TC NE YANA DÜŞER CUMHURİYET NE YANA DÜŞER
“Demokratik cumhuriyette devletin monarşide olduğundan daha az olmamak
üzere, bir sınıfın başka bir sınıfı ezme mekanizması olarak kaldığı
söylendiğinde, bu kesinlikle bazı anarşistlerin öğrettiği gibi, ezilme
biçiminin proletarya için fark etmediği anlamına gelmez.
Sınıf mücadelesinin ve sınıf baskısının daha geniş, daha özgür, daha açık
biçimi, proletarya için sınıfların ortadan kaldırılması mücadelesinde genel
olarak büyük bir kolaylık anlamına gelir.”(F.Engels)
Haziran direnişi, Türkiye’nin bir devrimci durum içinde olduğunu, ancak
bilinç ve örgütlülük durumunun eksik olduğunu ve bunun da ağırlıklı olarak
egemen sınıfın ideolojik-politik hegemonyasının güçlü olmasına bağlı olduğunu
göstermiştir!
Haziran direnişi, bu kendiliğinden rengi yüksek olan devrimci halk
hareketi, bugün ve bir süredir burjuva cumhuriyete, içinde laisizmden ve
demokratik yapı ve kurumlardan ne kaldı ise hepsine birden, tekellerle, büyük
zenginlerle birlikte ve elbette bu sömürgenlerin düzeni olan bu cumhuriyetin
üzerinde konuşlanarak dinci-gerici Osmanik-İslamik bir ortaçağ cumhuriyeti
kurmak isteyen 12 Eylül faşist diktatörlüğü ile birlikte saldıran ve bunu en
devrimci iş olarak gösteren; karşısına dikilen herkesi halk düşmanı ve
diktatörlük yanlısı ve hatta ırkçı bile gösteren ve bu cumhuriyete yönelik
saldırıdan son derece ileri bir demokrasi çıkacağını savunan, küçük-burjuva
sosyalistlerinin ve elbette üzerinde “sol/ sosyalist” ve “ulusal kurtuluş
savaşçısı” yazan gömleklerle işçi ve emekçilerin, ezilen ve sömürülen yoksul
emekçi halkların içinde dolaşan bilumum sahtekârların; yani sözde “sosyalist”, sözde
“ulusal kurtuluş savaşçısı”, gerçekte ise sosyalizm dönekleri, sosyalizm
düşmanları, "sosyal-hain"ler ve dejenere olmuş kapitalist yolculardan
oluşan devrim kaçkını cephenin, gerçekte dün de bugün de, dün Kemalist TC
olarak ve onun damgasını taşıyan bir 12 Eylül faşist rejimi olarak örgütlenmiş
olan ve bugün dinci-gerici, Osmanik-İslamik bir 12 Eylül faşist diktatörlük
rejimi olarak örgütlenmeye çalışan aynı zenginlerin sömürü düzenine sahip
çıktıklarını, kalkan olduklarını, yıkılmasın, ayakta dursun diye kol kanat
gerdiklerini, işçi ve emekçilere, ezilen halklara önemli oranda göstermiş ve
gösterir göstermez de, Türkiye’nin siyasal ve sınıfsal-toplumsal dengelerini
önemli oranda sarsmış, değiştirmiş ve kralın çıplaklığını artırmış, bu sahtekâr
devrim kaçkınlarının foyasını çok daha netlikle ortaya çıkarmıştır!
Bu küçük-burjuva sosyalistleri ve elbette üzerinde “sol/sosyalist” ve
“ulusal kurtuluş savaşçısı” yazan gömlekleriyle işçi ve emekçilerin, ezilen ve
sömürülen yoksul emekçi halkların içinde dolaşan bilumum sahtekârlar, yani
sözde “sosyalist”, sözde“ulusal kurtuluş savaşçısı”, gerçekte ise sosyalizm
dönekleri, sosyalizm düşmanları, "sosyal-hain"ler, dejenere olmuş
kapitalist yolcular dün, bu işçi ve emekçi düşmanı, ezilen Kürt halkına karşı
ırkçı bir kinle saldıran, hiçbir hakkına geçit vermeyen, sosyalist hareketi de,
ulusal hareketi de kuyruğuna takarak terbiye etmeye çalışan ve Kemalist TC
olarak anılan cumhuriyetin yıkılmasının tarihsel-nesnel koşulları kendini
göstermeye başladığı bir zamanda, bugün gösterdikleri aynı tür
sahtekârlıklarla, “sosyalizm” adına ona kol kanat germişler ve Türkiye’nin işçi
ve emekçilerini, ezilen Kürt halkını, bir emperyalist parmağı ile bağlı emir
komuta zinciri altında, emperyalizmin our boys’ ları ve bilumum işbirlikçileri
ile kotarılan ve tarihe 12 Eylül faşist darbesi olarak yazılan bir askeri
devirme ile yerleşen ve sayelerinde uzun süren bir diktatörlük rejimine teslim
etmişlerdir!
