7 Eylül 2015 Pazartesi

SAVAŞMADAN GELEN BARIŞ BOYUN EĞMEKTİR

SAVAŞMADAN GELEN BARIŞ BOYUN EĞMEKTİR
Braye mın BORGA,
Tam kendi kendime “bırak, BORGA biraderimiz  biraz dinlensin, günler torbaya mı girdi derken”,yani içimden böyle düşünceler geçerken, bir baktım, buradasın ve “Barış hemen şimdi ama kiminle?” Sorusunun cevabını arayanların, ya da cevabına işaret edenlerin tartışmasındayız!

“Roboski katliamından sonra aman çözüm sürecine zeval gelmesin deniyordu, 33 genç hayat dolu 33 kardeşim Suruç’ta kahpece katledildi, daha bir ay geçmedi üzerinden ve barış naraları atılmakta sokaklarda. Barışalım, tamam barışalım da kimlerle barışalım onu da söyleyin, bu barış nasıl sağlanacak? Ölülerimizi, bize karşı işlenen cinayetleri unutturarak mı getireceksiniz barışı? Nasıl? Silah onlarda, bomba onlarda, tankları tüfekleri, F16 ölüm saçarken, orduları, polisleri devrimci avlarken. Açık bir şekilde eve girip Günay Özarslan’ı infaz edebiliyorlarken. Adalet ellerindeyken. Hangi barışı sağlayacaksınız? Kimlerle?”

Diye soruyordu, tartışmada paylaşılan mektubun sahibi! Çok açık sorudur ve netliği daha da artırmak için sorulduğunu düşünmek durumundayız!

Ama sen yine sazı eline almışsın ve yine yalan yanlış kurgularınla az biraz var olan netliği daha da bulanıklaştırmak için üfürmüşsün de üfürmüşsün; yani yine gerçeklere taarruz halindesin ve tartışmacıların kucaklarına, "Barış istemiyoruz ne var ki savaşamıyoruz da" fiili durumunu yaşayanlar, ne duruyorsunuz. Halk Şuraları/Meclisleri devrimci durum ilan ediyor görmüyor musunuz? Devrimi ne zannediyorsunuz ki. Başka bir şey mi?” üfürüğünü bırakmışsın!

Diyorsun ki, sizi gidi “barış düşmanları”, " barış istemiyorsanız, alın size devrimci durum ilan eden halk şuralarını verelim!”

Oysa kim barış istemez? Ama “kimin barışı?”

Oysa çok geçmedi “Pax-Americana” yı hatırlatmamın üzerinden!

Bütün mesele “olmak ya da olmamak” mislidir!

Mesele, bu bölgede emperyalistlerin ve işbirlikçilerinin dayattığı bir Amerikan pax’ ını yaşamaya; bin yıl sürecek bir ölüm sessizliği içinde, sanayi devrimi öncesi insanlarının yaşadığı bitkisel hayatı yaşamaya; ya da Kafka’nın işaret ettiği böcekleşmiş hayatı veya bu kesmedi ise, Huxley’in “cesur Yeni Dünya” sında çizdiği “insanı” yaşamaya hepimizin fit olması; ya da, bu savaştan daha ağır koşulları olan amerikan paxını elimizin tersi ile itip, karşısına, amerikan emperyalizmini de, onun zulmünü de, canavarlığını da, sinsiliğini de, sömürüsünü de tarihe gömüp, ezgisiz, sömürüsüz, canavarsız, zalimsiz bir dünya da insanca ve sonsuza kadar sürecek bir barışı koymamızdır!

“SAVAŞ”, “BARIŞ” ı varsayarsa, “BARIŞ” da “SAVAŞ” ı varsayar!

Öyleyse "SAVAŞ" ı "BARIŞ" yapmak için gene de bir "SAVAŞ" gerekir ve öyleyse "SAVAŞ" madan gelen "BARIŞ", savaşa boyun eğmektir!

Savaş, bir savaş adamının ifadesiyle, “barış zamanı uygulanan politikaların, şiddet yoluyla uygulanması” ise, bu formül anlaşılmaz olmamalıdır!

Barış halindeyken halka, emekçilere etmediği kötülüğü bırakmayan emperyalistler, buna rağmen istedikleri “barışı” sağlayamazlarsa, savaş”a başvurmaktadırlar!
Bunun,“savaş içinde bir arada yaşama” haline, “savaşın” sonucuna göre dozunu artırarak veya azaltarak “barış içinde bir arada yaşama” halini ikame etmek için olduğunu hepimiz biliyoruz!

Yani kabul ettirmek istediklerinin  bir sınıf barışı olduğunu, yani istediklerinin, “ezen ile ezilen in, “barış içinde, kardeşçe, bir arada yaşaması” olduğunu hepimiz biliyoruz!

Dayattıkları, köleleştirici politikalarına sessiz-sedasız biat etmek demek olan "barış içinde ve kardeşçe", hatta "baba oğul" misli, ya da daha doğru deyişle bir “vasalite” ilişkisi içinde, bir arada yaşamayı kabul edecek kıvama gelindiyse en önce kendileri ”BARIŞ” yapalım, “kardeşlik” gelsin, yollu kapı açarlar ve bazılarımız da pek çabuk bu kapıdan girip, “savaş”tan da ağır ve yok edici “barış” ın şampiyonluğuna soyunurlar!

Oysa barış halinde iken ağız tadıyla uygulayamadığı politikaları, şiddet yoluyla uygulamak zorunda kalıp,”savaş” a başvuran ya da bu dayattıkları politikalara boyun eğmeyenlerin, yani “zalimlerle savaş içinde birarada yaşayan ezilenlerin”, itirazlarını, karşı durmalarını bir “savaş” ilanı kabul edip “savaş”a başvuranlar, ezilenleri “barış içinde bir arada yaşamaya” razı edemedilerse, imkânı yok “BARIŞ” yollu haykırmazlar!
Çünkü o zaman “barış” ezilenlerin “barış”ı olacak ve bu “barış” ezenlerin hükmünü ortadan kaldıran bir “barış” olacaktır!

İşte bu zamanda da, buna razı olmak istemeyen ezenler, ezilenleri, en azından “savaş içinde bir arada yaşama” içinde ezmek ve sömürmek için, “barış olsun kardeşlik gelsin analar ağlamasın” yollu kandırmaya çalışırlar!
Ve bunun için sürdürdükleri pazarlıkların süresini uzatarak, ezilenlerin arkasından dolanıp, puanlarını artırmaya çalışırlar; tıkandıkları yerde yeniden “savaş” uygularlar, hepsi puanları artırmak için ve eninde sonunda istedikleri “barışı” sağlamak içindir!

Çünkü ağlayan analar, hiçbir zaman ezenlerin anası değildir; demek ki her zaman ezilenlerin anaları ağlamaktadır; ezilenlerle ezenler arasında hiçbir zaman kardeşlik olmamıştır; ve ezenler, hiçbir zaman ezilenlerin elini kuvvetlendirecek, ezenlerin yok edici politikalarına taş koyduracak bir barışa razı olmamışlardır; yani ezenlerin kaybı, olsa olsa biraz paradır ama bazen bu da onların çok fena canını yakar; o zaman da “barış” isteyebilirler ama asıl olarak, onların bu barışa kendi istekleri ile değil, ezilenlerin zoru ile razı olduklarını tarih bize göstermiştir!

Ne yazık ki, ezenler, ezilenleri köleliğe mahkûm edecek ve bunu onlara seve seve kabul ettirecek politikalarını uygulamak için başvurdukları şiddeti, yine onları birbirlerini boğazlamaya iterek uygulamışlar ve hala aynı şekilde bu uygulamaya devam etmektedirler!!

İşte bu yüzden, ezilen halkların ve emekçilerin sloganı, ezilenlerin hükmü ortadan kalkana kadar, her zaman, “savaşa rağmen kardeşlik” olmuştur ve olmaya da devam etmelidir!

