22 Nisan 2012 Pazar
YAŞADIĞIMIZ ZAMANDA DEVRİMCİ OLMAK ve DEVRİMCİ İŞ
YAŞADIĞIMIZ ZAMANDA DEVRİMCİ OLMAK ve DEVRİMCİ İŞ
Lenin'in ,"...uluslararası işçi devriminin, büyük bir özveri ve cesaretle, kokuşmuş resmi "sosyalizm"den geriye kalmış olan dürüst unsurları temsil eden tek tek kişilerin hareketiyle başladığını ve Liebknecht ve Adler ve de Mclean’in, dünya devriminin öncüsü rolünü üstlenmiş bu kahramanların en ünlüleri olduğunu" hatırlatmasıyla başlıyorum.
Çünkü “Devrimci” olgusu ve kavramı üzerinden kayıkçı kavgasına sürüklendiğimiz ortada ancak bu sürüklenmenin bilinçli bir tertip mi olduğunu henüz anlamadık ama eninde sonunda anlaşılacaktır. Ki, kendisine “Herhangi biri” suretinin uygun gören ve bu suretin arkasından konuşarak konuyu açan kişinin, en baştan söyledikleri ile devam eden ifadeleri arasında bir bütünlük ve tutarlılık olmadığı da görülmektedir.
Yukarıdaki hatırlatmamdan anlaşılacağı gibi, “devrimci”yi belirleyen, örgütü veya örgüt üyesi olması değildir. Kavramlaştırma yaparken soyutlama yaparak somutlama ilkesine özen gösterilmezse, kavram soyut kalıyor ve içi ya boş ya da eksik kalıyor. Kaçınılmazdır.
“Devrimci”, elbette ki, “devrim” kökünden geliyor. Ancak bu köke bağlı kalsa da, devrimci, devrimi yapan anlamında değildir. Burada “devrimci” ile birlikte olan veya bütünleyen “devrimci iş”tir.
Devrimin çıkışı ise, revolüsyondur ve “dönüşüm” demektir. Siyasette ilk kullanılışında ise, revolüsyon, “restorasyon” olarak kullanılıyor ki, ilk kullanılışı İngiliz devrimidir. Bundan önce Kopernik var. Hatırlamak yerindedir, “revolüsyon” sözcüğü ilk kez, astronomide ve gök cisimlerinin dönüşümünü anlatmak için kullanılıyor. Bilimde büyük bir devrimin başlatıcısı sayılan Copernicus’un kitabının başlığında “revolüsyon” yer alıyor. Dünyanın döndüğünü anlatmak için kullanıyor.
Buradan hareketle “dönüşüm”ün, devrim demek olduğunu ama “devrim” sözcüğünden daha büyük bir anlam taşıdığını söyleyebiliyoruz. Uzun yıllar astronomide kullanıldıktan sonra, 18.yüzyıla girerken politika ve tarih alanında da telaffuz edilmeye başlıyor. Böylece anlamını artırıyor. Ancak çıkışına uygun olarak, bir tek anlamı var; İyilikler dünyasına ani ve kalıcı dönüşümdür.
Yine buradan hareketle, iyilikler dünyasına ebedi ancak ansızın denecek denli hızlı bir geçişi düşlemeyene ve bunun için çalışmayana “devrimci” denmiyor.
Hayal gücünüzü artırmak için vurgulamak istiyorum, şu anda uyuklasa bile, örgütlü bir yapıdan çok uzak olsa bile, hatta ümmi durumda olsa bile işçi sınıfının tarihsel olarak devrimci olma özelliğinden bir şey eksilmiyor.
Burada, Engels’in,”İşçi sınıfının Durumu” adlı çalışmasında, burjuvazinin çocukluk dönemi öncesinde, insandan daha çok “bitki” gördüğünü hatırlamak yerindedir. O zamanki insanın bir sürü ölçüsünde edilgen- bitkisel yaşam içinde olduğunu; insan olmadıklarını; birkaç aristokratın hizmetinde emekçi makineler olduklarını vurgulaması öğreticidir. İnsanın yeni zamanlarda ortaya çıktığını anlatmış olmaktadır.
Peki, bu gün, metropollerde bile kasaba parçalılığında, korkak, ürkek, edilgen, güvensiz, sevgisiz yaşayanlara “insan” denilebilir mi? Başka türlü sorarsak, bunlar rekabetçi kapitalizmin insanına mı, yoksa feodal düzenin insanına mı daha yakındır?
Peki, ya fabrikalarda bir yaşam sürdüren işçi sınıfı! Sınıf olduğunun bilincine ne kadar yakındır? Gene başka türlü soralım, fabrikalarda sınıf rengi mi, yoksa ümmi rengi mi dominanttır? Yoksa fabrikalardaki insanların, Engels’in, resmettiği burjuvazinin çocukluk dönemi öncesi insanının benzeri mi olmuştur? Ve eğer öyle ise, bu çerçevede, son tahlilde insanların içinden çıkacak olan “devrimci” yi şekillendiren ve belirleyen ne olacaktır?
Bunlar sorudur ve imkân ölçüsünde, bu soruların cevaplarını da ortaya koyacak çözümlemeler denemeye çalışmak gerekiyor.
Demek ki, “devrimci” çözümlemeleri ciddi bir iştir. O nedenle kavramlaştırırken, işkembe-i kübradan konuşmamak gerekiyor. Burada yukarda hatırlattığım Engels’in sözlerinden, onu insan sevgisi taşımayan biri olarak görmemek gerektiğini vurgulamak isterim. Buradan hareketle her devrimcinin yüreğinde mutlaka insan sevgisi vardır. Ancak bu, insanı tarih öncesine dönmüş bir toplumda, insana vurgu ile çözüm önermeyi gerekli ve haklı kılmıyor.
İnsanı sevmek görevdir, bu haliyle de sevebiliriz, keza seviyoruz da, ama sevmek başkadır ama ondan, ona öncelik tanıyarak, görev bekleyemeyiz. Onun insana dönüşmesini bekleyerek, görevleri erteleyemeyiz de.
Buradan tarihsel olarak işçi sınıfının devrimci rolüne geçebiliriz. Her ne kadar fabrikalardan sınıf bilinci kovulmuş ve yerine ümmi bilinci konulmuşsa da, yani işçiler, emekçiler edilgenleştirilmiş ve tarih öncesi insanına yakınlaştırılmışsa da, işçi sınıfının tarihsel olarak devrimci rolünü yadsımamız gerekmez. Sınıf bilincinin kovulması demek, sınıf mücadelesini sonlandırmak demek değildir. Sınıf mücadelesi var oldukça ki, iki karşıt sınıf oldukça mutlaka olacaktır, işçi sınıfının devrimci rolü eninde sonunda öne çıkacaktır ve tarih sahnesine damgasını vuracaktır. Marxist teori ve işçi sınıfının düzeni olduğunu göstererek Marxist teoriyi haklı çıkaran, pratikte bu teoriyi doğrulayan yaşanmış, reel diyoruz, sosyalizm bu konuda kuşku duymamamız gerektiğini de ortaya koymaya devam ediyor.
Demek ki, “devrimci” ve “devrimci iş” söz konusu ise, vurgu insana değil, işçi sınıfına olmak durumundadır. İşçi sınıfı hâlâ en devrimci ve öncü sınıf olmaya devam ediyor. Çünkü harcında, ne kadar edilgenleştirilirse edilsin, sınıf kini var. Kin hem akıllı işler yaptırıyor ve hem de, insanlaşmaya yönelik sürükleyici bir güç oluyor. İnsanlıktan uzaklaştırılamaya karşı isyanın ifadesidir.
“Devrimci”ye dönersek, öncelikle her devrimci iyimser olmak zorunda olduğunu belirtmeliyim. Kıyamete açılan kapıdan, cennetin doğacağını görebilen olmalıdır. Bu anlamda hiçbir güçlük karşısında moralini bozmayan olmak durumundadır. Bu da yürek istiyor ve ancak yürekli olanların kıyametin içinden yeni bir düzeni çıkarmayı düşleyebileceklerini gösteriyor. Yürekli olanlar kıyametin ortasında iyimser olanlardır, dolayısıyla güçlü oluyorlar. Demek ki, yürekli olanlar, güçlüdür ve güçlü olanlar iyimserdir.
Devrimciler, hem iyimser, hem yürekli ve hem de güçlüdür.
Burada, Marx’ın düşüncesinin devrimci ve güçlü olduğunu, kıyametin ortasında yeni düzene açılan bir kapı olduğunu vurgulayarak, Devrimcilerin bu kapıdan girmek ve devrimi gerçekleştirmek yürekliliğini taşımaları gerektiğini hatırlatmak istiyorum. Bunu taşımayanlar, kıyamete teslim olmaktadırlar ve dolayısıyla devrim kapısını hayal bile edemezler, etseler bile, kıyameti görüp, devrim kapısından ricat edeceklerdir. Geçmişte “Azap zebanileri” diyordum, devrim kapısından kaçarken, geri ricat ederken, dava arkadaşlarını kılıçtan geçirenleri resmediyordum. En renkli örneği, TKP nin son genel sekreteri, çift inançlı, likidatörlük yapmaya memur edilmiş sahte sol gömlekli Nabi Yağcıdır.
Bu azap zebanilerinin, devrim kaçkınlarının demek istiyorum, buna buldukları kılıf ise, “tek değişmeyen değişimdir” lafzı oluyor. Bu lafzın kucağında sürüklendikleri nokta ise, Ertuğrul Özkök’lerin, “bir döndüm ki, döndüğüm yerde değilim” diyerek resmettiği noktadır.
Kavramı netleştirmeye devam ediyoruz ve devrimcinin, her gelişme ve olanağı, yalnızca kendi devriminin gerekleri açısından ele almak zorunda olduğunu ekleyelim ki, burada asıl öne çıkan “devrimci”, sosyalist devrimcidir. İhtiyacımız olan budur ve sosyalist devrimcinin, devrimciliğinde iktidar hırsı, sine qua non, olmazsa olmaz renktir. İktidar perspektifi taşımayan devrimci, eninde sonunda devrim kapısından ricat edecektir ve ettiğini biliyoruz.
Devrimci olgusunu ve kavramını netleştirmeye devam ederken, küçük bir parantez açarak, devrimci sıfatının, “demokrat” ön ek ile anılmasından “en gerçek” devrimciye ulaşılacağı biçimindeki yaklaşımların yarattığı bulanıklığa dikkat çekmek istiyorum. Bu bulanıklık sürdürülürken, “devrimci” olgusu ve kavramı üzerinde tartışma yürütmenin yine de netlik açısından sevindirici olduğunu belirtmek istiyorum.
Daha düne kadar “en iyi” devrimci, “en gerçek” devrimci, hatta “en gerçek” komünist “demokrat” olandır yollu tartışmaların öne çıkartıldığını biliyoruz ve hâlâ sürmektedir. Öyleyse açıklamaya ihtiyaç var.
Örnek olsun, Jön-Türkler de “devrimci”dir ve Sultan’ı anayasa yapmaya zorlamak için dağa çıkarak başlıyorlar. Ancak eylemde son derece şiddetli, felsefede ise büyük bir sığlığı temsil ediyorlar. Jön-Türk çizgisi demokrattır ve yakın tarihimizde THKP ni de aynı çizgide gördüğümüzü söyleyebiliyoruz ve şiddeti devrim yolunda kullanmakla birlikte, yerleşmiş olan teoriden, yani toplumun Kemalist anlayışından kopamamış oldukları artık tartışmaya gerek duyulmadan kabul görmektedir. Bu gün hâlâ aynı programı ısıtmaya çalışarak mirasını devralma kavgası yapanların sözünü ettiği Mustafa Suphi’nin TKP sinin de aynı yerde olduğunu vurgulamama gerek olduğunu sanmıyorum ama gene de hatırlatıyorum.
Demek ki, altmışların kuşağı, şiddetli ve inatçı devrimciler olmuşlar ama büyük ölçüde Kemalist ve demokrat kalmışlardır. Dün “devrimci” ile aynı yerde kan uyuşmazlığı taşımadan bulunabilen “demokrat” markası, artık ve belki Demokrat Partiden itibaren Türkiye’de ve altmışlara gelirken belki de altmışlardan itibaren, dünyanın her yanında, sömürücülerin ve zalimlerin markası olmuştur. Örnek olsun, Barzani’nin partisi de, “Demokrat”tır. Bulanıklık yaratanların iddialarının aksine, gerçek devrimci hareketler ise, “demokrat” ön ekine tenezzül etmemiştir. Etmediğini biliyoruz, görüyoruz. Söz gelimi, bir başka Kürt partisi “işçi” partisi adını, bir diğeri ise “halkın emek” partisi adını, devrimci rengini yansıtmak için uygun görmüştür.
Demek ki, hiçbir demokrat, devrimci değildir.
O nedenle “demokrat” ön eksiz devrimciyi devrimci, sosyalisti sosyalist saymayanların, bir taraftan Kemalizm’e ve Jön-Türk hareketine ve aynı anlama gelmek üzere İttihat ve terakki hareketine vururlarken, diğer taraftan her yere “demokrat” sıvamalarının yaman bir çelişki olduğunu vurgulamış olduğumu bir kez daha hatırlatmak istiyorum. Elbette üzerine alan olmamıştı. Şimdi olur mu bilmiyorum. Ancak bu yaman çelişkinin farkına varmak da devrimci işlerden biridir, hatırlatıyorum.
Diğer yandan bir hatırlatma daha yapmalıyım ki, Paris Komünü yenilgisi ile “komünist” adı itibarını yitirince, şimdi olan da budur, “sosyal-demokrat” sıfatı bulunmuş ve bunun etkisiyle, sosyalist olmayan devrimciler için “devrimci-demokrat” adı uygun görülmüştü. Sonra ve henüz Ekim devrimi gerçekleşmeden, Ünlü Nisan Tezleri ve Lenin’in anlatımı ile sosyal-demokrasinin yanlış olduğunun bilimsel açıklaması yapılmış ve “komünist” sıfatının en uygun olanı olduğu vurgulanmıştır. Gerçi son tahlilde, sosyal-demokrasi sıfatını taşıyan partide, Menşevik ve Bolşevik amalgamının varlığını düşünürsek ve belirleyici olanın Bolşevik kanat olduğunu hatırlarsak, yani Ekim devriminin Bolşevikler adına yazıldığını hatırlarsak, bu sıfatın pek de uygunsuz olmadığını kabul etmek gerekebilir.
