilik ile dinsel gericiliğin adına sıkmasını, öfkesinin kabarıklığının hâlâ devam ettiğinin yansıması olarak görmek gerekiyor. Sosyalizme düşmanlığını, daha fazla sosyalist olduğunu göstermeye çalışarak anlatıyor ama sadece müritlerinin aklını şaşırtabiliyor, çünkü şaşırtılmaya mahkûmdurlar, akıl taşıyan en sıradan insanın aklını ise şaşırtamıyor.
Marksizm’i yaşatan, canlı tutan ve bugüne taşıyan Rusya Marksizm’i ve Sovyet sosyalizmidir. Bu gün geldiğimiz noktada, Marks’ın düşüncesinin temellerinin çok sağlam biçimde ve ayakta durduğunu görmek için çok zeki olmaya ve çok fazla Marksist olmaya gerek olmadığını düşünüyorum. Yeter ki bağımsız bir akıl ve düşünme dinamiğine sahip olunsun.
İşaretlerine gelince, Sovyet deneyimi, sosyalist düzenin işçi sınıfının düzeni olduğunu pratik olarak ve yaşayabilir olarak gösterdi. İlkinin Paris Komünü olduğunu söylememe gerek yoktur ama yine de söylemiş oluyorum. Marks’ın düşüncesinde, İşçi sınıfı ile sosyalizmin özdeşliği pratik değil, teoriktir. Yani Marks, sosyalist düzenin işçi sınıfının düzeni olduğunu söylediği zamanda, bunun ikna edici kanıtları ve pratiği mevcut değildi.
Sovyet sosyalizmi, bunu çürütülmez bir biçimde kanıtlamıştır. Bu, Marks’ın düşüncesinin en temel biçimde ve en silinmez biçimde doğrulanmasıdır.
Emek süreçleri belirleyicidir. Eninde sonunda Türkiye’de ve bütün dünyada bütün kaygılar kaynağını burada buluyor ve bu sürecin belirleyiciliğinden kaygı duyanlar, bütün güçlerini bu sürecin önüne yığıyor. Emek süreci, Marks’ın düşünce sistemini doğrulamaya ve belirleyiciliğini korumaya devam ediyor. Bu doğru olmasaydı Amerikan askerlerinin Arap çöllerinde mevzilendirilmesine ve Türkiye’nin 12 Eylül rejiminin bütün politikalarını emek süreci üzerinde yoğunlaştırmalarına gerek olmazdı.
Bir işaret daha var, Tarihin lokomotifi, sınıf mücadelesi olmaya devam ediyor. Ve bu gerçekliğin üzeri bütün çabalara rağmen örtülemiyor ve bu bile, yani sınıf mücadelesini köreltmenin bütün gelişmiş ve gelişmemiş ülke politikalarının odak noktasını oluşturması, yalnızca ve yalnızca, sınıf mücadelesinin, tarihin ilerlemesinin lokomotifi olmaya devam ettiğinin göstergesidir. Murat Berktayların da Marksizm’den bir türlü çıkamamasını bu göstergeden saymak yerindedir.
Berktay da Marksizm’in bu üç temel noktasını biliyor, duyumsuyor ve hatta bundan korkuyor ve bunun için de, Marksizm’den çıkamıyor ama eviriyor çeviriyor, laflarını bu temel gerçekliklerin üzerini örtecek şekilde diziyor. Fakat kandırdıkları, kanmaya hazır olan müritleridir, akıl taşıyan ve aklı tutsak olmayan, onca ideolojik saldırı ve şaşırtma altında sıradanlaşmış ama özünü yitirmemiş insanları ise kandıramıyor. Aksine özünü canlandırıyor, onları çapsızlığını ve sahtekârlığını fark ettiği bu eski sol gömlekli aktörlerin put kırıcısı konumuna ilerletiyor.
Sona bırakmıştım ama böylece Berktay’ın üzerindeki eskimiş yaldızları kazımış oldum ve altından çıkanın koca bir yalan ve çapsız kalmış bir sahte aydın ve sahte solcu olduğunu göstermiş oldum. Gösterdim derken, görmeye ehliyeti olanları kastediyorum.
Danyal Oral Çalışlar mı, Murat Belge ya da Berktay mislidir. Danyalla devam ediyoruz, hepsini özgürleştiriyoruz. Daha doğrusu ne kadar özgür olduklarını ve o derece solun içinde sola ihanet etmeye devam ettiklerini göstermeye çalışıyoruz. İstedikleri budur, ihaneti ve sola düşmanlığı bir potaya sokmak ve sol adına model yapmak.
Danyal mı? Diye sormuştuk, Danyal bey, Oral Çalışlar, sanırım bu ismini pek sevmiyor o nedenle pek kullanmamaktadır, pek duymuyoruz yani, Emin Çölaşan'ın Hürriyet gazetesinde yayınladığı liste bir yana, Dava arkadaşlarından Hasan Yalçın’ın kaleminden de aktarılıyor ki, bir Amerikan ya da Alman kuruluşundan Dolarla takviye edilmiş "aydın madalyası " alanların başında geliyor. Listede Ertuğrul Kürkçüyü de görüyoruz, görmeseydik şaşardık diyoruz, aynı yerdedir ve Oral bey, Danyal Çalışlar, sadece bin dolar aldığını bizzat kendisi deklare ediyor.
Hasan Yalçın’ın aktardığına göre, daha sonra kendisine köşe verecek olan Cumhuriyet Gazetesini kaynak göstererek,1999 yılında Abdullah Öcalan'la gerçekleştirdiği bir mülakatı kitaplaştırdığı için DGM de 13 ay hapis cezasına çarptırılmış ve bu cezayı Amerika'nın Sesi radyosu 56 dilde protesto ediyordu. Aynı anda TÜSİADın o zamanki başkanı Erkut Yücaoğlu, Oral Çalışlar’ la Tarsus Amerikan Kolejinden arkadaş olduğunu deklare ediyordu. Hürriyetten Hadi Uluengin, milli ve ünlü dönektir, köşesinde Çalışlar’ın şerefine kadeh kaldırıyordu. Her yerde bir Oral Çalışlar aşkı baş gösteriyordu.
Ardından Almanya’dan gelen bir davet ile şansı döndü. Çağıran ve götüren "Hamburg Sosyal İncelemeler Vakfıdır" Oral Çalışlar’ın kafası gövdesinde mi tespit etmeye çağırıyorlar. Kafası gövdesinde olmayan aydın modeli temel hedeftir. Vakfın finansörü, sigara tekeli Philips Reemstamdır. İşleri organize eden, Vakfa bağlı aynı isimli enstitüden, Türkiye’yi Ermeni soykırımcısı ilan eden DR. Tessa Hoffmann var. Nazilerin, gaz odalarını Türklerden öğrendiğini söyleyen ünlü Alman istihbaratçı. Alman gizli servisi BND nin Türkiye-Kafkaslar masası şefi. Tıpkı Amerikan masa şefi Fuller gibi. Hasan Yalçın, Danyal Oral Çalışlar, artık Herr Daniel olmuştur diyor. Sonra Daniel Oral Çalışlar’ın Murat Belgelerle ve Berktaylarla aynı noktada birleşecek olan serüveni başlıyor. Şimdi o noktadayız ve Berktay net olarak ortaya koyuyor.
Sırada, Oya Baydar var, Aydın Engin’in zevcesidir, ya da Aydın Engin onun kocasıdır, aynı kapıya çıkıyor. Behice Boran'dan izinle aniden 1974 yılında, Hikmet Kıvılcımlı’yı öne çıkartan bir dinamikle TSİP’İN kurucularından oluyor. İzin faslı kendi söylemidir, kitabında var, sormuş ve Boran Kurabilirisiniz demiş, pek inandırıcı olmasa da, kendisini bağlar. Önemli olan, TKP nin pek itibar etmediği Kıvılcımlı’yı bayrak ederek aniden kurulan bir TSİP in olmasıdır. Kurulmuştur ve Belki daha kuruluş tamamlanmadan, Oya Baydar'ın rüzgârı TKP ye dönmüştür. Belki kurmak, Oya hanımı kesmemektedir ve daha derindekini, en illegalini ve elbette en yüksektekini aramak, Oya hanım için daha büyük bir komünist dalganın üzerine binmek mislidir. Olabilir ve olmuştur, aramış bulmuş ve TKP ye girmiştir. Aydın Engin de aynı yerde aynı rüzgârdadır. Birliktedirler demek istiyorum. Politika gazetesi bu karededir. Öncesinde Yeni Ortam var. Ve arkasından Vedat Dalokay'dan satın alınarak Maden-İş’e geçen ama bir süre sonra, yani bir süre TKP nin yayın organı olarak devam edip, iflas eden Politika geliyor. Oya hanım ve Aydın Engin Bey iflas etmemiş, sol mecralarda dolaşmaya devam etmişlerdir. Sol dalgayı pek seviyorlar.
Oya Baydar, Aydın Engin çifti, sol dalga olmazsa gelecek olmadığını da biliyor. Sol dalgada kalmaları, onlar için yükselen her dalgaya binebilmelerinin anahtarıdır. Oya hanımın yazar olması da, solda anılması da, dalgaya zamanında binmesi ve zamanında inmesi iledir. Üniversitede verdiği tezlerini üniversite hiç almamıştır, tezlerini indiği bindiği dalgalara vererek bu açığı kapatmaktadır. Kapatabiliyor mu, hiç sanmıyorum. Ancak indiklerine de, bindiklerine de küfür ederek bu açığı kapatmaktadır diye düşünebiliriz. Artık hiçbir dalgaya binemiyor, çünkü dönekliğin zirvesinde, en gelişmiş noktasındadır, mürtecidir ve conserve olmuştur. Erguvanlı bir kitabı vardı, pek bir övdüler, sonra herhalde en sondur, Melek hanımla birlikte, iskambil kâğıdının kupa kızları misli bir kapakla yeni bir kitap çıkarttı, bu da çok bir övüldü ve tek yergi, dizin eksikliğidir.
Kitaptaki süslemelerinden biri, işkencelerini, işkence görmediğinin üzerini örterek tasvir etmesidir, model solcu olmak için gerekiyor. Gözünü bağlayıp, işkence aletleri önünde, bir tokat atarak sorguya çekilmesi Oya hanımın tek işkence macerasıdır ama o tasvirini genişletiyor. Oya, işkencecisine "terbiyeli ol " diyor ve tokadı yiyor,"Bu kötü muamele, işkence, ona iyi gelmiş",öyle söylüyor. Ve "onca saat, onca kötülük çişi bile gelmemiş". Bunu da Oya Hanım söylüyor. Best seller yazan Oya Baydar budur. Otur demişler ve oturmamış, direngenliği budur ve tekmeyi yiyip oturmuş, muhtemelen bu da iyi gelmiştir. Ve gördüğü işkenceleri anlatmak zor gelirmiş ve bilirmişiz ama o devam ediyor,"Dayak, tokat, tehdit, yere atıp tekmeleme, başını duvara çarpma, işkence feryatları dinletip daha fazlasını yaparız demeler, bunların hepsi oldu" diyor. Çok fena işkence görmüş ve bu işkenceler ona iyi gelmiştir.
Şimdi Oya hanımı, elektrik alanlar, falaka ile tımar edilenler, Cop sokulanlar, Filistin askısını tanıyanlar, tabutluklarda boyu kısaltılanlar pek bir acıyarak vah vahlıyarak okumaktadır. İç çekiyorlar mıdır, bilmiyoruz. Dediğine bakın, bir ara " ...CHP gençlik kollarında" imiş,"slogan atmış, çok geniş bildiri dağıtmış, yer yer gösteri ve protestolar planlamış". Hem yalandır ve hem de sol rüzgârın CHP de yüksek olduğunu düşündüğü bir zamanda CHP dalgasına binmenin hayalini taşıdığını yansıtmaktadır. CHP de, üniversite kantininde DP li sağ öğrencileri halk adına yargılamışlar. Böyle söylüyor. CHP ye hiç uymuyor. Oya Baydar süslemelerine devam ediyor, o mahkemelerde bulunanlardan bazılarının,Ergenekon davasının avukatı olduklarını ekliyor. Bir hocamız vardı, severdik, onu aklıma getirdi. Sanırım yetmişli yaşlarda idi, çok net görünüyordu, herhalde Oya Baydar yaşındadır, yaşını gizlemeyi bir savunma mekanizması sayıyor gibiydi, sordurmazdı da, söylemezdi de. Tek bir kitabı var ve tezdir ama kabul edilmiştir. Biyografisinde doğumsuzdur. Kitabı yazarken ve yazmak için dünyaya gelmiş gibidir. Oya Baydar da herhalde böyledir ki, süslemelerindeki masalların geçtiği tarih 1960 iken, şimdi elli yıl olmuştur ve o halk mahkemecisileri şimdi herhalde 70li yaşlardadır ki, öyle birilerini, hem de CHP den göremiyoruz.
Ve Oya Baydar, her şeyin farkındadır, kimsenin dediklerini yemeyeceğinin farkındadır yani ve o nedenle olsa gerek," yeni bir dünyanın kurulmakta olduğunu kabullenemeyen Ortodoks çevrelerden kimlerin neler söyleyeceğini biliyorum" diyor ve ekliyor "Biri burjuva, diğeri küçük burjuva, iki tuzu kuru kadın oturmuş dönek, dönek konuşuyorlar" diyeceklerini söylüyor. Bu dediklerini de okuyan "Ortodoksların", "Peki ya nasıl konuşuyorsun? " diye de ilave edeceklerini eklemeyi ise unutmuş görünüyor.
Ben ise hiçbir zaman komünist görmediğim, hatta asla solcu görmediğim bu, döne döne nereye savrulduğunu dahi göremeyen kadına, ancak "hadi oradan sen kimi kandırıyorsun" diyorum, hem dedikleri için ve hem de dediklerini yerleştirdiği defteri, bir edebi eser gibi yutturmaya çalıştığı için.
İşte Berktay'ın övgü ile ve modelleştirerek öne çıkardığı soldan miras kalan üçüncü parça, bu "yok" hükmündeki, dönekliğin zirvesinde olan, içlerinde taşıdıkları bir başka miras artığının dediği gibi,"öyle bir dönmüşler ki, döndükleri yerde bile olmadıklarını" görememektedirler, artık düzenin konservesi olmuş sahte aydınlardır.
Bazıları daha önde ve Mürteciliği daha öncedir, bazıları geriden gelmekte ve mürteci olmak için ne kadar çırpınırsa çırpınsın liyakatlerinin boyu kısa kalmaktadır ve o nedenle daha büyük yalanlarla mülakatçılara malzeme verecek cümleleri kitaplarına serpiştiriyorlar. Ve o nedenle değnekçi misli övgücüleri hazırdır. Kitaplarını Ortodoks solcuların, bunu aklını kaybetmemiş veya aklı geriletilmemiş solcular, olarak almak yerindedir, okumayacağını bildiği için, mürtecilik basamaklarını tırmandığının işaretlerini ilgili alanlara vermek istiyor ama yine de pek fazla gören olduğunu sanmıyorum. Çünkü çokturlar ve bazılarının konserveliği, daha sonra ortalığa yayacağı koku üzerinden Ortodokslukta direnenleri çuvala doldurmak için buzdolabında bekletiliyor.
Oya hanımın, hep yükselen dalgalara bindiğini ve şimdi en son yükselen dalganın üzerinde olduğunu, yükselen dalga dinsellik, gericilik ve osmanizasyondur, feodalizmle aynı yerdedir ve Türkiye’de öne çıkan figürleri, İsrail, AKP, Fetullah ve gericileştirilmiş Kürtlerdir, gösterdiğimi sanıyorum.
Oya Çalışlar Hanım da, Murat Berktaylar gibi, bu yükselen dalganın üzerine binmektedir. Tıpkı Ajda Pekkan’ın, Türkiye’nin 3ncü sırada olduğu yoksulluk rüzgârının üzerine binip Somali'ye gitmesi misli binmektedir. Ajda hanımefendi, güzel zannettiği sesiyle şarkı söylemekte; Oya hanım, güzel dizdiğini zannettiği cümlelerle yalan sıkmaktadır. İkisi de aynı yerdedir. İkisi de eninde sonunda bu dalgadan düşecek ve binecek başka dalga bulamayacaktır. Bunu görüyoruz.
Berktay’ın, Marks’tan bir türlü çıkamadığı halde, Marksist bir tonda, Marksizm’in kurucularının dediklerini evirip çevirmesi, Dühring'le yarış etmesi ve dahi, yine de asıl hınzırlığı Lenin’e ve Leninizm’e yüklemesi, bunu düne kadar içten içe, şimdi ise kusarak yapması, bu dalgayı kaybederlerse, binecek başka dalga bulamayacaklarının bilincinde olduğunu gösteriyor.