İşte ilerleyen satırlarda da değineceğim “BARIŞ” ın hikâyesi budur; bundan ders çıkaracağına yine üfürüp üfürüp bu hikâyedeki netliği bulanıklaştıracak kelamları ipe dizmişsin!

Bir Hasan Karataş, nasıl itiraz ettiği önemli değil, ama dikilmişti önüne, ben de sıraya girince, önce “ben Blankistim Blankist, o da yetmezse, BORGA’yım, o da yetmezse, nam-ı diğer devletin de bildiği, milletin de bildiği, bileği titremeyen, başı dik alnı açık “yaman” adamım…” yollu esmiş gürlemişsin ve ardından birkaç kez Ulak’a “sağ olsunlar” eşliğinde, ne de güzel değiştirmişsin konuyu ve aklımızı K…çımıza takmak için bu kez “21 Koşul”u bırakmışsın kucağımıza!

İşte bu olan bitene bakınca, BORGA Ulak’ı ekti, tartışmadan fıydı diye geçti aklımdan!

Sen fıymadan önce, “Yanlış yoldasınız, yüzünüzü gerçeklere dönün” diyoruz; “düşman” diyorsunuz; “küfürden beter” şeylerle üzerinize geliyorlar; “gelin ittifakı sürdürelim, şu işi çözelim” diyorsunuz! Hatta “söz verdiniz, sözünüzü tutun, çözüme gelin ” diye yalvarıyorsunuz!

Sonra da, kendi icadın olan “Amerikan sefirinden, Japonlardan korunmak için “üs” talep eden” bir Lenin’e inat,“ideolojin komünizm” imiş!

“Bu işte bir terslik yok mudur?” demiştim!

Hatırladın mı?

“21 KOŞUL” mu dedin? Şimdi buna mı sardın? Olur, peki, bu da olur; ben kapıyı açarım, sen içine hışımla girip 3.Enternasyonalin de kucağına bir şeyler bırakırsın; bu arada içindekileri de ortaya dökmüş olursun!

Bana uyar, neden olmasın, tarihe henüz düşmediyse, belki biz vesile oluruz; düştüyse de düşenleri bulup çıkarıp hatırlatmış oluruz!

Lenin, Ekim Devrimi’nden sonra şöyle diyordu:

“Eğer gelişmiş bir kapitalist ülkede bir sosyalist devrim olsaydı Sovyet devrimi hem model olma niteliğini yitirecekti, hem de sovyet ve sosyalist anlamda geri olacaktı.”

Ancak olmadı ve tarih, ihaleyi Rusya proletaryasının kucağına bıraktı; geri topraklarda en ileri devrim gelip çatmış ve patlamıştı; belki de yarısı daha önce, 1905 Şubatında patlayan devrimle gerçekleşmişti; ikinci yarısı, önceki yarımın yarım kalmış görevlerini yerine getirmek üzere başlamıştı ve sonunda en ileri devrime, Ekim Devrimi’ne sıçramıştı!

Ne yani,”erken oldu” veya ”sıra burjuvazinindi” ya da “sıra Avrupa’ da idi” deyip, bu sıçramayı, alıp ilerletmemeli mi idiler?
Eğer öyle yapsalardı ne olacağını, yani, eskisinden çok daha katı ve koyu bir kanlı karanlığın, Rusya’nın ezilen ve sömürülen halklarının, sınıflarının karabasanı olacağını hepimiz biliyoruz ama bu ayrı, asıl önemli olan “erken gelmiş devrim” olmaz; devrim gelmişse, devrimi bekleyenler, ona hazırlananlar, onu tam zamanında görmüş ve dört elle yakalamış olmalıdırlar!

Sosyalist devrimin ilk önce gelişmiş bir Avrupa ülkesinde gerçeklemesini istemek, buna önem vermek başkadır; yorgun güçlere dayanıp ille de Batı’da sosyalizm aramak başkadır!

Öyleyse “Tek ülkede sosyalist devrim zafere ulaşamaz” diye kestirip atıp, devrimin boğazlanmasına göz yummak da olmaz!

“Blankici” suçlamalarından tırsarak bu işten vaz caymak da olmaz; hatta daha önemlisi “güç hesabı” yaparak,”devrim yapacak gücümüz yok” diyerek de bu işten vazgeçmek olmaz, devrim zamanı geldi ise gelmiştir ve öyleyse devrime sahip çıkılması gerekir!

Anti parantez, zamanı gelmediyse, allame-i cihan olsan devrimi yakalayamazsın da, ilerletemezsin de; tut ki bişi oldu, yakaladın, ya da yakaladığını sandın, dört elle sarıldığın “devrim” döner sana öyle bir tekme atar ki,”devrim”e bile “nefretle bakarsın!”

Marx ve Engels birlikte ve daha 1845 Ağustosunda yazdıkları “Alman İdeolojisi” nde şu vargıya varmışlardı:

“Komünizm, ampirik olarak, ancak egemen halkların "hep birden" ve eşzamanlı hareketi olarak olanaklıdır, bu da üretici gücün evrensel gelişmesini ve buna bağlı olan dünya ilişkilerini varsayar”

Daha sonra Engels’in, Komünist Birliğin Paris örgütünün talimatı üzerine kaleme aldığı ikinci program taslağı olan “Komünizmin İlkeleri” adlı yapıtında bu vargıyı detaylandırarak şöyle ifade etti:

“Komünist devrim, salt ulusal bir devrim olmayacaktır; bu, bütün uygar ülkelerde, yani en azından İngiltere, Amerika, Fransa ve Almanya'da, aynı zamanda yer alan bir devrim olacaktır. Bu, dünya çapında bir devrimdir ve dolayısıyla kapsamı da dünya çapında olacaktır. Bu ülkelerin herbirinde devrim, o ülkenin daha gelişkin bir sanayie, daha çok zenginliğe ve daha hatırı sayılır bir üretici güçler kitlesine sahip olup olmayışına bağlı olarak, daha çabuk ya da daha yavaş gelişecektir…”

Bu vargı, Tekel-öncesi kapitalizm dönemi için doğruydu. Ancak emperyalizm çağında kapitalizmin eşit olmayan ekonomik ve siyasal gelişimi yasasını hareket noktası olarak alan Lenin, farklı bir vargıya ulaştı. Buna göre, yeni tarihsel koşullarda, tekelci kapitalizm döneminde, sosyalist devrim ilkin birkaç ülkede, hatta tek bir ülkede zafere ulaşabilecekti ve devrimin bütün ülkelerde ya da ülkelerin çoğunda aynı anda zafere ulaşması olanaksızdı.

Lenin, 1915 yılında yazdığı "Avrupa Birleşik Devletleri Sloganı Üzerine" adlı makalesinde şöyle diyordu:

“Eşitsiz ekonomik ve siyasal gelişme, kapitalizmin mutlak yasasıdır. Böylece, sosyalizmin zaferi, önce birkaç, ya da hatta yalnızca bir tek kapitalist ülkede olanaklıdır. Bu ülkenin başarılı proletaryası, kapitalistleri mülksüzleştirdikten ve kendi sosyalist üretimini örgütledikten sonra, öteki ülkelerin ezilen sınıflarını kendi davasına çekerek, bu ülkelerde kapitalistlere karşı ayaklanmalara yol açarak ve sömürücü sınıflara ve onların devletine, gerektiğinde silahlı kuvvetlere bile karşı koyarak, dünyanın geri kalanının, kapitalist dünyanın karşısına çıkacaktır. Proletaryanın, burjuvaziyi alaşağı ederek zafere kavuşacağı toplumun siyasal biçimi bir demokratik cumhuriyet olacaktır ki bu, o ulusun ya da ulusların proletaryasının, daha sosyalizme geçmemiş bulunan devletlere karşı savaşımında güçlerini giderek daha çok merkezileştirecektir. Ezilen sınıfın, proletaryanın diktatörlüğü olmaksızın sınıfların ortadan kaldırılması olanaksızdır. Ulusların sosyalizmde özgürce birleşimi, sosyalist cumhuriyetlerin geri kalmış devletlere karşı azçok uzun ve kararlı bir savaşımı olmaksızın olanaklı değildir.”