Ancak bu rejim de dikiş tutmamış ve gene bu devrim kaçkını azap
zebanilerinin son derece sadık hizmetkârlıkları sayesinde ”demokratik”
gösterilen bir işçi düşmanı, halk düşmanı, aydınlık düşmanı dinci-gerici
“reformlar” ve“restorasyonlar” zinciri ile uzun süre ayakta durmuş, fakat
hiçbir zaman yönetici sınıflar yönetme konusunda istikrar sağlayamamışlardır!
Üstüne üstlük, bu faşist 12 Eylül diktatörlüğü, tam Türkiye devrimci
hareketini ezdiği ve yolunun üzerindeki engebeleri ortadan kaldırdığı sevinci
ile yenilmezliğini ilan etmeye hazırlanırken, beklenmedik bir zamanda, beklenmeyen
bir coğrafyadan, öncekilerinden farklı bir halk hareketinin, bir ulusal
hareketin devrimci yükselişi ile sarsıldığı ve yönetme konusundaki istikrarsızlığının
ve güçsüzlüğünün ürkütücü düzeyde arttığı koşullarda, aynı devrim kaçkını azap
zebanileri bu kez, dinci-gerici-faşist bir çizgide ve hatta yer yer ırkçı bir
çizgide konuşlanmaya çalışan bu Eylülist rejime karşı yükselen ulusal devrimci
hareket ile Türkiye’nin işçi ve emekçilerini, sol/sosyalist, devrimci
hareketini buluşturacakları yerde, güçlerini bu hareket ile birleştirecekleri
yerde, bu hareket ile aralarına duvar örüp, 12 Eylül faşist rejimine, yani
Kemalist TC ’ ye kol kanat germişler ve Türkiye’nin işçi ve emekçilerini ve
ezilen Kürt halkını, bu rejimin demokrasi yolunda ilerlediğine inandırmaya
çalışmışlardır!
Sonra bunlar da çare olmayınca, dinci-gerici çizgide konuşlanmak için
Kemalist TC’nin çerçevesi dar gelince, yani onca zahmete rağmen, “sosyalist
iktidar” ihtimalinin ortadan kalkmadığı görülünce, yani bu darlığın, bir
sosyalist cumhuriyet ile aşılması tehlikesi boylu boyunca ortada dururken ve
Kürt coğrafyasından yükselen Kürt halkının devrimci hareketinin bu tehlikeyi
güçlendirici etkisi de göz ardı edilmeyecek boyutlara varmışken, Kemalist
TC’nin yöneticileri çareyi, yönetimi dinci akımlara teslim etmekte gördüler ve
kendi damgalarını taşıyan cumhuriyete ve yapı ve kurumlarına, örgütlenmelerine
ve elbette yönetici ideoloji ve politikalarına saldırıya hem çanak tuttular ve
hem de saldırının içinde ve yönetiminde bulundular!
Böylece, bir saray darbesi misli, mevcut koalisyon hükümetini münfesih
duruma getirip, Erbakan’ın partisinden koparılan kadrolarla yeni bir
muhafazakâr parti, AKP’yi icad ederek hükümete getirdiler ve o gün bugündür,
TC’yi dinci-gerici, Osmanik-İslamik bir çizgide tahkim ederlerken, burjuva
cumhuriyeti ve içinde ne kaldıysa, tüm demokratik yapı ve kurumlara balyoz
darbeleri indirerek enkaz haline getirdiler!
İşte bu yıkımda gönüllü olarak görev alan en sadık ve üstelik en “devrimci”
en “solcu”, hatta en “sosyalist” ve en “komünist” görünen savaşçılar, sık sık
hatırlattığım şu küçük-burjuva sosyalistleri ve elbette üzerinde sol/sosyalist
ve ulusal kurtuluş savaşçısı yazan gömlekleriyle işçi ve emekçilerin, ezilen ve
sömürülen yoksul emekçi halkların içinde dolaşan bilumum sahtekârlar, yani
sözde “sosyalist”, sözde“ulusal kurtuluş savaşçısı”, gerçekte ise sosyalizm
dönekleri, sosyalizm düşmanları, "sosyal-hain"ler, dejenere olmuş
kapitalist yolcular oldular!
