UKKTH'dan VAZGEÇENLERİN UKKTH GEVEZELİKLERİNE YANIT
AKSEYMEN kardeşim,
derdinin ne olduğunu bilmiyorum ama UKKTH konusunda, ortada referans verdiğin
620 sayfalık bir Lenin’in ulusal sorun külliyatı olduğu halde oldukça fazla
cehalet içinde olduğunu ve/veya buna mahkûm olduğunu görebiliyorum; yani ben ne
diyorum sen ne diyorsun ve eleştirilerin, savunuların ve tespitlerin arasında
tek iler tutar vurgun, güzap-güzaf düzeltmendir; bu konuda dikkatin takdire
şayandır; ancak bu noktanın tartıştığımız konu açısından pek de önemli
olmadığı, daha doğrusu belirleyici olmadığı açıktır!
İtiraz noktası olarak
dillendirdiklerin ise içini somut gerekçelerle doldurmadığın için boş, beyhude
kuruntular olarak kalmaktadır!
Hemen arz edeyim, seni veya
"parti"ni KÖH veya Öcalan üzerinden eleştirmiyorum, çelişkilerinizi
gösteriyorum ve bu arada KÖH politikalarının boylu boyunca içine girdiğinizi de
göstermiş oluyorum ve bu çelişkilerin senin de farkında olduğun görülüyor; ama
ille de aynı nakaratı tutturmuş olmanı örgüt şovenizmine ve KÖH'ü
fetişleştirmene bağlıyorum!
"Partini" eleştirmek için
KÖH'ün veya Öcalan'ın politikalarındaki yanlışları bahane yapmama gerek yok ama
bu politikaların yanlışlığını bile bile bu politikaların kuyruğuna takılınmasına
da en azından birkaç çift lafım olmalı değil mi? Ve partinin program taslağı netleşsin
gerekirse bunun üzerinden "parti"ni de mercek altına alır, söylenmesi
gerekenleri, laf-ı güzaf saysan da, saymasan da söylemekten geri durmayız!
Ve hemen küçük bir not düşeyim,
“parti”ni, yanlış yolda olduğu aşikâr olan Öcalan’ın ve “KÖH” ün kuyrukçuluğunu
yapmak ilerletmez; bu kuyrukçuluğun popülizm içerdiği de ortadadır ve bu da
ilerletmez; tam tersine bulunduğu noktadan da geriye sürükler!
Biliyorsun, bir suçlamada, iddia
makamının iddiaları kabul edilerek hüküm verilirse, bu hüküm bir gerekçe ile
tamamlanmadığı sürece her zaman eksik kalmakta ve sonuca varılamamaktadır!
Seninki de bu misli olmuş! Ben
Ulusalcı ve İP’çi suçlamaları ile ilk defa değil, nerdeyse 15 yıldır karşı
karşıyayım ve hiçbir zaman bu suçlamalara karşı savunuya geçmedim ve her zaman
bu suçlamaların gerçek içeriğini enine boyuna ortaya döktüm; sen tabii
tartışmaya bu 15 yılın kuyruğundan yetişip, geçmeye çalışırsan, bunu görmemen
normal!
Demek istediğim, benim ne ulusalcı ne
de İP’çi olduğum, zaten bütün çıplaklığı ile ortadadır; bunun için, kendime
Lenin’i veya ifadelerini tanık olarak göstermeme gerek yoktur ve Lenin’in
ulusal sorun konusunda farklı tarihsel koşullarda ve farklı sorunsallarda
söylediklerini gündeme getirdi isem ve bunda bir gariplik gördü isen, sanırım önce
garipliği kendinde aramalısın!
Lenin’in 600 sayfalık külliyatından
ki hepsi bu kadar da değildir, bir paragrafı alıntılayarak, hepsinin bu ve
gerisinin boş ve beyhude laflar olduğunu söyleyip, “Kürt ulusal sorununun
çözümü”ne yaklaşımda Öcalan’ın ve Öcalanistlerin doğru yolda olduğunu, ABD
emperyalizmin politikaları ile senkronize olmadığını kanıtladığını sandığından,
bunun senin ve daha çok da, adamı olmadığın “parti” nin hüsnü kuruntusu
olduğunu göstermek istediğim içindir!
Buna rağmen, gerçekleri görmemek için
yerim dar demekte ısrar etmeni, ipe un sermek için içi boş ifadelerle bahaneler
üretmeni ibretle karşılıyorum ve bu ibretlik tutumunu önce senin yüzüne
vuruyorum!
