6 Ocak 2016 Çarşamba

PARADİGMANIN İFLASI –İFLASIN PARADİGMASI-II



PARADİGMANIN İFLASI –İFLASIN PARADİGMASI-II

YENİ YILA GİRERKEN ZİHİN AÇICI SORULAR


Bir düşünelim bakalım, şimdi bu KÖH’ çü Kürtlerin, üstelik pek de yana-yakıla olmadığı belli olan,“antifaşist güçler” e , “Devrimci-Demokratik Güç Birliği”ne, ve dahi şimdiye kadar sessizleştirilmelerine seyirci kaldıkları, edilgenleştirilmiş, tarikat sarmalına hapsedilmiş, geç gelmiş dahi birey Öcalan’ın “demokratik özerk” masallarıyla kandırılmış “Türkiye toplumuna”,“Demokratik Cumhuriyet rejimine” işaret ederek vurgu yapmalarının, acıklı - güldürüden başka bir anlama gelmeyeceğini görebilecek, idrak edebilecek miyiz!

Kim bu “antifaşist güçler”? Bu “Demokratik Cumhuriyet rejimi”, “Devrimci-Demokratik Güç Birliği” nasıl ve kimlerle kurulacak?

Ve daha önce, bir taraftan “modernite” ,”ulus-devlet” reddedilirken, bütün günahların kaynağı sayılırken, diğer taraftan “Demokratik Cumhuriyet rejimini hedefleyen Demokratik Özerklik” e vurgu yapılması ne anlama gelmektedir, bu “demokratik cumhuriyet rejimi”nin alanı, hangi coğrafyadır? Öncelik “demokratik cumhuriyet”te mi, yoksa “demokratik özerklik”te midir? Başka ifadeyle “demokratik cumhuriyet” inşası “demokratik özerk” birimler üzerinden mi inşa edilecektir, yoksa “demokratik özerk” birimler, ”demokratik cumhuriyet” rejimi üzerinden mi inşa edilecektir? Bunun netleşmesi gerekiyor!

Bunlar net değilken, aksine son derece bulanık iken, üstüne üstlük bir de paradigmadaki bulanıklık söz konusu olunca, Türkiye toplumunun da Kürt halkının da sessizliğine şaşmamak gerek!

Çünkü bu sessizlikte, edilgenleştirilmiş  “Türkiye toplumunun” edilgenliklerine bağlı olarak cevaplayabilmekten uzak kaldıkları ama sorulmayacak gibi de olmayan sorular vardır!

“AKP-DAİŞ faşizmi” diyorsunuz, iyi güzel de, birincisi, buraya durup dururken ya da gökten zembille mi gelindi? Ve ikincisi bu sonuca gelirken, yani Türkiye’nin gerçek devrimcilerinin öteden beri ve ısrarla işaret ettiği dinci-gerici, osmanik-islamik, faşist 12 Eylül diktatörlüğü konuşlanırken, siz de bu konuşlanmada yerinizi almak üzere, bu gericiliği, hatta Osmanlıcılık’ ı giyinerek, sırf Kürtlere de kuru bir statü tanınmasına fit olduğunuz için, bu defacto hüküm süren dinci-gerici, osmanik-islamik faşist diktatörlüğü dejure ilan etmenin ifadesi olacak olan anayasa değişikliğine omuz vererek bu faşist konuşlanmadan sebeplenmek istemediniz mi, hâlâ da bunu istemiyor musunuz?

Bunun için değilse ne içindir “demokratik” İslam Kongresine bütün sarıklıları toplamanız ve hâlâ bunun arkasında durmanız?

Bunun için değilse ne içindir HDP’yi gericilerle doldurmanız? Bunun için değilse ne içindir, Said’ i Nursi’leri vitrine koymanız, selama durmanız? Bunun için değilse ne içindir, Medine Sözleşmesi’ni referans aldığınızı ilan etmeniz?

Başka referans alacak model yok mudur? Vietnam’a, Ho Şi Min’ e ne oldu, Türkiye’nin devrimci gençlik hareketine ne oldu?

Şimdi kalkıp gerici demeye, dinci demeye diliniz varmadığı için “AKP-DAİŞ faşizmi” yollu çerçeve çizip, antifaşist birlik istemeniz ve içine de yine ne kadar devrim kaçkını varsa, devletle, onunla olmazsa, politikaları ile aralarından su sızmayan ne kadar STK ve bu misli parti vesaire varsa doldurmayı önermeniz, komik kaçmıyor mu? Böylece ağzınızdaki “demokratik cumhuriyet rejimi” sözünüzün bir kıymet -i harbiye’ sinin olmadığını gördüğümüzü göremiyor musunuz?

İşte belki de bu sorulardır zaten bir sessizleştirme operasyonunun kıskacında büyüyen bu sessizliği daha da büyüten!

Peki istediğiniz bu değil miydi zaten?

ABD emperyalizminin kırk yıldır güttüğü ve “Büyük Kürdistan” projesi etrafında döndürdüğü politikaları ile senkronize politikalar izleyerek içine girmekte, hatta onunla katolik nikâhı kıymakta beis görmediğiniz yenidünyacı emperyalistlerin dayattığı ortaçağ karanlığına sessiz sedasız girmeleri için türlü çeşit “felsefi notlar” ile emperyalizmin geri ve gerici kozmopolitizmine uygun ilkel –bayağı “teoriler” ile “Türkiye toplumunun” akıllarını bozmadınız mı, devrimcisizleştirmediniz mi, yobazlaştırmadınız mı, kısaca harıl harıl çalışan tekellerin ideolojik laboratuarlarının sessizleştirme, bir Amerikan –pax’ ını yerleştirme ameliyesine, sınıf bilincini kovup, tarikat bilinci yerleştirme operasyonuna destek olmadınız mı, en azından göz yummadınız mı ve hâlâ göz yummuyor musunuz?

Öyleyse şimdi neden şikâyet ediyorsunuz bu sessizlikten ve üstelik bu sessizliği koyulaştıran mekanizmalara hücum edeceğinize, hem hâlâ bu mekanizmaların içinde duruyorsunuz ve hem de Türkiye’nin işçi ve emekçilerine bu sessizlikleri nedeniyle lanetler yağdırıyorsunuz ki, buna şaşırmıyoruz; çünkü önderiniz Öcalan’ın felsefi kılavuzlarından biri Nişe’ dir ve o da, tekelci düzende kitlelerin, sessizleştirildiğini, edilgenleştirildiğini, Huxley’in, Orwell’ in, Kafka’ nın, hatta Diderot’ nun insanına dönüştürüldüğünü görüyor ve tekellere değil, bu tekellerin sessizleştirdiği insanlara kızıyordu; Öcalan’ın buna karşı bulduğu çare gene aynıdır; kendisine ve “demokratik ulus inşaatına” dokunmadığı sürece, tekellerle ve sömürü düzenleri ile bir sorunu yoktur; ikisi bir arada barış içinde yaşayabilirler!

Yani bugüne kadar “Türkiye toplumunun” son derece karanlık ve kanlı bir cendere içine sokulmasına göz yumarak bir “Kürt kurtuluşu” peşinde koşmadınız mı? Çok mu zordu bu “kurtuluşun” Kürtlerin değil, Yeni Dünyacı emperyalizmin kurtuluşu olduğunu görmeniz, anlamanız? Ve bu toprakların devrimcileri sizi defalarca, “Kürt halkı, Türkiye’nin emekçilerinin böyle bir karanlık faşizm cenderesine sokularak zapt-ı rapta alınması pahasına bu kurtuluşu kabul etmez” demediler mi?

İşte bu sorulardır bu sessizliğin sessizlik katsayısını yükselten!

Bu soruları aşamadıkları içindir “Türkiye toplumunun” bu büyük ve tehlikeli sessizliği!

Bunda en büyük pay ve suç, elbette onlarca yıl Kürt devrimine bigâne kalan, Türkiye’nin devrimi ile birleşmesine engel koymak için sürekli mızıkçılık yapan Türkiye’nin vurgun yemekten pek mutlu olmuş, hatta bunu fırsata çevirmiş devrim kaçkını “devrimcileri”nindir; ancak, bu devrim kaçkınlarını çatılarının altına toplayıp, onları “devrimci” hatta “sosyalist” göstererek, bir karanlığın içine girdikleri gerçeğinin üzerini örtmek için “Türkiye toplumuna” sol renkle görünmeye çalışan Kürtlerin suçu daha az değildir ; suçun büyüğü, başta Öcalan olmak üzere, siz o her şeyi bilen, her şeye kadir, büyük ve kutsal önder, dahi birey Öcalan’ın teorilerini ezberleye ezberleye, şu TKP artığı Sarısözen’inkiler yanında, şu açıkça şeriat isteyen vazgeçemediğiniz vekilinizin vaazlarını amentü sayarak ve Marx’ı da aşıp, en iyi sosyalizmin bir ümmet toplumu olduğunu Kürt halkına inandırmak için “teorisyen” kesilen Kürt beyefendilerin ve hanımefendilerindir!

Onca zaman Kürt halkını devrimcileştirerek, eğik ve ezik başını göğe yükselterek, kaderlerini tayin etmede ufkunu açarak gelinen yerden, bile isteye bir kör karanlığın içine girilerek ve hatta o karanlık ile kuşanılarak, Kürt halkının da Türkiye emekçilerinin de bu dinci-gerici, osmanik-islamik faşist 12 Eylül rejiminin karşısında korunaksız ve barınaksız kalmasına sebep olan en önemli etmenlerden biri haline gelinerek, bu birikim bir kalemde çöpe atılmıştır; daha doğrusu, emperyalistlere teslim edilmiştir ve bunun vebali çok ağırdır ve tarih bunu mutlaka ödetecektir; ne var ki bunun faturasını bu köylü kurnazlığında sınır tanımayan Kürtlerin, gene emekçi Kürt halkına ve Türkiye’nin işçi ve emekçilerine yüklemek üzere manevralar yapmakta olduğu da görülmektedir; fakat bunun da nafile çaba olduğunu, bu işin müsebbibi olan Kürtlerin bu vebalden kurtulamayacaklarını tarihin mantığı çok açık olarak göstermektedir !

Şimdi “Türkiye toplumunun” ki buna Kürt halkı da dâhildir, soruları daha da büyümüştür!

“Demokratik cumhuriyet rejimi” imiş!

Demokratik olmadığı halde cumhuriyet, sırf tartışılır renk ve ölçüdeki bir laikliği ve modernistliği içerdiği ve yeterince dinci olmadığı için, daha çok dincileştirmek, laiklikten arındırmak ve modernitesini yerle yeksan etmek, üniter yapısını bozmak ve etnik ya da dinci cemaatlere parçalamak için, hem de onun kurucu unsurları eliyle yönetimi dinci akımların eline teslim edilerek çoktan yıkılmışken ve yerine dinci-gerici bir Tanzimat öncesi karanlık düzenin yerleştirilmesi için var güçle çalışılırken ve bunun için tıpkı sonuçlarını bugün acı bir çaresizlik içinde yaşadığımız 12 Eylül 2010 referandumu ile kotarılan anayasa değişikliği ile yutturulan acı hap misli, şimdi onun çok daha acısının ve hatta zehirlisinin yutturulacağı bir anayasa değişikliği önünde secdeye yatarken, bu değişikliğin defacto hüküm sürdüğünü ve uzun zamandır kotarılmak istenen ve engelleri de hiçbir zaman Kürtler olmayan anayasa deşikliğinin, bu hüküm süren baskı rejimine bir hukuksal meşruiyet kazandırılarak dejure ilan edilmesi için olduğunu görmezden gelirken, siz kimi kandırıyorsunuz ?

İşte onca zamandır sessizleştirilmesinde beis görmediğiniz “Türkiye toplumunun”, bu soruların cevaplarını bulmadan, içinde bulundukları bu sessizliği aşmalarını beklemek abesle iştigaldir!

Ve şimdi sorular daha da önemli ve öğretici olmaktadır!

“AKP’nin 12 Eylül faşist rejimini, laiklik kimliği yerine dini kimliği koyarak yeniden dizayn etmeye çalıştığından; 2023 hedefinin de İslamcı-Milliyetçi (Türkçü) rejimin tamamlanması olduğundan” söz ederken, hiç mi utanmıyorsunuz?

Buna uzun zamandır göz yumduğunuzu görmediğimizi mi sanıyorsunuz? Ve dahası, daha vahimi demek istiyorum, AKP’nin “çözüm sürecine”, dolayısıyla masaya, müzakereye dönmesi ile birlikte buna göz yummaya devam edeceğinizin de açık olduğunun farkında olduğumuzu görmüyor musunuz?

Tüm sessizleştirilmişliğine rağmen,”Türkiye toplumunun” da bunun farkında olduğu açık değil midir?

Bir de şu var:

“AKP’nin neo faşist rejimine boyun mu eğilecek yoksa Kürtlerin devrimci-demokratik direnişine güç verilerek ve ortak mücadele çatısı altında bir araya gelinerek direniş mi yükseltilecek? “ diyorsunuz!

İyi, güzel de, bunu derken ve beraberinde hem “AKP masada olmayacak” yollu tespit yapıp, hem de “Uluslararası güçler üçüncü bir göz olarak devrede olsalardı süreç diyalogdan öte bir noktaya taşınabilirdi, yani AKP müzakereye zorlanabilirdi” yollu masada “çözüm” sayıklamanız ve “üçüncü göz” olarak “çözümün” garantörü saydığınız “ ABD-AB emperyalizminden medet ummanız bir yana, siz onca zaman bu din temelli faşist 12 Eylül rejimi konuşlanmasını sağlamlaştırırken, emekçileri hepten korunaksız ve barınaksız bırakırken, gençlere biber bombası ya da kurşun sıkarken buna direnç göstereceğinize, onunla sadece onun çıkarlarını güçlendiren bir müzakere süreci peşinde koşmadınız mı?

