6 Kasım 2015 Cuma

BU TOPRAKLARIN KÜFÜR KADAR YAKICI DOĞRULARA İHTİYACI VARDIR



BU TOPRAKLARIN KÜFÜR KADAR YAKICI DOĞRULARA İHTİYACI VARDIR

Ey HDP muhipleri,

Bu mektubu, buzdolabında bekletiyordum, tıpkı,”çözüm sürecinin” buzdolabında bekletildiği gibi, işte seçim bitti ve herhalde bir, seçimlerin çare olmaktan çoktan çıktığı sonucunun ve iki, Medine Sözleşmesine, Said-i Nursi’ ye selam göndererek yapılan köylü kurnazlığının işe yarayıp yaramadığının muhasebesini yapmışsınızdır, diyerek buzdolabından çıkartıyorum!

Öncelikle, bu köy imamı kafası ile üzerimize fırlattığınız lakırdılarla ancak “inanıyorum öyleyse doğru söylüyor” doğmasına esir aldığınız ve kandırılmaya hazır gençleri kandırıp, kafalarını karıştırabileceğinizi vurgulamak istiyorum!

Diğer yandan, ne ben yazılanları iyi okumuyorum, ne de siz yanlış ya da eksik yazıyorsunuz; tam tersine, bilerek, ölçerek, biçerek ama gerçeğin-doğrunun üzerini örtmek için yazıyorsunuz ve ben de dediklerinizi iyi okuduğum ve anladığım için bunu görüyor ve gösteriyorum!

Ortalık epeydir, tıpkı siz  HDP muhiplerinin yaptığı gibi, “ülkeyi ya da Kürtleri kurtarmak için zemin yoklayan” ve bunu yaparken, kimin hangi yeme nasıl atladığını ölçerek, bir “eğilim haritası” çıkartanlarla dolu.

Ülkedeki çözülme sürecini “çözüm süreci” zemini üzerinden inşa eden küresel güçler, bu çözülme sürecinin maşası olan iç odaklara yönelik karşı dinamikleri oluşturmaya çalışanları kontrol etmek ve bazılarını ekarte etmek için altyapılar kurmayı çoktandır gerçekleştiriyor ve bu altyapıları son derece sinsi bir hareketlilik içinde işletiyorlar; tıpkı, 12 Mart öncesi ve sonrasında ordu bünyesindeki darbe heveslilerini ortaya çıkarmak için oynanan “darbecilik oyunları” misali, bu oyun artık toplumun ve devletin bütün kurumlarında sistematik olarak oynanmaya çalışılıyor.

Amaç; küresel oyuna her boyutta direnmeye kararlı, küçük de olsa etkili ve oyun bozma gücüne sahip alt birimleri baştan enterne etmektir.

Bu oyuna gelmemenin tek bir yolu vardı: Akıllı Olmak; bu yol da aydınlığa hücum edilerek, karanlıkla katolik nikâhı kıyılarak kapatılmaya çalışılmaktadır!

Akıllı olmak ise aydınlıkta yol almaktır; aydınlıkta yol almak, aklın bütün kanallarını açık tutmaktır!

İşte siz HDP muhiplerinin misyonu ve işlevi bu yöndedir; bu yolu kapatmak, yani akıllı olmanın, aklını kullanmanın imkânlarını ortadan kaldırmak ve haliyle aydınlığı karanlıkla boğmak için seferber olmuş gibisiniz!

Ve işte apaçık ortadadır ki, burada akıl yolu, son derece sinsi, grift ve kolektif bir hareketlenme içersinde kapatılmakta ve aynı zamanda bu akıl yolunu açık tutmak üzere zorlayanların haritası oluşturulmakta, dolayısıyla en başından akıl yolunun önüne kalın duvarlar örülmektedir!

Hepsi doğrunun gücüne, bu gücün büyümesine engel koymak içindir; doğruların üzerini örtmek yetmiyor, doğruları çeşitlendirmek ve hangisinin doğru olduğunun bilinmesini, görülmesini, idrak edilmesini önlemek daha kullanışlı, daha fazla sonuç alıcı ve daha sinsi bir yöntem olmaktadır; yarım-doğruların pompalanması bu nedenle gerek şart olmaktadır!

Akıllı olmanın, aklı kullanmanın yolları kapatılırsa doğruya, aynı anlama gelmek üzere gerçeğe ulaşmanın, onu idrak etmenin, gücünden güç almanın imkânları da ortadan kaldırılmış oluyor; bu ise insanların, ezilen halkların, emekçilerin, işçi sınıfının, toplumun doğruya, gerçeğe karşı kayıtsız kalmasını, doğrudan, gerçekten uzaklaşmasını sağlayan mekanizma oluyor; bu da haliyle, insanoğlunun, halkların, emekçilerin, işçi sınıfının, toplumun gücünü elinden almak demek oluyor; elinden almak demek, onları yok hükmüne sokmak demektir!

Onlar olmazsa, doğrunun gücü işlevsiz kalıyor; doğru güçsüzse, halkların da, emekçilerin de, işçi sınıfının da, toplumun da ve elbette insanların da gücü işlevsiz kalıyor!

Gücü, doğruya ve güzele yatkın olmaktan gelen toplumun, insanoğlunun, ezilen halkların, emekçilerin ve işçi sınıfının, doğruya ulaşma imkânları ortadan kaldırılıp, başka “doğrular”ın hükmüne sokulması, hem onların gücünü ve hem de doğrunun gücünü ortadan kaldırıyor!

Doğrunun, gerçeğin gücü, pratiğin doğrulayıcılığı ile kendini gösterip, insanların, halkların emekçilerin burnunu gıdıklayan bir yakınlıkta pratik bir gerçeklik olunca, işte ancak o zaman, başka bir “doğru” gerçek doğru olarak dayatılamadığı zaman, karanlığın yoluna teslim olmuş, akıl yolu büsbütün kapanmış ve canlı bedenleri paramparça eden bir canlı bombanın marifetiyle doğrular ve gerçekler patlatılıp, etrafa saçılan parçalarıyla büyütülen korku akıl yolunu kapatıyor ve kitlesel olarak doğrulardan, gerçeklerden kaçışın yolunu açıyor ve böylece gerçeklere, doğrulara düşman “ gerçekler" ve  ”doğrular,”akıl yolundan uzaklaştırılanların, korkuya teslim alınanların korkularından kurtulmak için tutundukları “gerçekler” ve ”doğrular” oluyor!

İşte şimdi olan budur ve tam buradayız ve artık işler kolaylaşmış, istenilen her “gerçeğin”, her “doğrunun”, gerçekler karşısındaki hükümranlığı kitlelere kolaylıkla kabul ettirilebilir olmuştur!

Gerçeklere, doğrulara büyük bir kinle düşmanlık yürüten sahte “kurtuluşçular”, kendileriyle ne kadar övünseler azdır!

Ancak, doğrunun, gerçeğin gücü, bunun susuzluğunu duyanlar oldukça, korkunun derinliklerinde kaybolanların bile aklının bir köşesinde kendi kendini büyütmeye devam edecektir; burada ilaç, en güçsüz anında bile, doğruya, gerçeğe sahip çıkmak ve “gerçek” görünümünde sunulan tüm gerçekdışı “hakikatlere” karşı gerçeğin aynasını tutarak etrafı aydınlatmaktır!

Çünkü doğru ve gerçekler, ancak aydınlıkta doğru ve gerçek olduğunu gösterebilir; tersi de doğrudur, ”doğru”nun,” hakikat”in doğru olmadığını, gerçek olmadığını da aydınlıkta görebiliriz. Ama karanlıkta tam tersi olur, ne doğrusu ne eğrisi görülebilir!

İşte karanlıkta durmak, karanlığa sokmak için inat etmenin, bunu akıl yolu olarak dayatmanın kıymeti harbiyesi buradadır!

İşte karanlığın hücumu bundandır; karanlıklara hapsetmek bunun içindir; karanlık güçlerin ve onlarla dans edenlerin telaşlı hareketliliği bu nedenledir!

HDP mi? HDP, bu işin tam merkezindedir; HDP, doğrulara, gerçeklere cenk halindeki gerçek dışı “hakikatlerin” , yalana dolanmış” doğruların” bir yanıyla görüş birliğini imal etme projesidir; bir emperyalist projedir; bütün doğruların ve bu arada “doğru” ve “yeni” sıfatıyla dayatılan bütün yanılgı ve yanlışlara yönelik eleştirilerin ve/veya itirazların küfür kabul edilmesine, ettirilmesine yönelik bir projedir!