Zülfü Dicleliye gelince, yıllar önce, TBKP üzerine topladıkları bir sempozyumda dedikleri yeteri kadar öğretici idi ve bundan geri durmuş değildir, aksine biraz daha ileri gidip, vazgeçtiği sosyalizmden vazgeçmek gerektiğini, o gün, insanların artık sosyalizm mosyalizm konuşmadıklarını, böcekleri, çiçekleri konuştuklarını şahit göstererek öne çıkartırken, bu gün sosyalizm düşmanlığını gizlemeden, yeni bir sol gerektiğini ve bunun da, Liberalizm ya da Neo -Liberalizm olduğunu Müritlerine ya da Kuyerel cemaatine anlatmaktadır. Başka kimsenin ciddiye aldığını sanmıyorum ve Zülfü'ye fazla yer ayırmamış oluyorum. ABD-AB emperyalizminin oyunlarına,12 Eylül rejiminin yeni versiyonu ile diktatoryal bir feodal yapılanmasına, bu çerçevedeki bütün işbirlikçilere dikkat çekenleri TÜSİADçı, Milliyetçi ve hatta faşist Kemalist yollu yaftalarlarken, Dün TÜSİAD ın başkanlığını yürüten ve YENİ DEMOKRASİ hareketi ile politikaya atılan eril Boyner'in, şimdilerde ise, AKP nin 12 Eylül rejiminin yeni versiyonu olan dinci-feodal diktatoryal konuşlanmasının, yönetenler cephesindeki konsensüsü sağlamak üzere, hukuksal dayanağını oluşturmaya kapı açacak olan ve yine TÜSİADın patronu olan dişi Boyner'in Anayasa değiştirme çalışmalarının sadık izleyicisi ve destekçisi olmayı solculuk olarak yutturmaya çalışanları kim ciddiye alabilir ki, müritlerinden başka.
Ancak itiraf etmeliyim ki, bir süredir ben ciddiye alıyordum ve bu şaşırtmaca içindeki sahte sol gömleklilerin müritleri üzerindeki çalışmalarının, müritleri ile bulaşık dolaşan kimi sıradanlaşmış ama özünü kaybetmemiş olduğuna inandığım insanların da aklını bozacaklarını düşünüyor ve ideolojik şaşırtmalarını çürütmeye çalışıyordum, oldukça etkili olduğumu, sık sık ve çok mantıksız hakaretlere ve engellemelere maruz kaldığım için görebiliyordum. Ama artık, ilan ettiğim üzere, ahmaklıkta diretenlerle, sahtekârlıkta yarış edenlerin arasında kıl kadar bile fark kalmamıştır, o nedenle sadece ve sadece, Engels’i takip ederek, Murat Berktay ya da Oral Baydar misli Marksizm’i evirip çevirerek, Lenin’i baş müsebbip göstererek, bu toprakların sol/sosyalist hareketinin tarihini çarpıtarak, bir taraftan mürteciliklerini gizlemeye çalışırken, diğer taraftan mürteciliklerini model göstermeye çalışanların üzerine ANTİ-DÜHRİNG sıkıyorum. Sıktığım vardır ve henüz savunmaya geçmemişlerdir. Zırhları var ve sıktıklarım belli ki deymiyor. Sıktıklarım sadece Dühring müsveddelerine bir ok mudur ve hiç mi deymeyecek? Dühring'in Zırhı daha kalındı ve üstüne üstlük, önünde Alman Komünistlerinin en ileri gelenleri kalkan olarak duruyordu ki Engels farkındadır, Dühring’e sataşmayı, bir ekşi elmayı ısırmak olarak görmektedir. Ama Engels öyle bir ısırdı ki bu ekşi elmayı, ok misli yönelttiği okları, aynı şimdi olduğu gibi, Dühring’e deymedi, çünkü Dühring bu okların deymesini sessizlikle önledi amma ve lakin sıktığı oklar, Alman komünistlerinin kafasında şimşekler çaktırdı ve Engels’in haklılığı, Dühring’in paçavra durumu bütün netliği ile ortaya döküldü. Fakat asıl ortaya dökülen, Alman komünistlerinin tam olarak özümseyemedikleri Tarihsel ve Diyalektik materyalizmdir ve Alman Komünistler pek bir güzel özümsemiş oldular. Bize de, Engels’ten en değerli miras misli, ANTİ-DÜHRİNG gibi bir tuğla kalınlığında yapıt kaldı. Eksiği var mıdır, vardır mutlaka ama görmek ve tamamlamak, tamamlama cesareti ve bilgisi olanlara düşecektir. Berktayları bunun dışında ve karşısında sayıyoruz.
Buraya kadar dizdiğim cümleler de, Dühringvari zırvalayanlar için, ortaya sıktığım ANTİ-DÜHRİNG tir. Engels’e şükranlarımla tekellerin ideolojik silahları olarak, akıl bozucu ideolojik sis bombası atanlara, bütün Dühring müsveddelerine ANTİ-DÜHRİNG sıkmaya devam ediyorum.
Az kalsın Nabi yağcıyı unutuyordum, gerçi Nabi'ye dair söylenmedik bir şey kaldı mı bilmiyorum ama yine de bir iki cümle kurmazsak olmaz herhalde.
Nabi Yağcı’nın, Yeni Çağ dergisinin 17.sayısındaki "Yeniden örgütlenme görevi" başlıklı yazısında,"1973–1980 döneminde TKP nin elinde olanaklar var olduğu halde, demokrasi ve demokratik haklar için CHP ile işbirliği yapılmadığı için eleştirilmesi gerektiğini" söylediğini ve " parti, kısaca aşırı muhalefet partisi konumundaydı. Tüm devrimci sola egemen olan sol sekter çizgi bizde de egemendi. Temel politika ya da temel politik strateji devrim beklentisine dayalı idi." dediğini hatırlatmanın yeterince öğretici ve aydınlatıcı olduğunu düşünerek;
Bu söylediklerinin aslında Nabi Yağcı’nın İ.Bilen'e yükledikleri olduğunu; Oysa Nabi Yağcı’nın, CHP ile yakınlaşmak için elinden ne gelirse yaptığını, sadece DİSK teki uzmanlığı sırasındaki faaliyetlerini, yani DİSKi nasıl, DİSKin tepesine yetkili sorumsuzlar olarak paraşütle inip, bir sürü manevra ile DİSK’teki sosyalist sendikacıları tasfiye etmeleri bir yana, Genel-İş in kitleselliğini de kullanarak CHP üzerinden Burjuvaziye teslim etmelerini hatırlayarak görebilmenin mümkün olduğunu söyleyebiliyorum. Bu gün bu gerçeklik çok daha net olarak önümüzdedir ama söz gümüşten de geri düşürülerek, paslı teneke misli orta yerde bırakıldığı için, sükûtun altınlığı peşinde koşmak en geçer hüner haline gelmiştir ki, kimseden bir söz çıkmamakta, söz söyleyenler ise teneke çalıyor misli kabul edilmektedir.
Nabi Yağcıların, DİSK’teki hünerleri budur ve ayrıdır. Nabi Yağcı’nın, parti içindeki bütün devrimci çıkışlara karşı koyması, devrim beklentisine yönelik bir beklenti yerine reformlara dayalı bir politik strateji için canla başla çalışması ve sonunda da başarılı olması ise apayrıdır.
Dersler farklı farklıdır ve hâlâ Berktay'ın çaldıkları teneke sayılmıyorsa, Yaşar Kemal'in roman kahramanı köylünün elindeki arzuhale bakıp,"ölmüşüz de habarımız yokmuş" dediğini hatırlamalıyız.
Kimse ifade ettiklerimde hakaret aramasın, ben kim ne derse desin, Türkiye’nin sosyalist, komünist hareketini çarpıtmak için her türlü hüneri geliştirenlere ve bu hünerlerini bu alanda ve bu alanla bağlı yerlerde gösterenlere karşı, kendi bildiğimce, kişisel olarak tarih yazmaya çalışıyorum. Eğer Oya Baydar'ın her dediğinde, kişisel tarih çalışması tadında bilgiler alındığı yönlü övgüler bu alanda da uçuşursa, bu uçuşan övgülere konu olan bilgilerin yalana ve çarpıtmaya dayalı bilgiler olduğunu göstermek de benim kişisel tarih yazımım alanına girmektedir.
Fikret Uzun
23 Ağustos 2011
16 Haziran 2011 Perşembe
İŞÇİ SINIFI 15-16 HAZİRANIN 41.YIL DÖNÜMÜNDE VARLIĞINI DA TARİHSEL VE DEVRİMCİ ROLÜNÜ DE KORUMAKTADIR.
İŞÇİ SINIFI 15-16 HAZİRANIN 41.YIL DÖNÜMÜNDE VARLIĞINI DA TARİHSEL VE
DEVRİMCİ ROLÜNÜ DE KORUMAKTADIR.
15-16 Haziran büyük işçi direnişi, işçi sınıfının gücünü, en cılız
zannedildiği ve hatta adının onun adına devrimciliğe soyunanlarca bile
pek anılmadığı bir zamanda, direnme ve mücadele yeteneğini kanıtlayan
önemli bir tarihsel olgudur. İşçi sınıfı,15-16 Haziran olayları ile
demokratik hakların en güçlü savunucusu olduğunu, kazandığı haklardan
kolay kolay vazgeçmeyeceğini açıkça göstermiştir.
Bu büyük işçi direnişi, işçi sınıfının gücüne ve öncülüğüne
inanmayanlara, sosyalist hareketi küçük burjuva unsurların peşine
takmaya çalışanlara, işçi sınıfını inkâr edenlere verilen net bir cevap
oldu.
15-16 Haziran büyük işçi direnişi, işçi sınıfının ekonomik bilinç
düzeyini aşmakta olduğunun göstergesi olmuştur.
Bu noktada, Engelsin şu sözü önemlidir; " İŞÇİ SINIFININ EGEMEN
SINIFLAR KARŞISINA BİR SINIF OLARAK ÇIKIP, ONLARI SIKIŞTIRDIKLARI HER
HAREKET, APAÇIK POLİTİK BİR HAREKETTİR."
15-16 Haziranın anlamını daha da iyi anlayabilmek için, Lenin'in şu
sözleri de kayda değerdir; " ...İŞÇİLER, TEK TEK FABRİKA SAHİPLERİ
YERİNE, TÜM KAPİTALİST SINIF VE ONA YARDIM EDEN HÜKÜMETLE KARŞI
KARŞIYAYDI, KAPİTALİST SINIF, İŞÇİ SINIFINA KARŞI MÜCADELEYE GİRİYOR,
GREVLERE KARŞI GENEL TEDBİRLER ALIYOR, HÜKÜMETİ, İŞÇİ SINIFININ
ALEYHİNE KANUNLAR ÇIKARTMAYA ZORLUYORDU."
Evet,15-16 Haziran büyük işçi direnişi, sahte devrimcilere yaşattığı
telaşı, Demirel hükümetine de yaşatmış, açıkça panik içinde olduğunu
gizlemeden, hemen İstanbul ve Kocaeli bölgesinde sıkıyönetim ilan
etmişti. Anayasa tümüyle aykırı olan bu yasayı meclisten, muhalefetle
birlikte bir çırpıda geçiriverdi. (Tıpkı, Libya'ya asker
gönderilmesinin meclisten geçmesi için, sorgusuz sualsiz muhalefetle
birlikte hükümetin ittifak içine girdiği gibi) DİSK yöneticileri ve
yüzlerce işçi İsyan gerekçesiyle tutuklandı ve sıkıyönetim
mahkemelerinde yargılandı. Sendikalara ve TİP binalarına baskınlar
yapılarak aramalar yapıldı. Ama direnişin helezonik yansımaları devam
ediyordu,15-16 Haziran günlerinin sıcaklığı gibi olmasa da, işçiler
sıkıyönetime rağmen, direnişten vazgeçmediler. Burjuvazinin korkusu ve
hıncı dinmiyordu, toplu işten çıkarmalarla cevap verdi. Ancak, bu
cevap da, sendikalaşmaya yönelik anti-demokratik yasalara karşı
direnişi kırmadı, CHP geri adım attı ve yasa değişiklikleri
gerçekleştikten sonra, anayasa mahkemesine başvurdu ve mahkeme yasayı
iptal etti.
İşçi sınıfının 15-16 Haziran direnişi başarısını DİSKi kapattırmayarak
ve daha da güçlenmesi ile gösterdi.
15-16 Haziranın en önemli yanı, Türkiye'de burjuvazinin ve işçi
sınıfının, ülkenin somut siyasal pratiğinde geçerli olan gücünü, yine
Türkiye içinde diğerine göre değerlendirmek gerektiğini gerçeğini
somutladı. Yani Türkiye işçi sınıfını, söz gelimi, Fransız işçi sınıf
ile karşılaştırarak değil, Burjuvazinin gücü ile karşılaştırarak
değerlendirmek gerektiğini, böyle yaparak( yani Fransız işçi sınıfı
ile karşılaştırarak) işçi sınıfından umudunu kesenlere gösterdi.
Ama daha önemlisi, işçi sınıfının varlığının, beraberinde, kendi
başına ve doğrudan doğruya işçi sınıfının bağımsız hareketini
getirmediğini görmek için önemli bir açıklık sağladı.
Engelsin," İşçi sınıfının bağımsız hareketi için gerekli olan
koşullar, sanayi burjuvazisinin iktidarı alıp, devleti kesin
denetimine sokmasıyla oluştuğu "yönlü öngörüsünü doğrulayan bir
gerçekliği ortaya çıkardı. İşçi sınıfının, bundan önce de var olduğu
ancak, burjuvazinin çeşitli kesimleri arasındaki mücadelelerde ikincil
ve yan bir unsur olarak var olduğu görülmüş oldu.
Bu gerçeklik, teorik bakış eksik olunca, işçi sınıfının yokluğunun
kanıtı sanılmaktadır. İşte bu yanılgı, bu gün de ve üstelik o
günkünden çok daha fazla işçi sınıfının var olduğuna dair işaretler
olduğu halde devam eden, işçi sınıfından uzaklaşmanın bahanesi olarak
varlığını korumaktadır.
Bu büyük işçi direnişinin sonrasındaki ve yıllara uzanan deneyimleri
olarak önümüze getirdiği bir diğer önemli gerçeklik ise, baskı ve
terörün, burjuvazinin işçi sınıfına karşı değişmez silahı olduğunu,
ancak, sınıf mücadelesinin ve nesnel koşulların, burjuvaziye başka
silahlar edinmesini gerekliliğini de göstermiş ve bunlardan en önde
geleni, işçi sınıfından yana görünüp, işçi sınıfı hareketini
dizginlemek olarak kendini göstermesidir. Başka bir ifadeyle, işçi
sınıfı hareketini, belirli sınırlar içine kilitlemek biçiminde kendini
göstermesidir. Bu gün hâlâ devam eden bu dinamik, burjuvazinin,
tekellerin pek bir sevdiği ve daha 12 Eylül öncesinden, CHP üzerinden
burjuvaziye teslim edilen DİSK eliyle sürdürülmektedir.
15-16 Haziran ertesinde, o güne kadar DİSKi ve işçi sınıfının sendikal
hareketini yok etmek için yasa çıkarmaya çalışanlar, Disk'e katılarak
DİSK i burjuvazinin kuyruğuna takmaya çalışmışlar ve bu çabalarında
başarılı olarak, DİSKi CHP üzerinden burjuvaziye teslim etmişlerdir.
İşçi sınıfı,12 Eylülü, burjuvaziye teslim edilmiş bir DİSK ile
karşılamıştır.
Bu tarihsel gerçekliği,15-16 Haziranın 41.yıldönümünde, işçi
sınıfından kilometrelerce uzağa kaçtıkları için, varlığından bihaber
olmakta ve işçi sınıfından umudunu kesmekte direnenlere ithaf
ediyorum.
Saygılarımla
Fikret Uzun
16 HAZİRAN 2011
DEVRİMCİ ROLÜNÜ DE KORUMAKTADIR.
15-16 Haziran büyük işçi direnişi, işçi sınıfının gücünü, en cılız
zannedildiği ve hatta adının onun adına devrimciliğe soyunanlarca bile
pek anılmadığı bir zamanda, direnme ve mücadele yeteneğini kanıtlayan
önemli bir tarihsel olgudur. İşçi sınıfı,15-16 Haziran olayları ile
demokratik hakların en güçlü savunucusu olduğunu, kazandığı haklardan
kolay kolay vazgeçmeyeceğini açıkça göstermiştir.
Bu büyük işçi direnişi, işçi sınıfının gücüne ve öncülüğüne
inanmayanlara, sosyalist hareketi küçük burjuva unsurların peşine
takmaya çalışanlara, işçi sınıfını inkâr edenlere verilen net bir cevap
oldu.
15-16 Haziran büyük işçi direnişi, işçi sınıfının ekonomik bilinç
düzeyini aşmakta olduğunun göstergesi olmuştur.
Bu noktada, Engelsin şu sözü önemlidir; " İŞÇİ SINIFININ EGEMEN
SINIFLAR KARŞISINA BİR SINIF OLARAK ÇIKIP, ONLARI SIKIŞTIRDIKLARI HER
HAREKET, APAÇIK POLİTİK BİR HAREKETTİR."
15-16 Haziranın anlamını daha da iyi anlayabilmek için, Lenin'in şu
sözleri de kayda değerdir; " ...İŞÇİLER, TEK TEK FABRİKA SAHİPLERİ
YERİNE, TÜM KAPİTALİST SINIF VE ONA YARDIM EDEN HÜKÜMETLE KARŞI
KARŞIYAYDI, KAPİTALİST SINIF, İŞÇİ SINIFINA KARŞI MÜCADELEYE GİRİYOR,
GREVLERE KARŞI GENEL TEDBİRLER ALIYOR, HÜKÜMETİ, İŞÇİ SINIFININ
ALEYHİNE KANUNLAR ÇIKARTMAYA ZORLUYORDU."