Ve işte, tarihe “Taksim ya da Haziran direnişi” olarak geçen bir halk
direnişi ile hepsinin foyası ortaya döküldü, bu devrim kaçkını cephenin de,
Türkiye’yi bir ortaçağ karanlığına sürükleyen dinci-gerici 12 Eylül rejiminin
güçlerinin de kendi içlerinde dengeleri altüst oldu; evdeki hesaplar, çarşıya
uymaz, giyilen sahte gömlekler, ortaya saçılan yalanlar dikiş tutmaz oldu!
Artık buradayız ve bütün cumhuriyet düşmanları, şu her zaman göreve hazır
olan devrim kaçkını cephe, sıkıntıya düşen TC’nin, dinci-gerici, Osmanik-İslamik
12 Eylül faşist diktatörlüğünün ayakta durması, AKP iktidarının yıkılmaması
için, laik-demokratik cumhuriyet düşmanlığından vazgeçmeden, sanki ortada bir
burjuva cumhuriyeti kalmış gibi, işe yarar bir demokrasi kırıntısı mevcutmuş
gibi, parlamentonun, genel oyun, seçimlerin, vb. demokrasi için gerekliliğine,
vazgeçilmezliğine dair nutuklar atmaya ve dinci-gerici Osmanik-İslamik faşist
12 Eylül diktatörlüğüne, laisizm düşmanlığını ve şeriat özlemini saklamayan AKP
iktidarının işçi ve emekçi düşmanı, ilerici-devrimci düşmanı baskı
politikalarına ve açıkça bir iç savaş hazırlığı izlenimi veren yasal
düzenlemelerine ve Türkiye’yi bir Tanzimat öncesi karanlığına sürükleme
çabalarına karşı, bütünüyle olmasa da, en azından bu yönde tabandan gelen
eğilime gözlerini kapamadan, parlamento dışında, seçimlerin sonuç getirmeyecek
bir eşikte olunduğunun farkındalığını yansıtarak, tarihsel-nesnel olarak
yükselme eğilimi gösteren devrimci halk muhalefetine öncülük yapma ihtimali
yüksek olan bir harekete karalar çalmaya, tutmazsa sahtekârlıkları ile
kuşatmaya, kendileri ile bulaştırmaya ve bu güne kadar yaptıkları gibi, bu
hareketi de iktidara sacayağı yapmaya çalışmaktadırlar!
Marksist-Leninistler, komünistler ise, hiçbir zaman, ikiyüzlü burjuva
sosyalistleri gibi gerçekte, burjuvazinin diktatörlüğü olan, sömürücülerin
emekçi kitleler üzerindeki diktatörlüğü olan burjuva demokratik cumhuriyete,
"tüm halkın iktidarı" ya da genel olarak “demokrasi”, ya da “saf
demokrasi” adını vermediler; ama buna, küçük-burjuva sosyalistlerinin fena
halde ihtiyacı vardır; çünkü küçük –burjuva hayallerinin tuzla buz olmasından
korkarlar, bu anlamda burjuva cumhuriyetin her biçimine sıkı sıkıya sarılırlar
ve onu "tüm halkın iktidarı" ya da genel olarak “demokrasi”, ya da
hatta “ileri demokrasi” veya “saf demokrasi” olarak görmeye ve göstermeye
çalışarak, işçi ve emekçi sınıflarına yalan söylerler, akıllarını bulandırmaya,
böylece pasifize etmeye, edilgenleştirmeye çalışırlar!
Marxist-Leninistler, sosyalistler ve komünistler ise, onları her zaman
teşhir ederler ve işçiler ile emekçi yığınlara, gerçekte demokratik
cumhuriyetin, kurucu meclisin, genel oyun, vb. burjuvazinin diktatörlüğü
olduğunu, işçi sınıfını ve emekçi halkı kapitalist boyunduruktan kurtarmak
için, bu diktatörlüğün yerine proletarya diktatörlüğünü geçirmekten başka
hiçbir yol olmadığını anlatırlar.
Yani, işçi ve emekçileri, ezilen halkları ve elbette insanlığı, kapitalist
boyunduruktan, burjuva demokrasisinin, zenginler için demokrasinin yalan, dolan
ve ikiyüzlülüğünden kurtarmaya ve yoksullar için demokrasiyi kurmaya, yani en
demokratik burjuva cumhuriyette bile, demokrasinin iyilikleri emekçilerin engin
çoğunluğu için pratik olarak erişilmesi olanaksız şeyler olarak kaldıkları
halde, bu iyilikleri pratik olarak işçi ve yoksul köylülerin yararına sunmaya
yalnızca proletarya diktatörlüğünün yetenekli olduğunu anlatırlar.