Başka ifadeyle bu müzakereden medet umarak hepimizi bu müzakereye çomak sokuyoruz diye azarlarken, şimdi “direnmekten” söz ettiğiniz ve “neo faşist” olarak nitelendirdiğiniz bu “AKP rejiminin” her türlü politikasına ve icraatlarına boyun eğerek destek vermiyor muydunuz?

Boyun eğmeyenleri ise bu rejim ile aranızı bozacakları korkusuyla “Kürt düşmanı” olarak yaftalamadınız mı? Şimdi saldırının şiddeti artırıldığı için oraya buraya ateşli çağrılar yapıyorsunuz diye, onca zaman bu din temelli 12 Eylül faşist diktatörlük rejiminin konuşlanmasında siz KÖH’çü Kürtlerin herkesten çok payı olduğunu görmezden gelmemizi mi istiyorsunuz? Ve üstüne üstlük pişkin pişkin , bu noktaya gelirken  “Türkiye toplumunun” hiç direnç göstermediğini mi söylemeye çalışıyorsunuz?

Peki 7 Haziran seçim sonuçlarını ne yapacağız? Bu sonuç,“ Türkiye toplumunun” Demirtaş'ın sloganını ciddiye alarak Kürtlere el uzattığının göstergesi değil miydi?

Anlamadıysanız şöyle soralım; Siz şimdi “direniş”ten söz ederken, tarihe “Gezi Direnişi” olarak geçen, dosta düşmana kitaplar yazdıran içinde tamı tamına “Türkiye toplumu” olan bir halk hareketine, sırf AKP ile, dolayısıyla şimdi dillendirmekte beis görmediğiniz “AKP’nin neo faşist rejimi “ ile aranızın bozulmasını istemediğiniz için omuz vermekten kaçındığınızı açıklıkla açıklamadınız mı?

Politik prestijinizin yere düştüğünü fark edince çark ederek ama yine de önderinizin ifadesiyle, Taksim alanını “Ergenekonculara” bırakmamak için sözde destekleme moduna girmediniz mi?

Kutsal önderiniz Öcalan’ın, ”İslamcıların 40 yıllık rüyasıydı, rüyalarını gerçekleştirdik. Biz AKP’ye iktidarı altın tepside sunduk.” Şeklindeki; KÖH’ünüzün lideri Karayılan’ın,” Bugün muhafazakâr kesimin iktidarda bulunmasında; devlette ve hükümette etkili bir güç haline gelmesinde, KÖH’çü Kürtlerin mücadelesinin payı olduğu” şeklindeki itirafları ne çabuk unuttunuz?

Ayrıca, sırf müzakereyi barışçıl olarak sürdürmekten vazgeçip, şiddet yoluyla sürdürmeye karar veren tarafı, masada, barışçıl olarak müzakere etmeye ikna edebilmek için, Türkiye toplumunu “sessizlik” çemberini kırmaya ve direnişe çağırırken, barışçıl bir şekilde masada yürüttüğünüz müzakerenin politikasında bir değişiklik mi olmuştur, ya da olacaktır, bunu açıklıkla söyleyebilir misiniz?

Yani şimdi yakındığınız ve demediğinizi bırakmadığınız AKP, şimdi masaya dönse tası tarağı toplayıp, çerçevesini ABD emperyalizminin ve dinci-gerici, osmanik-İslamik 12 Eylül faşist diktatörlüğünün çizdiği masa ve müzakere ayarlarına dönmeyecek misiniz?

Velhasıl şimdi ,“sessizlik” çemberini kırmaya çağırdığınız “Türkiye toplumu”, en başta da Türkiye’nin ilerici- devrimcileri bu soruları sormaz mı sanırsınız?

2010 yılındaki ve bugün bedelini hepimizin ödediği ve sevincini AKP iktidarının ve elbette dinci-gerici, osmanik islamik faşist 12 Eylül rejiminin ve tabii asıl olarak Türkiye’nin tekellerinin ve de işbirlikçilerinin yaşadığı, referandumda “Yetmez ama Evet” çilere öykünerek ürettiğiniz sudan gerekçelerle gerçekleştirdiğiniz “BOYKOT” hamlesi ile dinci-gerici, osmanik-islamik tabanlı 12 Eylül faşist diktatörlük rejiminin, yani sizin deyişinizle “AKP’nin neo faşist rejimi”nin konuşlanmasına destek vermediniz mi ? Diye kimse sormaz mı sanırsınız?

Üstelik hâlâ bir taraftan hem “AKP masada olmayacak” yollu tespit yapıp, hem de “Uluslararası güçler üçüncü bir göz olarak devrede olsalardı süreç diyalogdan öte bir noktaya taşınabilirdi, yani AKP müzakereye zorlanabilirdi” yollu bir tespitle, önceki tespitinizi hiçleştirirken, diğer taraftan “AKP’nin neo faşist rejimine karşı direnişten” söz etmenizin ve “sessizliğini” de üstüne basarak vurguladığınız “Türkiye toplumunu” bu direnişe çağırmanızın hiç iler tutar bir yanı var mıdır? Diye sormak Türkiye toplumunun hakkı değil midir?

Ortada bir “neo faşist diktatörlük rejimi” varsa, bunun emperyalizmden bağımsız olamayacağı açık değil midir?

Yenidünyacı emperyalistlerin, en başta ABD emperyalizminin, Türkiye’nin de içinde olduğu bu büyük ve zengin coğrafyada kırk yıldır güttüğü bir “Kürt politikası” olduğunu en iyi siz bilmez misiniz de, Türkiye’nin rejiminin emperyalistlerin bu konuşlanmasından bağımsız olabileceğini düşünebilirsiniz? Üstüne üstlük, onca zamandır “dostluğundan sual sorulmaz” diyerek kanka olduğunuz bu “üçüncü göz” den medet beklerken, anti-emperyalizmden söz eden herkesi “Kürt düşmanı” diye azarlayıp, yaftalarken, sessizleştirilmesinde sizin de payınız olduğu apaçık olan “Türkiye toplumunu” yardıma çağırmanız biraz komik kaçmıyor mu? Diye kimse sormayacak mı sanırsınız?

Öyleyse siz şu işin aslını söylemek için sadede gelseniz de, “Türkiye toplumunu” hepten aptal yerine koymaktan vazgeçseniz daha yararlı olmaz mı?

Yani, sizin meramınızın, tıpkı Kürt halkını, bu saate kadar masanın/ müzakerenin desteği ile ya da şartları gereği, zorsuz zahmetsiz ve sessizce süren “özyönetim yapılanması” için, şimdi değişen şartlara göre hendek kazmaya çağırdığınız gibi, “Türkiye toplumunu” da, AKP’yi bu aynı masaya/ müzakereye zorlamak için elinizi güçlendirmek üzere direnişe çağırmak olduğunu “Türkiye toplumuna” açıklıkla açıklasanız daha doğru, ya da daha delikanlıca olmaz mı?

Yoksa bu çağrınızdaki ikirciminizi, bulanıklığınızı “Türkiye toplumunun” göremeyeceğini mi sanırsınız?

Bu bile, “Türkiye toplumunun” bu kirli savaşınıza, hatta belki de sahte savaşınıza, bigâne kalması için yeter sebep değil midir; ve sebeplerinin çok fazla olduğunu görmez misiniz?

Yani siz birincisi, cumhuriyete ve laisizme karşı, cumhuriyeti, devleti ya da moderniteyi dışlayan, etnik ya da dinsel bir cemaat, bir ümmet düzenini hedefleyerek konuşlanan dinci-gerici, osmanik-islamik 12 Eylül faşist diktatörlük rejimi ile baştan beri senkronize hareket ettiniz ve ikincisi, bu konuşlanmanın ve bu konuşlanmaya su taşıyanların ikircimsiz karşısında duranları, direnenleri, Kürt düşmanlığı ile suçlayarak püskürtmeye çalışırken, senkronize hareket ettiğiniz bu 12 Eylül faşist diktatörlük rejiminin, dinci-gerici, osmanik-islamik konuşlanmasının karşısında duranları, bu konuşlanmaya direnenleri baş düşman saydınız ve zindanlara doldurulan bu “baş düşmana” karşı, şimdi “AKP’nin neo-faşist rejimi” tabir etiğiniz, bu 12 Eylül faşist diktatörlük rejimine şu veya bu şekilde destek verirken, onunla masada müzakere sürdürerek, şimdi “sessizliği”n den yakınarak “direnişe” çağırdığınız, “Türkiye toplumunun”, bu dinci-gerici, osmanik-islamik temelde konuşlanan faşist 12 Eylül rejimi tarafından bütün sığınak ve barınaklarının elinden alınmasına, bir ortaçağ karanlığına sürüklenmesine göz yumduğunuzu hatırlamaz mısınız?

Ve şimdi bu toplum soruyor ki, “hangi yüzle bizi onca zamandır aranızdan su sızmayan ve yine onca zamandır Türk ve Kürt emekçilerini insafına terk ettiğiniz bu AKP iktidarına karşı, sırf zaten yerel yönetimler yasası ile çerçevesi çoktan çizilmiş ve önü açılmış olan ve asıl ucu ABD emperyalizminin kırk yıldır hayalini ve düzenini kurduğu ‘Büyük Kürdistan ‘a yönelik olan bir ‘özerklik’ için onu yeniden bir müzakere masasına oturtarak elinizi güçlendirmek üzere ‘direnişe’ çağırıyorsunuz; hatta daha doğrusu buna zorluyorsunuz, hatta ve hatta tehdit ediyorsunuz?” diye sormaz mı?

Ve dahi, mademki niyetiniz Türkiye’den ve Türklerden ayrılmak değil, aksine Türkiye’de kalmak ve Türklerle birlikte yaşamak, ve mademki hedefiniz bir “demokratik cumhuriyet rejimi”, öyleyse öncelikle Türklerle birlikte, bu eksende, bu cumhuriyet eksenine temelden karşı olan bu dinci-gerici, osmanik islamik faşist 12 Eylül diktatörlüğünün konuşlanmasına karşı durmak ve Kürtlerin ihtiyacı olan eşitlik, özgürlük ve kardeşlik temelinde yeniden kurulacak ilerici, devrimci, laik, halkçı, özel çıkara karşı kamu çıkarını esas alan bir emekçi cumhuriyeti için aynı temelde birlik olmanız gerekmez mi, yollu sorularını pekiştirmeleri hak değil midir?

Dahası, bugün “Türkiye toplumunun” (Kürt coğrafyasındaki) saldırılar karşısında sessiz, yürütülen bu kirli savaşa ve yapılan bunca katliama kayıtsız ve olup biteni izleyen ve gözleyen bir pozisyonda olduğundan yakınarak, olup bitenlere gözünü, kulağını, aklını kapatarak kendisini kurtaramayacağını” buyuran siz KÖH’ çü Kürtler, dün, “Türkiye toplumunun” olan bitenlere karşı sessiz ve kayıtsız kalması için uygulanan politikalara hiçbir karşı duruş göstermeyip, aksine hiçbir destekten kaçınmayıp, “Türkiye toplumunun” dinci-gerici, osmanik-islamik bir faşist diktatörlüğün pençesinde tümüyle savunmasız hale getirilmesine sessiz ve bigâne kaldığınızı hatırlıyor musunuz?

Ve bu tutumunuzun, gelinen bu günkü son noktada sizi kurtaramadığını, o sessiz ve kayıtsız bırakılmasında önemli katkılarınız olan “Türkiye toplumundan ” ki Kürt halkı da bunun içindedir, sessizlikten ve kayıtsızlıktan çıkıp, sırf AKP iktidarı masaya ve müzakereye dönsün diye yardım istediğinizin; evet evet bu dinci-gerici, osmanik –islamik temelde konuşlanan faşist 12 Eylül diktatörlüğünün cenderesinden Türkiye toplumunu kurtarıp, ilerici, devrimci, laik, halkçı ve özel çıkara karşı kamu çıkarını savunan bir emekçi cumhuriyetini kurmak için değil, tamı tamına ABD emperyalizminin kırk yıllık güdüsünü büyüten çıkarlarına uygun ve sizin deyişinizle “AKP’nin neo-faşist rejiminin “ sağlamlaştırılması ve defacto hüküm süren bu 12 Eylül faşist diktatörlük rejiminin dejure ilan edilmesini sağlayacak yasal ve hukuksal üst yapının kurulması ve “Türkiye toplumunun ” topyekün teslim alınması pahasına sürdürülen “çözüm sürecine”, yani masada müzakere sürecine dönülmesi için “Türkiye toplumundan” yardım istediğinizin farkında mısınız, diye sormak bu toplumun hakkı değil mi?

Ya da daha vahimi, mademki “Türkiye toplumunda” bir sessizlik ve kayıtsızlık görüyorsunuz, bunda dahliniz olduğunu da hatırlayarak, onları bu sessizlikten ve kayıtsızlıktan kurtarmak için öncelikle sizin bu topluma borcunuz yok mudur, diye sormak hakkı “Türkiye toplumunun” hakkı olduğu neden aklınıza gelmiyor acaba?

Sosyalistler mi? Öncelikle çatınızın altında onlardan pek fazla, hatta hiç olmadığı ve sizin de onları pek istemediğiniz, sevmediğiniz ortada değil midir?

Onlar, İspanya’da da cumhuriyet için savaşırlar, Türkiye’de de cumhuriyet için savaşırlar, bunda beis görmezler ama ilkeleri vardır ve bu ilkeler doğrultusunda titiz olurlar; sosyalistler, ulusal kurtuluş için de savaşırlar, dolayısıyla Kürtlerin kurtuluşu için de savaşırlar, savaştılar da ama bunda da ilkeleri vardır ve bu doğrultuda titizlenirler; yani hepsi, yani cumhuriyet için de, Kürtlerin kurtuluşu için de savaşmaları, özel çıkara karşı kamu çıkarının muzaffer olması için, sömürü düzenine karşı, sosyalizmin muzaffer olması için ve elbette sosyalist hareketin sosyalist iktidara biraz daha yaklaşması içindir.