Öyleyse bu toprakların küfür kadar yakıcı doğrulara ihtiyacı vardır; küfür gibi yakıcı doğrular, doğrulara inatla bağlı olmanın ifadesi olmaktadır; doğrulara inatla bağlı olanlar, doğrunun devrimci gücünü ona sahip çıkarak artıranlar, doğrudan korkanlara küfür gelecek şekilde doğruları ortaya koymalıdırlar!

Buna, HDP’nin doğrulara ve gerçeklere düşman olmanın görüş birliğini biriktiren bir projenin adı olduğunu ortaya koymakla başlamak, doğrulara, gerçeklere sahip çıkmanın en doğru adımıdır!

Ve evet, siz HDP muhipleri, çok doğru söylüyorsunuz ki, “Doğru” diye dayattığınız yanlışlarla ve yanılgılarla kafa karışıklığına ve kafaları karıştırmaya gerek yoktur; hatta kafa karıştırmak günahtır ve günahınız az değildir; yani ben de onu diyorum ve nasıl kafa karıştırdığınızı, gençleri nasıl zehirlediğinizi anlatıyorum; üstelik bir de bunu “Komünist tavır”, ”arı-duru düşünce” olarak lanse etmenizdeki pişkinliği gösteriyorum!

Ve ne derseniz deyin, bu görüp de gösterdiklerimi ve bunun için ortaya koyduğum ifadeleri teyit etmekten başka bir işe yaramıyor!

Üstelik hem “dünyanın neresinde olursa olsun burjuvazi bir avuç bile olmayan bir gruptur” diyerek okuyucuları yanıltıyorsunuz; hem de, bu “bir avuç burjuvanın, burjuva demokratik talepleri etrafında kitleleri toplayarak, onlara bir takım vaatlerde bulunarak amaçlarına varmaya çalıştıklarını” vaaz ederek çelişkiye düşüyorsunuz!

Yani, ”bir avuç burjuvazi” derken, asıl bir avuç olan büyük burjuvaziyi kastetmediğiniz, yani bundan ayırdığınız, küçük-burjuvaziyi ya da giderek büyük burjuvazi ile arasında epey büyük bir mesafe oluşan ama çıkarlarının hala büyük burjuvazi ile birlikte olmakta olduğuna inanan küçük ve /ya da küçülmekte olan ve giderek proleterleşme ile karşı karşıya kalan ama kafası hala burjuva olan burjuvaziyi kastettiğiniz anlaşılıyor ve öyleyse “bir avuç burjuvazi derken” hem pek fena yanılıyorsunuz ama daha önemlisi hem de, burjuva demokratik talepleri etrafında kitleleri toplayıp, onlara bir takım vaatlerde bulunarak amaçlarına varmaya çalışan bir avuç burjuvaziden başka burjuvazi yoksa bu bir avuç burjuvazinin, taleplerinin etrafında toplanacak kitleyi nereden bulacağı konusunda çuvallayarak komik bir duruma düşüyorsunuz!

Burjuvazi, Lenin’in de dediği gibi, hem sadece büyük zenginlerden ibaret değildir, hem de gücünü sadece uluslararası sermayenin gücünden, burjuvazinin uluslararası bağlarının kuvvet ve sağlamlığından almaz; burjuvazi gücünü, aynı zamanda alışkanlıklardan, küçük üretimden alır. Dünyamızda hâlâ pek çok büyük miktarda küçük üretim vardır; küçük üretim ise, durmadan, her gün, her saat, kendiliğinden gelme bir tarzda ve geniş ölçülerde kapitalizmi ve burjuvaziyi doğurur.

Ve bu küçük üreticiler, proletaryayı her yandan bir küçük-burjuva havası içine hapsederler, onu etkilerler, onun bilinçlenmesine engel olurlar; bunlar, proletaryanın saflarında durmadan, karakter yoksunluğu gibi, dağınıklık gibi, bireycilik gibi, büyük heyecandan umutsuzluğa geçiş gibi küçük-burjuvaziye özgü niteliklerin yer edinmesini sağlarlar.

Ve zaten, proletarya, proleterden işgücünü satarak geçimini ancak kısmen sağlayan yarı-proletere, yarı-proleterden küçük köylüye, yani şehir ve köydeki küçük zanaatçıya, küçük esnafa, genel olarak küçük işletmeciye, küçük köylüden orta köylüye vb. geçişi yansıtan son derece çeşitli sosyal tiplerle çevrili olmasaydı; proletaryanın kendisi de, mesleki gruplar gibi, bazen dini vb. gruplar gibi kategorilere bölünmeseydi, kapitalizm, kapitalizm olmazdı.

Ve zaten, proletaryanın öncüsü için, onun bilinçli bölümü için, Komünist Partisi için, gerektiğinde zikzaklı, dolambaçlı yoldan yürümenin, ayrı ayrı proleter grupları ile ayrı ayrı işçi partileri ve küçük burjuva partileriyle anlaşmalar yapmanın, uzlaşmalara varmanın gereği bundan doğmaktadır.

Ancak sorun, bu taktiği, proletaryanın genel olarak bilincini, devrimci ruhunu, mücadele etme ve yenme yeteneğini düşürecek değil, yükseltecek biçimde uygulamayı bilmektir.

Küçük-burjuva demokratlar ise, zorunlu olarak, burjuvazi ile proletarya arasında, burjuva demokrasisi ile sosyalist rejim arasında, reformculuk ile devrimci zihniyet arasında, dar anlamda işçi davasına sahip çıkma zorunluluğu ile proletaryanın iktidarından duyulan korku vb. arasında sallanır dururlar.

Komünistlerin doğru taktiği, bu gibi duraksamalardan yararlanmayı gerektirir, yoksa onları umursamamayı değil; ancak bunlardan yararlanmak demek, bu küçük-burjuva demokratların peşine takılmak demek değildir; proletaryaya yakınlaşan unsurlara ancak yaklaştıkları ölçüde ve yaklaştıkları anda tavizlerde bulunmak ve bir yandan da egemen burjuvaziye yaklaşanlara karşı mücadeleyi sürdürmek demektir.

Bu doğru taktiğin uygulanması ile en iyi işçileri, küçük-burjuva demokrasisinin en iyi unsurlarını komünistlerin kampına çekerek ve oportünizmde direnen liderler, tecrit edilerek gün geçtikçe etkisini kaybeder ve dağılırlar!

İşte bu doğru taktiği düstur belleyen komünistler, sosyalistler, “komünistler” dâhil bütün “solu” küresel güçlerin Türkiye’deki çözülme sürecini “çözüm süreci” zemini üzerinden inşa etmelerini kolaylaştırmak üzere, “bir burjuva partisi” olarak tanıttığınız HDP’nin peşine takmaya çalıştığınızı, onların da kimisinin açıkça, kimisinin utangaçça, kimisinin de gizliden buna çoktan razı olduklarını göstermeye çalıştıklarını göstermektedirler!

Bu “solun” çok büyük bir bölümü, bu gerçekliği ortaya koyan sosyalistlerin eleştirilerine karşı, “Kemalist” yaftası fırlatmaktan, lanetledikleri Kemalizmle kıyaslayarak, kendilerini doğru yerde göstermeye çalışmaktan başka bir şey yapamamaktadırlar!

Kemalizme ve Mustafa Kemal'e gelince, onun olduğu yerde ister istemez bir Kurtuluş savaşının varlığı da kabul edilmelidir ki, hep tekrarlarım, bu kurtuluş eksiklidir, yani hem ağa-bey-şeyh dinamiğine dayanılmış ve hem de emperyalizme karşı olarak gerçekleşen kurtuluştan sonraki kuruluşta ise emperyalizmden medet umulmuştur.

Her kurtuluş iyidir ve doğrudur; ancak Kemalist Kurtuluş, aslında bir Osmanlı yenilenmesi olarak başlıyor ve çok sınırlı bir Osmanlı coğrafyasına razı olarak hareket ediyor; Elen ve Ermeni düşmanlığına karşı, Kürt yönetenleriyle ve çok zikzaklı bir biçimde Çerkez güçleriyle bir ittifak zincirini gerçekleştirmenin rolü büyük görünüyor. Hayal kırıklığına uğrayan Kürt yönetenleri, tekkelerde örgütlenerek Kürt isyanlarını başlattıkları zaman, Kemal Paşa ve arkadaşları laik yollara açılıyorlar. Bu, Kemalizmin de doğuşuna işaret ediyor.