Burjuva demokratik cumhuriyette "toplantı yapma, yürüyüş ve miting
yapma ve basın özgürlüğü", bir yalan ve bir ikiyüzlülüktür, çünkü gerçekte
zenginler için basını satın alma ve bozma özgürlüğü, zenginler için halkı
burjuva gazetelerin yalanları ile zehirleme özgürlüğü, zenginler için köşklere,
en iyi yapılara vb. "özel olarak" sahip olma özgürlüğüdür bu.
Proletarya diktatörlüğü, özel köşkleri, en iyi yapıları, basımevlerini,
kâğıt stoklarını, kapitalistlerin elinden, emekçiler yararına alacaktır.
Küçük-burjuva sosyalistleri, kapitalizmden ümidini kesmemiş bu baylar,
proletarya diktatörlüğünün, bu "saf ”, "evrensel" demokrasinin
yerine, "bir tek sınıfın diktatörlüğü "nü geçirmek olacaktır diye
yüce “demokrasi” adına haykırır dururlar!
Marxist-Leninistler, komünistler ise, bunun yalan olduğunu ve bunun,
burjuva demokratik cumhuriyet biçimleri altında ikiyüzlüce maskelenmiş olan
fiilî burjuva diktatörlüğünün yerine proleter sınıfın diktatörlüğünü geçirmek
olduğunu anlatırlar.
Yani, zenginler için demokrasi yerine, yoksullar için demokrasiyi geçirmek
olacağını; Azınlık için, sömürücüler için toplanma ve basın özgürlüğü yerine, nüfusun
çoğunluğu için, emekçiler için toplanma ve basın özgürlüğünü geçirmek alacağını;
yalan olmaktan çıkıp, bir gerçek durumuna gelecek olan demokrasiyi, tarihsel
bir ölçek üzerinde, olağanüstü bir biçimde genişletmek olacağını; insanlığı, en
"demokratik" ve en cumhuriyetçi, her burjuva demokrasisini bozan ve
güdükleştiren sermaye zincirlerinden kurtarmak olacağını; burjuva devlet
yerine, genel olarak devletin gitgide yok olmasına götüren tek yol olan
proleter devletin geçmesi olacağını bıkmadan usanmadan anlatırlar
Marxist-Leninistler, komünistler!
Ancak, küçük-burjuva sosyalistleri ve elbette üzerlerinde “sol/sosyalist”
ve “ulusal kurtuluş savaşçısı” yazan gömleklerle işçi ve emekçilerin, ezilen ve
sömürülen yoksul emekçi halkların içinde dolaşan bilumum sahtekârlar, Lenin’in
deyişiyle, burjuvazinin ikiyüzlü dostları ya da burjuvazi tarafından aldatılmış
saf küçük-burjuvalar ve ham kafalar, “neden bu ereğe, yani devletin yok olması
ereğine bir tek sınıfın diktatörlüğü olmadan erişilmesin?”, “neden
"saf" demokrasiye doğrudan doğruya geçilmesin? Diye sorarak, işçi ve
emekçi sınıfların, yoksul emekçi halkların aklını bozmaya çalışmaktan hiç
vazgeçmezler!
Çok açıktır ki, her kapitalist toplumda, kesin rol ya burjuvaziye, ya da
proletaryaya düşer!
Bir sınıfın bir başka sınıfı ezdiği bir toplumdan kurtulmayı, yalnızca ezilen
sınıfın diktatörlüğü sağlar; kapitalizm tarafından bir araya getirilmiş ve
"eğitilmiş" ve de küçük-burjuvalar olarak yaşayan kararsız emekçiler
yığınını ardından sürüklemeye, ya da hiç olmazsa "etkisizleştirme" ye
yetenekli olan tek sınıf olduğuna göre, yalnızca proletarya burjuvaziyi
yenmeye, devirmeye yeteneklidir.
Buna, sömürücülerin direncini bastırmak için uzun ve güç bir çaba
göstermeksizin, bunun için çoğunluğun iradesine dayanan bir demokratik zoru
işletmeksizin, tedrici yöntemlerle, sermaye sınıfını ve bu sınıftan ya da
düzeninden medet uman, sınıf bilincinden yoksun kitleleri ikna ederek sermaye
boyunduruğunu alaşağı etme düşünü gören, işçileri ve kendi kendilerini
aldatarak, yalnızca iyilik taslayan küçük-burjuva ve ham kafalar yetenekli ve
istekli değildir!
