GERÇEKLER BİR DEMOKRATİK ÖZERK KOMÜN ÜTOPYASINA SIĞMAYACAK KADAR
DEVRİMCİDİR ŞAPŞİKLER!
Kürt
cephesindeki şu koşuşturmaların sesini duyan da sanki bir halk devrimi olmuş,
emperyalistler, Vietnam’daki gibi, Kore’deki gibi yenilgiye uğratılmış, işgal
ettikleri topraklardan kovulmuş, işbirlikçileri devrilmiş, egemen sınıflar
baskılanmış ve yerine halkçı bir düzen kurmak üzere bütün devrim güçleri iş
başında ve en çok sandalyeyi elde etmek için demokratik-demokratik yarışıyor
sanır!
Ama
gerçekler böyle bir nesnel-tarihsel zamanın içinde olunduğunu göstermiyor;
gerçekler, 12 Eylül rejiminin, kendisini restore ederek dinci-gerici-faşist,
osmanik- islamik diktatörlüğünün konuşlanmasını sağlamlaştırıp tamamlamak ve
tarihin kendisine dayattığı savaşımına hazırlanmak istediğini gösteriyor ve
aynı gerçekler, kesinkes, “demokrasi” biriktirerek gerçekleşebilecek bir
kurtuluşu göstermiyor ve işte bu nedenledir ki, gerçekler, devrimci güçlere ve
varsa devrim güçlerine, bu konuşlanmaya meşruiyet kazandıracak eylem ve
taktiklerle değil, hatta “demokrasi”yi genişleterek bu konuşlanmayı kısıtlamayı
hedefleyerek de değil ama bu dinci-gerici-osmanik-islamik faşist konuşlanmanın
egemenliğini tümüyle ortadan kaldırıp, egemenliğin laik, halkçı, ilerici, devrimci
güçlerin mihmandarlığında emekçi halkın eline geçmesi için iş başında olmalıdır
veya işbaşı için bir araya gelmeleri gerektiğini işaret ediyor!
Bunu
Kürt cephesine uygularsak, buradaki gerçeklerin, “demokratik özerklik” rüyaları
ile Kürt emekçi halkını emperyalizmin kozmopolitizm ve ulusal-nihilizmine
bağlamaya çalışan Kürtlerden daha gerçekçi olduğunu görüyoruz; bu, Kürtlerin
laik, halkçı, ilerici, devrimci temelde ve dinci-gerici-osmanik-islamik faşist
diktatörlüğün büsbütün karşısında olarak işbaşında olmadığını veya iş başına
gelmeye niyetleri olmadığını ama bu işbaşı eğiliminden rol çalmaya ve
dinci-gerici-osmanik-islamik faşist 12 Eylül rejiminin egemenliği pekiştirilmiş
diktatörlüğüne ortak olmaya niyetleri olduğunu gösteriyor; artık, bunun karşılığında,Kürtlerin
ve daha çok yoksul Kürt emekçi halkının ihtiyacı olan bir kurtuluşun peşinde
koşmadıkları da iyiden iyiye anlaşılıyor!
Öyleyse taşlar yerine oturuyor;“demokratik özerk komün” projesi, en masumundan
“ulusal kültürel özerkliğin” bir versiyonudur ki, bu masumiyetini korusa çok
daha iyidir; çünkü asıl ve vahim niyetin bu kadar masum olmadığı artık daha net
görülmektedir ve “bu demokratik özerk komün” projesinin,işte bu kötü
niyeti,yani ABD emperyalizminin (bu niteleme beğenilmezse, küresel emperyalist
tekeller nitelemesi verelim) elini güçlendirecek niyeti, yani Kürt emekçi
halkını, ABD emperyalizminin (Küresel emperyalist tekellerin ihtiyacı olan
küresel ekonomik özerkliğin yolunu açmayı kolaylaştıracak olan) ulusal
nihilizmine ve kozmopolitizmine teslim etmeyi ve bu arada Kürt ulusal
hareketinden budanan devrimci renkleri, yalancı devrimci renklerle donatmayı
kolaylaştırmak için bir örtü olduğunu görüyoruz; böylece Kürtler, açıkça ve
hazırlop bir Doğu despotluğunu,ABD emperyalizminin hamiliğinde ve dinci-gerici-
osmanik-islamik-faşist 12 Eylül rejiminin bünyesinde,faşist diktatörlüğün
egemenliğine parlamento içi ya da dışında ortak olarak, yıllardır kendi
kaderini kendisinin özgürce belirleyeceği hayali ile örgütüne ve hareketine
destek olan,peşinden giden ve önemli oranda devrimci bir yükseliş göstermiş
olan Kürt emekçi halkının tepesine kondurmayı veya inmeyi kotarmış
olacaklardır; hesap budur demek istiyorum.
Ama ayrıntısı da var ki, her zaman derim, egemen sınıflar, emperyalizm,
gütmeyeceği eşeğin önüne iştahla yenecek otlardan koymaz ve Kürtlerin de önüne
konulacakların pek öyle kolay lokma olması beklenemez;öyleyse Kürtleri ve daha
çok Kürtlerin silahlı gücünü, Amerikan emperyalizmi daha çoook tehlikeli ve
meşakkatli emperyalist serüvenlerin içine sokup, kırk yıldır güttüğü ”Büyük
Kürdistan” projesini sekteye uğratan hangi etmen varsa, IŞİD dâhildir, hepsini
kestane misli, kızgın ateşten aldırıp, kendisine hediye etmeleri için işe
koşacaktır!