İki olguyu ve anlatımı üst üste koyunca yeterince açıklık sağlanıyor!

Sonuçta Batı’da gerçekleşmeyen devrim, Rusya’da Ekim Devrimi olarak patladı; beklenen devrim, Ekim Devrimi’nin arkasından da gelmedi ama emperyalistlerin, Ekim Devrimi’ne içerden ve dışardan karşı koymaları gecikmedi; müthiş bir karalama kampanyası yanında, kışkırtıcı yöntemlerle, Rusya’nın ezilen ve sömürülen halklarının bir kısmını, Ekim Devrimi’ne karşı “eğitip-donatarak-önlerine cezbedici otlar koyarak” kullandılar, güttüler!

Lenin’in, devrimden sonra kalan az bir ömrünün nerede ise tamamı bu savaşlarla geçti; suikast de cabası.

Öcalan’ın ve sizin de göklere çıkarttığınız, model yapmaya çalıştığınız Kropotkin bile bu savaşlarda, emperyalistlerin bayrağını taşıdı!

Emperyalistler Sibirya’ya kadar girmişler, babalarının çiftliği gibi, ortalıkta dolaşıyor ve etrafı yağmalıyor, devrimi tersine çevirmenin hayallerini kuruyorlardı; bu hayallerini daha çok Rusya’daki o zavallı, yabancılaşmanın doruğunda yaşayan insanları devrime karşı kışkırtarak, kendilerine çete yaparak olgunlaştırmaya, gerçek haline getirmeye çalışıyorlardı; emperyalistlerin hepsi, Amerika’sı da, Japonya’sı da, Rusya’nın içlerine kadar girmiş, devrimi boğmak için çeşitli tertipler içinde cirit atarken, aynı zamanda birbirlerinin de arkasına geçip, puanlarını yükseltmeye çalışmışlardır!

Ekim devrimi, bir enternasyonalist, bir dünya devrimiydi, ama hiçbir şey kitaplarda yazıldığı gibi olmuyordu; pratik kitaplarda yazılandan daha yeşil; en azından “gri” değil ve daha nettir; gri göründüyse, bu onun suçu değil, ona bakanların ya da bakamayanların veya bakıp ta göremeyenlerin, ya da görse de “gri” görenlerin suçudur!

Evet, enternasyonalistti, bir dünya devrimi idi ama ne Avrupa bir araya gelip tek vücut Ekim Devrimi’nin üzerine çullanabildi; ne de Ekim Devrimi Avrupa’ya doğru ilerleyip, devrimi genişletebildi; yapsaydı ne olacaktı, belki bir tek Troçki sevinecekti, diğerleri ve dünyanın öteki kısmında kalan işçi ve emekçiler, bu sefere omuz vereceklerine, eyvah devletimize saldırıyorlar, hür dünyamızı yıkacaklar, mallarımızı mülklerimizi, kadınlarımızı elimizden alacaklar diye ayağa kalkarak Sovyet devrimcilerinin üzerine yürüyeceklerdi; yürüdüler de; bu ayrı ve zaten Ekim Devrimi, daha içerdekilerle, içerde süren emperyalist saldırıların defterini dürerken yorgun düşmüştü; iyi ki de Avrupa’ya sefer düzenlemeye kalkışmadı ve iyi ki de, Avrupalı emperyalistler, kendi kıçlarındaki sorunlarla uğraşırken, kıçlarına güvenemeyip, büyük ordularını Sovyet Devriminin üzerine gönderemediler!

Sonuçta, eksikleri ve yanlışları bir yana, Ekim Devrimi, dünyaya yaşayabilen bir sosyalizm getirmiştir; artık sosyalizm dünyaya gelmiştir ve prematüre de değildir; yetmiş yıl öyle ya da böyle (derinleştirmeye gerek görmüyorum, totoloji yaparak konuyu uzatmamaya çalışıyorum) yaşadıktan sonra, bir coğrafyadaki sosyalizm pratiğinin sona ermesi, sosyalizmin sona ermesi değildir; önemli olan budur!

Bu anlamda Sovyet sosyalizminin yıkılmasıyla birlikte, kedere kapılanların da, sevinçten zil takıp oynayanların da yeteri kadar sosyalist olamadıklarını, hatta hiç sosyalist olmadıklarını düşünmek gerekiyor!

Kedere kapılmayı gerektirmiyor ama önemli olan,pratiğin dayattığı zorunluluklar bir yana, Ekim Devrimi’nin , “dünya devrimi” anlamında devrim savaşını yapamamış olmasıdır; yani dünya devrimi olamamış olmasıdır; daha sonra gecikmiş olarak gelen dünya savaşı ise, bir bulaşıklıkla birlikte geliyor; sosyalizm, kapitalizmle (geçici de olsa) ittifak yaparak, kapitalizmi şiddet yoluyla korumak ve önündeki engelleri veya tehlikeleri kaldırmak isteyen Hitler’in güçlerine karşı savaşmak zorunda kalıyor; Hitler püskürtülüyor ama kapitalizm gerilemiyor; hatta emperyalist konuşlanma daha da güçleniyor; beraberinde sosyalizme bulaşması hız kazanıyor; savaş ise, artık şiddet yoluyla değil, barış yoluyla ve emperyalizmin hegemonyasında devam ediyor; “soğuk savaş” diyoruz; emperyalizm sosyalizmle “savaş içinde bir arada yaşama” politikası güdüyor izliyor; adına “soğuk savaş” diyor; sosyalizm ise emperyalizmle “barış içinde bir arada yaşama” politikası izliyor; “soğuk savaş”ın, hele ki ”barış içinde bir arada yaşama” poltikasına sadık kalarak, son derece bulaşık olacağını hesaba katamıyor ve net olduğu kadar karşıt bir cephede konuşlanması yerine, sosyalizmi kemirerek yok etme karakteri ve potansiyeli taşıyan bir mücadele ile karşı karşıya kalıyor; savaşın karakterine uygun düşmeyen bir “bir arada yaşama” politikası izlediği için, emperyalizmi ”kemirerek” yok edemiyor ama kendisi “kemirilerek” sona eriyor!

İki antagonist siyasal ve ideolojik sistemin birbiri ile bulaşık yaşaması, kaçınılmaz olarak, eski düzen sahiplerinin işine yarıyor ve bu, eski düzene karşı, yeni düzenin sürdürmesi gereken dünya devriminin önünü tıkıyor!

Ancak tarihin, bu ilk zafer kazanmış sosyalist devrimin önüne koyduğu pratik zorlukları ve zorunlulukları göz ardı etmemek gerekiyor; Ekim Devriminin, proletarya açısından güçsüz bir ülkede gerçekleştirilmesi ve ardından beklenen başka sosyalist devrimlerin gelmemesi, devrimci dünya savaşını yapamaması sonucunu doğuruyor!

Birinci Dünya Savaşının hemen öncesinde, büyük bir dünya piyasasının oluşmasına karşın, işçi sınıfı önderlerinin ve proletaryanın çok büyük bir kısmının, üretim süreçlerinden doğan bağ yerine, ulus bağına bağlı kaldıklarını ve patlayan savaşta birbirlerini boğazladıklarını gördük; bunun, gelişmiş kapitalist ülkelerin işçilerinin nasyonalist davranmalarının, işçi sınıfının enternasyonalist niteliğini ortadan kaldırmadığına inanıyorum; ancak bir eksiklik olduğu kesindir; işçi sınıfının enternasyonalizminin ifadesi olan dünya düzeni kurma projesi etkinliğini kaybettiği zaman, gelişmiş ülkeler işçi sınıfının enternasyonalist davranması ve Sovyet devrimine olumlu cevap vermesi mümkün olmuyor, neticede dünya devrimi projesinden uzaklaşıyor!