Şimdi “devrimci” konuşmamızın her şeye rağmen neden sevindirici olduğunu anlatabildiğime inanarak devam etmek istiyorum.
Ancak bu ifade ettiklerimin ağırlığının, ancak bir; devletin ne olduğu, iki; demokrasinin ne olduğu, üç; ikisi arasındaki ilişkinin ne olduğu konusunda net ve derinlemesine bilgi sahibi olmakla tartılabilir olduğunu da eklemek istiyorum.
Buradan hareketle, bu bilginin,”devlet”in bir zor durumu olduğunun ve “demokrasi”nin bir devlet hali olduğunun kodlarını taşıdığı haberinin, çok önceden verildiğini yani demokrasi varsa öyle ya da böyle olması fark etmez, devletin de var olacağını hatırlatmak istiyorum. Demek ki diktatörlük ile demokrasi aynı kategori içinde olduğunu da hatırlatmış oluyorum. Bu da bir sosyalistin demokratlığı kabul etmesi inançlarından dönmesi demektir, bunu da hatırlatma fırsatı bulduğum için seviniyorum. Ancak reel sosyalizmin demokratizasyon programına saplanmasını hatta bunu, demokratizmi, toplumsal mücadelenin, birbirini izleyen aşamalarından birisi olarak kabul etmiş olmasını ve sonuçta sosyalizm programı olarak uygulamasını üzülerek hatırlatıyorum. Devlet ve demokrasi söz konusu olunca dolayısıyla demokratlığın hâlâ devrimciliğin, sine qua non ön eki olduğu yönlü bulanıklıklar yaşanmaya devam ediliyorsa, hatırlatmaya doymak mümkün olmuyor.
Öyleyse bir parantez açıp biraz daha detaylı hatırlayalım;
Yargı, basın, yasama, yürütme, maliye, jandarma, polis, hepsi halkımıza yönelik olan “zor”un ifadesidir ve devleti anlatıyor. Köylünün, aynı anlama gelmek üzere Kürt coğrafyasındaki Kürt halkının, devlet denilince, vergi tahsildarlarını ve jandarmayı anlaması bundandır.
Zorun ifadesi olan ve devletin varlığının ifadesi olan bu ayrı ayrı güçler, bir toplam olarak ve birbirini çelmeden, devleti yürüten organın yanında ve düz bir hatta ve de emekçi halklara karşı kalınlaşmış bir “zor” olarak dizilmiş ise, bu, devletin diktatörlük halidir ve emekçi halkların canını fena halde yakar, hatta kan bile çıkar. Burada devlet “zor” unun uygulanmasında, doğrudan ve hızlı hareket edilmesi esastır. Yok, eğer, bu güçler, bir yelpaze biçiminde dizilirse, bir birini çelerse, emekçi halkların canını gene yakarlar, yaralarlar ama bağırsaklarını dışarı çıkartacak denli zarar veremezler. İşte bu, devletin demokrasi halidir. Ki burada ise, devletin “zor”unun uygulanmasında yavaşlık hali esastır. Dolayısıyla devletin halka karşı her zaman bir “zor” durumu olduğunu söyleyebiliyoruz. Demokrasinin de bu “zor” durumunun içinde olduğu açıktır.
Demek ki, devrimcinin görevi de ortaya çıkmaktadır, ister aynı hatta dizilmiş halde olsun, ister bir yelpaze misli birbirini çeler halde olsun, bu güçleri tutan elleri kırmak ve bu güçlerin oluşturduğu “zor” durumunu insanlık tarihinden silmek devrimcinin görevidir.
Başka bir ifadeyle aktarmak gerekirse, bu gerçekliği bilmeden, bilince çıkarmadan, neyin devrileceği ve bunun için hangi devrimci işlerin öne konulacağı bilinemez. Dolayısıyla devrimcilik eksikli kalmaya mahkûmdur. Eksikli devrimcilik ise devrim kapısına gidemeden ricat etmeye mahkûmdur.
Parantezi kapatmadan, biraz da Türkiye’de bu dizilişin nasıl olduğuna bir bakalım; Şimdilerde yıkılmış olsa da, isim ve tarif gereği, TC diyoruz ve TC nin, bir tekeller düzeni olduğunu hatırlatıyoruz. Bununla birlikte, yukarıda sözünü ettiğimiz bütün güçlerin tek hat üzerinde ve emekçi halklara karşı, bağırsaklarını dışarı çıkaracak denli konuşlanmış olduğunun da bir gerçeklik olduğunu hatırlatmayı borç biliyoruz.
Demek ki, bu gün 12 Eylül rejiminde devlet durumunun temel rengi diktatörlük tür. Diktatörlük defacto işliyor. Ancak, üstünlüğünü ve halini ilan etmekte zorlanır bir durum sergilemektedir. İç savaş renklerini taşıdığını ve rengini koyulaştırmaya çalıştığını da görebiliyoruz. İç savaşların kahramanları ve hainleri olduğunu ve savaş halinde olduklarını ve ismi olan kahramanların ya zindanda, ya hariciyede, ya da dağda olduklarını, isimsiz olanların ise kahramanlık havasında olmadıklarını, görebiliyoruz. İsmi olan kahramanların alanda kalanlarının ise, çok çok insanlığını koruduklarını bilmek durumundayız. Hainlerin ise isimleri hep öndedir ve hep alandadırlar ki, her türlü içi boş, mücadele yerine kariyerizmi ve oportünizmi seçen, kof kahramanlık peşinde koşan kişi, kurum ve mekanizmaları ifade ettiğini ancak hepsini, hapistekilerin, dışarıdakilerin ve dağdakilerin silip süpüreceğini de, geçmiş deneyimlerle sabit olduğundan hareketle hatırlatıyoruz.
Diğer renkleri, ilerde devam etmeyi umarak, şimdilik geçiyorum.
Ancak bu noktada devrimci işin, bu gerçeklik ışığında, devletin bu hallerine göre, güç biriktirmek ve güçleri aynı hat üzerine dizmek olduğunu eklemek istiyorum.
Demek ki, iç savaş hallerinde, devrimci olmak, hain olmamak demektir ki, devrimci, hain olmamak ve yok olmamak için, büyük bir yüreklilik, ülke ve halk sevgisi ve üstün bir mücadele ahlakı yanında, teorik, politik hüner taşımak ve geliştirmek zorundadır.
Öyleyse, devrimci, kendisiyle düşman merkezler arasında eylemli bilgi oyunları kuran, oynayan ve düşmanın oyunlarını bozandır diyebiliyoruz.
Bu iki merkez arasındaki oyun kurma ve oyun bozma eylemliğinin tam ortasında, eski sol kimlikli ama daha çok sahte renk taşıyan aktörler vardır ki, isim taşıyan ve isimsiz kahramanların mücadelesinin renginin üzerini örtmek üzere, eskiden kalan isimlerini öne çıkartarak alanlara çıkıp, kahraman gömleği giymek isteyen kariyerist, oportünist hainler bunlardır. Hünerleri, tarihte olduğu gibi, yönetici sınıflarla uzlaşma imkânını en üst seviyede kullanma becerisidir. Misyonları, isimli isimsiz kahramanların aklını bozmak, bozamadıklarının telef olmasını bir devrimci iş olarak göstermektir. Devrimci bir renk göremiyoruz. Devrimciye ve devrimci işlere son derece kin güttüklerini biliyoruz. Bu gün sosyalizm alanlarının bozuk olmasının sebebi belki de yalnızca budur.
Demek ki, devrimci işlerden bir tanesi de, sosyalizm alanlarından bu sahtekâr, kariyerist, çift inançlı, oportünist aktörleri defetmektir, bu alanlara yepyeni ve bozulmamış sosyalizm alanları olarak yeniden inşa etmektir. Bu ise, bu sahtekârların sosyalizm alanlarından kesinkes kovmadan mümkün değildir. Öyleyse, günümüzün rengini tahlil edemeden de, devrim yapmak ve bunun için gerekli devrimci işleri öne koymak mümkün olmuyor.
Bu noktada,”devrimci” sıfatı üzerine en güzel ve sevdiğim tanımın, Devrimciyi, “dağlar kadar büyük kayalar üzerindeki kılcal damarlar misli ince yarıklarda açan narin bir dağ çiçeğinin, yaşam ile ölüm arasındaki mikroskobik titreyişlerinden büyük mesajlar alabilen, bu mesajları, güce yüklemede ve güç biriktirmede, biriktirdiği güçleri aynı hat üzerine dizmede kullanabilen “ olarak resmeden tanım olduğunu belirtmek istiyorum.
Buradan hareketle devrimcinin, Türk gericiliği ile Kürt gericiliğinin ittifakını önlemek ve Türk devrimciliği ile Kürt ilericiliğinin ittifakını kurmak için hüner gösterebilen olduğunu söyleyebiliyorum.
Ve bunun arkasından, devrimci iş nedir diye sormak gerektiğini düşünüyorum. Nedir? Diyorum ve tek başına silahlı mücadele olmadığını söyleyebiliyorum. Teorik ve pratik mücadele ve açılımlarla birlikte olmadıkça, silahlı mücadeledeki başarının, ne kadar büyük olursa olsun, geçici olmaya mahkûm olduğunu da söyleyebiliyorum.
Devrimci işin, yalnızca Marxist-Leninist klasikleri okuyup, yutmak olmadığını da söyleyebilirim. Geliştirilmedikçe, Marxist klasiklere bağlılığın, ilk savrulmada, bir tekke çöküntüsüne yol açacağı da geçmiş deneyimlerle sabittir.
Öyleyse, devrimci işin, yukardan itibaren hatırlattıklarım ve vurguladıklarımla birlikte, tekellerin ideolojik, politik hegemonyasında, her cephede ve hegemonyanın en çok bastırdığı yerlerde, en bilimsel ve en tarihsel büyük bir şiddetle, yani barışçıl silahların en şiddetlisi ile hücum etmek, gelecek ortakçı düzene umudu ve insanın insan olarak kalması diriliğini saklı tutmaktır diyebiliyoruz. Bir anlamda, insan olarak kalmayı en yüksek seviyede tutmak da bir devrimci iş olmaktadır. Burada tekellerin ideolojik ve politik hegemonyasına içerilen şiddet, ideolojik saldırı ise, bunun karşısına devrimci iş olarak, entelektüel şiddeti koymak da yerindedir.
Ve Lenin’in, Stolipin gericiliği döneminde, teoriye başat önem vermesinin ders mahiyetinde olduğunun hatırlanması pek uygundur. Entelektüel şiddetin, ateşli silahlardan daha çok şiddetli bir ateşsiz silah olduğunu kabul etme eğiliminde olduğumu belirtmeliyim.
Demek ki, devrimci işi tarif ederken, tekellerin hegemonyasını, her cephede, en büyük şiddetle bertaraf etme eylemini anlatmış oluyoruz. Ancak biraz daha netleştirmek gerekiyor; Tekeller, tekelci medya ve tekellerin ideolojik silahları, en çok insanlarımızın aklını bozmak, belleklerini silmek için çalışıyor. Tarihi, devrimci tarihi ve kahramanları unutturmak istiyor. Hegemonyasını bunun üzerine kuruyor. İsimli veya isimsiz fark etmez, devrimci hareket kahramansız olmaz. Kahramanları ise, ateşli ya da ateşsiz, bütün mermileri ile birlikte, davası için kendisini ortaya koymayı ve saat saat ölüme doğru yolculuğa çıkmasına ve her an ölümün yaklaştığını duymasına karşın, bu inatçı yolculuktan dönmemeyi düstur edinenlerdir.
Bugün tekellerin hegemonyasını yıkmak için teorik ve politik hüner gösterebilen devrimciler en büyük kahramandır.
Tekellerin hegemonyasını ve bu hegemonyayı yıkacak devrimci işi açmak gerekiyor.
Tekellerin hegemonyasının, toplumun aklını bozmak, belleğini geriletmek üzerine kurulduğu ve bunun toplumu bir edilgenlik yanında, illüzyona hapsolma dinamiği içine soktuğu gerçekliğinden hareketle, devrimci olmak, topluma müdahale etmek, tarihin ilerleme çizgisine ters gidişe müdahale etmek ise, devrimci olmanın, edilgenliğe karşı mücadele etmek olduğunu da kabul etmek gerekmektedir.
Öyleyse ilerletiyorum ve tekellerin bu hegemonyasının yönünün, toplumu ortaçağa, tarihin gerisine götürmeyi içerdiğini, edilgen insanın, ortaçağın insanı olduğunu ve başkaldıran insanın ortaçağa yakışmadığını hatırlamanın ilerlemeyi kolaylaştıracağına işaret etmek istiyorum. Bunun merkezinde ise, dine dönme olduğunu, ümmileştirmenin egemen kılınmaya çalışıldığını, dolayısıyla sınıf bilincinin kovulmaya çalışıldığını, hatta sınıfların yok sayıldığını ve mümkünse, işçi sınıfının yok sayıldığını, teknolojiye içerilmiş sermayenin ise, bütün devrimci ve insana dair görevlerin yüklenicisi olduğunu kabul ettirmek olduğunu görmek zor değildir. Buna ek olarak, bilimin kovulması ve yerine hurafelerin konulması, sine qua nondur. Tarihin ilerleme çizgisinden geriye dönüşte, bunlar en gerekli şartlardandır.
Öyleyse bilim alanının genişletilmesi, aydın kıtlığının giderilmesi, yenilerinin çıkartılması, çıkanların devrimci zeminde kalması bu gidişe karşı panzehir olmakta ve devrimci işi bu noktaya oturtmak gerekmektedir.
Ancak, çıkarttığımız aydınlarımızın tutarlı olmaya özen göstermesi gerekmektedir. Burada, hiçbir Marxist-Leninist aydının Yunus Emreci olamayacağını şiddetle vurgulamak istiyorum ki, tekellerin hegemonyasının merkezinde Yunus Emreciliğin önemli bir işlevi olduğunu ve başkaldıran insan yerine, edilgen insana kapı açtığını hatırlamak yerindedir. Mevlanacılık ikinci sıradadır ve Yunus Emre’den daha aydındır ancak, ikisi de idealisttir, ikisi de İslamcıdır ve başkaldıran insanı reddederler.
Demek ki, devrimci iş, tutarlı aydın olmayı ve aydınlanmanın, ortaçağ karanlığına hücumun adı olduğunu hatırlamayı gerektirmektedir.