Ancak ondan sonra, ABD emperyalizminin BOP’ unun ve BİP’ inin içindeki büyük ve
emperyal devletin adı “Kürt” olacaktır; ABD emperyalizmi için bunun “demokratik
özerk komün” olmasında sakınca yoktur; çünkü feodal kalıntıları epey fazla olan
ve hatta henüz bir ulusal-sanayi burjuvazisi bile olmayan böylesi bir
“Kürdistan devleti” Kürt halkına başlangıçta en sevimli haliyle görülebilir; yalınayak
gezen ve/veya çalışan Kürt yoksul halkının ayağını, bir valinin, bir köylümüze
hediye ettiği lastik pabuçlar misli örtmek, bu sevimli hale ne kadar sevimlilik
görüntüsü verir bilinmez ama asıl sevimlilik, zaten sanayisi olmayan ,kırı ise
son derece feodal bir renk taşıyan böyle bir coğrafyada, dağlarda kimseyi
bırakmayacak, ovada yalınayak dolaştırmayacak, zorunlu, kaçınılmaz ekonomik
hamlelerin görüntüsünü yansıtacaktır; bir de başımızda yıllardır kültleştirilen
bir “önder”in “demokratik” despotluğu varsa, yeme de yanında yat olacaktır; ve
zaten TÜSİAD patronlarının sevinçten Newruz ateşinde Kürtlerle kol kola ip
atlamalarının kıymeti harbiyesi de buradadır!
Peki
tarihin mantığı ne diyor ve buna, bu mantığı özümseyen Türkiye'nin Kürt-Türk
emekçileri, bu eksendeki ilerici-devrimci güçleri ve giderek laik-halkçı
temelde konuşlanan devrim güçleri izin verir mi?
İşte asıl soru budur ve tarihin mantığı epeydir bu sorunun cevabına işaret
etmekte ve Kürtlerin pek görmek istemedikleri görünen köyde, bu işaretler dalga
dalga ve yatay değil, derinlemesine; nicel değil, nitel bir gelişme eğilimiyle
yayılmakta ve Türkiye'nin devrim güçlerini biriktirerek belirginleştirmektedir!
Yani
Türkiye'nin bir tarafı tarihin mantığının gösterdiği işaretleri alarak laikliğe
ve Haziran rüzgârına yelken açmaktadır; bir başka tarafı ise, Kürtler
çoğunluktadır, bu mantığın işaretlerini sulandırmaya, yatay dalgaları
yükseltecek formüllerle hem bu laik ve haziran rüzgârının kanatlarını koparmaya
veya kanatsız bırakmaya ve hem de osmanik-islamik dinci -gerici 12 Eylül
rejiminin faşist diktatörlüğününe bir “demokrasi” rengi verip, demokrasinin
artacağından hareketle onunla ortaklığını güçlendirmeye çabalamaktadır!
Öyleyse tarihin mantığının işareti, bu coğrafyadaki sınıf mücadelesinin,
ilerici-devrimci Kürtler ile ilerici-devrimci Türklerin (buradaki ilerici
kavramı geniş anlamlıdır) birliğinin, dinci-gerici ve işbirlikçi Kürtler ile
dinci-gerici-işbirlikçi Türklerin ittifakının karşı karşıya gelmesi şeklinde
konuşlanacağını ve kuvvetle muhtemel, halkçı temelde bir sosyalist cumhuriyet
için nesnel ve öznel bütün güçleri harekete geçireceğini göstermektedir!
Bu
tümüyle diyalektiktir; bir yerde gerici-dinci güç birikimi varsa ve alanını
genişleterek ilerliyorsa; buna karşı ilerici-devrimci bir güç de kaçınılmaz
olarak birikecek ve bu birikim de kendi alanını genişleterek ilerleyecektir!
İşte
tarihin mantığı bu diyalektik gözlükle görüyor ve akıl taşıyanlara gösteriyor!
Tarihin
bu coğrafyanın önüne koyduğu sınıfsal alternatif budur; ayrıntıları elbette
olabilir, eksikleri de olabilir ama fazlası yoktur ve fazlası peşinde koşarak
bu alternatifi sulandırmak, öteki cephenin işini kolaylaştıracaktır!
Öyleyse
sorumuzun cevabı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır işbirlikçi Kürtlerinki de, ABD
emperyalizmininki de ve elbette dinci-gerici-osmanik-islamik 12 Eylül faşist
rejiminin diktatoryal konuşlanma çabalarının da nafile çaba olduğu,buna
Türkiye'nin nesnel olarak laikliğin ve Haziranın rüzgârına,ki bunun dipten
geldiğini daha önce gördük,bir anlamda yönetilenlerin eskisi gibi yönetilmek
istemediklerinin yansıması olduğu da anlaşılmıştır, yelkenlerini açan devrimci
güçlerinin birikim hızının izin vermeyeceği görülmektedir!
Elbette,
söz konusu Türkiye olduğu için Tarihin mantığını ve işaretlerini bu coğrafyaya
uyguladık;bu,bütün bir ortadoğu ve kafkas coğrafyası için de geçerlidir,ama
kuvvetle muhtemel belirleyici olan Türkiye'deki birikimin ve ilerici-devrimci
konuşlanmanın rengi olacaktır!
Öyle
olmasa bile bu da benim eksiğim olsun; bu eksiklik, tarihin mantığının işaret
ettiği tarihsel-nesnel gelişmeyi rotasından saptıramayacak bir eksikliktir!
Yani
bu geniş bölgesel coğrafyada, tarihin mantığının öteden beri işaret ettiği
nesnel-tarihsel konuşlanma, ortadoğu halklarının ilerici-devrimci-halkçı
birliği temelinde, büyük ve “BOP”a da,”BİP” e de taş çıkartacak bir halk
cumhuriyetleri birliği olarak çiçek açmaktadır!
En
azından sınıfsal bakınca tarihsel gelişmenin eğilimi böyle görülmektedir!
Amerika’nın
korkusu da en çok bundandır ama korkunun ABD emperyalizminin ve
işbirlikçilerinin eceline faydası olmayacaktır!
Şimdi
bu gerçekliği, en kavisli ve bir o kadar da takiyeli ama daha çok da itiraf
niteliğindeki ifadeleri ile çocuktan al haberi misli, Demirtaşlar pek güzel
açık etmektedir!