Marxist-Leninistler, komünistler, mülk sahiplerinin, sömürücü sınıfların,
mülksüzleştirdikleri sınıf tarafından mülksüzleştirilmelerine sessiz sedasız ve
hiçbir direnç göstermeden boyun eğmeyeceklerini bilirler ve buradan hareketle,
bu direnci bastırmak için uzun ve çoğunluğa dayanan bir demokratik sınıf
diktatörlüğüne başvurulması gerektiğine inanırlar ve bunu işçi ve emekçilere
açık olarak anlatırlar!
Ancak, küçük-burjuva sosyalistleri ve elbette üzerinde sol/sosyalist ve
ulusal kurtuluş savaşçısı yazan gömleklerle işçi ve emekçilerin, ezilen ve
sömürülen yoksul emekçi halkların içinde dolaşan bilumum sahtekârlar, bunu
işçilerden ve kendilerinden saklamakla, işçi ve emekçilerin, ezilen yoksul
halkların çıkarlarına ihanet ederler; işçi sınıfını burjuvazi ile uzlaşma
konumuna getirmek için, bir "toplumsal barış" için, sömürülenlerin
sömürücüler ile uzlaşması için, en kararlaştırıcı anda, sınıf savaşı konumlarını
ve burjuva boyunduruğunu yıkma konumlarını yüzüstü bırakıp, o hiçbir zaman
ümitlerini kesmedikleri kapitalist düzene kalkan olurlar!
Marx “Fransa'da Sınıf Savaşımları, 1848-1850” çalışmasında,
devrimlerin, tarihin lokomotifi olduğunu ve çabuk öğrettiğini yazıyor ve
Almanya - Avusturya'daki kent işçilerinin, tarımsal kır ücretlilerinin,
sosyalizme karşı Scheidemann'lar ve Kautsky'ler, Austerlitz'ler ve Renner'ler
tarafından yapılan ihaneti anlamakta gecikmeyeceklerini vurguluyordu!
Ve haksız çıkmadı, Rusya’da proletarya, aynı küçük-burjuva ve ham kafaları,
menşevikleri ve sosyalist-devrimcileri, bu sözde sosyalist, gerçekte ise
sosyalizm dönekleri olan "sosyal-hain"leri içinden çıkarıp, kendinden
çok uzağa fırlatmıştır.
Türkiye’nin işçi sınıfının, emekçilerinin ve yoksul Kürt halkının da bu
aynı küçük-burjuva ve ham kafaların, menşeviklerin ve sosyalist-devrimcilerin
ardılları olan ve onlardan çok daha sahtekâr olan küçük-burjuva sosyalistlerini,
üzerinde “sol/ sosyalist” ve “ulusal kurtuluş savaşçısı” yazan gömleklerle işçi
ve emekçilerin, ezilen ve sömürülen yoksul Kürt halkının içinde dolaşan bilumum
sahtekârları; yani sözde “sosyalist” ve ulusal “kurtuluş savaşçısı”, gerçekte
ise sosyalizm döneklerini, sosyalizm düşmanlarını, "sosyal-hain"leri,
dejenere olmuş kapitalist yolcuları içinden çıkarıp, kendinden çok uzağa
fırlatmaları kaçınılmazdır!
Ve bu topraklarda da, işçi ve emekçi kitleler, ezilen ve sömürülen yoksul
halklar, Marx’ın 165 yıl önce işaret ettiklerini, bir devrimin hızlandırıcı
etkisinde kazandıkları kendi pratik deneyimleri ile kendilerini ve topyekün
insanlığı, kapitalist boyunduruktan ve savaşlardan ancak ve ancak proletaryanın
diktatörlüğünün kurtaracağını ve bunun, bu sahtekâr küçük-burjuva
sosyalistlerinden, üzerinde “sol/sosyalist” ve “ulusal kurtuluş savaşçısı”
yazan gömleklerle işçi ve emekçilerin, ezilen ve sömürülen yoksul Kürt halkının
içinde dolaşan bilumum sahtekârlardan, yani sözde sosyalist, sözde ulusal
kurtuluş savaşçısı, gerçekte ise sosyalizm dönekleri, sosyalizm düşmanları, "sosyal-hain"
olanlardan ve dejenere olmuş kapitalist yolculardan kesinkes koptuktan sonra
mümkün olacağını net olarak göreceklerdir!
Bununla birlikte Marxist-Leninistler “demokratik cumhuriyet”e dair başka
şeyler de bilirler ve inanırlar ki, bunu da tarihten örnekleyerek aktarmak
istiyorum!