Evet,15-16 Haziran büyük işçi direnişi, sahte devrimcilere yaşattığı
telaşı, Demirel hükümetine de yaşatmış, açıkça panik içinde olduğunu
gizlemeden, hemen İstanbul ve Kocaeli bölgesinde sıkıyönetim ilan
etmişti. Anayasa tümüyle aykırı olan bu yasayı meclisten, muhalefetle
birlikte bir çırpıda geçiriverdi. (Tıpkı, Libya'ya asker
gönderilmesinin meclisten geçmesi için, sorgusuz sualsiz muhalefetle
birlikte hükümetin ittifak içine girdiği gibi) DİSK yöneticileri ve
yüzlerce işçi İsyan gerekçesiyle tutuklandı ve sıkıyönetim
mahkemelerinde yargılandı. Sendikalara ve TİP binalarına baskınlar
yapılarak aramalar yapıldı. Ama direnişin helezonik yansımaları devam
ediyordu,15-16 Haziran günlerinin sıcaklığı gibi olmasa da, işçiler
sıkıyönetime rağmen, direnişten vazgeçmediler. Burjuvazinin korkusu ve
hıncı dinmiyordu, toplu işten çıkarmalarla cevap verdi. Ancak, bu
cevap da, sendikalaşmaya yönelik anti-demokratik yasalara karşı
direnişi kırmadı, CHP geri adım attı ve yasa değişiklikleri
gerçekleştikten sonra, anayasa mahkemesine başvurdu ve mahkeme yasayı
iptal etti.
İşçi sınıfının 15-16 Haziran direnişi başarısını DİSKi kapattırmayarak
ve daha da güçlenmesi ile gösterdi.
15-16 Haziranın en önemli yanı, Türkiye'de burjuvazinin ve işçi
sınıfının, ülkenin somut siyasal pratiğinde geçerli olan gücünü, yine
Türkiye içinde diğerine göre değerlendirmek gerektiğini gerçeğini
somutladı. Yani Türkiye işçi sınıfını, söz gelimi, Fransız işçi sınıf
ile karşılaştırarak değil, Burjuvazinin gücü ile karşılaştırarak
değerlendirmek gerektiğini, böyle yaparak( yani Fransız işçi sınıfı
ile karşılaştırarak) işçi sınıfından umudunu kesenlere gösterdi.
Ama daha önemlisi, işçi sınıfının varlığının, beraberinde, kendi
başına ve doğrudan doğruya işçi sınıfının bağımsız hareketini
getirmediğini görmek için önemli bir açıklık sağladı.
Engelsin," İşçi sınıfının bağımsız hareketi için gerekli olan
koşullar, sanayi burjuvazisinin iktidarı alıp, devleti kesin
denetimine sokmasıyla oluştuğu "yönlü öngörüsünü doğrulayan bir
gerçekliği ortaya çıkardı. İşçi sınıfının, bundan önce de var olduğu
ancak, burjuvazinin çeşitli kesimleri arasındaki mücadelelerde ikincil
ve yan bir unsur olarak var olduğu görülmüş oldu.
Bu gerçeklik, teorik bakış eksik olunca, işçi sınıfının yokluğunun
kanıtı sanılmaktadır. İşte bu yanılgı, bu gün de ve üstelik o
günkünden çok daha fazla işçi sınıfının var olduğuna dair işaretler
olduğu halde devam eden, işçi sınıfından uzaklaşmanın bahanesi olarak
varlığını korumaktadır.
Bu büyük işçi direnişinin sonrasındaki ve yıllara uzanan deneyimleri
olarak önümüze getirdiği bir diğer önemli gerçeklik ise, baskı ve
terörün, burjuvazinin işçi sınıfına karşı değişmez silahı olduğunu,
ancak, sınıf mücadelesinin ve nesnel koşulların, burjuvaziye başka
silahlar edinmesini gerekliliğini de göstermiş ve bunlardan en önde
geleni, işçi sınıfından yana görünüp, işçi sınıfı hareketini
dizginlemek olarak kendini göstermesidir. Başka bir ifadeyle, işçi
sınıfı hareketini, belirli sınırlar içine kilitlemek biçiminde kendini
göstermesidir. Bu gün hâlâ devam eden bu dinamik, burjuvazinin,
tekellerin pek bir sevdiği ve daha 12 Eylül öncesinden, CHP üzerinden
burjuvaziye teslim edilen DİSK eliyle sürdürülmektedir.
15-16 Haziran ertesinde, o güne kadar DİSKi ve işçi sınıfının sendikal
hareketini yok etmek için yasa çıkarmaya çalışanlar, Disk'e katılarak
DİSK i burjuvazinin kuyruğuna takmaya çalışmışlar ve bu çabalarında
başarılı olarak, DİSKi CHP üzerinden burjuvaziye teslim etmişlerdir.
İşçi sınıfı,12 Eylülü, burjuvaziye teslim edilmiş bir DİSK ile
karşılamıştır.
Bu tarihsel gerçekliği,15-16 Haziranın 41.yıldönümünde, işçi
sınıfından kilometrelerce uzağa kaçtıkları için, varlığından bihaber
olmakta ve işçi sınıfından umudunu kesmekte direnenlere ithaf
ediyorum.
Saygılarımla
Fikret Uzun
16 HAZİRAN 2011
13 Haziran 2011 Pazartesi
SAHTE KOMÜNİSTLERİN KUYRUĞUNA TAKILANLARA TARİHİ DERS

SAHTE KOMÜNİSTLERİN KUYRUĞUNA TAKILANLARA TARİHİ DERS
Merhaba arkadaşlar, kayıkçı kavgası devam ederken başladığım yorumum sırasında bu kavga hızını kaybetmemiş, o nedenle kısa kesiyor ve yorumumu asıyorum. Buradaki hâkim kılınmaya çalışılan tartışmalara bakarsak, zaferi kendini hakiki TKP olarak lanse edenlerin ve hem de sanki SİP-TKP yi yenerek kazandığını sanırız.
Evet, tartışmalara bakarsanız, zaferi, GELENEKTEN GELECEĞE TKP yi yükselttiklerine inandırmaya çalışanlar kazanmıştır ve zil takıp oynamak gerekir, işçi sınıfının ve emekçi halkların da onlarla birlikte horon tepmesi gerekir. Tek politikası, TKP den kalan kadroları, daha çok da TKP artıklarını ve belki birbirini bile 40 kişiyi birbirine çarptırarak, Barzanilerin, onların üzerinden İsrail’in ve ABD nin kuyruğuna takmak, dolayısıyla ve dolaylı olarak, AKP nin yeni 12 Eylül anayasasını "ileri demokrasi" illüzyonunu sürdürerek değiştirmesi ve böylece hem ağırlaştırılmış faşist ve hem de iyiden iyiye gericileştirilmiş bir yeni Osmanlı diktatörlüğünün konuşlandırılmasının tamamlanması çabalarının onaylayıcısı yapmak olan bu zat ı muhteremlerin, SİP-TKP den aşağı kalır yanı olmadığı halde ve üstelik SİP-TKP de, kendileri de aynı birbirini bilen 40 kişi misli olduğu halde, asıl düşmanın adresini şaşırtıp, Türkiye’nin başına gelenlerin tek sorumlusu ve yaklaşan faşist, Osmanik diktatörlüğün yegâne müsebbibi gibi gösterilmesi ve bu minvalde kayıkçı kavgası ile zevahiri kurtarmak için sağa sola sataşılması fazlasıyla manidardır. Bunun görülmemesi ise çok daha manidardır.
Bu, tıpkı CHP nin AKP den rol çalarak oylarını artıracağı ve AKP yi gerileteceği hatta iktidara geleceği yanılsamasına hapsolmak gibidir. Kılıçdaroğlu her ne kadar balkondan özeleştiri niyetine, başarılarının resmini çizen bir konuşma ile durumu kurtaracağını zannetse de, rol çalarak bu işlerin yürümeyeceği apaçık görülmüştür ve ama daha önemlisi, bunun bilinçli olarak yapıldığı teyit edilmiştir. İşte kendini TKP sanan bir kaç ( birbirini bilen 40 kişiden olan) kişinin, dinime küfreden bari Müslüman olsa dedirtecek misli, ( yine aynı 40 kişinin içinde olan) SİP-TKP ye çakma türü saldırması da aynıdır.
SİP-TKP nin seçim politikası olarak 500 bin namuslu insanı seçim aracılığı ile tespit etmeye çalışması nasıl ki, bir komünist vizyon taşıyan partiye uymaz ise, var olduğunu iddia ettiği ve en iyisi olduğunu iddia ettiği bir TKP dinamiğinin, bütün politikasını Kürt sorununun peşine takılmak üzerine kurması da uymaz. Bu, dediğim gibi,40 kişinin dinamiğidir.
Asıl düşman kimdir, kime karşı mücadele ediyorsunuz, ettiniz?
Seçimlere bir yandan boykot yaklaşımı ile yaklaşırken, diğer yandan Kürt bağımsız adayları desteklemeyi temel politika yapıp TKP olmaya hak kazandığınızı kanıtlamaya çalışmaktan başka hangi icraatınız var. Nabiye likidatörlük yüklemekten öte başka bir mahkûmiyet yüklü eleştiriniz var mı? Olmaz. Çünkü o da birbirini bilen 40 kişidendir ve tahterevalli misli oynamaktasınız.
Sözün özü, artık ahmaklık ile sahtekârlık arasındaki sınır kalkmıştır ve bu gün asıl düşman dururken, olmayan, en azından egemen olmayan, bir düşmanla üstelik de gölge savaşı yapmayı öne çıkartmak ahmaklıktan ötedir. Sahtekârlık en doğru tanımıdır. Siz kayıkçı kavgasına devam edin, sizi tutmayayım ama bir hatırlatma yapayım, SİP-TKP nin 500 bin namuslu insan araması ve bunu da seçimi fırsat bilip yapması ama burada da vurgulandığı gibi, bu namuslu insanlara ulaşamaması, vaktiyle ve hem de iktidarı aldığı halde, sarayının tepesine namuslu bir yönetici aranıyor yazan pankart asan Köylü liderini hatırlattı.
Ama diğer yandan ve belki de daha da önemlisi, tarihin öznesi olarak sınıftan vazgeçip, insanı öne çıkartan hümanist gönüller gibi, SİP-TKP nin de, bir adım ileri çıkıp, Kundera’yı haklı çıkarmak istercesine, insanın daha gelişmişini arayıp, tarihin öznesi olarak öne çıkartma mücadelesi vermesi, sonra da böyle insan profiline ulaşmanın mümkün olmadığını öne çıkartmış olması, seçim sonuçları ile birleşince ve "ben daha hakiki TKP yim" misli feryadı figan eyleyen TKP artıklarının dedikleri ile birlikte okununca ortada Bizans oyunlarını bile gölgede bırakan bir ali cengiz oyununun oynandığını anlamak hiç de zor değildir.
Şimdi gençler, bu memlekette namuslu insan kalmamış misli feryat edecek ve SİP-TKP nin tam simetriğinde bir alana savrularak, öğütülmüş olacaktır. Ama bir de, öyle boy bos ile kalın bıyıkların yarattığı karizma ile komünist olunmayacağı konusunda da gençlerin kafası dank edecektir. Şimdi bu gençlere yeni alan gerek, başka yere kaçmamalı, hele ki doğru ve kendi inisiyatifini geliştireceği kendi alanına çekilmemelidir, işte kendini "hakiki TKP" olarak lanse edenler, bu yaklaşımla bu gençlere kucak açacaktır ve açmadan önce de kucaklarına aldıklarını nereye sürükleyeceklerini, yani Kürt gericilerinin, aşiretlerinin, din tüccarlarının ağızlarının suyunu akıttığı Yahudi-Kürt devletinin savaş neferi olmaya sürükleyeceğini işaret etmektedirler. Bu sahtekârlıklarını gizlemek için de, sahtekârlığın adresini SİP-TKP üzerinde bırakmaktadırlar.
20 yıl içersinde bu ülkede köklü hareketlerin yaşanacağına inanıyorum diyenlere yanıtım ise bu; devrime inancını yitirmiş olanlarca bir ütopya görünse de, gerçek tam olarak budur, bakacağız zaman gösterir.
Şimdi Emma Goldman'ı vitrin yaptığınıza göre, Emma Goldman “Oy vermek bir şeyleri değiştirseydi yasaklanırdı” demese idi, bu gerçeklikten haberiniz bile olmayacaktı demek ki. Neyse, daha diyeceklerim bitmedi, Ahmet arkadaşımıza katıldığımı ifade ederek devam etmek istiyorum.
EVET, SİP-TKP Yİ ELEŞTİREREK, POLİTİK OLARAK MAHKÛM EDEREK, ASIL NOKTALARDAN KAÇIP,"ÇAKMA" YANİ "SAHTE" TKP ZEMİNİNDE HAKİKİ PARTİCİLİK OYUNU OYNAMAKTADIRLAR. Bunu da bir kayıkçı kavgası dinamiğine oturtmayı maharet belledikleri belli olmaktadır.
Bu kayıkçı kavgasına ne kadar kişi katılırsa o denli başarı kazanacaklarını başka ifadeyle o denli aferin alacaklarını bilmektedirler. Ama YANLIŞ İMALAT olan benim gibi eski komünistleri unutmuş görünmektedirler ve unutmasınlar, sahtekârlıklarını yüzlerine vurmak için hep burada, onların ensesinde olacağım.
TKP kim siz kim? Komünist olmak kim, siz kim? Siz önce bir sınıf partisinin asıl politikasının etnik temelli olmayacağını görün. (aslında nasıl göresiniz, kör olmaya mahkûmsunuz bir kere, çünkü sizin rolünüz budur, 40 kişi dinamiği içersinde ama yine de tarihe not düşmek için bunu vurgulamam gerekiyor.)
Sınıftan kaçıp, ulusal soruna takılı kalmak, sınıfı ulusal mücadelenin peşine takmak demektir. Hele bir de, bu bilinçli yanlışınızı örtülemek için, asıl düşman boylu boyunca önümüzde dururken, hiçbir egemen yapısı kalmamış olan Kemalizm’le gölge boksu yapmayı marifet saymanız var ki, ahmaklık değilse, çok fazlaca acemi bir sahtekârlığın izlerini yansıtmaktadır. Ama bu sahtekârlıkları kimse yemiyor. Ne var ki, yemese de, yine de bu kayıkçı kavgalarının ortaya çıkardığı kargaşanın yarattığı illüzyon, yeni 12 Eylül rejiminin konuşlanmasının önündeki engelleri engellemeye yaramaktadır.
Engeller mi? engeller,12 Eylül rejiminin tarihin gerisine doğru sürüklediği güçlerin, köleleşme sınırına sürüklediği emekçi kitlelerin, emek sürecinden doğan çelişkilerin keskinliği ile bütünleşme çabasıdır.
Burada 12 Eylül rejiminden yana olmayanlar, AKP eliyle yerleştirilen faşist dinci, Osmanik diktatörlüğe karşı kararlı mücadele eden, Türkiye’yi parça parça ABD nin önüne atmak isteyenleri deşifre etmek için çalışan ve birbirinden bağımsız olarak aynı noktaya püskürtülmüş olan toplumun değişik sınıf ve katmanlarından kitlelerdir öbeklenen.
Asıl düşmana karşı nesnel olarak konum alan ama öznel gücünün ihtiyacını sağlayamamış olan bu engellerdir. Bir komünist partisinin görevi, bütün bu güçleri 12 Eylül rejimine karşı, tarihin ilerleme çizgisi yönünde harekete geçirmek, güç halinde hamle yapmasına öncülük etmektir. Adı üstünde, komünist partisi, yani içinde komünistler olan parti, sosyalizm ülküsü ile uzaktan bile ilgisi kalmamış olan ve hiçbir zaman komünist olmadığı aşikâr olan geçmişten günümüze kalan artıkların partisi değildir komünist partisi. Kürtlerin ulusal kurtuluşu için mücadelesi sınıf mücadelesine bağlanarak, hem Kürt emekçi halkının ve hem de Türkiye’nin işçi sınıfının ve emekçi halklarının ancak kurtuluşa götürülebileceğini ve tarihin ilerleme çizgisi yönünde ivme kazanan bir güç yaratılacağını bilen ve gösteren kadroların partisidir komünist partisi.
Kürt emekçi halkının, ABD nin, AB nin ve işbirlikçi ağaların, dinci şeyhlerin, aşiret reislerinin ve ezen ulusun egemenleri ile yani 12 Eylül rejimi ile tekelleri ile ve elbette gerici, dinci, faşist Osmanlı cumhuriyeti özlemi içinde, tarikatlara dayanan AKP ile ve elbette güçlü, emperyal ve üniter bir devlet özlemine kilitli olan İsrail ile bağlı sahte UKKTH dinamiğine sürüklenmesini görmezden gelip, tepeden, yasalar yoluyla ve emperyalizmin gözetiminde kotarılmaya çalışılan Türkiye’yi parçalama çabalarını bir demokrasi, bir ileri hamle bir ulusal kurtuluş hamlesi gibi göstererek TKP liliğini kanıtlamaya çalışmak tam bir sahtekârlıktır.