Geldiğimiz
nokta da, Ne hak,ne hukuk,ne adalet,ne yargı,ne eğitim,ne seçim,ne sendikal ne
de politik ve demokratik örgütlenmenin ve hatta ne de şu “adaletin temeli”
sayılan mülkiyetin bile kıymeti harbiyesi kalmış ve ne de işçilere,emekçilere,
yoksul halka ve ne de ilerici-devrimci güçlere, ve hatta ne de küçük toprak
sahibi köylülere ve küçük mülk sahibi kentlilere bir güvence sağlamaktadır; ne
üniversiter, ne üreticilerin kalesi, ne de demokrasi anlamında ve hatta ne de
demokratik komşular anlamında bir sığınak ve barınak kalmıştır; hatta ve hatta
Türkiye'nin çalışan sınıfları ve ilerici-devrimci kesimleri,hızla Tanzimat
öncesi bir karanlığın pençesine hapsedilmektedir; hepsi ama hepsi, yeni 12 Eylül
rejiminin dinci-gerici-faşist diktatörlüğünün kollarında ama kavgalı
ortaklarının güç birliğinde, zaptı-rapta alınmış ve bu, yine de bir ”demokrasi”
olarak gösterilebilmektedir!
İşte
“KÖH” bir yana, BDP'den klonlanmış HDP, bu “demokrasi” görünümündeki
illüzyonda, dinci-gerici-faşist 12 Eylül rejiminin ve üstelik ona rağmen,hem
bir truva atıdır ve hem de en önemli sacayağı olma yolunda ilerlemektedir!
Bu
anlamda, bu Truva atının kapısını açıp içine giren herkesi, hem de HDP değil,
dinci-gerici-faşist diktatörlük rejimi ham yapmış olacaktır; ancak zaman dünkü
zaman değildir ve Truva atları az nicelikle işe yaramayacağı gibi, Truva atı
olduğunun renklerini örtebilecek bir niteliğe de sahip olması gerekmektedir ve
bu, her ne kadar nicelik yönünden tamamlanmaya çalışılsa da, gene yetmeyeceği
için, nitel renklerin de peşine düşülmesi gerek şart olacaktır ve bu da Haziran
hareketine de ahtapot kolların uzanacağını göstermektedir!
Tek engelleri, hadi popülist yaklaşımlarını “halkçılık” olarak gösterebilirler;
ya laiklik ? ya devlet veya cumhuriyet? İşte burada tereddütleri ve engelleri
büyüktür; bu renkleri de ve takiye içinde de olsa sahiplenseler, bir taraftan
içlerindeki ikircimler çözülecek, bu renkler açığa çıkacak ve eninde sonunda
gerçek-nesnel zeminine kayacaktır; diğer taraftan ise bu renklere katiyen
yaklaşmak istemeyenler, bu truva atının içinden çıkıp, kendi nesnel zeminine
kayacaklardır ve sonunda gene elde kalan, tarihin mantığının işaret ettiği,
ilerici- devrimci eksen ile gerici-dinci eksenin nesnel ve öznel ortak
güçlerinin, sınıfsal olarak birbirlerine karşıt saflarda konuşlanması
olacaktır!
Bunda
bizim bir suçumuz da manipülasyonumuz da yoktur; tarihsel-nesnel gelişmenin
ürettiği mantığın tarihin bu dönemecine sürüklediği alternatif budur ve olsa
olsa suçumuz bunu haber vermek ve bu mantığın anlaşılmasını sağlamaktır; bu
alternatifin karşısında ne tank, ne top, ne entrika ve ihanet, ne de ahmaklık
beş para etmez; ayrıca, etmemiştir de ! Çünkü bu coğrafyadaki sıkışma da
sınıfsaldır; kaynağı emek sürecinden yükselen çelişkilerdir ve bu sıkışma,
eninde sonunda bu sınıfsallığın bu sıkışmanın içinde biriktirdiği ve
sıkıştırdığı güçleri, bir tarihsel-nesnel zorunluluk içinde özgürleştirerek ve
devrimci yönde fışkırtarak, tarihin önümüze koyacağı alternatifi doğuracaktır;
işte bunun önünde durabilecek güç yoktur; durabilir ama dayanamaz demek
istiyorum; yani tamamen diyalektiktir!
Şimdi
bütün iş, tarihin bu mantığını ve tarihin Türkiye'nin önüne koyduğu bu alternatifi,
ilerici-devrimci güçlerin ciddiyetle ve devrimci bir kavrayışla ele alıp,bu
alternatifin emrettiği görevleri üstlenmesi ve bu temelde güç
biriktirmesi,birikmiş güçleri tasnif ederek politika geliştirmesi
gerekmektedir!
Şimdi
gelelim, bu gerçekliği en kavisli ve bir o kadar da takiyeli ama daha çok da
itiraf niteliğindeki ve çocuktan al haberi misli açık ettikleri, Demirtaşların
şu pek güzel ifadelerine:
İzmir
Kongresinde,” AKP’nin, insanları bir yandan kimliksizleştirirken, diğer yandan
da yoksullaştırdığını belirterek, Biz artık hükümetten bir şey talep eden
olmayalım. Bizzat hükümet olalım. Kürt’ü, Alevisi biz yönetelim... “diyen ve “O
barajı getiren Evren olmak üzere AKP’nin de üzerine yıkacağız... Daha fazla
çalışacağız barajı tarumar edeceğiz” diye konuşan, HDP Eşbaşkanı Selahattin
Demirtaş, Cumhurbaşkanlığı Köşkü’ne de değinerek, “AKP’nin din istismarcılığı
yaptığını” ve “İçinde Allah korkusu olan Roboski’de 34 çocuğu katlettirmez,
çocukları sokak ortasında öldürtüp annelerini yuhalatmaz. IŞİD gibi AKP de
Müslümanlığı tüm dünyaya yanlış tanıttığını” da söylemiş.