Bunun yanında, bir de bunu önceleyenleri, yani Jön-Türkleri hatırlamak gerekiyor ki, ortaya çıktığında Jakoben nitelemesi son derece yaygın idi; onlar da genç burjuva-demokratlar idiler ve tamı tamına burjuvanın devrimci olanının ifadesidirler.

Şimdi yatıp kalkıp ”demokrat” çığıranlar, sosyalistlerin bile “en iyi demokrat” olmaları gerektiğini vaaz edenler, üstüne üstlük bir de “ulusal burjuvazi”nin iktidarını isteyenler, bu tarihte kalmış burjuva-demokrat Jön-Türkleri, Kemal’i de aynı yere koyarak “faşist” olarak nitelemektedirler.

Ve siz HDP muhipleri,”HDP burjuva bir partidir. Önüne koyduğu hedef Demokratik Cumhuriyettir. Kürdistan'ın özgül koşullarında hedeflerine varmak için hangi kuvvetler varsa kendi dairesinin içerisine almak zorundadır.” derken ve “Bu konuda M. Kemal’in taktiklerini veya dünyadaki hedeflerine ulaşmış burjuvaziyi hatırlamayı” önerirken, hem dediklerimin farkında ve bilincinde olduğunuzu ve hem de teyit ettiğinizi göstermiş oluyorsunuz!

Daha önce yapılan, Kemalistler ve Jön-Türkler tarafından yapılınca lanetlenirken, aynısını,” bir burjuva partisi olan” ve “bir burjuva demokratik cumhuriyeti hedefleyen” ve de bunun için “hangi kuvvetler varsa”, örnek olsun, “Said-i Nursi” varsa onu, ya da belki ” Fethullah tarikatını”  referans alan dinci-gerici kuvvetleri, “kendi dairesi içine almayı” politika sayan, fakat aynı zamanda da kendisine “sol” renk vermeyi ihmal etmeyen HDP’ nin peşine takılmayan solcuların lanetlenip, HDP’nin yüceltilmesi, ne yaparsa, nasıl yaparsa yapsın doğru sayılması yaman bir çelişkidir!

Çelişkidir amma HDP, ülkedeki çözülme sürecini “çözüm süreci” zemini üzerinden inşa eden küresel güçlerin oyununa her boyutta direnmeye kararlı, küçük de olsa etkili ve oyun bozma gücüne sahip alt birimleri baştan enterne etmeye mahkûm olduğu için, bu çelişkiye rağmen bu yönde ilerlemeye de mahkûmdur!

Bir çatının altında her boydan ve soydan düzene entegre olmuş “sol” görünümlü devrim kaçkını kişi, grup ve partileri toplamaya çalışması, bu mahkûmiyeti sürdürürken, çelişkinin üzerini örtebilmek içindir; “ Said-i Nursi de var”,  “Mahirler de var”, “sosyalizm de var”, “Ümmet toplumu da var” yollu şaşırtmaca yapabilmek içindir; yüzlerini Said-i Nursi’ ye döndüklerini ve bu renkle büyümek istediklerini örtmek içindir!

Demokratların ulusalcı olduklarını ve demokrat hareketlerin tarihsel olarak burjuva kökenli olduklarını; hep ulusal devlet peşinde koşmuş olduklarını daha önce de hatırlatmıştım!

Jön-Türk hareketi de, adı üstünde, ulusalcı bir harekettir. Keza Kemalist hareket de Türkçü ve ulusalcı bir hareket olarak ortaya çıkmıştır. Burjuva demokrat ve Türk milliyetçisidir. Jön Türkler ve Kemalistler, uniform Türk devleti kurmaya çalışmıştır.

Bilimsel olarak bakarsak, uyguladıkları şiddet her zaman tartışılır, bu ayrıdır ama bunları bu hevesleri nedeniyle kınamak mümkün değildir. Bilim dışıdır.

Biz Kürtlerin ulusal demokratik hareketini de kınamıyoruz, yadırgamıyoruz ve bilim dışı da saymıyoruz, sadece ve sadece ne olup ne olmadığını, kısaca gelip gelip hangi karanlığa girdiğini ortaya koyuyoruz; ülkedeki çözülme sürecini ,”çözüm süreci” üzerinden yürüten küresel güçlerin oyununda baş aktör olan Kürt siyasetinin bugün, yüz yıl önceki burjuva-demokratlardan daha geri ve üstelik gerici bir siyaset izlediklerini ortaya koyuyoruz ve tüm olan bitenlerden sonra, bu karanlıktan çıkmak isteyeceklerine pek ihtimal vermesek de, bu siyaseti bırakıp, devrimci bir siyaset kuşanmalarını ve de girdikleri karanlıktan çıkmalarını öneriyoruz!


Bunu önermek de, bu öneriyi yerine getirmek de, ne Kemalizme dönmektir, ne de Kemalistliktir; daha önemlisi ne de teslim olmaktır; bu, Türkiye’nin ezilen ve sömürülen sınıflarına, halklarına, tümüyle gericilik kuşanmış olan emperyalist kapitalizm ve yerli işbirlikçileri tarafından dayatılan ortaçağ karanlığına karşı mücadele eden ulusal -demokrat hareketin izlemesi gereken politikadır!

Sosyalistler kimseyi ne Kemalizme, ne de Kemalist olmaya ikna etmeye çalışmaktadırlar; teslim olmayı ise asla önermedikleri açıktır; sosyalistlerin yaptıkları, önerilerine ve eleştirilerine bigâne kalınıp, emperyalist kapitalizmin ve işbirlikçilerinin dayattığı karanlığa biat etmeye devam edilirse, kurtuluş burada aranırsa, Kürtlerin eninde sonunda gerici Kürt-Türk ittifakının en başat gücü olacaklarını ve karşılarında, eşyanın tabiatı gereği, bir yerde gerici Kürtlerle, gerici Türklerin ittifakı örgütleniyorsa, illa ki ilerici-devrimci bir Kürt-Türk birliği yükselecektir diyoruz ve öyleyse, bu ilerici-devrimci Kürt-Türk birliği ile gerici Kürt-Türk ittifakının başpehlivanlığına terfi etmiş KÖH’ün karşı karşıya geleceğini, bunun da hem Kürtlerin ulusal kurtuluşunu ve hem de Türkiye’nin işçi ve emekçilerinin sınıfsal kurtuluşunu gerileteceğini hatırlatmaktır!

Diğer yandan sosyalistler, bugün olduğu gibi, o zaman da, Jön- Türklerin dışında, sömürü ve zulüm düzenini kökten değiştirip, ortakçı ve eşitlikçi bir düzen kurmak amacıyla örgütlenen gençlerin de varlığından haberdardırlar ve Jön-Türklerin, Osmanlı İmparatorluğu’nda çöküşü durdurabilmek amacıyla ve daha ileri bir düzenleme peşinde koştuklarından ve bunu yakalamış olduklarından da haberdardırlar!

Sosyalistler, bugün geldikleri yerde Kürt siyasetinin, en başta ABD emperyalizmi, Küresel güçlerin isteği doğrultusunda, cumhuriyetin çöküşünü çabuklaştırıp, yerine islamik-osmanik yapıda bir ümmet düzeni koyarak egemen sınıfların sömürü ve zulüm çarkını devam ettirmeye hizmet ettiğinin de farkındadırlar ve işte Kürt ulusal kurtuluşçularına, bunun devrimci değil, gerici - dinci bir çizgiye savrulmak olduğunu hatırlatmakta; bundan vazgeçmeyi, devrimci temelde ulusal demokratik mücadeleye dönmelerini önermektedirler!

Evet Jön-Türkler (Yeni Osmanlılar-Genç Türkler) de demokrat idi ve ulusalcı idi, bunda bir yanlışlık yok; ancak çıkışları farklıdır;" anayasal halk egemenliği" sözünü ediyorlardı; bu, bugün önderiniz Öcalan'ın dedikleriyle hemen hemen aynıdır; Öcalan ”demokratik ulus” diyor ya, bunun için “anayasanın değişmesini” öneriyor ya, işte bunu Jön-Türkler “anayasal halk egemenliği” diyerek yüz yıl önce söylemiş; fakat bu artık tarihte kaldı ve kimse, anayasacı ya da değil, bir meşrutiyet istemiyor, yaklaşan karanlığa karşı, cumhuriyet'e "yetmez ama evet" diyor.

Bu, "evet", "yetmez ama evet" çiler “cumhuriyete karşı yetmez ama karanlığa evet” deyince doğru oluyor da, “karanlığa karşı yetmez ama cumhuriyet'e evet” deyince mi yanlış oluyor?