Yani bu özel çıkara dayalı zulüm ve sömürü düzenini, eşitlikçi ve ortakçı bir kamu düzeni ile değiştirmek içindir çabaları ve titizlenmeleri!

Ve buna, bu özel çıkarları için dayatılan zulüm ve sömürü düzeninin sahiplerinin, bekçilerinin ve / ya da yöneticilerinin, hiçbir direnç göstermeden, hatta zorun şiddetini uygulamadan, güle-oynaya izin vereceğini de düşünmemektedirler!

Velhasıl-ı kelam, sosyalistler yaklaşan karanlığa karşı, cumhuriyet'e "yetmez ama evet" diyorlar.

Daha önce de ve tarafımdan sorulmuştu ve sizin bigâne kaldığınız ama payınız da olduğu halde “sessizliğini” lanetlediğiniz “Türkiye Toplumu” tüm sessizliğine rağmen bigâne kalmamış olduğu, şu 12 Eylül referandumunun “anayasacı komünistleri” olan "yetmez ama evet" çiler “cumhuriyete karşı yetmez ama karanlığa evet” deyince doğru oluyor da, “karanlığa karşı yetmez ama cumhuriyete evet” deyince mi yanlış oluyor? Sorusunu bir kez daha soruyorum!

Velhasılı kelam, Ortaçağ karanlığına karşı insanlığa "cumhuriyet"i önermek gericilik değildir amma ve lakin yapılan da bu değildir; yani işaret edilen, tekellerin cumhuriyeti değildir; tam tersine, işaret, tekellerin cumhuriyetinin de, ortaçağ karanlığının da çok ilerisinde olan ve tam zıddı olan sosyalist cumhuriyetedir ve bu, aynı zamanda "komün"ün ta kendisidir; ancak yıkılmaya çalışılan ve ortaçağ karanlığına oranla ileri olan ve sosyalist cumhuriyete oranla gerici olan cumhuriyet de bu güzergâhta yer almaktadır ve bu cumhuriyetin altında kalanların, yıkım ekibine biat edenlerin, bu ekibin karşısında durmayanların, sosyalist cumhuriyeti kurma çabaları da, sosyalizm sayıklamaları da, hatta sosyalizm çağrıştıran “komün” sayıklamaları da beyhudedir; daha açığı koca bir yalandır!

Kapitalizm yıkılmadan, "komün " sayıklamak, ahmaklık bir yana, gericiliğin dik âlâsıdır!


Sosyalist cumhuriyete göre geri olan burjuva demokratik cumhuriyet, bir ümmet düzenine; cumhuriyeti, devleti ya da moderniteyi dışlayan etnik ya da dinsel cemaat türünden bir düzene göre hem ilerici, hem devrimci ve hem de ileridir!

Bugün, tekellerin egemen olduğu bir cumhuriyette ise, “burjuva demokratik cumhuriyet” talebi, sosyalist cumhuriyet talebine göre geri ve gericidir; ve tekeller, cumhuriyetin yönetimini dinci-gerici akımlara teslim edip, cumhuriyeti yıkmalarına göz yumarak, dinci-gerici cemaat türü bir ümmet düzenine dönüştürmelerine destek olarak, bu tekelci düzeni korumayı amaçlıyor ve bunun için uğraşıyorsa, burada aslolan sosyalist cumhuriyet talebi olsa da, özünde burjuva olan, halkçı temelde, laik, eşitlikçi, bir emekçi cumhuriyeti ilerici ve devrimcidir; yani tekelci aşamada gerici bir talep olan burjuva demokratik cumhuriyet talebi, ortada bir kapitalizm öncesinin, burjuva cumhuriyet öncesinin ifadesi olan, dinci-gerici ümmet düzeni talebi ve çabası varsa, buna göre hâlâ ilerici ve devrimci bir taleptir; o halde sosyalist cumhuriyet amacı ile yola çıkanların, burjuva demokratik cumhuriyet talebiyle ayakta olanları yanına alması gerekirken, karşısına alması beklenemez!

Bunu, yeni-mürteciliğe iltica etmiş ama bu yeni durumuna “sol” bir ton verdiğinden hareketle “Marxist-Leninist” gömleğini de sırtından atmamış olanlar, bir bilmece misli görürler ve anlamazdan gelirler!

Lenin’in deyişiyle, burjuva cumhuriyetini ki şartlıdır, bir Tanzimat öncesi karanlığa oranla onaylayan komünistleri, burjuva rejimini, kapitalistleri, polisi, hapisaneleri, işsizliği, sefaleti, fuhuşu, mülkiyeti onaylamakla suçlarlarken, üzerlerine bu suçla yüklü koca koca yaftalar fırlatırken, bir Tanzimat öncesi karanlığın içinde mevzilenmiş dinci-gerici-osmanik-islamik bir hükümeti onaylayan ve onun anayasal bir hamle ile kendilerine, kendilerinin istedikleri gibi bir imtiyaz vereceğini umut ederek, aynı temelde konuşlanmaya, tabanlarını buna göre dönüştürmeye veya bu biçimdeki tabanlarına popülizm yaparak karanlığın daha derinine, yani burjuva cumhuriyetin çok fazla gerisindeki bir Tanzimat öncesi karanlığa ilerlemeye (daha doğrusu gerilemeye), bu karanlığa entegre olmaya çalışan Kürtlerin, hem de sırf “demokratik özerkliğin” yüzü suyu hürmetine, “demokratik cumhuriyet rejimi”ni sayıkladıkları bir zamanda, burjuva demokratik hükümeti içeren bir Cumhuriyeti onaylayarak sözde kirlenmekten korkmaları, beş yaşında çocukları bile acı acı gülümseten “demokratik ” bir lafazanlığın şiddetinden başka bir şey olamaz!

Olabilirse bu, yobazizmin kayığına binerek “demokratik Cumhuriyete” yol aldığını zanneden alıkların halet-i ruhiyesi olabilir ancak daha önemlisi var ki o da, yobazizmle iş tutmanın üzerini örtmek üzere, beş yaşında çocukları bile güldüren alıkça bir bahanenin arkasına saklanmaktır; bunun da aynı kapıya çıktığı çok açıktır!

Komünistler hep bunu söylediler ve söyledikçe Kürtler daha çok karanlık giyindiler ve erdemlerini ballandıra ballandıra anlatarak referanslarından birinin ve belli ki en önemlisinin Medine Sözleşmesi ve diğer önemli referanslarının Saidi Nursi olduğunu büyük bir gururla haykıran bir noktaya geldiler ki şimdi birden “demokratik cumhuriyet rejimini” hatırlayıverdiler!

Oysa çok olmadı, kısa bir süre önce, hem bir burjuva demokratik talep peşinde koşarken, hem de burjuva cumhuriyetini, yobazizme, bir dinci-gerici ümmet düzenine oranla gerici saymak, gülmekten beş yaşında çocukların bile karnını ağrıtan bir alıklıktır, demiştim!

Komünistlerin, siyasal özgürlük için savaşımdan, bunun bir burjuva siyasal özgürlüğü olduğu bahanesi ile yan çizmediklerini biliyoruz; ama burjuva rejimin "onaylanması”nı, tarihsel açıdan göz önünde tuttuklarını da biliyoruz; tıpkı, Feuerbach’ ların, materyalizmi geleceğe oranla değil, geçmişe oranla onayladıkları gibi, komünistler de burjuva rejimi, yani burjuva cumhuriyeti, işte tam da bu biçimde onaylarlar!

Komünistler burjuva demokratik cumhuriyeti, burjuva feodal mutlakıyet rejimine oranla, yani dinci-gerici, osmanik-islamik bir ümmet rejimine oranla onayladıklarını söylemekten hiçbir zaman çekinmemişlerdir ve bu ümmet rejimine entegre olmak için bin takla atanların fırlattıkları yaftalara rağmen hiçbir zaman çekinmeyeceklerdir.

Komünistler, burjuva cumhuriyetini, yalnızca sınıf egemenliğinin son biçimi olarak, yalnızca proletaryanın burjuvaziye karşı savaşımına en elverişli alan olarak "onaylarlar"; onu hapishaneleri ve polisi, mülkiyeti ve fuhuşu nedeniyle değil, ama bu “sevimli” kurumlara karşı geniş ve özgür bir savaşım ereğiyle “onaylarlar”.

Onaylarlar onaylamasına da, bugün onaylanan yine de bu değildir; yani başka ifadeyle yırtıkları sökükleri dikilerek ayağa kaldırılacak olan bir cumhuriyet değildir onaylanan; yani oligarkların bir ricası ile yüksek Kemalist kadroların tasfiye edilmesine bizzat mihmandarlık ederek, Türkiye’nin büyük büyük zenginlerinin hatırını kırmamak için dinci akımların eline teslim ettiği ve yıkım ekibinde yer aldıkları cumhuriyet değildir onaylanan; bu cumhuriyetin üzerine kurulu 12 Eylül faşist diktatörlüğü ise hiç değildir!

Onaylanan ve bunun için Kürt halkına söz ve Türkiye’nin işçi ve emekçilerine borç olarak şekilde savaşacak ilerici, devrimci, laik, halkçı, eşitlikçi bir emekçi cumhuriyetidir!

Sorun tamı tamına, KÖH’çülerin şu “üçüncü göz” olarak medet umdukları ve ”dostluğundan” sual sorulmasını istemedikleri ABD-AB emperyalizminin varlığındadır; emperyalizmi, yeryüzünden silmeden ne insanlık yeşerir, ne devlet olmayan devletler özgürce gelişebilir, ne de ulusal baskı ortadan kalkabilir; bu nedenle ABD emperyalizmine rağmen, uyduruk ve ilkel bir aşiret düzeninin ifadesi olan "demokratik özerk komün" ütopyası, hem akıl taşıyanlar için ve hem de Kürt halkı için ve elbette Türkiye toplumu için de hiçbir anlam ifade etmez ama ABD emperyalizmi için biçilmiş kaftandır ve kozmopolitizm ideolojisi ve politikası ile pek uyumludur!

Öyleyse, ummuyor ve önermiyor, oh olsun da çekmiyoruz ama kim bilir belki de, inatçı bir sessizliğin içinden patlayan bir birikimin yankısını dillendirerek ayağa kalkan en değerli ve en yiğit gençlerinin, üstelik ellerinde, üzerlerine yağan biber bombalarına, hatta hakiki tabancalardan çıkan kurşunlara ve polis coplarına karşı kendilerini savunacak bir fidan dalı bile olmadığı halde ölümlerine, iz bırakan yaralanmalarına ve geride gözü yaşlı, yürekleri paramparça analar, babalar bırakmalarına neden olan saldırılara karşı, şimdi “12 Eylül faşist rejimini, laiklik kimliği yerine dini kimliği koyarak yeniden dizayn etmeye çalıştığını ve 2023 hedefinin de İslamcı-Milliyetçi (Türkçü) rejimin tamamlanması olduğunu “ hatırladıkları “AKP ile aramız bozulur” diyerek sessiz kalan KÖH’çü Kürtlerin bugünün şiddet ortamında, ortalığın kan revan içinde olduğu bugünlerde yaptığı çağrıya “Türkiye toplumunun” bigâne kalması bu nedenledir!

Cumhuriyet yıkılmış, yerine cumhuriyeti reddeden bir dinci-gerici ümmet rejimi ikame ediliyorsa, sosyalistler bu iç savaşta elbette dinci-gericiliğe karşı cumhuriyet için savaşacaklardır ki bu anda bile savaşımlarının yönü, sosyalist cumhuriyet ya da bu olmazsa sosyalist iktidarı dışlamayan bir halkçı cumhuriyet için olacaktır ve öyleyse gericilikle katolik nikâhı kıyan bir kurtuluş hareketi için savaşmamaları, aksine böyle bir kurtuluşu reddetmeleri ama cumhuriyet için savaşmaları şaşırtıcı değildir; yerindedir, ilkeseldir, madde ile ve tarihin mantığı ile uyumludur!

Diğer yandan, çok açık olarak sosyalistler, tepeden yasalarla, “çözüm –mözüm” tiyatrolarıyla, masada müzakerelerle kurtuluş olmayacağını bilirler; politik ya da zora dayalı bir gücün yoksa “çözüm mözüm” palavradır ve müzakere seansları halkı kandırmak için birer pandomindir; öyle olduğunu Kürtler de görmüşler ki, şimdi bir taraftan emperyalist “üçüncü gözün” paçasını bırakmazlarken ve hâlâ ille de “çözüm-müzakere” yollu sızlanırlarken, diğer taraftan iktidarı bu yöne mecbur edecek politik gücü elde etmek için, zora dayalı güçlerini de kenarda tutarak, ”Türkiye toplumunu” yardıma çağırmaktadırlar!

Aslında bu, “yerim dar” demenin Kürtçesi olsa gerektir!

Aslında bir çaresizliğin yansımasıdır ama çaresi vardır, fakat samimi ve dürüst olmak gerek şarttır; ilaveten ve daha önemlisi, gericilikle kıyılan katolik nikâhından tez vazgeçip, gerçek bir ilerici-devrimci, halkçı renk kuşanarak, ilkesel, samimi ve dürüst olarak Türkiye’nin laik, ilerici, yurtsever, devrimci, devrimci-demokrat, sosyalist, komünist, cumhuriyetçi işçi ve emekçileri, aydınları, gençleri, kadınları ile birlikte hareket etmek gerekir ki bu birliktelik, Türkiye’nin devrimcileri açısından, Kürt ulusal hareketine biat etmek, kuyruğuna takılmak demek değildir; yani böyle birliktelik olmaz ve olmadığı ortadadır!