Bu hatırlatmayı genişletebiliriz ve gerekiyor. Türkiye’nin, aynı coğrafyadaki ve hemen hemen aynı kaderi bekleyen diğer ülkelerle birlikte, ABD-AB emperyalizminin Yenidünya Düzeni gereği projelendirilen BOP-BİP yönünde yeniden biçimlendirilmesinin, bu bütünsel coğrafyadaki halkların ortaçağa sürüklenmesinin, ABD-AB emperyalizminin mecbur olduğu bir çare olduğu, hatta belki de tek çaresi olduğu, uzun zamandır ve belki de Hobson’un emperyalizm anlatımı ile birlikte dillendirilmekte olan bir gerçekliktir. Ve artık bu, son derece geniş tabanlı bir ön kabulle tartışılmaktadır ki, düşünce sistematiğimin aynı yönde çalıştığını, ortaçağ vurgusunu epeydir yaparak göstermiş olduğumu da hatırlatmak istiyorum.
Öyleyse ortaçağı hatırlarken, ortaçağdan çıkışta, aklımıza ilk gelenin,”ifade özgürlüğü” kavramı olması tesadüf sayılmamalıdır ki, ortaçağ olgusu ve kavramı üzerindeki tartışmalar, bu kavramın da tartışılması demektir. Öyleyse “ifade özgürlüğü” kavramı üzerinde biraz durmak gerekiyor.
Bu kavramın, 18inci yüzyılın ortalarında Avrupa’da gelişen felsefi düşünce akımına verilen ad olan aydınlanma çağından miras kaldığı konusunda fikir birliği olduğunu biliyoruz. Bu düşünce, temel olarak, bilimsel gözleme, yaşamın her aşamasında aklı kullanmaya dayanıyordu. Voltaire, Jan Jak Rousseau ve Diderot başta gelen düşünürleridir. Bu çağı, irdelerken, önceleyen iki çağı hatırlamadan olmaz, daha doğrusu, aydınlanma çağının önce gelen Rönesans ve reformasyon çağı üzerinden yükseldiğini hatırlamadan olmaz. İlki 1450-1550 tarih diliminde, ikincisi,1550-1650 tarih diliminde yükselmiş ve arkasından aydınlanma çağı gelmiştir. Eric Hosbawm’ın ifadesiyle aydınlanma çağı ile başlayan ve devamı olan dönem “devrim çağıdır”. Öyleyse, bir parantez açarak, bu hatırlatmanın, aydınlanma çağının, önceleyenlerinin olduğunu ve bir dizi önemli gelişme tarafından izlendiğini ve önceleyenleri ve izleyenleri ile birlikte akıl çağının tarihsel olarak ortaçağdan kopmak olduğunu ve bütün kalıntılarını yok etmek için, insanlığın gelişiminin vazgeçilmez bir halkası olduğunu belirtmek için yapıldığını ifade etmek istiyorum.
İfade özgürlüğüne yapılan vurgu ve hatırlatma bu temeldedir. Ve bu gün ifade özgürlüğü var mıdır sorusuna çok şıklı cevaplar verebiliyoruz. Yoktur diyoruz ama varsa da, diye ekleyerek, bu özgürlüğü kullanabilme yetisinin olmadığı bir zamanda bir kıymeti harbiyesi olmadığının altını çiziyoruz. Ek olarak, en yüksek seviyede ifade özgürlüğüne sahip olunsa bile, temel renk, doğruların üzerinin örtülmesi ve doğruların üzerindeki örtüleri kaldıran ifadelerin yok sayılması iken, bu özgürlük kullanılmış sayılmaz. Bu bir malı satma özgürlüğüne sahip olmanın, bu mal alıcısı olmayan bir mal ise, hiçbir değer ve anlam ifade etmemesi mislidir. İfade özgürlüğü, gerçeklerin üzerinin örtülü kalmasında çıkarı olan egemen sınıfların, kısıtladığı veya yasakladığı bir özgürlüktür. Dolayısıyla, bu ifade özgürlüğüne sahip olunan bir zamanda, bu özgürlük içersinde, ifade edilen gerçeklere alıcı bulmakta zorluk çekiliyorsa, gerçeklere sahip çıkmayan bir dinamik mevcut ise, bu, son tahlilde ifade özgürlüğünün olmaması demektir.
Öyleyse, devrimci işlerden biri de, yani devrimcinin önüne koyması gereken görevlerden biri de, bu duruma son verecek hüneri geliştirmek olmalıdır.
Buradan hareketle şimdi herkes şu soruyu sorup, doğru ve gerçeklikle yüklü bir fotoğrafa ulaşmak üzere, hayal gücünü zorlayarak somut bir cevaba ulaşmayı denemelidir; soruyu şöyle formüle etmek istiyorum ki, daha önce de sorulduğu muhakkaktır; bu günün verili şartları, hangi zamanın rengini vermektedir, başka ifadeyle içinde yaşadığımız an neye benzemektedir?
Elbette bu formüle edilen soru, ilk bakışta saçma ve şaşırtıcı gelebilir. Çünkü Marxist olalım veya olmayalım, büyük çoğunluğumuz, tarihin ilerleme çizgisinde, geri dönüşü olmayan aşamaların olduğu yönündeki materyalist şemaya fikir birliği içersinde bağlı idik. Feodaliteden kapitalizme dönüşen, kapitalizmden sosyalizme ve oradan da komünizme geçilen, bu birbirini izleyen tarihsel evreler şeması, modern insanın düşüncesinin bir parçasını oluşturuyordu. Ancak bu düşünce, sosyalist devletlerin hemen hemen hepsinin kapitalizme geri dönmesi, hatta bazı göstergeler düşünüldüğünde daha da geriye gitmesi ile birlikte, bu düşünce şeması etrafındaki fikir birliğinde çökme yaşanmaya başladı. Bu durum, bütün düşünsel dinamikleri olmasa da, önemli kısmını, yeniden ve daha dikkatli düşünmeye yöneltti.
İşte ortaçağa mı dönüyoruz düşüncesi, bu çerçevede yükselmeye başladı. Şimdi ve genişlemiş olarak, bu noktada olduğumuzu netlikle söyleyebiliyorum. Elbette, telaffuz edilen “ortaçağ”, yeni bir ortaçağdır ve eskisi ile birebir aynı göstergeler taşımamakla beraber, birebir aynı ilkellikte de olmayabilir. Ancak ikisi arasında bazı önemli ve belirleyici paralellikler kurmak mümkündür ve bu paralellikler, formüle ettiğimiz sorunun cevabına ulaşmak açısından hayal gücümüze önemli katkı sağlayacaktır.
İlk olarak, tarihte kalmış ortaçağın büyücülerin ve falcıların en iyi dönemi olduğunu hatırlatmakla, bu gün hangi zamanda yaşadığımızın fotoğrafını verebileceğime inanıyorum. Yani ilk paralellik, bu yöndedir demek istiyorum. Ki, fotoğraftaki bu rengin yeni olmadığını, daha da koyulaşarak bu gün yaşadığımız ana damgasını vurduğunu da eklemek istiyorum. Yani bu rengin, bundan 15 -20 yıl önce bile, dünyanın en gelişmiş, bilimsel olarak en ileri sayılan ülkesinde, ABD den söz ediyorum, bir falcının en zengin sıralamasında 5. sıraya yerleşmiş olmasının üzücü ama bir o kadar da öğretici olduğunu belirtmek istiyorum.
Bu gün ise, bu renk, fotoğrafın tamamını ve en koyu biçimde kaplamakta ve ortaya, 21.Yüzyılın aklı bozulmamış insanının aklının kabul etmediği ve alay konusu yaptığı tabloların çıktığını görebiliyoruz. O kadar öyle ki, evrim teorisine karşı, yaradılış düşüncesinin cepheden saldırısı ve kimi fizik profesörlerinin, bilim adamlarının, yaradılış düşüncesini delillendirmek için kuantum fiziğini öne sürmesi ve hatta ülkemizdeki bir fizik profesörünün daha ileriye giderek, “ Ol Dedi Oldu” sloganı altında, evrim teorisini çürütmek için kitap yazması, medyada çene çalması bir yana, CIA, MOSSAD gibi önemli istihbarat birimlerinin, bu faaliyetleri çerçevesinde “cin” kullanmasından söz edilmesi, çok daha fazla öğretici olmalıdır.
Ancak, dediğim gibi birebir aynı özelliklerin olmadığı görülüyor. Dünkü ortaçağda, büyücüler, falcılar, cadılar yakılarak öldürülürken, şimdi hepsinin zenginliklere gömülmesi mi, daha moderndir, yoksa önceki mi daha moderndir düşünmek gerekiyor. Ama bu gün yaşadığımız ana ortaçağ rengini verdiği gerçeği değişmiyor.
İkinci paralellik ise, ilkinde olduğu gibi, yaşadığımız zamanda da, yani yeni ortaçağda da, tarikatların ve tarikatçıların üstelik de resmileştirilerek öne çıkmış olmasıdır. Dolayısıyla ilk ortaçağda son derece acımasız din savaşlarının sahne aldığını görürken, aynı sahnenin bu gün de kurulmuş olduğunu görmek şaşırtıcı olduğu kadar yine öğretici olmaktadır ki, bu üçüncü paralelliktir.
Dördüncüsü de var, ilk ortaçağdaki insan, her türlü korkunun altında eziliyordu, insanlık korkuyla şekillenmişti. Bu gün ve öteden beri, ortaçağa dönüşün, emperyalizmin çıkışıyla birlikte başladığı dillendirildiğinden beri, ilk ortaçağdaki ile birebir aynı olmasa da, insanlığın hep bir korku içinde şekillenmiş olduğunu biliyoruz. Ancak günümüzdeki insanlığın, ilk ortaçağın korkularına geri döndürülmeye çalışıldığını da görmekteyiz. Yeni ortaçağa sürüklenen insanlığın bütün korkularında öznel bir çabanın izleri olduğunu, insanlığı bu yönde dönüştürmek için uygulanan ideolojik hegemonyaların etkisi olduğunu göz ardı etmemek gerektiğini de biliyoruz.
Emperyalizmin çıkışı ile birlikte korku içinde şekillenmiş İnsanlık, sosyalizmle yüz yüze geldiği andan itibaren, bu kez, Bolşevizm de, Stalinizm de, ateş püskürten ve insan yiyen ejderhalar olarak gösterildi ki, işsizlik “canavarı” nı da aynı yerde saymak yerindedir. Şimdi ise, dozu her gün artan oranda ve kerte kerte, kıyamet ve Deccal korkusu büyütülmeye çalışılmaktadır. Yeni ortaçağın böyle yerleştirildiği aklı ile bakan gözlerden kaçmamaktadır.
Nükleer savaş korkusunun ise, emperyalist ABD-AB ye iki yönlü bir avantaj sağladığını dolayısıyla, bu korkunun üzerine basarak, kendinden başka veya kendisine tehdit unsuru olan ve yahut da, kendisine bağlamayı kafaya koyduğu devletlere “demokrasi” ihraç etmesini kolaylaştırdığını ve ikinci olarak, yine bu korkuyu vitrin yaparak, sol/sosyalist hareketteki ideolojik tetikçilerinin şaşırtma faaliyetlerinde ellerini kuvvetlendirmesinin kolaylaştırıldığını hatırlamak gerekir.
İşte burada devrimci tanımına bir katkı daha yapılabilmektedir ve ortaçağa sürüklendiğimizi bir kenara bıraksak bile, benzerlikler taşıyan renklerinden, ortaçağı anlatan bir akıl dışılık yaşamaya mahkûm edildiğimizin farkında olarak, devrimci işin, bir; aklın hareketini durdurmanın ifadesi olan korkuya soğukkanlı, cesur ve yiğitçe karşı koymak ve korkunun galibiyetine son vererek, aklın galibiyetini sağlamak ve böylece ve iki; akıl dışı olan, akla aykırı olan bir zamanda yaşadığımızın farkında olarak, aklın dinamiklerini egemen kılmak için mücadele etmek olduğunu eklemek istiyorum.
Devrimci tanımını geliştirmek üzere önemli yol kat ettiğimizi düşünerek, buradan, Türkiye’nin başka bir gerçeğine dönmeyi yerinde buluyorum.
Dönmeden önce, yeni ortaçağ renklerini ortaya çıkarmak temelinde, burjuvazinin yükselişi döneminde, insanın temel çizgilerinden birinsin güven olduğunu, şimdi yaşadığımız zamanda ise, temel rengin güvensizlik olduğunu ve rekabetçi kapitalizmde, temel ilkenin liyakat olduğunu, yani verimli iş yapabilme yeteneğinin temel seçim ölçütü olduğunu, fakat şimdi yaşadığımız dünyada temel ölçütün, “biat etmek” ya da ortaçağ ifadesiyle “adamı olmak” olduğunu; bu iki temel rengin, hukuk, ekonomi ve ahlak cephelerinde temel ilke halinde olduğunu; böyle olunca da, insanın çok daha asalak, daha az becerili veya daha çok beceriksiz, duygusuz, güvensiz ve ufuksuz bir yaratığa dönüştüğünü hatırlatmak istiyorum.
Hepsi, insanın kaderinin kendi elinde olmadığını yaymanın ifadesidir. Böylece insanı edilgen hale getirmek kolaylaşmakta ve daha yoğunlukla uygulanabilmektedir.
Öyleyse tekrarında yarar var, edilgenliğe karşı mücadele, devrimcinin en önemli devrimci işlerinden biri olmaktadır.
Ve Türkiye’nin gerçeğine dönüyorum, bu gerçek, belki üzeri en çok örtüldüğü kadar, üzerinden en çok atlanan gerçekliktir diye düşünüyorum; 12 Eylül faşist darbesi ile yerleşen 12 Eylül rejiminin, düzenini zahmetsiz, gürültüsüz, patırtısız, başka ifadeyle demokrasi iluzyonu ile yerleştirmek için, reformlarının en başına aydınların dönüştürülmesini, devşirilmesini koymasıdır. Böyle başlamıştır ve iluzyonu kolaylaştırmıştır. Bunun anlamı “solcu” aydın ve sanatçıları, devlet kapısında toplamaktır.
Devletin özel tiyatrolarına fon ayırması, bu fonların yönetimine eski ve devrimci sıfatı olan sanatçıların getirilmesi; TRT nin denetleme kurullarına yerleştirilmesi; örnek olsun, Türkiye’nin yazarlarının sendikasının Yönetim kurulunun, aklı ve yüreği vurgun yemiş solcuları devşirmekle ünlü Adnan Kahveci ile toplantılar yapması, bu toplamanın yalnızca küçük birer örneğidir.