Jön-Türkler özerk eyaletlere de vurgu yapıyorlardı ve elbette okullarda temel öğretimin çocukların ana dilinde yapılmasını da öneriyorlardı.

Namık Kemal'in dedikleri var, aynen şöyle, "Bu vatanın sınırları içinde ne kadar ırk, mezhep ve dil olursa olsun, bu farklılık o vatanın dağılmasını gerektirmez. Her sınıftan insan genel hak ve özgürlüklerden yararlanabilir. Eğitim kurumları herkese vatanın değerini anlatırsa bütün ayrılıklara karşın, hepsi vatanı sevecektir. Vatan sınırları içinde birbirinden farklı ırkların, dinlerin bulunuşu hatta iyidir. Eğer doğru hareket edilirse bu ayrılıkların yarattığı güçle ilerde belki en büyük mevkii 'biz' alabiliriz."

Evet, N.Kemal böyle diyordu ve Jön-Türkler de bu temelde çıkış yapıyordu; ama özünde bu, Osmanlı İmparatorluğunu dağılmaktan kurtarmak için öne sürülen politika idi.

Ne halk, ne de milliyetçi burjuvazi buna olumlu yanıt vermedi ve sonuçta bu eğilim, eşyanın tabiatı ile birleşince, yani gelişmenin seyri ile birleşince, yani tarihin diyalektiği işleyince, ara gelişmeler, Osmanlı İmparatorluğunu dağılmaktan kurtaramadı ve ulusal kurucu öğeler öne çıkarak, eksikli de olsa, Türkiye Cumhuriyet gerçekleşti.

Bu tarihsel gerçekliğe bigâne kalıp, bunları ortaya koyduğumuz için, hatta gerçekler karşısında her sıkıştığınızda, küfür niyetine “Kemalist” yollu yafta fırlatırken, dediğinizin ve/veya yaptığınızın bundan farklı olmamasından hicap duymaz mısınız, kafa karıştırmayı misyon edinmiş olduğunuz halde,”kafa karışıklığına ve kafa karıştırmaya gerek yok” derken yüzünüz kızarmaz mı?

“Komünist tavır”dan söz ederken sol memenin altındaki cevahir sızlamaz mı, isyan etmez mi? Bu ne pişkinlik? Bu ne ölçüsüzlük?

Birincisi, Komünistlerin tek işi, öncelikli olarak HDP'yi analiz edebilme gücünü göstermek değildir; ikinci olarak, HDP’nin nemenem bir şey olduğunu, yani BDP’den klonlanıp, Batı’ya ışınlanan bir emperyalist proje olduğunu; Bütün doğruların ve bu arada “doğru” sıfatıyla dayatılan bütün yanılgı ve yanlışlara yönelik eleştirilerin ve/veya itirazların küfür kabul edilmesine yönelik bir proje olduğunu çoktan ortaya koymuşlardır; “Arı Duru bir bakış” ile HDP'nin sınıfsal yönünü/eğilimini çoktan çözmüş ve dosta düşmana göstermişlerdir!

HDP’nin, tam bir alternatifsizlik atmosferinde, “alternatif” niyetine pazarlanan bir şurubun içine katılmış “alternatifsizlik zehiri” olduğunu ifade ettiğimi de hatırlıyorum!

HDP’nin, CHP yerine ikame edilmek için dizayn edilmiş ve dizaynının tamamlanması için bütün emperyalist dünya yanında, bütün yerli tekeller ve işbirlikçilerinin ve elbette zamanında PKK ve Öcalan ile kanlı bıçaklı olduklarını unutmadığımız bilumum Kürt zenginlerinin ve elbette Nabi’sinden, Marqueles’ ine kadar bütün “yetmez ama evet”çi tayfanın velhasıl, gizli açık bütün HDP muhiplerinin seferber olmuş olduklarını ve HDP baraja takılmasın diye bu eşiği eşeleyip durmakta olduklarını da söylemiştim!

Ayrıca, ABD-AB emperyalizminden, TÜSİAD’ına kadar, CHP’sinden, MHP’sine kadar, bilumum devrim kaçkını sahte sol gömlekliyi barındıran meclis dışı partilere ve devletin “yönetişim” organları olan STK’lara kadar, o sizin deccal tarif ettiğiniz devletin bekası için paralanan medya dâhil, hepsi bir olmuş, “yazık ya bu baraj çok kötü fena bişey, hadi bir el verelim, son derece demokratik, barışçıl, yani akıllı-uslu davranan HDP barajı aşsın, ama sakın ha başka kimse aşamasın, yoksa ‘süreç-müreç’ kalmaz, ABD-AB emperyalizmi de üzülür, TÜSİAD patronları da üzülür, bu yüzden baraj kesinkes kalsın ama HDP ‘ye barajı aştırarak demokrasi getirelim” der misli, tellallığın kitabını yazdılar, da demiştim!

Siz HDP muhipleri dâhil, hiç kimse, “sizin Müslümanlığınız sadece HDP için mi?” diye sormuyor; “demokrasi-demokratiklik sadece HDP için mi?” diye sormak kimsenin aklına gelmiyor, getirilmiyor demiştim; barajı aşmak için miting yapmak mı (ki en sonu onu da yapamadılar) yoksa barajı kaldırmak için kavga etmek mi demokrasinin içindedir? Sorusunu da hiç kimse sormuyor!

Sorulamaz, çünkü sorulsa, Amerikan patentli oyunu çözmeye pek fazla mesafe kalmayacaktır ve işte bütün yafta bombardımanı, bu abuk-sabuk suçlamalar, kel alaka ifadeler, hepsi ama hepsi, oyunu kralın çıplaklığında bırakacak soruların önünü kesmek içindir; Bütün doğruların ve “doğru” sıfatıyla dayatılan bütün yanılgı ve yanlışlara yönelik eleştirilerin ve/veya itirazların küfür kabul edilmense yönelik bir görüş birliğini sağlamak içindir; bu yetmezse, ne denirse densin, ne sorulursa sorulsun, bigâne kalınıyor, sessizlikle boğuluyor, demiştim!

Ayrıca, "Hiçbir gerçek, o gerçeği yansıtan değil ulusalcı, kılıcıdaroğlu bile olsa, hatta HDP bile olsa gerçekliğinden bir şey kaybetmez!" demiştim ve “HDP' nizde gözümüz yok; HDP, Kürt ulusal kurtuluş hareketinin gelip gelip içine girdiği yerin ifadesidir; ama o yer, o yeriniz, o yeni yerinizdeki zifiri karanlık,HDP ile aydınlık gösterilemez”,bunu da eklemiştim!

Çünkü eninde sonunda işin içine nesnel etmenlerin karışacağını; HDP’nin deccal dediği TC ile defacto ittifak içinde olduğunu, bunu dejure ittifak kurarak göstereceğini” de eklemiştim!

“Yalan ise yalan deyin ama bulunduğunuz yeri de delikanlıca tarif edin!” diyerek “hiçbir şey diyemeyeceğinizi, sadece dediklerimizi “küfür” belletip, “ulusalcı” yollu küfür edebileceğinizi” vurgulamıştım!

Bu dediklerimi, kimisi “çarpıtma” olarak, kimisi de “HDP'ye kara çalmak için Kemalist ulusalcılardan yazılar asmak” olarak ya da “faşistlik” olarak nitelendirerek çürütmeye çalıştı!

Ve şimdi bir taraftan ulusalcı demokratları lanetlerken, diğer taraftan o lanetlediğinizi HDP’ye ve pek bir yücelterek giyindirirken pek yaman bir çelişkiyi ortaya dökmüyor musunuz?

Dediklerimi çürütmek için elinizde sağlam, gerçeklere dayanan argümanlarınız olsa idi, bu yaftalara, bu içi boş bahanelere gerek olur muydu? Bu temelde, yani bütün doğruları ve “doğru” sıfatıyla dayatılan bütün yanılgı ve yanlışlara yönelik eleştirileri ve/veya itirazları küfür kabul ettirmek üzere dizayn olmanıza gerek olur muydu?

Yani ben çok netim; HDP’nin kendi bağımsız taktiklerinin olmadığını, hatta Selocan’ın konuşma metinlerini bile başkalarının yazdığını ve haliyle bağımsız bir politika izlemesinin mümkün olmadığını, ancak ve ancak ABD emperyalizminin ve işbirlikçilerinin politikaları ile senkronize politikalar izlemeye mahkûm bir proje partisi olduğunu ikircimsiz ve uzun uzun mektuplar döşenerek, tüm dayanaklarını göstererek ortaya koyuyorum!