Şu haline bak, 600 sayfalık ve
üstelik oldukça farklı tarihsel koşulların ve sorunsalların üzerinden ve hatta
şiddetli polemiklerin yansıtılması ile ortaya çıkan ve tarihe kaydedilmiş olan
makalelerin derlendiği külliyattan sadece bir paragraf ile “sorunu” çözdüğünün
ve hatta gerisinin boş, beleş laf olduğunun altını çizdiğini unutarak, hüsnü
kuruntularını yüzüne vurmak için hatırlattığım ifadelerden yine sadece bir
bölümüne sahip çıkarak, işte ben de tam da bunu diyorum, bundan sonrasına Laf-ı
Güzaf diyorum derken ne denli gülünç duruma düştüğünü görmezken, verdiğim
örneklerden kendime Lenin payesi çıkardığım sanısına kapılıp, gülünçlükler
aramışsın!
Peki, bu gülünçlüğüne biz de güler
geçeriz ya öbür alıntılarım, onlar Laf-ı Güzaf’ın içinde midirler?
Ben sana bir şey söyleyeyim mi
AKSEYMEN?
Sizden her şey olur ama komünist
kesinkes olmaz ve işte bu nedenle “komünistsiz komünist partisi olmayacağını”
kafalara tokmakla vura vura hatırlatıyorum!
Sen daha HDP’nin ne olduğundan bile
bihabersin ki, özellikle vurgulanarak HDP’nin HDK ile bağlı bir parti olduğunu
bizzat kendileri ilan etmektedirler; yani buna göre HDP “parti”, HDK “çatı”dır;
ancak ben onu da demiyorum ve HDP’nin, devletle yönetişim içinde olan bir STK
olduğunu söylüyorum!
Ama duymak istemeyenden daha sağırı
yoktur değil mi AKSEYMEN?
Bak kardeşim, sen kendi
ifadenle,”komünistlerin” yani senin adamı olmadığın “parti”nin kadrolarının,
HDP’nin kuyrukçuluğunu yaptığını ortaya koyuyorsun ki, merak etme ben sana
inanıyorum ve farkında olmadığına da inanıyorum!
Ne diyorsun?
“Oluşum içerisinde Komünistler
(HDP’de) öncülüğü ele alabilirse neler olabileceğini hep beraber görürüz.”
Ancak eğer sözünü ettiğin
“komünistsiz komünist parti”nin kadroları olan “komünistler” ise, onların
HDP’nin dümenine geçmeleri demek, birincisi HDP’nin komünist bir partiye
dönüşmüş olması demek değildir; ikincisi, artık Öcalanist politikaya tümüyle
biat etmişsiniz demektir ki bu pek matah bir şey olmaz ve gerçek komünistler
böyle garabet bir duruma sahip çıkmadıkları gibi, uzaktan izleyerek de
geçiştirmezler ve bu tür bir garabeti “komünistçe” bir kelam imiş gibi ortaya
koymazlar; ama bu garabet durumun içyüzünü enine boyuna sergilerler!
Diğer yandan, müthiş bir mantık
sıçraması içinde olduğunu gösteren ifadelerin de var ve diğer garabet durumdan
farklı bir sonuç içermiyor!
Demek ki, ”İdeolojik platformda
Abdullah Öcalan’ın teorilerini desteklemek sizin işiniz değildir” ve Öcalan’ın
“devlet çözümlemeleri”,” M-L ile ilgili tespitleri”, “tarafınızca kabul
edilemez”! Bunlar “revizyonizm”dir, öyle mi?
Ve “eleştirilerinizi yaparsınız” ama
bu “ideolojik olarak ortaya konulan tarafınızca kabul edilemez revizyonizmi,
pratikte sırf “KÖH”ün yanında olmak adına desteklersiniz”! Öyle mi?
Ortada bu yönde tek bir eleştirinizin
olmaması, hatta “adamı olmadığın parti” nin ilan ettiği belgelerinde de bu
yönde eleştiri kırıntısı dahi olmaması bir yana “ KÖH”, Kürtlerin kendi
kaderini tayininin ifadesi değildir; tam tersine UKKTH’dan vazgeçtiğini bizzat
yetkili ağızları ilan etmektedir; bu nedenle “KÖH” destekçiliği, kendinin de
farkında bile olmadan ifade ettiğin gibi revizyonizmin, reformizmin,
devrimcisizleştirmenin, hatta gericileştirmenin kuyrukçuluğundan başka bir şey
değildir! Yukarda da ifade ettim, aynı zamanda popülizmdir!