Komünist partisi politik bir sınıf örgütüdür. O nedenle öncelikli ve kesintisiz görevi, Kürt ulusal hareketini, Kürt emekçilerini sınıf mücadelesine katarak, Kürt emekçilerinin ezen ulusun işçi sınıfı ve emekçileri ile birlikte kölelikten kurtulması yönünde mücadele verir. Kürt halkının ulusal kurtuluşu yönündeki mücadelesinin zafere ulaşması için ve işçi sınıfının mücadelesinin utku kazanması yönünde güç ve nitelik kazanması için öncelikle sınıf eksenli mücadeleyi yükseltir ve Kürt emekçilerini bu eksene çekmek için doğru politikalar izler. Ama Türkiye işçi sınıfını ve emekçi halklarını Kürt sorunu nezdinde Amerika’nın yenidünya düzeninin koltuk değneği niyetine ayırmaya çalıştığı ve etnik sorun olarak lanse ettiği self gerekircilik kavramını kullanarak da içini iyiden iyiye boşalttığı, UKKTH savunuculuğu bahanesi ile bu sorunun üzerinden ABD nin kuyruğuna takmaz. Kürt ve Türk halkını ve bu bölgenin halklarını Türkiye’de de yükselen antiemperyalist dinamiğe bağlar.
Bütün bunları illa Lenin’den duymak mı gerekiyor? Öyleyse, Lenin’in ulusal sorun ile sınıfsal sorun hakkındaki tarihe düştüğü notlara bakın. Ama yine de aklın yolu birdir ve bu yolu bulmak için tarih bize büyük açıklık veriyor, Lenin’in söylediklerini teyit eden gerçeklikleri görmek için aklımızla bakmak ve aklımızdakilerle görmek yeterlidir.
ANTİEMPERYALİZMİ TAŞIMAYAN BİR ULUSAL KURTULUŞ MÜCADELESİNİN VARACAĞI YER, EMPERYALİZMİN KUCAĞIDIR. ÜSTELİK EMPERYALİZMİN DİNSEL GERİCİLİĞİ BİR TEMEL POLİTİKA YAPTIĞI GÜNÜMÜZDE, GİDECEĞİ DİĞER YÖN HEM TARİHSEL GERİCİLİK VE HEM DE DİNSEL GERİCİLİKTİR.
Burada o nedenle gerici, dinci aşiret reisleri, şeyhleri devreye girmekte, kendine sosyalist rengi biçen kimi Kürt bağımsız adaylar, Nurculuklarını referans vermektedirler. Kürtlere bir kurtuluş kapısı değildir açılmak istenen, tam aksine kurtuluşlarına giden bütün yolları kapatan kapılarla çevirmektir asıl yapılmak istenen. Görmek istemediğiniz bellidir, öyleyse hâlâ sol memesinin altındaki cevahiri ile dost olan komünistlerin bakışlarına gölge etmeyin yeter. Siz neyi görmek istiyorsanız onu görün. Ama bilesiniz ki, tarih sizi yargılamaktan hiç vazgeçmeyecektir, sahtekârlığınız bunu bin kat daha artıracaktır. Çünkü artık ahmaklıkta diretmek, sahtekârlığın örtüsüdür. Fakat bu örtü işe yaramıyor.
Her şey emek süreci ile bağlıdır. Bu bağ her geçen gün kuvvetleniyor. Sizler ağababalarınızın ufkundaki esaretinizle ulus bağını öne çıkartsanız da, sınıf bağı hep belirleyici olmuştur ve olmaya devam ediyor. Yaratılan illüzyon, emekçi halkların AKP ye kucak açıyor görünmesi, sizi yanıltabilir ve hatta sevindirebilir ama akıl taşıyan ve sol memesinin altındaki cevahiri sönmemiş olan komünistleri şaşırtamıyor. Şaşırtamayacağını siz de biliyorsunuz. Sizin din tabanlı faşist feodal Osmanik diktatörlüğün ayak seslerini duyduğunuz halde, bunu geriletmek için kararlı bir güç biriktirmeye yönelik hiçbir icraat yapmadığınız ve bunu örtülemek için de SİP-TKP ye veryansın ederek zevahiri kurtarmak istediğinizi aklına sahip çıkanlar görüyor. Aklına sahip çıkmaktan kastım, aklı tutsak olmayanlara işaret etmek içindir. Sizin hepinizin (sizinle bulaşık olan ve hâlâ ahmaklıkta diretenleri de ayırmıyorum artık) elinizi hep aynı yer tutuyor. Bunu “bir birini bilen 40 kişi” dinamiği olarak adlandırdım. Yerinde olduğunu görmek için çok turnusol yaratıldı. En başta sizler, kendini en kral TKP olarak lanse eden, hakiki komünistler olarak şişiren sahte politik kabadayılar yaratıyor bu turnusolü.
Politika bir güç biriktirme ve düşman belirleme sanatıdır. Ama siz güç biriktirme ve düşmanı belirleme bir yana, hâlâ sahte düşmanlarla ve güçleri marjinalleştirerek, güç birikiminin sağlanacağı alanlardan kenara çekerek, yeni 12 Eylül rejimine muhalefet adı altında, yeni 12 Eylül rejiminin koltuk değneği yapmaya çalışıyorsunuz.
NATO gelmiş Türkiye’nin göbeğine çöreklenmiş ve oradan komşu ülkelerin emekçi halklarına karanlık bir geleceğin örülmesi için planlar, projeler yapıyor ve Ortadoğu’yu bir kan gölüne çevirmeye yönelik operasyon el faaliyetleri örgütlüyor, bunu da “demokrasi” adına yapıyorken, siz bunu görmezden gelip, Kemalizm kahrolsun nutukları atarsanız, Kemalizm’in yönetimi bizzat teslim ettiği dinci akımlar ABD nin yanında NATO nun da desteğini alarak iyiden iyiye palazlanır ama bu topraklar ve üzerinde yaşayan emekçi halklar iyiden iyiye köleleştirilir.
Asıl düşman hâlâ ABD –AB emperyalizmidir ve onunla entegrasyonunu güçlendirmiş tekellerdir ve onun yerleştirdiği 12 Eylül faşist rejimidir. Ve elbette bu dinamiğin merkezinde AKP vardır ve yine elbette Kemalizm'den kalan ne varsa, yüksek Kemalist kadrolarca ve “yeni”leştirilen CHP ile AKP nin politikalarına ve yeni 12eylül dinci feodal faşist diktatoryasına bağlanmaya devam edilmektedir.
Son derece işçi düşmanı, emekçi düşmanı, aydınlık düşmanı politikalarla ve arkasındaki güçlerle mücadele etmek dururken, sahte düşman yaratmak, çok değerli bir arkadaşımın deyimiyle, düşmanın adresini şaşırtmak, asıl düşmanın elini kuvvetlendirmektir. Bu dediklerim, dediklerimin gerçekliğin yansıması olduğunu görmemek için gözlerini kapayanlara davul zurnanın azlığı mislidir ama gerçeklerin peşinden koşanlara ise, sivrisineğin sesi misli çıksa da sesim, çok uzaklardan duyulan saz sesi gibi gelecek ve Ahmet arkadaşın işaret ettiği gibi, önemli olanın nicel, amorf yığınlaşma olmadığını, nitelikli azınlıkların, kitleleri bu nitelikle kucaklamasının asıl önem taşıyan olduğunu görecek, duyumsayacaktır.
TKP nin bu topraklarda, işçi sınıfının ve emekçi halkların gerçek düşmana karşı yükselteceği mücadelesinin ateşleri içinden, son derece nitelik içerilmiş kadrolarca fışkıracağını, bu gerçekliklere dayanarak söylüyor ve sivrisinek kadar cılız çıkan sesimin, en ücra köşelere kadar yankılandığına inanıyorum, görülmektedir diyorum.
Çünkü ben tarihe not düşüyorum, açın bakın, yıllar önce dediklerim, bu gün yeniden paylaşıma düşüyor ve önemli turnusolleri gözler önüne seriyor. Şimdi bazı aklı önde ama kendisinde olmadan gidenler “sen neymişsin be abi" türküsüne sarılacaklardır ama önemli değil. Önemli olan, nesnel olandır ve bu nesnelliğin sürekli üzerini örtmeye çalışanlara karşı, nesnelliği inadına yüzeye çıkarmak, gözlerin ta içine sokmaktır. Ben bunu yapıyorum ve tarih sayfaları beni pek sevmiştir, her zaman sayfalar açıktır.
Yeni nesil, gerçeği arayan nesil, aklı tutsak olmayan, kurtulmuş olan nesil ve bir zamanlar yoldaşlık yaptığım, sol memesinin altındaki cevahiri sönmemiş nesil, tarih sayfaları fosilleşmeden, henüz açıkken dediklerime kulak verecek, eksik bıraktıklarımı tamamlayacak, yanlışlarımı düzeltecektir. İlerleme böyle olur, nitelikli güç birikimi böyle olur. TKP ye giden yok, nicelikten değil, nitelikten ve böyle geçmektedir. Kendilerin ille de "hakiki" komünist diye belletmek isteyenlere son olarak, hadi oradan burjuva trenini pek sevmiş, sahte komünistler diyorum ve yaldızlarını döktüğüm için öfkelenmelerinin boşa çaba olduğunu tekrarlıyorum. Gideceğiniz yer, eninde sonunda emperyalist kapitalizmin işaret ettiği alanlar olacaktır ve şimdiden bunun tedrisatından geçtiğiniz görülmektedir diyorum. Hakaret mi ediyorum, eğer eşyaya gerçek niteliği ile seslenmek, eşyanın tabiatından ileri gelmiyorsa, evet bu bir hakarettir ama dediklerim sizin tabiatınızı yansıtıyorsa, boşa hakaret telakki etmek için çabalamayın, dediklerimde hakaret yoktur.
Fikret Uzun
13 Haziran 2011
8 Haziran 2011 Çarşamba
80 KUŞAĞI VE KUNDERA
80 KUŞAĞI VE KUNDERA
“Sakın, ülkenize ve vatanınıza aitsiniz safsatalarına inanmayın yaşamı başka yerlerde arayın. Sizin kimliğinizi oluşturan isminiz, milletiniz, ırkınız ya da dininiz olamaz ..! " diyor Milan Kundera ve bunu pek bir hoş bulup alkış tutanlara sesleniyorum.
Ne müthiş bir yazar ama değil mi? “Son zamanlara kadar bok lafının basında “b..” olarak geçmesinin ahlaki kaygılarla hiç alakası yoktur. Bokun ahlaksızlık olduğunu öne süremeyiz herhalde, değil mi? Bok'a karşı çıkma bir metafizik karşı çıkmadır. Her gün yaptığımız dışkılama işi, yaradılışın kabul edilmezliğinin günbegün kanıtlanması demektir. Ya/ya da: Ya bok kabul edilebilir bir şeydir (bu durumda banyonun kapısını kilitlemeyelim) ya da edilmeyecek bir biçimde yaratılmışız demektir.” M.Kundera-Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği
Yukarıdaki kaba ifadeler için, ifadeler bana ait olmasa da özür dilerim. Bu ifadeler de, Milan Kundera'ya aittir. Ve başka ifadeleri de var. Kundera, sosyalist hareketi, büyük yürüyüş diyor ama kendi deyimiyle, bok sıfatına koyuyor. Kundera,12 Eylül rejiminin, can simidi gibi sarıldığı ve ithal ettiği en bozucu yazarlardan biridir. Onu model yaparak, edebiyatın da, sanatın da içine etmiştir.
Milan Kundera'nın kendisinin de, dediklerinin de model olamayacak kadar iğrenç ve insana dair iyi olan, iyiye dair doğru olan hiçbir şeyi ifade etmediğini vurgulamak isterim. Ve hep ifade ettiğim bir şey var ki, o da ne ırkı, ne dini, ne de milleti öne çıkaran bir ifadedir, ama bu olguların hem tarihselliğini ve hem de bir gerçeklik olarak var olduğunu da yadsıyamayız, öne çıkarmamız gereken sınıftır.
İnsan ise bu günün konusu değildir, bu günün konusu, insanı insanlıktan çıkaran kapitalizme karşı en kararlı mücadele edecek olan işçi sınıfıdır. Yani sınıf savaşıdır ve sınıf kinidir öne çıkarmamız gereken. Kunderalar, hem bu gerçeği örtmekte, hem de insanı bozarak merkeze koymanın edebiyatını yapmaktadır. İnsanı yüceltmez, aksine batırır, bok misli gösterir. Bu edebiyat değildir, roman değildir. O nedenle Kundera'da örnek alınacak, model yapılacak ve hatta vitrine konulacak hiç bir şey yoktur. Onun deyimiyle o,Kundera, bir ‘bok’ mislidir. "kitsch" sözcüğünü kullanıyor, uygundur.
Ancak eklemem gerek, bu dediklerimden de insanı yadsıdığım anlamı çıkmasın. Elbette insan önemlidir. Ve işçi sınıfının üyeleri de birer insandır. Ama bir sabancı da insandır, koç da insandır. Ve Kundera'ya göre insanın hası bunlardır. Büyük yürüyüş içinde olanlar yani onlara karşı mücadele edenler insan bile olsa Kundera'ya göre ‘bok’mislidir. Diğer yandan vatan olgusundan, ülke olgusundan kaçış da aynı yaklaşımın içindedir. Kökü taa Jan Jak Rousso'ya giden, dünya yurttaşlığı yaklaşımına dayanır. Böylece emekçi halkların üzerinde yaşadığı toprak emperyalist kapitalistlere teslim edilirken çok işe yarar. Dahası ekonomi çökertilerek emperyalist çok uluslu tekellerin eline geçirilirken çok işe yarar. Ve emperyalistlerin hâkim kıldığı bir dilin dayatılması kolaylaşır. Üniversiteler, resmi okullar, sinema, tiyatro, resim, sanatları, yazım sanatları hepsi tahrip edilirken işte bu yaklaşımdır kolaylaştıran. Böylece, var olan ulusların ve üyelerinin köleleştirilmesi, gerici sınıfın egemenliğinin kalıcılaştırılması kolaylaşır. Bunun sonucunu Hitlerin işgallerinde gördük. İşgal edilen ülkelerde ortaya atılan şu slogan unutulmasın, "HALK CEPHESİ OLACAĞINA HİTLER OLSUN" şimdi de " TÜRKİYE CUMHUİRİYETİ OLACAĞINA AMERİKA GELSİN" sloganı kulağa hoş getirilmek istenmektedir. Bu ancak Kundera'dan astığını o kısacık ifadede kendini bulur. O ifadede kendini bulanlarca kolaylaştırılır. Böylece savaşlar da uluslara bağlanır. İşin sınıfsal boyutu göz ardı edilir.
Dünya yurttaşlığı, Jan Jak Rousso'dan bu güne emperyalist milliyetçiliğin içinden kozmopolitizm olarak gelir. Moda tabirle, liberalin şirinleştirilmiş hali, Neo liberallerin pek bir sevdiği, vatan, ulus-devlet, ulusalcılık gibi olgu ve kavramlardan kaçışın teorisini öne çıkartmaları, bu kozmopolitizmle bağlıdır.
Hele sahte aydınların, sol gömlekli sahtekârların, bunu, kozmopolitizmi, bir dünya yurttaşlığı tonunda, proleter enternasyonalizminin yerine koymaları yok mu, evlere şenliktir. Buna inanan ve peşinden giden ahmak solculara ise ne demeli bilemiyorum. Her fırsatta ulusalcılığa salvo atışı yaparlarken, nasyonal sosyalizmin yani burjuva milliyetçiliğinin, kozmopolitizmin ikiz kardeşi olduğunu gözden uzak tutarlar. Hem işçi sınıfının özü bakımından ulusal bir niteliği olmadığını, öncüsü olduğu toplumsal devrimin de ulusal bir niteliği olmadığını göz ardı ederlerken, sınıf içeriğini yadsırlarken, insanı öne çıkartıp, sınıfı Milan Kundera gözlüğü ile "kitsch" yapmak oldukça trajikomiktir. Diğer yandan proletaryanın siyasal gücü ele geçirmek, ulusun önder sınıfı durumuna gelmek, bizzat ulusu oluşturmak zorunda olduğunu anlamak dahi istemezler.
KOZMOPOLİTİZM; yukarda alıntılan ifadede de kendini gösteriyor, her emekçiyi bir dünya vatandaşı durumuna getirmek maskesi altında, KÖKÜNDEN KOPMUŞ, BİRİ ÖTEKİNİN YERİNİ TUTABİLEN, TEK BİÇİME SOKULMUŞ KÖLELERİ, YERİ-YURDU, ADI SANI BELİRSİZ, SAPKIN İNSAN GÖLGELERİNİN KABACA VE HAYÂSIZCA 'DÜNYA ÇAPINDA' SÖMÜRÜSÜNE YELTENMEKTİR.