Ve evet,bu anlamda HDP tutarlıdır ve köylü kurnazlığı da buradan geliyor ama bu beni ilgilendirmiyor, belki şimdi HDP’nin çatısı altına girme yarışı yapan bilumum devrim kaçkınlarını ilgilendirebilir, onlara model olabilir, övünç kaynağı da olabilir ama bu toprakların gerçek devrimcilerini ve sosyalistlerini de ve hatta Kürt halkını da, TDH’yi de ilgilendirmiyor; sosyalistleri, TDH’yi ilgilendiren, Türkiye’nin Kürt,Türk bütün ezilen ve sömürülen sınıflarının sınıfsal kurtuluşu ve elbette Kürt emekçi halkının vazgeçilmez tarihsel çıkarları doğrultusundaki ulusal kurtuluşudur!

Buna karşılık komünistler, sosyalistler, ezilen ve sömürülen sınıfların, halkların ulusal ve sınıfsal kurtuluşlarının ezeli düşmanları olan ABD emperyalizminin ve işbirlikçilerinin ve onların çıkarları doğrultusundaki politikalarla senkronize hareket eden, bu politikalara biat eden, Kürt halkının vazgeçilmez tarihsel çıkarlarını, ABD emperyalizminin ve işbirlikçilerinin çıkarlarına tabi hale getirmenin politikasını izleyen reformist hareketlerin, hele ki gerici-dinci akımların palazlanmasına hizmet eden “özgürlük” hareketlerinin ikircimsiz karşısındadırlar!

Bunun neresini anlamadığınızı anlamak zordur ama anlamamaya mahkûm olduğunuzu görmek pek zor olmamaktadır!

Diğer yandan, daha önce de arz etmiştim, burada bilgi yarıştırmıyoruz; burada, buraya da yansıyan dışarıdaki, canlı hayattaki sınıf mücadelesinin rengi ve şiddeti çerçevesinde ideolojik tartışma yapıyoruz; pek çok zaman, hatta hemen hemen her zaman, yaptığımız ideolojik mücadele oluyor; dolayısıyla bunun için, ne kadar gerekiyorsa, o kadar cümle sarf ediyor ve gerektiği kadar tekrar yapıyoruz!

Bu yüzden çok yazmak ve çok konuşmak çok şey bilmenin ifadesi değildir elbet ama kafa karışıklığının ifadesi de değildir; olsa olsa gerçeklere karşı ısrarla sürdürülen sinsi ve şiddetli saldırı karşısında biriken şiddetin açık, net ve kararlı yansıması olabilir ancak!

Ve zaten mesele bilgi yarıştırmak olmadığına göre, çok yazmayı ve konuşmayı, son derece yoğun bir ideolojik bombardıman altında yaratılan sis bulutunun içinde kalan gerçeklere sahip çıkmanın ölçütü olarak da kabul edebiliriz!

Demek ki, gerçeklere karşı bu denli kayıtsız, bu denli saldırgan ve bu denli sinsi bir hareket içinde olmasanız, bu kadar fazla cümle kurmaya, bu kadar uzun konuşmaya gerek olmayacaktır!

Saltıkov Sçedrin’i bilir misiniz?

Saltıkov, 135 yıl önce, Rusya'da gericiliğin alabildiğine azgınlaştığı koşullarda Çar sansürünü aşmak için ve ilerici sanatsal aktivitenin bir aracı olarak kullandığı “Büyüklere Masal”ında, bu gün hepimizin bildiği ama çoğumuzun işine gelmediği bir sır misli olan gerçeklerin üzerinde tartışıp çözüm aradığımızı ama gerçeği kimsenin sahiplenmediğini, dolayısıyla herkesin kendi gerçeğine sığınarak, gerçekleri görmezden geldiğini kuşları konuşturarak anlatmıştı.

Bu masalda, kargalar toplumsal düzeni simgeleyen kuşlar dünyasının emekçileridir; en ağır vergiler onlara yüklenmiştir; kuşlar dünyasında Kartalın günlük yemeği karga yavrularıdır!

İhtiyar karga, yılların deneyimi ile bu gerçeğe karşı çıkmaya çalışır. Çevresindeki kargaları bir çözüm bulmaları için sürekli uyarır ama kimse dinlemez. Bütün gücünü toplayıp, kargaların uğradığı haksızlıkları, kuşlar dünyasının yöneticilerinden Kartala anlatmaya karar verir ve karga gerçeğini anlatır.

Kartala göre karganın anlattıklarında bilinmeyen bir şey yoktur ve şöyle cevap verir;

"Bu gerçeği, kartalından, akdoğanına, atmacasından çaylağına kadar herkes, hem de nicedir biliyor. Ama şu anda bu gerçek bizim işimize gelmiyor. O yüzden sen bu gerçeği istersen dört yol ağızlarında olanca sesinle haykır, herkese açıkla, bundan bir şey çıkmaz."

Ve sahipsiz gerçek, sahibiyle buluşunca neler yaşanacağını ise, ihtiyar kargaya, ihtiyar çaylak haber verir:

"Çevrene bir bak, her yerde düşmanlık, kavga var; hiç kimse nereye ve ne için gittiğini doğru dürüst bilmiyor... Bu nedenle de herkes kendi gerçeğini öne sürüyor. Ama bir zaman gelecek, herkes açık, belirgin bir takım sınırlar içinde rahat soluk alabilecek, bu sınırlar içinde yaşamını sürdürecek. O zaman ayrılıklar kendiliğinden kalkacak; bunun yanı sıra, şu küçük 'bireysel gerçekler' de yok olup gidecek. Herkes için bir olan, uyulması zorunlu olan 'gerçek', gerçekten ortaya çıkacak ve tüm dünya aydınlanacak. Hep birlikte, birbirimizi severek yaşayacağız. İşte böyle ihtiyar, şimdi sağlıcakla uç git ve karga soyuna; benim buna şu yalçın dağa inandığım gibi inandığımı söyle."

Bundan 135 yıl önce, İhtiyar çaylağı böyle konuşturarak Saltıkov Sçedrin, büyük insanlığı, kendi gerçeğine sahip çıkmaya ve cennet dünyasını kurmaya çağırıyordu.

Peki ya Kürt siyasetinin önde gelenleri ve pek sadık muhipleri, siz ne yapıyorsunuz?

Siz ise, bugün, 21.Yüzyılda, pek bir utanma emaresi bile göstermeden, büyük bir pişkinlikle ve göz göre göre tam tersini yapıyor ve bugünkü emperyalist kapitalizmin, zulüm ve sömürü çarkının yabancılaştırıcı etkisini dahi az bulup, laboratuar yöntemleri ile ürettiği ideolojik-psikolojik saldırı dinamiğine sahip çıkarak, insanları sürüleştirme, hatta hamamböceğine dönüştürme çabalarına yardım ediyorsunuz; insanları, burunlarını bile gıdıklayan gerçeklerden uzaklaştıracak yöntemlerle gerçeklere karşı cenk halinde, ipe sapa gelmez ama emperyalist kapitalist efendileri sevindirecek masallarla akılları bozuyor, gençleri olmayacak dualara âmin dedirtmek ama gerçeklerden kesinkes uzaklaştırmak için doğmalara hapsediyorsunuz!

Büyük insanlığı, cennet dünyasını kurmaktan, bunun imkânlarını yakalamaktan büsbütün uzaklaştırıyorsunuz; hem de bunu, son derece utanmazca ve ikiyüzlüce, merkeze “insanı” koyarak yapıyorsunuz!

Ortaçağ karanlığına karşı insanlığa "cumhuriyet"i önermek gericilik değildir amma ve lakin yapılan da bu değildir; yani işaret edilen tekellerin cumhuriyeti değildir; tam tersine, ortaya konulan, tekellerin cumhuriyetinin de, ortaçağ karanlığının da çok ilerisinde olan ve tam zıddı olan sosyalist cumhuriyettir ve bu, aynı zamanda "komün"ün ta kendisidir; ancak yıkılmaya çalışılan ve ortaçağ karanlığına oranla ileri olan, ve sosyalist cumhuriyete oranla gerici olan cumhuriyet de bu güzergâhta yer almaktadır ve bu cumhuriyetin altında kalanların, yıkım ekibine biat edenlerin, bu ekibin karşısında durmayanların, sosyalist cumhuriyeti kurma çabaları da, sosyalizm sayıklamaları da, hatta sosyalizm çağrıştıran “komün” sayıklamaları da beyhudedir!