En başında, “Eğer ödünlerle yetinmek değil, ama mutlak hükümdarlığı
gerçekten yıkmak istiyorsak, çar hükümetinin yerine, ilkin genel, dolaysız,
eşit ve gizli oyla seçilmiş Kurucu meclisi toplanmaya çağıracak ve sonra da
seçimlerin tam ve gerçek özgürlüğünü sağlayacak geçici bir devrimci hükümet
geçirmeye çalışmalıyız. “ diyerek başlayan ,“Proletarya ve Köylülüğün Devrimci
Demokratik Diktatörlüğü“ başlıklı Mart-Nisan 1905 tarihli makalesinde Lenin,
buna karşı çıkanların, sosyal-demokrasinin proletarya partisinin sosyalist
devrimi yapmaya girişmeksizin iktidarı eline alamayacağı; eğer şimdiden bu işe
girişirse saygınlığını kaybedeceği ve gericiliğin işine yarayacak bir sonuca
neden olacak olan bir yenilgiye uğrayacağı; bu nedenle de, sosyal-demokrasinin
geçici devrimci hükümete girmesinin, kabul edilmesi olanaksız bir şey olduğu
biçimindeki eleştirilerine karşı bunun, ”demokratik devrim ile sosyalist
devrimin, cumhuriyet için savaşım ile sosyalizm için savaşımın birbirine
karıştırılmasına dayandığını” yazarak şöyle devam eder:
“Cumhuriyet için canımızı dişimize takarak savaşma mutlak zorunluluğunu
bize işlerin akışı kabul ettirecek, pratik etkinlikteki güçlerimizi, siyasal
bakımdan etkin proletaryanın güçlerini tastamam bu yöne, işlerin gidişi
yöneltecektir. “
Lenin devamla, II. Enternasyonalin 14-20 Ağustos 1904'te toplanan Amsterdam
Kongresi’ ne atıfta bulunarak, “Ama öte yandan, küçük-burjuva demokrasisinden
gelen müttefikler, belli bir eğilimdeki sosyal-demokratlar arasında yeni
korkular, özellikle "bayağı jorecilik" korkusu uyandırırlar.” Diye
ekliyor ve bunu şöyle açıklıyordu:
“Joreciliği diyalektik materyalizm açısından yargılamak isteyen birinin,
öznel nedenler ile nesnel tarihsel koşullar arasında kesin bir ayrım yapması
gerekir. Bu ‘deney’in nesnel koşulları şunlardı
Fransa'da cumhuriyet bir olgu idi ve hiçbir ciddi tehlike onu tehdit
etmiyordu; işçi sınıfı, kendi sınıfsal bağımsız siyasal örgütlenmesini
geliştirme yolunda tam bir olanağa sahipti, ama önderlerinin parlak ve bol
parlamenter uygulamaları tarafından, belli bir ölçüde etkilenmesi nedeniyle bu
olanaktan yeterince yararlanmıyordu; (oysa) tarih, daha o zamandan gerçeklikte
işçi sınıfı önünde, Millerand'ların küçük toplumsal reformlar vaat ederek
proletaryayı caydırdıkları sosyalist devrim sorununu koymuş bulunuyordu.
Şimdi Rusya’yı düşünün. Parvus, ya da Vperyod’da yazan arkadaşlar, bu
erekle devrimci burjuva demokrasisiyle ittifak kurarak, cumhuriyeti savunmak
istiyorlar; onların öznel görüşleri bu.
Nesnel koşulları Fransa'da var olmuş olan nesnel koşullardan, yerle gök
kadar ayrı. Nesnel bir açıdan, olayların tarihsel akışı, şimdi Rus
proletaryasının önüne (kısa kesmek için, tüm içeriğini cumhuriyet sözcüğünde
özetlediğimiz) burjuva demokratik devrim sorununu koyuyor; bu sorun kendini,
tüm halk, yani küçük-burjuva ve köylüler yığını karşısına koyuyor; bu devrim
olmaksızın, sosyalist devrim bakımından proletaryanın bağımsız bir sınıf
örgütünün hiçbir ciddi gelişmesi düşünülemez.”
Bu açıklamadan sonra Lenin ,“Nesnel koşulların farklılığını unutarak,
kendilerini bazı sözcüklerin benzerliğine, bazı harflerin benzeşmesine, nesnel
güdülerin özdeşliğine kaptıran kimselerin…” “yüksek bilgeliği” ile alay ederek
,“Fransa’da, kendini doğrulamak için, cumhuriyeti savunma öznel niyetini haksız
yere öne süren Jaurès’, burjuva toplumsal reform karşısında boyun eğdi diye,
Rus sosyal-demokratlarının, cumhuriyet uğruna ciddi olarak savaşmaktan vazgeçmesinin”
yanlışlığına işaret ediyor ve “Halkın küçük-burjuva yığınıyla ittifak
kurmadıkça, proletaryanın cumhuriyet için savaşımının, gerçekte anlaşılmaz bir
şey olduğunu” ve “Proletarya ve köylülüğün devrimci-demokratik diktatörlüğü
olmaksızın, bu savaşımda bir başarı umudunun gölgesi bile olamayacağını”
ekliyor.