Çok doğru ama Roboski katliamında da, Haziran direnişindeki cinayetlerde de
Demirtaşların sorumluluğu vardır; ellerine kan bulaşmıştır demek istiyorum; tarihi
geri sarın,açın sayfalarını, bakın ne demişler, nasıl bir tavır izlemişler, o
zaman neden sorumlulukları olduğunu anlarsınız!
Şu kadarını hatırlatayım, dün Roboski de 34 çocuğun katledilmesinin
sorumluluğunu şimdi olduğu gibi AKP'ye değil, resmi olarak bir kumpasın ifadesi
olduğu belirtilen şu ünlü “Ergenekon”a yüklemişlerdi!
Şimdi, Demirtaşların dilini kullanarak söylemek gerekirse, bu beyefendilerin
uyanmak için keyifleri gelene kadar,” atı alan Üsküdar'ın eşiğine kadar
gelmiştir şapşikler!” demek gerekiyor!
Ayrıca, eğer gaza gelmek de bir politik tutum ise, Demirtaş'ın da aynı tür bir
gaza geldiğini söylemek mümkün ve ama Demirtaş gaza gelmemişse, demek ki, gaza
getirenin de gaza gelenin de gazına takviye yapmıştır ; Demirtaşların mahalle
jargonunu kullanırsak, “haticeye değil, neticeye bakın şapşikler” demek
gerekir; çünkü AK- SARAY'da Demirtaş değil, Ekmeleddin hazretleri de değil,
önceden CHP-MHP-HDP’nin eli değen bir el birliği ile planlandığı gibi, RTE
oturuyor; ve “gaza geldi” ise, bu gazda Demirtaşların da payı büyüktür!
Demirtaş'ın kafasına ya taş düştü, ya da o da gaza geldi ki, artık “AKP'nin
insanları bir taraftan kimliksizleştirdiğini, diğer taraftan
yoksullaştırdığını” söylüyor; Buna da mahalle jargonunu kullanarak şöyle demek
mümkün, ”uyanın da balığa çıkalım şapşikler”; hâlbuki bunu yapanların başkaları
olduğunu, yani “Kemalistler” olduğunu, hem de iktidarda AKP olduğu halde, zat-ı
muhteremlerimiz pek çok söylemişlerdir! Ve madem öyle, neden yıllarca AKP ve
RTE başlarından eksik olmasın diye çırpınmışlardır? Bir sorun bakalım, Demirel
gibi onlar da DÜN DÜNDÜR BUGÜN BUGÜNDÜR MÜ DİYECEKLER?
Demirtaşların
her dediği ve öteden beri, bir yanı itiraf, diğer yanı takiye olan lafızlardır;
ne yazık ki, hala kandıracak bir kitle bulmaktadır!
Şimdi
de bu devletsizliğin cengâverleri,”TC'yi yönetmeye” talip olduklarını açık açık
ifade etmektedirler!
Böylece, aslında devletsizliğe vurgularının, devleti toplumdan özerk hale
getirmeye işaret etmek olduğunu açık ediyorlar! Devlet toplumdan özerk ise, o
devlet despotik devlettir ve bunu kendileri de pekâlâ biliyorlar!
Deccal
devleti, canavar devleti, korkunç olmaktan çıkarıp, sevimli devlet haline
getireceklermiş! Demek ki devlet, böyle tarihe karışacakmış! Yani Türklerin
elinde, Kemalistlerin elinde ve en sonu Demirtaş beyefendiden öğrendiğimize
göre “AKP ve RTE'nin elinde deccal devlet, canavar devlet olan TC”, Kürtlerin, yani,
Kürt ağa ve beylerinin, şıhlarının ve elbette Newruz ateşinde ip atlayan
Türkiye'nin tekelleri ile birlikte daha da zengin olmak isteyen Kürt
burjuvalarının elinde ve ABD emperyalizminin hamiliğinde pek bir sevimli
olacakmış!
Burada
da Demirtaşlar gibi “hadi kolay gelsin, seviyoruz bu halinizi şapşikler“ mi
demek gerekiyor?
Ve eğer bu dediklerinde ciddiyseler, burada da fena halde gaza geldiklerini
söyleyebiliyoruz;çünkü görünen köyü hepimiz görüyoruz ve ne dediysek onu, Demirtaşların
itiraf ve takiyeyi birlikte içeren ifadelerinde görebiliyoruz!
Ama görünen köye damgasını vuran gerçeklik, gaza gelmeyi değil, gaza getirmeye
taraf olmayı işaret ediyor!
Gaza
getirilmek istenenler belli ki, Kürt emekçi halkıdır!
Dediğim
gibi, bir yanıyla itiraftır, diğer yanıyla takiyedir! Yersen yani! Ama
Demirtaşların göremediği, Kürt emekçilerinin de, Türk emekçilerinin de bunu
yemeyecekleridir ve yemediklerini biz görüyoruz!
Sol/sosyalist
harekete mi yedirmek istiyorlar? Tüm açıklıklara karşın yiyenler, zaten
onlardandır; Demirtaşların, onların değilse “KÖH” ün ya da Öcalan’ın
müritleridir demek istiyorum ki bu sol/sosyalist olmadıkları anlamındadır; hatta
onlara rağmen onlardandır; onlardan bağımsız, devlet politikasının içindedirler
demek istiyorum!
Ve
tekrar ediyorum, HDP, BDP'nin klonlanmış halidir ve bir devlet projesidir!
Demirtaş mı? Hem projedir ve hem de bu projenin kendi çapındaki
yönetmenlerindendir!
Hızla
parlatılıyor!
Yani
“demokratik özerk komün” bahane, egemen politikalara eklemlenmek hala
şahanedir!
AKP, İslam dini ile, Demirtaşlar da “Demokrasi” dini ile kitleleri uyutacağını
sanıyor; ama gelip görün ki, emekçilerin pek uyutulduğu söylenemez; işte bu nedenle
Demirtaşlar, bir gün öyle, bir gün başka türlü vaazlar verirken, işte geldiler
geldiler, hem bir karanlığın içine girdiler ve hem de sanki onunla mücadele
ediyorlarmış gibi, gene aynı teraneyi önümüze sürüyorlar; yani “demokrasi”yi!