Ayrıca, daha önce de hatırlatmıştım ki, Türkiye cumhuriyetinin yıkılması kapitalizmin yıkılması değildir; emperyalizmin yıkılması hiç değildir, mali oligarşinin yıkılması da değildir!

Ve bu olmadan, yani kapitalizm yıkılmadan, "komün" sayıklamak, ahmaklık bir yana, gericiliğin dik âlâsıdır!

Ve zaten, önerilen “komün”, bir ilkel aşiret düzenindir ki, bu gerçekliği önüne “demokratik” eki koyarak örtmek mümkün değildir!

Sorun, tamı tamına özel olarak ABD emperyalizminin, genel olarak emperyalizmin varlığındadır; emperyalizmi, yeryüzünden silmeden ne insanlık yeşerir, ne devlet olmayan devletler özgürce gelişebilir, ne de ulusal baskı ortadan kalkabilir; bu nedenle ABD emperyalizmine rağmen, sizlerin uyduruk ve ilkel bir aşiret düzeninin ifadesi olan "komün" ütopyanız, hem akıl taşıyanlar için ve hem de Kürt halkı için hiçbir anlam ifade etmez ama ABD emperyalizmi için biçilmiş kaftandır ve kozmopolitizm ideolojisi ve politikası ile pek uyumludur!

Fikret Uzun

05-Kasım-2015





2 Kasım 2015 Pazartesi

MOLLA FAŞİZMİ MOLLALARA VE MEDİNA SÖZLEŞMESİNE DAYANARAK YIKILIR MI?



MOLLA FAŞİZMİ MOLLALARA VE MEDİNA SÖZLEŞMESİNE DAYANARAK YIKILIR MI?

Spartaküs Rızo adlı forum üyesi, başka bir başlıkta, “1 KASIMDA TAYYİBİN MOLLA FAŞİZMİ YIKILACAK...1 Kasım seçimlerinde, HDP desteklenirse Türkiye’de devrimci-demokratik cumhuriyet kurulacak” demiş!

Demek ki, Rızo’ ya inanacak olursak, “1 Kasım seçimlerinde, mollaları, yobazizmi referans alan HDP desteklenirse, evelallahın, sonra mollaların, yobazların desteğiyle molla faşizmi yıkılacak ve Türkiye’de devrimci-demokratik cumhuriyet kurulacak” mış.

Burada da, aynı temeldeki engin düşünceleri, bu kez de “komünist tavır” ve “arı-duru bir düşünce” adı altında önümüze fırlatanlar olmuş!

Yani hepsine birden inanacak olursak, 1 Kasım’da, Medine Sözleşmesini referans alan, Said-i Nursi’yi rehber edinen, sosyalizmden çok uzak olan, burjuva demokratik cumhuriyetten kaçan, laikliğe bile düşman olan ve ümmet toplumuna çok yakın duran HDP’ye oy verilirse, Türkiye’de Molla faşizmi yıkılacak, TKP artığı, Öcalan’ın müridi, KÖH’ ün muhibbi, HDP’nin propagandisti Veysi Sarısözen’in engin teorik bilgisi ile buyurduğu ümmet toplumu ile özdeş olan sosyalizmden de ileri ve demokratik kere demokratik ilkel aşiret komününe açılan ve anayasası Medine sözleşmesi, yönetim biçimi molla demokrasisi olan demokratik kere “demokratik Türkiye Cumhuriyetine”, buz pistinde kayar misli, hatta kandildekilere, ”yahu böyle de demokratik cumhuriyet oluyormuş, burada boşuna çile çektik, boşuna kan döktük, kanımız döküldü” dedirterek nedamet getirtecek misli varmış olacağız; ve Kürtler sağ, Türkler selamet, Türkiye’nin ezilen ve sömürülen halkları ve sınıfları, “kendi kaderlerini özgürce belirleme haklarını” ellerine almış, dünyayı da kurtaracak sosyalizmden de ileri bir ümmet toplumu olan “demokratik özerk komün”ün eşiğine gelmiş olacaklar demektir.


Bravo ”burjuva demokratik cumhuriyet”çi Kürtlere; işlerine gelmeyince, burjuva cumhuriyet tüm kötülüklerin anası, işlerine gelince burjuva cumhuriyet nasıl da melaike ve tüm iyilikler dünyasının kapılarını açan demokratik kere demokratik bir anahtar oluyor!


Eğer bugüne kadar mollalar ve Medine Sözleşmesi referans alınarak dünyaya demokrasi yağabilse idi, bugün bu yağan demokrasilerden arta kalanın kırıntılar bile bir molla faşizmine geçit vermezdi!


Medine Sözleşmesi ve mollalar karışımından, ancak ve ancak ümmet toplumunu açığa çıkaran gerici-dinci bir formüle ulaşılır; yani böyle, bir “burjuva demokratik cumhuriyet” e değil ama bir devleti ya da moderniteyi reddeden, cehalet katsayısı yüksek bir etnik ve/ya da dinci cemaat düzenine yani “ümmet düzeni” ne ulaşılır ve işte Veysi beyefendi’nin daha aylar öncesinden, Öcalan’ın ondan da önce, Medine Sözleşmesini referans göstermesi ve “demokratik özerk komün”ün “sosyalizmden de ileri olduğuna” ve “sosyalizmin ümmet toplumu ile özdeş olduğuna” vurgu yapması, bu yüzdendir ki her halde bu işler bittikten sonra Öcalan’a ve belki de o alçak gönüllülük yaparsa, Veysi pirimize ölmeden “ermiş” ünvanı verilebilecektir!


Böylece mollalı, Medine Sözleşmeli “demokratik özerk komün” ütopyası tutarlılık kazanmış olacaktır!


Popülizm belasına halkçılıktan, dolayısıyla Kürt halkının vazgeçilmez tarihsel çıkarlarını savunmaktan vazgeçmek; popülizm belasına bir gerici –dinci tarikatlar denizi olan Kürt coğrafyasında Kürtlerin kendi kaderlerini tayin haklarını, gerici-dinci- ilkel ama demokratik kere demokratik bir “demokratik özerk” aşiret komünü ütopyası üzerinden Amerikan emperyalizminin self-determinist insafına terk etmek ve buradan Kürt halkını topyekün, Amerikan emperyalizminin güvenli ellerine geçen kendi vazgeçilmez tarihsel çıkarlarının nöbetine götürecek olan; Kürt ağalarının, beylerinin, aşiret reislerinin, tarikat şeyhlerinin ve elbette Türkiye’nin ve Amerikan'ın tekelleri ile bin bir bağ içinde olan Kürt burjuvazisinin elde ettikleri zenginliklerinin bekçiliğine götürecek olan bir kurtuluşun peşine takmak işte böyle bir şeydir!


Öyleyse, gele gele bir karanlığın içine giren ve bu karanlıktan bir demokratik molla cumhuriyeti çıkaran, pek demokratik, pek çok devrimci, devletine düşman, zenginine hayran, “burjuva demokratik cumhuriyetçi” Kürtlerimizle gurur duymalıyız; hele ki bu işi de sosyalist iktidar mücadelesine, hatta Marxist-Leninist literatüre sığdıran Marxizm’i aşarak “ilk Marxist ermiş” ünvanını kazanan Kürtlerle ne kadar gurur duysak azdır!!!


Ne yazık ki, tarihin hiç de böyle gurur duymaya eğilim gösteren bir hali yoktur, tarih daha şimdiden, sonu hüsranla biteceği aşikâr olan bu karanlık yolda kendini kaybeden Kürtlerle gurur değil, utanç duyduğunu her fırsatta gösteren turnusoller yaratmakta ama hâlâ, üstelik de Marxist-Leninist, ya da Sadece Marxist takılan köy imamı türünden çokbilmiş cahil aydınlar, bu karanlık yolda Kürtleri hüsranla bitecek bir maceraya sürüklemek için teşvik etmeye ve tarihin gözümüzün içine soktuğu turnusolleri görmemeye ve göstermemeye and içmiş bir profil sergilemektedirler!


Tarih bu utanılası ve ibretlik durumu da hesap defterine utançla kaydetmektedir!


Bununla birlikte, bu bir “HDP’ye oy veren namerttir” ya da “HDP’ye değil başka bir sacayağına oy verin” söylevi değildir; “oy vermek günahtır” söylevi hiç değildir!


Öyleyse nedir?