Burada festivaller ve ödül dağıtma törenleri motive edici ve yolu çizici, dolayısıyla devlet kapısına kapılanmaya kapı açıcı işlev görmüştür.
Böylece,12 Eylül rejimi, tekellerin devleti, altmış ve yetmiş kuşağının sanatçı ve yazarlarının çok büyük bölümünü kendi kapısına çekmeyi, hem de çok kısa sürede başarmıştır. Sanki en baştan bu kapıya kapılanmak yönünde gönüllülük hâkimdir.
Bu çerçevede devrimci hareket iyi bir sınav verememiştir ki, devrimci hareketin var olan örgütsüzlüğü göz önüne alınırsa, en başta vurgulayarak hatırlattığım, Lenin’in “kokuşmuş resmi sosyalizmden geriye kalmış olan dürüst devrimciler”i bir kez daha hatırlıyoruz ve bu eksikliğin günahını yükleneceklerine inanıyoruz. Ve artık, devrimciliğin, devlet kapısına çekilen ve şimdilerde devlet durumu içinde isimleri önde giden kariyerist, oportünist, sahte sol gömlekli aydın ve solcuların kurtarılması için değil, kapitalizme kement atmış olan ve böylece tekellerin emekçi kitleleri kuşatması için tetikçilik yapan bu sahtekârları ve onların kuyruğundan inmemekte kararlı olan ahmak solcuları, sol/sosyalizm alanlarından çıkartmak ve bilim, sanat, edebiyat, felsefe ve politika alanında en özgür tartışma ve en yeniyi arayarak kitleselleşmek için mücadele etmek, sanatın ve yazıcılığın her kolunda, yepyeni değerleri yaratmak için, yepyeni isimleri büyütmek için, büyük bir hoşgörü ile ve devrimci bir yürekle tartışmak ve üretmek olduğunu eklemek gerekiyor.
Yani çözümün sosyalizmde olduğu bilinci ile sosyalizmi cazibesine kavuşturmanın önündeki engelleri, sosyalizm alanlarından kovmak, sosyalizmi cazibesine kavuşturacak yepyeni isimlerin alanlarını genişletmek de, en önemli devrimci iş oluyor.
Böylece devrimci olmak nemenem bir şeydir tartışmasında, önemli oranda ufuk açıcı olarak ve cümlelerimde tasarrufa gitmeden katkı sunduğuma inanıyorum.
Şimdi ,“devrimci” olgusunu kavramlaştırırken, çeşitli renk ve tonlarda soyutlamalar yaparak ortaya koyduğum tanımlamaları, devrimci iş peşinde koşmayı kendine görev edinmiş olanların, ayrı ayrı ele alarak değil, aklına ve mantığına uygun olanı seçerek değil, başka ifadeyle işine geleni devrimci iş sayarak, diğerlerini elinin tersiyle iterek değil ve elbette birbirinden ayırarak değil, bütünsel bir çerçevede, yeri ve zamanı hangisini, yani ayrı ayrı içermek gerekiyorsa ayrı ayrı, ama birbiri ile diyalektik bağını koparmadan; hepsini bir bütün olarak içermek gerekiyorsa, birbirleri arasındaki geçişleri diyalektik bağı içersinde kurarak, tamamını birden önüne koyup, en devrimci adımına dayanak yapmak için devrimci hüner göstermeleri gerektiğini vurgulayarak bitiriyorum.
Fikret Uzun
22 Nisan 2012
10 Nisan 2012 Salı
YENİ ORTAÇAĞ TRENİNDE KOMÜNİST PARTİCİLİK OYNAYAN ÇİFT İNANÇLI ACEMİ ÇAYLAKLARA
YENİ ORTAÇAĞ TRENİNDE KOMÜNİST PARTİCİLİK OYNAYAN ÇİFT İNANÇLI ACEMİ ÇAYLAKLARA
ÜRÜN-TKP ( Toplumcu Kurtuluş Partisi )nin yöneticilerinin, ayaklarının tozuyla, Yeni-12 Eylül rejimine eklemlenme manevraları, iki ihtiyarın yargılanması tiyatrosu önünde orak-çekiçli bayraklarını sallayarak devam etmektedir.
Bir de, bir yüzü arzuhal, diğer yüzü bildiri misli, alelacele 12 Eylül “manifesto”su kaleme almışlar. Emekçi halkımıza ve avlamaya çalıştıkları “komünist”lere armağanlarıdır. Ama daha çok, Osmanik-İslamik-faşist diktatörlüğünü konuşlandırmasını tamamlama çırpınışları içinde olan yeni 12 Eylül rejimine arzuhalleridir. Artık akıl bozmaya devam etmek için, bayrağı Nabi Yağcılardan devraldıklarını görüyoruz.
ÜRÜN-TKP( Toplumcu Kurtuluş Partisi)nin MK sı, bu bildirilerinde, bir taraftan, Merdi Kıptinin marifetini gösterirken kabahatini de açık ettiği misli, öncelikle “darbecilerin yargılanması” talebinden söz ediyorlar ki, 100 yıl önce, burjuvazinin yaramazlıklarını, burjuvazi ile bin bir bağ ile bağlı çar babaya şikâyet etmeyi ve kulaklarını çekmesini talep etmeyi devrimci politika sayan reformistleri hatırlatıyor.
Orak-çekiçli bayraklarını, hem de,12 Eylül faşist darbesi ile yerleştirilen ne kadar kurum varsa daha da pekiştiren, açılan ne kadar dinci-gerici alan varsa sonuna kadar genişleten, 12 Eylül faşist darbesi ve izleyen yönetimlerle bile kotarılamayan sendikasızlaştırma, örgütsüzleştirme, grevsizleştirme, toplusözleşmesizleştirme, sosyal güvencesizleştirme, topraksızlaştırma, geleceksizleştirme, evsizleştirme, işsizleştirme, yoksullaştırma, sömürgeleştirme, ekonomik-demokratik-politik ne kadar hak varsa kökünü kazıma konuşlanmasını tamamlama sancıları çeken yeni 12 Eylül rejiminin, ABD nin BOP eşbaşkanı olduğunu defalarca ilan etmekten mutluluk duyan yönetiminin kurdurduğu Özel Yetkili Mahkemenin önünde ( ki, bir zamanların ünlü “DGM’yi EZDİK, SIRA MESS’te” sloganına konu olan mahkemelerin, “ileri demokratik” versiyonudur, sloganın mucitleri dün TKP nin başında, şimdi ise MESS in kucağındadır.) sallayarak,”demokrasi” geleceğinin mesajlarını vermektedirler. Umutları hâlâ “demokrasi”dedir.
İkinci olarak,”…12 Eylül (ün yargılanması )yıllardır gündemde olan bir taleptir” diye devam ederek ve ardından, “Komünistler, sosyalistler, devrimci-demokratlar, 12 Eylül'ün ilk gününden itibaren darbeyi lanetlemiş, darbecileri hem yurt içinde, hem yurt dışında teşhir etmiştir..” diye ekleyerek, 12 Eylül faşist rejimi ile mücadeleyi, darbecilerin yargılanması talebine, darbeyi lanetlemeye ve darbecileri içerde-dışarda teşhir etmeye indirgemiş olduklarını açık etmiş olmaktadırlar.
Ve herkes bu bildirideki mesajı aynı renk ve tonda algılamıyor. Kimisi bunun tam bir komünist politika olduğu yollu algı içindedir, kimisi ise bunun tam bir reformizm mesajı olduğunun algısı içindedir.
Demek ki, ÜRÜN-TKP( Toplumcu Kurtuluş Partisi)nin politikası, söz konusu olan, algıya göre mesaj vermek ise, başarı ile uygulanmaktadır.
Bu anlamda politika, bir ön kabul yaratılarak öne çıkmış ve bayrağında ve isminde Komünist renk ve motif taşıyan bir partiden gelince, ona gönül vermiş kadrolarda, sempatizanlarda ve işçi sınıfı partisinin eksikliğini yaşayan işçilerde, emekçilerde, aydınlarda, tekellerin kurduğu ideolojik hegemonyanın kıskacında yaşayanlarda, bir mücadele manifestosu gibi algılanabilir.
Ama tekellerin hegemonyasından etkilenmeyen ve tam tersine bu hegemonyayı yıkmak için yetkin bir ideolojik mücadele formasyonu taşıyan, dolayısıyla da politika sanatı konusunda da yetkin olan bilinçli unsurlar, bu mesajların karşı tarafta konum almış olan ve gittikçe daha da güçlenen egemen sınıflara bir zeytin dalı olduğunu hemen anlar. Anlamıştır. Ve elbette karşı tarafta konumlananlar da mesajı iyi anlar. Anlamıştır.
Bu ayrı, bir de işin başka yönü var ki, değinmeden geçemeyeceğim;
Birincisi, bu indirgeme cambazları kendi adlarına konuşamamaktadırlar. İki nedenle; ortada elle tutulur bir politik mücadeleleri olmadığı için bununla üzerini örtmek istemekteler; diğeri ise, bütün sosyalist hareketi, bundan ayırmadıkları devrimci-demokratları ki, belki geçmişin devamı olan sosyalist hareketin bütüne yakın bölümünü utandıracak denli öne çıkanlar ve en şiddetli mücadeleyi verenler ve en şiddetli baskı ve saldırılara maruz kalanlar onlardı, birlikte anarak indirgemelerine ortak etmeye ve indirgemelerinin meşruiyet çeperini genişletmeye çalışmaktadırlar. Nafile çabadır.
Bitmedi, ikincisi var, 12 Eylül rejiminin, her ne kadar kendini, kendi tarif ettiği ve çerçevesini çizdiği biçimde sunsa da, burjuva demokrasisine, bu anlamda, bu çerçevedeki sola da saldırdığını; burjuva demokratik-ekonomik-politik ne kadar kazanım kaldı ise, kökünü kazımaya çalıştığını; dahası, bu kazanımların, sosyalist hareketin barınak ve sığınakları olduğunu unutmuş ve unutturmayı görev edinmiş olduklarının mesajını vermektedirler.
Devam ediyorum, yani ÜRÜN-TKP (Toplumcu Kurtuluş Partisi) yönetiminin ifşaatlarını, merdi kıptiyi hatırlatan politik hünerlerini irdelemeyi sürdürüyorum.
ÜRÜN-TKP( Toplumcu Kurtuluş Patisi ) nin taze MK sı şöyle devam ediyor,“12 Eylül darbesiyle hesaplaşmadan Türkiye'de gerçek anlamda demokrasiden ve özgürlükten bahsetmek mümkün olamaz. Bu insanlık suçunu işleyenlerin darbenin üstünden 32 yıl geçtikten sonra bile olsa yargılanması elbette önemlidir.”
Böyle diyorlar da, sözün nereye gideceğini tartmaz bir halleri olduğu görülüyor. Oysa bu sözlerinin nereye gittiğini anlayacak yetkinlikte (çok şükür!) insanların çıkabileceğini de tartmaları gerekirdi. Öyleyse iki halleri de, içler acısıdır. Bu indirgemeci reformistleri komünist sananlar adına üzülüyorum.
İşte bu sözleri, önceki sözlerini tamamlamaktadır ve benim önceki sözlerine yönelik dediklerimi teyit eder mahiyettedir. Marifet yarışına girdikleri için, marifetlerindeki kabahatlerinin ortalığa saçıldığını görmeleri mümkün olmuyor.
Bu sözlerde, bağımsız bir sınıf partisinin açlığını yaşayanlar açısından bir ağırlık yoktur, belki Kundera’nın tartısından kurtulabilir ama hepsi o kadar. Ancak, karşı tarafta konum alanlar açısından pek bir sevindirici ve rahatlatıcı ağırlıkta olduğu görülmektedir.
Karşı taraftakiler mi? Onlar,12 Eylül faşist darbesinin bütün renklerini muhafaza ederek, yani devamlılığı koruyarak, 12 Eylül faşist rejimini sürdüren dinamiklerdir. Yazık, henüz tam olarak eski rejimi yıkıp, yenisini kuramadan, kendi çocuklarını, 90 yaşını aşmış ihtiyarları demek istiyorum, yemek zorunda kalmışlardır. “paşam bizi affet” dediklerini duyar gibiyim.
Bu dinamiklerin faaliyetlerinin, sadece beş generalin ve onlar sahneden çekilene kadarki dinamiklerle sınırlı olarak çarşaf çarşaf çetele edildiğini biliyoruz.
Ama bu devamlılığı su yüzüne çıkaracak, bu devamlılıkta,12 Eylül darbesi ile birlikte boy gösterip devam eden ve sonrasında yeniden yaratılıp, büyütülen ve de bu güne, burnumuzun dibine kadar ilerletilerek, güçlendirilen dinamiklerden söz eden çeteleleri göremiyoruz. ÜRÜN-TKP sinde de göremiyoruz. Göremeyiz de.
Ama daha önemlisi, ÜRÜN-TKP (Toplumcu Kurtuluş Partisi) yönetimi, 12 Eylül darbesinin sınıfsal anlamı ile hiç ilgilenmediklerini görüyoruz. Ki bu, bütün darbeleri bir ve aynı tutan Nabi Yağcı’larla aynı yerden bakıyor olmak demektir. Bu da, her ne kadar, programlarında adını ve sonrasındaki reformlarını dile getirseler de, 27 Mayıs ihtilâli ile 12 Eylül faşist darbesini aynı yere koymaları demektir.
Bu da haliyle 12 Eylül faşist darbesinin, 24 Ocak ekonomik kararları olarak anılan acı reçetenin, emekçi kitlelere, özellikle de işçi sınıfına, zora dayalı olarak yutturulması ihtiyacının bir sonucu olduğu gerçeğinin, hem de 24 Ocak kararlarının hâlâ uygulamada olduğunu programlarına yansıtmış olmalarına rağmen, üzerinden atlamalarını zorunlu kılıyor.
24 Ocak ekonomik kararları olarak anılan ve babası Özal olan acı reçete, demokratik koşullarda uygulanamayacağı için, demokrasinin rafa kaldırılması ve bunun için de 12 Eylüle gereksinim duyulması söz konusu idi ki, bu darbenin hazırlığının 24 Ocak kararlarından da önce başladığını biliyoruz.
Diğer yandan bu açılım, sadece Türkiye’nin değil, tüm kapitalist dünyanın, en başında ABD nin hegemonyasının varlığını sürdürdüğü emperyalist kapitalizmin açılımı idi.