“Demokratik
özerk komün”leri, bir anahtar misli şifredir! Hem “demokrasi” dinini
koyulaştırıyor ve hem de “devrimci” renkli bir illuzyon yaratıyor!
Ben
bunu pek ciddiye almıyorum ama küçümsemiyorum da; fakat komik buluyorum; daha
açıkçası bir acıklı güldürüdür ve bu acıklı güldürüyü henüz göremeyenler, çok
uzak olmayan bir zamanda bütün çıplaklığı ile göreceklerdir; görmek
istemeyenler ise, bu acıklı güldürü burunlarını gıdıklasa bile göremezler; çünkü
görmemeye mahkûmdurlar ve bu mahkûmiyetlerinden kurtulmaya pek de niyetleri ve
hevesleri yoktur!
Demirtaşlar
gaza mı geldi, yoksa gaz mı veriyor?
Bizce
malum ama herkesin aklı var ve mutlaka hangisini yaptığını görecektir; şimdi ve
akılla görmezlerse, gerçekler burunlarını gıdıklamaya başladığında mutlaka
göreceklerdir.
Demirtaş,
”artık hükümetten bir şeyler isteyen taraf olmamaları gerektiğini ve bizzat
kendilerinin hükümet olmaları gerektiğini, devleti kendilerinin yönetmeleri
gerektiğini, bunun zamanının geldiğini” de vaaz ediyor!
Ne
gam değil mi; hem AKP’nin “din istismarcılığı yaptığını”, ” AKP’nin, insanları
bir yandan kimliksizleştirirken, diğer yandan da yoksullaştırdığını” ve “İçinde
Allah korkusu olan'ın Roboski’de 34 çocuğu katlettirmeyeceğini, çocukları sokak
ortasında öldürtüp annelerini yuhalatmayacağını” söyle ve aynı “hükümetten bir
şey istememek gerektiğini” vaaz et, diğer taraftan uzun zamandır, bu aynı
hükümetin bütün politikalarını kolaylaştıracak politikalar yürütmeye devam et
ve hep bir şeyler iste ve istediklerini almak için, mutlak bir sulh içinde
“barışçıl” bir müzakere trafiği izle; bugüne kadarkiler bir yana, tam da şimdi,
yani “Hükümetten bir şeyler isteyen taraf olmayalım” dedikleri bir zamanda,“
yeter ama yani sabrımız taştı ama size 4 -5 ay daha süre veriyoruz” de!
Buna da “siz kafayı mı yediniz, yoksa bizim zekâmızla alay mı ediyorsunuz
şapşikler” denir ancak!
Ve
üstüne üstlük, Deccal devleti bunların elinden, yani AKP’nin elinden alıp
Kürtlere verip, ya da devlet yönetimine Kürtleri de ortak edip, yani Kürt eli
değdirerek TC'yi, yani tekellerin devletini, yani 12 Eylül rejimini
sevimlileştireceklerini vaaz etmek, gaza gelmek midir, gaza getirmeye çalışmak
mıdır akıl taşıyanlar kendilerine sormalıdırlar!
Ya
buna ne dersiniz?
“Zannedersiniz
ki devlet gökten zembille inmiş” miş!
Böyle
buyuruyor Demirtaş beyefendi.
Ya
ne, siz de öyle demiyor musunuz? Biz aksini söyleyince bizi
"devletli" olmakla suçlamadınız mı?
Ve
siz, dilinizden düşürmediğiniz gökten zembille inmiş bir kapitalist
moderniteden, ona sahip ve egemen olan tekellere dair bir tek söz
söylemeden,aksine onlarla birlikte Newruz ateşinde ip atlaya-atlaya,
”demokratik modernite” ye geçmek suretiyle kurtulunacağını hep vaaz etmediniz
mi?
Alın işte bir tane daha; “...devleti özel insanlar değil,halk yönetirmiş!
...Eğer vatan ortaksa, bu ülkeyi birlikte yönetmelilermiş!” Demek ki, aslında
devletten değil, devleti yöneten özel insanlardan kurtulmaktan söz ediyorlarmış;
oysa tarih boyunca, emekçi halkları, onları boyunduruk altında tutmak isteyen
sömürgenler hep bu masal ile kandırmadılar mı?
Bu
özel insanlar, deccal devletle birlikte emekçi halkların karşısına deccal misli
dikilerek kanlarını emmediler mi ve devleti yöneten bu özel insanların birileri
gidip, başka birileri gelmedi mi tarih boyunca? Hangisinde devletten, en
azından deccal olanından emekçi halklar kurtulabildi?
Bunun,
ancak ve ancak, bu deccal devleti yöneten, daha da canavarlaştıran özel
insanların elinden almakla değil, devlete egemen olan ve devletten daha deccal
olan zalim ve sömürgeci sınıfları baskılayarak, devleti onların elinden alıp
parçalayarak, yani emekçi sınıfların yönetebileceği bir mekanizma haline
getirerek gerçekleştirilebileceğini yakın tarihimiz bize göstermedi mi?
Oysa
siz,tamı tamına mevcut ve hem zalim, hem sömürgeci olan ve deccalleştikçe
deccalleşen egemen sınıfların egemen politikalarının içinde, kendinize de yer
ayırmaya çalışıyorsunuz; hem de bu deccal devlet dediğiniz devleti, bir kaç
özel insanın yönetiminden kurtarıp, Kürt ağalarının, beylerinin ve elbette daha
da zenginleşmek için can atan zenginlerinin eline vererek,en azından az ya da
çok bir ortaklık içinde ellerini değdirerek, sevimli hale getirebileceğinizi
vaaz ediyorsunuz!