Oysa popülizm, bir komünist partisine
en uzak şeydir ve bu, halkın devrimcisizleştirilmesine çanak tutmak, en azından
göz yummak demektir; Oysa esas olan halka yeni bir biçim ve yükseliş vermek,
onu devrimcileştirmektir.
Kürt ulusal hareketi, çıkışında
halkçı ve popülist olmayan bir konumda olduğunu, ezilen Kürt halkının
değerlerinden bir bölümünü yitirmiş olduğu saptaması ile göstermişti; bu
saptamasına bağlı kalarak, Kürt halkının yitirilen değerlerini yerine koyarak
Kürt halkına yeni bir biçim ve yükseliş vermek, Kürt halkını yeni bir teori ve
inanç ile donatmak, kısaca Kürt halkını değiştirerek devrimcileştirmek yönünde
ilerleyeceğine inandırmıştı!
Ama işte senin de reddettiğin gibi ki
sen buna revizyonizm demişsin bile, Kürt ulusal hareketi bu çizgiden çoktan
uzaklaşmış, Kürt halkını devrimcisizleştirmeye ve hatta gericileştirmeye
yönelmiştir; bu ağır mı kaçtı, peki öyleyse popülist bir yaklaşımla buna göz
yummaktadır diyelim; bu daha mı hafiftir ona sen karar ver!
Devrimcilik, halkçı devrimcilik,
halkı yeni bir teori, inanç ve kavramlar demetiyle donatmaktan geçiyor;
dolayısıyla devrimcinin işi, halkı değiştirmek ve değiştirirken
zenginleştirmektir; demek ki, popülizm ile devrimcilik, birbirinin zıddı iki
yol olmaktadır.
Popülizm, halkın mutlak saf olduğunu
kabul ediyor, değiştirmeyi ve zenginleştirmeyi hedeflemiyor. Oysa halklar sadece
gerçektirler,
hem hain, hem kahramandırlar. Hem
bozulmuş, hem de yücedirler.
Popülizm, devrim yürüyüşünün önündeki
en önemli tuzaklardan birisidir!
İşte siz, Kürt ulusal hareketinin
gelip gelip girdiği bu karanlığın içindeki hallerini destekliyorsunuz!
Bu anlamda sizinki, Kürt ulusal
kurtuluş hareketinin, Kürtlerin kendi kaderini özgürce tayin etme hakkının
desteklenmesi değil, bunu köstekleyenlerin, bu yönde manipule edenlerin
kuyrukçuğunu yapmaktır!
Daha vahimi de var, ”diğer yol
Ulusalcılığın, Sosyal-Şovenizmin kucağıdır; Ya İP, HKP veya muadilleri gibi
faşizan saflarda bulursun kendini ya da Cephe, SİP vs gibi kendi kuyruğunu
kovalayan yavru köpek misali döner durursun.” Diyorsun; sıtmadan korkup,
koleraya gitmeyin, vebaya yönelin diyorsun!
El insaf, komünistler politikalarını
böyle mi belirlerler?
Komünistlerin
bunlardan bağımsız ama nesnel gerçeklere bağımlı politikası yok mudur? Yani
kitleleri sıtmaya da, koleraya da vebaya da mahkûm etmeden ilerletecek
politikaları yok mudur? Senin bu dediklerinin tam bir kuyrukçuluk ilanı
olduğunun farkında değil misin?
Fikret Uzun’un dediklerini
çürüteceksin diye düştüğün şu hallere bak! “HDP içine girmezseniz ya sıtma ya
da kolera kapınızdadır” diyorsun!
AKSEYMEN kardeşim, önemli olan,
komünistler için söz konusu olan Kürt ulusunun kendi kaderini özgürce tayin
etme hakkı’dır ki bunun pratik anlamının ayrılma hakkı, yani boşanma hakkı
olduğunu biliyoruz; komünistler bu hakkı tanırlar ve bu hakkın tanınması için
Kürtlerin haklı mücadelesinin yanında olurlar! Ve hep olmuşlardır. Ama
komünistler, ne ayrılma hakkını, yani boşanma hakkını teşvik ederler, ne de bu
hakkı inkâr ederler!
AKSEYMEN ”biz” derken kimleri
kastettiğini ben anlamıyorum; çünkü sen “adamı olmadığın” bir “parti”nin
“sempatizanı” olduğunu söylüyorsun, ama kastettiğin bu “parti” ve içindeki
sizin gibi “sempatizan”lar ise, evet siz parti değilsiniz ve hâlâ bir öbeksiniz
ki diğer öbeklerden, devekuşu misli saklanmaktan başka, bir farkınız yoktur!