Gelişmiş kapitalist ülkelerin proletaryası, biraz da dönek liderlerinin sinsi manipulasyonlarına kapılarak, dünya devrimi projesinden uzaklaşınca, geri Rusya’da ileri bir devrim gerçekleştiren proletaryanın, bu devrimi dünya devrimine ilerletmesi mümkün olmuyor; bu sırada gelişmiş kapitalist ülkelerin emekçileri birbirlerini boğazlamakla meşgul oluyorlar, liderleri ise kapitalizmin nimetlerinden olmamak için, işçileri, vatanlarını yani burjuvalarının mallarını mülklerini savunmak üzere manipule ediyorlar!

Devrimci dünya savaşını yapamayan Ekim Devrimi, devrimini içerde, “tek ülkede sosyalizmi” inşa etmek üzere sürdürüyor!

Ancak bunun zorunlu faturaları oluyor; birincisi ve en ucuz görünen ama zararı, hem tek ülkede sosyalizm açısından, hem de dünya devrimi açısından büyük olan “demokratizm” dir; sosyalizme yabancı olan ama kolaylıkla sosyalizmin içine giren “demokrasi”, sosyalizmin en sinsi kemireni oluyor; sosyalizmi kemirdiği için çok alkışlayanı oluyor; kemirmesi kesintiye uğradığı zaman çok eleştireni oluyor!

Bir sosyalizm pratiğinin sona ermesinin en önemli nedenlerinden biri olan “demokrasi” nin bir devlet durumu olarak sosyalizm ile bağdaştırılması mümkün değildir; ancak bağdaştırılıyor ve en geçerli “sosyalist yaklaşım” sayılıyor, oysa “demokrasi”, çok sınıflı bir düzenin kabulü anlamına gelir ki bu, sınıfsız ve sömürüsüz bir düzeni değil, sınıflı ve sömürücü bir düzeni varsayar; dolayısıyla “demokrasi” sosyalizmden vazgeçmektir;

Neticede, sosyalizmin içine giren “demokrasi, diğer başka etmenlerle birlikte, sosyalizmi kemiriyor ve bir coğrafyada sona erdiriyor!
“Demokratizm”, emperyalizmin ideolojik-politik hegemonyasının sosyalizme kaktığı en sinsi ve en “insancıl” silahı oluyor!

Demek ki, emperyalizmin kendisi uzaklaşırken, sosyalizme kaktığı “demokrasi” programları, devrimci bir dünya savaşını önlemek için sosyalizmin içini kemirerek onu yok etmek anlamına geliyor!

İkinci fatura, “barış” politikasında ortaya çıkıyor; daha çok Hitler’in saldırısı ve Amerika’nın atom bombasına sahip olması, sosyalizmi ”barış” politikasına zorluyor;“barış” politikası, İkinci Dünya Savaşı’nda yirmi milyon insanını kaybetmiş olan Sovyet sosyalizminin, ilk sosyalist anavatanı korumak için, kendisi ile birlikte dünyanın bütün sosyalistlerine ödettiği pahalı bir faturadır!

“Barış” politikası, ister istemez ve kendiliğinden, en iyi niyetleri de beraberinde taşıyarak, pasif ve şiddet kullanımını kınayan insanı varsayıyor; bu ise teorik olarak devrim yolunu reddetmeyi içeriyor!

Öyleyse “demokrasi” ve “barış” programlarını sosyalizmin yanına koymak, ister istemez, “demokrat” ve “barışçı” insanları arayıp bulmayı ve öne sürmeyi ön görüyor; böylece ortaya çıkarılan “demokrat” ve “barışçı” kişi, sosyalist ile aynı yere ve çoğu zaman da sosyalizm mücadelesi yapanın önünde bir yere konuluyor; böylece, sosyalist, kendisinden daha önemli sayılan,”demokrat” ya da “demokrasi savaşçısı” ve “barışçı” ya da “barış savaşçısı” kimliklerine alışmak, hatta arkasında bir yerde saf tutmak zorunda bırakılıyor!

Bu durumun, sosyalizmde son derece tehlikeli bir ideolojik –politik bulanıklık yarattığı açıktır; artık görülüyor ama görmemekte direnenlerin çokluğu, bu görülmenin etkilerini gölgede bırakıyor!

Sonuçta, devrimci dünya savaşını yapamayan Ekim Devrimi ile bir coğrafyada kurulan (daha doğrusu tam olarak kurulamayan) sosyalizm, sürekli olarak içinden kemirilerek, sürekli olarak geriliyor; en sonunda da kemirenlerinin şeklini alarak ve dünya sosyalist hareketinin önüne nur topu gibi bir “demokrasi” ile çok sevimli ve “insancıl” bir “barış” program ve mekanizması bırakarak sona eriyor.

Buradayız ve “Komintern” ile “21 koşul” una buradan bakmanın çok daha yararlı ve aydınlatıcı olacağını düşünüyorum!

Burada mı?

Burada, dünyanın, daha ileri bir sosyalizme ihtiyaç duyduğunun ve öyleyse daha ileri bir sosyalizm için daha ileri bir teoriyle donanmış ve elbette daha ileri bir noktadan hareket edecek bir devrimci yükselişe ihtiyaç duyduğunun işaretlerini verdiği bir tarihsel nesnellik var!

Buradan, sosyalizmin dünya işçi sınıfının düzeni olduğunu ve Sovyet sosyalizminin pratiğinin, bunu kanıtladığını görebiliyoruz!

Buradan, dünya sosyalizminin sorunlarını aşmanın o kadar da güç olmadığını; sorunları aşmak için, sosyalizm bayrağını yerden kaldırıp, en yüksek yere dikmenin en büyük ilaç olduğunu görebiliyoruz!

Buradan, devrimin iktidara yönelik olduğunu ve iyice silahlanmış bir iktidarı almayı göze almanın, son derece saldırgan bir emperyalizm ile karşı karşıya gelmeyi de göze almak demek olduğunu görüyoruz!

Öyleyse başlıyoruz!

Dünya devriminin eşikte ve eşiği eşeliyor olduğu düşüncesiyle, dünya devrimini yönetmek amacıyla ve oldukça acele edilerek kurulmuş olan Komintern, büyük ölçüde Lenin’in projesidir!

Lenin’in “çocukluk hastalığı” çalışması, Komintern ile nerdeyse yaşıttır; Komintern’ in 1920 Temmuzundaki ikinci kongresine yetiştiriyor!
İkinci Kongre, Kızıl ordu’nun Polonya kuvvetlerini püskürttüğü bir zamana denk getiriliyor.

İşte bu ikinci kongre, Kominterne üye olabilmek için ünlü “21 koşul” u formüle ediyor!

Kominternin dünya devrimini örgütleme amacına karşılık, “21 koşul”, bir yanıyla yapılmış devrimleri yönetmeye daha çok önem verdiği izlenimini getiriyor; buna göre, 3.Enternasyonale üye olabilmek için, her durumda Sovyet Devrimi’ni desteklemeyi görev bilmek bir koşul olarak ortaya konuyor.

İkinci kongreden itibaren, Haziran 1921 yılında çalışmalarına başlayan 3.kongreye kadar geçen zamanda Kronştad ayaklanması oluyor; NEP ilanı da bu aralıktadır; bir de, İngiltere ile ticaret antlaşması ve Türkiye ile ve diğer iki güney komşusu ile dostluk antlaşmaları var.

Ve bu aralıkta olan bitenler, 3.Kongre’ye tez olarak sunuluyor; Lenin, 3. Kongrede Sovyet Rusya’nın uluslar arası durumunu “istikrarsız denge” olarak niteliyor ve devrimin bir “nefes alma” dönemine ihtiyacı olduğunu belirtiyor; 3.Kongreye sunulan tezler için bunların açıkça “kompromi” olduğunu söylüyor!

