25 Ağustos 2015 Salı

EMPERYALİZMİN ORTAÇAĞ TRENİNE BİNEN MODERN BERKELEYLERİN YAKASINA DEĞİL DE PAÇASINA YAPIŞANLARA DİN DERSİ



EMPERYALİZMİN ORTAÇAĞ TRENİNE BİNEN MODERN BERKELEYLERİN YAKASINA DEĞİL DE PAÇASINA YAPIŞANLARA DİN DERSİ

“Ortaçağ, bütün öteki ideoloji biçimlerini: felsefeyi, siyaseti, hukuk bilimini, tanrıbilimin bir eki haline getirmiş, bunları tanrıbilimin birer alt-bölümü yapmıştı. Böylece her toplumsal ve siyasal hareketi tanrıbilimsel bir biçim almaya zorluyordu; büyük bir fırtına koparmak için, yığınların yalnızca dinle beslenen kafasına kendi öz çıkarlarını dinsel bir kisve altında sunmak gerekiyordu. Nasıl ki daha başlangıçtan itibaren, burjuvazi, kentlerde, mülk sahibi olmayan ve tanınan hiçbir toplum katına ait bulunmayan ve gelecekteki proletaryanın habercileri olan bir plebyenler, gündelikçiler ve her türlü hizmet görevlileri ordusunu yarattı ise, aynı şekilde bu ilk mezhep de (Protestanlık) bir ılımlı burjuva mezhebi ve bir de bu burjuva mezhebinden olanların bile nefret ettikleri devrimci plebyenler mezhebi olarak çabucak ikiye bölündü. ” ( F.Engels-L. Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu-Diyalektik materyalizm)

“İnsanın dinsel olmayan yurttaş ve dinsel özel kişi olarak ayrışmasının siyasal kurtuluş ile nasıl hiç çelişki durumunda bulunmadığı, Bay Bauer’e gösterilmişti. Eğer devlet dinden, dini uygar toplum çerçevesinde kendi kendine bırakarak, kendini devlet dininden kurtararak kurtuluyorsa, bireyin de dinden, ona karşı artık bir kamu işi karşısındaymış gibi değil, ama onu kendi özel işi sayarak, siyasal olarak kurtulduğu, ona (Bauer’e) gösterilmişti.” (K.Marx- Yahudi Sorunu.)

Ey ahali, bu tersine dönmüş dünya ile gurur duymayı mı yoksa bu gurur duyduğunuz tersine dönmüş dünyayı mı unuttunuz bilmiyorum ama her ne ise unutup daldığınız leylek Muhabbetiniz bitti ise, dersimizi açıyorum; Devlet dini!

Türkiye’de ve bu bölgede buna Siyasal İslam diyoruz!

Amerikan İslamı demektir ve epeydir ılımlı İslam olarak Müslüman halklara dayatılmaktadır!

Bundan ala ve daha ucuz, egemen sınıfların ekonomi-politiğine bağlı olarak büyütülen bir disiplin bulamazlardı ve bulduklarını görüyoruz!

Siyasal İslam tamı tamına Türkiye’nin emperyalist ABD ve AB ile bütünleşmiş haldeki büyük büyük zenginlerinin fabrikalardan sınıfı atıp, ümmi dinamiğini, kul dinamiğini yani, yersiz yurtsuz, adı sanı bilinmeyen, edilgen insanların dinamiğini yerleştirmek üzere sarıldığı en ucuz disiplin, yani en ucuz sopadır!

Böylece devlet zorunun yetmediği yerde, tanrı korkusu yerleştirilmiş olur ki bayat ekmek arası zor bela yararlanılan hava ve suya mahkûm edilen çalışan sınıfların güdülmesi için bu gerek şarttır ve bu tümüyle politik ekonomi içindedir.

Burada söz konusu olan egemen sınıfların dine dönme hadisesidir ki egemen sınıfın ideolojisi artık din olmaktadır ve bu evre, dine dönmede bir zirveye tekabül etmektedir.

Dine dönmeyi 1792 devrimi ile Fransa’da asiller sınıfında ve 1848 devrimi ile Fransız burjuvazisinde görüyoruz ki haberini Tocquevelle vermektedir.

Ateist Napoleon, filozoflara sempati duymakla beraber, imparator olunca dinin önemini kabul ederek Ortodoksluğa dönüyordu(Daniel Bell –The End of İdeology).

Türkiye’de de modernizasyon hareketinin, dine dönme ihtiyacını çok erken bulduğunu biliyoruz. Buradan hareketle modernizasyon hareketine veya moderniteye savaş açanların ki ABD-AB emperyalizminin kendi çocuğunu boğması mislidir ve örnek olsun,Öcalan’ın da bu kervanda dizildiğini görüyoruz; ancak dine dönme ameliyesine pek dikkatlerini vermemelerindeki çelişkilerin net olduğunu söyleyebiliriz.

Burada bir parantez açıp, açıklığı artırmak için, parti kavramı üzerine de bir iki hatırlatma yerinde olacaktır; biz biliyoruz ki parti, belli bir taban üzerinde örgütlenme yapan basit bir kuruluş değildir. Parti tastamam taraftır ve taraflaştırmaktır. Örnek olsun işçi sınıfının partisi sadece işçi sınıfının tarafında olmakla kalmaz, politikayı da işçi sınıfı lehine taraflaştırır. Bundan, diğer sömürülen sınıfları da peşinden sürüklemesi ve yeri geldiğinde bütün ülkeyi yönetebilmesi, yani proletarya hegemonyası sonucu çıkar! Buradan da parti olmayı ve bu anlamda siyaseti, işçilerin yanında olmaya indirgeyemeyeceğimiz ortaya çıkar!

Bu gün işçi sınıfı ve sınıf sözcükleri hepimiz için net olmakla birlikte parti ve politika konusunda zoraki bir bulanıklık olması,son derece kayda değerdir, manidardır demek istiyorum! Öyle ki Bolşeviklerle Rusya’nın ilk devrimcileri sayılan Narodniklerin kavgasının odağında da bu vardı ve bu gün de hala Narodnizmi Bolşevizm’e karşı savunan ama “ sınıf” ,”işçi sınıfı” sözcüklerini bol bol kullanan çok kişi vardır.
Diğer yandan “parti” kavram ve olgusunun kıymeti harbiyesini idrak edebilmiş isek, bir sınıfın birçok partisi olabileceğini ve olduğunu kabul etmek gerekir; örnek olsun burjuvazi için pek çok parti olduğunu biliyoruz; cumhuriyetçiler, demokratlar, radikal-sosyalistler, bağımsız liberaller, muhafazakârlar vesaire vesaire sayabiliriz.

Ancak bunların, zaman zaman bir birleri ile dalaşsalar da, birbirlerine sık sık tahta kılışlar çekseler de, ayrı ve bağımsız partiler olmadıklarını, tersine burjuvazinin tek partisinin parçaları olduğunu da biliyoruz!

Uygulamada, temel sorunlarda ve özellikle de özel mülkiyet sorununda, bütün bu farklı partiler, bir ve tek burjuva partisi misli hareket ederler!

Bunu bu gün bile görmek mümkün ama ne komik ve acı ki, bu konuda ahkâm kesenler bile bu yalın gerçeğin burnumuzu gıdıklayan pratiğini görmemek için gözlerini yummaktadırlar; en son Mursi ‘ye destek, yani siyasal islama, Amerikan İslamına, Ilımlı İslama destek anlamında ama “darbeye karşı olmak” adına, birbirleri ile her gün tahta kılıçlarla cenk eden BDP’sinden CHP’sine ve MHP’sinden AKP’sine, hepsi tek bir bildiri altına yan yana imza atarak dosta düşmana taraflarını ilan etmişler ve taraflarının Ilımlı İslam olduğu ama daha önemlisi şeriata dayalı faşist diktatörlüğe pek bir itirazlarının olmadığı apaçık ortaya dökülmüştü; demek ki hepsinin tek bir parti olduğunu anlamak o kadar zor olmamaktadır!


Ve şimdi, bu bayrağı BDP’den klonlanarak “Türkiye’nin partisi” yollu şişirilen HDP’nin aldığını ve şu ucube ama ucube olduğu kadar da sinsi bir slogan olan “Yetmez ama evet” sloganının mucitlerini aratırcasına, “Devlet’e hayır ama TC yönetimine talibiz “ yollu nutuklarla, şeriata dayalı bir faşist diktatörlüğe pek bir itirazlarının olmadığını göstermeleri, şarkıdaki gibi,“ hepsinin kapkara bir fidanın kapkara güller açan dalları “ olduğunu bütün açıklığıyla ortaya koymuştur!

Buradan şu sonucu çıkarmak zor değildir, bütün bu partiler, egemen sınıfların bir ve tek politikasına hizmet eden partilerdir dolayısıyla bu partilerin İslamcı bir parti olması için, İslamcı bir sermayeye veya İslamcı bir tabana dayanıyor olması gerekmemektedir!

Yani “siyasal İslamın, bir İslamcı sermayenin örgütü olarak iktidar kavgası verdiği” çıkarımı beş yaşında çocuğun zekâsına bile hakaret olmaktadır!

Öyleyse büyük resmi dolduran gerçekliği, egemen sınıfların “dine dönme” politikası olarak görmek zor değildir! Bugünkü düzenin ki uzun zamandır böyledir, gericiliğin düzeni olmasını ve bu çerçevede önemli bir konsensüs sağlanmış olmasını egemen sınıfların “dine dönüş” ameliyesine bağlamak durumundayız!

Ve çok net görünüyor ki HDP de, CHP de ve hatta MHP de ve dahi AKP de, kendini şeriatçı bir parti olarak tanımlamamakta ve ilan etmemektedir; hatta AKP, anayasa mahkemesi tarafından verilen hükümle irticai bir yapılanma içinde olduğu kayıt altına alınmış olsa da, şeriata dayalı bir yönetim anlayışına sahip olduğunu ve bunun özlemini duyduğunu,bütün icraatları en incesinden,en kabasına bu yönde olduğu halde hala inkâr edebilmektedir! Diğerlerinin icraatları da AKP’nin durduğu yerde durduklarını apaçık göstermektedir.

Egemen sınıfların egemen politikası olan “ılımlı İslam” politikası etrafında yekvücut olarak bütün bu partiler, tek bir partinin, büyük büyük zenginlerin, bazılarının kulağa hoş gelsin diye telaffuz ettiği mali-oligarşinin tek partisinin birer parçası olduklarını apaçık göstermektedirler!