Ama
biz buna da “bu masal artık beş yaşındaki çocukları bile kıs kıs güldürüyor
şapşikler!” diye cevap vermek istiyoruz!
Bir
de Demirtaş beyefendi, “ ...bu ülkenin, yani Türkiye'nin % 80 gelirini
kendisini de içine kattığı yoksulların ürettiğini ama bu gelirin % 80'inin bir
avuç zenginin cebine girdiğini ...” buyurmuşlar ve doğru demişler de, buna
“Üsküdar'da sabah oldu, uyan da balığa gidelim şapşikler” mi demek lazım şimdi?
Neyse
bu ayrı;” biz yoksullar ” diyor Demirtaş beyefendi! Birisi anlatsa da
Demirtaş’ın ne kadar "yoksul" olduğunu biz de anlasak! Öyle değil mi?
Diğer yandan, Kürtleri ABD emperyalizminin ulusal-nihilist ideolojisinin
sarmalına sokmak isteyenler, Türkiye'nin, Kürt-Türk emekçilerinin % 80'inin
ürettiği ve biriktirdiği servetler, uluslar arası tekellerin mülkiyetine
geçerken , Marx'ın deyişiyle bir primitif akümülasyon ameliyesi
sürerken,“emekçilerin vatanı yoktur, bırakınız yapsınlar, bırakınız satsınlar”
yollu ahkâm keserlerken,en azından bu ahkâmı kesenlerle ittifaklarını yere göğe
koymazlarken, bu gün Kürtlerin bu noktaya gelmeleri, Demirtaşların, emekçilerin
ürettiği servetlerin bir avuç zenginin cebine gittiğini hatırlaması, acıklı bir
güldürü değilse nedir?
Dahası, Demirtaş beyin hala dili asıl meseleye varmıyor; Türkiye'nin Kürt -Türk
emekçilerinin birlikte ürettiği ve bir avuç zenginin cebine giren servetin
yüzde 80'inin, emekçi halkın cebine gitmesi gerektiğinden değil, daha çok
zenginin cebine gitmesi gerektiğinden söz ediyor ve bunu, “Bizler sermayenin, paranın,
gelirin tabana yayılacağı, özgürce çalışılabilecek bir düzeni kurabiliriz.”
diyerek örtemiyor, aksine daha çok açık ediyor!
Neresinden
tutalım, yıllardır” demokratik özerk komün” dediler; üstelik, komünist
artıklarına, bunun sosyalizmden de ileri olduğunu, üstelik bir ümmet düzeni
olarak da sosyalizmden daha ileri olduğunu söylettiler; devletin, “yok ol”
denilerek “yok olacağını” vaaz ettiler; hatta bu “demokratik özerk komün”de,her
ne kadar,“Kapitalist modernite” yerine “demokratik modernite” diyerek
kapitalizmin sınırları içinde hareket edileceğine işaret edilmiş olsa da,
üretilenlerin ortak üretileceğine ve eşit bölüşüleceğine vurgu yaptılar ve hala
yapıyorlar ama işte bakınız, şimdi Demirtaşlar ne buyuruyorlar!
Yahu
para-sermaye, mal-mülk, işçide emekçide ne gezer ki tabana yayılması eksik
kalmış olsun?
Sanılmasın
ki, devleti halkın yönetmesine bir itirazımız var; ama zaten şimdi de devleti
“oylarıyla” halk yönetmiyor mu; genel oy ile nur topu gibi “demokratik” yasalar
ve cumhurbaşkanları, halka, cumhura hediye edilmiyor mu?
Ve
gene sanılmasın ki, demokrasi devletin yönetimine halkın da ortak olması
demektir; hayır hayır, hesapta öyledir ama eğer devlete egemen olan sınıf zalim
ve sömürücü ise; bu sayede paraya da, sermayeye de ve dolayısıyla ekonomik güç
yanında, askersel bir güce de sahip ise ve bunda sınır tanımıyorsa, orada
demokrasi çiçekleri de yetişmez, devlet yönetimine halk ortak da olamaz!
İyi
bakın, tekellerin sahibi ve egemeni olduğu 12 Eylül faşist rejiminin, yani
yönetiminde hala çoktan tasfiye edilmiş “Kemalistlerin” olduğu yanılsamasını
pompaladığınız devletin yönetimine halk ortak olabiliyor mu? Kararlar da bir
yavaşlık mı var yoksa hepsi jet hızıyla mı geçiyor?
Eğer
bu olursa, yani halk devlet yönetimine ortak olursa, o devlet içindeki iki
karşıt sınıflar arasında bir yenişememe durumu vardır ve devlet yönetiminde, yani
bu yönetimin altında alınan kararlarda bir yavaşlık var demektir; yani halkın
denetimine tabi olma oranı yüksek demektir!
Öyleyse,
devlete asıl egemen olan sınıf buna sürgit izin vermez ve işte 12 Eylül faşist
darbesi bu izin vermemenin ifadesidir; bu da, yenişilemeyen diğer sınıfların, yani
bütün servetleri üreten emekçi sınıfların, kanlı biçimde zaptı rapta
alınmasının ve uzun süren bir köleleştirme operasyonunun, sürüleştirme
operasyonları ile birlikte sürdürülmesinin adıdır!
Demek
ki, tekellerin devletinde u-demokrasi vardır! Öyleyse çok basit değil mi, yani
soruyu şöyle sormak gerekmez mi?
Türkiye'nin ilerici-devrimcilerinin omuzlarına tarihin yüklediği görev, bu
devletin yönetimine ortak olmak için mi, yoksa bu devletin, servetlerin %
80’ini üreten işçilerin, emekçi halkın yönetimine geçmesi için mi mücadele
etmeyi içermektedir?
Demek ki, şimdi Demirtaşların, işkembe-i kübradan konuşarak,bu
sürüleştirildiğini, köleleştirildiğini sandıkları emekçilerin,her denileni, her
buyurulanı yiyecekleri,önünde eğilecekleri kıvama geldiklerini düşünerek,
itiraf gibi ama takiye niteliğindeki vaazlarına başlamaları, gerçekten bir
acıklı güldürü niteliğindedir!