Buna karşı çıkanlara, daha dinamik olmayı ve pasiflikten aktif politikalara geçişi savunmayı ve proletarya diktatörlüğünü hatırlatıyor; sosyalist-devrimcilerin de bu tür (kompromiye karşı) sözler ettiklerini, şimdi hapiste olduklarını, başka bir diktatörlük yolu olmayacağını söylüyor!

Biz “santristleri” yani menşevikleri, suçlamakla kalmadık, partiden de attık diyor ve şunu ekliyor; “şimdi tehlikeli gördüğümüz bir başka yan ile uğraşmalıyız” ; merkezcileri değil, artık daha sol eğilimleri partilerden atma zamanının geldiğini belli ediyor; bunu herkes böyle anlıyor!

“Diktatörlük için hazır olmalıyız ve bu, bu tür sözlerle ve değişiklik önergeleriyle mücadele etmek demektir” diyor; “kompromi” ye karşı çıkanları hapse tıkarız dediğini herkes anlıyor!

Lenin, Nisan Tezleri sırasında, devrimde tereddüt edenlere tahammülsüzlüğünü hatırlatırcasına , ”sol “ önerilere tahammülsüzlüğünü vurguluyor!

Avrupa’da devrimin gerilediği saptamasını yaparak “kitlelere” sloganını kabul eden 3,Kongreden hemen sonra toplanan, Komintern kurulları , “Birleşik İşçi Cephesi “ programını kabul ediyor.

Komintern politikaları ve “21 Koşul”, partilere çok geniş bir alan tanımıyor; haliyle TKP’ ye de tanımıyor; buna göre TKP,( “üzerine yatanlar bir yana) hem Sovyet devrimini, hem de Kemalist devrimi desteklemek durumunda kalıyor!

“21 Koşula” tereddütsüz uyan TKP, dış politika gereklerini, SBKP’nin politikalarına uyduruyor; örnek olsun Şeyh Sait isyanında Kemalist rejimi desteklerken, Irak’taki Kürt ayaklanmasında ise Kürtleri tutuyor.

Lenin’in 1921 yılından itibaren Komünist Partilerde “sol” eğilim gösterenlerin önlenmesini ve tasfiyesini istemesine karşılık, 1928 yılından itibaren Komünist Partilerde sağ eğilimin tasfiye süreci başlıyor; 6. Kongrenin almış olduğu” sınıfa karşı sınıf” kararı ve sağ sapmanın en büyük tehlike kabul edilmesi, hızla temel görüş oluyor.
“Sınıfa karşı sınıf” çizgisini  ve sosyal demokrasiyi kapitalizmin dayanağı sayma görüşünü Türkiye’de Hikmet Kıvılcımlı ile Nazım Hikmet ciddiye alıyorlar; Nazım Hikmet,”putları yıkıyoruz” kampanyasını bu dönemde başlatıyor!

1930 yılından itibaren hem Kominternin yönetiminde, hem de ayrı ayrı komünist partilerinde çok şiddetli iç mücadeleler oluyor; ibre sola kayıyor; sınıfa karşı sınıf çizgisi ve sağ sapmanın en büyük tehlike kabul edilmesi, hızla temel görüş olmaya başlıyor!

1930 -1935 dönemindeki iç mücadelede, sağ eğilimleri, Dimitrov, Thorez, Kuzinen, Togliatti ve 1924 yılında TKP ‘yi “sağ” eğilimle suçlayan Manuilsky temsil ediyorlar; Bela Kun, Knorin, Lozovskiy ve savaş sırasında,”kapitalizmin değiştiğini” öne sürerek saf değiştiren Y.Varga ise “sol” eğilimi temsil ediyorlar!

15 Mayıs 1943’te toplanan EKKİ (Komintern Yürütme Konseyi)prezidyumu, savaş döneminde bir Komintern kongresinin toplanamayacağını belirterek, partilere, Komintern’in sona erdirilmesiyle ilgili kararını bildirir, üyelerini Alman faşizmine karşı mücadeleye çağırır.

Böylece Komintern’in yoğun ve çalkantılı faaliyet dönemi kapanmış olur; bu tarihten itibaren Sovyet yönetimi ve feshedilen Komintern yöneticileri “barış içinde bir arada yaşamaya “ ve bunun gerçekleştirilebileceğine inanıyorlar!

1947 Yılında, Varşova’da toplanan komünist partileri yöneticileri, şartların “barış içinde bir arada yaşama” şartlarının değiştiğini ileri sürerek,”Kominform” adıyla bilinen “Komünist ve İşçi Partileri Enformasyon Bürosu”nu kurmaya karar veriyorlar.

Amerika’nın “Sovyet Düzenini Kuşatma” doktrinine karşı,”İki Kamp” düşüncesini kabul ettiren Jdanov ön plandadır!

1956 yılında SBKP’nin 20.Kongresinden hemen sonra, “şartların değişmesi” ve temel görevin “barış ve demokrasi” için safların sıklaştırılması olması gerekçesiyle “Kominform” da feshediliyor!

Buyur BORGA, konu değişmiştir; zaten senin istediğin bir göz budur ama işte Ulak’ın verdiği iki gözdür; artık eteklerindeki taşları dökebilirsin!

Böylece,” Biraz eleştirsek “küfür” sayıyorsunuz; sabah akşam “küfürden beter” şeylerle üzerinize geliyorlar, hala “çözüm” dileniyorsunuz; hala mecliste bir sandalye kapmaya çalışıyorsunuz; hem de canavarlığına vurgu olsun diye “TC” diye çığırdığınız devletin parlamentosunda… ve şimdi bir de “hükümet” edecekmişsiniz hepimize; “hangi bakanlık verilirse kabulünüzmüş…”, ”Yeter ki bu hükümete alsınlar mış… Almazlarsa yapacağınızı bilirmişsiniz ” şeklinde özetlediğim olgu üzerinde kimse ileri – geri konuşup, ”anarşist” ve hatta “blankist” de takılan Kürt aktivistlerini üzmek için fırsat bulamaz

Böylece de, canavarlığına vurgu olsun diye “TC” diye çığırdığınız devletin iktidardan düşmüş bir hükümetini yeniden iktidara çıkarmak için katıldığınız “geçici hükümet” te birkaç bakan kapmanın erdemlerini, sevinçle ve bir kompleksten kurtulmuşçasına anlatırken, koca koca “devletçi” yaftaları kafamıza fırlatmanızın, mantıksızlığı bir yana, delikanlılığa sığmayacağı gerçeğine kimse kafa yormaya fırsat bulamaz!

Evet, buyur dök; dök, dök; istediğin gibi dökebilirsin içindekileri, kimsenin bir yerini acıtmaz, ama yukarıdaki olguları da, içini dökmene vesile olan olguları da kesinlikle içerdikleri olgudan başka bir olguya uzaklaştıramaz; çünkü bu olgular tarihseldir ve nesneldir!

Fikret Uzun

29 Ağustos-2015

26 Ağustos 2015 Çarşamba

LAİKLİK DEVLET VE OTORİTE ÜZERİNE 2



LAİKLİK DEVLET VE OTORİTE ÜZERİNE 2



Ortaçağ, yüksek bir kültürün düşük kültürler tarafından işgali demektir; barbarlık dediğimiz budur ve artık barbarlığın, ancak barbarlıkla yenilebileceği bir zamanda yaşıyoruz; bugün hepsi var ve öyleyse ortaçağ da vardır; işte “devlet işi” bu var olanın üzerini örtme işidir, bir devlet işi olan ortaçağ trenini görünmez kılmak içindir!



Şimdi kaldığım yerden devam ediyorum!

Engels’in,”…bu şarlatanlığın belli başlı noktaları kısaca bunlardır...” diye bitirdiği sözlerini hatırlatarak, “İşte Engels böyle söylüyordu ve eminim, o zamanki anarşistlere olduğu gibi, bugünün anarşist de takılan ve burjuva devletin yıkılmasından itibaren sönüp giden bir devletten söz ettiklerini ve şu “demokratik komün" vurgusunu da bu çerçevede yaptıklarını gördüğümüz Kürt aktivistlerinin kulaklarına da pek hoş gelmiyordur” demiş ve “Peki, neden hoş gelmiyordur?” sorusunu sormuştum!