Bu bağlamda, egemen sınıflar, büyük büyük zenginler, oligarşi, plütokrasi, politik partileri kontrol ederek mi politikalarını sürdürmektedir, yoksa hep ve kendi halinde bir parti olarak mı hareket etmektedir sorusu ortaya çıkmaktadır; yani asıl soru budur!

Ve sorunun cevabı o kadar karmaşık değildir; oligarşinin partisi, bu burjuva partilerin bir konfederasyonu olarak kendini göstermektedir!

İşte bütün laf cambazlıkları üzerine sürdürülen“politik”gevezelikler, bu gerçeğin üzerinin örtülmesi içindir!

Şimdi, içine olabildiğince net çizgileriyle bir parti olgusu sığdırdığım parantezi kapatarak ,“dine dönme” politikasına kaldığım yerden devam edebilirim.

Bizde dine dönüşün ne zaman başladığı sorusunun cevabı net ve kısadır; bu tarihi, Yunus Emre’nin yayılmasının başlangıcı olarak formüle edebiliriz!

Burada, İslamcı bir ülkede, tarikat olmadan, İslamı düşünemeyeceğimize, her şeye rağmen, kimsenin itiraz edemeyeceğine eminim!

Türkiye’de tarikatların İslam demek olduğunu ve tarikat dışında İslamı anlamanın ve tarif etmenin mümkün olmadığını da biliyoruz!

Türkiye’de İslamın tasavvufi tarikatlar yoluyla tatbik edildiği apaçık ortadadır!

Demek ki bir de ruhban sınıfının varlığını dikkate almak gerekmektedir!

Öyleyse her iktidarın tasavvuf ve tarikatlarla ilgilendiğini düşünmek zorundayız; dolayısıyla ruhban sınıfının iktidarın içinde olduğu sonucu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır!

Ve öyleyse tarikatları kapatmayı dinden uzaklaşma ve tarikatları açmayı da dine dönme saymak yerindedir. Ancak böyle bir çıkarımın mutlak olmadığının da altını çizmek gerekmektedir!

Diğer yandan, Yunus Emre’nin bir Bektaşi –Hurufi tarikatı propagandisti olduğunu söyleyebiliriz. Hem Yunus ve hem de isyan etmiş bir tarikatın ifadesi olan Bedrettin propagandalarını ve bunların devlet tarikatları haline gelmiş olmalarını rasyonalizmden ayrılış olarak kabul etmemiz yerinde olacaktır.

Buradan hareketle Cumhuriyetin kurulduğu aşamada, hem “hayatta en hakiki mürşit ilimdir” sözünü şiar sayarken, hem de cehaletin propagandasını yapan birini peygamberleştirmenin çelişki olduğunun da altını çizmek gerekmektedir!

Bu çelişkiden altmışlı yıllardan bu yana Türkiye solunun kurtulamadığını ve çözmek için ise hiç gayret göstermediğini, aksine üzerini örttüğünü söylemek haksızlık olmaz.

Belki de aydınların ve solun post modernizme ve kolaylıkla teslim olmasını burada aramak gerekir.

Buradan Osmanlıda “yeniçerilik” kavram ve olgusuna değinmek yerindedir; yeniçeriliğin bir sermaye sınıfı olduğunu biliyoruz ve bütün yeniliklerin karşısına çıkıyordu; silahlı kuvvetlerin sermaye sınıfı olmasının tehlikeleri ve olumsuzlukları en çok yeniçerilikte kendini göstermiştir; yeniçerileri ise tefeciler finanse ediyordu ve tefecilerin de Yahudi sarrafları olduğu bilinmektedir.

Yeniçeriliğin kökünü kazımak isteyen Mahmut-u Adli, bunu göz önünde bulundurarak, pek çok zengin ve nüfuz sahibi Yahudi sarrafını idam ettirmişti.

Diğer yandan yeniçeri ocağı ile Bektaşilik özdeşleşmişti ve yeniçeriliğin olduğu her yeri kazımak isteyen Mahmut, Bektaşi tekke ve zaviyelerini kapattırdı. Önemli Bektaşi şefleri sürüldü.

Dinden kopma bu tarihlerde böylece başladı. Tanzimat hareketinin bunun üzerine geldiğini ve dinsizlikle özdeşleştirildiğini biliyoruz.
Ancak Tanzimatla birlikte gelen dönemde Bektaşilik hep yasaklı ve kovuşturmaya tabi tutulurken, Mevlevilik, iktidarda bir sufizm olmayı sürdürmüştür. Bu da dinden uzaklaşmanın mutlak ve tam olmadığını göstermektedir.

Demek ki Bektaşiliğe karşı Mevlevilik, iktidar içindedir ve sufist tarikatlar, iktidarı sürdürmenin araç ve mekanizmaları olmuştur. Bu arada, Mevlana’dan Mevleviliğe uzanan yol ile ilgili olarak, Mevlana halkçı ama Mevlevilik aristokratik olarak tarif edilmektedir.

Siyasal İslam mı demiştik? Siyasal İslam tam bir devletli dindir. Bunları hatırlamadan siyasal İslamı göremezsiniz!

Öte yandan şu da bir gerçektir ki ister Mevlevilik olsun, ister Bektaşilik ya da Yunus Emrecilik olsun, hepsi hümanist, bütün kutsal kitaplara saygılı, yoksula acıyan nazariyeler içermektedirler; bu da tarikat düzenlerinde var olan ruhban sınıfının, yönetimin bir araç ve mekanizması olarak kullanılmalarına imkân vermektedir!

Türkiye’de ilkokullarda din dersi öğretilmeye başlaması, Şemsettin Günaltay’ın hükümet başkanlığına denk düşer ki 1948 yıllarına denk gelmektedir!

Ayrıca Günaltay’ın ilk İmam hatip kurslarını başlatmakla övündüğünü de biliyoruz! Demek dine dönme bu yıllarda başlamıştır, daha doğrusu kurumsallaşmaya başlamıştır ve Günaltay’ın ilahiyatçı olduğu da biliniyor! Arkasından Menderesin gelmesi dine dönüşte bir devamlılık olduğunu göstermektedir. Demek ki dine dönüş bir devlet politikasıdır ki, burada sözünü ettiğimiz din, devlet dinidir.

Türkiye’de sınıflar olduğunun bilincinde olan büyük sermayenin, laisizmden ürkerek, devletin bir yönetim aracı olarak dine döndüğünü görmemek için ya ahmak olmak, ya da bir burjuva işinin muhibbi olmak gerek!

Peki, tesadüf mü? ”Komünizmle Mücadele Dernekleri” de, NATO’da bu tarihlerde kuruluyor ve Türkiye, Arapların kendilerini sırtından vurulmuş olarak hissetmelerine neden olarak, bu tarihlerde İsrail devletini ilk tanıyan devlet oluyordu!

Dahası var, askere din dersinin okutulmaya başlaması da bu yıllardadır ki cumhuriyetin kuruluş ilklerinden uzaklaşıldığı bir dönemdi ve subaylara Kemalizm daha o zamandan fazla geliyordu; Kemalistler yönetmek için dine dönmek ihtiyacını o zamanlarda keşfetmişti.

Öyleyse din, baskı ve çürüyüş dönemlerinin icadıdır.

Ve 12 Eylül ile başlayan 80’li yılların, Türkiye’nin İslamlaştırılması çağı olduğunu da çok iyi biliyoruz!

Ayrıca İslamlaşma, solun yükselişine karşı silahlı kuvvetlerin bulduğu bir politikadır ki kökleri geçmişte olan Türkiye Cumhuriyeti’nin dine dönme politikaları içindedir ve zirvesi olmaktadır.

İslamın altın çağı diyerek altını çiziyoruz!

Bu, aynı zamanda Amerikan emperyalizminin de temel politikasıdır ve darbenin ilk yılında ABD’nin Türkiye’ye atadığı büyükelçi Robert Straus –Hupe’ dur; Türk basınının Amerika’ya bağlanmasında en önemli adımların atılması bu zat-ı muhterem sayesindedir.

İlk çengelin Hasan Cemal’e ve ardından Ufuk Güldemir’e atıldığını; Ufuk Güldemir’in de Yasemin Çongar’a çengel atarak, birbirlerine bağlandıklarını biliyoruz. Hepsi aynı tarihlerde, temel çizgilerinden birinin “İslamlaşma” olduğunu ama “sol” ve “Kemalist” görünümlü olduğunu bildiğimiz Cumhuriyet gazetesinde idiler ve Amerikan politikalarını savunanların başını çektiler. Osman Cengiz Çandar’ ın da aynı yerde ve Cumhuriyetin büyüttüğü bir İslamcı olduğunu biliyoruz!

Bu arada netleştirmek için bu tür İslamcıların, dindar olmaları gerekmiyor; önemli olan Türkiye’nin ezilen ve sömürülen halklarının ve sınıflarını en ucuz disiplin olan dinin şefkatli kollarında ümmileştirilmesidir; tarihsel vazgeçilmez çıkarlarından ve sınıf bilincinden uzaklaştırılmasıdır!

Şimdi bu aktörlerin TESEV’ in “demokrasi” danışmanı olarak, Kürtleri gericiliğin karanlığına sokmanın ,"devrimcilikten" arındırmanın “bir bilen” uzmanlığına soyunduğunu da görüyoruz!

Bu çerçevede, Hupe’ nin, sık sık İstanbul’a giderek toplantılar yaptığını ve çoğunu bir Cumhuriyet gazetesi çocuğu olan Mehmet Barlas’ın evinde yaptığını da basından takip ediyorduk. Bu görüşmeler sonrası, Cumhuriyet gazetesi, Ufuk Güldemir’i Washington temsilcisi yapıyordu. Aynı anda Milliyet gazetesi Sedat Ergini geri çekerek, Cumhuriyetten transfer ettiği Yasemin Çongar’ı Washington temsilcisi yapmıştır.

Yasemin Çongar’ın Amerika’dan Taraf gazetesine ithal edilmesinin şaşırtıcı bir yanı olmamıştır ve Çongar’ın yine ABD’nin politikalarını savunduğunu biliyoruz.