Acz
içinde olduklarının göstergesidir!
Acz
içinde olmasalardı, köylü kurnazlığına değil, ilkelere ve gerçeklere yüzlerini
dönerlerdir! Oysa görünen o ki, hem ilkelerden vazgeçilmiştir ve hem de köylü
kurnazlıkları ile bunun üzeri örtülmeye çalışılmaktadır!
Hepsi,
bugün hala tarihin motorunun sınıf mücadelesi olduğu gerçeğine gözlerini
sımsıkı kapatmalarındandır; tarihi, kötü bireylerle, iyi bireylerin, ya da özel
insanlarla, sıradan insanların çekişmesine indirgemelerindendir!
Kısaca,
gönüllü olarak, gerçeklere karşı kör olmaya mahkûm edilmeyi canı gönülden
sindirmelerindendir!
Oysa
apaçık ortada, tarihin lokomotifi, uzlaşmaz karşıtlık içindeki iki sınıfın
amansız mücadelesidir ve bu mücadelede kim aman verirse yenileceği gibi, kim
aman dilenirse yenilgiye mahkûm olmayı kabul etmiş olacaktır!
İşte
Kürtlerin haklı mücadelesi de, bu uzlaşmaz karşıtlık içindeki sınıf savaşımının
yansımasıdır ve bu köylü kurnazlıkları da bu sınıf savaşımında Kürtlerin haklı
mücadelesini,karşıt sınıfların haksız savaşının peşine takmak içindir ve gene
bu sınıf savaşımının içindedir!
İşte
HDP’nin eş ama tek başkanı gibi hareket eden Demirtaş beyefendi, Kürt ve Türk
emekçilere, bu aman vermenin ve aman dilemenin “demokratik” sırlarını anlatmaya
çalışmaktadır!
Bir
de şu baraj meselesi var; dün TKP kurmayı, bugün TKP artığı ve KÖH muhibbi
Sarısözen pirimizden almıştık müjdeyi ve bendeniz, bunun kıymeti harbiyesine
lafı dolandırmadan işaret etmiş, akıl taşıyanların aklına soru işaretleri doldurmuştum
ve elbette pek kimsenin ilgisini çekmediğini düşünmüştüm ama Demirtaş
beyefendinin itiraf misli takiyelerinden anladığımıza göre, bu ilginin az buz
olmadığı ve benden başkalarının da soru işaretleri yarattığı anlaşılmaktadır.
Öyleyse,
bu soru işaretlerinin de sessizlikle boğulması ameliyesi içinde olunduğunu
anlamış bulunuyoruz!
Artık
Demirtaşlar için, yani HDP için, “yüzde on barajı sıkıntı-sorun değil”miş; ama
Demirtaşlar geç de olsa fark etmişlerdir ki,”o barajı getiren (“darbeci başı”)
Kenan Evren ise, onca zamandır savunan da (12 Eylül'ü “yargılamak” için,
Demirtaşların da,-daha doğrusu Öcalan'ın da -“BOYKOT” politikası ile omuz
verdiği, şu ünlü anayasa referandumunu yapan ve en sonu 12 Eylül'ü “yargılayan”
ve “cezalandıran”) AKP imiş”; bir kez daha “uyan da balığa çıkalım şapşikler ”
diyesi geliyor insanın!
Daha
önemlisi, Demirtaş gene gaza mı geldi, yoksa Kürt halkını mı gaza getirmek
istiyor sorusunu gündeme getiriyor ki, bu barajı, “hem Kenan Evrenlerin ve hem
de AKP'nin üzerine yıkacaklarmış”!
Demirtaş aynı söylemi, şu ünlü anayasa referandumunda “Boykot” eğilimini
pazarlamak için de tutturmuştu ve kimse unutmamıştır ve de sonuç ortadadır ama
kimsenin yüzü kızarmamaktadır; çünkü mesele iyi niyetli bireylerle, kötü
niyetli veya ahmak bireyler arasındaki devleti yönetme çekişmesi veya yarışı
değildir; tamı tamına ve amansız bir sınıf savaşıdır; bu nedenle yüzlerinin
kızarmamasına, utanmazlıkta sınır tanımamalarına şaşırmıyoruz;çünkü bu amansız
sınıf mücadelesinde Kürt emekçi halkının değil, onların amansız düşmanları olan
sömürücü sınıfların yanında ve onların gözlükleri ile hareket etmektedirler ve
dün anayasa referandumunda “Boykot” diyerek ”AKP'yi sandığa gömeceklerini”
vurgulayan ifadeleri nasıl ki tarihe kaydedildiyse, şimdi “baraj” sorununda
söylenenler de tarihe kaydedilmektedir; zamanı gelince, bu sorunun şimdi
gündeme getirilip,hodri meydan denilmesinin kıymeti harbiyesi de net olarak
görülecek ve gene kimsenin yüzü kızarmayacaktır ama bakalım Üsküdar’ın eşiğinde
eşelenenler Üsküdar'a geçebilecekler mi yoksa eşikten gerisin geriye tarihin
çöplüğüne mi gidecekler o zaman göreceğiz; tabii bunları görürken, HDP'nin ki, Öcalan'ın
politikalarından ayrı tutamayız; ayrı ise,Öcalan tez “HOOP dedik” diyecektir,
politikalarına içerilmiş gerçek niyetlerin ve amaçların veya hesapların ne
olduğunu da göreceğiz!
Dün
BDP ve haliyle aynı Demirtaşlar, bir taraftan,"Darbeyle hesaplaşmak yürek
işidir, mangal gibi yürek ister; Başbakan 12 Eylül'ün yavrusu"dur
nutukları atarken, diğer taraftan bu nutuklarla verilen gaz ile, Kürt halkını
referandumu BOYKOT etmeye çağırıyor ve yoğun kampanyalar yapıyorlar ve bu
kampanyalarda "Tayyip seni sandığa gömeceğiz" sloganları
attırıyorlar, nutuk attıkları alanları "İnkârcı, tekçi, imhacı, statükocu
anayasaya da, bu anayasayı yeniden üreten değişiklik paketlerine de geçit
vermeyeceğiz.