Kundera bunun için göklere çıkarılmıştır ve 12 Eylül rejiminin bu günlere gelmek üzere yerleşmesinde önemli bir işlev yüklenmiştir. Şimdi dağ taş KABEM İNSAN, VATANIM DÜNYADIR deyyu çınlatılmak istenmektedir. Ancak gerçeğin çınlaması bir başka şeyi göstermekte, duyurmaktadır. Onu da ben her yere asmaktayım. Bir kez gözünü kulağını kapayana tamam anlaşılmadı diyorum. Bir kez daha asıyorum. Yine görmezden gelene aymazlık içinde diyorum. Bir daha ve yine görmemek ahmaklıktır. Ama hâlâ görmemek sahtekârlığa, köre ve sağıra mahkûm edilmişliğe işarettir diyorum. Eğer bu dediklerimin muhatabı değilseniz, bu dediklerimi bir hakaret, bir kabalık kabul etmeyiniz, dediklerimi anlamayı, Kundera'yı anlamakta yaşanan kolaycılığa da kaçmadan, enine boyuna eleştirerek deneyin diyorum.
Kundera dünya yurttaşlığı ile kurtulacağını emir buyuruyorlar ve bunu en çok 12 Eylül diktatoryası emir kabul ediyor ve bu emri görev hanelerine yazıp yerleştirmeye çalışmak için, kendilerine sahtekâr solculardan, sahteleştirilmiş solcu ve aydınlardan, devşirdiklerinden, ideolojik silah üretiyorlar.
Model Kundera’dır ve peşinden Ahmet Altan koşarak geliyor. Başkaları da var ve ben birçok kez isimleri ile tarihe not ettim.
Ve tekrar ediyorum, KOZMOPOLİTİZM, ŞİRİNLEŞTİRİLMİŞ ADIYLA, DÜNYA YURTTAŞLIĞI, ENTERNASYONALİZM DEĞİLDİR; ENTERNASYONALİZM İDEOLOJİSİ BİR İŞÇİ SINIFI İDEOLOJİSİDİR, KOZMOPOLİTİZMİN HEM PANZEHİRİDİR, HEM AMANSIZ DÜŞMANIDIR, İçinde burjuvaziye ve emperyalist kapitalizme kin var.
Söz gelimi enternasyonalizme bağlı işçiler, emekçiler, yurtsuz, vatansız tekellere karşı güçlü bir sınıf cephesini gerçekleştirerek, hem kendi yurtlarını ve emekçilerini kurtarmak için hem de, başka ülkelerdeki ezilen kardeşlerinin yurtlarını ve kendilerini kurtarmak için savaşırlar.
İşte kozmopolitizm bunun önündeki engeldir, proleter enternasyonalizmi suretine bürünerek, işçileri, emekçileri kandırıp, yersiz, yurtsuz, kimliksiz gölgeler haline getirip, köleleştirmenin adıdır. Emperyalist kapitalizminin milliyetçiliğin, işine geldiğinde kullandıkları diğer yüzüdür. O nedenle soyut bir şekilde, “enternasyonal ile kurtulur insanlık” demek yetmiyor. Bu dediklerimi ise vermiyor. Verseydi, hem Kundera'ya güzelleme yapıp, hem de enternasyonale vurgu yapmak olmazdı.
Demek ki neymiş, enternasyonalizmi, kozmopolitizmle, dünya yurttaşlığı ile özdeşleştirmek tam bir Bizans entrikası içindeki ideolojik şaşırtmadır ve bunun içinde, tekrar ediyorum, “işçilerin vatanı yoktur” lafzına can simidi gibi sarılmak da vardır.
Öyleyse, aklımızı başımıza devşirmenin zamanıdır, bu akıl bozucu, insan profilini emperyalizme uydurucu modellerden hızla uzaklaşalım, insana mı yaklaşacağız, onun için sınıf olgusuna biraz daha net bakalım ve insanın insan olarak fışkırabilmesinin garantisinin sınıf olduğunu görelim.
Fikret Uzun
8 Haziran 2011
“Sakın, ülkenize ve vatanınıza aitsiniz safsatalarına inanmayın yaşamı başka yerlerde arayın. Sizin kimliğinizi oluşturan isminiz, milletiniz, ırkınız ya da dininiz olamaz ..! " diyor Milan Kundera ve bunu pek bir hoş bulup alkış tutanlara sesleniyorum.
Ne müthiş bir yazar ama değil mi? “Son zamanlara kadar bok lafının basında “b..” olarak geçmesinin ahlaki kaygılarla hiç alakası yoktur. Bokun ahlaksızlık olduğunu öne süremeyiz herhalde, değil mi? Bok'a karşı çıkma bir metafizik karşı çıkmadır. Her gün yaptığımız dışkılama işi, yaradılışın kabul edilmezliğinin günbegün kanıtlanması demektir. Ya/ya da: Ya bok kabul edilebilir bir şeydir (bu durumda banyonun kapısını kilitlemeyelim) ya da edilmeyecek bir biçimde yaratılmışız demektir.” M.Kundera-Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği
Yukarıdaki kaba ifadeler için, ifadeler bana ait olmasa da özür dilerim. Bu ifadeler de, Milan Kundera'ya aittir. Ve başka ifadeleri de var. Kundera, sosyalist hareketi, büyük yürüyüş diyor ama kendi deyimiyle, bok sıfatına koyuyor. Kundera,12 Eylül rejiminin, can simidi gibi sarıldığı ve ithal ettiği en bozucu yazarlardan biridir. Onu model yaparak, edebiyatın da, sanatın da içine etmiştir.
Milan Kundera'nın kendisinin de, dediklerinin de model olamayacak kadar iğrenç ve insana dair iyi olan, iyiye dair doğru olan hiçbir şeyi ifade etmediğini vurgulamak isterim. Ve hep ifade ettiğim bir şey var ki, o da ne ırkı, ne dini, ne de milleti öne çıkaran bir ifadedir, ama bu olguların hem tarihselliğini ve hem de bir gerçeklik olarak var olduğunu da yadsıyamayız, öne çıkarmamız gereken sınıftır.
İnsan ise bu günün konusu değildir, bu günün konusu, insanı insanlıktan çıkaran kapitalizme karşı en kararlı mücadele edecek olan işçi sınıfıdır. Yani sınıf savaşıdır ve sınıf kinidir öne çıkarmamız gereken. Kunderalar, hem bu gerçeği örtmekte, hem de insanı bozarak merkeze koymanın edebiyatını yapmaktadır. İnsanı yüceltmez, aksine batırır, bok misli gösterir. Bu edebiyat değildir, roman değildir. O nedenle Kundera'da örnek alınacak, model yapılacak ve hatta vitrine konulacak hiç bir şey yoktur. Onun deyimiyle o,Kundera, bir ‘bok’ mislidir. "kitsch" sözcüğünü kullanıyor, uygundur.
Ancak eklemem gerek, bu dediklerimden de insanı yadsıdığım anlamı çıkmasın. Elbette insan önemlidir. Ve işçi sınıfının üyeleri de birer insandır. Ama bir sabancı da insandır, koç da insandır. Ve Kundera'ya göre insanın hası bunlardır. Büyük yürüyüş içinde olanlar yani onlara karşı mücadele edenler insan bile olsa Kundera'ya göre ‘bok’mislidir. Diğer yandan vatan olgusundan, ülke olgusundan kaçış da aynı yaklaşımın içindedir. Kökü taa Jan Jak Rousso'ya giden, dünya yurttaşlığı yaklaşımına dayanır. Böylece emekçi halkların üzerinde yaşadığı toprak emperyalist kapitalistlere teslim edilirken çok işe yarar. Dahası ekonomi çökertilerek emperyalist çok uluslu tekellerin eline geçirilirken çok işe yarar. Ve emperyalistlerin hâkim kıldığı bir dilin dayatılması kolaylaşır. Üniversiteler, resmi okullar, sinema, tiyatro, resim, sanatları, yazım sanatları hepsi tahrip edilirken işte bu yaklaşımdır kolaylaştıran. Böylece, var olan ulusların ve üyelerinin köleleştirilmesi, gerici sınıfın egemenliğinin kalıcılaştırılması kolaylaşır. Bunun sonucunu Hitlerin işgallerinde gördük. İşgal edilen ülkelerde ortaya atılan şu slogan unutulmasın, "HALK CEPHESİ OLACAĞINA HİTLER OLSUN" şimdi de " TÜRKİYE CUMHUİRİYETİ OLACAĞINA AMERİKA GELSİN" sloganı kulağa hoş getirilmek istenmektedir. Bu ancak Kundera'dan astığını o kısacık ifadede kendini bulur. O ifadede kendini bulanlarca kolaylaştırılır. Böylece savaşlar da uluslara bağlanır. İşin sınıfsal boyutu göz ardı edilir.
Dünya yurttaşlığı, Jan Jak Rousso'dan bu güne emperyalist milliyetçiliğin içinden kozmopolitizm olarak gelir. Moda tabirle, liberalin şirinleştirilmiş hali, Neo liberallerin pek bir sevdiği, vatan, ulus-devlet, ulusalcılık gibi olgu ve kavramlardan kaçışın teorisini öne çıkartmaları, bu kozmopolitizmle bağlıdır.
Hele sahte aydınların, sol gömlekli sahtekârların, bunu, kozmopolitizmi, bir dünya yurttaşlığı tonunda, proleter enternasyonalizminin yerine koymaları yok mu, evlere şenliktir. Buna inanan ve peşinden giden ahmak solculara ise ne demeli bilemiyorum. Her fırsatta ulusalcılığa salvo atışı yaparlarken, nasyonal sosyalizmin yani burjuva milliyetçiliğinin, kozmopolitizmin ikiz kardeşi olduğunu gözden uzak tutarlar. Hem işçi sınıfının özü bakımından ulusal bir niteliği olmadığını, öncüsü olduğu toplumsal devrimin de ulusal bir niteliği olmadığını göz ardı ederlerken, sınıf içeriğini yadsırlarken, insanı öne çıkartıp, sınıfı Milan Kundera gözlüğü ile "kitsch" yapmak oldukça trajikomiktir. Diğer yandan proletaryanın siyasal gücü ele geçirmek, ulusun önder sınıfı durumuna gelmek, bizzat ulusu oluşturmak zorunda olduğunu anlamak dahi istemezler.
KOZMOPOLİTİZM; yukarda alıntılan ifadede de kendini gösteriyor, her emekçiyi bir dünya vatandaşı durumuna getirmek maskesi altında, KÖKÜNDEN KOPMUŞ, BİRİ ÖTEKİNİN YERİNİ TUTABİLEN, TEK BİÇİME SOKULMUŞ KÖLELERİ, YERİ-YURDU, ADI SANI BELİRSİZ, SAPKIN İNSAN GÖLGELERİNİN KABACA VE HAYÂSIZCA 'DÜNYA ÇAPINDA' SÖMÜRÜSÜNE YELTENMEKTİR.
Kundera bunun için göklere çıkarılmıştır ve 12 Eylül rejiminin bu günlere gelmek üzere yerleşmesinde önemli bir işlev yüklenmiştir. Şimdi dağ taş KABEM İNSAN, VATANIM DÜNYADIR deyyu çınlatılmak istenmektedir. Ancak gerçeğin çınlaması bir başka şeyi göstermekte, duyurmaktadır. Onu da ben her yere asmaktayım. Bir kez gözünü kulağını kapayana tamam anlaşılmadı diyorum. Bir kez daha asıyorum. Yine görmezden gelene aymazlık içinde diyorum. Bir daha ve yine görmemek ahmaklıktır. Ama hâlâ görmemek sahtekârlığa, köre ve sağıra mahkûm edilmişliğe işarettir diyorum. Eğer bu dediklerimin muhatabı değilseniz, bu dediklerimi bir hakaret, bir kabalık kabul etmeyiniz, dediklerimi anlamayı, Kundera'yı anlamakta yaşanan kolaycılığa da kaçmadan, enine boyuna eleştirerek deneyin diyorum.
Kundera dünya yurttaşlığı ile kurtulacağını emir buyuruyorlar ve bunu en çok 12 Eylül diktatoryası emir kabul ediyor ve bu emri görev hanelerine yazıp yerleştirmeye çalışmak için, kendilerine sahtekâr solculardan, sahteleştirilmiş solcu ve aydınlardan, devşirdiklerinden, ideolojik silah üretiyorlar.
Model Kundera’dır ve peşinden Ahmet Altan koşarak geliyor. Başkaları da var ve ben birçok kez isimleri ile tarihe not ettim.
Ve tekrar ediyorum, KOZMOPOLİTİZM, ŞİRİNLEŞTİRİLMİŞ ADIYLA, DÜNYA YURTTAŞLIĞI, ENTERNASYONALİZM DEĞİLDİR; ENTERNASYONALİZM İDEOLOJİSİ BİR İŞÇİ SINIFI İDEOLOJİSİDİR, KOZMOPOLİTİZMİN HEM PANZEHİRİDİR, HEM AMANSIZ DÜŞMANIDIR, İçinde burjuvaziye ve emperyalist kapitalizme kin var.
Söz gelimi enternasyonalizme bağlı işçiler, emekçiler, yurtsuz, vatansız tekellere karşı güçlü bir sınıf cephesini gerçekleştirerek, hem kendi yurtlarını ve emekçilerini kurtarmak için hem de, başka ülkelerdeki ezilen kardeşlerinin yurtlarını ve kendilerini kurtarmak için savaşırlar.
İşte kozmopolitizm bunun önündeki engeldir, proleter enternasyonalizmi suretine bürünerek, işçileri, emekçileri kandırıp, yersiz, yurtsuz, kimliksiz gölgeler haline getirip, köleleştirmenin adıdır. Emperyalist kapitalizminin milliyetçiliğin, işine geldiğinde kullandıkları diğer yüzüdür. O nedenle soyut bir şekilde, “enternasyonal ile kurtulur insanlık” demek yetmiyor. Bu dediklerimi ise vermiyor. Verseydi, hem Kundera'ya güzelleme yapıp, hem de enternasyonale vurgu yapmak olmazdı.
Demek ki neymiş, enternasyonalizmi, kozmopolitizmle, dünya yurttaşlığı ile özdeşleştirmek tam bir Bizans entrikası içindeki ideolojik şaşırtmadır ve bunun içinde, tekrar ediyorum, “işçilerin vatanı yoktur” lafzına can simidi gibi sarılmak da vardır.
Öyleyse, aklımızı başımıza devşirmenin zamanıdır, bu akıl bozucu, insan profilini emperyalizme uydurucu modellerden hızla uzaklaşalım, insana mı yaklaşacağız, onun için sınıf olgusuna biraz daha net bakalım ve insanın insan olarak fışkırabilmesinin garantisinin sınıf olduğunu görelim.
Fikret Uzun
8 Haziran 2011
6 Haziran 2011 Pazartesi
TÜRKİYENİN SEÇİM ÖNCESİ RESMİNE MARKSKÇI FIRÇA DARBELERİ
TÜRKİYENİN SEÇİM ÖNCESİ RESMİNE MARKSKÇI FIRÇA DARBELERİ
CHP’nin resmini çizenler yine de düşmanı net çizgilerle ortaya koymuyor. Gerçekliğe biraz Latife Tekin penceresinden bakılıyor gibi. Ne demek bu? Latife Tekin, gerçekliklerin üstünü örtmek için gözlerdeki kirpiklerin sağa veya sola doğru boynunu büktürür, kulakların birini diğerine küstürür, böylece ya gerçeklik yarım yamalak görülür ya da gerçeklik yerine yalanlar, kanadı kırık bir kuş misli yüreklere bastırılarak, gerçekliğin yerine konulan bir dinamik haline getirilir.
CHP elbette devlet partisidir ve bu günlere gelmemizde CHP’nin rolü, başka ifadeyle günahı pek çoktur. Ama şimdi mesele başkadır, CHP’nin de içinde ve bütünün büyük parçasını teşkil ederek bulunduğu resim ile yani günahlarını resmeden fotoğraf, daha çok soldan konuşan ama yüreğinde bu günlerin karanlığının hayalini taşıyan sahte sol gömlekli aktörler tarafından şirin gösterilmiş ve ne kadar solda yer alan politik örgüt varsa, çeşitli nedenler öne sürülerek ama daha çok demokrasinin bekası gereği denilerek, CHP’ye kol kanat germiş ve CHP’nin de içinde olduğu fotoğrafta, sosyalist hareketin yükselmesinin önündeki barikatları sağlamlaştırmak için var olan bütün güçler ki, devlet durumu içindeki güçlerdir, bunu, yani sosyalist hareketin yükselişini, CHP nin veya Kemalizm’in peşine takarak ortadan kaldırmayı bırak, engelleyemeyeceğini anladığı andan itibaren ve en yetkin akıl hocası olan emperyalist istihbarat örgütlerinin ideologları tarafından ortaya konulan tavsiyelere uyarak, ellerinde tuttukları Türkiye Cumhuriyeti yönetimini dinci akımlara teslim etmişler ve yönetimde pişmelerini, ustalaşmalarını sağlamak için de her türlü desteği vermişlerdir.