Bu zaman aralığında Siyonist belgelerde, Chomsky’nin deşifrasyonu ile, Türkiye’ nin de içinde olduğu ve eskiden “Osmanlı mülkü” olan bu bölgenin, Etnisite ve dinsellik düzleminde cemaatlere ayrılarak dağılması anlamına gelen “Osmanlılaştırma” ya da “ottomizasyon” politikasını görüyoruz;

Chomsky, eskisinde Türkler hâkimken yenisinde yönetici konumda İsrail Devleti’nin olacağına işaret ediyordu.

1982 tarihli bu belgede, Irak’ın Şii, Sünni ve Kürt olmak üzere üç bölgeye ayrılması yazılı idi. Aynı şekilde bu Siyonist belgede, gene Chomsky haber veriyor, Van’a kadar olan bölge ,”Vaad Edilmiş Toprak” içinde kabul edilmektedir.

Dolayısıyla Kudüs’ten Erivan’a kadar uzanan bir “Ortadoğu” kapısı açılmaktadır. Otuz yıl önce açıklanan bu politik yol haritaları, ol zaman Amerikan elçiliklerinin duvarlarını süslerken, 12 Eylül gericiliği ile iş tutmayı “demokrasi” mücadelesinden sayan sahte solcular ve ahmak solcular, bunu inkâr ediyor ve olmaz öyle şey diyorlardı; şimdi oldurduklarını görüyoruz, haritalar ayyuka çıkmış ve bu haritalara güzellemeler yanında, felsefi tarifler yapılmaktadır!

Şimdi adını pek anmadıkları, daha doğrusu bir ilkel aşiret komünü ütopyası ile üzerini örttükleri “Ulusların kendi kaderini tayin hakkı” yollu haykırarak ve Türkiye’nin devrimcilerinin bu hakka ilgi göstermediğinden yakınarak, şimdi vazgeçtikleri anlaşılan bir bağımsız Kürt devleti isteyen Kürtler de bu güzellemelere pek bir kapılmışlar ve putlaştırdıkları Öcalan’ın felsefi “yeteneği”nden yararlanarak, “artık devlet istemiyoruz”, hatta “devlet bütün günahların anasıdır” demekte ve ilkel bir aşiret düzenini “demokratik komün” veya “demokratik özerklik” olarak tarif ederek Kürt halkına da, Türk halkına da dayatmaktadırlar; üstüne üstlük bir kara mizah örneği misli, şimdilerde TC’nin yani 12 Eylül rejiminin devletinin yönetimine talip olduklarını ve hatta buna yakın olduklarını böbürlenerek haykırmaktadırlar!

Bütün bunlar, tümüyle ve ABD’nin kırk yıllık İslamlaştırma ve “Büyük Kürdistanlaştırma” politikaları ile ve elbette 12 Eylülün arkasından görücüye çıkarılan Siyonist belgelerdeki “Osmanizasyon” politikaları ile uyumludur.

Bu politika,”Osmanizasyon”, bu bölgede ABD-AB emperyalizmi açısından yüz yıldır aranan stabilizatörün bulunmuş olduğunun ifadesidir; bunun anlamı, eski Osmanlı mülkünde bir devletin ve modernitenin reddedilmesi, cehalet ve kayıtsızlık ifade eden bir etnik ya da tarikat türünden cemaat örgütlenmesi nin kabul edilmesidir!

Bu ise, Tanzimat öncesi bir Osmanlı İmparatorluğuna dönülmesi demektir!

Demek ki “Osmanlılaştırma” ile İslamlaştırma bir madalyonun iki yüzü olmaktadır ve emperyalist ABD-AB’nin çaresizliğinin çaresi olan “ortaçağa dönüş” treni içindedir!

Öyleyse, “Siyasal İslam” ın kıymet-i harbiyesini tasvir etmiş bulunmaktayım!

Bu, tam da ABD emperyalizminin kozmopoltizmine uygun, “dünya vatandaşlığı” vaaz eden sahtekâr solcuların sahte teorileri ile senkronize olan, uluslararası sermayenin renksiz, milletsiz ve dahi sınıra ihtiyaç duymayan ihtiyaçlarının karşılanmasının garantisi için gerekli bir yapılanma olduğu görülmektedir.

Sonuç olarak, Türkiye Cumhuriyeti, TC, sosyalist hareketin önünü kesmek anlamında, ileriye gitmemek için, bir silah olarak İslamcı partiyi yaratmış ve kurucu partisini, üstelik kurucu partisi eliyle, deforme etmiştir; şimdi bunlar, iktidar ve muhalefet olarak ve Kürt partisini de yanına alarak, cumhuriyetin karşısında, şeriata dayalı faşist bir diktatörlüğün kurulması çabalarında bir ve aynı yerdedirler. Arada çıkardıkları gürültü-patırtı ise, bulundukları yeri gizlemek içindir!

İşte sonuç itibarıyle bugün siyasal İslamın kıymet-i harbiyesinin özetinin özeti budur!

Eskiyi eleştirerek köksüzlüğü kabul ettirmek, ancak birikimi ve devamlılığı kesmekle, insan beynini sürekliliği algılayamayacak hale getirmekle mümkündür; işte büyük sermayenin, tekellerin dine dönmesi bunun içindir.

En başta BORGA beyefendi olmak üzere, adında “sosyalizm” olan bu forumda pek çok cehalet katsayısı yüksek kişilerin, tıpkı köy imamı kafalı Profesör İdris Küçükömer gibi ,“dinciliğin gericilik olmadığı ” yönünde düşünceler üretmek için çırpınmaları, dinciliği ilericilik, hatta devrimcilik saymaları bu yüzdendir ve bu, tekellerin dine dönmesi ile aynı yerde mevzi almış olmalarının ifadesidir!

Gerici Profesör İdris Küçükömer, İslamın ve İslamcı siyasal akımların, terakkiperver fırkanın, Milli Selamet Partisinin ilerici olduğunu vaaz ediyordu; haliyle bu kategoriye girmeyen her şeyi gerici sayıyor, bu yönde vaazlar veriyordu!

12 Eylül faşist darbesinin ve yerleştirilen rejiminin, aşırı dinselliği yerleştirmek ve bu toprakları ortaçağa sürüklemek için gerçekleştirildiğini artık daha açıklıkla görmekteyiz; katliamların ve tasfiyelerin, laisizmin, rasyonalizmin ve sosyalizmi bu coğrafyadan kazımak konusunda başarılı olamayan Kemalizmin kökünü kazımak ve bu işi dinci akımlara vermek için olduğu artık açıkça görülmektedir.
Böylece, “Dine dönüş” ün, solun yükselişine karşı bulunan en önemli tertip olduğu da artık açıklık kazanmıştır ve yüksek komutanların eli mahsulü olduğunu artık daha da netlikle biliyoruz.

Diğer yandan, İslamizasyon hareketinin merkezinde “Komünizmle Mücadele Dernekleri” içinden gelenlerin olduğunu ve kanlı pazarla birlikte siyasete atıldıklarını da artık daha açıklıkla biliyoruz; 12 Eylül yönetimi,1983 ylında TİB’i kurdu ve TİB adı, amacının toplumu İslamize etmek olduğunun işaretini taşıyordu; bir yıl sonra ise DİTİB kuruldu. İslamizasyon doludizgin ilerletildi. Taktikleri de son derece sinsi idi ki “din tehlikesini önlemek için herkesi dindar yapmayı” öneriyorlardı. Amaç laikliğin kökünü kazımaktı ve böylece laisizm silahsızlandırıldı; ancak, toplumsal tabanının pek de azımsanacak bir taban olmadığı şimdi daha açıklıkla görülmektedir.

Bitirirken, cehaleti politika sayarak “Dinciliğin gericilik olmadığını”, söyleyenlere hediye niyetine, dinciliğin eninde sonunda öğrenme kabiliyetini tüketmek olduğunu; dolayısıyla insanı insanlığından çıkarmak operasyonu olduğunu; dinciliğin sınıfsal olduğunu, dolayısıyla fabrikada sükûnet peşinde olduğunu, yani sınıf bilincini fabrikadan kovmanın peşinde olduğunu yani işçileri ümmi sürüler haline getirme operasyonu olduğunu ve İslamizasyonun, kolay yönetim ve diktatoryal rejim için taban hazırlama işi olduğunu; cahil ve tabi insan imalatı demek olduğunu hala görememenin, hala idrak edememenin, ham kafalılık, ahmaklık, politik körlük değilse, bir burjuva işi olduğunu hatırlatıyorum; böylece, bunlar gericilik değilse nedir diye düşünmelerine imkân tanıyorum!

Ancak bu vesile ile İslamizasyonun öğrenme kabiliyetini önemli oranda tüketmiş olduğunun kanıtlarını de göstermiş oluyorum,
Adında “sosyalizm” olan ve “okul” yollu iddialar taşıyan bir alanda, bir taraftan “komünizm” I referans gösterirken, diğer yandan Marx’ı cahilane bir şekilde eleştirerek, aştığı iddiasında bulunan, diyalektik- miyalektik sayıklayarak, materyalizm filan mırıldanarak, Marxist felsefeye gönderme yapıp dinciliğin gericilik olmadığı, tam tersine dinciliğe yer açmayan işçi sınıfı partilerinin gerici olduğu, en azından Kabul edilemez olduğu yollu vaazlarına bilimsel bir ton vererek mutlaklaştıran bir yaklaşımla hareket edenler bu kanıtın en önemli göstergesi olmaktadırlar!

Bu köksüzlük değilse nedir? Bu belleksizlik değilse nedir? Bu cehalet değilse nedir? Bunların hepsi bir politika olarak sol içinde pompalanıyorsa; gelip gelip 12 Eylül rejiminin şeriata dayalı faşist diktatörlüğünün karanlığı içine girmek, ilericilik olarak dayatılıyorsa ve bu, Eylülist politikaların hegemonyasına boğazına kadar batmış olmak olarak görülmüyorsa ve daha önemlisi ABD emperyalizminin köleleştirici, gericileştirici, yok edici politikalarının sadık hizmetkârı olmuş olmak demek olmuyorsa, başka ne demek oluyor?

Bunu akıl taşıyan, derdi ezilen ve sömürülen halkların, sınıfların ulusal ve sınıfsal kurtuluşu olan, bunun önündeki ne başat engelin bu sömürü düzeni olduğunu, bu düzenden beslenen tekeller olduğunu, yani ezilen ve sömürülen halkların, sınıfların bu durumunun yegâne sorumlusu olan egemen sınıflar olduğunun ve aslolanın bu egemenliği yıkarak bu sömürü düzenini ortakçı bir düzene dönüştürmek olduğunun bilincinde olan herkesin enine boyuna düşünmesi gerekmektedir!