Evet, Engelsin dedikleri elbette “anarşist” de takılan Kürt aktivistlerin hoşlarına gitmez; çünkü aslında bu anarşist de takılan Kürt aktivistlerin reddettikleri, “devlet” değil; yani TC değil; yani senin deyiminle “harami devlet” de değil; haramilerin devleti de değil; haramiler ise hiç değil!

Reddettikleri, tamı tamına, sınıf mücadelesinin zorunlu olarak varacağı ”proletarya diktatörlüğüdür”!

Bu yüzden, “anarşist” de takılan ,“Marx’ı aşıyorum”culuk da oynayan bu dar kafalı bilim papazları, Marx ve Engels'in, her devrimci durumu tek tek inceleyerek, her bir devrimin deneyimlerinin derslerini çözümleyerek ortaya koydukları 150 yıl önceki görüşlerinin billurlaşmış bir özetini veren “devlet” öğretisinin özüne, “eskimiş” yollu yaklaşarak, “yeni” olarak ise gene 150 yıl önceki ve Marx ve Engels’in çürütmüş oldukları anarşist düşleri koymaktan, Lenin'in ifadesiyle, aniden, herhangi bir yönetim olmadan, herhangi bir tabiyet olmadan devletin "sönüp gidebileceği" düşünü dayatmaktan vazgeçmezler!

Proletarya diktatörlüğünün yadsınmasına götüren böylesi düşler, anarşizmin düşleridir ve Marxizm'in özüne yabancıdır. Bu düş, sosyalizmi, insanların başkalaşmış olacağı bir zamana ertelemeye hizmet eder. Oysa sosyalistlerin böyle bir ertelemeye niyetleri de, izinleri de yoktur.

Bu gerçekliği iliklerine kadar hissettikleri halde, hatta “komünizm”e de yüksek değer verir görünerek “bilimsel” takıldıkları halde, Marxizm’i aşmak bahanesi ile görmezden gelip, bu günün çürümüş ve kokuşmuşluğu içinde, bu yabancılaşmanın bile yetmediğinden hareketle, “gerçeğin öteki dünyası” nı dayatarak bu yabancılaşmanın nesnel koşullarına, bu koşulların direkt müsebbibi olan emperyalist kapitalizmin çaresizliğini ortadan kaldıracak çabalara su taşımak anlamında, bir tersine çevrilmiş dünya ve tersine çevrilmiş bilinç yaratmak için, dünyanın genel teorisi olan, gerçek bir gerçekliğe sahip bulunmayan insanal özün doğaüstü gerçekleşmesi olan dini dayatan emperyalizm ile ve tekelci düzen ile ve onun en canavar aleti olan devlet ile senkronize hareket ederken, soyut bir “devlet” ile kavga etmeleri son derece yaman bir çelişkidir!

Ayrıca, Türkiye’de faşizmin tırmanması, dinselleşme ile ve laisizmden kopmayla el eledir; Türk İslam sentezi, bu tırmanışın ideolojisidir; bir taraftan siyasal islam partileşirken, diğer taraftan faşistler İslamlaşıyordu ve artık bunun kemikleştiğini görüyoruz; CHP’nin AKP’leştirilmesini, MHP’nin ve Bahçeli’nin AKP’den daha çok AKP’ci olduğunun izlerini taşıyan zikzaklarını bu kemikleşmede aramak gerekir!

Sosyalistlerin önce “devrimci demokrat”, sonra sadece “demokrat” ve sonunda “mürteci” olmalarını da bu kemikleşmede aramak gerekir.

Bu kemikleşmeyi, yükselmiş insandan korkan egemen sınıftan ayıramayız; bunu, yüksen Kürtlerin devrimcisizleştirilmesi ameliyesinden de ayıramayız; bu kemikleşme, yükselmiş insanı çökertme işidir; bu iş,Marx’ın tarih aracılığıyla ortaya koyduğu “egemen düşüncelerin her çağda egemen sınıfın düşünceleri” olduğu yönünde açılım sağlayan aksiyom ile de, “kendisine güvenini kaybetmiş insan aşırı dindardır” aksiyomu ile de uyumludur!

Türkiye’de çökertilmiş insanın dine ve aşırı bir şekilde sarıldığını görmemek mümkün değildir!

Korku ve acı insan aklını çökertebilmektedir ve bunun üstüne gelen tarikat dinamiği insandan aklını alma mekanizmasıdır; bu nedenle tarikatçılık hep bir devlet politikası olmuştur!

Bu kemikleşme, büyük sermayenin, tekellerin ihtiyacı ve keşfidir; anti-laisizm olmadan bu kemikleşme kotarılamazdı! Bu kemikleşme dinselleşmenin ta kendisidir ve sürüleştirmenin en ucuz yoludur; sürüleştirme gerekiyorsa, insan aklına hücumla birlikte, hüküm verme yeteneğini körelten her türlü hareket yanı başımızdadır, kısaca, dinselleşme sürüleştirmedir!

Demek ki bu kemikleşme bir devlet işidir ve solun yükselişine karşı bulunan en ucuz tertip olmuştur!

Öyleyse, Türkiye’nin bu pratik gerçekliğini dolduran bu devlet işine bigâne kalıp, hatta bu gerçekliğin içinde yer beğenip, daha kötüsü, hatta bu devletin yönetimine talip olup, öte yandan “devlet”sizliği merkeze koyarak, bütün kavgayı soyut bir “devlet”e yöneltmek son derece ahmakçadır; değilse, bir devlet işinin içinde olunduğunu düşünmek zorundayız!

Dahası, önceki mektubumda hatırlattım, siyasal devletin ve onunla birlikte siyasal otoritenin de önümüzdeki toplumsal devrimin sonucu olarak yok olacağı, yani kamu işlevlerinin siyasal niteliklerini yitirecekleri ve toplumun gerçek çıkarlarını gözetmek olan basit yönetsel işlevler haline gelecekleri düşüncesini bütün sosyalistlerin paylaştıkları gerçeğini de bildikleri, hatta iliklerine kadar hissettikleri halde, bir “devletçi, ya da “devletli sosyalist” lafzını vitrine koyarak, sosyalistlere fırlatmak için model yafta yapmaya çalışmaları; bu yaman çelişkideki keskinliği törpülemek içindir; aynı zamanda, bu “devletçi”,ya da“devletli sosyalist” lafzı üzerinden, içinde oldukları ve yönetimine talip oldukları “devletle senkronize hareket etme“ durumlarını sosyalistlere mal ederek örtmeye çalışmaktadırlar!

Aynı anlama gelmek üzere, yılanın kurnazlığı ile güvercinin suçsuzluğunu birleştirerek köylü kurnazlıklarına sevimli bir ton katan bu köy imamı kafalı vaizler, soyut bir “devlet” e düşmanlık üzerinden, tersine çevrilmiş bir dünyayı ortadan kaldırmak suretiyle bu tersine çevrilmiş dünyanın kaçınılmaz olarak yarattığı tersine çevrilmiş bilincini ortadan kaldırmak yerine, ABD emperyalizminin karasularında, bu çürümüş ve kokuşmuş insanlık dışı düzenin sahipleri ile “barış içinde bir arada” yaşamayı, daha somut ifadesi ile,bin yıl sürecek bir Amerikan pax’ ını bir reçete misli, allayıp-pullayarak önermeye cüret edebileceklerine inanmaktadırlar; hatta türlü çeşit demagojilerle dayatmalarının yaman bir çelişki olmaktan kurtulacağına inanmaktadırlar!