Şimdi yönetim CHP de değildir, Kemalistlerde de değildir, Laik güçlerde de değildir ki hiç birisi gerçek anlamda bulundukları konumlarını yükseltmeyi bırakalım, korumayı bile denememişlerdir. Şimdi ise, Bu güçlerin devir teslim ettiği TC yönetiminde bulunanların mumunun sönmeye başladığı, sosyalist hareketin yükselişi ve emek sürecinin yükselttiği çelişkilerin keskinliği önlenememekte, emperyalizmin çizdiği projelerin selameti sağlanamamaktadır. O nedenle iş başa düşmüştür ki "YENİ CHP" bunun adıdır. "YENİ CHP= AK-CHP" olmuştur ve AKP den rol çalmakta, mümkünse bütün rollerini üstlenmektedir. Bunu da iki yöne çevirdiği mesajlarla göstermektedir. Biri ABD ve AB dir, diğeri Fetullah Gülen hoca efendidir.
Bugün yeni inciler döken Bir CHP adayından öğreniyoruz ki, Bizim KILIÇDAROĞLU da peygamber soyundanmış ve umreye o da gitmekten pek çok huzur içinde imiş. Biliyoruz ki, çeşitli vesilelerle Erdoğan için de, en azından fısıltı halinde, peygamber soyundan geldiğini anımsatacak misli vaazlar verilmiştir.
Şimdi soru şudur, düşman kimdir. Kime karşı sınıf kini biriktiriyoruz. 12 Eylül rejiminin ağırlaştırılmış faşist karakteri, emekçi kitlelerin, aydınlıktan yana kitlelerin ve daha çok aydınlık üretmeye çalışan, karanlığa çare olacak şekilde ideolojik, teorik ve politik kurşun sıkan aydınların üzerine çökerken, elbette bunun üzerini örtmeye ve belki buna talip olmaya çalışan CHP üzerindeki yaldızı kaldıracağız ama asıl düşmanı ve karşısındaki güçleri de iyi ve doğru resmedeceğiz.
Bu, resmin bütününü göstermek demektir. Öteki ise, resmin bütününün bir ucundan, başka ucuna savrularak bütünden uzaklaşmak dolayısıyla aynı tuzaklara bir kez daha düşmek demektir. Öyleyse tamam, CHP de aynı yolun yolcusudur yani aynı tarikat dinamiğine sarılarak bizi öbür uçtan kuşatmaya çalışmaktadır. Güzel; peki bunun karşısında ne yapacağız, her tarafımız kuşatılmış diye teslim mi olacağız? Yoksa bu gerçekliği boylu boyunca resmedip, bu resmin içinden, bu tuzakları bertaraf edecek güçleri çekip alıp, daha da güçlendirecek miyiz? Başka ifadeyle aslolanın emek süreci olduğunu ve bu süreçte hâlâ baş aktörün, devrimci aktörün, işçi sınıfı olduğunu ve bu süreçte itici gücün sınıf kini olduğunu ve sınıf mücadelesinin, ezilen, sömürülen sınıf lehine güçlendirilmesi ve utkuya giden yolunun açılması için bir sığınağa, bir demokratik alana yani demokratik bir cumhuriyete ihtiyaç olduğunu, o nedenle de bulunduğumuz noktadan, her türlü haklı eleştiriler yanında, haklı ve gerekli kinin de muhatabı olan Laik Türkiye Cumhuriyeti ekseninden (özünde burjuva ve tekellerin düzeni olmaktan başka bir gerçeklik olmayan ve çelişkileri keskinleşmiş olsa da törpülenmiş olan bir karşıtlığın çatışmasının ifadesi olan eksen olsa da) daha geriye püskürtülmeye karşı direnmek yanında, bunu önlemek için hücuma geçmek yani bu noktada biriken güçleri daha ileriye yürütecek bir dinamikte birleşmek için çaba mı sarf edeceğiz?
Soru budur ve cevabı açık ve basittir. Bu cevabın etrafında ufkumuzu genişletmezsek, ne dersek diyelim beni affedin ama hepsi laf-ı güzaf olacaktır. Gerçeğin bütün resmini ve içindeki çare yaratacak gücü gösteremeyecektir.
KARŞITLARIN EMPATİSİ ÜZERİNE
Diğer bir sorun, sınıf kini olmazsa olmaz demeyeceğim, çünkü o bizim öznel niyetlerimizle oluşturulan bir öfkenin adı değildir. Bu, iki karşıt sınıfın arasındaki mücadelenin bu karşıtlıktaki niteliğinin ifadesidir ve bu, yani sınıf kini, emek sürecinin ortaya çıkardığı çelişkilerin keskinliği ile bağlıdır ve ancak bu çelişkilerin keskinliği ile şekillenir. İşte bu nedenledir ki, emperyalist kapitalizm, empati dinamiklerini kitlelerin kafasına kakar. Karşıt sınıfların birbiri ile empati kurmasına değer verir.
Daha ayrıntısına da değinmek mümkün, söz gelimi, birkaç gün önce bir paylaşıma eleştiri göndermiştim, orada ele alınan MEVLANACILIĞI yermiştim. Mevlanacılık, tam da bu empatiyi, tarikat dinamiği içinde yerleştirmeye çalışmanın adıdır. Mevlana bir gerçekliktir ama bu gün Mevlanacılığın ne olduğu da bir gerçekliktir. Aynı kategoride, toplumsal gelişmenin merkezine tarihin aktörü olarak insanı koyma girişimi de, tüm masum görüntüsüne karşın bir emperyalist ideolojik saldırının ürünüdür. İnsanı merkeze koyduğumuzda, bir TÜSİAD patronu ile bir işçi arasında ne fark kalır, ne de karşıtlık. Dolayısıyla sınıfsallık da ortadan kaldırılmış olur ki, bunun sonucu sınıf kini de ortadan kalkar. Ama bu gün, dara düşen sermayedar, ilk önce işçiyi sokağa atar ya da ücretlerini düşürür, o da olmazsa fabrikasını kapatır, başka yerde açar ve yeni baştan en ucuz ücretle çarkını döndürür. İşçisi ile hiç empati kurmaz. O da ben de insanız demez. Ama işçiden hep empati kurması beklenir ve bunun ucunda hep, sınıf barışı kurma çabaları vardır.
İşçisi ile patronu ile el ele bir cumhuriyet.
Ama bu gün, tekellerin bu el ele olma durumundan çok çok uzakta oldukları örtülenemiyor. Buna rağmen, hep bir empati, bir sınıftan kaçma, sınıf kinini yerme dinamiği öne çıkartılıyor. Oysa pratikte de görülüyor, örneğin BEKAERT işçileri işten tazminatsız atılan arkadaşlarını işe geri döndürmek için fabrikayı içerden işgal ettiler ve işçilerin işe dönmek isteyenleri işe alındı, diğerleri hakkı olan tazminatı yanında ekstradan tazminatla işten ayrıldı. Ama bunu kendi iradeleri ile yaptılar.
Demek ki, işçiler emekçi terimine hapsedilememiş. Patrona da empati kurmayı benimsememiştir. Onları fabrikaya kilitleyen, birlik halinde arkadaşları için direnmeye iten, sınıf kinidir ve belki bunun farkında olmayan işçiler de vardır aralarında, ama bu eylemin ve başarının harcında sınıf kini vardır. Bu kin sıradan bir öfke değildir.
İşte bu nedenle diyorum ki, olguları kavramlaştırmak ayrıdır, öznel terimlerle kavramların içini boşaltmak ayrıdır. Önce insan değil, önce sınıftır aslolan, ama bu insandan bir süre vazgeçtik, sonra ona döneceğiz demek değildir. İşte bu da bir kavramlaştırmadır. Bu kavramlaştırma ile ne ressam, ne de diğerleri kapitalistlerin kucağına terk edilmiyor. Ama örneğin, bir Eczacıbaşının insan olma olgusu ile bir işçinin insan olma olgusu bireysel olarak elbette aynı eksende tarif edilir ama kategori olarak yine de farklıdır ki bizim sözünü ettiğiz ise, toplumsal insandır. O nedenle, insanın insan olarak fışkıracağı kategoriye yükseltilmesi, ancak ve ancak sınıfların, devletin ve sınıf mücadelesinin ortadan kalkması ile ortaya çıkacak olan toplumsal düzenin konusudur ve bu düzende demokrasi de olmayacaktır. İşte o zaman toplumun kendi kendini yönetişmesi söz konusu olacaktır. Ve aynı kategoride ve tarihsel süreçte, halklar da topyekûn kardeşleşecektir. Başka ifadeyle gönüllü, kerte kerte asimile olmuş olacaklardır.
Ama bunun için bir sürece ihtiyaç vardır ve bu süreçte öznellik de önemli oranda yer alsa da, asıl hâkim olan tarihsel, toplumsal nesnelliktir. Bu sürecin de, bu sürecin sınıfsız, devletsiz, demokrasisiz bir toplumsal ilerlemesinin ve de bu düzenin öznesi olan yeni insanın üretilmesinin garantisi için de, önce sınıf yani kendisini de bu süreçte ortadan kaldırmanın mekanizmasını geliştirecek olan işçi sınıfı olacaktır.
Yoksa kimsenin insanı yadsıdığı yoktur, aksine en gelişmiş insana ulaşmanın bilimsel yaklaşımını ortaya çıkarmanın ki, bu hala en bilimsel ve en ileri teoride ifadesini bulmuştur, kararlı çabası vardır. Tek yapılacak, en ileri teoride ifadesini bulan insanın yeni insan olarak fışkırmasının koşullarına giden tarihsel sürecin nesnelliğini, yüzeye çıkarıp, bu yöndeki tarihin akışını hızlandırmak için, bu süreçte, pratik zorlamaları teori katına çıkarmak zorunda kalmamak için, şimdiden, nesnellikle, tarihin nesnel ilerleme çizgisi ile örtüşen teoriye ağırlık vermek gerekmektedir. Sözünü ettiğim süreçte öznel yönün ağırlığının ifadesi bu kadardır.
Siyasal yapılanmalara karşı olmak da bir kavramlaştırmaya mecburdur. Evet, ben de bir süredir, siyasal bir örgüt dinamiğine karşıyım ama bunu genel anlamda, bu işi kavramlaştırıp, mutlaklaştırarak ortaya konulması gereken bir olgu olarak görmüyorum. Ben sadece içi boş, yani söz gelimi, komünistsiz komünist partisi olmaz diyorum. Ama bu demek değildir ki, politik bir örgüt olmayacak. Ama bu örgütün, ancak sınıf mücadelesinin içinden çıkacağını söylersek, bu çerçevede siyasal yapılanma konusunda olumsuz ya da çekinceli bakmayı anlarım.
Diğer bir sorun da, zorla ya da başka türlü, böyle bir mutlaklık yoktur. Yani ille de örgüt diyerek, örgütün içini dolduracak malzemenin o örgütün niteliği ile uyumlu biçimde var olmadığı bir koşulda örgütü zorlamak, öznelci yöntemle örgüt fetişizmi yaratmak doğru değildir. Bunu belirleyecek olan, yani zorlayacak olan, sınıfsal konum alışın ortaya çıkardığı şiddettir ki bazen bu şiddet, sadece ideolojik-politik olur. Yani zorun karşılığı, silah veya kolluk kuvvetleri olmayabilir. Keza Ekim devrimi sürerken, “bütün iktidar şûralara (Sovyetlere)” politik kararı alınana kadar, hükümet, burjuvazinin elinde idi ve ikili iktidar söz konusu idi. Ve Ekim devrimi, sanıldığının aksine, çok çok az kanlı olmuştur. Yani hükümetin icraatları, dışarıda bütün toplumsal dinamikleri saracak şekilde ve işçi -köylü ittifakına dayanarak, işçi sınıfının öncülüğünde ki sayıca az olduklarını hepimiz biliyoruz, kurulan şuralar tarafından hem denetleniyor ve hem de zaptı rapta alınıyordu. Bunun için, bazen hükümetin kendi düzenlediği mitinglerde ortaya konulan, politik yaklaşımlar yeterli oluyordu.
Bununla birlikte, evet, gelişmiş kapitalist ülkelerde, tam da sınıf kini ortadan kaldırıldığı ve Avrupa komünizmi hâkim kılındığı için, demokratik yolla, aşamalı olarak sosyalizme geçiş olacağı hemen herkese benimsetildiği için kitleler edilgendir. Üstelik holdingleşen, sendikalar, örümcek ağı misli işçileri sarmıştır ve büyük devletler, sömürdükleri dışarıdaki ülkelerden akan zenginliği, işçilerine dağıtarak onları pasifize etmektedir, artık bunda da zorlanmaktadırlar. Ama bizimki gibi ülkelerde, bu iş, en plebyen kesim tarafından, baldırı çıplak kesim tarafından yapılacak dersek, pek yanılmış olmayız.
Aslolan, emek sürecinin keskinleştirdiği sınıf çelişkisidir. Bu çelişkide, sınıf kini de vardır ve bizim öznel irademizden bağımsız olarak, bu çelişkinin içinden yükselir. Diğer yanıyla da, bu çelişkinin üzerinden yükselen sınıf mücadelesidir aslolan. Bu mücadeleyi yadsıdığımız zaman, ne denirse densin, küçük burjuva devrimciliği en masumane tutum olur, burjuva bakışının ise, tümüyle laboratuar ideolojileri ile yerleştirilmeye çalışılması, ancak bu şekilde başarılabilinir.
Şimdilerde ve epeydir, gözden düşürülmeye ve bilimsel sosyalizmin dışında gösterilmeye ve hatta insanlık dışı kabul ettirilmeye çalışılan ve uzaklaşılan proletarya diktatörlüğü ise, tarihsel bir kategoridir ve sınıfların ortadan kaldırılmasının, sınıf mücadelesine son vermek, kapitalist restorasyon tehdidinin ortadan kalkmasının garantisini sağlamak ve sınıfsız toplumu kurmak ve bu toplumun öznesi olan yeni insanın fışkırmasının koşullarını güvence altına almak için tarihsel olarak kaçınılmaz olan ve tümüyle nesnel olan bir tarihsel kategoridir. Bundan yan çizmek, sınıf bakışı açısından önemli bir turnusoldür. Ve Sovyet sosyalizminin kapitalist restorasyonu da, gelişmiş kapitalist ülkelerde sosyalizme geçişte reformizme savrulmak da, emperyalizmin yenidünyası hayallerine kendini fena kaptıranların, çeşit çeşit sosyalizm uydurabilmesi ve alıcı bulması da, bu olgudan ve nesnellikten yan çizmekle mümkündür.
İFADELERİMİ ŞEKİLLENDİREN VE ONA YÖN VEREN KAYNAK
İfadelerime yön veren kaynağa gelince, bu, tümüyle nesnelliğin yüzeye çıkardıklarını görmemi ve ifadelerimdeki yansımasını sağlayan, hala en ileri ve en bilimsel olma özelliğini koruyan teoridir. Marksizm-Leninizmdir.
Evet, daha önce de ifade ettiğim gibi, arkamda, geleceğin tarih sayfalarının enine boyuna değerlendirileceğine inandığım notlar bıraktığıma ve boynumda, Türkiye sosyalist hareketini, ulaşması gereken düzeye yükseltme sorumluluğundan başka bir şeyi bırakmadığıma olan inancımla sosyalist iktidar yürüyüşüne, içimizdeki veya yakınımızdaki arkadaşlarımızı aynı sorumluluğu yerine getirmek üzere çağırarak ve önüme çıkanlarla (engel koyanlarla demek istiyorum) kavga etmeye hazır olarak başladığımı tekrar ederek, benim ifadelerimi şekillendiren gerçekliğe bir kez daha vurgu yapmak ve ifadelerime yansıyan gerçekliğin üzerinden bir kez daha geçmek isterim.
İfadelerime yansıyan iddialarımda, sosyalizme olan inancımızın ve bu inancımızdaki kararlığımızın, geleceğe olan güvenimizin yansıması vardır.
Bu ifadelerimde sosyalizme olan inançta alçak gönüllü olunamayacağına olan bağlılığımızın yansıması vardır.
Bu ifadelerimde, burjuvaziye olan hıncımızın sınıf kinimizin yansıması vardır. Ve bu gün hâkim kılınmak istenen dinamik, bu yansımalara gözleri kapattırma dinamiğidir.
Kaynağını nesnelliğin yüzeye çıkmasını sağlayan bilimsel teorinin gücünden alan ifadelerimde, burjuvaziden ümidini kesmemiş olanların burjuva düzenini benimsetmesine duyduğumuz tiksintimiz vardır.
Bu ifadelerimde, bu kinden, bu tiksintiden vazgeçmenin, bu noktada alçak gönüllü olmanın, burjuvaziye teslim olmak demek olduğunun bilincini taşımamızın yansıması vardır.
Bu ifadelerim, sosyalist iktidar perspektifi taşıyor olduğumu yansıtmaktadır.
Bu ifadelerim, bilinç taşıyanı sosyalizm aşkına, sosyalizm aşkından yerinde duramayanı bilince kavuşturma sorumluluğumun ifadesidir.
Bu ifadelerimle kavgasız iktidar olmayacağına olan inancımızı işaret ediyorum.
Bu ifadelerimde, Ekim devrimine saygı duyanı, Sovyet sosyalizmine bağlı olanı, devrime ve iktidara inandırmak sorumluluğunu taşımamızın yansıması vardır.