Bu eklemeden sonra Lenin, “Eğer”, der “devrimci halk, yani proletarya ve
köylüler olarak biz mutlakıyeti ‘birlikte yenmek’ istiyorsak, kaçınılmaz
restorasyon girişimlerini de birlikte durdurmak, birlikte ortadan kaldırmak,
birlikte püskürtmek zorundayız! “
Lenin aynı çalışmanın ilerleyen bölümünde, “Devrimci burjuva demokrasisi
ile geçici hükümete katılmanın, burjuva rejimi onaylamak, kapitalistleri ve
polisi, işsizlik ve sefaleti, mülkiyet ve fuhuşu onaylamak demektir!” diyenler
olduğunu hatırlatarak,”bu kanıt”ın, “anarşistlere ya da Narodniklere
yaraştığını” ve “Sosyal-demokrasinin, burjuva rejimin ‘onaylanması’nı, tarihsel
açıdan gözönünde tuttuğunu” vurgulayarak ve Feuerbach'ın Materyalizmi onaylama
konusundaki sözlerine atıfta bulunarak, ifadesini şöyle tamamlıyor:
“Sosyal-demokrasi, burjuva demokratik rejimi, burjuva feodal mutlakıyet
rejimine oranla onayladığını söylemekten hiçbir zaman korkmamıştır ve hiçbir
zaman korkmayacaktır. Ama o, burjuva cumhuriyeti, yalnızca sınıf egemenliğinin
son biçimi olarak, yalnızca proletaryanın burjuvaziye karşı savaşımına en
elverişli alan olarak ‘onaylar’ ; sosyal-demokrasi onu, hapishaneleri ve
polisi, mülkiyeti ve fuhuşu nedeniyle değil ama bu sevimli kurumlara karşı
geniş ve özgür bir savaşım ereğiyle onaylar.”
Lenin ayrıca, çalışmanın devam eden satırlarında, “Sosyal-demokrasinin,
geçici devrimci hükümete katılarak, kendini hiçbir tehlikeye atmadığını ileri
sürmekten uzak olduğunu” vurgulayarak, “Hiçbir tehlike içermeyen ne bir savaşım
biçimi ve ne de siyasal durum vardır ve olabilir. Eğer devrimci sınıf içgüdüsü
yoksa bilimsel bir düzeyde bütünsel dünya görüşü yoksa eğer kafada beyin yoksa
o zaman grevlere katılmak bile tehlikelidir, insanı ekonomizme götürebilir;
parlamenter savaşıma katılmak bile tehlikelidir, insan soluğu parlamenter
alıklıkta alabilir; zemstvoların liberal demokrasisini desteklemek bile
tehlikeli olabilir… "
Lenin, oportünistlerin, parlamenter sistemin gücünün her şeye yeteceği ve
parlamenter savaşımın her türlü koşul içinde tek ve başlıca siyasal savaşım
biçimi olduğu yolundaki inançlarını, “parlamenter alıklık” olarak
adlandırıyordu.
İşte Türkiye’nin Marxist-Leninistleri, komünistleri de tarih bilinciyle
hareket ederek ve tarihten gelen bu derslerle içinde yaşadıkları
tarihsel-nesnel zamanı doğru tahlil edip, tarihsel görevlerini de buna göre
belirlemişler ve“sol” yelpazede görünen ama gerçekte bilerek ya da bilmeyerek,
egemen sınıfın düşüncelerinin egemen kılınmasının aracısı olmaktan öteye
gidemeyenlerin, demokrasi dinine biat edip, cumhuriyeti tepelemek için yarış
etmelerindeki kıymet-i harbiyeye dikkat çekerek, bir alan olarak cumhuriyet
olmazsa demokrasinin olmayacağını ve önemli olanın cumhuriyetin hangi sınıfın
elinde olduğunu ikircimsiz açıklamışlar ve burjuva cumhuriyetini, bir Tanzimat
öncesi karanlığa açılan dinci-gerici Osmanik-İslamik 12 Eylül faşist
diktatörlüğüne oranla onayladıklarını söylemekten hiçbir zaman korkmamışlardır!