Oysa Roma imparatorluğunun ezmeye çalıştığı ama başarılı olamadığı için benimsemek zorunda kaldığı, bu da imparatorluğu kurtarmaya yetmeyince, bu çökmek üzere olan Roma imparatorluğunun mirasını devralan Hıristiyanlık kilisesinin geçici ama uzun süren Roma barışından yararlandığını ve böylece Roma İmparatorluğunun kurmak istediği barışı, yani uzun sürecek bir Roma pax’ ını, kilisenin kurmuş olduğunu onlar da bilmektedirler!

Altı bin kölenin çarmıha gerilmesiyle yenilemeyen Spartacus hareketi, Kilise’nin ideolojik hegemonyası altında etkisini yitirmişti; Kilisenin şefkatli kolları, Marx’ı haklı çıkarırcasına, uyuşturucu etkisi gösterivermişti; böylece uzun ortaçağın ortamı hazırlanıvermişti!

Şimdi sıranın ezilen ve sömürülenlerin bol olduğu coğrafyalara “demokrasi” götürme yarışı içindeki Amerika’nın Pax’ ında olduğunu ve yine Kilise’nin ve/ya da ruhban sınıfının başrolde olduğunu görmezden gelen bu “anarşist” de takılan Kürt aktivistlerinin, Pax Romana’dan bihaber olduklarını düşünmek için hiçbir nedenimiz yoktur; ama şimdi, hâkim azınlığın zulmünün, uzun bir barış mevsimini ki biz buna, yeni ortaçağ diyoruz ve bunun için nedenlerimiz çoktur, dayatmak için olduğunu katiyen anlamak istememektedirler!

Egemen sınıfların “pax”ı bitmiyor; bitmedi; daha dün gibi hatırladığımız Alman pax’ı öncesi, dünyayı, Alman toplumuna dayatılan ve daha çok komünistler ve Yahudiler üzerinden, “komünizmin tehdidi” altında olan bütün dünyaya dayatılan Hitler’in zulmünden kurtarmak için, “iyiliksever anti-faşist aydınlar”, “demokrasi” adına Amerika’yı göreve çağırmışlar ve geciktiği için ağıtlar yakmışlardı!

Amerika’nın birdenbire dünyanın kurtarıcı meleği olup, kendi “pax” ını hazırladığı hafızalarımızdadır!

Ama bu,“anarşist” de takılan aktivistlerin ilgisini hiç ama hiç çekmemektedir ve sanki “yar bize de uzun sürecek bir Amerikan pax’ı ver” dercesine, ”yar bize de uzun sürecek bir demokrasi ver ne olur” dilekleriyle zılgıt çekerek, dünyanın en kötü sicilli emperyalist canavarı olan Amerikan emperyalizmine “kurtarıcı melek” muamelesi yapmakta,“Amerika’ya laf söyleyenler, karşısında bizi bulur” anlamında “antiemperyalizmin modası geçmiş olduğunu, hiç inandırıcılığı kalmadığını” haykırmaktadırlar!

Oysa, bu “anarşist” de takılan aktivistler, bir din misli fetişleştirdikleri “demokrasi” nin, “anarşist” takılmalarının ifadesi olarak reddettikleri devletin, yani onu yaratmış bulunan toplumsal koşullar yok olmazdan önce, bugünden yarına, bir vuruşta ortadan kaldırılmasını istedikleri “devlet” in bir durumu olduğunu ve bu durumun sosyalist hareketin önüne dikilen bir engel, sosyalizmin üzerine örtülen bir örtü olduğunu sağır sultan bile duyup, bu gerçekliği çoktan idrak etmişken, bu bizim “anarşist” de takılan aynı aktivistlerimiz hala idrak etmemekte direnerek kendilerini gülünç duruma düşürmektedirler!

Ancak, asıl idrak etmek istemedikleri, Roma barışı ne ise, Alman barışının o olduğu; alman barışı ne ise Amerikan barışının da o olduğu gerçeğidir; öyleyse idrak etmek istemedikleri, bir “pax amerikana” nın öngünlerinde yaşadığımız gerçeğidir; en son ucunda uzun süren ve pastırmasız bir pastırma yazı misli gelecek olan yeni ortaçağ düzeni olduğunu ise katiyen kabul etmemektedirler!

Diğer yandan, ortada ve burun kıvırılan “150 yıl önce söylenmiş bir söz” olarak duran, insanoğlunun en yüksek yabancılaşmaya ulaştığı kapitalizmde, “dinin vaat ettiği göksel mutluluk egoizminin, zorunlu olarak dinsel bireyin maddi egoizmine, göksel gereksinimin yersel gereksinime, öznelciliğin ise özel çıkarlara dönüştüğü” biçimindeki açıklama varken ve bu açıklama, ne bu açıklamaya bigâne kalanların sessizliği ile ne türlü çeşit bahaneyle üzerinin örtülmeye çalışılması ile ve ne de pratiğin doğrulayıcılığı ile yadsınabilmişken, “göksel gereksinimler” bahane edilerek, yabancılaşmanın en uç noktasına sürüklenmiş kitleleri, “demokratik din açılımları” ile “gerçeğin öteki dünyası”na sürükleyerek, dünyanın maddi gerçeklerinden uzaklaştırmak için hala bin dereden su getirmek de pek yaman bir çelişkidir!

Öyleyse, behey gerçeklere gözlerini yumarak gerçeklerden kurtulacağını sanan bugünün modern ama modern olduğu kadar ilkel Berkeleyleri, bu çelişkilerden daha ne kadar sakınabileceksiniz? Daha ne kadar siz gözlerinizi yumarak görmüyorsunuz diye gerçeklere bütün dünyanın kör ve sağır olduğu kuruntusu ile fütursuzca Berkeleylik yapacaksınız? Daha ne kadar size inanan insanları dünyanın gerçeklerinden uzaklaştırıp, gerçeğin öteki dünyasına hapis edebilecek siniz? Diye sorma hakkımızı kullanmak anamızın ak sütü gibi helal değil midir?

Bu soruların cevaplarını düşünecek kadar vicdanınız var mıdır?
Yoksa gerçekten ümitsiz vaka olarak kalacaksınız demektir!
O halde dersimiz son tahlilde hala sizin için değildir; yüzünü size dönmüş ama dediklerinize, yine gerçeğin öteki dünyasını dünyanın gerçeği diye yutturmak üzere verdiğiniz vaazlarınızın marifetiyle dayattığınız “inanıyorum öyleyse doğrudur” doğmasına fetiş bir yaklaşımla teslim oldukları için, yani dediklerinize size inandıkları için inananları, sayenizde gerçeğin öteki dünyasında yaşadıkları illuzyondan çıkarıp, bugünün gerçeklerine döndürmek içindir!

Siz ise, dünya, en azgın canavar olan emperyalizm tarafından ortaçağa döndürülmeye çalışılırken, bigâne kalmanız yetmiyormuş gibi, bugünün dünyasının bu gerçekliğine işaret edenleri meczuplukla püskürtmeye çalışarak, size inananları, burnunuzun ucunu gıdıklayan dünyanın bu gerçeklerinden uzaklaştırmak çabasındasınız!

Oysa bugünün canlı pratiği, dünyanın çoktan ve belki de hiç çıkmadığı ortaçağa dönüştüğünü apaçık göstermektedir!

Fak-Fuk-Fon’dan, yandaş özel sektöre, gönüllü kuruluşlara, oradan da Deniz Feneri türü vakıf ve derneklere bağımlı bir “düşkün toplum”un yaratılmış olduğu günümüzde, yabancılaşmanın varmış olduğu boyutları ve bu yabancılaşmada işin içine bir de extradan neyin karıştığını görmemeniz mümkün müdür?

Bunun, yabancılaşma yanında, bu yabancılaşmanın doğal koşullarını yaratan kölelikten kurtulmuş olan ücretli özgür köleliğin varmış olduğu boyutları göstermesi açısından son derece öğretici olduğunu görmemeniz mümkün mü?