Kürtler, şimdiye kadar bunu dayattılar ve kuyruklarına ancak ve ancak dün nerede duruyorlarsa, bugün de aynı yerde duranları taktılar; yani dün Kürt halkının başını yükseğe kaldırtan, devrimcileştiren, halkçı politikalar izleyen ve ABD emperyalizminin kesinkes karşısında olan ve faşist 12 Eylül rejiminin Türkiye’nin devrimci hareketini ezdiği bir zamanda korkulu rüyası olan Kürt ulusal hareketinin karşısında ve faşist 12 Eylül rejiminin yanında olanları taktılar; onlar, bugün dinci-gerici, osmanik-islamik bir biçim alan, faşistliğinden bir şey kaybetmeyip, aksine daha da kanlı hale gelen bildiğimiz 12 Eylül rejiminin politikaları ile senkronize oldukları için, devrimcisizleşerek, dinci-gericileşerek, reformizmin dibine düşerek, ABD emperyalizminin “dost” luğundan ve hâlâ yeni versiyon faşizmini lanetledikleri 12 Eylül diktatörlük rejiminin “demokratik” anayasa değişikliğinden medet bekleyerek devrimci çizgiden, Kürt halkından ve Türkiye’nin devrimci sosyalist hareketinden, emekçilerinden koptukları için, en azından popülizm batağına sürüklendikleri için, KÖH’ün ve HDP’nin-yanında, kuyruğunda, hatta çatısının altında olanlardır!

Demek ki, Türkiye’nin ilerici-devrimci, sosyalist hareketi, ve belli ki “Türkiye toplumunun” azımsanmayacak bir bölümü, Kürt ulusal kurtuluş hareketi ile ancak ve ancak ilerici, devrimci, laik, halkçı, cumhuriyetçi temelde hareket ettikleri müddetçe birlikte olacaklardır, buradan ilerisi vardır ama gerisi yoktur!

Yani bu birliktelikte gericilere yer yoktur ve bu birlikteliğin asli görevi, gerici Kürt ve Türk ittifakını engellemek, ilerici-devrimci Kürt-Türk birliğini sağlamlaştırmak ve ileriye atılmak olacaktır!

İşte ancak o zaman “Türkiye toplumunun” laiklikten vazgeçmeyen, dinci-gericiliğe karşı cumhuriyet diyen aydınları, gençleri, kadınları, işçileri, memurları, köylüleri, küçük –büyük bilumum esnafları vb. sessizliğini bozacak ve bu birlikteliğin yükselişi ve Kürt ve Türk emekçilerinin, işçi sınıfının ulusal ve sınıfsal kurtuluşu için; Türkiye’nin ilerici, devrimci, laik, halkçı, eşitlikçi, ortakçı, kamu çıkarını gözeten emekçi cumhuriyetini kurmak için bu birliktelikteki onurlu yerini alacaklardır!

Her sessizlikte, tıpkı Ortaçağın sessizliğinde, bu uzun çağı patlamalı bir şekilde değiştirecek ileri bir hareketin sesinin birikerek ve genleşip patlayarak dünyayı aydınlatan düşünceleri ve düşünürleri açığa çıkardığı gibi bir sesin birikimi, içten içe kendini büyütür ki bu en koyu sessizlikte bile kendisini sürdüren bir sınıf savaşının ifadesidir ve bu sınıf mücadelesi, tıkandığı yerde, kızıştığı yerde, şiddetlendiği yerde ama o sınıfın lehine, ama öteki sınıfın lehine, nihai kurtuluşa kadar, katastrof finale kadar sürecek bir döngü içinde, nihai kurtuluş olmayan fakat kurtuluşa da yaklaştıran bir düzen değişikliğine her zaman neden olmuştur ve olmaya devam edecektir!

Ezilen sınıflar, bu patlamalı serüvende, katastrof finale kadar, zaman zaman galip gelseler de, son tahlilde hep yenilerek ama ille de o büyük, katastrof finale doğru ilerleyeceklerdir!

Ve madde derken ve çağrıların bu maddeye uygun olması gerektiğine vurgu yaparken demek istediğimiz budur!

Öyleyse, başka her türlü çağrının, Doğuda da, Batıda da, beyhude çaba olduğu kendiliğinden anlaşılmaktadır.

Fikret Uzun

31-Aralık-2015

5 Ocak 2016 Salı

PARADİGMANIN İFLASI–İFLASIN PARADİGMASI-I

PARADİGMANIN İFLASI–İFLASIN PARADİGMASI-I

ÇOKTAN İFLAS ETMİŞ BİR PARADİGMANIN GEÇ KALMIŞ ELEŞTİRİSİ

Yazmak yerine kitap ve yazar adı saymaya çalışanlar ve yazmayı, bu yazıları paylaşmak ve daha asmadan kötü bir koku yayarak dağılan lakırdıları iplere dizmek sayanlar ve okumayı ise, okumaktan ziyade, sahibinin ve cellâdının önlerine fırlattığı yemleri gagalayarak çiğnemeden yutan tavuklar misli, yazılanları “inanıyorum öyleyse doğrudur” doğması doğrultusunda gagalamak ve gagalarını, gagaladıkları yazılara dil uzatanların dillerini gagalamak için hazır tutmak sananlar, dediklerimi her zaman küfür sayarken aslında pek de haksız değillerdi; çünkü sözlerim, her zaman en yakıcı ve sol memelerin altındaki sönmeye yüz tutmuş ateşleri harlatan gerçeklerin küfür misli vurgulanmasının ifadesi olmuştur!

Bu, yazdıkları ya da paylaştıkları hiçbir zaman sol memelerin altındaki ateşleri harlatmayanlar; bu, başkaldırıya veda misli mırıltıların hiçbir zaman bir başkaldırının içinde ve tarafında olmayan sahipleri, bu mırıltıları ezberlemeyenleri en kötü lakırdılarla azarlamış ve yola gelmeyenlerin üzerine bu mırıltılardan demetlenmiş koca koca yaftalar fırlatmışlardır; en aşkın teorik yaklaşımları bu olmuş ve fırlattıkları her yafta ile “Marxizm-Leninizmi aşmanın” onurdan uzak gururunu yaşarken kendilerinden geçerek prim yaptıklarını sanmışlardır!

Hiç birini yapamadıysalar, Nazım’ın çok önceden tarihe not düşerek “ölüm kendinden önce yalnızlığını gönderdi” dizeleriyle veciz biçimde haber verdiği gibi, başkaldırıya veda eden mırıltılarını deşifre ederek mahkûm edenlerin sözlerini, öncesinde fırlattıkları sessizliğin içindeki bir ölümle boğmaya çalışmışlar; bu da yetmezse, şeytan taşlar misli bu sözleri koca koca yaftalarla taşlarken “şeytan gelme üzerime, tanrım yetiş imdadıma” yollu bağrışmışlar ve bu sözlerin sahiplerini bir birlerine şikâyet ederek teskin olmaya çalışmışlardır ve bunu, hakkını vermediklerinden bihaber oldukları erdemin bir gereği saymışlardır!

İşte şimdi bir kez daha emin olunmalı ki, yazmak yerine kitap ve yazar adı saymayı marifet sayan ve yazmayı, yazılanların bir tümcesini paylaşmak ve en çok da daha asmadan kötü bir koku yayarak dağılan lakırdıları iplere dizmek; okumayı ise, sahibinin ve cellâdının önlerine fırlattığı yemleri gagalayarak çiğnemeden yutan tavuklar misli, yazılanları “inanıyorum öyleyse doğrudur” doğması doğrultusunda gagalayarak ezberlemek ve gagalarını, gagaladıkları yazılara dil uzatanların dillerini gagalamak için hazır tutmak sananlara, en yakıcı ve sol memelerin altındaki sönmeye yüz tutmuş ateşleri harlatan gerçeklerin vurgulanmasından ibaret olan ifadelerim yine küfür misli gelecektir!

Niyetim hiç kimseye küfür ve hakaret etmek değildir elbette fakat bu toprakların, küfür kadar yakıcı doğrulara şiddetle ihtiyacı olduğundan ve ihtiyaç keşfin anasıdır aksiyomuna uygun olarak, bu doğruları keşfetmekten hiç kimse kaçınamayacağından ve de bu çok basit ve tarihin mantığı tarafından çoktan önümüze konan keşfe bigâne kalma katsayısının yüksek olmasından, bu iş bir kez daha Ulak’ın omuzlarına düşmüş ve bu vesile ile adında “sosyalizm” ve “okul” sözcükleri olan bu forumun sakinleri, bir kez daha küfür kadar yakıcı doğruların şiddeti ile sarsılarak, eğer niyetleri varsa ve uyarlarına da gelirse, kendilerine gelme fırsatı bulmuş olacaklardır!

Sosyalistler için önemli olan bir Kürt yükselişidir; sosyalistlere göre, aydınlanmış, sürekli haklarını arayan, emekçi, özgürlükçü bir Kürt gerçekliği, Kürt halkının kendisi için de, Türkiye ve içinde bulunduğu bu geniş bölge için de büyük bir zenginliktir ve on beş yıl öncesine kadar bu yolda çok önemli mesafe kaydedilmiştir; ne var ki son 15 yıldır, bu mesafe geri çekilmiştir ki işte sosyalistler bu yüzden Kürtleri,“gelip gelip bir Tanzimat öncesi karanlığın içine girdikleri” konusunda uyarmışlardır!

Peki dinleyen olmuş mudur?

Kesinkes hayır ve üstüne üstlük Kürtler, kendi özgürlüklerini kutsal sayarlarken, sosyalistleri ve elbette Kürt halkını ve Türkiye’nin işçi ve emekçilerini zifiri bir karanlığa zorlamak hakkına sahip olduklarını düşünmüşler ve ısrarla bunun için gayret etmişlerdir; sosyalistler ise ve defaatle, “sırf Kürtlere sevgimiz nedeniyle, Türkiye’nin tekelleri ile birlikte Kürt ve Türk emekçilerinin kanını emerek büyüyen Kürt zenginlerinin daha da zenginleşmesi pahasına kendi dünyamızı karartmak zorunda değiliz” demişlerdir!

Öte yandan biz, “Türkiye’mizde kaynağında sömürü ve zulüm düzeni olan faşist ve şeriatçı partilere yer yoktur ve onlarla birlik olarak, onlarla empati kurarak bir yere varılamaz” dedikçe, Kürtler inadına, şeriatçı partilerle empati kurmuşlar ve yüzlerini dinci akımlara ve/ya da tarikat şeyhlerine dönmüşlerdir; üstelik sosyalistlerin, birkaç zaman öncesine kadar Kürtlerin İngiliz casusu dedikleri Şeyh Sait’in, hiçbir zaman casus olmayan, tutucu bir Kürt milliyetçisi olduğunu ortaya koymalarına rağmen, Şeyh Sait üzerinden oy avcılığı yapmak için onu, Kürt kalkışmasının en kutsal aktörü olarak anma veya yükseltme ayinleri yapmışlardır!

Daha öncesi de var fakat pek hatırlayan olduğunu sanmıyorum ve bu yüzden hatırlatmak istiyorum!

90’lı yıllarda, Refah’ın kapatılması ile ilgili olarak Anayasa Mahkemesinde dava açılmasından sonra, bazı Kürt politikacılar ve bu arada Hadep yöneticisi Sedat Yurttaş ile Feridun Yazar’ın, üstelik Türkiye halkıyla birlik istedikleri ve Türkiye ilericilerinin Kürt davasını desteklemelerini talep ettikleri bir zamanda, Türkiye’nin Kürtlerinin, 12 Eylül baskı rejiminin her zaman oy deposu olduğunu ve Türk ve Kürt gericiliğinin ittifakının, Türkiye halkı için her zaman büyük bir tehlikenin habercisi olduğunu ve dahi faşist 12 Eylül rejiminin özellikle bunun için çalıştığını unutarak, Refah’ın kapatılmasına “demokrasi” adına karşı çıkan açıklamaları olmuştur.

Oysa parti kapatmanın ya da açık tutmanın “demokrasi” ile bir ilgisi olmadığı bir yana, Türk ilericiliği ile Kürt ilericiliğinin beraberliğini sağlamak, Kürt ve Türk ilerici-devrimcilerinin, sosyalistlerinin vazgeçemeyecekleri bir görevdir; Türk gericiliği ile Kürt gericiliğinin ittifakını bozmak da aynı görevin içindedir; Kürtler, sıkışınca, Türkiye’nin Kurtuluş Savaşında Türklerle birlikte savaştıklarını hatırlamayı biliyorlarsa, bunu da bilmeli ve anlamalıdırlar!

Bu savaşta kurulan birlik, son tahlilde, ilerici Kürt ve Türk birliğinden başka bir şey değildi!

Tüm bunları dinlemeyen Kürtler, artık bir Tanzimat öncesi karanlığının içine girmiş ve buradan çıkmak için hamle yapacaklarına, suçlarını ona buna veya etrafına dağıtarak, bu karanlığa daha sıkı sarılmaya çalışmaktadırlar!

Türkiye’de “Kürt halkının varlığını” ilk kez bir politik belge olarak ortaya koyan Türkiye İşçi Partisi olmuştur ve daha önce TİP’ te siyaset yapan Kürtlerin daha sonra Kürdistan İşçi Partisi’ni kurmaları tesadüf sayılmamalıdır ve şimdi, kurulurken TİP’in ismini, Türkiyenin Devrimci Gençlik Hareketini ve Vietnam Ulusal Kurtuluş Hareketini pusulasının birer parçası yapan bu parti, bütün pusulalarını tarihte bırakmış ve bir Tanzimat öncesi karanlığının içine girerek, Tanzimat ile birlikte cumhuriyete karşı ABD emperyalizmi ve faşist 12 Eylül rejimi ile bir ve aynı gerici politikaları izlemekte ve kaçınılmaz olarak, tutunduğu iplerin ucundakilerin “dost”luğundan ya da verdikleri “söz”lerden medet umarak politika kurduğu için sık sık yanlışa düşmekte, inatla ve göz göre göre düştükleri bu yanlışlarına rağmen, Türkiye solunun kendisine biat etmesini istemektedir; son olarak, bu yanlışlarından ders almak ve yanlışlarını düzeltmek yerine, bu yanlışlarının da günahını, medet umdukları ile birlikte sessizleştirdikleri Türkiye’nin emekçi halkına atmakta ve herkesi, bu sessizliğe devam ederlerse onların da başına bugün kan revan içinde olan “Diyarbakır”ın düşeceği yollu tehdit etmektedirler ki şirazeleri hepten kaymış ve “doğru”dan çok fazla uzaklaşmışlar demektir!