Ulus-devlet yapısının çözülmesi, dünyanın bir şirket dinamiğinde yönetilmesine yönelik bir açılımdı ki, ünlü Liberalizm üzerine çokomel misli ekonomik ağırlıklı laboratuar teorileri kaplandı, Neo-Liberalizm olarak bütün dünyaya yedirilmeye başlandı.
Diğer yandan bu açılım, sadece Türkiye’nin değil, tüm kapitalist dünyanın, en başında ABD nin hegemonyasının varlığını sürdürdüğü emperyalist kapitalizmin açılımı idi.
Ulus-devlet yapısının çözülmesi, dünyanın bir şirket dinamiğinde yönetilmesine yönelik bir açılımdı ki, ünlü Liberalizm üzerine çokomel misli ekonomik ağırlıklı laboratuar teorileri kaplandı, Neo-Liberalizm olarak bütün dünyaya yedirilmeye başlandı.
Demek ki, büyük resimde gördüklerimiz 12 Eylül faşist darbesine kadar, son derece şiddetli ve yenişememe durumunun renklerini veren ve 12 Eylül faşist darbesi ile birlikte burjuvazinin lehine sonuçlanan bir sınıf mücadelesidir.
Bu gerçeklikten uzaklaşırsak ki ÜRÜN-TKP(Toplumcu Kurtuluş Partisi), yakın görünmekle birlikte, çok uzaktır, yerinde ve daha da yerleşmiş, kök salmış olarak duran 12 Eylül rejiminde kalarak, 12 Eylülü yargılama hayalleri kurup, demokrasi geleceği masalına inanmak mümkün olabilir.
İşte ÜRÜN-TKP( Toplumcu Kurtuluş Partisi)nin yaptığı tam da budur; iki ihtiyar generalin yargılanması tiyatrosundan,12 Eylülün yargılanıyor olduğu veya müdahil olunursa bunun mümkün olacağı ve böylece demokrasinin geleceği yanılsamasını gerçek imiş gibi algılatmak.
Bu ise, Evrenin yargılanması üzerinden 12 Eylül yargılanıyor illüzyonuun yaratılması, yeni 12 Eylül dinci-feodal-faşist rejiminin konuşlanmasının tamamlanmasına yönelik bütün kapıları açacak tuzaklardan sadece birisidir ve tarihsel bir acıklı-güldürüdür diye düşünmek yerindedir.
Hükümet eden dinamiğin, her gün olmasa da, sık sık, ABD’nin BOP projesinin “eşbaşkanı” olduğunu ve buradan hareketle Diyarbakır’ın bir yıldız olabileceğini tekrarladığını bildiğimizi tekraren hatırlatarak, bu gün hangi rejimin içinde olduğumuzun resmini çizmeye çalışalım.
Dün hükümet edenlerce MGK na sabah akşam vurulurken, bu gün aynı hükümet edenlerin MGK nın başına geçtiğini biliyoruz. Keza, bütün günahların müsebbibi olarak anılan TSK ile artık aralarından fazla su sızmadığını da görüyoruz.
Diğer yandan YÖK de aynı durumdadır ve kaldıracakları vaatlerini çoktan unutup, YÖK’ü daha da geriye götürdüklerini görüyoruz.
Zindan hareketliliği ise,12 Eylül günlerini aratmamaktadır, bu da görülüyor.
DGM lerin yerini, ÖYM ler almıştır, bunu da görmeyen göz kalmamıştır.
Oligarşiyi, plütokrasi yapmak için emekçi halkımızı kırbaçlı köleye döndürmelerine ramak kaldığını da görüyoruz.
Yani artık işçiler, emekçiler, sendikasız, grevsiz, toplusözleşmesiz, sosyal güvenliksiz, sağlıksız, işsiz, güçsüz, topraksız, susuz, havasız, hafızasız ve kimliksiz, dolayısıyla koklaşarak anlaşan, cemaatlere, etnik dinamiklere pay edilmiş edilgen topluluklar haline dönüştürülmenin eşiğindedir, bunu da görüyoruz.
Daha önemlisi ve ÜRÜN-TKP( Toplumcu Kurtuluş Partisi) nin MK sinin de farkında olduğuna inandığımız, dün, yani 12 Eylül faşist darbesi ile kışla dinamiğinde faaliyete sokulan fabrikaların, artık dinci akımların sarmalında faaliyet haline sokulduğu, dolayısıyla sınıf bilincinin fabrikalardan kovulup, tanrı ve cehennem korkusunun sokulduğu gerçeğinin farkında olup, ÜRÜN-TKP( Toplumcu Kurtuluş Partisi) nin MK sının, bir görevinin de bunun üzerini örtmek olduğunu ve kendini buna göre sunmaya çalıştığını da görüyoruz.
Yer altı ve üstü zenginliklerimizin ise, apaçık ve göğüsler gerile gerile, işçilerin vatanı yoktur süslemeleri ile ve 12 Eylül rejiminin güvencesinde, Marx’ın işaret ettiği primitif akümülasyonu hatırlatırcasına el değiştirdiğini görmemek için kör olmak gerekmektedir.
Şimdilik hükümetin başkanının, gelecekteki müstakbel devlet başkanının, sınırsız yetkilerle donatıldığının, donatılmaya devam edildiğinin, yasama ve yargı organlarının yürütmenin vesayetine sokulduğunun da farkındayız.
YÖK ve MGK gibi, 12 Eylül faşist darbesinin oluşturup, yerleştirdiği kurumlardan olan HSYK (Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu) nın, 12 Eylül faşist rejiminin en tam istediği kıvama getirildiğini de görüyoruz.
ABD üslerine yenilerinin eklendiğini, NATO’nun emir komuta zincirinin devam ettiğini, BOP un eşbaşkanlığında ABD’ye kanka olduğumuzu, bunu kanıtlamak için Ortadoğuda kestaneleri almaya aday olduğumuzu göstermeye çalıştığımızı da görüyoruz.
ABD-CIA nın ve NATO nun bünyesinde büyütülen, tümüyle anti-komünizm perspektifli, bünyesinde bu gün hükümdar olmanın hayallerini büyüten tarikat elemanlarının komünizmle mücadele dinamikleri kurduğu, Gladyo-kontrgerillanın sadece ve sadece Türkiye’de açığa çıkarılmadığını, açığa çıkarılıyor görüntüsü ile daha çok kapatıldığını ve kapatıldıkça güçlendirildiğini de biliyor, görüyoruz.
Büyük Ortadoğu Projesinin bir büyütme, birçok küçültme demek olduğunu, büyütmenin Kürtler üzerinden İsrail’e, küçültmenin “demokrasi”, “insan hakları” ve “kozmopolitizm” üzerinden yerleşik ulus-devletlere uygulandığını artık saklama gereği duymadıklarını da görüyoruz.
Bununla birlikte, İslamik-Osmanik bir faşist rejimin ön hazırlıklarının tamamlandığını ve dolayısıyla eski rejimin, yani TC nin yenildiğinin müjdesinin verildiğini de görüyoruz.
Dahası, Mc Carthyciliğin başka bir biçimde hortlatıldığını da biliyor, görüyoruz.
Daha da dahası, ülkemizin yönetiminin ve insanlarımızın ve elbette geleceğinin, 12 Eylül Faşist darbesi ile başlayan ve “irtica ile mücadele” diye diye süren bir ideolojik –politik saldırı ile Kemalist ve laik görünümlü TC nin yönetimindeki yüksek kadrolar eliyle dinci akımların eline teslim edildiğini de biliyor görüyoruz.
Bunun, 27 Mayıs anayasası ile sağlanan, sosyalist hareketin sığınak ve barınakları olan bütün demokratik kazanımlara saldırı olduğunu, buradan hareketle aydınlanmaya hücum olduğunu, ABD-AB emperyalizminin Yeni Dünya Düzeni kurma çabaları ile uyumlu olduğunu da görüyor, anlıyoruz.
12 Eylül faşist darbesinden itibaren ve hâlâ, darbe öncesinde elde ettiği sol gömlekleri ile kendisini sol olarak kolayca pazarlayan sahtekârların politik marifetleri ile ve ne tesadüftür ki, ÜRÜN-TKP nin de aynı yolda olmaktan gurur duyduğunun işaretlerini görmekteyiz, dini akımlara özgürlük teranesi ile dini akımların hegemonyasının daha da güçlendirildiğini de biliyor görüyoruz.
Ve hepsinin, daha fazla “demokrasi”, daha fazla “özgürlük” teraneleri ile kotarıldığını da biliyoruz.
Peki, hepsini biliyor, görüyoruz ve de bu gördüklerimizle fotoğrafın bütünü ortaya çıkıyorsa, dolayısıyla bu fotoğraf, 12 Eylül faşist rejiminden çıkmadığımızın resmini veriyorsa, 12 Eylül’ün yargılanamayacağını; ortada traji-komik bir tiyatral yargılama sahnesi olduğunu; böylece 12 Eylül faşist rejiminin varmak istediği son noktaya varmasının kolaylaştırılmaya çalışıldığını neden göremiyoruz?
Sorunun cevabının, ÜRÜN-TKP (Toplumcu Kurtuluş Partisi) nin bir yüzü bildiri, diğer yüzü arzuhal çağrıştıran ifşaatlarındadır ve bunu göstermeye devam ediyorum.
ÜRÜN-TKP (Toplumcu Kurtuluş Partisi) vaazında, “12 Eylül darbesi, Amerikan emperyalizminin ve işbirlikçi kapitalist banka, sanayi, ticaret, toprak tekellerinin ve onların uzantısı asker-sivil militarist çevrelerin işçi sınıfımıza, emekçi halklarımıza yönelik kanlı saldırısı idi. “ diyor.
“İdi”, “geldi-geçti”, öyle mi? Bu vaazda da, şu meşhur merdi kıptinin marifetlerini görmüyor muyuz?
Evet,12 Eylül faşist saldırısında, içerdeki egemen dinamikle birlikte, ABD emperyalizminin varlığını biz de biliyoruz. Bu bir sır değil ve bunu gözler önüne sermekte de bir maharet yok. Ama maharet, bu saldırının gelip-geçtiğini algılatmada yatmaktadır. Egemenlerin istediği tam da budur.
Oysa saldırı gelip geçmedi, tam tersine daha sert ve daha sinsi ve de 12 Eylül faşist rejimini daha da kökleştirerek, daha da geriye götürerek, daha da kanlı olmaya hazırlayarak, ABD nin hegemonyasını daha da pekiştirerek sürüyor. Şimdi, 12 Eylül faşist rejiminin son yöneticilerinin, eski rejimi yıktıklarının, hayalini kurdukları rejime yaklaştıklarının sevincini taşıyan haleti ruhiye içinde olduklarını görüyoruz. Zil takıp oynamamak için zor sabreden bir halleri var.
ÜRÜN-TKP( Toplumcu Kurtuluş Partisi)ci bayların, bu gerçeği tersyüz eden bir algı yaratırken utanmadıkları bellidir. Utansalardı, bir taraftan bir tarikatın en politik yayın organı olan AKSİYON üzerinden, başa güreşen ve 12 Eylül faşist rejiminin büyüttüğü bir dinci akıma mesaj gönderirken, aynı anda ve buna uyumlu olarak, politik çizgisine dinci akımlara özgürlük yaklaşımını yerleştirmeyi ve bunu Marxizm-Leninizm adına, daha doğrusu Leninist parti anlayışı adına yapmayı politik hüner sayarken, diğer taraftan “zorunlu din dersinin dayatılması”nı,” Türk-İslam-NATO Sentezi'yle bağımsızlığın, demokrasinin, laikliğin canına okunması”nı, “neoliberalizmin benimsenmesi ve özelleştirme vurgununun başlatılması”nı lanetlemeye cesaret edemezlerdi.
Ancak bunu garip bulmuyoruz, bunun bir çift inançlılık geleneği olduğunu biliyoruz ki, “ÜRÜN” cülerin bunun işaretlerini verdiklerini, çok önce, TKP nin kuruluş veya kurucularının ölüm yıldönümünde, Ertuğrul Kürkçü’yü ve Soros fonlarından nasibini almış başka bir STK uzmanı bayanı vitrine koyduklarında ortaya koymuş, yollarının Nabi Yağcıların yolu olduğunu ilan etmiştim ve gerçekten komünist öz taşıyan kadroları uyarmıştım. Şimdi bu çift inançlılık dinamiğinin ÜRÜN-TKP (Toplumcu Kurtuluş Partisi) de kendini gösterdiğini netlikle görüyorum ve üzülüyorum.
Evet, politik hüner var, politik hüner var. Çift inançlılık varsa, politik hünerin de iki yüzü olması gayet anlaşılır olmaktadır. ÜRÜN-TKP ( Toplumcu Kurtuluş Partisi) yönetimi, vaazları ile bunu çok net olarak göstermektedir.
Hele şu “12 Eylül'ü yargılamak, onun karanlığında boy vermiş olan gerici, faşist çevrelerin işi değildir.” Yollu vaazları, tam bir acemi demagog ürünüdür. Bu kadar sinsi ama bir o kadar da acemice çarpıtma olamaz.
Peki, neyi örtüyorlar, neyi öne çıkarıyorlar? İrdeleyelim.
“12 Eylülün karanlığında boy vermiş, gerici faşist çevreler”den söz ederek, hem yargılama tiyatrosu ile12 Eylülün yargılandığı algısını yaratmaya çalışmak ve hem de bu işi onlara bırakmayalım diyerek, sol/sosyalist çevrelere “mihmandarlık” gösterisi yapmak, böylece de ayaklarının tozuyla kavgaya tutuştukları TKP den daha çok liderliğe aday olduklarını kanıtlamaya çalışmak, oldukça kurnazca ama rejim tarihin gerisine götürülürken, buna uyum sağlamaya çalışanların da bundan payını almaları gayet normal, dolayısıyla kurnazlıklarının “köylü kurnazlığı” mertebesinde olduğunu görmek de normal. Geçmişin tarikat sosyalistlerini hatırlattıkları çok belli olmaktadır.
ÜRÜN-TKP ( Toplumcu Kurtuluş Partisi), burada durmuyor, “12 Eylül rejiminden nemalananlar, 12 Eylül'ü gerçek anlamda yargılayamazlar. 12 Eylül rejiminin yeni efendileri olarak emperyalizmin ve işbirlikçi oligarşinin sömürü ve zulmünü devam ettirenler, 12 Eylül'ün bütün kurumlarını sürdürenler, daha düne kadar Kenan Evren'i köşklerde ağırlayanlar, ona ‘paşam’ diye hitap edenler, … 12 Eylül'ü yargılayamazlar.” Diyor.