Peygamberiniz de, bin yıl sonra gelmiş dahi birey Öcalan’ı kastediyorum, demiyor mu, en yüksek nokta, en kötü düşülen noktadır; hem daha yükseğe çıkacak takati de yolu da kalmamıştır ve hem de öyleyse kaçınılmaz olarak düşecektir; düşerken de elbette oraya gelirken geçtiği yolları gene kaçınılmaz olarak kullanacaktır!

Ama artık o yollarda, bizzat kapitalizmin kendisinin biriktirdiği devrim beklemektedir, ortaçağ treninin ağır aksak ilerlemesi, belki de bu bekleyen devrim ihtimalinden korkunun ifadesidir!

İşte bu yüzdendir bu körlüğünüz, sağırlığınız ve pabuç gibi dillerle saldırmanız, bunlar tutmayınca kafanızı leylek muhabbetlerine gömmeniz; bütün bunlar, dünyayı bu karanlığın eşiğine getiren emperyalist kapitalizmin geriye döndüğü ve bu denli çaresiz olduğu gerçeğinin üzerini örtmek içindir!

Yani işte bugün filozof olmayan dilenci papazların cübbesini giyerek Berkeleyleri hortlatmak bu nedenledir!

Bu, bilimi, bilimselliği, model yapılmak istenen karanlığın vaizi Berkeleylerin cübbelerinin altına hapsetmek; dolayısıyla düşkünlerin düşkün kalmasını sonsuzlaştırmak için dayatılan gerçeğin öteki dünyasına bütün insanlığı hapsetmek içindir!

Düşkünlük salt bugünün gerçeği değildir; yaşı kapitalizmin rüştünü ıspat ettiği tarihe kadar eskidir ve bu tarihten itibaren düşkünlüğün egemen sınıflar için tehdit oluşturduğu, egemen sınıflarca, ya da belki de onlardan önce ideologlarınca fark edilmiş, sonunda uzun süre bulamadıkları çareyi, düşkünlere yardımda ve bunu bir “hayır” işi ameliyesi ile uygulamakta bulmuşlardır!

Bundan sonraki neredeyse iki yüz yıl, bu yardımın “hayır” olmaktan çıkarılıp kamu “hak” kına dönüştürülmesi mücadelesi ile geçmiştir!

Böylece yardımlar “hayır” olmaktan çıkıp kamu “hak”kına dönüşmüştür; buradan işçi sınıfının yardım değil, iktidar talep etmesine mesafe çok kısadır!

Ekim Devrimi ile başlayan yüzyılda, işçi sınıfının “yardım” değil, her şeyi talep edebileceği çok net anlaşılmıştır.

Ve şimdi, sosyalist sistemin çözüldüğü bugün, kapitalizmin dört yüz yıl öncesinin yoksul yardımlarını bir yük olarak gören vahşi anlayışı yeniden hortladı; kapitalist sistem yeniden açlık kırbacını eline aldı ve bu kırbacın acılarından kurtuluşu, bir taraftan sadakaya, diğer taraftan gerçeğin öteki dünyası olan dinsel dünyaya bağladı ve böylece bu kırbaca daha çok sarılacağının işaretlerini verdi!

Şimdi “yeni” dünyanın insanı için “hak” yoktur ama “hayır” vardır ve elbette bu, açlık kırbacının üzerini imgesel çiçeklerle süslemek içindir!

İşte akıl taşıyanların bu “hayır”lara itirazları, insanlığın mahkûm edildiği açlık kırbacının üzerindeki imgesel çiçekleri atması ve canlı çiçeği devşirerek bu açlık kırbacının yabancılaştırıcı etkisinden kurtulması içindir! Size göre ise bu, anti-hümanizm demektir!

Demek ki bugünün dünyasının gerçeğinde, üzerinde yaşadığımız topraklara dönersek, Fak-Fuk-Fon’dan, Deniz Feneri türü vakıf ve derneklere bağımlı hale getirilmiş bir düşkün toplumun yaratılmış olması, hak’ kı hayır’a dönüştürerek, yardıma tekrar dini bir içerik kazandırması vardır!

Böylece yoksul gene düşküne çevrilmiştir!

Düşkün için artık “hak” yoktur, “hayır” vardır ve hayır da ancak dini bir çerçevede anlamlandırılabilirdi.

Bu da, sosyal politikaların bir kamusal yükümlülük olarak zayıflatılmış olmasıdır!

Bütün bunlar, sınıfın sınıf olmaktan uzaklaştırılmasının bu denli kitlesel olmasını ve düşkünlüğün kitleselleşerek, çürümenin toplumsal bir hal almasını netlikle açıklamaktadır; demek ki sınıfın sınıf olması için ve elbette düşkünün düşkünlükten kurtulması için ve elbette çürümenin önüne geçilmesi için öncelikle sadakadan kurtulması gerekir.

İşte “hak geldi batıl yok oldu” diyenlere, “bugünün gerçekliği bunu mu işaret ediyor?” sorusu, bugünün pratiğinin, bunun tam tersi olduğuna, bugünün gerçeğinde, batılın gelip “hak” kı kovduğuna, yerine “ hayır”ı koyduğuna vurgu olmuştur!

Ve hepsi, egemen düzenin de, insanlığın da sürüklendiği güzergâhtadır ve bu güzergâhta ilerleyen (gerileyen de denilebilir) emperyalist kapitalist yenidünya treninin varacağı yerin modern bir ortaçağ olduğu apaçık ortadadır!

Bu apaçıklığa inadına bigâne kalmak ise şaşırtıcı değildir, aksine bir açıklık sağlamaktadır; çünkü ortada bir devlet işi var, buna “burjuva iş”i de diyebiliriz ve bu açıklığa inatla gözlerini kapatanların, bu devlet işi”nin içinde oldukları, gizlenemez biçimde görülmektedir!

Ortaçağ, yüksek bir kültürün düşük kültürler tarafından işgali demektir; barbarlık dediğimiz budur ve artık barbarlığın, ancak barbarlıkla yenilebileceği bir zamanda yaşıyoruz; bugün hepsi var ve öyleyse ortaçağ da vardır; işte “devlet işi” bu var olanın üzerini örtme işidir, bir devlet işi olan ortaçağ trenini görünmez kılmak içindir!

Bu iş, köy imamı kafalı bilim papazlarına çok yakışmaktadır!

Bütün bu çabalar, katastrof finalin önüne demirden de güçlü ve demirden bile ucuz bir duvar örmek içindir; dünyanın gerçeklerini örten, gerçeğin öteki dünyasını yerleştirmek içindir!

Ama nafile çabadır!

Çünkü bütün bunlar, işçi sınıfının doğasında “yardım” ya da “hayır” değil, “iktidar” talebi olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaya yetmez; yetmedi; gene yetmeyecek!

Nasıl ki daha önce de yardımlar “ sadaka” olmaktan çıkıp, bir kamusal hak oldu ise ve sonunda işçi sınıfının her şeyi talep edebileceği ve söke söke alacağı anlaşıldıysa bu yine olacaktır; çünkü bir kere olmuş ve işçi sınıfı yeterince insan olamadığı için yarım kalmıştı ama yaklaşan katastrofun ayak sesleri bunun bir daha yarım kalmayacağını duyurmaktadır!

Bunun için, işçi sınıfının ve onun en bilinçli unsurlarının fenerleri doğru yerlere tutması gerekmektedir; çünkü yukarda vurguladım, egemen sınıfların, emperyalist kapitalizmin çaresi için yöneldiği yenidünya treni ortaçağa doğru ilerlemekte ya da gerilemektedir; öyleyse daha önce geçtiği yoldan geçecektir ve bu yoldan daha önce geçerken biriktirdiği, bugünkü çaresizliğinin çaresi değildir; tam tersine, onun çaresini çaresizliğe döndüren ve bu nedenle onu çıktığı en yüksek yerden gerisin geri döndüren katastrof finalin birikimidir; öyleyse katastrof final, katastrof finaldir ve pek de uzakta değildir!

Fikret Uzun


14-Ağustos -2015