Demokratik Anayasa için mücadelemizi sürdüreceğiz" yazan afişlerle
donatıyorlardı!
Böylece
çok kolaylıkla anayasa referandumunda Türk halkına da Kürt halkına da çok
“şahane” bir “demokrasi” hapı yutturulmuştur ki, bu hapın nelere mal olduğunu
artık hep beraber görüyoruz!
İşte
şimdi de Demirtaşlar gene sahnede ve gene aynı türden nutuklar atmaktadırlar; dün
“boykot” diyerek ne Tayyip'i, ne de 12 Eylül anayasasını ve ne de değişiklik
paketini sandığa gömebildiler; ama zaten yok hükmünde olan “demokrasi”nin, çok
daha fazla yerin dibine sokulmasına, nur topu gibi bir İslamik-Osmanik- faşist
diktatörlüğün konuşlanmasına pek “şahane” bir sacayağı vazifesi görürlerken,
aynı “demokratik” sorumluluklarını, yani birbirinden hiç farkı olmayan iki aday
karşısında, aynı “cinliği”, yani “boykot”çuluk cinliği” ni göstermediler ve bu
kez, reddettikleri “deccal devlet”in yönetimine talip oldular ve en uygun aday
olarak Demirtaş'ı öne sürme “cin”liğini gösterdiler ve “cinlik” leri bitmiyor ;
şimdi de, “Barajı üzerinize yıkacağız” yollu kükreyerek devam ediyor ve aynı
anda Öcalan'ın “sabrımız taştı,ama size 4-5 ay daha süre veriyorum” çıkışı
“cinlik” lerinde rekor niteliğinde oluyor!
4-5
ay sonra mı demişti Öcalan? Peki 4-5 ay sonrasındaki Türkiye'nin politika
sahnesinde ne var? Genel seçimler var ve kısa süre önce kendileri CHP ile
ittifakı dillendirirlerken, şimdi “CHP ile ittifak olmaz biz halk ile ittifak
yapacağız ve HDP olarak seçime girip,barajı AKP'nin üzerine yıkacağız” yollu
konuşmaktadırlar!
Ve
Demirtaş beyefendi, "HDP ile AKP anlaştı demek alçaklıktır” yollu
kükremektedir!
Öyle
ya da başka türlü, bu “baraj” bu günkü “cinlik” lerinin şifresi değilse nedir?
Yani,
anayasa referandumundan itibaren “cin”likte “yetmez ama evet” çi sahtekârları
bile sollayan bu Kürtler, şimdi de “yetmez ama 4-5 ay daha” diyerek bir
“cin”liğe daha imza atmışken ve “CHP ile değil halk ile ittifak yaparak barajı
da parçalayacağız” nutukları eşliğinde ve devleti yönetmeye talip olduklarını
belirterek, "HDP ile AKP anlaştı demek alçaklıktır” yollu kükremeleri,ki
bu yönde daha önce de suçlanmışlar ama bu kadar hırçın kükrememişlerdi, bu
“baraj” meselesinde de bir “cinlik” olmadığına inanılmasını sağlamaya yetmiyor.
Üstelik
onca zaman bir “demokratik özerk komün” söylemi tutturarak, Türkiye’nin
devrimcilerinin, devrimci-demokratlarının , devrimci sosyalistlerinin zaten
cılız olan direnme mevzilerini, büsbütün kaybetmelerine ve daha da önemlisi,
Türkiye’nin işçi ve emekçilerinin büsbütün silahsız, savunmasız kalmalarına ve
AKP’nin ve elbette yeni 12 Eylül faşist rejiminin elinin son derece
güçlenmesine seyirci kalmaları bir yana,üstüne üstlük bile isteye yardım
etmeleri, koltuk değneği olmaları;başka ifadeyle, Kürt halkına bir gramı bile
düşmeyecek olan ama Kürt egemenlerine , emperyalizmin ve işbirlikçilerinin
çıkarlarından arta kalanların hepsi düşecek olan bir “kurtuluş” masalı uğruna,
Türkiye’nin ezilen, sömürülen işçi ve emekçilerini, yani Kürt,Türk bütün emekçi
halkları, dinci-faşist bir diktatörlüğün pençelerine atmakta tereddüt bile
etmemeleri göz önünde tutulursa, Kürtlerden daha çoook “cinlik” bekleneceğini
kabul etmek gerekmektedir!
Bakalım,
bu kez kim kimi ters köşeye yatıracak?
“Devletsizliğe”
felsefi methiyeler düzerek, “devlet”e gülle atan bir yaklaşım mı, buna rağmen, devletin
en tepesine oturmayı hedefleyen anlayış mı,ya da “baraj” üzerinden tasarlanan
ve kuvvetle muhtemel aynı devlet projesi içindeki bir oyunun parçası olan
“cinlik” yaklaşımı mı Kürt halkını ters köşeye yatıracak?
Yoksa Kürt ve Türk emekçileri, bütün bu anlayışları ters köşeye yatırıp, bu “cinlik”
lere karşı, bu “cinlik”lerden sıkıldığını gösterip, ortaya koydukları kendi
cinlik”lerinin arkasından, Türkiye'nin tüm egemen sınıflarının ve onların
dinci-faşist 12 Eylül rejiminin, baka kalmalarına mı neden olacaklar?
Kimsenin
kuşkusu olmasın ki, bunu hep beraber ve ürküten çıplaklığıyla ve pek de uzak
olmayan bir gelecekte göreceğiz!
Yeni yıla girerken bu dediklerimi unutmayın sevgili şapşikler!
Fikret
Uzun
26-Aralık-2014