Ama şunu diyemiyor, 12 Eylül’ü, aynı12 Eylül’ün yerleştirdiği 12 Eylül rejimini sürdüren ve daha katmerleştirerek yerleştirenler yargılamaz, yargılayamaz. Ve zaten yargılanan, 12 Eylül değildir, hatta ortada bir yargılama bile yoktur, iki ihtiyar generalin avukatının ifadesiyle, bu yargılama “yok hükmündedir”.
Bu yargılama tiyatrosu ile cezai ehliyetleri bile olmayan, neredeyse çişini bile tutamayacak kadar ihtiyarlamış darbecilerin, tam da ÜRÜN-TKP (Toplumcu Kurtuluş Partisi)nin dediği gibi, daha düne kadar en yüksek seviyede ağırlanan Kenan Evren’in ve beraberindekinin, “affedin paşam! Her şey 12 Eylül rejiminin selameti için, her şey bıraktığınız yerden devam edenleri tamamlamak için” denilerek oynanan yargılama tiyatrosunda son bir rol daha almaları istenmektedir, hepsi bu.
Sonrası ki, şimdiden sinyalleri verilmeye başlandı, “12 Eylül’ü de yargıladık, artık anayasasından tümüyle kurtulmalıyız.” “ Haydi, halkımız, yeni İslami-Osmanik-faşist 12 Eylül rejiminin selameti için, el ele, kol kola, halaylar eşliğinde, Amerikan emperyalizminin ve işbirlikçileri, bir ayağı ile Nevruz ateşinden atlayan, öteki ayağı ile besmele çekerek şıhların ayağını öpen plütokratların sömürüsünü ve zulmünü daha da pekiştirmek için, şükür duaları eşliğinde, ‘ileri demokrasi’ ayinine” fermanları okuyan, tellallar, günün her saatinde ve her fırsatta kulaklarımızı tırmalamaktadırlar.
Ya, “…, 4+4+4 gibi gerici, kapitalist eğitim programlarını uygulamaya sokanlar” a ne buyrulur? Bunlar, 12 Eylül’ü yargılayamazlarmış.
Kim bunlar? Hükümet edenler, BOP eşbaşkanlığını yürütenler, eski rejimi yıktıklarını, yeni rejime ramak kaldığını müjdeleyenler, darbeyi, darbecileri yargılamak için ÖYM leri ve özel zindanları inşa edenler, istediklerini bu mahkemelerde yargılanmaktan vareste tutanlar, Suriye için savaş tamtamları çaldıranlar, NATO emrine Afganistan’da düzeni sağlamak için, ünlü CIA şeflerinin ifadesiyle, en ucuz askeri gücü verenlerdir (ki verdikleri etten kemiktendir ve “Rambo” yeteneğinde değildir, keza bir helikopter faciası ölümlerini getirebilmektedir).
Ve bu yargılama tiyatrosunda müdahil olacaklarını ilan etmişlerdir. Böylece ekip tamamlanıyor, dünün ve dünden kalan ne kadar komünizmle mücadele dinamiği ve buna solun içinden su taşıyan aktörleri varsa hepsi, dolayısıyla kimi “hoş geldiniz paşalar”, kimisi, “siz merak buyurmayın paşalar” ve bir diğeri, “bu kadar yetmez daha çok başımızda kalın paşalar” diyerek bir “demokrasi” ayininden, başka “demokrasi” ayinine koşan, sanat festivalleri ile edebiyat şölenleri ile 12 Eylül paşalarının medarı iftiharı olmak için bir adım öne çıkacakları belirleyen, çift inançlı stepneler dâhil, bütün dinamikler, bu traji-komik yargılama tiyatrosunda kendine uygun rolü ile yerini almış oluyor.
Bence ÜRÜN-TKP ( Toplumsal Kurtuluş Partisi)ciler, bu ifadeleri ile bu toprakların ihtiyacı olan komünist partisine açlık içinde olanlar dâhil, olan biteni edilgen bir şekilde izleyen emekçi halkımızın bile zekâsına hakaret etme cüreti içindedirler ama kimseyi kandıramadıklarının farkında oldukları da ortadadır.
Bu doğrudur ama ayrıdır. Benim asıl üzerinde durmak istediğim, bu ifadeye içerilen köylü kurnazlığıdır.
Demek 4x4x4 “gerici-kapitalist” eğitim programı oluyor. Ne güzel, bunda İslamik-Osmanik bir renk görmüyorlar. ÜRÜN-TKP( Toplumcu Kurtuluş Partisi)nin, İslamik-Osmanik rengin üzerinden atlaması tesadüf değil. Daha dün AKSİYON’a “hazırız hoca efendi” yollu mülakat verenler, elbette bu programı da “gerici-kapitalist” renk ile tanımlayarak, yeni rejimin doludizgin İslamik- Osmanik renk aldığının üzerini örtmekte tereddüt etmeyeceklerdir.
Öyle ya! “12 Eylülün Yargılanması”nın bile önünü açan, bütün darbecileri ve işbirlikçilerini, teşebbüs aşamasında ve hem de tamamen tarafsız kalarak, zindana atan, Kemalizm’le, 27 Mayısla bile hesaplaşan, 27 Mayıs ile kazanılanlardan kalanların “ileri demokrasi” adına kökünü kazıyan, yerine İmam Hatip okulları için ve İmamların politika yapmaları için “en demokratik” haklar getiren; kızlarımızın kuran okuma özgürlüğünü erken yaşa alarak ilelebet garantileyen, kapanma özgürlüklerini garanti altına alan, aydınlanmacı despotluğu geldiğine geleceğine pişman eden, rasyonalizmin adını bile unutturan, Hilafetin kaldırılmasının, Lozan’ın rövanşını alan, kurtuluş savaşının emperyalistlere teslim edilmesini sağlayan, Osmanlı hanedanının aklanmasını sağlayan, Saidi Nursi sempozyumları ile gericilikte sınır tanımayacaklarını ilan eden bir rejimi yönetenler, elbette kendine uygun “komünist” renk taşıyan dinamikleri de tespit ve tasnif yoluna gideceklerdir.
Halil Berktay’ların, Belgelerin ve aynı familyadan bütün sahte sol gömlekli aktörlerin, sosyalizme dinsel renk katmaya çalışmaları boşuna değildir. Nabi Yağcılar’ın ise, çok önceden, ZAMAN üzerinden “biz hazırız hoca efendi” selamı verdiklerini hepimiz biliyoruz. Garaudy bile bunların yanında zemzem suyu ile yıkanmıştır demek yerindedir, diyorum.
ÜRÜN-TKP(Toplumcu Kurtuluş Partisi) ciler, epey beklediler, ama erken telaş ettiler ve onlar da sıraya girerek,”biz de hazırız hoca efendi” demektedirler. Her taraflarından çift inançlılık akmaktadır. Görüyoruz.
Görmeyenlere gösteriyoruz.
Ancak oyun devam ediyor, bu sevinci, 4x4x4 sevincini, kolay yedirmeyecekleri görülüyor. Sevinç sevinçtir, henüz orta yerde duruyor ve oyunda bir taş oluyor. Bu sevincin nemalarını kime yedirecekler göreceğiz.
ÜRÜN-TKP ( Toplumcu Kurtuluş Partisi)nin, “ O yüzden, 12 Eylül davasını AKP'nin insafına bırakmamak, mahkemeyi kendi oyun sahasına çevirmesine izin vermemek gerekir,” yollu Vaazından, oynanan yargılama tiyatrosunun farkında olduğunu gizlemediğini de anlıyoruz.
Ancak, bu tiyatronun, daha o zamandan ağlama ayinleri ile ortaya konan tiyatroların icracısı olan AKP nin referandumunun ürünü olduğunu ve AKP nin insafı ile bir ilgisi olmadığını, aksine insafsızlıkta sınır tanınmadığının göstergesi olduğunu ve 12 Eylül yargılaması olmadığını, bu yönden en ufak bir mantıksal işaretin bile olmadığını gizlemeye çalıştıklarını da net olarak görüyoruz.
Ve elbette ve de ne acıdır ki, birçok insanın, safça ama bir ihtiyaca duyduğu susuzluğun yarattığı fetişe esir düşerek göremedikleri, komünist renk taşıdığına inandıkları “ÜRÜN-TKP( Toplumcu Kurtuluş partisi)nin, asıl gizlediği, bu şartlarda,12 Eylül ile12 Eylül rejimi ile hesaplaşmanın ve sonucunda mahkûm etmenin, ancak ve ancak bir toplumsal devrimle mümkün olacağı gerçeğidir.
Daha önce de ifade ettim, tekrarında yarar görüyorum;
Demek ki, Evren’in yargılanması yeni 12 Eylül dinci-feodal-faşist rejiminin konuşlanmasının tamamlanmasına yönelik bütün kapıları açacak tuzaklardan sadece birisidir ve tarihi bir acıklı-güldürüdür diye düşünmek yerindedir.
Ancak, hâlâ Baböf’te olduğumuz fark edilmeden ve 1793 anayasasını yücelterek, onu halkın elinden almak isteyenleri suçlayan ve “Halk ezilince, başkaldırmaya hak kazanır “ diyen Baböf hatırlanmadan, dahası, halk bir yana, toplumun en akıllı geçinen insanları olarak bu haktan bihaber olunurken, düşünmek fiilinin mazide kaldığını düşünmek de yerindedir.
En çok da, en düşünceli sanılanların bu acıklı güldürüye kuyruk olduğunu görmek tuhaf olsa gerek.
Bir tarafta Baböf’ü yargılayan bir tiyatral sahne, diğer tarafta Baböf’leri yargılayanları yargılayan bir tiyatral sahne, ikisinin de yönetmeni aynı, ortada ve oyuna katılan “Kahrolsun Baböf’ler, yargılansın Baböfleri yargılayanlar!” diye ayin yapan çokbilmiş sahtekârlar.
Bu bilmecenin içinden çıkamayanlara aydın denir mi, akıl taşıyor denir mi, solcu denir mi, ya sosyalist, sosyalist denir mi, hele komünist, o da denir mi?
Denmez! Komünistsiz “komünist parti”lerinin, “komünist” etiketli aktörleri, denmez ama bilmelisiniz ki, o hakka ve güce sahip olduğunu görmemesi için bin dereden su getiren sizin gibi sahtekârlara rağmen, halk bu hakka sahip olduğunun ve yeri geldiğinde, özellikle de sizin gibi sahtekârların attığı sis bombalarının etkisi dağıldığında, bu hakkı hakkıyla kullanacaklarının bilinciyle büyütüyorlar, yüreklerindeki öfkeyi.
Bu sahte sol gömlekli aktörlerin kuyruğunda kendinden geçenler, ya siz! Bu öfkeden size de pay olduğunu biliyor musunuz? Biraz tarih bilginiz varsa bildiğinizi umuyorum ancak bildiklerinizi de, düşünmeyi de unutmuş bir halde olduğunuzu görüyor ve üzülüyorum.
Ancak, hâlâ Baböf’te olduğumuz fark edilmeden ve 1793 anayasasını yücelterek, onu halkın elinden almak isteyenleri suçlayan ve “Halk ezilince, başkaldırmaya hak kazanır “ diyen Baböf hatırlanmadan, dahası, halk bir yana, toplumun en akıllı geçinen insanları olarak bu haktan bihaber olunurken, düşünmek fiilinin mazide kaldığını düşünmek de yerindedir.
En çok da, en düşünceli sanılanların bu acıklı güldürüye kuyruk olduğunu görmek tuhaf olsa gerek.
Bir tarafta Baböf’ü yargılayan bir tiyatral sahne, diğer tarafta Baböf’leri yargılayanları yargılayan bir tiyatral sahne, ikisinin de yönetmeni aynı, ortada ve oyuna katılan “Kahrolsun Baböf’ler, yargılansın Baböfleri yargılayanlar!” diye ayin yapan çokbilmiş sahtekârlar.
Bu bilmecenin içinden çıkamayanlara aydın denir mi, akıl taşıyor denir mi, solcu denir mi, ya sosyalist, sosyalist denir mi, hele komünist, o da denir mi?
Denmez! Komünistsiz “komünist parti”lerinin, “komünist” etiketli aktörleri, denmez ama bilmelisiniz ki, o hakka ve güce sahip olduğunu görmemesi için bin dereden su getiren sizin gibi sahtekârlara rağmen, halk bu hakka sahip olduğunun ve yeri geldiğinde, özellikle de sizin gibi sahtekârların attığı sis bombalarının etkisi dağıldığında, bu hakkı hakkıyla kullanacaklarının bilinciyle büyütüyorlar, yüreklerindeki öfkeyi.
Bu sahte sol gömlekli aktörlerin kuyruğunda kendinden geçenler, ya siz! Bu öfkeden size de pay olduğunu biliyor musunuz? Biraz tarih bilginiz varsa bildiğinizi umuyorum ancak bildiklerinizi de, düşünmeyi de unutmuş bir halde olduğunuzu görüyor ve üzülüyorum.
Böylece ekleyip hatırlatmış oluyorum ki, oynanan bu acıklı-güldürüye, önünde renkli bayraklar sallayarak konu mankeni olmanın, komünistlikle, solculukla, devrimcilikle ilgisi yoktur. Amerikan emperyalizmine, tekellere,12 Eylül rejimine karşı toplumsal muhalefeti harekete geçirmesi de mümkün değildir. Aksine,12 Eylül faşist rejimin yeni versiyonunun konuşlanmasını tamamlamasına yardım etmek üzere, bu tiyatral yargılamada, en hafifinden figüran olmaktır ama asıl olarak, bir taraftan bu yargılamanın bir oyun olduğunu söyleyip, diğer taraftan bu oyunun kapısında bayrak sallamak, bilinçli bir şekilde bu oyunu desteklemek demektir, bu oyuna sol renk vermek demektir.
Dolayısıyla, toplumsal muhalefeti hareketlendirmeye değil, toplumsal muhalefeti, bu oyunu kuranların kuyruğuna takmaya, yani Osmanik-İslamik-faşist ortaçağ düzenine geçişin son çivisini çakmada veya çıkartmada, 12 Eylül rejimini layıkıyla sürdürenlere ve Amerikan emperyalizminin bölgedeki emellerini gerçekleştirmesinde koltuk değneği olmaya yarar.