Bu, seçimlerin sonunun geldiğinin, artık bir çare olmaktan çıktığının, iktidarı-muhalefeti bir elmanın değişik ölçüdeki bir ve aynı parçaları olduğunun bir kez daha hatırlanmasına vesile olacak bir seçimle karşı karşıya olduğumuzu, en azından milat olarak, şimdi pek çok aydın müsveddesini utangaç bir nedamet noktasına getiren 2010 “Referandumu”nu alırsak, o tarihten bu yana, öncekilerde olduğu gibi, 1 Kasım’daki seçimin de durumu değiştirmeyeceğini, yani olsa olsa bu bir elmanın değişik ölçüdeki parçalarının ölçüsünü ve çürüme kapasitesini değiştirecek olan bir durum değişikliği yaratacağını ve ne Kürt emekçi halkı için ne de Türk emekçi halkı için bir mutluluk kırıntısı getireceğini, ama egemen sınıflara da bir mutluluk getirmeyeceğini; öyleyse bu seçimin de, yaratacağı mutsuzlukların cepheleşmesinden ne tür bir şiddet çıkarsa onu doğuracağını, ezilen ve sömürülen sınıflarda ve halklarda mutluluk isteği ve mutsuzluğa isyan katsayısı ne denli yüksek olursa dengelerin o denli mutluluk peşinde, mutsuzluğa red ile kurulacağını, kurulamazsa da, illa ki kopacak olan kızılca kıyametin, hep bana rab bana demekten vaz geçmeyen egemen sınıfların hiç birinin razı gelmediği ganimetin payı ya da mutluluk miktarı için birbirlerinin üzerine mutsuzluk fırlatarak patlayacağını; ama sivri ucunun her daim olduğu gibi eninde sonunda devrimci, sol/sosyalist alanlara, ezilen ve sömürülen sınıflara açık olduğunu hep beraber göreceğimizi, Kürtlerin içine girdikleri karanlığa biraz ışık tutarak göstermekten başka bir şey değildir!

Karanlık eken karanlık biçer ve bu, karanlıktan beslenenler için kötü bir şey değildir, aksine kâr getiren, güçlendiren, hasmını alt ettiren, hatta kendisine biat ettiren bir köylü kurnazlığıdır; ancak bu karanlıktan beslenmeyi hedefleyenlerin peşine takılarak, karanlıktan medet umdukları için karanlık ekmeyi en doğru hamle sayanlar için, zehirden bir gıda, ateşten bir gömlek, cehaletten bir öğreti ve mutsuzluktan bir mutluluk olan bu tür bir köylü kurnazlığı, ölüm demektir!


Yani karanlığın tarlasında, ancak karanlık filizlenir; asla aydınlık filizlenmez; yani karanlığın tarlasına aydınlık ekilse de aydınlık filizlenmez; olsa olsa söz uygunsa GDO’ lu bir aydınlık olur ki bu da eninde sonunda ölüm demektir!


Yani eninde sonunda bu filizlenmeden olgunlaşarak boy atacak olan, Taliban misli, El Kaide misli, El Nusra misli, en sonu IŞİD misli bir zifiri karanlık olacaktır!

Yani gene karanlık kârdadır; zarar gene aydınlığın ve aydınlıkta yol alanların hanesinedir!


Gene kârın büyüğü karanlık ekip karanlık biçerek karanlığı büyütenleredir; zararın büyüğü ise, aydınlık gelecek umuduyla, karanlığa bel bağlayan ve karanlığa karanlık ekmeye devam edenlerin karanlığa aydınlık ektiğine ve buradan aydınlığın filizleneceğine inananlara düşecektir!


Yani sonu hüsran olacak bir karanlık yolu aydınlık bir yol belleyerek yürüyenler; hem kendilerini bu yoldan çekmemekte ve hem de hepimizi bu yola sürüklemekte inat edenlerin bu karanlık yoldaki serüvenlerinin kuyruğunda aydınlık arayanlar, hüsranın en büyüğü ile karşılaşacaklardır!

İşte burnumuzu gıdıklayan bir turnusol karşısında “en akıllı” görünenlerin, en akıl dışı tariflerle karanlığın şövalyeliğine soyunmaları bize bu fotoğrafı veriyor!

Herkesin aklı ve fikri var!


İster bu fotoğrafı ve bu fotoğraftaki karanlığı görüp başka bir fotoğrafın mümkünatı üzerinde akıllarını fikirlerini harekete geçirirler; isterse bu fotoğrafı beğenip, çerçeveleterek en çok görebilecekleri yerlere asarak, bakıp bakıp mutluluğa ne denli yakınlaştıklarının hayalini kurarlar ve karanlığı kandırıp, karanlığın içinde büyütecekleri aydınlık hayali ile kendileri ile gurur duyarlar, bu, kendilerinin bileceğidir; ama biz bu yolun çıkmaz bir yol olduğunu biliyor ve görüyoruz!


Evet, sözün özü ve özeti, bu inat ile gerici Türklerle, gerici Kürtlerin ittifakı hızlı adımlarla ilerliyor ve ister istemez karşısına dikilecek olan ilerici Kürtler ile ilerici
Türkleri ilerici-devrimci bir birliğe zorluyor!

Sosyalist cumhuriyete göre geri olan burjuva demokratik cumhuriyet, bir ümmet düzenine, bir cumhuriyeti, devleti ya da moderniteyi dışlayan etnik ya da dinsel cemaat türünden bir düzene göre hem ilerici, hem devrimci ve hem de ileridir!

Bugün, tekellerin egemen olduğu bir cumhuriyette ise burjuva demokratik cumhuriyet talebi, sosyalist cumhuriyet talebine göre geri ve gericidir ve tekellerin cumhuriyeti, kendisini ayakta tutmak için, yönetimi dinci-gerici akımlara teslim edip, dinci-gerici cemaat türü bir ümmet düzenine dönüşerek bu tekelci düzeni korumayı amaçlıyor ve bunun için uğraşıyorsa, burada aslolan sosyalist cumhuriyet talebi olsa da, özünde burjuva olan, halkçı temelde laik, demokratik bir cumhuriyet ilerici ve devrimcidir; yani tekelci aşamada gerici bir talep olan burjuva demokratik cumhuriyet talebi, ortada bir kapitalizm öncesinin, burjuva cumhuriyet öncesinin ifadesi olan, dinci-gerici ümmet düzeni talebi varsa, buna göre hâlâ ilerici ve devrimci bir taleptir; o halde sosyalist cumhuriyet amacı ile yola çıkanların, burjuva demokratik cumhuriyet talebiyle ayakta olanları yanına alması gerekirken, karşısına alması beklenemez!

Bunu, yeni-mürteciliğe iltica etmiş ama bu yeni durumuna sol bir ton verdiğinden hareketle Marxist-Leninist gömleğini de sırtından atmamış olanlar, bir bilmece misli görürler ve anlamazdan gelirler ve sonra da, işte tam da burada olduğu gibi, karanlığı aklamak için, son derece öğretici ve zihin açıcı bir turnusolü, HDP’nin de bir burjuva partisi olduğu konusunda fikir birliği olduğu halde, sırf “kapitalizmin -yani burjuva düzenin- bekçiliğini” yaptığı gerekçesiyle (ki bu “bekçi” nin, burjuva ulusal demokratik taleplerin selameti uğruna, gerici taleplerin peşine takılmanın yanında, dinci-gerici taleplere karşı, burjuva demokratik talepleri öne çıkarmakla misliyle ilerici bir konumda olduğu açıktır), yok saymak, gerçeklere karşı inatçı bir direnişin varlığını ortaya koyar!


Öyleyse yeni-mürtecilik, ya gerçeklerden kaçmak için bir kılıftır, ya da gerçeklerden kaçarken sığınılan karanlığın uzun süren etkisiyle, akıldan yoksunluktur.


Bir taraftan kendisini Türkiye’nin tek devrimci ve sol, hatta sosyalist otoritesi ve “Türkiye partisi” olarak lanse ederek Türkiye’nin devrimcilerini, sol/sosyalist hareketini kendisinin çatısı altında toplanmaya, hatta kendisine biat etmeye davet etmesi, öte yandan Said-i Nursi’yi ve Medine Sözleşmesi’ni referans alması, Kürt siyasal hareketinin politikalarının sadece ve sadece gerçeklere ve aydınlığa taarruz üzerinden şekillendiğini göstermeye yeter de artar!


Bu ayrı; ancak bir de şu var ve çok daha önemlidir; eğer gerçekler, bu gerçeklerin düşmanları tarafından bozularak sunulmuyorsa, gerçekler kim, kimler tarafından sunulursa sunulsun gerçekliklerinden bir şey kaybetmezler!