Eninde sonunda bir ölçü olan “doğru”nun ve bir tartı olan bilimin paçasını bırakmaz isek göreceğimiz şudur ki iddia ve eğilimleri ölçüsünden çıkarmak, gerçekliğin çeşitli öğelerini tartamayıp ondan uzaklaşmak, solcuların değil, solcu olduğuna inanmamızı isteyen köylülerin işidir; bunu belli etmemek ise köylü kurnalığı olmaktadır ve buna en başta Öcalan olmak üzere KÖH’çü Kürtlerde sıklıkla rastlamak mümkündür!

TİP, ölçülü olmaya ve tartılı değerlendirmelere özen göstermiş, aykırılığa sapıp bunu köylü kurnazlığı ile örtmeye çalışmamıştır; fakat içinden bunu yapanlar da çıkmıştır ki ittihatçıları gerici ve itilafçıları ilerici ya da, akıl düzeninden yana olanları sağcı ve yobazları solcu olarak resmetmiş ve Erbakan’a göz kırparak ortalığı toz- duman etmeye çalışmıştır!

İşte en sonunda Kürtler, gele gele Tanzimat öncesi karanlığın içine girmişler ve Kürt halkını devrimcisizleştirerek, dinci-gericileştirerek ve elbette Türkiye’nin gerçek devrimcileri ve sosyalistleri ile aralarına duvar örerek, ilerlemeye çalışmanın gerilemek ve gericileşmek olduğunu artık düşünemeyecek bir noktaya gelmişlerdir!

Bu geldikleri noktada hâlâ köylü kurnazlığı peşinde koşmaktadırlar ve ne hoş ki, aynı zaman aralığında, bazıları ,“Türkiye toplumu Kürdistan’da olup bitenlere gözünü, kulağını, aklını kapatarak kendisini kurtaramaz” diyerek, suçu bilinçli bir kesiminin 7 Haziran seçimlerinde Kürtlere el uzattığı ” Türkiye toplumuna” (bu toplumun Kürtleri de kapsadığı unutulmamalıdır) atmaktadır; HDP’nin “Türkiyelileşme” iddiası ile yola çıkıp Türkiye Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanlığına da aday olarak ve dahası mevcut cumhurbaşkanına “seni başkan yaptırmayacağız” yollu “meydan okuyarak” ününü artıran eş başkanı Selocan ise, “
HDP'de gizli Erdoğan seviciler vardı” diyerek, hatta ”vardı” ve “artık yok” demeye getirerek, suçu artık var olmayanların üzerine atmakta ve kendisini ve kendisi ile birlikte olanları bundan masun ve masum tutmaktadır!

Ne demişler, şeytan ayrıntıda gizlidir!

Demirtaş böylece, HDP’ deki, daha önce BDP’deki kısaca KÖH’deki asıl gerçeği, “gizli Erdoğan seviciler” e indirgeyerek üzerini örtmektedir; malum önlerinde kongre var ve kapışmanın gericilik ilericilik eksenine kaymaması gereklidir!

Yani asıl mesele Kürtlerin gelip gelip bir Tanzimat öncesi karanlığın içine girerek, bu karanlıktan hâlâ medet ummasıdır ve madde hareket halinde olduğundan, yani bunda bir terslik, hem de çok vahim bir terslik olduğunun idrakinde olanlar da olacağından ve Selocanlar bu tersliğin üzerine gidip düzeltemeye değil, bu terslikle katolik nikâhı kıydıkları için, bu evliliği sürdürmeye niyetli olduklarından, bu meselenin su yüzüne çıkmaması ve çatışmalı bir hal almaması mümkün görünmemektedir!

Belli ki parti içindeki bir iç savaşın eşiğindedirler ve işte Demirtaş’a “HDP'de gizli Erdoğan seviciler vardı” dedirten de budur!

HDP’nin (daha önce BDP’nin), şimdi Eş başkan Selocan’ın itirafıyla ortalığa saçılan, AKP iktidarı ile şiir gibi bir ilişkisi olduğunu biz söylerken, ne “ulusalcılığımız”, ne “sosyal şovenliğimiz”, ne “Kemalistliğimiz”, ne de “faşistliğimiz” kalmıştı; hatta koca koca “Kürt düşmanı” yaftaları üzerimize fırlatılmıştı!

Ayrıyeten başka sözlerimiz de vardı ve “Biz, bunları”, yani “iktidarın, rejimin, tekellerin ipine bin bir bağ ile bağlanmış olan, dinci-gericilikle katolik nikâhı kıymış olan Kürt egemenlerini, sırf Kürt oldukları için sosyalistler sevmeye mecbur değildir” diyorduk; Bu Kürtlere, Türkiye’nin Kürt ve Türk emekçilerinin kanını emen tekellerine, 12 Eylül faşist diktatörlük rejimine ve ABD emperyalizmine ve elbette işbirlikçilerine nasıl bakıyorsak öyle bakıyoruz diyorduk ve üzerimize bu tekellere, ABD emperyalizmine ve elbette 12 Eylül faşist diktatörlük rejimine duymadıkları bir kin ve nefretle ”Kürt düşmanı” yaftaları fırlatıyorlardı; bununla da kalmıyor, bilumum işbirlikçileri çatılarının altına topluyor ya da paçalarına takıyorlardı, hâlâ da devam ettiklerini görebiliyoruz!

Ve şimdi bir de görüyoruz ki Demirtaş da, bu Kürtleri “sevmediğini” keşfetmiş olmaktadır!

Demirtaş herhalde çok çaresizdir ki çaresizliği, HDP ve KÖH’ün de çaresizliğidir ve bir suçluya, ya da suçlulara ihtiyaç duymuş olduğunu görebiliyoruz ve biz ihtiyacın, keşfin ya da icadın anası olduğunu biliyoruz; Demirtaş, hem keşif hem de icat yapmıştır ve öyleyse ihtiyacı son derece yakıcıdır!

Buradayız ve belki de daha doğrusu şöyledir:

Demirtaş, malumatfuruşluktan çok, iyiden iyiye açık olan malumun üzerini örterek sıkıntıları hafifletmek için çırpınmaktadır; “öyle değil” diyenlerin, şu anda HDP'nin ve vekillerinin profillerine ve de Demirtaş’ın koşuşturmasına, beyanat üstüne beyanat vermesine bakması yeterlidir!

Daha önemlisi ve doğrusu, bu sevda zaten öteden beri vardı ve en belirgin olarak, “Ergenekon” tertipleri bir yana, halka bir hap misli yutturulmak üzere iktidarı ile muhalefeti birlikte ki içinde BDP (HDP) de vardı, el birliğiyle kotarılan 2010 Anayasa referandumundan beri, AKP-RTE sevdası örgütlü bir şekilde hüküm sürüyordu (yetmez ama evet' çileri saymıyorum bile); CHP'nin rolü ayrı, MHP’nin rolü ayrı, BDP'nin ve elbette Öcalan'ın rolü ayrı idi ki bundan Kandil’in rolünü ayıramıyoruz, bu rollerin hepsi, referandumda AKP lehine "EVET" çıkması için idi; başarılı da olundu!

Ve bu sevda, "seni başkan yaptırmayacağız" şeklindeki içi boş ve daha çok bir yalancı pehlivan narasına benzeyen ısmarlama sloganın AKP'ye ve daha çok RTE'ye karşı yükselen ve CHP'den de, MHP'den de medet ummayan bir muhalif kesimde karşılık bulması ile birlikte kısa süren bir zafer sevincinden sonra, ortaya çıkan karşı şiddet ile birlikte ve en sonu 1 Kasım seçim sonuçları ile birlikte bir hayal kırıklığına uğradı, şaşkınlık da diyebiliriz; ne var ki bu sevdadan hâlâ vaz geçilmediğini görebiliyoruz. İşte bu nedenle Demirtaş’ın bir mezenformasyon denemesi yaptığını ve asıl noktalara çevrilmiş olan projektörleri, tali ve önemi kalmayan, daha doğrusu artık geçmişte ve dışarda kalan noktalara yöneltmeye çalıştığını düşünebiliriz!

Ancak, Demirtaş’ın bu çıkışı, şu ünlü deyişteki “merdi kıptiyi” çağrıştırmaktadır ki, bir turnusol özelliği vardır!

Bir şeye karşı durmak, kesinkes karşı durmak demektir; ya da tersinden söylersek, karşı olunan bir şeyden kesinkes ayrılmak gerekir; Kürt ulusal kurtuluşçularının öteden beri yaptığı gibi, kesinkes ayrılmayıp, bulaşık kalınırsa, karşı durmanın bir kıymet-i harbiyesi kalmaz ve o zaman da o karşı olunan şey ile muhalif değil, ister istemez müttefik olmaya mahkûm olunur.

Öyleyse Demirtaş’ın “HDP’de AKP ya da Erdoğan sevdalıları vardı” demesi acıklı bir tiyatronun komik sözleridir!

Figen hanımın bir süredir Demirtaş’ın dediklerini yalanlamasını ise, herhalde mizah sayamayacağımız bir acıklı komedya saymamız gerekmektedir!

Olan budur ve ortalık kan revan içinde iken, kimsenin bu kan revanı durdurmaya niyeti yokken, Demirtaş da diğerleri de, hâlâ bu niyeti taşımayanlara "çözüüm" ne olur "çözüüm" diye yalvarmaktan geri durmamaktadırlar ve üstüne üstlük, tıpkı Gapon'un, Rus işçilerini patronlarını onlarla bin bir bağ içinde olan Çar'a şikâyet ederek meselenin çözüleceğine inandırdığı gibi, Kürtleri de, “çözümden” kaçanlar, “üçüncü göz” olarak tabir ettikleri, fakat bu meselenin bu hale gelmesinde en baştan beri müsebbip olan ve tıpkı çar gibi Türkiye’nin tekelleri ile ve hâlâ islamist-osmanist, dinci-gerici faşist bir diktatörlük olarak hüküm süren Eylülist rejimle bin bir bağ ile bağlı ABD-AB emperyalizmine şikâyet edilirse "çözüm" e dönüleceğine ve daha vahimi, “çözüm” sağlanacağına inandırmaya çalışmaktadır!

Velhasıl-ı kelam, kimse Ulak’ın emperyalizmden ve işbirlikçilerinden “dost” da,”yar” da olmaz sözüne kulak asmıyor, asmadı; oysa bu söz Ulak’ın değil, tamı tamına maddenin sesidir!

Ve maddeden bu ses ile birlikte bir başka ses daha çıkmış, hâlâ bu ses yankılanmaktadır ki, bu sesten yeni bir toplumsal ve siyasal düzene geçiş için bir devrim çıkacağını öngörmeyen ve tüm Aydınlanma düşünürleri gibi insanlık için gerekli olanın yeni bir toplum sözleşmesi olduğuna hükmeden Rousseau’nun da, yaşadığı dönemin diliyle, “aylak soylular sınıfı” ile kilise’nin ayrıcalıklarından vazgeçmesi anlamına gelecek bu yeni toplum sözleşmesine nasıl razı olacakları sorusuna cevap vermeyerek bu sese uzak kaldığı gibi, Kürtler de ve hâlâ uzak kalmaktadırlar!

Bu, son derece öğreticidir; hatta ibretliktir!

Tarih, en güzel ve en iyi niyetli, ideali en yüksek bir toplum sözleşmesinin dahi, herhangi bir devrime gerek olmadan,“aylak soylular sınıfı” ile kilise’nin ayrıcalıklarından vaz geçmesini herhangi bir zor olmadan sağlayamayacağını göstermiştir. Fransız Devrimi’ nin şiddeti, egemen sınıfların ayrıcalıklarından vazgeçmemek için gösterdiği direncin bir türevi olarak ortaya çıkmış ve sonuç olarak egemen sınıfları ayrıcalıklarından vazgeçmeye ikna etmişti!

Ve bu sonucun teorideki karşılığını ise çok öncesinden, siyaset biliminin iki önemli kurucusu olan Machiavelli ile Hobbes’ un,“silahlı peygamber” teorisi ile “kılıçsız sözleşme olmaz” teorisinde görüyoruz!

Büyük bir devrimci sezgiyle “Kralcılar ile cumhuriyetin barış içinde bir arada yaşayamayacağını” gören Robespierre, “Kamu Kurtuluşu Komitesi” adına yaptığı konuşmalarda,”Bazıları kralcılar için hoşgörü diye bağırıyorlar,” diyordu ve bunu yalnızca “suçlular için kurtuluş” saydığını gizlemiyor ve şu sözleri de ekliyordu; “Cumhuriyetin iç ve dış düşmanlarını boğmak veya onunla beraber mahvolmak“,”ya özel çıkar ya kamu çıkarı”

Machiavelli ise Canterbury Piskoposu’nun “bizzat şeytan tarafından yazılmış olduğunu” söylediği Hükümdar’da, “… Bütün eli silahlı peygamberlerin başarıya ulaştıkları, silahsız olanların ise hüsrana uğradıkları görülmüştür.” yazarak,”silahsız peygamberlerin başarısızlığa mahkûm olduğu” saptamasını yapıyordu!

Yalnızca Kilise egemenliğindeki Orta Çağ’da değil, Machiavelli modern dönemde de bir “şeytan” muamelesi görmüş ve görmektedir!