Öyleyse ben de tek başıma öbek
olabilirim bunda gariplik yok; olmadığını sen de farkında olmadan ifade
ediyorsun, ”nerede bir yoldaş var ise parti oradadır” belgisini öne sürüyorsun;
tamam işte ben de ve tam da bunu söylüyorum?
Ben başka ne diyorum, bu işler, “öğretilmiş
düşünceler”i ezbere konuşmakla olmaz!
Parti
olmak da, partili olmak da boş işler ve boş işlerle uğraşmak değildir; ciddiyet
ister, politik hüner ister, sınıfsal bakış ister, teorik bakış ister, bilimsel
bakış ister; düzenden bağımsız olmayı gerektirir; parti taraftır ve
taraflaştırmaktır; sadece proletaryanın tarafında olmakla kalmaz, politikayı da
proletarya lehine taraflaştırır; başka ifadeyle diğer sömürülen sınıfları
peşinden sürükleyebilir ve yeri geldiğinde bütün ülkeyi, yönetebilir!
Lenin, ”tüm iktidar Sovyetlere”
çağrısını yaptığında, karşıtları yeterli güçte olmadıklarını düşünüyor, bunun
intihar olduğuna inanıyorlardı ve Lenin’in “iktidar” derken, reelden çok
potansiyeli görmekte olduğunu anlayamıyorlardı; Lenin’in tersine, S.D. ve
Menşeviklerden kopmaya karşı çıkıyorlardı; parti proletarya hegemonyası için
mücadele eden “taraftır”ve Lenin, kendi burjuvazileriyle işbirliği yapmış
2.enternasyonal partileri ile taraf kuramayacağından emindi ve eldeki
malzemeyle düşünmeyi ahmakça buluyordu.
Demek
ki bunların hepsi, ulusal hareketlerin kuyrukçuluğu dâhil, diğer bütün
kuyrukçulukları reddetmeyi şart koşar; proletarya partisi, içindeki işçilerin
sayısı ile değil, temsil ettiği sınıfın çıkarları için, dolayısıyla iktidarı
için mücadele ettiği oranda bu adı hak eder!
Oysa
bu gün ve çoktandır, iktidar sola unutturulmuş bir kavramdır; yerine
“demokrasi” denilen bir dinin konulduğunu ve kitlelerin bu dinin peşinden
sürüklendiğini hepimiz biliyoruz!
Ayrıca,
1905 devrimini izleyen yıllar, devrimci alanın boşalmış ve kimsenin sosyalizme
koşmadığı yıllardır ve Lenin, bu yıllarda her zamankinden fazla yalnız ve hatta
belki de tek başınadır; zamanını polemiklerle geçiriyor!
Bu
dönemde İnessa Armand’a yazdığı bir mektupta, “Benim yazgım hep budur. Ta 1893
yılından beri yaptığım, aptallıklara, bayağılıklara ve oportünizme karşı bir
militan kampanyadan ötekine koşmaktır. Karşılığında ise, kazandığım sadece
bayağı insanların nefreti oluyor. Ama yine de bu yazgımı bu adi adamlarla bir
‘barış’ ile değiştirmem” diyor.
Lenin pek sevilmiyor, hegemonyacı
bulunuyor ve teori yeteneği ile örgütsel sorunlara büyük ilgisi “entrikacı”
damgasını yemesine yol açıyor!
Hatta Troçki, Lenin için, ”Rusya işçi
sınıfındaki geriliğin profesyonel istirmacısı” nitelemesini yapıyor. Tam olarak
böyle olmasa da, Marxizmin pekçok önde geleni buna benzer nitelemeleri
benimsiyor!
Bunların hiçbiri, Lenin’in tekil
durumunu etkilemiyor ve bu tutumu ile bütün rakiplerini siliyor!
Silahların subaylara çevrilmesi
sloganını geliştiriyor ancak bunu en yakın arkadaşlarına bile kabul ettiremiyor;
bunun üzerine, emperyalist savaşı iç savaşa çevirme politikasını formüle
ediyor!
Gücü olmadığının farkındadır ve “ne
iç savaş var, ne de ilan edebiliriz, ancak bu yönde çalışmalıyız“ diyor; bu
yönde çalışıyor, kavga ediyor ve bütün rakiplerini bitiriyor!