Din, insan kendi çevresinde dönmediği sürece, insanın çevresinde dönen hayali güneşten başka bir şey değildir; bu anlamda eleştiri, zincirlerin üstünü örten hayali çiçekleri, insanı gerçek umutsuzluğa götüren zincirler taşısın diye değil, zincirleri atsın ve canlı çiçekler toplasın diye yolar; bu anlamda eleştiri, hayalleri olmayan, akıl çağına gelmiş bir insan gibi, kendi gerçeğini düşünsün, etkilesin, ona biçim versin diye insanın hayallerini yıkmıştır!

Öyleyse tarihin görevi, gerçeğin öteki dünyasının ortadan kalkmasından sonra, bu dünyanın gerçeğini göstermektir. İnsanın kendi kendini yabancılaştırmasının kutsal biçimi bir kez açığa çıkarıldıktan sonra, kutsal olmayan biçimlerde kendi kendini yabancılaştırmasının maskesini indirmek, ilkin tarihin hizmetinde olan felsefenin görevidir. Böylece cennetin eleştirisi, yeryüzünün eleştirisine, dinin eleştirisi, hukukun eleştirisine, tanrı bilimin eleştirisi politikanın eleştirisine dönüşür.

Diğer yandan, hatırlatmalıyım ki tarih, hiçbir şey yapmaz, o engin zenginliklere sahip değildir, savaşlara girişmez. Her şeyi yapan, her şeye sahip olan ve savaşlara girişen sadece gerçek ve yaşayan insandır; tarih, sanki tikel bir kişi imiş gibi, kendi ereklerini gerçekleştirmek için insanları kullanmaz, o, kendi ereklerini gerçekleştirmeye çalışan insanın etkinliğinden başka bir şey değildir.

Öyleyse burada gerçek ve yaşayan insanın kendi kendini yabancılaştırmasının maskesinin indirilmiş olmasının ve dünyanın gerçeğinin gösterilmiş olmasının önemi ortaya çıkar; çünkü toplum tarihinde etkin olanlar, yalnız bilince sahip, düşünüp taşınarak ya da tutku ile hareket eden ve belirli erekleri izleyen insanlardır; hiçbir şey bilinçli bir erek olmadan, istenen bir erek olmadan meydana gelmez!

İşte bu yüzden, bilgisizliğin şeytanın ta kendisi olduğunu bilenler, ortalıkta dilenci papazlar misli dolaşarak cehalete methiye düzmekte,” ol dedi oldu” dan öte kelam etmemektedirler!

Bu nedenle bütün kavramlarla birlikte tarihi baş aşağı çevirmekte ve gerçeğin üstünü örten kavramlarla baş aşağı durmasını garantilemeye çalışmaktadırlar; örnek olsun, edilgen bir öğeye yani maddi bir temele gereksinim duyan devrimden ve teorisinden ebediyen vazgeçirmek için, teorinin, bir halkta her zaman bu teorinin sadece halkın gereksinmelerinin gerçekleşmesi olduğu ölçüde gerçekleşeceği gerçeğinden uzaklaştırmayı tek teori bellemişlerdir! Bu ise cehaletin gezici vaizliğini yapan dilenci papazlar gibi dolaşmadan mümkün olmaz! Başka ifadeyle bu dilenci papazlar misli aramızda dolaşarak cehaletin vaizliğini yapanlar, gerçeğin düşüncesinin istekleri ile toplumun gerçekliğinin bu isteklere verecekleri yanıtlar arasındaki mesafeyi cehaletin karesi ile çarpmaya çalışmakta ve böylece teorinin ilelebet gerçek dışı olduğunu, dolayısıyla halkın gereksinimlerini hiçbir zaman karşılayamayacağını kanıtlamaya çalışmaktadırlar! Bu zorluğu aşmak veya kolaylaştırmak için, orta çağda olduğu gibi, bütün öteki ideoloji biçimlerini; felsefeyi, siyaseti, hukuk bilimini, tanrıbiliminin içinde eritmek veya tanrıbilimin birer alt bölümü yapmak gerekmektedir ve böylece de, her toplumsal ve siyasal hareketi tanrıbilimsel bir biçim almaya zorlamak da kolaylaşacaktır!

Böylece, günümüze kadarki toplumların tarihinin, çağlara göre değişik biçimlere bürünen uzlaşmaz sınıf karşıtlıkları ile yapıldığı gerçeğinden, dolayısıyla modern tarihte bütün siyasal mücadelelerin sınıf mücadeleleri oldukları ve sınıfların bütün kurtuluş savaşlarının, zorunlu olan siyasal biçimlerine karşın, son tahlilde ekonomik kurtuluşun etrafında döndükleri gerçeğinden uzaklaştırarak, devletin ve siyasal düzenin, ikincil öğeyi, ekonomik bağıntılar alanının ise belirleyici öğeyi meydana getirdiği gerçeğinin üzerini örtmeleri kolaylaşacaktır.

Daha açıkçası, sınıflar mücadelesinin, sömürenlerle sömürülenler arasındaki üretim ilişkilerinde mevcut olan temel çelişkiyi yansıttığının ve bu mücadelenin, bu ilişkilerle üretici güçler arasındaki zorunlu uygunluk yasasının belirli bir andaki elverdiği sınırların ötesine geçemeyeceğinin ve bu anlamda sınıf mücadelesinin tarihin motoru olduğu gerçeğinin üzerini örtmek kolaylaşmış olacaktır.

Bu ise insan soyunun yenilenmesinin, kendi kendisine yabancılaşmasından kurtulmasının, ahlaki ya da felsefi propaganda ile ya da şiddet kanunları koyarak değil, ancak sınıf sömürüsünün ortadan kalkmasıyla dolayısıyla sınıf mücadelesinin ortadan kalkmasıyla mümkün olabileceği ama bunun için de sınıf mücadelesinin sonuna kadar götürülmesi gerektiği gerçeğinden uzaklaştırmak demektir!

Bunun yerine, bu cahiliye devrinin gezici vaizleri misli dolaşarak akıl bozuculukta rekor kırmaya çalışanlar, utanmasalar Âdem ve Havva efsanesini dahi dillendirecek olmaları bir yana, bütün toplumların tarihini egemen üretim ilişkilerinden soyutlayarak, ilkel toplumların da bir ekonomik temele dayandığı gerçeğinin üzerinden atlayıp, Hegel’in bile gerisine düşen ve zavallılığı tavan yapmış olduğu ölçüde egemen yapılmaya çalışılan gerçeksiz ilişkiler içindeki bir sevgi dinini ve ahlakını koymaktadırlar.

Bunun anlamı ise, doğmanın, tanrısal hukukun yerini alan insan hukukunun, kilisenin yerini alan devletin asıllarına döndürülmesi, yani yeniden tanrı bilimci anlayışın cismanileştirilmesi çabasıdır!

Öyleyse bu çaba ile mücadele etmeyip, aksine bu çabanın neredeyse müridi olarak hareket ederken, devlet ile ve sadece devlet ile kavga etmek ve sadece onu ortadan kaldırarak bütün sorunların çözüleceğine inanmak; başka ifadeyle, devleti var eden, dolayısıyla devletin devlet olarak yüklenmiş olduğu günahların hem yaratıcısı hem de yükleyicisi olan koşulların bütün gerçekliği ile ayakta durduğu bir tarihsel zamanda, bu koşulları değiştirmeden, devleti bir çırpıda ortadan kaldırarak bütün sorunların çözüleceğine inanmak ve inandırmaya çalışmak son derece yaman bir çelişkidir!

Oysa akıl taşıyanlar en azından aklı hala bozulmamış olanlar, dolayısıyla cehalete teslim olmayanlar biliyorlar ki, bırakalım doğmaları ve tanrısal hukukun üzerini örttüğü gerçeklikleri, işçi sınıfının kendisi, ancak, şeylere kendi gerçeklikleri içinde, burjuvazinin dayattığı hukuksal renklerle boyanmış gözlükler olmadan bakarsa, içinde bulunduğu durumu tam olarak tanıyabilir!

Öyleyse işçi sınıfı, tüm sessizliğine karşın ve hatta tam bilincine erişmemiş bile olsa, içinde bulunduğu durumu tam olarak tanıyabilme noktasına hızla yaklaşmaktadır ki burjuva hukuku yetmemekte, bu nedenle de yeniden tanrıbilimci anlayışa dönmek –son çare olarak- egemen sınıfların hem ideolojik ve hem de politik yaklaşımı olmaktadır!

Öyleyse cehalete gönüllü teslim olanların, egemen sınıfların tanrıbilimci anlayışını yansıtan ideolojik ve politik disiplinine ve gönüllü olarak teslim olduklarını söyleyebiliriz!

Öyleyse bu türlerin dilindeki “sosyalizm”, gerçekte “hukukçular sosyalizmi” nin de gerisine düşen “papazlar sosyalizmi“ ile “feodal sosyalizm”in amalgamasyonundan başka bir şey olmamaktadır!
İşte bu türlerin bilimsel sosyalizmden kaçmak için bin dereden su getirmeleri, tam da bu nedenledir!

Ve bütün derslerimize bigâne kalmaları, hatta sessizliğe taşıdıkları su ile boğmaları ve bu da tutmazsa, üfürüp-üfürüp saman tadındaki anlamsız lakırdıları ipe asmaları bundandır!

Ama derslerimiz, keçeleşmiş akıllarıyla ve taşlaşmış vicdanları ile aramızda dolaşan ve kendilerine inananları en fütursuz demagojileri ile yalanları ile aldatan bu gezici Berkeley kılıklı vaizlere değildir; neden olduğunu artık herkes duymuştur; bu nedenle derslerimiz, daha çok bu Berkeley kılıklı gezici vaizlerin, “sosyalist” maskesi de takarak derssiz ve derse muhtaç bıraktıkları ve dolayısıyla kendilerinin bile inanmadıkları yalanlara mahkûm bıraktıkları bütün alanlaradır; bu alanlar, bu alanlarda “sosyalizm” arayanlar ama bu Berkeley kılıklı gezici vaizlerin demagojik lakırdılarından feyz alanlar da bigane kalırsa, işte o zaman, derslerimiz tarihe nottur!