Türkiye’nin Marxist-Leninistleri, komünistleri, içinde yaşadığımız
cumhuriyette, TC’yi yani dinci-gerici, Osmanik-İslamik 12 Eylül faşist
diktatörlüğünü sorun etmeyen cumhuriyet düşmanlarını korkutan kamuculuğun,
eşitçiliğin ve akılcılığın ifadesi olan burjuva cumhuriyetini, kapitalistleri ve
polisi, işsizlik ve sefaleti, mülkiyet ve fuhuşu onaylamak için değil, tarih
bilinciyle ve tarihten gelen derslerle ve dünyanın dört bir yanında,
burjuvazinin kendi temel değerlerine ihanet etmiş olduğunun ve“halk egemenliği”
nden olabildiğince uzaklaşmış olduğunun bilinciyle, yalnızca sınıf
egemenliğinin son biçimi olarak, yalnızca proletaryanın burjuvaziye karşı
savaşımına en elverişli alan olarak ve bir devrimci iş olarak savunmuşlardır!
Tarihten gelen dersleri, tarih bilinciyle değerlendiren Türkiye’nin
Marxist-Leninistleri, komünistleri, halkın 12 Eylül’e duyduğu nefretin üzerine
basarak, Eylülist rejimin en ırkçı aktörü “Evren’i yargılıyorum”culuk
tiyatrosunu bir “demokrasi” hamlesi olarak yutturan Evren’in bilumum
çocuklarının, laiklikle kavga ederken, TC ile dinci-gerici faşist diktatörlükle
ve AKP ve tekeller tarafından cumhuriyetçi refleksleri silmek üzere, kamu
haklarının son kırıntısına kadar çiğnenmesiyle hiçbir kavgaları olmadıklarının
bilinciyle, hiçbir zaman yaftalardan korkmamış ve Evren’in çocukları
olmamışlardır!
Bu toprakların Marxist –Leninistleri, komünistleri, tarihten gelen
derslerle ve tarih bilinciyle, bugünün tarihsel-nesnel koşullarının tahlilinden
çıkardıkları sonuçlarla, “TC” ile cumhuriyeti açıkça ve bilinçli olarak
karıştıran ve hem içeride, hem de dışarıda cumhuriyet düşmanları ile birlikte
saf tutmada hiçbir beis görmeyen Kürt siyasi hareketini mahkûm etmede hiçbir
beis görmemişler, aksine bunu devrimci bir görev addetmişler ve bundan ötürü
“Kürt düşmanlığı” ile yaftalanmaktan hiçbir zaman korkmamışlardır!
Bu toprakların Marxist-Leninistleri, komünistleri bugün, tarihin
burjuvazinin burjuva cumhuriyetine ihanetini kanla yazdığının ve emperyalizmin
bu toprakları insana hınç duyan bir İslam’a boğduğunun bilincinde olarak, solundan
korkan bir cumhuriyetin yaşama şansı kalmadığını ve halkların cumhuriyetten
başka bir geleceği olmadığını açıkça görmekte ve Türkiye’de laiklik kavgasına
girmekte açıkça ayak direrken, Türkiye’nin anayasasını ve geleceğini kendi
pazarlıklarına meze yapmaya çalışırken, Kobani’de ABD ile ve Barzani ile
birlikte, ABD’nin kendi çocuğu olan IŞİDE karşı savaşa “laiklik” adına destek
çağrısında bulunan Kürt siyasal hareketinin samimiyetine inanmamaktadır!
Bu topraklardaki Marxist-Leninistler, komünistler, adına “demokrasi”
densin, “çözüm” densin,“barış” densin, cumhuriyet düşmanlığının cumhuriyet
düşmanlığı olduğunu ve bu düşmanlığın, çok fazla felsefe gerektirmeden,
pratiğin doğrulayıcılığı altında, halkların geleceğine de kardeşliğine de
çekilmiş bir emperyalist silah olduğunu çok net olarak görmektedirler!
Bir kez daha vurgulamak isterim ki, bunu hâlâ görememek, görmek
istememektir; görmek istememek, başkasının gözleriyle bakmaktır!
NOT:
Bu mektubu, yedi yaşında İmam-Hatip’e verilmiş babanın kızını kapama
“özgürlüğünü” ihlal eder korkusuyla akılcılıkta ve kamu çıkarında tutarlılığın
ifadesi olan laikliğe savaş açmayı özgürlük mücadelesi sayarak, “kahrolsun
cumhuriyetçi, akılcı, dayatmacı tahakküm!”diye haykıran ahmak solculara inat,
"Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü " anısına, Türkiye’nin, laik
cumhuriyetten korkup dinci-gerici Osmanik-İslamik 12 Eylül faşist
diktatörlüğünün şefkatli kollarına atlamayan, kapama ve kapanma özgürlüğüne
karşı ikircimsiz karşı durma özgürlüklerini kullanan ilerici-devrimci kadınlarına
ithaf ediyorum!
Fikret Uzun
08-Mart-2015