Ve Lenin, en umutsuz göründüğü bir
anda 1917 Şubat devrimi başlıyor ve Lenin canlanıyor, bambaşka bir insan
oluyor! Rusya’ya dönerken diğer sosyal-demokratların ortak hareket etme
önerilerini bir kenara atıyor ve Rusya’ya tek başına dönüyor!
Lenin, kendi önemli tezlerini
anlamayanlara genellikle “eşek” diyor; anlayıp da kabul etmeyenler içinse
“alçak” sözcüğünü kullanıyor. Bazen birincilere “aptal”, ikincilere ise ”hain”
sözcüklerini kullanıyor!
Bir personel alma bürosu olarak
çalışan parti, halktan en yetenekli ve savaş içinde en örgütçü olarak öne
çıkanları hızla partiye kazanıyorlar; Bolşevik parti, iç savaşta oluşuyor ve
1930 yıllarına kadar partiyi bu kadrolar götürüyor.
AKSEYMEN kardeşim, burada Türkiye’nin
bütün teorisyenlerinin veya filozoflarının veya bu sorun çerçevesinde araştırma
yapan akademisyenlerin, uzmanların ve bu gibilerin bir alanda toplanıp sadece
bu konuda fikir yarışması veya kompozisyon yarışması yapmadığı açıktır; çok
eskiden filozofların yaptığı budur; ama bizim yaptığımız, tamı tamına dışarda,
canlı yaşamda süre giden sınıf mücadelesinin baskın renginin ve şiddetinin
yansıdığı bir ideolojik mücadeledir; böyle olduğunu defalarca arz ettiğimi
biliyor olmalısın!
Burada,
mihenk noktası, Lenin’in, işçi sınıfı ve onun sosyalist devrim yolundaki
mücadelesiyle sömürgelerde yaşayan milyonlarca insanın güçlü ulusal kurtuluş
hareketleri arasına kalın duvarlar koyan kalın kafalı ve bilgiçce marxizmin
yorumunu reddetmiş olması; işçilerin kapitalizme karşı mücadelesinin,
köylülerin toprak ağalığına karşı mücadelesiyle ve ezilen ulusların
sömürgeciliğe karşı mücadelesiyle yanyana yürüdüğüne dikkat çekmiş olması; bu
nedenle sınıf bilincine ulaşmış olan işçilerin, Lenin’e göre, sosyalizm için
mücadeleleri ile halkın bütün kesimlerinin feodal, ulusal ve başka türlü
baskıya karşı mücadeleleri arasında bağ kurmasını öğrenmek zorunda olmalarıdır!
Ve Lenin, buradan hareketle, çeşitli
zamanlarda, farklı ifadelerle ve hep işçi sınıfının sosyalist devrim yolundaki
mücadelesinin, yani proletaryanın vazgeçilmez çıkarlarının gereği olarak, bu
anlamda katastrof finalin çabuklaştırılmasına yönelik olarak ama samimi, dürüst
yani ikiyüzlüce olmayan bir şekilde ulusal soruna yaklaşmak ve gerektiğinde ana
ilkelerden sapmadan bu sorunun ortaya çıkardığı görevleri “uzlaşma” ile,
gerektiğinde ise hiçbir taviz vermeden yerine getirmek gerektiğine işaret eden
ifadeler kullanmış ve bu ifadelerin hiç birisi rafine ifadeler olmamıştır;
mutlaka ve mutlaka anın nesnel koşullarını da ortaya koyan gerekçeleri ve çok
zaman da bu “sorun” a sınıfsallıktan uzak, anın koşullarına ters ve burjuvaca,
küçük-burjuvaca yaklaşımlara karşı eleştirilerini de ortaya koyarak kurguladığı
ifadeler kullanmıştır!
Bütün bu ifadelerin genel geçer bir
reçete haline getirilmesi mümkün değildir! Ama her ifadesinden anın nesnel
koşullarının öne çıkardığı sorunların çözümüne yönelik gerekleri yerine
getirmede kolaylık sağlayacak dersleri almak ve anın sorunlarını, anın
nesnelliğini karşılayacak biçimde çözmede bu derslerden yararlanmak mümkün ve
gereklidir!
İşte böyle bir bakış açısını ve bunun
ikna edici örneklerini içeren alıntıları koyduktan sonra “Hepsi budur, gerisi
boş, beyhude laftır “ demek belki mümkün olabilir!
Ve biz bu ifadeleri derinlemesine ve
bütün olarak irdelediğimizde Lenin’in “sorun” konusunda kendince kılı kırk
yardığını ve en küçük bir sapmaya karşı yerinde duramayıp kendi çağdaşı
Marksistlerden de ve dahi yakın mücadele arkadaşlarından da eleştirilerini
esirgemediğini görüyor ve biliyoruz!