Fikret Uzun

08-Ağustos-2015

İNSAN AKLINI GERİLETECEK İDEOLOJİK ŞAŞIRTMA FORMÜLLERİNE KARŞI SAVAŞIM 2



İNSAN AKLINI GERİLETECEK İDEOLOJİK ŞAŞIRTMA FORMÜLLERİNE KARŞI SAVAŞIM 2
BORGA birader,

Dönüp dolaşıp, makarayı başa sarıyorsun ve içine hep Marxizm düşmanlığını koyarak, senin deyimindir hatırlarsın,”cirlavuk” misli sarıp duruyorsun; sonra da aynaya bakıp gördüğün bu cirlavukluğu üzerime fırlatarak cirlavukluktan kurtulacağını sanıyorsun!

Bu kadar olsa iyi, kendini “filozof taşı” zanneden bir halin var; birkaç kuyruklu yalanı, ya da hokkabaz türü ürettiğin demogojileri gerçeklerin üzerine fırlatınca, o dakka, bütün gerçeklerin yalan, bütün yalanların gerçek olacağını sanıyorsun; öyle sanmasaydın, bu halet-i ruhiyeni sürdürmekte bu kadar ısrarcı olmazdın; nihayetinde gerçek gerçektir; ona sahip çıkmanın hiçbir zararı olmazdı!

Üstelik Marx’ı okumadan Marx yazan Althuser gibilerden farkın yoktur!

İnsanın, tıpkı bazılarınızın “la bu Kürtler size ne yaptı?” diye sorduğu gibi; size de “la bu Marxizmin kurucuları size ne yaptı?” diye sorası geliyor!

Ve gerçekler, gerçekliğini, maddi yaşam sürecinden alıyor, o nedenle gerçeklik, bizim düşünsel kurgularımızla az ya da çok değişse de, gerçekliğinden bir şey kaybetmeden ve bizim o gerçeğin yaklaşık bir halini yansıtan düşüncelerimizden bağımsız olan bir nesnelliktir!

Marx ve Engels’in, elbette Lenin’in yaptıkları da, bu nesnelliğin üzerinden ve tarihi de işin içine katarak, hatta biraz fazla işe katarak kurguladıkları bir gerçeklik yansısıdır; burada yanlışlık ya da doğru olmama durumu, tümüyle felsefeye ve ideolojiye bağlıdır; ancak burada da, bu yanlış olmama ya da doğru olma durumunu, başka ifadeyle gerçekliğin ayakları üstünde durma durumunu garantileyen, tarihtir; kısaca bir, maddeci bakış; iki, tarih aracılığıyla bakış; yani tarihsel maddeci bakıştır; öyleyse demek ki, idealist bakış değildir!

İşte seninle ve türlerinle (ki türlerinin bu konuda, senin eline su dökebileceğini sanmıyorum) aramızdaki fark buradadır; her türlü çatışmamızın temelinde bu var; yani, nesnel ya da öznel hiç fark etmez, idealizm ve tarihsel materyalizm çatışması var; kurnazlıklarını ise, idealizm ile materyalizm arasına sıkıştırmışsın; iki cami arasında binamaz misli gezer durursun; materyalizmle idealizmin söküklerini dikerken, idealizmle tarihsel materyalizmin önüne sis bombaları atarsın!

“İde” veya ”idea” sözcüklerine takılman ve koca koca Berkeleyleri kum torbası yapıp üzerimize fırlatarak idealizmin önünde siper olman bundandır!

İdealizm nedir?

Varlığın birinci ögesinin idea (düşünce) olduğunu savunan öğretiye idealizm denir. İdealizm var olan her şeyi düşünceye bağlayan, insan düşüncesinden bağımsız bir nesneler dünyasının var olmadığını savunan felsefi öğretidir. İdealizme göre madde gerçek değil hayaldir ve evrendeki her şey zihinseldir.

İster metafizik olsun, isterse epistemolojik olsun, idealizm yine idealizmdir; ister Berkeley de cisimleşsin, isterse Durkhaim de o, idealizminden bir şey kaybetmez!

İlk biçimi ile “metafizik” idealizm, dünyadaki temel tözün madde olduğunu, bunun da maddi biçimler ve süreçlerle bilineceğini ileri süren maddeciliğin; ikinci biçimi ile “epistemolojik” idealizm, insan biliminin, zihnin dışında ve bundan bağımsız olarak var olan nesneleri gerçekte oldukları gibi görüp kavradığını öne süren gerçekliğin karşıtıdır.

Hepsi bu! Senin verdiğin renk de bu!

Ve “komünal akıl”, hatta “komünizm” sana göre doğuştandır, insanoğlunun fıtratında mevcuttur; yani kesinlikle bir “tarihsel-nesnel “ kategori değildir; öyleyse idealizm yanı başınızdadır!

Bu gün, bilmem kaçıncı yıldızın varlığının ve dünyaya uzaklığının keşfedildiği günümüzde hâlâ idealizmi savunan filozoflar, materyalistlere karşı, Piskopos Berkeley’i aşan kanıtlar üretmeye yeltenmişler midir bilmiyoruz, doğrusu incelemek eğlenceli olacaktır; ancak, burjuva ideologların, laboratuarlarda harıl harıl çalışarak “din’i kalkındırmak” için, insanları koşulsuz tanrının kollarına atmak için teoriler ürettiklerini ama bunu akıl taşıyanlara inandırmakta başarılı olamadıklarını, bu nedenle de, insan aklını geriletecek ideolojik şaşırtma formülleri üzerinde daha çok çalıştıklarını biliyor ve görüyoruz.

İşte bu nedenle insanları tarih bilincinden yoksunlaştırmak ve belleksizleştirmek, akıl sistemlerini bozmak, ya da aklı geriletmek, içinde bulunduğunuz burjuva işin bir parçasıdır ve “ideolojik” olmak zorundadır ve öyleyse egemen sınıflara yakışır bir idealizm ile hareket etmeniz kaçınılmazdır!

Sovyet sosyalizminin yıkılışı bu işi kolaylaştırmıştır; yani rasyonalizmden kaçmayı politika sayanlar Sovyet sosyalizminin yıkılışını sosyalizmin yıkılışı saymışlar ve göstermişlerdir; ideolojiktir ve idealizm ile bezelidir!

Bu ise, aklı savunmak isteyenlerin işini zorlaştırdı; bugün bu olgu çok açık biçimde kendini göstermektedir!

Bu nedenle, şiddet katsayısı yüksek bir ideolojik mücadele zorunludur; bunun için de, bir tarih bilinci ve bir de duru bir bellek gerekmektedir; ancak böyle aklın freni kırılabilir; ya da geri vitesten kurtarılabilir; ya da tersi, aklın freni kırılarak, geri vitesten kurtarılıp, beşinci vitese geçirilerek, bellek de ve haliyle tarih bilinci de, yerine konulabilir; bunun mekanizması ise “ideolojik mücadeledir!

Bugün insanlar, karar verme, sorgulama ve muhakeme yeteneğinden yoksun haldedirler; öyleyse eleştiri serbesttir, çünkü kimsenin eleştiri yeteneği kalmamıştır; bu nedenle şöyle eli ayağı düzgün, derli toplu eleştirilerden fena halde ürküyorsunuz ve Marxizm düşmanlığınız on kat hızlı depreşiyor!

Bunun kaçınılmaz sonucu ise, hep dile getirdiğim gibi,”İnanıyorum öyleyse doğru söylüyor” dogmasına teslim olan insanlardır ve bu da, kararı başkalarının vermesi ve hep doğru kabul edilmesi sonucunu doğurmaktadır!

Bununla birlikte bugün, görüş ayrılıkları ve eleştirel fikir ortaya koymanın bir anomali veya hastalık olarak kabul edildiği de bir gerçekliktir; HDP’ye ya da KÖH’e vesaire’ ye yöneltilen her eleştiriyi “Kürt düşmanlığı” olarak görmeniz ve dahi eleştirilerin ardı arkası kesilmezse, “köh”’te ya da HDP’de bir problem olduğunu düşüneceğinize, eleştirenlerde bir problem, görmeniz bunun kanıtıdır!

Eleştiri yapanlara neredeyse deli muamelesi yapılmaktadır! Hele bir de ısrarcı bir eleştiri varsa, bu mutlaka bir zır delinin halet-i ruhiyesine yorulmaktadır!

Ayrıca, bugün bilginin kendisinde de bir işbölümü söz konusudur ve görünen o ki her şeyden biraz bilen insanların yaşadığı bir zamandayız; bu alanda bile bu türlerin çok olduğunu görebiliyoruz!

Böyle bir atmosferde işiniz aslında kolaydır ama gel gör ki, gerçeklerin ne denli inatçı olduğu burada da kendisini gösteriyor; gerçekleri aşamıyorsunuz; nesnelliği aşamıyorsunuz; insanları idealizm çukuruna sokamıyorsunuz; çünkü idealizminiz dahi sentetiktir, nesnellikle örtüştüremiyorsunuz; ya da nesnel dünyayı kovup, dinsel dünyayı koymanıza yeterli gelemiyor!

Bugün Türkiye'de gelecek yoktur ve geçmiş de silinmektedir; böylece belleksizler diyarında, öncesiz, yarınsız insanlar, rüyalarla yaşamaktadır; Tv' lerde gösterilenler, vampirler, kurt adamlar, yürüyen ölüler, şefkatli ağalar, aşık krallar, ejderha emziren kraliçeler, filozof taşı çalan hırsızlar, yılan saçlı kadınlar, hepsi ama hepsi dizi dizi rüyalardır ve sadece anı yaşayan insanları korsakof yapmak, olmazsa alzheimere dönüştürmek, belleklerini silip rüyalara veya illuzyonlara hapsetmek içindir; bellek yoksa sürü vardır ve sürülerin geçmişi de geleceği de yoktur; demek ki sürü varsa insan yoktur!

Sürü varsa bilinç yoktur; sürü varsa, bilinç, sürü bilincidir demek istiyorum; hayvanla arasındaki mesafe çok kısadır; bu noktada insanı hayvandan ayıran tek şey, içgüdüsünün yerini bilincin alması, daha doğrusu bilinçli bir içgüdüye sahip olmasıdır; bu, sadece çevresindeki diğer bireylerle ilişki kurması gerektiğinin bilinci; yani toplum içinde yaşadığına dair bilincin başlangıcıdır.