Bunun aksini, hangi cümlelerle ve gerekçelerle kanıtlamaya çalışırsanız çalışın, tarihin sayfalarına mahkûm edilerek kaydedilen, eninde sonunda burjuvaziye hizmet etmiş olanların suretinde kalmaktan kurtulamayacaksınız. Gerçek suretiniz budur demek istiyorum.
Bu II. Enternasyonal zihniyetinin hortlatılmasından başka bir şey değildir. Örnek olsun, gerekçeleriniz ve vaazlarınız, tıpkı, genel grevden kaçmak için, “eğer genel grev başlatacak güçte isek, devrim de yapabiliriz; eğer o kadar güçlüysek, genel greve gereksinimiz kalmaz; yok o kadar güçlü değilsek, genel grev başlatamayacağımız için bunu konuşmak bile saçmalıktır” diyerek saçmalayan II. Enternasyonalci Alman partisinin liderinin vaazı gibidir. Haliyle, bu günkü koşullarda vaazlarınız çok geridir. Mantıktan da uzaktır. Kimseyi kandıramıyor.
İsim üzerinden fırtına koparmanız ise, tam bir acz içinde olduğunuzun göstergesidir.
Fikret Uzun
10 Nisan 2012
8 Mart 2012 Perşembe
BÜYÜMEMİŞ ÇOCUKLAR STALİNİ ANLAYABİLİR Mİ?
Fransız devriminden çok kısa bir süre sonra, 1794 yılında Thermidor gericiliği tarafından giyotinle öldürülen ve ölümünden sonraki 40 yıl boyunca kendi ihtilalından korkan burjuvazi ve feodal restorasyon umudunu kaybetmemiş olanlar, yani zamanın gericiliği tarafından, Fransız ihtilâlının bütün suçlarını yüklediği, Cumhuriyet ilan edildikten sonra kesinlikle geri dönülmesini önlemek için, Saint Just, Marat ve Danton ile birlikte kralın idam edilmesini sağlayan, Jakoben Kulübünün üyesi Robespierre’den tam 159 yıl sonra ölen Stalin’e, Ekim devriminde buldukları bütün günahların sorumluluğu, bu kez, kapitalist gericilik, kapitalizmden umudunu yitirmemiş olanlar, Ekim Devrimini anlamayanlar ve sosyalizme hiç inanmayanlar tarafından yüklenmiş ve Stalin’in ölümünden, Sovyet Sosyalizminin yıkılışına kadar ve bu gün hâlâ devam ederek, bu günahların sorumluluğu hep Stalin’in omuzlarının üzerinde bırakılmak istenmiştir.
Bu anlamda, Robespierre ile Stalin’in yazgıları, tarih sayfalarına aynı tonda kaydedilmiş ise, terör de, Robespierre’in ve Stalin’in alnına aynı tonda yapışıp kalmıştır.
Jakoben-terör-Robespierre, Fransız devrimi yıllarında ama Robespierre öldükten sonra, uzun süre ve hatta bu gün bile, nasıl aynı anlama geldi ise, Proletarya diktatörlüğü-terör-Stalin, Ekim devrimi sonrası Sosyalizmin kuruluşu yıllarında ama Stalin’in ölümünden itibaren ve hâlâ eş anlamlı olarak anıldı ve anılması için hâlâ çaba sarf edilmektedir.
Robespierre adına yazılan Jakobenizm, bir teori olmuştu ve Proletarya diktatörlüğüne modeldir. Arada sadece uygulayıcı açısından bir sınıfsal farklılık var.
Lenin’in, Bakuninci ve Blanquici olarak suçlanması yanında, politik rakipleri tarafından Jakoben olarak suçlandığını ve Lenin’in ilk ikisine şiddetle itiraz etmekle birlikte, Jakoben suçlamasını reddetmemiş olduğunu biliyoruz.
Lenin’in 1917 Temmuz’unda Jakobenizm üzerine yazdıkları oldukça öğreticidir.
“ ‘ Jakobenizm’ işçi sınıfını ürkütür mü?” diye soran Lenin, şöyle devam ediyor, “Burjuva tarihçileri, Jakobenizmi bir düşüklük, alçalma olarak görüyorlar. Proleteryen tarihçileri, Jakobenizmi ezilen sınıfın kurtuluş mücadelesinin en yüksek zirvelerinden birisi olarak görürler. Jakobenler, Fransa’ya, demokratik devrim ile bir cumhuriyete karşı olan monarklar koalisyonuna karşı direnişin en güzel modellerini verdiler. Jakobenlerin alın yazgılarında mutlak zaferi kazanma yoktu; en başta 18.YY Fransa’sı, Kıta Avrupa’sında çok geri ülkelerle çevrili olduğu için ve sonra Fransa’nın kendisi sosyalizm için maddi temelden yoksun olduğu, bankalar, kapitalist holdingler, sanayide makineler ve demiryolları olmadığı için .”
Böyle diyordu Lenin ve çok açık olarak, Jakobenizmi ezilen sınıflar için model olarak gösteriyordu.
Jakoben diktatoryasının kan döktüğü yadsınamaz. Gericiliğin çok kan döküldüğünü yazıp durduğunu da biliyoruz. Ancak 1871 Paris Komününden sonra burjuvazinin akıttığı kanın yanında oldukça mütevazı kaldığı da tarih sayfalarına kaydedilmiştir.
Lenin, yine bir başka incelemesinde, 1917 yılında, “Yirminci YYda, Avrupa’da, veya Avrupa ile Asya arasında sınır çizgisi üzerinde bir yerde devrimci sınıfın, köy yoksulları ile desteklenen ve sosyalizme doğru ilerlemek için mevcut maddi temelden yararlanan proletaryanın kuralı ‘Jakobenizm’ olacaktır ve ‘Jakobenizm’,18.yy Jakobenlerinin yaptığı büyük, silinmez ve unutulmaz işleri yapmakla kalmayacak, çalışan halklara kalıcı ve dünya ölçüsünde bir zafer getirecektir.” Diyor ve “ Burjuvazinin Jakobenizmden nefret etmesi; küçük burjuvazinin ise Jakobenizm karşısında titremesi doğaldır.” Diye ekleyerek, adeta Stalin için yaratılan nefret kasırgasının kaçınılmazlığına işaret ediyordu.
Dahası var, Lenin, 1917 Eylül ayında “Yaklaşan Katastrof ve Önleme Yolları” adını taşıyan incelemesinde, “ Fransa örneği, bir şeyi, yalnızca bir şeyi, açıkçası, Rusya’yı kendi kendini müdafaa eder duruma getirmek için, Rusya’da kitle kahramanlığının ’mucizelerini’ yaratmak için, eskimiş olan her şeyin ‘Jakoben’ acımasızlığı ile temizlenmesi, Rusya’nın yenilenmesi ve ekonomik olarak yeniden yaşar hale getirilmesi gerektiğini gösterir. Ve 20.yy. da bu, yalnızca çarlığı ortadan kaldırmakla sağlanamaz.
Bu anlamda, Robespierre ile Stalin’in yazgıları, tarih sayfalarına aynı tonda kaydedilmiş ise, terör de, Robespierre’in ve Stalin’in alnına aynı tonda yapışıp kalmıştır.
Jakoben-terör-Robespierre, Fransız devrimi yıllarında ama Robespierre öldükten sonra, uzun süre ve hatta bu gün bile, nasıl aynı anlama geldi ise, Proletarya diktatörlüğü-terör-Stalin, Ekim devrimi sonrası Sosyalizmin kuruluşu yıllarında ama Stalin’in ölümünden itibaren ve hâlâ eş anlamlı olarak anıldı ve anılması için hâlâ çaba sarf edilmektedir.
Robespierre adına yazılan Jakobenizm, bir teori olmuştu ve Proletarya diktatörlüğüne modeldir. Arada sadece uygulayıcı açısından bir sınıfsal farklılık var.
Lenin’in, Bakuninci ve Blanquici olarak suçlanması yanında, politik rakipleri tarafından Jakoben olarak suçlandığını ve Lenin’in ilk ikisine şiddetle itiraz etmekle birlikte, Jakoben suçlamasını reddetmemiş olduğunu biliyoruz.
Lenin’in 1917 Temmuz’unda Jakobenizm üzerine yazdıkları oldukça öğreticidir.
“ ‘ Jakobenizm’ işçi sınıfını ürkütür mü?” diye soran Lenin, şöyle devam ediyor, “Burjuva tarihçileri, Jakobenizmi bir düşüklük, alçalma olarak görüyorlar. Proleteryen tarihçileri, Jakobenizmi ezilen sınıfın kurtuluş mücadelesinin en yüksek zirvelerinden birisi olarak görürler. Jakobenler, Fransa’ya, demokratik devrim ile bir cumhuriyete karşı olan monarklar koalisyonuna karşı direnişin en güzel modellerini verdiler. Jakobenlerin alın yazgılarında mutlak zaferi kazanma yoktu; en başta 18.YY Fransa’sı, Kıta Avrupa’sında çok geri ülkelerle çevrili olduğu için ve sonra Fransa’nın kendisi sosyalizm için maddi temelden yoksun olduğu, bankalar, kapitalist holdingler, sanayide makineler ve demiryolları olmadığı için .”
Böyle diyordu Lenin ve çok açık olarak, Jakobenizmi ezilen sınıflar için model olarak gösteriyordu.
Jakoben diktatoryasının kan döktüğü yadsınamaz. Gericiliğin çok kan döküldüğünü yazıp durduğunu da biliyoruz. Ancak 1871 Paris Komününden sonra burjuvazinin akıttığı kanın yanında oldukça mütevazı kaldığı da tarih sayfalarına kaydedilmiştir.
Lenin, yine bir başka incelemesinde, 1917 yılında, “Yirminci YYda, Avrupa’da, veya Avrupa ile Asya arasında sınır çizgisi üzerinde bir yerde devrimci sınıfın, köy yoksulları ile desteklenen ve sosyalizme doğru ilerlemek için mevcut maddi temelden yararlanan proletaryanın kuralı ‘Jakobenizm’ olacaktır ve ‘Jakobenizm’,18.yy Jakobenlerinin yaptığı büyük, silinmez ve unutulmaz işleri yapmakla kalmayacak, çalışan halklara kalıcı ve dünya ölçüsünde bir zafer getirecektir.” Diyor ve “ Burjuvazinin Jakobenizmden nefret etmesi; küçük burjuvazinin ise Jakobenizm karşısında titremesi doğaldır.” Diye ekleyerek, adeta Stalin için yaratılan nefret kasırgasının kaçınılmazlığına işaret ediyordu.
Dahası var, Lenin, 1917 Eylül ayında “Yaklaşan Katastrof ve Önleme Yolları” adını taşıyan incelemesinde, “ Fransa örneği, bir şeyi, yalnızca bir şeyi, açıkçası, Rusya’yı kendi kendini müdafaa eder duruma getirmek için, Rusya’da kitle kahramanlığının ’mucizelerini’ yaratmak için, eskimiş olan her şeyin ‘Jakoben’ acımasızlığı ile temizlenmesi, Rusya’nın yenilenmesi ve ekonomik olarak yeniden yaşar hale getirilmesi gerektiğini gösterir. Ve 20.yy. da bu, yalnızca çarlığı ortadan kaldırmakla sağlanamaz.
Lenin’in bu yazdıkları ve Marx’ın 5 Mart 1852 yılında Weydemeyer’e yazdığı mektubundaki ve Lenin’in “işte Marx’ın doktrininin özeti” diyerek önemini vurguladığı; o üç maddelik ifadesi, “1-Sınıfların varlığı, yalnızca üretimin gelişmesinde belli tarihsel aşamalara bağlıdır; 2- Sınıf mücadelesi zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne götürür; 3- Yalnızca bu diktatörlük, sınıfların ortadan kaldırılmasına ve bir sınıfsız topluma geçişi sağlar” şeklindeki ifadesi, Proletarya diktatörlüğünün modelinin, 1871 yılında yaşanmış olan Paris Komünü değil, Robespier adına yazılmış olan Jakoben diktatörlüğü olduğunu göstermeye yeter.
Ve şunu da hatırlatmalıyım ki, Babeuf, Jakobenizme karşı idi, ancak Robespier’den sonra, Jakobenizmi daha ileriye götürmek istedi. “Eşitler Cumhuriyeti” adında bir ihtilalci örgüt kurdu.
Kendisi ile Robespier arasında paralellikler kuran Trotsky’nin, Stalin’in inkâr edemediği başarısını resmederken, “Thermidor Gericiliği” ne vurgu yapması ve “Stalin” adını taşıyan kitabına “Thermidor Gericiliği” başlığıyla koyduğu “ek” de, “ Trotskizme karşı kampanya, eski tüfeklerin ve Bolşevik politika çizgisinin korunması gerekçesiyle başladı, parti birliği adına sürdürüldü ve Bolşeviklerin tümden ve fiziksel olarak ortadan kaldırılmalarıyla en yüksek noktasına ulaştı. Her iki Thermidor’da da, ihtilalcilerin yok edilmeleri, ihtilal adına ve muhtemelen en iyi niyetlerle yapıldı” diye yazması oldukça öğreticidir.
Ölümünden birkaç saniye öncesine kadar bile Stalin’i küçük gören cümleler kuran Trotsky, ölene kadar Stalin’in üzerinden Ekim devrimini küçümserken, Stalin Ekim devrimini önemsemiştir ve belki de aşırı ölçüde önemsemiştir. Stalin, tek ülkede sosyalizm kuruculuğu ile karşı karşıya geldiği andan itibaren, Ekim devrimini hiçbir ana küçümsemeyerek, olabilecek en uç seviyede başarı ile ilerletmiş ve bir taraftan Buharin’in adına bağlanan “sağ” sapma ile diğer taraftan NEP politikasını anlayamamaktan doğan ve Trotsky’nin adına bağlanan “sol” sapma ile açık mücadeleye girmek zorunda kalmış bir liderdir.
Ve şunu da hatırlatmalıyım ki, Babeuf, Jakobenizme karşı idi, ancak Robespier’den sonra, Jakobenizmi daha ileriye götürmek istedi. “Eşitler Cumhuriyeti” adında bir ihtilalci örgüt kurdu.