Sen dâhil, bu tartışmaya katılan ve
mutlak doğru imiş gibi ulusal sorun konusunda ama daha çok Kürt sorunu
konusunda ahkâm kesen ve sıkıştığında pek de yakın olmadığı halde Lenin’i
referans gösteren insanlar, Marx’ın ve/veya Lenin’in ulusal sorun konusundaki
külliyatını ne kadar enlemesine ve boylamasına irdelemiştir?
AKSEYMEN kardeşim, bugün bile bir
netlik sağlamakta zorlanılan ulusal sorun alanının, Marxizm-Leninizm’in, en
fazla ihmal edilmiş alanlarından biri olduğu apaçık görülüyor; hatta sadece
M-L’nin değil, insan bilimlerinin hiçbir alanında ihmal bu denli belirgin
değildir; bu alanda açıklıkla yürümenin pek kolay olmadığını görmemek pek
mümkün olmamaktadır!
Ancak burada sorunun ki “sorun”a
yaklaşımdaki sorundan söz ediyorum, yani bu konuda eksik bilgi ile donatılmış
olmaktan söz ediyorum, Marxizmin temel düşünce sisteminden kaynaklandığına
inanmıyorum ve işte tutumuma ve eleştirilerime bu inancım yön vermektedir!
Öyleyse burada, Marx’ın düşünce
yapısını ele alırken, onun nihai bir hedefinin olduğunu ve bir proletarya
düzeni kurma ideali taşıdığını, hatırlamalarımızın en başına koymamız
gerekmektedir.
Buradan hareketle proletarya düzenine
ulaşmak için en kestirme yolun çelişkilerin hızla artması olduğunu bu düşünce
sisteminin içinde saymamız gerekmektedir; çelişkisiz bir düzene ancak
çelişkiler hızla artarsa hızla ulaşılıyor; bu eksende, gelişme, olgunlaşma ve
büyüme, çelişkilerin hızla artmasını ifade eden bir zincirdir!
Bu düşünce yapısı ile bakıldığında,
belirli bir gelişme tarihine sahip, olgunlaşmış ve belli bir büyüklüğe ulaşmış
formasyonların başlı başına olumlu ele alınmasını bir mantık çizgisine
yerleştirmek bir perspektif sayılabilir ve sayılıyor!
Bunun anlamı, Stalin’de örneklerini
bulabiliriz, bir bölümü evrensellik de kazanmış uygarlık değerleri yaratabilen
gelişmiş bir ulus olarak kabul edilen Rus ulusunu yüksek tutan ve doğal
benzemenin bu yönde olmasını ve bunun hızlandırılmasını içeren politikaları,
Sovyet sosyalizmi içinde yeni toplumu yaratmada kullanmanın doğal sayılmasıdır!
Ve burada asıl sorun, ulus-devlet ve sınıf-devlet ilişkisi
ele alındığında ortaya çıkmaktadır; yani, Marx’ın düşünce yapısındaki
büyüklüğe, olgunluğa ve gelişmeye eğilimle birlikte alındığında, ulusun veya
sınıfın devlete dönüşmesi için belli bir büyüklük ve olgunluğun var olduğu
kabul edilmektedir!
Burada hatırlanması gereken
ulus-devlet ve sınıf-devletin, ulusların ve sınıfların ilk gelişme zamanlarında
ortaya çıkmış olmasıdır!
Öyleyse henüz gelişmesinin başında
olan sınıf ya da ulus, gelişmesini hızlandırmak ve formasyonunu tamamlamak için
devlete ihtiyaç duymaktadır!
Diğer yandan, hatırlanması gereken
bir diğer önemli nokta da, ulusu oluşturan bağların en güçlülerinden birisinin
dil bağı olduğudur; ancak, biz biliyoruz ki, örnek olsun, ortak Fransız dilini
yaratan devrimin geliştirdiği devlettir.
Türk dilinin ve ulusçuluğunun
gelişmesinde Türk devletinin büyük bir sıçrama taşı olduğunu da örnek olarak
not etmek yerinde olacaktır! Modern devlet, dilin, ulusun ve burjuvazinin gelişmesini
çok hızlandırmıştır!
Ve biz yine biliyoruz ki tarihler
boyunca insanlar hep bağ aramışlardır ve ulus insanlar için oldukça önemli bir
bağdır.