Hepsi budur ve buradayız!

Ve açıkça görülmüştür ki bilinci gerçek tarihsel gelişmenin akışı içinde gelişen insanoğlunun belleğinin, yani belleğinde az ya da çok yer etmiş tarih bilincinin silinmesi ile sürü veya kabile bilincine geri dönmesi mümkün olabilmektedir!

Peşinde olduğunuz budur!

Daha baştan toplumsal bir ürün olan ve insanlar mevcut oldukları sürece böyle kalacak olan bilinç, elbette ki her şeyden önce, yalnızca en yakın duyumsal çevrenin bilincidir ve bilinçlenmekte olan bireyin, kendisi dışında yer alan öteki şeylerle ve öteki kişiler ile olan sınırlı bağlantısının bilincidir;

Marx ve Engelsin ifadesiyle bilinç, aynı zamanda, insanların karşısına önceleri baştan aşağı yabancı, mutlak güçlü ve karşı çıkılamaz bir güç olarak dikilen, insanların kendisine karşı düpedüz hayvanca bir davranış içinde bulundukları ve insanları da hayvanları ürküttüğü kadar ürküten bir doğa bilincidir; o halde salt hayvansal bir doğa bilincidir.

İşte bugün kapitalizmin, bütün yasallıklarını düzleyerek, dönmek istediği kendi tarihinin gerisindeki çevrede bu bilince ve bu bilince sahip insanlara gereksinimi vardır!

İnsanların bilinci, gerçek tarihsel gelişmenin akışı içinde gelişir.

Demek ki, kapitalizm için, kendi tarihinin öncesine dönerken, insanların tarih bilincini sıfırlaması kendisi için bir zorunluluktur; ancak böyle düşük bir kültür, yüksek kültürü istila edip, kendine benzetebilir; ancak böyle insanoğlu tarihinin gerisine sürüklenmeye razı olabilir!

Bu çevrede, dış gerçek yoktur; her şey, son tahlilde bizim tasarımlarımız olan akli tasarımlara varır. Ve eğer bilinç ya da denildiği gibi,”ben” ortadan kaldırılırsa, bütün gerçek kaybolur. Böylece varlık, doğa, madde, bilincin dışında ve ondan bağımsız olarak var olamazlar.

İşte bu, idealizmdir ve buna kapitalistlerin fena halde ihtiyacı vardır!

Artık, burjuva düzenin ekonomik alt yapısı yanında, ideolojisinin de iflas ettiği apaçık ortadadır.

Bu nedenle kapitalizm, daha açık ifadeyle tekelci kapitalizm, kendisinin bile vazgeçtiği ideolojisini kanıtlayıcı dayanaklar üretmekle vakit harcayacağına, insan aklını geriletmenin formülleri üzerinde çalışmaktadır.

Bunun için de, insan toplumunun maddi yaşamının yansıttığı gerçekliklerle örtüşmeyen, aksine bu gerçeklikleri örtmeye yarayan karanlık düşünceler, emperyalizmin “yeni” dünya’ sına hizmet için, artık ideolojik laboratuarlarda üretilmektedir.

İşte bunun için, ısrarla “komünizm ideolojidir” yollu kapak yapıyorsun! Çünkü laboratuarda üretilmiş bir “ideoloji” olarak “komünizm” en çok istediğinizdir!

İşte bunun için idealizme ihtiyaç vardır!

İnsanoğlunu bu idealizme mahkûm etmek için ise onu, tarih bilincinden yoksun bırakmak, belleğini silmek gerekmektedir!

Kapitalizmin gitmek istediği yerde, yani kendi tarihinin öncesinde, buna fena halde ihtiyacı vardır.

Sizin, bu düzenden kopabileceğinizi hiç sanmıyorum; daha doğrusu, kendi düzenine sığamayıp, çareyi kendi tarihinin gerisine çekilmekte gören tekellerin düzeninden kopabilmeniz mümkün görünmüyor ve zaten konum almanızın bu yönde olduğu, talep ettiğiniz, statükoda ve “toplumsal sözleşmeniz” de kendini göstermektedir; devletten de, devlet dininden de vazgeçebileceğinizi sanmıyorum; dolayısıyla sosyalizme de, komünizme de en ufak bir yakınlığınız olduğunu düşünmüyorum; “sosyalizm” ve “komünizm” konuşman ise tekellerin yenidünya düzeninden ve devletten vazgeçmek istemediğinizi, hatta tam da bu düzenin sahiplerinin ve devletlerinin hizmetkârı olduğunuzu gizlemek içindir; yanlış anlama devlete, moderniteye her halukarda karşısınız, onu anladık; bunun yerine, cehalet katsayısı yüksek, etnik ya da tarikat türünden bir cemaat, bir ümmet devletidir, yani bir Tanzimat öncesi devletidir vazgeçmeyeceğiniz; öyleyse sizin sistemin dışına çıkarmak istediğiniz bir devlet yoktur; öyleyse devletten kurtulma düşünceniz de yoktur; devleti “demokratize” ederek, ya da “yönetimine katılarak” ehlileştirmeyi düşündüğünüz kendi beyanatlarınız ve “Du Contrat Social” iniz ile apaçık anlaşılmaktadır.

Benim baktığım yerden bakınca ki burada bilimin üzerinde duruyorum, dolayısıyla bilimsel bir projektör hep yanımda ve sizin o demagojilerinizin, hatta kuyruklu yalanlarınızın ve elbette daha çok da üfürüp üfürüp bir muska misli ipe astığınız ve genellikle de o düşmanı olduğunu gizlemediğin Marxizme dayandırdığın ucube kavramlarının üzerine tutmaktan büyük bir onur duyuyorum!

Oysa devleti ve dolayısıyla dini sistem dışına çıkarmadan, sınıfsız, sınırsız, sömürüsüz, devletsiz, demokrasisiz ve kavgasız-gürültüsüz bir dünya kurulamaz; kurulamazsa, Kerbelaların, Sivasların, Maraşların, Suruçların önü alınamaz; sömürü ve ezginin bitirilemeyeceğinden söz etmeye bile gerek yoktur!

Yanlış anlama, daha doğrusu bunu net anla ki, aslında senin bu hallerini idealizmine bağlamıyorum, hallerin idealist ama bu senin idealist olmandan değil, hizmetinde olduğun sınıfa hizmetkârlığını ancak bu şekilde örtebilirsin ve ancak bu şekilde anlamlandırabilirsin; tam ifade etmez ama biraz anarşist de takılmana benziyor; öyle değilse zaten ortada bir vahim sağlık sorunu var demektir!

Buradan hareketle, senin ne HDP’li ne PKK’ li, ne de Öcalanist olduğunu düşünmek gerekiyor; olsa olsa, HDP’ye de Öcalan’a da, ya da PKK’ye de, PKK içinde etkili birinin politik çizgisini takip ettiğin için prim veriyor gibisin!

Elbette, bunu daha farklı ve oldukça iddialı biçimde tarif edenler de oldu ama ben, en azından henüz, bu iddiadan uzağım; örnek olsun, “vurgun” ismini kullanan bir forum üyesinin, sanırım artık burada yok ve bir tarihte burdan kopanlar, başka bir platforma geçiyorlardı, artık paralel mi idi yoksa paralel mi yapılmaya çalışılıyordu bilmiyorum, orada, herhalde senin Marxizm hakkında ileri geri konuşmaların nedeniyle,”…Marks hakli miydi değil miydi diye son zamanlarda üniversitelerde incelemeye alınırken ve dünya kaynarken ‘Marksizm hurafeymiş’ demek iki seçenek verir:

a- polis işbirliği; b-akil hastalıgı “ diyordu!

Ve çok ilginçtir ki, senin gibi yarım doğrulardan ve kuyruklu yalanlardan oluşan kurguları el çabukluğu ile gerçeklerin üstüne boca edebilen ve bunu sanki bir gerçeklik demeti sunuyormuş gibi, kendisi de inanarak yapabilen birisi, şu artık çok basit ve anlaşılır halde olan “devleti” ve teorisini ısrarla anlamayıp, tıpkı mızıkçı çocuklar gibi, “banane banane ‘devletçisin’ işte” yollu konuşması, “polis” olduğunu değil ama bir “burjuva işi” ve haliyle bir “devlet işi” içinde olduğunu göstermiyorsa, bir “ahmaklık” durumunu düşünmemizi gerektirebilir ama bu “ahmaklık” da, tıpkı “anarşist” de takılman gibidir ancak; yani gerçeklere karşı duyduğun kin nedeniyle bir “anarşist” takılma haline nasıl ki mahkûmsan, ”ahmaklık” durumun da böyle bir mahkûmiyeti düşündürtmektedir!

Örneğin, yine bir forum üyesi,”Yürekatışı” şöyle yazmış, belli ki, gene senin, marxizme “hurafe” olarak baktığın için:

“Marksizm hurafe değil yüzlerce yıllık insanlık tarihinin en devrimci keşfidir… (Marxizm’den) Marksizm bir hurafedir sözlerini çıkartabilmek için yanılsamalarının zirvesinde olmak gereklidir. Marksizm Devrimin Rehberi Ve Bilimidir... Borga son yazında nereye ve neye dayanarak marksizmi mahkûm ediyorsun üstelik Lenin'in "ufkundan"? Elle tutulur bir şey görünmediğine ve söyleyemediğine göre vahiylerle... Marxisme "hurafe" demek icin akil sagligindan yoksun olmak gerekiyor…”

Aklın yolu bir ve ister Marxist olunsun, isterse “marxist” takılınsın, eninde sonunda, Marxizmin temellerini savunmak gerekecektir; savunmayı bırakalım, hem Marxizm’ de “hurafe” görmek, hem bunu açıkça deklare etmek, Marxizme saldırmak için bir burjuva işin içinde olunduğunu göstermeye yeter; değilse ve başka bir işin içinde olma durumu yoksa burada ya ahmaklık, ya da akıl sağlığındaki bir bozukluk söz konusudur ve varacağı yer, senden öncekilerin vardığı yerdir; yeni mürtecilik!