Çıkarların uzlaşmaz olduğu yerde, kılıçsız sözleşme olmamakta, silahsız peygamberler hüsrana uğramaktadırlar; işte maddenin duyurduğu, başka ifadeyle pratiğin doğrulayarak tarihin mantığına içerdiği anlamlı ve öğretici ses budur!

Sınıf mücadelesi pratiğinin, özel çıkara dayalı bir düzende, kamu çıkarını, en güzel ve en iyi niyetli, ideali en yüksek ama “kılıçsız bir sözleşme” ile kurmanın ya da korumanın mümkün olmadığı hükmü, maddeye ve oradan da tarihin mantığına içerileli çok olmuştur.

Demek ki tarihin mantığından çıkan ses, en “iyi” sözleşmeyi “kılıçlı peygamberlerin” yapabildiklerini haber vermektedir ki kulak küpesi mislidir!

İşte bunun için, yani “egemen sınıfları, kamu çıkarı için ve zor yoluyla alaşağı etmeyi” savundukları için Robespierre ve Machiavelli suçlu olmuşlardır. İşte bunun için, “insan hakları” ve “demokrasi” kavramlarını bir kaide üstüne koyarak kutsallaştıran tekelci dönem, “kamu çıkarı” tartışmasını gözlerden saklar ve şiddet tartışmasını,“ne için” ve “neden” sorularından kopararak, neredeyse başlamadan biten bir tartışma olduğu açık olan, boş bir uzayda,”şiddet iyi midir, kötü müdür” tartışmasına indirger.

Son zamanların en popüler ve bir o kadar da “sol” tartışması bu olmuştur ki soldan çoktan uzaklaşmış olan ”sol” un en çok övündüğü tartışmalardan biri bu olmuştur!

Egemenler, insanlık suçu olarak mahkûm ettikleri şiddeti, en ağır ve acımasız şekilleriyle uygulamaya devam ederken, Hollywood filmleri ve Amerikan dizileri “karşında katil varsa bile sen katil olamazsın “ vaazını şaşmaz bir dakiklik ve bıkmazlık ile yaymayı sürdürmektedir.

“Sana tokat atarlarsa, diğer yanağını çevir”; İyi niyetli gösterilen ama son derece kötü niyetli bir vaazdır ve “coca-cola’dan daha tatlı ve afyondan daha uyuşturucudur.”

Bu, Marx’ın da ve 170 yıl önce, Reinische Zeitung’da “sol yanağınıza vurulduğunda sağ yanağınızı mı uzatıyorsunuz, yoksa şiddete maruz kalmaktan dava mı açıyorsunuz? “ sorusunda dediğidir ve Marx afyon etkisi olarak “şiddete maruz kalmaktan dava açmayı” yasaklayan İncil’i işaret etmiştir!

Tarihin ve elbette onun belirleyicisi olan maddenin, yani gerçek insan faaliyeti içerilmiş olan pratiğin, insanlığın kaçınamadığı bu sorunun yanıtını, Aydınlanma teorisi ile değil, devrim sürecinin dayattığı pratik zorunluluklarla verdiğini biliyoruz.

İşte Kürtler’in de sağırlığı bu yönde idi ve artık duyduklarını kabul edebiliriz ama hâlâ “çözüüm”, ”üçüncü göööz” , “bu Türkiye toplumu neden sessizzz ” yollu yakarışlarının kıymet-i harbiyesini anlamakta güçlük çekiyoruz!

“Demedik mi?” desek yeridir ama demiyoruz ve bir kez daha hatırlatmakla yetiniyoruz; “çözüm” sınıfsaldır ve ne bir dâhi’nin, ne bir akil'in ne bir Herkül misli babayiğitin, ne bir iyi niyetli otoritenin ve hatta ne de bir kötü niyetli despotun dudaklarının arasından çıkacak buyruğa bağlıdır; o buyruk da, o buyruğun işaret edeceği “çözüm” de tümüyle maddeye bağlıdır; maddenin ağırlığına ve gösterdiği, işaret ettiği yöne bağlıdır; burada politik güç ve özellikle politik ayak oyunları anlamında politik etmen, elbette belli oranda tayin edicidir ama son tahlilde o da maddeye bağlıdır ve maddeye bağlı olarak bu politik güç ve etmen, hem de kendi içinde, 180 derece dönüş gösterebilir ki, buna atalarımız “sap döner keser döner …” diyerek çoook uzun zaman önce işaret etmiştir. Hesabı döndürecek olan işte bu maddenin ağırlığı ve elbette onun işaret ettiği yerde konuşlanarak biriken güçtür!

İşte bu yüzden, “eşyanın tabiatına aykırı çırpınışlar nafile çabadır” diyoruz; çünkü bu çırpınışların hiç birisi maddeye dayanmadığı gibi, maddeye ne gözüyle, ne de aklıyla bakıyor ve maddenin işaret ettiği yere ise tümüyle sırtını dönüyor!

Bu nedenle hem Demirtaş'ın, hem KÖH'ün ve hem de tilmizlerinin ve muhiplerinin çırpınışları (eşyanın tabiatına uymayan bu haliyle) nafiledir; yani bu haliyle hiçbir çırpınışın çözüm getirmeyeceği ama ABD emperyalizminin kırk yıldır politika bildiği "çözüm"üne su taşımaya devam ettireceği çok açıktır!

Demek ki maddeye iyi bakmak gerek; puslu gözlerle bakınca maddenin hareketi görülemiyor, ağırlığı da fark edilemiyor; örnek olsun, saldırının sivri ucu Kürtlere ve halkıydı, örgütü idi ayırmadan yönelince, “AKP’nin, 12 Eylül faşist rejimini, laiklik kimliği yerine dini kimliği koyarak yeniden dizayn etmeye çalışması”, KÖH’ün ileri gelenlerinin aklına ancak bu zamanda gelebiliyor ve akıllarına geliyor gelmesine ama Demirtaş bütünüyle, KÖH’çüler ise yarı-yarıya, hâlâ bu kendi ifadeleri ile açık ettikleri açıklıktan bihaber görünmektedirler!

İşte bu, maddeden uzak olmak demektir, hatta maddeyi pek kale almamak demektir ki bunu politika bellemeleri ise en kötüsüdür ve biri yakınlaşmış ama hâlâ uzaktır; diğeri ise bile isteye maddeye upuzak durmaktadır ki birincisinin KÖH’ çü Kürtler ve ikincisinin Demirtaş ve müritleri olduğunu görebiliyoruz!

Ve biri suçu , “Türkiye toplumu Kürdistan’da olup bitenlere gözünü, kulağını, aklını kapatarak kendisini kurtaramaz” diyerek Türkiye toplumuna ve diğeri ise, “
HDP'de gizli Erdoğan seviciler vardır” diyerek, hatta ”vardı” ve “artık yok” demeye getirerek, suçu artık var olmayanların üzerine atıyorsa ve kendisini ve kendisi ile birlikte olanları bundan masun ve masum tutuyorsa, bunun hâlâ maddeden uzaklaştırmaya çalışmak demek olup olmadığını, herkes kendine sormalıdır!

Diğer yandan şunu da arz etmeliyim ki ,“Türkiye toplumu Kürdistan’da olup bitenlere gözünü, kulağını, aklını kapatarak kendisini kurtaramaz” diye haykırırken insan biraz utanır; karşılığı var ve çook önceki bir zamanda D’Holbach’ın, “din, yönetim ve eğitim insanı bozarken ahlak vaazları vermenin anlamsızlığını” haykırarak, daha o zamandan bugünün Kürtlerinin yüzüne vurmasıdır!

Rousseau’nun “Köleler zincirlerinde her şeyi unuturlar, zincirlerinden kurtulma isteği de dâhil” yollu haykırması da Kürtlerin yüzüne vurmada D’Holbach’ınkinden daha aşağı kalmaz!

Köleleştirilen insanın, fiziksel ve zihinsel zincirlerini kırmak için savaşmayanların ahlaktan söz etmeye hakları olabilir mi? Şimdi yana yakıla “bu Türkiye toplumu neden sessiz” diye haykıran KÖH’çüler, bu soruyu da akıl ve vicdanlarının filtresinden geçirmeleri ve köleleştirilen insanların sessizliklerini mahkûm etmeden önce, bu sessizlikteki paylarını tartıya vurmaları gerekmektedir!

Daha önemlisi, Kürtlerin de ve yalnızca “inanıyorum öyleyse doğrudur “doğmasına esir edildikleri için inanıp feyz aldıkları, Gramschi’ ye öykünerek İmralı’da “felsefe notları” yazan Öcalan’ın, Kürt halkının fiziksel ve zihinsel zincirlerini kırmak için, onlara devrimci bir biçim vermek için mücadele etmekten, bu mücadeleyi hiç yapmamış olduğunu düşündürtecek denli vazgeçip, tekellerin Aydınlanma düşünürlerine de açtığı savaşa katılarak, Kürt halkını devrimcisizleştirmeyi ve dahi dinci-gerici bir biçimde dönüştürmeyi bayrak edinmesini ve bunu, Kürtlere felsefi bir tonda dayatmasını, bu köleleştirme operasyonunda egemen sınıflarınkinden daha az etkili sayamayız!

Öyleyse, ABD-AB emperyalizminin “dostluğundan” medet umarak, onunla bir olup, yüzlerce yıl önce “kamu çıkarını” ahlak teorisinin merkezine oturtmuş olan Aydınlanmacıları hedef tahtasına oturtanların, ABD-AB emperyalizminin Aydınlanma düşüncesine ve düşünürlerine düşmanlığı ile senkronize hareket edenlerin, akıl düzeninden sapıp, yobazizmde istikbal arayanların, şimdi “ bu Türkiye toplumu neden sessiz” yollu mızmızlanmaya hakları var mıdır, yok mudur, bunu da herkes düşünmelidir!

Şimdi, “Türkiye toplumunun” bu hale gelmesinde sanki payları yokmuş gibi ve her yer kan revan içinde iken hâlâ “çözüm sürecine dönelim” yollu yalvarmıyorlarmış gibi, elbirliğiyle suçu, Kafka’nın, Huxley’in, Orwell’ in, hatta Diderot’ nun insanlarına dönüştürdükleri, en azından buna göz yumdukları “Türkiye toplumunun” üzerine fırlatmaları, onları bu hale getirenleri ve bu kan revan durum ile en yakından bağlı olanları ise kırk yıl değilse bile, köprüden geçene kadar hatırı olacak az şekerli kahve içme molalarıyla sanki bir futbol maçının sonucunu kutlarmış gibi ağırlamaları, hem bir acıklı güldürüdür ve hem de fıkralara konu olan tipik bir Kürt tepkisini andırmaktadır!

Kürt peşmerge dağda yakalanmış ve jandarmalar götürüyor; başlamış “jandarma iyidir, güzeldir, allah başımızdan eksik etmesin” yollu konuşmaya; uzatmayalım, mahkemeye getirilmiş ve başlamış, “hâkimlerimiz iyidir, hoştur, adaletlidir, allah başımızdan eksik etmesin” yollu konuşmaya ve sonuçta kalem kırılmış, en sonu darağacına getirilmiş ve bu kez başlamış devleti güzellemeye ve “devletimiz büyüktür, adaletlidir, allah devletimize zeval vermesin “ yollu konuşmaya ve cellât ipi geçirmiş, ilmeği sıkıyor… işte o zaman “eeeyt, Sı..rım ulan ben böyle işin içine! ” yollu kükremiş ya, işte tablo şimdi tam da budur!

Hayır! Asıl suçlular, “Türkiye toplumunun” sessizliğinden bin kat fazla bir sessizliği politika bilen ve Kürt halkını da, devrimcilerini de bu sessizliğe türlü çeşit teorik masallar ve aynı çeşitlilikte pandominler ile hapseden ve bunu yaparken, Türkiye’nin devrimcilerine, sosyalistlerine olmadık yaftalar fırlatarak, kendilerine biat etmelerini dayatan Kürt’lerdir; bugün dinci-gerici, osmanik-islamik faşist bir diktatörlük olarak konuşlanan 12 Eylül rejiminin bu haline gelene kadar sessiz kalıp, Kürtlere yeni versiyonu ile hâlâ devam eden Eylülist yönetimi “allah başımızdan eksik etmesin, o olmazsa ‘çözüm’ de olmaz” yollu türküler ezberleten Kürtler, şimdi suçu ya birbirlerine ya da gene aynı hikâye misli “Türkiye toplumuna” atarak bir yere varamazlar, varamadıkları apaçık ortadadır!

Ve ilginçtir, daha önce olduğu gibi, artık belli ki TDH’ye suç yüklemiyorlar; çünkü TDH’yi, yalnızca çatıları altına girenler veya da kendilerini dışardan destekleyenler olarak görmektedirler ve artık hepsi çatılarının altında ya da paçalarındadır; Türkiye’nin asıl devrimcilerini ise hâlâ yok saymakta ya da cumhuriyetçiliklerinden, laikçiliklerinden ötürü düşman saymaktadırlar ki bu da şimdi “Demokratik Cumhuriyet rejimini” sayıklarlarken en yaman çelişkileridir ve “Türkiye toplumu” yollu mızmızlanmaları da bu çelişkilerini anlaşılır kılmaktadır.

Oysa apaçıktır ki, cumhuriyetin çok gerisindeki bir Tanzimat öncesi karanlığının ifadesi olan, yani laikliği de, moderniteyi de, cumhuriyeti de, eşitliği de istemeyen, hatta cepheden saldıran, dinci ve etnik tarikat ya da cemaatleri yeter gören, ümmet toplumunu hedefleyen bir rejimde, en hakkaniyetli toplum sözleşmesi ya da bir anayasa da yapılmış olsa, “demokratik cumhuriyet” çiçek açamaz!

Öte yandan, KÖH’çü Kürtler,“Antifaşist güçler”, “Devrimci-Demokratik Güç Birliği” ve “Demokratik Cumhuriyet rejimini” sayıklarlarken, yine yanlış yerlerden medet ummakta, başka ifadeyle bu sayıkladıklarının altına yanlış özneleri ve renkleri koymaya çalışmaktadırlar!