Günümüzü ve Bu bağlamda CHP’yi tartışırken, Ekim devrimi nereden çıktı diyorsanız, aslında bir yerden çıkmadı, bizden çok önce tarihsel bir gerçeklik olarak yaşandı ve 70 yıl sonra da ortadan kalktı. Ve bu gerçeklikten birkaç nedenle söz etmek, elbette Türkiye’nin toplumsal gerçeklikleri ile de ilgilidir.
Bu gün, Türkiye’deki sorunlar ile bölgedeki ve dünyadaki sorunlar ve dahi Ekim devrimi gerçekliğindeki sorunlar ve hatta 1789 Fransız burjuva devrimi ve peşi sıra gelen bir dizi devrimler ve sonrasında, kısa bir işçi sınıfı iktidarı olan Paris Komünü üzerine dersler, ondan önce,1848 devrimleri, Meşrutiyet ve ulusal kurtuluş savaşı ile kurulan TC gerçekliğinde yatan sorunlar ve bu gün geldiğimiz TC gerçekliğinin simetriği olarak devam eden gerçekliğe yapışmış olan sorunlar, hepsi bir bütündür ve birbirleri ile çok yakın ilgileri vardır. En azından benim bakış açımdan böyledir.
TCNİN MİLİTARİZMİ
TC’yi bir bütün olarak ve sosyoekonomik ve politik-ekonomik bağlamından kopararak salt militarizme indirger ve orada çakılı kalırsak, CHP’yi çözümlerken ve de genel olarak çözüm üretirken çuvallarız.
Elbette TC’nin Militarizminin koyulaştığı, öne çıktığı dönemler olmuştur ama polis devleti olma olgusu da öne çıktığı zamanlar olmuştur ve daha yakın zamana kadar demokrasi gelmiş gibi gösterildiği de olmuştur. Ve şimdi ise, bir süredir en demokratik ve en özgürlükçü hükümet eliyle yönetildiği ve Militarist Kemalist kliğe kök söktürüldüğü yollu teoriler üretilirken, artık dağ taş AKP karşıtı olmuş ama AKP hiç karşıtı yokmuş gibi projelerine devam ediyor görünmektedir ve tam bu noktada devreye bir “YENİ CHP” çıkartılmıştır. Bu “yeni” CHP, CHP ye faşist diye çığıranların bile övgüsüne mazhar olmuştur. Peki, militarist devlet mi değişmiştir, militarist devlet, polis devleti ile mi bütünleşmiştir ya da başka bir şey mi olmuştur, mesela din temelli, faşist bir feodal (moderni tabii) devlet provaları mı yapılmaktadır, yeni rejim yoksa bu mudur?
Yani, mesele o kadar basit değil, karmaşık ve karmaşıklığı çözüp, somut tahlil yapmak ve basite indirgemeden çözüm üretmek istiyorsak, kavramları yerli yerine oturtmak ve öznel çabalarla kavram üretmemek gerekmektedir.
TC nedir sorusuna gelince, TC bir 12 Eylül rejimidir ve tekellerin düzenidir, hepsi bu, geçmişte TSK’nın bir kesiminin eliyle ve 27 Mayıs diye anılan müdahale ile Burjuva düzen sağlamlaştırılarak ve modernleştirilerek yerleştirilmiş ama bu yerleştirmenin ifadesi olan konjonktürde burjuvaziye de lazım gelen demokratik ve ekonomik reformlar yapılmış ve sol/sosyalist harekete de bu vesile ile bir demokratik alan, yani işçi sınıfı ile burjuva sınıfı olarak nitelediğimiz iki karşıt sınıfın bir birleri ile girişecekleri sınıf mücadelesinin alanı sağlanmış ve demokrasi güçleri ve sınıfsal güçlerin mücadelesi ile genişletilmiştir. Bu zamanda militarizm yoktur ve 12 Mart, bu alanda yükselen sosyalist hareketi geriletmek üzere gelmiş ve öncesinde, 27 Mayısla genişleyen demokratik alanı, yine aynı yolla bir halk devrimine çevirmeyi de içerecek şekilde genişletmeyi hedefleyen bir askeri müdahale girişimi olmuş, bastırılmış ve arkasından 12 Mart gelmiştir. Bu sol/sosyalist hareketi geriletememiş, tam tersine 27 Mayısın açtığı alanı sığınak olarak kullanan sol/sosyalist hareket iyice yükselmiş ve bunun üzerine 12 Eylül gelmiştir. Bu seyir de o kadar basit değildir, çünkü bir sürü mekanizmalar çalışarak, Kenan Evren’in genelkurmay başkanı olması sağlanmış ama daha önemlisi 12 Eylül faşist darbesi, tam da emperyalizmin yenidünya düzenini gerçekleştirmek için düğmesine bastığı bir rüzgârın üzerine gelmiştir, içerde ise 24 Ocak kararları ile tekellerin düzeni için yol açılmaya çalışılmaktadır ve böylece, TSK’nın emir komuta zinciri yerli yerine oturtulduktan sonra, BAYRAK HAREKÂTI diye anılan 12 Eylül faşist darbesi gerçekleştirilmiştir. Ondan sonrası, Türkiye tarihinde görülmemiş bir ihanet furyası ile insanlar,kitlesel olarak dönüştürülmeye ve emperyalizmin yenidünya düzeni için gerekli formları taşıyan bireyler haline getirilmeye başlanmıştır.
Bu kronolojide CHP’nin dahli yok denemez. CHP her adımında vardır ve sonrasında da SODEP ile SHP ile devam ederken bile vardır ve 12 Eylül rejimi şimdi AKP’nin Hükümranlığı ile sürdürülmektedir ve CHP buna hep koltuk değneği olmuştur. Bu süreçte, DEV-YOL dan da, TKP’den de, sosyalist hareketin yükselen rüzgârı dibe inerken başka rüzgâra binmek için köprü kurma yarışında olanlar ve şimdi CHP’ye ve Kemalizm’e ateş püskürenler, SODEP’e, SHP’ye kapağı atmakta sakınca görmemişler, nice komünist, nice devrimci, ilerleyen zamanda CHP’nin danışmanlığına terfi ile devam etmişler ve aynıları olmasa da, benzerleri daha sonra ANAP’ın ve şimdilerde de AKP’nin akıl hocası olmuşlardır. Kürt coğrafyasındaki yükselen rüzgârın kanatlarına binmek için öne çıkanları da unutmayalım. Hepsi birden, devletin valisi ya da bürokratı veyahut da ataşesi, hükümet danışmanı değillerdir ama en az CHP kadar devlet durumu içindedirler.
Öyleyse, dediğim gibi hepsi bir bütündür ve önemli olan, asıl olan, çıkış yolunu bulmaktır. CHP çıkış yolu değildir, hepimizin bunu söylediğini varsaymakla birlikte, çıkış yolu gösteremeyince bu, havada kalmaktadır. Ama havada kalmasının çok önemli ve can alıcı bir soruna gebeliği vardır, çünkü çıkış yolu bulamazsak, AKP den kaçarken, CHP ye mahkûm olacağız ve devlet durumu içindeki CHP, devletin devamı neyi gerektiriyorsa, kaldığı yerden yürütmeye devam edecektir.
Bizim ise, acılarımızla avunma zamanını geride bırakıp, ezilmişliğimizin ve acılarımızın müsebbibi olanlara acı çektirme zamanında olduğumuzu ve bunda kin, inanç ve kararlılık olması gerektiğini dolayısıyla kavgasız iktidar olmayacağını, şiddetsiz ise kavganın kavgaya benzemeyeceğini görmek gerekmektedir.
Fikret Uzun
3 Haziran 2011
CHP’nin resmini çizenler yine de düşmanı net çizgilerle ortaya koymuyor. Gerçekliğe biraz Latife Tekin penceresinden bakılıyor gibi. Ne demek bu? Latife Tekin, gerçekliklerin üstünü örtmek için gözlerdeki kirpiklerin sağa veya sola doğru boynunu büktürür, kulakların birini diğerine küstürür, böylece ya gerçeklik yarım yamalak görülür ya da gerçeklik yerine yalanlar, kanadı kırık bir kuş misli yüreklere bastırılarak, gerçekliğin yerine konulan bir dinamik haline getirilir.
CHP elbette devlet partisidir ve bu günlere gelmemizde CHP’nin rolü, başka ifadeyle günahı pek çoktur. Ama şimdi mesele başkadır, CHP’nin de içinde ve bütünün büyük parçasını teşkil ederek bulunduğu resim ile yani günahlarını resmeden fotoğraf, daha çok soldan konuşan ama yüreğinde bu günlerin karanlığının hayalini taşıyan sahte sol gömlekli aktörler tarafından şirin gösterilmiş ve ne kadar solda yer alan politik örgüt varsa, çeşitli nedenler öne sürülerek ama daha çok demokrasinin bekası gereği denilerek, CHP’ye kol kanat germiş ve CHP’nin de içinde olduğu fotoğrafta, sosyalist hareketin yükselmesinin önündeki barikatları sağlamlaştırmak için var olan bütün güçler ki, devlet durumu içindeki güçlerdir, bunu, yani sosyalist hareketin yükselişini, CHP nin veya Kemalizm’in peşine takarak ortadan kaldırmayı bırak, engelleyemeyeceğini anladığı andan itibaren ve en yetkin akıl hocası olan emperyalist istihbarat örgütlerinin ideologları tarafından ortaya konulan tavsiyelere uyarak, ellerinde tuttukları Türkiye Cumhuriyeti yönetimini dinci akımlara teslim etmişler ve yönetimde pişmelerini, ustalaşmalarını sağlamak için de her türlü desteği vermişlerdir.
Şimdi yönetim CHP de değildir, Kemalistlerde de değildir, Laik güçlerde de değildir ki hiç birisi gerçek anlamda bulundukları konumlarını yükseltmeyi bırakalım, korumayı bile denememişlerdir. Şimdi ise, Bu güçlerin devir teslim ettiği TC yönetiminde bulunanların mumunun sönmeye başladığı, sosyalist hareketin yükselişi ve emek sürecinin yükselttiği çelişkilerin keskinliği önlenememekte, emperyalizmin çizdiği projelerin selameti sağlanamamaktadır. O nedenle iş başa düşmüştür ki "YENİ CHP" bunun adıdır. "YENİ CHP= AK-CHP" olmuştur ve AKP den rol çalmakta, mümkünse bütün rollerini üstlenmektedir. Bunu da iki yöne çevirdiği mesajlarla göstermektedir. Biri ABD ve AB dir, diğeri Fetullah Gülen hoca efendidir.
Bugün yeni inciler döken Bir CHP adayından öğreniyoruz ki, Bizim KILIÇDAROĞLU da peygamber soyundanmış ve umreye o da gitmekten pek çok huzur içinde imiş. Biliyoruz ki, çeşitli vesilelerle Erdoğan için de, en azından fısıltı halinde, peygamber soyundan geldiğini anımsatacak misli vaazlar verilmiştir.
Şimdi soru şudur, düşman kimdir. Kime karşı sınıf kini biriktiriyoruz. 12 Eylül rejiminin ağırlaştırılmış faşist karakteri, emekçi kitlelerin, aydınlıktan yana kitlelerin ve daha çok aydınlık üretmeye çalışan, karanlığa çare olacak şekilde ideolojik, teorik ve politik kurşun sıkan aydınların üzerine çökerken, elbette bunun üzerini örtmeye ve belki buna talip olmaya çalışan CHP üzerindeki yaldızı kaldıracağız ama asıl düşmanı ve karşısındaki güçleri de iyi ve doğru resmedeceğiz.
Bu, resmin bütününü göstermek demektir. Öteki ise, resmin bütününün bir ucundan, başka ucuna savrularak bütünden uzaklaşmak dolayısıyla aynı tuzaklara bir kez daha düşmek demektir. Öyleyse tamam, CHP de aynı yolun yolcusudur yani aynı tarikat dinamiğine sarılarak bizi öbür uçtan kuşatmaya çalışmaktadır. Güzel; peki bunun karşısında ne yapacağız, her tarafımız kuşatılmış diye teslim mi olacağız? Yoksa bu gerçekliği boylu boyunca resmedip, bu resmin içinden, bu tuzakları bertaraf edecek güçleri çekip alıp, daha da güçlendirecek miyiz? Başka ifadeyle aslolanın emek süreci olduğunu ve bu süreçte hâlâ baş aktörün, devrimci aktörün, işçi sınıfı olduğunu ve bu süreçte itici gücün sınıf kini olduğunu ve sınıf mücadelesinin, ezilen, sömürülen sınıf lehine güçlendirilmesi ve utkuya giden yolunun açılması için bir sığınağa, bir demokratik alana yani demokratik bir cumhuriyete ihtiyaç olduğunu, o nedenle de bulunduğumuz noktadan, her türlü haklı eleştiriler yanında, haklı ve gerekli kinin de muhatabı olan Laik Türkiye Cumhuriyeti ekseninden (özünde burjuva ve tekellerin düzeni olmaktan başka bir gerçeklik olmayan ve çelişkileri keskinleşmiş olsa da törpülenmiş olan bir karşıtlığın çatışmasının ifadesi olan eksen olsa da) daha geriye püskürtülmeye karşı direnmek yanında, bunu önlemek için hücuma geçmek yani bu noktada biriken güçleri daha ileriye yürütecek bir dinamikte birleşmek için çaba mı sarf edeceğiz?
Soru budur ve cevabı açık ve basittir. Bu cevabın etrafında ufkumuzu genişletmezsek, ne dersek diyelim beni affedin ama hepsi laf-ı güzaf olacaktır. Gerçeğin bütün resmini ve içindeki çare yaratacak gücü gösteremeyecektir.
KARŞITLARIN EMPATİSİ ÜZERİNE
Diğer bir sorun, sınıf kini olmazsa olmaz demeyeceğim, çünkü o bizim öznel niyetlerimizle oluşturulan bir öfkenin adı değildir. Bu, iki karşıt sınıfın arasındaki mücadelenin bu karşıtlıktaki niteliğinin ifadesidir ve bu, yani sınıf kini, emek sürecinin ortaya çıkardığı çelişkilerin keskinliği ile bağlıdır ve ancak bu çelişkilerin keskinliği ile şekillenir. İşte bu nedenledir ki, emperyalist kapitalizm, empati dinamiklerini kitlelerin kafasına kakar. Karşıt sınıfların birbiri ile empati kurmasına değer verir.
Daha ayrıntısına da değinmek mümkün, söz gelimi, birkaç gün önce bir paylaşıma eleştiri göndermiştim, orada ele alınan MEVLANACILIĞI yermiştim. Mevlanacılık, tam da bu empatiyi, tarikat dinamiği içinde yerleştirmeye çalışmanın adıdır. Mevlana bir gerçekliktir ama bu gün Mevlanacılığın ne olduğu da bir gerçekliktir. Aynı kategoride, toplumsal gelişmenin merkezine tarihin aktörü olarak insanı koyma girişimi de, tüm masum görüntüsüne karşın bir emperyalist ideolojik saldırının ürünüdür. İnsanı merkeze koyduğumuzda, bir TÜSİAD patronu ile bir işçi arasında ne fark kalır, ne de karşıtlık. Dolayısıyla sınıfsallık da ortadan kaldırılmış olur ki, bunun sonucu sınıf kini de ortadan kalkar. Ama bu gün, dara düşen sermayedar, ilk önce işçiyi sokağa atar ya da ücretlerini düşürür, o da olmazsa fabrikasını kapatır, başka yerde açar ve yeni baştan en ucuz ücretle çarkını döndürür. İşçisi ile hiç empati kurmaz. O da ben de insanız demez. Ama işçiden hep empati kurması beklenir ve bunun ucunda hep, sınıf barışı kurma çabaları vardır.
İşçisi ile patronu ile el ele bir cumhuriyet.
Ama bu gün, tekellerin bu el ele olma durumundan çok çok uzakta oldukları örtülenemiyor. Buna rağmen, hep bir empati, bir sınıftan kaçma, sınıf kinini yerme dinamiği öne çıkartılıyor. Oysa pratikte de görülüyor, örneğin BEKAERT işçileri işten tazminatsız atılan arkadaşlarını işe geri döndürmek için fabrikayı içerden işgal ettiler ve işçilerin işe dönmek isteyenleri işe alındı, diğerleri hakkı olan tazminatı yanında ekstradan tazminatla işten ayrıldı. Ama bunu kendi iradeleri ile yaptılar.
Demek ki, işçiler emekçi terimine hapsedilememiş. Patrona da empati kurmayı benimsememiştir. Onları fabrikaya kilitleyen, birlik halinde arkadaşları için direnmeye iten, sınıf kinidir ve belki bunun farkında olmayan işçiler de vardır aralarında, ama bu eylemin ve başarının harcında sınıf kini vardır. Bu kin sıradan bir öfke değildir.