Çünkü ne marxist, ne Blankist, ne anarşist, ne Leninist olup, hepsine gerektiğinde takılınacak bir durak olarak bakmak ve takılmak, çift dinlilikten öte çok dinlilik mislidir; çift ya da çok dinlilik ise dinsizliktir ve yeni mürtecilik tam da budur; hepsi dinsiz dincidirler!
Yanlış anlaşılmasın, bunlara “din” demiyorum, demek de istemiyorum, hiçbiri din değildir; din olduysalar, din olmaları, kendileri ile bağlı değildir; onlara fetiş yaklaşımın ifadesidir ve kendilerinden bağımsızdır; ama ne yaparsın, hem teşbihte hata olmaz ve hem de isim-tarif sorunudur ve anlama konusunda özürlü insanlarla, anlamaya karşı kayıtsız insanlarla karşı karşıya olunduğunda, anlatabilmek için sık sık “tarif” deniyoruz; hiçbiri ile anlatamıyorsak, iki durumdan biri kuvvetle muhtemel doğrudur; ya bir burjuva işin içinde olmanın getirdiği mahkûmiyet; ya da “ahmaklık” a yatmak ki o da bir burjuva iştir; öyleyse geriye kalan akıl sağlığında bir problem olmasıdır!

Bazılarının sindiremediği, daha önceki mektubumu bitirirken, “Komünizme teorik olarak varmış oluyor muyuz?” diye sorup “göreceğiz” eklemiştim, ama senin zehir zemberek, bütün Marxizm düşmanlığını yüklediğin öfke yansıtan üfürüklerin dışında, kimseden ses çıkmamıştı; oysa hem güncel konudur ve hem de tartışmaya, üstelik Ulak’a dalaşmaya pek meraklı kişilerin mutlaka söyleyeceği sözleri olan bir konudur ve biraz gezinince görülecektir ki, bu tür konulara bigâne kalmaya pek sık rastlanmamaktadır; işte bu nedenle, hiç kimseden tek bir ses-söz çıkmaması beni ,“olduk mu” da ben göremedim, yoksa “olmadık” ve “olmaya” da niyetimiz mi yoktur, bunu henüz bilemiyoruz; ama çok yoğun bir sis tabakasının üretimi peşinde telaşla koşmayı gerektiren bir sessiz konsensüsün kurulduğunu görebiliyoruz! Demek zorunda bırakmıştır!

Bir de cabası var ki, şu “dünyaya gururla baktığınızı” ilan ettiğiniz tartışma sayfasındaki son mektubumda sorduğum sorular ağır gelmiş olacak ki tası tarağı toplayarak, başka tartışmalara yelken açmıştın; oysa yenilir yutulur sorular değildi; bari sevgili gezici vaizinize yönlendirseydin soruları, allah rızası için cevaplardı herhalde!

Ama çok pişkinsin, bir tartışma platformundan kaçıp, başka bir platformda öfkeni kusmak nereye sığıyor tarifini sana bırakıyorum; hazır şu Lenin-ile ABD arasında geçtiğini iddia ettiğin “üs talebi” konusundaki kuyruklu yalanını unutturmuşken, en delikanlı hareketin kaçıp kurtulmak olduğunu mu düşünmüştün yoksa?

Şimdi de, gene bir zülfiyarene dokunan mektup olacak ki, işte ipe dize dize bitirememişsin Marxizm düşmanlığını; ama işin ilginci, o ipte sallanan üfürüklerinin çıkardığı seslere aldanacak olurlarsa, seni bir de “Blankist” takılman yanında, ”Leninist” de takıldığını görüp,”Leninist” zannedebilirlerdi ve hatta Lenin ile Blanki arasında bir korelâsyon mutlaka kurarlardı; fakat seni üzecek ama neyse ki, o ipe dizdiğin üfürüklerinin sallanması kendi kendine olmuyor maalesef; gerçeklerden esen rüzgârlar çarptığı için sallanıyor ve böyle olunca da çıkardığı sesler, pek Leninist sesi vermiyor; hatta Blankist bile değildir!

Ulak burada vesiledir; dediğim gibi, “Marxistsin” ya da “Leninistsin” veyahut da öyle takılıyor olsan bile, illa ki bir marxizm ve Leninizm savunun olacaktır; hem düşman olup bunu da saklamayıp, hem de marxist de olunmaz marxist de takılınmaz!

Keza sizin “Blankist” liğiniz de, “anarşist”liğiniz de bu şekildedir!
Blankizmi Leninizmle özdeşleştirmeniz ise kurnazlığınızı pekiştirmek içindir!

O halde, ortaya şu çıkmaktadır; egemen sınıflara, düzenin kendi doğal işleyişinin yarattığı yabancılaştırma yetmiyor; bunun dertlerine çare olmadığı çok açık; yeni yabancılaştırma araçları ise, “yeni” olduğu için, henüz kifayetsiz kalıyor; öyleyse BORGA gillerin harekete geçmelerinde, inandırıcı olsun olmasın, her türlü araçla gerçeklere hücum etmelerinde, olmadı, üstüne bir sis tabakası örtmelerinde, o da olmadı ise, sessizliğe gömülüp, kuytu köşelerden, mahallesine gelen yabancıdan dayak yemiş mahalleli delikanlının zevahiri kurtarmak için, “sen görürsün” ya da “ abim gelsin gününü gösterecek” yollu kükremesinde, bu da olmazsa “Küçükömer”in ruhunu değil ama doktrinini hortlatmalarında, bilimi hurafe, hurafeleri bilim diye yutturmaya çalışmalarında beis yoktur! Hatta kaçınılmazdır!

Hiçbiri olmazsa, “antisovyetizm” den medet ummaları ise, sadece ve sadece gerçeklere karşı kesinkes galip gelmeye mahkûm olduklarını ama gerçeklerin inadı karşısında ezildiklerinin göstergesidir!

Söz konusu olan sınıftan kaçmaksa, “baak insansız üretim araçları üretmişler” yollu haykırırlar ve söz konusu üretici güçlerin gelişmesi ise “bak daha hâlâ sabanla idare eden yerler var” yollu bilgiç bilgiç konuşurlar ve kesinkes “sınıf” dememeye, hatta “...savaşı” nı hatırlatmamaya özen gösterirler!

Oysa gerçek, onların bu hüsnü kuruntularından bağımsızdır ve zaten bunun için inatçıdır; maazallah onların kuruntularının esiri olsaydılar, gerçekler de, o saat sapıtıp, kendi gerçekliklerinden bile vazgeçerlerdi; ama öyle değil işte; öyle olsaydı, tam da BORGA gillerin pek bir yüksek tuttukları “ATÜT” ten geçilmeyecekti, şu insansız üretim araçlarının üretilmiş olduğu ve gene de sınıfın değil insanın pabucunun dama atıldığı dünyamızda!

Aslında ATÜT’ ü yabana atmayalım, onların inşa ettiği su kanalları bir efsanedir ve kimsenin derdi “ATÜT” ile MATÜT ile değildir; bunun üzerinden tarih bilincine vurulmak istenen prangalardır sorun!

O yaşarken “kötü sosyalizm” dedikleri ve bundan bekledikleri “iyi sosyalizm”in bir kapitalizm olduğunu görmek istemedikleri ve şimdi iş gerçekleştikten sonra, yani o “kötü sosyalizm” den “iyi” bir kapitalizm türedikten sonra, bu “iyi kapitalizm”i üzmemek için, “o kötü sosyalizm”i kapitalizm olarak göstermeleri, akıl taşıyanlar açısından akla zarardır ama akıllarını karanlığın hükmüne verenler açısından en elverişli kurnazlık olmaktadır!

Felsefe, mevcut gerçekliği olduğu gibi, ya da göründüğü gibi kabul eder; bu ise onun kendi başına bir etkinlik olamayacağının kanıtıdır; bu yüzden tıpkı ideolojiler gibi bir felsefe çözümlemesi de tarih bilimini varsayar; yoksa kendi sınırları içinde bir tarih yaratılır; bu yüzden, ideolojiye ve onun bir parçası olan felsefeye, aynı temel eksiklik damgasını vurmuştur.

”Demek ki, ideoloji, tarih hakkındaki yanlış bir tasarıma dayanmakta ya da bu tarihi bir yana koyan bir soyutlamaya indirgenmektedir. Her ideoloji, bozduğu ve aktardığı gerçeklikten, yani tarihten hareket edilerek açıklanabilen bir kuruntular ve aldatmacalar topluluğudur. Demek ki, ideolojilerin incelenmesi, köklü bir eleştiriye ve kapsayıcı bir tarihsel açıklamaya yol açar”

“Tarih felsefesi” işte bu olanaksızlığın üzerinde gelişir!

Marx’ın entelektüel gelişimini izlediğimizde, bu olanaksızlığın izlerini görürüz; “…dinin eleştirisinden felsefenin eleştirisine; felsefenin eleştirisinden devletin eleştirisine; devletin eleştirisinden toplumun eleştirisine; toplumun yani politikanın eleştirisinden ekonomi politiğin eleştirisine ve giderek özel mülkiyetin eleştirisine.”

Bu yol, tarih bilimine çıkar!

Artık ideoloji ve onun içinde yer alan felsefe, bağımsız,”görece özerk” bir yapı olmaktan çıkmıştır; ikisi de tarihseldir; ikisi de belli bir tarihe aittir; böylece, filozofların hayal güçlerinin belli bir sınıfın deneyimlerini aşamadığı hayretle fark edilir; ideolojik argümanların bayağı maddi ihtiyaçlardan kaynaklandığı görülür; tarihsiz bir bakış, bunları mutlaklaştırır ve geçen zaman, neden ile sonuçları birbirinden uzaklaştırdıkça aralarındaki bağ zayıflar, soyutlaşır!

Tarih biliminin ortaya çıkması ile birlikte, ideoloji ve felsefe tanımlanmış, hatta sınırlandırılmıştır; güçleri ve yetenekleri eskisi gibi sınırsız değildir; üretimleri, maddi üretimden daha karmaşık ve daha basit değildir. İnsanlar uzun dönemde nasıl yaşıyorlarsa öyle düşünürler; üretim ilişkilerindeki her ters konumlanış, mutlaka ideolojik ve kültürel karşılığını bulur; söz gelimi mülkiyet, mülksüzleri yarattığı gibi, az –çok mülkiyetin tutarlı bir açıklamasını da yaratır; öyle yaratır ki, mülksüzlere eksikliğin nedeninin kendi yeteneklerinde ya da yeteneksizliklerinde olduğu duygusu yaşatır. Mülk sahipleri ile mülksüzleri aynı kategoride değerlendirmek ise ideolojilerin işidir!