Öyleyse, suçu, Kürtlerin de dahli olduğu postmodernist bir operasyon ile sessizleştirilmiş “Türkiye toplumuna” (bu toplumun Kürtleri de kapsadığı unutulmasın) atarak, tarihin illaki soracağı hesaptan kurtulacaklarını hesap eden Kürtler’in şu sayıkladıklarını herkesin dikkatlice incelemeleri gerekmektedir!

“Şu anda aslında iki rejim paradigmasının ve projesinin savaşı ve çatışması sözkonusu imiş:

“Biri AKP’nin başını çektiği İslamcı-Milliyetçi (Türkçü) neo faşist rejim projesi”, imiş. “Diğeri de Kürtlerin başını çektiği Demokratik Cumhuriyet rejimini hedefleyen Demokratik Özerklik projesi” imiş.

Ve “Bu savaşı kazanan Türkiye’nin kaderini belirleyecek” imiş.

“Bu süreç AKP-DAİŞ faşizmine karşı herkesin safını belirleme ve kendisini netleştirme süreci” imiş. “Yani AKP’nin neo faşist rejimine boyun mu eğilecek yoksa Kürtlerin devrimci-demokratik direnişine güç verilerek ve ortak mücadele çatısı altında bir araya gelinerek direniş mi yükseltilecek?” imiş.

“Herkes safını netleştirerek harekete geçmeli” imiş.

Doğru, Türkiye’de iki rejimin savaşı ve çatışması elbette ve öteden beri var; ama biri artık eski rejim olmuştur ve diğeri bu eski rejimin devamı olan fakat dinci-gerici, Osmanik-İslamik temelde ve faşist dikkatörlük biçiminde konuşlanan 12 Eylül rejimidir; öyleyse yıkılan faşist 12 Eylül rejimi değil ama bir cumhuriyettir ve diğeri ise, yıkılan bu cumhuriyetin üzerinde konuşlanarak defacto hüküm süren ve henüz hükmünü dejure ilan edemeyen ve bunun için epeydir kotaramadığı bir anayasa değişikliği peşinde koşan ve bu konuda en sadık müttefikinin HDP, KÖH ve elbette Öcalan olduğu sır olmayan, yeni ve dinci-gerici, osmanik-islamik faşist 12 Eylül diktatörlük rejimidir; yani aslında “iki rejim paradigmasının ve projesinin savaşı ve çatışması”, şimdi biri, cumhuriyetin çok gerisinde, bir Tanzimat öncesi karanlığın ifadesi olan, yani laikliği de, moderniteyi de, cumhuriyeti de, eşitliği de istemeyen, hatta cepheden saldıran, dinci ve etnik tarikat ya da cemaatleri yeter gören, bir ümmet toplumunu hedefleyen, faşist 12 Eylül rejimidir ki Kürtler öteden beri bu yönelişin müttefikidirler; en azından ya da en hafifinden, buna göz yummaktadırlar; diğeri ise, ilerici-devrimci Kürt ve Türk emekçilerinin başını çektiği, ilerici, devrimci, laik, halkçı, özel çıkara karşı kamu çıkarını gözeten ve sosyalizmi dışlamayan bir emekçi cumhuriyetidir ki, buna da diğer taraf ile müttefik olan Kürtler, hem de şimdilerde “Demokratik Cumhuriyet rejimi” yollu konuştukları halde, kesinkes karşıdırlar!

Çünkü hâlâ, kamu çıkarı tartışmasını gözlerden saklamak için, yani özel çıkarın, sınıf çıkarı olduğunu ve kaynağındaki eşitsizliği gözlerden saklamak için, doğuştan gelen ve bir sınıfın hiçbir zaman sahip olamadığı ve de olamayacağı “insan haklarını” ve bir kültürler toplamına indirgenen “demokrasiyi” bir kaide üstüne koyarak kutsallaştıran tekellerin ve rejimlerinin politikaları ile senkronize hareket etmektedirler!

Burada da, yani bu emekçi cumhuriyetin yöneliminde de Kürtler vardır ama onlar, sadece ilerici-devrimci Kürtlerdir ve başı elbette Türkiye’nin ilerici-devrimci işçileri ve emekçileri ile birlikte bu ilerici- devrimci Kürtler çekeceklerdir ve elbette dinci- gerici Kürtler ve Türkler, bu paradigmada, her halukarda diğer tarafta, yani dinci-gerici, osmanik islamik faşist 12 Eylül diktatörlüğünün tarafında olacaktır!

Sözün özü, burjuvazi, kendi düzeninin tesisine, eşitlik mücadelesine ve laikliğe saldırarak başladı, ancak orada durmadı; yükselen tekeller, yapıları gereği, hukuku, laik ve modern aklı, ulus-devlet sınırlarını, kalkınmacılığı ve bağımsızlıkçılığı kendi yayılmalarına ve var oluşlarına engel gördüler; insanın ve giderek modern cumhuriyetin eklemlerine saldırmaya başlamaları kaçınılmazdı, var güçle saldırdılar.

Cumhuriyet, Robespierre’den burjuvazinin eline geçmesinden itibaren, kuruluşunun temel ilkelerine sırtını dönmüştü ama tekeller döneminde, “halk” ve “yönetim” sözcüklerini bir arada kullanmak bile anlamsızlaşmıştır.

İşte Kürtlerin senkronize oldukları tam olarak budur ve KÖH’çüler hâlâ, bundan “demokratik özerk bir cennet” çıkacağı hayalini “Türkiye toplumu niye sessiz “ yollu haykırışları eşliğinde Kürt ve Türk emekçilerine yutturmaya çalışmaktadırlar.

Bütün bunlar, epeydir ve ağırlığı ilerici-gerici karşıtlığında artan bir eksende devam eden bir iç savaşın içinde olduğumuzun resmini vermektedir ve dış savaş ise kapıda ve burnumuzun dibinde, aynı renk ve güzergâhta hepimizi içine çekmeye çalışmakta ve /ya da daha doğrusu içine itilmekteyiz!

Ve Kürtler hâlâ hem ABD emperyalizminin ipine ve hem de yobazizmin karanlığına tutunmakta ve burunlarından kıl aldırmadan “Türkiye toplumu”na ayar vermeye çalışmaktadırlar; Türkiye’nin gerçek solcularını, sosyalistlerini, devrimcilerini ise yok saymaya, laiklikten ve cumhuriyetten söz edenleri düşman görmeye ve devrimci bir teoriden ise çok uzak durmaya ama ABD emperyalizminin “Kürt politikaları” ile ve faşist 12 Eylül rejiminin, dinci-gerici, osmanik-islamik temelde dönüşümüne yönelik politikaları ile senkronize hareket etmeye özen göstermektedirler!

Velhasıl Kürtler, yalnızca dış güçlere dayanarak, bölgede kalıcı bir başarı kazanmanın mümkün olmadığını anlamış görünerek “Türkiye toplumu” nu ittifaka çağırmakla birlikte, diğer yandan kongrelerinden çıkardıkları kararlar ile AKP’den daha geniş bir cepheye, ”Türkiye toplumunu” da içine alacak bir cepheye savaş ilan ettiğinin farkında görünmemektedir!

Demek ki, ne şark cephesinin, ne emperyalist cephenin, ne de 12 Eylül faşist diktatörlük rejiminin politikalarında bir değişiklik vardır ve birbirleri ile senkronize bir şekilde soğuktan sıcağa, ya da sükûnetten şiddete doğru bir geniş yelpaze içinde, her biri kendi elini güçlendirmek için, “soğuk ya da sıcak fark etmez, amaca ulaşmak için her şey mübahtır” politikasında birbirleri ile düğüm olmuşlar ve olan gene ezilen ve sömürülen halklara, sınıflara olmaktadır!

Şimdiye kadar masada ve müzakere yoluyla, yani sulh içinde yürütülen politikalar aynen devam ederek, artık şiddete bağlanmıştır ve eninde sonunda masaya ve müzakereye dönülecektir!

Ve KÖH’çü Kürtlerin de, HDP’nin de ufuklarında, bundan ötesi yoktur!

Öyleyse Kürtler, Kürt coğrafyası dâhil, Türkiye’de olup bitenlere gözünü, kulağını, aklını ne kadar kapatıyorsa, “Türkiye toplumu” da ki tekraren hatırlatıyorum, bu toplumdan Kürtleri ayıramayız ve KÖH’çü Kürtlerin de ayırdığını düşünemiyoruz, Diyarbakır’da olup bitenlere gözünü, kulağını, aklını o kadar kapatmakta ve bunun için,“Türkiye toplumu” kendisini kurtaramayacağı bir hesap ile yüz yüze kalacaksa, aynı hesap Kürtler için de söz konusu olacaktır; fakat ne yazık, şimdiden görünen odur ki, hesabın büyüğü gene Kürt halkına kalacaktır ve bu hesabı onlara bırakan Kürtler hiç utanmayacaklardır!

Ve defacto süren 12 Eylül faşist rejiminin, dinci-gerici, osmanik-islamik temelde ve faşist bir diktatörlük rejimi olarak konuşlanmasını bu kadar rahat gerçekleştirebilmesinde ve uygulayabilmesinde ve bu defacto uygulamayı dejure ilan etme yolunda önemli yol kat etmesinde en önemli katkının sahibi olan ve buna “Türkiye toplumundan” çok daha fazla kayıtsız kalan, hatta destek veren KÖH’çü Kürtlerin bu hesaptan kurtulmalarının çok daha zor olduğu da ortadadır!

Demek ki, KÖH’ çü Kürtler, hepimize yönelttikleri,“AKP’nin faşizmini bu kadar rahat uygulamasının sebebi de toplumun bu kayıtsızlığı değil midir?” sorusunu önce kendilerine sormalıdırlar ve sorarken, tarihe “Gezi Direnişi” olarak geçen toplumsal hareketlenmeye, sırf “AKP ile aralarının bozulması” kaygısıyla kayıtsız kaldıklarını ve bu kayıtsızlık, “AKP’ nin faşizmini bu kadar rahat uygulamasının sebebi” sayılmaz mı, o günleri hatırlayarak kendilerine sormalıdırlar!

Yeter mi? Elbette yetmez ve "müzakerenin" devam ettiği masanın orta yerde durduğu 2013 yılında, İmralı’daki Öcalan ve Kandil’deki Karayılan ne demişti herkes hatırlamalıdır!

Öcalan,“…Kendime kızıyorum, 2001-2004’te biz eylemi ‘tak’ diye kestik. Hükümet anlamadı, ‘terör bitti’ dediler. (Altan Tan’a dönerek) Sayın Altan bilirsin İslamcıların 40 yıllık rüyasıydı, rüyalarını gerçekleştirdik. Biz AKP’ye iktidarı altın tepside sunduk. Bize bir teşekkür etmedikleri gibi 2’nci Atatürk rolüne soyunup daha çok üstümüze geldiler, ezmeye çalıştılar…” diyordu!
(
http://www.hurriyet.com.tr/akp-ye-ik...unduk-22712286)

Ve Karayılan, “…Bugün muhafazakâr kesim iktidarda bulunmaktadır. Devlette ve hükümette etkili bir güç haline gelmiştir. Bunda da Kürt Özgürlük Mücadelesi’nin rolü vardır. Bizim mücadelemiz derin devleti, Ergenekon’u ve katı Kemalist bakış açısına dayanan kesimleri başarısız kılmış, yıpratmış, teşhir edilmesine ve iktidardan düşürülmesine zemin sunmuştur. Bundan yararlanan muhafazakâr kesim bugün iktidara çok rahat bir biçimde hâkim hale gelmiştir. Fakat nankörlük yapılmadan şu bilinmeli ki, bugün gelinen düzeyde Kürt halkının direnişinin yeri fazladır.” Diyordu!
(
http://www.cesurgazete.com/haber/124...ar-yaptik.html)

Bunu KÖH’ çü Kürtlerin sessizliğinden yakındıkları “Türkiye toplumu” görmezden, duymazdan gelebilir mi; gördüyse ve duyduysa unutabilir mi?

Bu gün gelinen sonuçta KÖH’çü Kürtlerin payının fazla olduğunu; “AKP’nin faşizmini bu kadar rahat uygulamasının sebebinin ”en fazlasının Kürtlere düştüğünü, KÖH’ün önder ve lider takımı, bizzat kendileri ve daha 2013 yılının başında itiraf ediyorlardı ve bu itiraflarına rağmen buna devam ettiler; ne zaman ki müzakere buzdolabına kondu, o zaman akıllarına “AKP faşizmi” geldi şimdi suçu “Türkiye toplumuna” atarak ve onların desteğini alarak belki müzakereye dönebileceklerini ve dönerken ellerinin kuvvetli olacağını düşündükleri açık değil mi?

Böyle politika olur mu? Tek kelimeyle, olmaz! Bu politika değil, düpedüz köylü kurnazlığıdır; ”hep bana rab bana” politikasıdır!

Sorun “AKP faşizmi” idiyse, bunu sadece Kürtler değil, içinde Kürtlerin de olduğu “Türkiye toplumu”, sadece şimdi değil, onlarca yıldır Kürtlerle birlikte iliklerine kadar yaşadı ve hiç kurtulmadan hâlâ da yaşıyor!

Zaten dediğimiz tam da bu idi; “Türkiye’nin ezilen ve sömürülen halkının, işçilerinin, emekçilerinin faşist 12 Eylül diktatörlüğünün cenderesinde katmerli bir sömürünün ve zulümün pençesinde yaşamaya mahkûm edilmesi pahasına bir Kürt kurtuluşu olmaz ve buna Kürt halkı da razı gelmez !” dedikçe, KÖH’ çü Kürtler kulaklarını tıkadı ve hatta bunu diyenleri ”Kürt düşmanı” yollu azarlayarak, sessizleştirmeye çalıştılar!