İşte bu nedenle diyorum ki, olguları kavramlaştırmak ayrıdır, öznel terimlerle kavramların içini boşaltmak ayrıdır. Önce insan değil, önce sınıftır aslolan, ama bu insandan bir süre vazgeçtik, sonra ona döneceğiz demek değildir. İşte bu da bir kavramlaştırmadır. Bu kavramlaştırma ile ne ressam, ne de diğerleri kapitalistlerin kucağına terk edilmiyor. Ama örneğin, bir Eczacıbaşının insan olma olgusu ile bir işçinin insan olma olgusu bireysel olarak elbette aynı eksende tarif edilir ama kategori olarak yine de farklıdır ki bizim sözünü ettiğiz ise, toplumsal insandır. O nedenle, insanın insan olarak fışkıracağı kategoriye yükseltilmesi, ancak ve ancak sınıfların, devletin ve sınıf mücadelesinin ortadan kalkması ile ortaya çıkacak olan toplumsal düzenin konusudur ve bu düzende demokrasi de olmayacaktır. İşte o zaman toplumun kendi kendini yönetişmesi söz konusu olacaktır. Ve aynı kategoride ve tarihsel süreçte, halklar da topyekûn kardeşleşecektir. Başka ifadeyle gönüllü, kerte kerte asimile olmuş olacaklardır.
Ama bunun için bir sürece ihtiyaç vardır ve bu süreçte öznellik de önemli oranda yer alsa da, asıl hâkim olan tarihsel, toplumsal nesnelliktir. Bu sürecin de, bu sürecin sınıfsız, devletsiz, demokrasisiz bir toplumsal ilerlemesinin ve de bu düzenin öznesi olan yeni insanın üretilmesinin garantisi için de, önce sınıf yani kendisini de bu süreçte ortadan kaldırmanın mekanizmasını geliştirecek olan işçi sınıfı olacaktır.
Yoksa kimsenin insanı yadsıdığı yoktur, aksine en gelişmiş insana ulaşmanın bilimsel yaklaşımını ortaya çıkarmanın ki, bu hala en bilimsel ve en ileri teoride ifadesini bulmuştur, kararlı çabası vardır. Tek yapılacak, en ileri teoride ifadesini bulan insanın yeni insan olarak fışkırmasının koşullarına giden tarihsel sürecin nesnelliğini, yüzeye çıkarıp, bu yöndeki tarihin akışını hızlandırmak için, bu süreçte, pratik zorlamaları teori katına çıkarmak zorunda kalmamak için, şimdiden, nesnellikle, tarihin nesnel ilerleme çizgisi ile örtüşen teoriye ağırlık vermek gerekmektedir. Sözünü ettiğim süreçte öznel yönün ağırlığının ifadesi bu kadardır.
Siyasal yapılanmalara karşı olmak da bir kavramlaştırmaya mecburdur. Evet, ben de bir süredir, siyasal bir örgüt dinamiğine karşıyım ama bunu genel anlamda, bu işi kavramlaştırıp, mutlaklaştırarak ortaya konulması gereken bir olgu olarak görmüyorum. Ben sadece içi boş, yani söz gelimi, komünistsiz komünist partisi olmaz diyorum. Ama bu demek değildir ki, politik bir örgüt olmayacak. Ama bu örgütün, ancak sınıf mücadelesinin içinden çıkacağını söylersek, bu çerçevede siyasal yapılanma konusunda olumsuz ya da çekinceli bakmayı anlarım.
Diğer bir sorun da, zorla ya da başka türlü, böyle bir mutlaklık yoktur. Yani ille de örgüt diyerek, örgütün içini dolduracak malzemenin o örgütün niteliği ile uyumlu biçimde var olmadığı bir koşulda örgütü zorlamak, öznelci yöntemle örgüt fetişizmi yaratmak doğru değildir. Bunu belirleyecek olan, yani zorlayacak olan, sınıfsal konum alışın ortaya çıkardığı şiddettir ki bazen bu şiddet, sadece ideolojik-politik olur. Yani zorun karşılığı, silah veya kolluk kuvvetleri olmayabilir. Keza Ekim devrimi sürerken, “bütün iktidar şûralara (Sovyetlere)” politik kararı alınana kadar, hükümet, burjuvazinin elinde idi ve ikili iktidar söz konusu idi. Ve Ekim devrimi, sanıldığının aksine, çok çok az kanlı olmuştur. Yani hükümetin icraatları, dışarıda bütün toplumsal dinamikleri saracak şekilde ve işçi -köylü ittifakına dayanarak, işçi sınıfının öncülüğünde ki sayıca az olduklarını hepimiz biliyoruz, kurulan şuralar tarafından hem denetleniyor ve hem de zaptı rapta alınıyordu. Bunun için, bazen hükümetin kendi düzenlediği mitinglerde ortaya konulan, politik yaklaşımlar yeterli oluyordu.
Bununla birlikte, evet, gelişmiş kapitalist ülkelerde, tam da sınıf kini ortadan kaldırıldığı ve Avrupa komünizmi hâkim kılındığı için, demokratik yolla, aşamalı olarak sosyalizme geçiş olacağı hemen herkese benimsetildiği için kitleler edilgendir. Üstelik holdingleşen, sendikalar, örümcek ağı misli işçileri sarmıştır ve büyük devletler, sömürdükleri dışarıdaki ülkelerden akan zenginliği, işçilerine dağıtarak onları pasifize etmektedir, artık bunda da zorlanmaktadırlar. Ama bizimki gibi ülkelerde, bu iş, en plebyen kesim tarafından, baldırı çıplak kesim tarafından yapılacak dersek, pek yanılmış olmayız.
Aslolan, emek sürecinin keskinleştirdiği sınıf çelişkisidir. Bu çelişkide, sınıf kini de vardır ve bizim öznel irademizden bağımsız olarak, bu çelişkinin içinden yükselir. Diğer yanıyla da, bu çelişkinin üzerinden yükselen sınıf mücadelesidir aslolan. Bu mücadeleyi yadsıdığımız zaman, ne denirse densin, küçük burjuva devrimciliği en masumane tutum olur, burjuva bakışının ise, tümüyle laboratuar ideolojileri ile yerleştirilmeye çalışılması, ancak bu şekilde başarılabilinir.
Şimdilerde ve epeydir, gözden düşürülmeye ve bilimsel sosyalizmin dışında gösterilmeye ve hatta insanlık dışı kabul ettirilmeye çalışılan ve uzaklaşılan proletarya diktatörlüğü ise, tarihsel bir kategoridir ve sınıfların ortadan kaldırılmasının, sınıf mücadelesine son vermek, kapitalist restorasyon tehdidinin ortadan kalkmasının garantisini sağlamak ve sınıfsız toplumu kurmak ve bu toplumun öznesi olan yeni insanın fışkırmasının koşullarını güvence altına almak için tarihsel olarak kaçınılmaz olan ve tümüyle nesnel olan bir tarihsel kategoridir. Bundan yan çizmek, sınıf bakışı açısından önemli bir turnusoldür. Ve Sovyet sosyalizminin kapitalist restorasyonu da, gelişmiş kapitalist ülkelerde sosyalizme geçişte reformizme savrulmak da, emperyalizmin yenidünyası hayallerine kendini fena kaptıranların, çeşit çeşit sosyalizm uydurabilmesi ve alıcı bulması da, bu olgudan ve nesnellikten yan çizmekle mümkündür.
İFADELERİMİ ŞEKİLLENDİREN VE ONA YÖN VEREN KAYNAK
İfadelerime yön veren kaynağa gelince, bu, tümüyle nesnelliğin yüzeye çıkardıklarını görmemi ve ifadelerimdeki yansımasını sağlayan, hala en ileri ve en bilimsel olma özelliğini koruyan teoridir. Marksizm-Leninizmdir.
Evet, daha önce de ifade ettiğim gibi, arkamda, geleceğin tarih sayfalarının enine boyuna değerlendirileceğine inandığım notlar bıraktığıma ve boynumda, Türkiye sosyalist hareketini, ulaşması gereken düzeye yükseltme sorumluluğundan başka bir şeyi bırakmadığıma olan inancımla sosyalist iktidar yürüyüşüne, içimizdeki veya yakınımızdaki arkadaşlarımızı aynı sorumluluğu yerine getirmek üzere çağırarak ve önüme çıkanlarla (engel koyanlarla demek istiyorum) kavga etmeye hazır olarak başladığımı tekrar ederek, benim ifadelerimi şekillendiren gerçekliğe bir kez daha vurgu yapmak ve ifadelerime yansıyan gerçekliğin üzerinden bir kez daha geçmek isterim.
İfadelerime yansıyan iddialarımda, sosyalizme olan inancımızın ve bu inancımızdaki kararlığımızın, geleceğe olan güvenimizin yansıması vardır.
Bu ifadelerimde sosyalizme olan inançta alçak gönüllü olunamayacağına olan bağlılığımızın yansıması vardır.
Bu ifadelerimde, burjuvaziye olan hıncımızın sınıf kinimizin yansıması vardır. Ve bu gün hâkim kılınmak istenen dinamik, bu yansımalara gözleri kapattırma dinamiğidir.
Kaynağını nesnelliğin yüzeye çıkmasını sağlayan bilimsel teorinin gücünden alan ifadelerimde, burjuvaziden ümidini kesmemiş olanların burjuva düzenini benimsetmesine duyduğumuz tiksintimiz vardır.
Bu ifadelerimde, bu kinden, bu tiksintiden vazgeçmenin, bu noktada alçak gönüllü olmanın, burjuvaziye teslim olmak demek olduğunun bilincini taşımamızın yansıması vardır.
Bu ifadelerim, sosyalist iktidar perspektifi taşıyor olduğumu yansıtmaktadır.
Bu ifadelerim, bilinç taşıyanı sosyalizm aşkına, sosyalizm aşkından yerinde duramayanı bilince kavuşturma sorumluluğumun ifadesidir.
Bu ifadelerimle kavgasız iktidar olmayacağına olan inancımızı işaret ediyorum.
Bu ifadelerimde, Ekim devrimine saygı duyanı, Sovyet sosyalizmine bağlı olanı, devrime ve iktidara inandırmak sorumluluğunu taşımamızın yansıması vardır.
Günümüzü ve Bu bağlamda CHP’yi tartışırken, Ekim devrimi nereden çıktı diyorsanız, aslında bir yerden çıkmadı, bizden çok önce tarihsel bir gerçeklik olarak yaşandı ve 70 yıl sonra da ortadan kalktı. Ve bu gerçeklikten birkaç nedenle söz etmek, elbette Türkiye’nin toplumsal gerçeklikleri ile de ilgilidir.
Bu gün, Türkiye’deki sorunlar ile bölgedeki ve dünyadaki sorunlar ve dahi Ekim devrimi gerçekliğindeki sorunlar ve hatta 1789 Fransız burjuva devrimi ve peşi sıra gelen bir dizi devrimler ve sonrasında, kısa bir işçi sınıfı iktidarı olan Paris Komünü üzerine dersler, ondan önce,1848 devrimleri, Meşrutiyet ve ulusal kurtuluş savaşı ile kurulan TC gerçekliğinde yatan sorunlar ve bu gün geldiğimiz TC gerçekliğinin simetriği olarak devam eden gerçekliğe yapışmış olan sorunlar, hepsi bir bütündür ve birbirleri ile çok yakın ilgileri vardır. En azından benim bakış açımdan böyledir.
TCNİN MİLİTARİZMİ
TC’yi bir bütün olarak ve sosyoekonomik ve politik-ekonomik bağlamından kopararak salt militarizme indirger ve orada çakılı kalırsak, CHP’yi çözümlerken ve de genel olarak çözüm üretirken çuvallarız.
Elbette TC’nin Militarizminin koyulaştığı, öne çıktığı dönemler olmuştur ama polis devleti olma olgusu da öne çıktığı zamanlar olmuştur ve daha yakın zamana kadar demokrasi gelmiş gibi gösterildiği de olmuştur. Ve şimdi ise, bir süredir en demokratik ve en özgürlükçü hükümet eliyle yönetildiği ve Militarist Kemalist kliğe kök söktürüldüğü yollu teoriler üretilirken, artık dağ taş AKP karşıtı olmuş ama AKP hiç karşıtı yokmuş gibi projelerine devam ediyor görünmektedir ve tam bu noktada devreye bir “YENİ CHP” çıkartılmıştır. Bu “yeni” CHP, CHP ye faşist diye çığıranların bile övgüsüne mazhar olmuştur. Peki, militarist devlet mi değişmiştir, militarist devlet, polis devleti ile mi bütünleşmiştir ya da başka bir şey mi olmuştur, mesela din temelli, faşist bir feodal (moderni tabii) devlet provaları mı yapılmaktadır, yeni rejim yoksa bu mudur?
Yani, mesele o kadar basit değil, karmaşık ve karmaşıklığı çözüp, somut tahlil yapmak ve basite indirgemeden çözüm üretmek istiyorsak, kavramları yerli yerine oturtmak ve öznel çabalarla kavram üretmemek gerekmektedir.
TC nedir sorusuna gelince, TC bir 12 Eylül rejimidir ve tekellerin düzenidir, hepsi bu, geçmişte TSK’nın bir kesiminin eliyle ve 27 Mayıs diye anılan müdahale ile Burjuva düzen sağlamlaştırılarak ve modernleştirilerek yerleştirilmiş ama bu yerleştirmenin ifadesi olan konjonktürde burjuvaziye de lazım gelen demokratik ve ekonomik reformlar yapılmış ve sol/sosyalist harekete de bu vesile ile bir demokratik alan, yani işçi sınıfı ile burjuva sınıfı olarak nitelediğimiz iki karşıt sınıfın bir birleri ile girişecekleri sınıf mücadelesinin alanı sağlanmış ve demokrasi güçleri ve sınıfsal güçlerin mücadelesi ile genişletilmiştir. Bu zamanda militarizm yoktur ve 12 Mart, bu alanda yükselen sosyalist hareketi geriletmek üzere gelmiş ve öncesinde, 27 Mayısla genişleyen demokratik alanı, yine aynı yolla bir halk devrimine çevirmeyi de içerecek şekilde genişletmeyi hedefleyen bir askeri müdahale girişimi olmuş, bastırılmış ve arkasından 12 Mart gelmiştir. Bu sol/sosyalist hareketi geriletememiş, tam tersine 27 Mayısın açtığı alanı sığınak olarak kullanan sol/sosyalist hareket iyice yükselmiş ve bunun üzerine 12 Eylül gelmiştir. Bu seyir de o kadar basit değildir, çünkü bir sürü mekanizmalar çalışarak, Kenan Evren’in genelkurmay başkanı olması sağlanmış ama daha önemlisi 12 Eylül faşist darbesi, tam da emperyalizmin yenidünya düzenini gerçekleştirmek için düğmesine bastığı bir rüzgârın üzerine gelmiştir, içerde ise 24 Ocak kararları ile tekellerin düzeni için yol açılmaya çalışılmaktadır ve böylece, TSK’nın emir komuta zinciri yerli yerine oturtulduktan sonra, BAYRAK HAREKÂTI diye anılan 12 Eylül faşist darbesi gerçekleştirilmiştir. Ondan sonrası, Türkiye tarihinde görülmemiş bir ihanet furyası ile insanlar,kitlesel olarak dönüştürülmeye ve emperyalizmin yenidünya düzeni için gerekli formları taşıyan bireyler haline getirilmeye başlanmıştır.
Bu kronolojide CHP’nin dahli yok denemez. CHP her adımında vardır ve sonrasında da SODEP ile SHP ile devam ederken bile vardır ve 12 Eylül rejimi şimdi AKP’nin Hükümranlığı ile sürdürülmektedir ve CHP buna hep koltuk değneği olmuştur. Bu süreçte, DEV-YOL dan da, TKP’den de, sosyalist hareketin yükselen rüzgârı dibe inerken başka rüzgâra binmek için köprü kurma yarışında olanlar ve şimdi CHP’ye ve Kemalizm’e ateş püskürenler, SODEP’e, SHP’ye kapağı atmakta sakınca görmemişler, nice komünist, nice devrimci, ilerleyen zamanda CHP’nin danışmanlığına terfi ile devam etmişler ve aynıları olmasa da, benzerleri daha sonra ANAP’ın ve şimdilerde de AKP’nin akıl hocası olmuşlardır. Kürt coğrafyasındaki yükselen rüzgârın kanatlarına binmek için öne çıkanları da unutmayalım. Hepsi birden, devletin valisi ya da bürokratı veyahut da ataşesi, hükümet danışmanı değillerdir ama en az CHP kadar devlet durumu içindedirler.
Öyleyse, dediğim gibi hepsi bir bütündür ve önemli olan, asıl olan, çıkış yolunu bulmaktır. CHP çıkış yolu değildir, hepimizin bunu söylediğini varsaymakla birlikte, çıkış yolu gösteremeyince bu, havada kalmaktadır. Ama havada kalmasının çok önemli ve can alıcı bir soruna gebeliği vardır, çünkü çıkış yolu bulamazsak, AKP den kaçarken, CHP ye mahkûm olacağız ve devlet durumu içindeki CHP, devletin devamı neyi gerektiriyorsa, kaldığı yerden yürütmeye devam edecektir.
Bizim ise, acılarımızla avunma zamanını geride bırakıp, ezilmişliğimizin ve acılarımızın müsebbibi olanlara acı çektirme zamanında olduğumuzu ve bunda kin, inanç ve kararlılık olması gerektiğini dolayısıyla kavgasız iktidar olmayacağını, şiddetsiz ise kavganın kavgaya benzemeyeceğini görmek gerekmektedir.
Fikret Uzun
3 Haziran 2011
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)