Kapitalizm de insanlar arasında bu
tür önemli bir başka bağı oluşturmaktadır; sermayenin kontrolünde insanlar,
aynı üretim alanları ve süreçleri içinde, kaderlerinin birbirine bağlı olduğunu
düşünmeye başlıyorlar. Aynı emek sürecinin birbirine bağlı parçaları olmak, her
gün aynı veya benzer işleri yaparak birbirine benzeşmek, diğer bağları geri
plana itme gücü veriyor!
Marx’ın ifadesiyle, kapitalist
gelişme, insanı üretimle ilgili olanın dışındaki bütün bağlardan ve
çelişkilerden arındırıyor.
Fakat biz yine biliyoruz ve gördük
ki, birinci savaş başlamadan hemen önce, kapitalist ülkelerdeki işçi sınıfının
davranışı, büyük bir uluslar arası piyasanın oluşmuş olmasına karşın, işçi
sınıfı önderleri ve çok dar bir grup haricindeki, işçi sınıfının çok büyük bir
bölümü ulus bağından kurtulamamıştır; gelişmiş kapitalist dünyanın işçileri,
üretim süreçlerinden doğan bağ yerine ulus bağına bağlı kaldılar ve
birbirleriyle savaştılar.
İşte burada hemen akla Lenin’in
Goethe’den alarak ünlendirdiği “teori
gri, yaşam ağacı yeşildir” özdeyişi gelmelidir!
Peki ya pazar, pazarın ulusun doğup,
büyümesinde ve gelişmesinde en önemli bağ olan dili hem geliştirdiğini ve hem
de tekleştirdiğini hatırlıyor muyuz? İster ulusal olsun ister sadece herhangi
bir pazar olsun, pazarı ulusun doğuşu ve gelişmesinde önemli yapan, sağladığı
geniş ilişkiler ağı oluyor; bu ilişki ağı içinde insanlar birbirileri ile
benzeşiyorlar ve aynı zamanda ilişkilerini gerçekleştirmek için kullandıkları
dili ortaklaştırma gereksinimi duyuyor ve imkânını yaratıyorlar!
Bu anlamda pazar, ulaştığı yerlerde
parçalılığı sona erdiriyor ve aradaki duvarları yıkıyor; bu etkisi dışında,
dili de ortaklaştırarak ulus bağının güçlenmesine önemli katkıda bulunuyor!
Burada ve Kürt ulusal sorunu
çerçevesinden bakıldığında, tekelci dönemde, sömürge yönetimlerinin, bir ilke
olarak, sömürülen ulusun dilini ve kültürünü yasaklamadığını, sömürge insanının
kendi dilini konuşmakta ve sınırlı ölçüde de olsa da, geliştirmekte serbest
olduğunu hatırlamak önem kazanıyor!
Diğer taraftan sömürgecinin dil
sınırlaması yapmasının ciddi bir anlamı da olmuyor; çünkü sömürgeci, sömürülen
bölgede bütün kapitali kendi ulusunun elinde topluyor. İster tarımsal
alanlarda, ister sanayi kuruluşlarında sermaye tümüyle sömüren ulusun
üyelerinin elinde olunca, bir de dili ve sınırlı ölçüde gelişen kültürü
yasaklamak gerekli olmaktan çıkıyor. Böyle bir durum ise, ulus bağının
gelişmesine ve ulus kimliğinin yükselerek bağımsız devlet kurmayı hedefleyen
anti-emperyalist mücadele ve savaşlara yol açıyor.
Eğer çözümleme sömürge sistematiğinde
değil de, toprak katma, ilhak veya işgal türünden uluslararası ilişkiler
kavramıyla sürdürülecek olursa, böyle bir durumda temel politika, ulus bağının
doğmasını her ne pahasına olursa olsun önlemektir; ulusal olmayan bir pazarda
bile dili yasaklamak ve bunun karşısında dili yasaklanan ulusun zenginlerine
ekonomik özgürlükler ve yönetime katılma hakkı tanımak esastır!
Bir başka nokta, birinci savaşa girilirken, gelişmiş kapitalist ülke
işçilerinin nasyonalist davranmaları, işçi sınıfının enternasyonalist
niteliğini ortadan kaldırmıyor olmasıdır.