Öyleyse, bütün bunların, ”Türkiye toplumunun” sessizliğini daha da büyüttüğünü ve belki de bu sessizliğin, çok büyük ve şiddetli bir sesin yankı bulmasına sebep olacak bir başka ve daha nitelikli bir birikimin habercisi olduğunu düşünmek ve bu nitelikli birikimin karşısında değil, uzağında değil, tam aksine, yanında ve önünde olmak gerekmektedir!

Bu yankıya içerilen ve sessizlikle büyüyen birikimin şiddetli bir sarsıntı yaratmasının kuvvetle muhtemel olduğu görülmektedir; hem de gericilikle katolik nikâhı kıydığı açıkça belli olan Kürtlere rağmen ve ikircimsiz karşısında olarak ilerici, devrimci, laik, halkçı, emekçi ve cumhuriyetçi ve de sosyalizmi dışlamayan bir renk alacağını aklımıza getirmek durumundayız!

Öyleyse bir tekrar gerek:

Demek ki, aslında KÖH’çü Kürtlerin aniden keşfettikleri , “iki rejim paradigmasının ve projesinin savaşı ve çatışması ” biri, cumhuriyetin çok gerisinde, bir Tanzimat öncesi karanlığın ifadesi olan, yani laikliği de modernizmi de eşitliği de istemeyen, hatta cepheden saldıran, dinci ve/ya da etnik tarikat ya da cemaatleri yeter gören, bir ümmet toplumunu hedefleyen, dinci-gerici, osmanik-islamik faşist 12 Eylül rejimi; diğeri, ilerici-devrimci Kürt ve Türk emekçilerinin başını çektiği, ilerici, devrimci, laik, halkçı, özel çıkara karşı kamu çıkarını hedefleyen ve sosyalizmi dışlamayan bir emekçi cumhuriyetidir!

Dikkatli okuyucu bunun, Kürtlerin Türkiye’yi de, Türkleri de bırakmak istemediğini varsaydığını, Kürtlerin tam da böyle ifade ettiklerini açık olarak fark etmiş olmalıdır.

Öyleyse, buradan bu anlamda bir Kürt kurtuluşu çıkacaksa, öncelik, ilerici-devrimci Kürt ve Türk emekçilerinin başını çektiği, ilerici, devrimci, laik, halkçı ve sosyalizmi dışlamayan bir emekçi cumhuriyetidir ki bu cumhuriyet, eşyanın tabiatı gereği, hali hazırda egemen olan, cumhuriyetin çok gerisindeki bir Tanzimat öncesi karanlığın ifadesi olan, yani laikliği de moderniteyi de, eşitliği de istemeyen, hatta cepheden saldıran, dinci ve/ya da etnik tarikat ya da cemaatleri yeter gören, bir ümmet toplumunu hedefleyen, dinci-gerici, osmanik-islamik faşist 12 Eylül rejimini dışlar ve ona cepheden karşı olur.

Yani bu ikisinin çıkarları birbirine taban -tabana zıttır ve öyleyse ne ilerici-devrimci Kürt ve Türk emekçilerinin başını çektiği, ilerici, devrimci, laik, halkçı ve sosyalizmi dışlamayan bir emekçi cumhuriyetine, ne de bu cumhuriyetle bağlı bir Kürt kurtuluşuna, bu egemen olan dinci-gerici, Osmanik-İslamik 12 Eylül diktatörlük rejimi, kesinkes ne müzakere yoluyla, ne masa da, ne de başka bir yerde izin vermeye niyeti vardır!

İzin vermeye niyetli olduğu, cumhuriyetin çok gerisindeki bir Tanzimat öncesi karanlığın ifadesi olan, yani laikliği de moderniteyi de eşitliği de istemeyen, hatta cepheden saldıran, dinci ve/ya da etnik tarikat ya da cemaatleri yeter gören, bir ümmet toplumuna biat edecek bir Kürt kurtuluşudur!

İşte bu nedenle, yani KÖH’çü Kürtlerin şimdi yeniden akıllarına gelen “Demokratik cumhuriyet rejimi” lakırdıları, bir temenniden öte değildir ve bu temennideki “Demokratik Cumhuriyetin” de, sosyalistlerin önerdiği, ilerici-devrimci Kürt ve Türk emekçilerinin başını çektiği, ilerici, devrimci, laik, halkçı ve özel çıkara karşı kamu çıkarını gözeten bir emekçi cumhuriyeti ile ilgisi yoktur!

Böyle bir emekçi cumhuriyetinin, masada ve müzakere yoluyla, başka ifadeyle çıkarları bununla taban tabana zıt olan egemen sınıfların anayasada yapacağı bir değişiklik ile gerçekleşebilmesi mümkün değildir.

Velhasıl, dinci-gerici, osmanik-islamik 12 Eylül faşist diktatörlük rejiminin, Kürt politikası değişmemiştir, bu politikanın üstüne basarak yürüttüğü genel ve rejim değişikliği politikası sıkıntılı bir süreç yaşadığı için, yani bu yöndeki konuşlanmasını dejure tamamlayamadığı için, ortalık kızışmış, kanlı ve çatışmalı bir atmosfer ortaya çıkmıştır; şimdi bu atmosferin üstüne basarak genel politikadaki sıkıntının aşılması hesap edilmektedir!

Bu hesap ne kadar tutar bilinmez ama Kürt politikasında herhangi bir değişiklik olmadığı ortadadır; Clausewitz’ in savaş üzerine ortaya koyduğu aksiyomuna uygun olarak, 12 Eylül faşist diktatörlük rejiminin Kürt politikası, şimdi başka araçlarla, şiddet ve çatışma yoluyla yürütülmektedir; Kürt’ler de buna uymuş ama işlerinin pek iç açıcı gitmediği görünmektedir!

Öyleyse eninde sonunda masaya ve müzakereye gene ve bir politik değişiklik olmadan dönülecektir; “Türkiye toplumu” sessizliğini bozsa da, korusa da bu olacaktır!

Çünkü işleyen Kürt politikası, ne Kürt halkının, ne de Kürt –Türk işçi ve emekçilerinin ulusal ve sınıfsal kurtuluşlarının politikasıdır; Kürt politikası, en başta ABD-AB emperyalizminin, faşist 12 Eylül rejiminin, Türkiye’nin tekellerinin ve onlarla bin bir bağ ile bağlı Kürt egemenlerinin ve daha fazla koyulaştırılmış ve yaygınlaştırılmış bir dinci-gericilik temelinde yürütülen politikasıdır!

Kürt politikası, ancak Türkiye’nin işçi ve emekçilerinin, tekellerin çıkarlarını koruyan, kamunun çıkarlarını ise yerin dibine gömen faşist 12 Eylül zulüm ve sömürü rejiminden kurtulması ile ve bunun için yürütülen devrimci bir ulusal-sınıfsal mücadele programına bağlı olarak Kürt halkının ve Türk-Kürt işçi ve emekçilerinin politikası olarak ifadesini bulabilir!

Buna göre, KÖH’çü Kürtlerin rejim paradigmasına dönersek, KÖH’çü Kürtlerin bu iki paradigmanın birincisinde KÖH’çü Kürtlerin hâlâ görmek istemediği gerici Kürt-Türk ittifakı vardır ve ikincisinde ise birincisini dışlamayan ve ona bağımlı olduğu apaçık görülen, hatta destekçisi ve ABD emperyalizminin kozmopolitizmi ile senkronize olan ve fena halde “demokrasi” sosu ile kaplanmış, yoklukta eşitliğin simgesi misli bir ilkel aşiret komünü vardır.

Ancak sınıf savaşımının ortaya çıkardığı ve karşı karşıya getirdiği rejim paradigmasının ise Kürtlerinkine uymadığı ortadadır!

Yukarda arz ettim ancak tekrarı gerekiyor; “iki rejim paradigmasının ve projesinin savaşının ve çatışmasının sözkonusu olduğu” doğrudur ancak bunda KÖH’çü Kürtlerin zihinleri fena halde bulanıktır ki buna gönüllü olduklarını ve “çözüm sürecine” ,”masaya” ve “müzakereye” dönmenin yüzü suyu hürmetine bu bulanıklığı bir politika saydıklarını düşünme eğilimindeyim!

Şöyle ki, yukarda çerçevesini çizdiğim gibi, bu paradigmalardan biri artık eski rejim olmuştur ve diğeri bu eski rejimin devamı olan fakat dinci-gerici, Osmanik-İslamik temelde ve faşist dikkatörlük biçiminde konuşlanan 12 Eylül rejimidir ve KÖH’çü Kürtlerin işaret ettiği ve tilmizlerinin daha çok sosyalizmle anarşizmi kaynaştıran “sosyalizmden de ileri bir devletsiz ümmet toplumu” paradigması olarak pazarladığı, “Demokratik Cumhuriyet rejimini hedefleyen Demokratik Özerklik projesi” nin bu yeni 12 Eylül rejimi ile karşıt bir tarafı öteden beri ve hâlâ yoktur; aksine içindedir!

Öyleyse, KÖH’çü Kürtlerin, Türkiye’nin kaderini belirleyecek olan “bu savaşın kazananı” konusunda da zihinleri bulanıktır!

Doğru, bu savaşta kazanan Türkiye’nin kaderini belirleyecek ama kazanan, KÖH’çü Kürtlerin ifadesiyle “AKP’nin başını çektiği İslamcı-Milliyetçi (Türkçü) neo faşist rejim projesi” de olsa; bu projeyi dışlamayan, hatta ona bağımlı olan ”Kürtlerin başını çektiği Demokratik Cumhuriyet rejimini hedefleyen Demokratik Özerklik projesi” de olsa, Türkiye’nin kaderi konusunda farklı bir sonuç doğurmayacaktır!

Farklı ve Kürt ve Türk emekçilerinin ulusal ve sınıfsal kurtuluşları açısından sonucu belirleyecek olan ise, KÖH’çü Kürtlerin hâlâ görmek istemedikleri, hatta karşı oldukları ve hatta “düşman safında” gördükleri, ilerici-devrimci Kürt ve Türk emekçilerinin başını çektiği, ilerici, devrimci, laik, halkçı, özel çıkara karşı kamu çıkarını gözeten ve sosyalizmi dışlamayan bir emekçi cumhuriyeti projesidir!

Bu proje, ne cumhuriyetin çok gerisindeki bir Tanzimat öncesi karanlığın ifadesi olan, yani laikliği de, moderniteyi de, cumhuriyeti de, eşitliği de istemeyen, hatta cepheden saldıran, dinci ve etnik tarikat ya da cemaatleri yeter gören, bir ümmet toplumunu hedefleyen, yeni faşist 12 Eylül rejimine biat etmeyi hedeflemektedir; ne de bu yeni 12 Eylül rejimine çoktan biat etmiş olan KÖH’çü Kürtlerin ABD emperyalizminin kozmopolitizmi ile senkronize olan ilkel aşiret komününe biat etmeyi hedeflemektedirler!

Ve dahi, bu proje, artık eski rejim olarak geride kalmış olan ne eski 12 Eylül faşizminin, ne de tekellerin faşist diktatörlüğünün konuşlandığı cumhuriyeti geri çağırmanın, başka ifadeyle söküklerini ve yırtıklarını dikmenin peşindedir!

Peşinde olduğu, yepyeni bir ilerici, devrimci, laik, özel çıkara karşı kamu çıkarını gözeten bir emekçi cumhuriyetidir!

Bu ise, masada, müzakere yoluyla, hele bu günkü iç savaş ve son derece sıcak bir soğuk ve de ilaveten dış savaş koşullarında, üstelik karşısında cumhuriyetin çok gerisinde bir Tanzimat öncesi karanlığın ifadesi olan, yani laikliği de, modernizmi de, eşitliği de istemeyen, kamu çıkarı yerine özel çıkarı göklere çıkartan, hatta kamu çıkarına cepheden saldırarak, yerine “doğuştan gelen hakları” ve bir kültürler toplamına indirgenmiş “demokrasiyi” koyan, dinci ve etnik tarikat ya da cemaatleri yeter gören, bir ümmet toplumunu hedefleyen yani son derece dinci-gerici, osmanik-islamik 12 Eylül faşist diktatörlük rejiminin dikildiği bir “demokratik cumhuriyet “in kurulması mümkün değildir anlamına gelmektedir ki, KÖH’çü Kürtlerin de bunun farkında olduğunu, biraz “yarım-ağız” çağrışımı yapsa da, vurgularından anlamak mümkündür!

Yani demek ki, KÖH’çü Kürtlerin de kendi lisanlarıyla vurguladıkları gibi, kazanılan da kaybedilen de bu eksendeki bir savaş olacak ve ancak bu savaşın kazananı Türkiye’nin ve haliyle zulmün ve sömürünün katlanılmazını yaşayan işçi ve emekçilerinin ve elbette karanlığa karşı aydınlıktan yana bir dünya isteyen toplumunun kaderini belirleyecektir!

Öyleyse “herkes safını netleştirecek” ise, bu çerçevede netleştirmesi gerekmektedir!


Ancak, bunun aksine hareket eden ve asıl kendisinin safını belirleme konusunda aklı bulanık olan KÖH’çü Kürtler’in, Süleyman Üstün’ün torunu Deniz Hakan'ın deyişiyle, bir gün "çözüm" ve dolayısıyla AKP, bir gün kardeşlik, özyönetim ve Türkiyelileşme, ertesi gün federasyon diyerek ve sonra “Türkiye toplumundan” ve dahası, CHP’den, özellikle de cumhuriyetçilerden saf belirlemesini istemesi bir kara mizah mislidir!

Velhasıl-ı kelam, KÖH’çü Kürtlerin yeni paradigmayı nasıl oluşturacakları konusunda da zihinlerinin bulanık olduğunu ve bu yüzden dönüp dolaşıp demokrasiyi genişletmekten öte bir paradigmadan söz edemediklerini görüyoruz!

Fikret Uzun

31-Aralık-2015