Örnek olsun, felsefenin “insan”dan yola çıkması tesadüf değildir; “insan” sınıfı gizlemektedir!

Burada yardıma tarih koşar ve onu, yani sınıfı, yeniden keşfetmek zorunda kalır!

İşçi sınıfının durumunu teorik açıdan aydınlatan ve teori seviyesine ulaşmış bir sınıf bilinci sağlayan Marxizm, bir felsefe değildir; ama derinlemesine tarihseldir ve bilginin tarihselliğini gözler önüne serer; insanoğlunun tarihselliğini, ekonomik toplumsal formasyonu ortaya koyar.

Bu yüzden tarih bilimi tek bilim olarak tanınır!

İdeoloji toplumsal bir üründür ve bu yönüyle ürünü olduğu toplumsalın izlerini taşır; Öyleyse, ideolojilerden yola çıkarak toplumun belli bir resmini az çok elde etmek mümkündür; ancak, bu resmin elde edilmesi için ideolojinin toplumsalla örtülmesi ya da üretimin belli bir düzene sahip olması gerekir. Yani, ideoloji “toplum”a kapsamlı bir açıklama getirmeli, yön vermeli ve çeşitli düzeyleri kapsamalıdır; ideolojinin gerekleri bizi toplumsala ait olan her şeyin biricik kaynağına “ekonomik” alana götürür!

Böylece, bu zorunluluklar âleminde ideolojilerin de bütün bağımsız görünümleri sona erer; bir ideoloji uzun dönemde, varlığını ancak ekonominin takıntısız düzgün ve etkin çalışmasını kolaylaştırırsa sürdürebilir; ekonominin gerekleri ile ideolojinin gereklerinin örtüşmesinin nedeni budur!

"İdeoloji, düşünür denen kişinin gerçekten bilinçli olarak bütünlediği bir süreçtir; ama bu yanlış bilinçliliktir. Düşünürü iten gerçek devindirici güçler, düşünür için bilinmez kalır; yoksa bu, ideolojik bir süreç olmazdı. Düşünür, o yüzden düzmece ve yanılsatan devindirici güçler imgeler. Çünkü bu biçimini de içeriğini de salt usavurmadan, ya kendisinin ya da öncellerinin usavurmasından türettiği ussal bir süreçtir. Düşünür, yalnız düşünce gereciyle çalışır, o gereci de usavurmayla üretilmiş bir şey olarak anlar ve ayrıca, akıldan bağımsız ve daha uzak bir kaynak araştırmaz, gerçekte doğal olarak yapması gereken de budur; çünkü bütün eylemine düşünce aracılık ettiği için, bütün eylem ona sonunda düşünceye dayandırılmış görünür.

Tarihsel ideologun elinde, böylece, her bilim alanında önceki kuşakların düşüncesinden bağımsız olarak ortaya çıkmış ve sonraki kuşakların beyinlerinde kendi bağımsız gelişme yolundan geçmiş bir materyal vardır. Gerçekten şu ya da bu alanla ilgili dış olgular, bu gelişmeye hep birlikte belirleyici bir etki yapmış olabilir ama üstü örtülü biçimde geçiştirilmiş ön varsayım şudur; bu olguların kendileri de yalnızca bir düşünce sürecinin meyveleridir; biz de böylece, gene, en çetin olguları bile görünüşte başarıyla sindirmiş katışıksız düşünce alanında kalırız.”( Engels’ten Franz Mehring’e-Londra-14 Temmuz 1893)

Genel olarak insan tanımı ve bu tanımdan kaynaklanan hümanizm belli bir sınıfın bakışını ve yanılsamasını ifade eder; hümanizmin kaynağı, burjuva toplumla birlikte ortaya atılan “doğuştan gelen haklar” düşüncesidir; buna göre, toplumsal konumdan soyutlanmış olarak ele alınan insana “doğuştan elde ettiği” birtakım haklar ithaf edilir; sadece doğarak elde edilen bu haklar, burjuva özgürlük anlayışının temellerini oluşturur. Burjuva özgürlüğünün ayırıcı özelliği, sınıfa değil, genel olarak insana dayanıyor görünmesidir.

İşte Marx’ın “bir yanlış bilinçlilik olarak ideoloji” tanımı, burjuva bakış açısının bu konumlanışından kaynaklanmıştır!


Burjuva toplumun ideolojik özeti “insan” ve onun en somut haliyle sahip olduğu “akıl”dır; özgürlük, eşitlik ve kardeşliği mümkün kılan temel ise, “insanı” ve aklı mümkün kılan temel ile ortaktır; bu dolaşım alanıdır, yani piyasadır.

İşte piyasa ve dolaşım alanı aracılığıyla varsayılan “özgürlük ve eşitliği” mümkün kılan burjuva düşüncesi, genel olarak insana varır; nasıl ki, insan tanımı ona ideolojik bir olanak sağlıyorsa, “eşitlik ve özgürlük” de ona ekonomik bir olanak sağlar; bu, eşitlik ve özgürlük, piyasayı varsayar; dolaşım alanının “sonsuz” olanakları olmadan eşitlik ve özgürlük olmaz; işte sermayeyi efendi-uşak ilişkisinden ayıran temel ayırım, işçinin sermaye karşısına bir tüketici ve ödeyici olarak, bir para sahibi biçiminde çıkmasıdır. İşçi burada sonsuz sayıdaki dolaşım odağından biri olarak, işçi belirlemesini yitirir.
Başka ifadeyle, üretim alanındaki proleter, dolaşım alanında, bir alıcı ve satıcı kimliğiyle, sonsuz sayıdaki dolaşım odaklarından biri olarak, proleter görünümü yitirir ve herkesi ortak bir payda halinde toplayan sihirli sözcüklerin içinde eritilir; o da bir “kişi”, bir “insan” haline gelir.

Bu hikâyede eksik olan fabrikadır; fabrika sürecin dışında bırakılmıştır; çünkü üretim alanına geçer geçmez özgürlük görüntüsü biter ve zorunlulukların egemen olduğu bir sınıflı dünya başlar.
Demek ki, mevcut bireyleri “insan” olarak tasarlamak, egemen sınıfa sınırsız ideolojik olanaklar tanıyor; örnek olsun,”insan” ve “hakları” bir kez ortaya çıktıkları tarihsel dönemden ve tarihsel şartlardan soyutlandılar mı, onları tarihin üstünde asılı duran gerçekler olarak zeki bir takım dahi bireylerin keşfettiğine inanmak zor olmuyor!

İşte bu yüzden Marx ve Marxistler, “özgür insanın” burjuva toplumun temeli olduğunu ve öyleyse ”insan haklarının insanı dinden kurtaramaz olduğunu ama ona din özgürlüğü sağladığını; mülkiyetten kurtaramaz olduğunu ama ona mülkiyet hakkı vereceğini vb.vb. …” hatırlatır dururlar!

İnsanların bir kısmının doğa karşısındaki özgürlüğü, diğer kısmının köleliğinin artması pahasına elde edilmiştir; bu özgürlük doğaya karşı bir zaferin sonucu değil, tam tersine insanların büyük bir bölümünün ona kurban edilmesinin sonucudur; egemen sınıfların bu özgürlüğü, doğanın değil, insanın kontrolü üzerine edinildiği için, tek taraflı sahte bir özgürlüktür ve öyleyse insanların değil, belli bir sınıfın, egemen sınıfın özgürlüğüdür; bu nedenle özgürlüğün bu tek yanlılığı nedeniyle, sınıflı toplumlarda “insan” doğayı ve toplumu, merkezine insanı koyarak değil, sınıfı koyarak kavrar ya da kavrayabilir; ideolojilerin ve ideolojik tarihlerin kökeni, bu tek yanlı özgürlüğe ve bu özgürlüğün insanın insanı kontrolüne dayanmasıdır.

Bu yüzden doğanın ve toplumun farklı kavranışları, aynı “temel”in etkisi altında ortaya çıkar; işçi sınıfının kendiliğinden ideolojisi ya da burjuva ideolojisi, aynı maddi temelden beslenir; ancak bu temel, doğası gereği farklı ideolojilerin büyümesine aynı oranda izin vermez; “özgür” sınıf, bu yarışta köle sınıftan hep bir adım öndedir; bu yüzden köle sınıfının ideolojisi kendisine, büyüyecek kanallar bulamaz; o,“özgür” sınıfın ideolojik bombardımanı altında ona teslim olur; teslim olmadığı zamanlarda ise, karşısındaki hazır olandan beslenir; bu egemenlik ilişkisi ancak büyük devrimci krizlerde gerçekten sorgulanabilir ve ancak alternatif bir yaşamın gelişmesi oranında bütün bağlarıyla kaldırılıp atılabilir.

İnsanla doğa arasındaki etkileşimin gelip dayandığı bugünkü aşamada, insanı, doğa gibi bir bütünlük olarak almak ve bu tarihi insanın doğayı fiili ve entelektüel ele geçirişi olarak açıklamak bir yanılsamadır ve bu yanılsama hem siyasal iktisadın hem de felsefenin ortak temelidir; İnsan doğa karşısında eşitsiz olarak durur; kölelerin, köylülerin ve emekçilerin doğayla ilişkisi, bütün bu aşamalar boyunca ezen sınıfla kesinkes ayrılır; onların toplumsal üretimdeki konumlarına göre, iki farklı ilişki belirir.

Neticede ezilenler insanlığın serüvenine insan olarak dâhil değillerdir; insanlığın tarihi, ezenlerin tarihidir ve bu tarihte düşünce ezenlerin ayrıcalığıdır; eylemden ayrılmış düşünce olarak sakattır ve toplumun karşısına dikilmiştir.

Bu ilişkide insan, kapitalizm tarafından büsbütün insanlığından soyutlanırken, iktisat, onun bu soyutlamasını emek, toprak, sermaye kılığında, ekonomik bir şey olarak kutsar; sonra, bu soyutlanmış insan, felsefe tarafından tekrar kurgulanarak, doğal halinde, bir insan doğası görünümünde tekrar soyutlanır ve salt düşünce biçimini alır.

Oysa denildiği gibi, işe, yaşayan gerçek insanlardan başlamak gerekir!

Fikret Uzun

24-Ağustos-2015