Üretim süreci içinde yan yana olmak,
ulusal bir pazarda bile ulus bağını geri plana atarken, uluslar arası planda da
aynı etkiyi göstermesi doğaldır; göstermediği zaman, mekanizmanın bazı
boyutlarının eksik kaldığı sonucunu çıkarmak gerekiyor; eksik alanı şöyle
formüle etmek mümkündür; işçi sınıfının enternasyonalizmi, bir dünya düzeni
kurma projesi ile bağıntı içindedir. Dünya düzeni kurma projesi etkinliğini
kaybettiği zaman, gelişmiş ülkeler işçi sınıfının enternasyonalist davranmasını
beklemek safdillik olabilir; birinci savaşa girerken gelişmiş kapitalist
ülkelerin işçilerinin dünya düzeni projesinden çok uzaklaşmış olduklarını
düşünmek gerekiyor!
Diğer yandan sosyalizm de, ulus ve
kapitalizm türünden bir bağdır. Sosyalizm, sermayenin kontrolünden çıkmış,
giderek kendi baskısı azalan bir üretim sürecinde, bütün diğer bağların üzerine
gelen bir bağ oluyor.
Sovyet sisteminin çözülmesi,
sosyalist dünyada insanları yaklaştıran bu bağın da gücünün azalması anlamına
geliyor; sosyalizm bağının zayıflamaya başlamasıyla, birdenbire bu bağın yerini
almak üzere ulus bağı ön plana fırlıyor!
Sovyet sosyalizminin çözülüşü, ulus
kavramının irdelenmesi için çok zengin bir laboratuar işlevi görüyor.
Kuruluşunda henüz embriyon aşamasındaki formasyonlar, bu gün güçlü ulusçu
hareketlere dönüşmüş olarak ortaya çıkmış durumdadırlar!
Sosyalizm bağının çözülmesi, bir
güvenlik ve bir yeni bağ arayışı içinde, güçlü bir ulusçuluk akımına
dönüşebiliyor!
Kapitalizm ve sosyalizm insanlar
açısından önemli bir bağ olabilirken, tekelcilik kapitalizm ölçüsünde bile bir
bağ sağlayamıyor; tam tersine yalnızlığı ve güvensizliği bir karabasan misli
insanların aklına ve yüreğine yerleştiriyor.
Kapitalizmin çürüdüğü Avrupa’da ilk
çıktığı zamanki tarihine yazılı bütün olumlulukları artık tamamen kaybettiği
bir zamanda, Sovyet sosyalizminin yıkılmasının verdiği karamsarlık içinde
sosyalizmin kurtarıcı imajına gölge düştüğü bir zamanda, din ve ulus, insanın
yalnızlığına ve güven ihtiyacına çare sayılabiliyor.
AKSEYMEN kardeşim, gerçekten insani
bilimlerin en çok ihmal ettiği alan ulusla ilgili alandır; bu ihmalin tümümün
iradi olduğunu düşünemeyiz; sorunun kendisinin, teorileştirme çabalarını çok
verimsiz yapan bir çeşitliliği ve her pratiğin kendine özgü tekil bir karakteri
var. Bunlar, bu topraklarda da teorileştirme çabalarını zorlayan etkenler
olarak duruyorlar. Ancak bu topraklar, dün olduğu gibi bu gün de çok zengin
pratiklere sahiptir.
Marx ve Engels’in ulus söz konusu
olunca yoğunlukla İrlanda ile ilgilenmesi ve Rusya için de Polonya’nın ayrı bir
yere sahip olması, Marxizm-Leninizm’in ulus katalogunu İrlanda ve Polonya ile
doldurmuştur; halbuki zengin pratik ve sorunların daha doğuda olduğu bugün daha
iyi anlaşılıyor. Bu ise pratikte olduğu kadar teoride de heyecan verici bir
dönemin kapıda olduğunun işareti oluyor! Böyle bir açılım ise, Marx’ın düşünce
sistematiğini, bu günün canlı gerçekliğinde, biraz daha fazla derinlemesine
irdelemenin önemini öne çıkarıyor!
AKSEYMEN kardeşim, bitirirken şunu da
not etmek istiyorum, ders çıkarırsın, çıkarmazsın, o senin insiyatifinde, genel
politikada ilkelerden vazgeçmeden bile olsa, en küçük bir uzlaşıya şiddetle
karşı çıkarken ve hatta genel politikayı bu karşı çıkış üzerine kurarken, diğer
taraftan, "KÖH" ve Öcalan söz konusu olduğunda, uzlaşmalara, hem de
ilkelerden taviz vererek, boğazınıza kadar batmanız son derece yaman bir
çelişkidir!
Burada bitiriyorum ama bitmedi, bir
yere ayrılma dersin devamı var ve kuyrukçuluk yapmaktan vakit bulup,
derinlemesine irdelerseniz, önemli açıklıklar taşıdığını görebilirsin!
Fikret Uzun
18-HZRN-2014