Kendisi ile Robespier arasında paralellikler kuran Trotsky’nin, Stalin’in inkâr edemediği başarısını resmederken, “Thermidor Gericiliği” ne vurgu yapması ve “Stalin” adını taşıyan kitabına “Thermidor Gericiliği” başlığıyla koyduğu “ek” de, “ Trotskizme karşı kampanya, eski tüfeklerin ve Bolşevik politika çizgisinin korunması gerekçesiyle başladı, parti birliği adına sürdürüldü ve Bolşeviklerin tümden ve fiziksel olarak ortadan kaldırılmalarıyla en yüksek noktasına ulaştı. Her iki Thermidor’da da, ihtilalcilerin yok edilmeleri, ihtilal adına ve muhtemelen en iyi niyetlerle yapıldı” diye yazması oldukça öğreticidir.
Ölümünden birkaç saniye öncesine kadar bile Stalin’i küçük gören cümleler kuran Trotsky, ölene kadar Stalin’in üzerinden Ekim devrimini küçümserken, Stalin Ekim devrimini önemsemiştir ve belki de aşırı ölçüde önemsemiştir. Stalin, tek ülkede sosyalizm kuruculuğu ile karşı karşıya geldiği andan itibaren, Ekim devrimini hiçbir ana küçümsemeyerek, olabilecek en uç seviyede başarı ile ilerletmiş ve bir taraftan Buharin’in adına bağlanan “sağ” sapma ile diğer taraftan NEP politikasını anlayamamaktan doğan ve Trotsky’nin adına bağlanan “sol” sapma ile açık mücadeleye girmek zorunda kalmış bir liderdir.
Stalin’in ifadesiyle, Buharin, hep “NEP” te kalmak istiyordu, Trotsky ise, “NEP” i hiç yaşamak istemiyordu. İkisi de,”NEP”in, tek ülkede sosyalizmin pratiğinin mecbur bıraktığı geçici bir politika olduğunu anlamak istemiyordu. Bu da, her iki kanaldaki anlamak istemeyenlere taban yaratıyordu ve Stalin, “NEP”in net olarak anlaşılmasını ve “NEP” i başararak bir an önce bu bataklıktan kurtulmayı sağlamak için, “jakoben” yanı yüksek bir proletarya diktatörlüğünü işletmek zorunda kalıyordu.
Oysa “NEP”, her ne kadar Stalin ile anılsa da, politikasının temelleri Lenin tarafından atılmış ve atılırken Lenin, açıkça, bunun bir kompromi olduğunu ama ellerinde proletarya diktatörlüğü olduğunu ifade etmiştir. Keza “NEP” politikasına geçilirken, ideolojik mücadelenin en sert biçimde uygulanmaya başlatıldığını biliyoruz.
Bunlar ayrı ve doğrudur, öte yandan, Bir devrimden diğerine koşan bir sürekli devrimci olarak anılmayı hak eden Stalin, aynı zamanda tarihe kaydedilen en önemli kurucu olarak anılmayı da hak ediyorsa, Trotsky’nin de eşsiz bir iç savaş komutanı olarak tarihe kaydedildiğini unutmamak gerekmektedir. Ancak bunlara dayanarak Stalin’i de, Trotsky’i de kutsal pamuklarla sarıp sarmalamaktan vazgeçmek gerekmektedir.
Stalin döneminde, Troçkistlerin ve sonrasında Gorbaçov’a kadar, revizyonistlerin görmek istemediği ve beğenilecek hiçbir yan bulamadıkları Reel Sosyalizmde, çok büyük değerler olduğunu görmemek için, çok çaba sarf etmek gerekmiş olsa gerektir.
Üstelik, bunun sosyalizm adına pek bir fayda sağlamadığı da ortadadır; Bu, sosyalizmden soğumayı hızlandırmaktan başka bir işe yaramamıştır.
Oysa “NEP”, her ne kadar Stalin ile anılsa da, politikasının temelleri Lenin tarafından atılmış ve atılırken Lenin, açıkça, bunun bir kompromi olduğunu ama ellerinde proletarya diktatörlüğü olduğunu ifade etmiştir. Keza “NEP” politikasına geçilirken, ideolojik mücadelenin en sert biçimde uygulanmaya başlatıldığını biliyoruz.
Bunlar ayrı ve doğrudur, öte yandan, Bir devrimden diğerine koşan bir sürekli devrimci olarak anılmayı hak eden Stalin, aynı zamanda tarihe kaydedilen en önemli kurucu olarak anılmayı da hak ediyorsa, Trotsky’nin de eşsiz bir iç savaş komutanı olarak tarihe kaydedildiğini unutmamak gerekmektedir. Ancak bunlara dayanarak Stalin’i de, Trotsky’i de kutsal pamuklarla sarıp sarmalamaktan vazgeçmek gerekmektedir.
Stalin döneminde, Troçkistlerin ve sonrasında Gorbaçov’a kadar, revizyonistlerin görmek istemediği ve beğenilecek hiçbir yan bulamadıkları Reel Sosyalizmde, çok büyük değerler olduğunu görmemek için, çok çaba sarf etmek gerekmiş olsa gerektir.
Üstelik, bunun sosyalizm adına pek bir fayda sağlamadığı da ortadadır; Bu, sosyalizmden soğumayı hızlandırmaktan başka bir işe yaramamıştır.
O yıllarda Sovyet sosyalizmini eleştirenler ve sosyalizm olmadığı gerekçesiyle küfürle yaklaşanlar, Sovyet sosyalizmi yıkıldıktan sonra, sosyalist ülkelerin çoğunda hükümete geldiler ama hiçbir anti-Sovyetin eleştirilerine konu ettiği sorunlar çözülmediği gibi, daha iyi bir sosyalizm de gelmedi ve daha kötüsü, hükümete gelenler, Gorbaçov dâhil, emperyalist kapitalizmin yöneticilerin önünde düğme iliklemekten veya kendi yönettikleri ülkelerde palazlanan oligarkların kıçını öpmekten geri durmadılar.
Hiç olmazsa şimdi, anti Stalinizm yaparken, hâlâ anti-Sovyetizm yaptıklarını ve anti-Sovyet eleştirileri altında, gerçekte kapitalizmi savunmuş olduklarını kabul etmelerinin daha doğru olacağını görmeleri gerekmektedir.
AYRICA BELİRTMELİYİM Kİ, BİR DEVRİMİN KARŞI DEVRİM TARAFINDAN EZİLMESİNDEN DAHA İYİ BİR DEVRİM UMMAK, KARŞI DEVRİME ALKIŞ TUTMAK DEMEKTİR. BU ALKIŞLARI HÂLÂ SÜRDÜRMEK İSE, KARŞI DEVRİMİN BİR NEFERİ OLMAYI İFADE ETMEKTEDİR.
Öyleyse eskimiş, köhneleşmiş, artık zorlama haline gelmiş düşüncelerle sosyalizmin başarılarına sırt çevirmek yerine, sosyalizmin işçi sınıfının düzeni olduğunu açıklıkla göstermiş olan Sovyet sosyalizminin bayrağını daha yükseklere taşımaya katkıda bulunmaya adım atmanın tam zamanıdır. Dünya sosyalizminin sorunlarını aşmak ancak böyle mümkün olacaktır.
Çünkü dünyamız, ileri bir sosyalizme muhtaçtır. Dolayısıyla bu gün reel sosyalizmi daha ileri götürebilmek için, anti-Stalinizm veya anti-Sovyetizm batağına saplanmak değil, daha ileri bir sosyalizmin olabileceğini göstermek gerekmektedir. Bunun için, reel sosyalizmin, sosyalizmin işçi sınıfının düzeni olduğunu açıklıkla göstermiş olduğunun ayırdına varmak yeter de artar bile.
Bu aynı zamanda, Sovyet sosyalizminin tarihten silinmesi için hücum halinde olan ve emperyalist kapitalizmin ideolojik laboratuarlarının belki de en önemli uğraşısı olan Avrupa sosyalizminin tuzaklarından korunmanın yol ve yöntemlerini de içeren bir ileri seviyeden sosyalizm bayrağını yükseltme mücadelesi olacaktır.
Tarih yargılanmaz, anlaşılmaya çalışılır. Stalin’in, tek ülkede sosyalizm pratiğinin önüne koyduğu sorunlarla birlikte, sosyalizm kuruculuğundan vazgeçmemek adına, mahkûm kaldığı bu zorunlu pratiği çözmek için, onu bir teori düzeyine çıkartarak sosyalizm kuruculuğunun sorunlarını aşmaya çalıştığını ve bunu da yapabileceği en yüksek seviyede başarmış olduğunu anlamak ancak bu şekilde mümkün olabilir.
Bugün, pusulanın, Marx’ın hâlâ canlılığını koruyarak sapasağlam ayakta duran ve pratik olarak da doğrulanmış olan teorik temellerine sıkı sıkıya sarılmak noktasında asılı ve ibrenin, emek sürecinin belirleyiciliğinin hâlâ sürdüğünü gösteren yönde sabitlenmiş olduğunu ve hâlâ tarihin lokomotifinin sınıf mücadelesi olmaya devam ettiğini ve de Marx’ın, ikna edici kanıtların ve pratiğinin olmadığı bir zamanda, teorik olarak gösterdiği sosyalizmin işçi sınıfının düzeni olduğu gerçeğini, reel sosyalizmin pratik olarak bir kez daha gösterdiğini işaret ettiğini, sosyalistlerin artık görmekten ve göstermekten kaçamayacağı apaçık ortadadır.
Öyleyse Stalin’e dönüp, birkaç hatırlatma daha yaparak bitirebiliriz.
Revizyonizm suçlamaları ile anti-Sovyet kampta yer alanlar, Troçkist kamptakilerle birlikte, Stalin’i abartırlar; birinciler överken, ikinciler ise yererken abartmaktadır. İkisinin de, Sovyet gerçeğine de, bilimsel titizliğe de uymadığı ortadadır.
Oysa Stalin, ne Sovyet sosyalizmini revizyonizm ile suçlayanların, abartılı ölçüde süsleyerek göklere çıkardığı, ne de Trotskistlerin günah keçisi yaparak yerin dibine batırdığı kimsedir; Sadece, Lenin’in bıraktığı görevi, düşünülebilecek en yüksek seviyede başarıya ulaştıran liderdir.
Hiç olmazsa şimdi, anti Stalinizm yaparken, hâlâ anti-Sovyetizm yaptıklarını ve anti-Sovyet eleştirileri altında, gerçekte kapitalizmi savunmuş olduklarını kabul etmelerinin daha doğru olacağını görmeleri gerekmektedir.
AYRICA BELİRTMELİYİM Kİ, BİR DEVRİMİN KARŞI DEVRİM TARAFINDAN EZİLMESİNDEN DAHA İYİ BİR DEVRİM UMMAK, KARŞI DEVRİME ALKIŞ TUTMAK DEMEKTİR. BU ALKIŞLARI HÂLÂ SÜRDÜRMEK İSE, KARŞI DEVRİMİN BİR NEFERİ OLMAYI İFADE ETMEKTEDİR.
Öyleyse eskimiş, köhneleşmiş, artık zorlama haline gelmiş düşüncelerle sosyalizmin başarılarına sırt çevirmek yerine, sosyalizmin işçi sınıfının düzeni olduğunu açıklıkla göstermiş olan Sovyet sosyalizminin bayrağını daha yükseklere taşımaya katkıda bulunmaya adım atmanın tam zamanıdır. Dünya sosyalizminin sorunlarını aşmak ancak böyle mümkün olacaktır.
Çünkü dünyamız, ileri bir sosyalizme muhtaçtır. Dolayısıyla bu gün reel sosyalizmi daha ileri götürebilmek için, anti-Stalinizm veya anti-Sovyetizm batağına saplanmak değil, daha ileri bir sosyalizmin olabileceğini göstermek gerekmektedir. Bunun için, reel sosyalizmin, sosyalizmin işçi sınıfının düzeni olduğunu açıklıkla göstermiş olduğunun ayırdına varmak yeter de artar bile.
Bu aynı zamanda, Sovyet sosyalizminin tarihten silinmesi için hücum halinde olan ve emperyalist kapitalizmin ideolojik laboratuarlarının belki de en önemli uğraşısı olan Avrupa sosyalizminin tuzaklarından korunmanın yol ve yöntemlerini de içeren bir ileri seviyeden sosyalizm bayrağını yükseltme mücadelesi olacaktır.
Tarih yargılanmaz, anlaşılmaya çalışılır. Stalin’in, tek ülkede sosyalizm pratiğinin önüne koyduğu sorunlarla birlikte, sosyalizm kuruculuğundan vazgeçmemek adına, mahkûm kaldığı bu zorunlu pratiği çözmek için, onu bir teori düzeyine çıkartarak sosyalizm kuruculuğunun sorunlarını aşmaya çalıştığını ve bunu da yapabileceği en yüksek seviyede başarmış olduğunu anlamak ancak bu şekilde mümkün olabilir.
Bugün, pusulanın, Marx’ın hâlâ canlılığını koruyarak sapasağlam ayakta duran ve pratik olarak da doğrulanmış olan teorik temellerine sıkı sıkıya sarılmak noktasında asılı ve ibrenin, emek sürecinin belirleyiciliğinin hâlâ sürdüğünü gösteren yönde sabitlenmiş olduğunu ve hâlâ tarihin lokomotifinin sınıf mücadelesi olmaya devam ettiğini ve de Marx’ın, ikna edici kanıtların ve pratiğinin olmadığı bir zamanda, teorik olarak gösterdiği sosyalizmin işçi sınıfının düzeni olduğu gerçeğini, reel sosyalizmin pratik olarak bir kez daha gösterdiğini işaret ettiğini, sosyalistlerin artık görmekten ve göstermekten kaçamayacağı apaçık ortadadır.
Öyleyse Stalin’e dönüp, birkaç hatırlatma daha yaparak bitirebiliriz.
Revizyonizm suçlamaları ile anti-Sovyet kampta yer alanlar, Troçkist kamptakilerle birlikte, Stalin’i abartırlar; birinciler överken, ikinciler ise yererken abartmaktadır. İkisinin de, Sovyet gerçeğine de, bilimsel titizliğe de uymadığı ortadadır.
Oysa Stalin, ne Sovyet sosyalizmini revizyonizm ile suçlayanların, abartılı ölçüde süsleyerek göklere çıkardığı, ne de Trotskistlerin günah keçisi yaparak yerin dibine batırdığı kimsedir; Sadece, Lenin’in bıraktığı görevi, düşünülebilecek en yüksek seviyede başarıya ulaştıran liderdir.
Fikret Uzun
6 Mart 2012
6 Mart 2012
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