Eğer bu konuda tersini düşündürtmeye çalışan olursa, üstelik bu gerçeği öne çıkaran ile en az bir konuda hemfikir oluyorsa, ya yeni-mürteciliğin akıl bozucu etkisi altında yakalandığı akıl noksanlığı ile maluldür, ya da gerçeği bertaraf etmek için elinde pek fazla argüman kalmamıştır ve öyleyse son derece çaresiz durumdadır!


Burada komünistler açısından mihenk şudur:


Avrupa ve Amerikan emperyalizmine ve yerli işbirlikçilerine karşı mücadele eden kurtuluş hareketlerini, hanların, toprak ağalarının, mollaların, onlarla kaderleri düğüm olmuş, bir tarafları feodal kalan burjuvaların durumlarını sağlamlaştırmak girişimleriyle birleştirmeye çalışan pan-İslamizm ve benzeri eğilimlerle mücadele etmek!


Ve bu düsturla hareket eden komünistler, Kürt sorununun emperyalist çözümü uğruna ve Türkiye’nin işçi sınıfının ve emekçi halklarının bir dinci-gerici, osmanik-İslamik faşist diktatörlüğün boyunduruğu altında köleleştirilmesi pahasına, hanların, toprak ağalarının, mollaların ve benzerlerinin durumlarının sağlamlaştırılması çabalarına, yani Kürt ağalarına, beylerine, aşiret reislerine, tarikat şeyhlerine ve elbette Türkiye’nin tekelleri ile birlikte daha çok zengin olmak isteyen burjuvalarına daha çok egemenlik ve daha çok zenginlik kapılarının açılması çabalarına, gericiliğin daha çok hükümran olması çabalarına, ABD-AB emperyalizmini “barışçı”, hatta “dost” gösterip, Kürt ulusal kurtuluş hareketinin ve Türkiye’nin devrimci, sol/ sosyalist hareketinin payanda yapılmasına seyirci de kalmazlar, izin de vermezler!


O halde, bu çabaların peşine takıldığı tescillenmiş bir KÖH’ün, bir burjuva işi Kürt renkli reformist partinin peşinden, bu toprakların devrimci, sol/sosyalist potansiyelinin gitmemesi, hatta karşısına dikilmesi şaşırtıcı olmamalıdır!

Komünistler, olumlu bir yol izlediği, sömürgeciliğe, ulusal baskıya ve feodal kalıntılara karşı çıktığı zaman burjuva milliyetçiliğini desteklemenin, bir Marksistin zorunlu görevi olduğunun; fakat proletaryanın, milliyetçiliği desteklerken varabileceği son sınırın bu olduğunun; çünkü bu sınırla birlikte burjuvazinin, milliyetçiliği güçlendirmek amacıyla kesin bir faaliyete başladığının görüldüğünün, bilincindedirler!

Fakat Komünistler, “kendi kaderini tayin özgürlüğü” için mücadeleyi koşulsuz kabul etmenin, her'ulusal kendi kaderini tayin talebini' desteklemekle yükümlenemeyeceğinin de bilincindedirler; Komünistlerin, komünist partilerinin pozitif temel görevi, halkların, ulusların değil, her milliyetin proletaryasının kendi kaderini tayinini geliştirme görevidir.


Komünistler, yani köy imamı kafası taşıyanların taşıyamayacağı “komünist bakış”ı taşıyanlar, yani Marxist-Leninistler, emperyalizme karşı mücadele veren tüm ulusal kurtuluş hareketlerini, sosyalist devrim uğruna ve ancak gerçekten devrimci oldukları takdirde ve köylülerin, sömürülen kitlelerin devrimci bir ruhla eğitilip örgütlenmelerine engel olmadıkları takdirde desteklerler!


Bu şartlar yoksa, bu ülkelerdeki komünistler, ikinci enternasyonal kahramanlarının da saflarında yer aldıkları reformcu burjuvazi ile mücadele etmelidirler. HDP’de bir proje partisi olması ölçüsünde bir reformcu partidir; üstelik, tıpkı öncekiler gibi, onun da temsilcileri, kendilerine devrimci ve hatta sosyalist demektedir.


Elbette her ulusal hareket, ancak bir burjuva demokratik hareket olabilir; çünkü geri kalmış ülkelerde nüfusun muazzam çoğunluğu, burjuva -kapitalist ilişkileri temsil eden köylülerdir; köylü hareketiyle kesin ilişkiler kurmadan ve köylü hareketini faal bir biçimde desteklemeden komünist taktikleri ve bir komünist siyaseti izleyebileceklerini beklemek hayale kapılmaktır!

Bununla birlikte, emperyalist burjuvazi, reformcu hareketleri ezilen uluslara da ve çoktandır sokmuştur ve artık ezilen ulusun burjuvazisi ile ezen ulusun burjuvazisi arasında, hatta emperyalist burjuvazi arasında da bin bir çeşit bağ oluşmuştur; ezilen ulusun burjuvazisi, bir taraftan ulusal hareketi desteklerken, diğer taraftan ezen ulusun burjuvazisi ile emperyalist burjuvazi ile tam bir anlaşma içinde ve bütün devrimci hareketlere ve devrimci sınıflara karşı onunla güç birliği yapmaktadır!

Öyleyse, reformcu hareketle devrimci hareket arasındaki ayırımı göz ardı etmemek ve “burjuva demokratik” hareket yerine, “ulusal devrimci” hareket deyimini kullanmak ve ulusal hareketi desteklerken bu düstur ile hareket etmek, esas komünist tavrın, daha arı, daha duru bir komünist bakışın yansımasıdır!

Yani asıl komünist tavır ve arı-duru bakış budur!

Ayrıca, su katıksız bir sol ve sosyalizm düşmanı olan, “Doğu'da 60 bin Nursi talebem ile komünistliği ben önlüyorum” diye böbürlenen, Menderes diktatörlüğünün sadık muhiplerinden Said-Nursi’ nin hilafet talebi bir ulusal kurtuluş talebini içermiyor; ikisi yan yana olmaz zaten; vurgu hilafetedir; hilafetten mahrum kaldıkları için mağdur olmuş dinci-gerici kitlelere, hilafeti kaldıran bir burjuva cumhuriyete karşı yeniden hilafet talebini önermektir, ya da bu tür bir mücadeleye çağırmaktır söz konusu olan; yani ezilen, sömürülen emekçi halkın kurtuluşuna yönelik bir talep yoktur; öyleyse burjuva demokratik talep en başından yoktur.

Diğer yandan burjuva cumhuriyeti bir Tanzimat öncesi karanlığa oranla onaylayan komünistleri, burjuva rejimini, kapitalistleri, polisi, hapisaneleri, işsizliği, sefaleti, fuhuşu, mülkiyeti onaylamakla suçlarlarken, üzerlerine bu suçla yüklü koca koca yaftalar fırlatırken, bir Tanzimat öncesi karanlığın içinde mevzilenmiş dinci-gerici-osmanik-islamik bir hükümeti onaylayan ve onun anayasal bir hamle ile kendilerine, kendilerinin istedikleri gibi bir imtiyaz vereceğini umut ederek, aynı temelde konuşlanmaya, tabanlarını buna göre dönüştürmeye veya bu biçimdeki tabanlarına popülizm yaparak karanlığın daha derinine, yani burjuva cumhuriyetin de gerisindeki bir Tanzimat öncesi karanlığa ilerlemeye, bu karanlığa entegre olmaya çalışan Kürtlerin, burjuva demokratik hükümeti içeren bir Cumhuriyeti onaylayarak kirlenmekten korkmaları, beş yaşında çocukları bile acı acı gülümseten “demokratik” bir lafazanlığın şiddetinden başka bir şey olamaz!

Olabilirse bu, yobazizmin kayığına binerek “demokratik Cumhuriyete” yol aldığını zanneden alıkların halet-i ruhiyesi olabilir ancak ki bunun da aynı kapıya çıktığı açıktır; ama daha önemlisi, yobazizmle iş tutmanın üzerini örtmek üzere, beş yaşında çocukları bile güldüren alıkça bir bahanenin arkasına saklanmaktır!

Komünistler hep bunu söylediler ve söyledikçe Kürtler daha çok karanlık giyindiler ve işte artık, erdemlerini ballandıra ballandıra anlatarak referanslarından birinin ve belli ki en önemlisinin Medine Sözleşmesi ve diğeri önemli referanslarının Said-i Nursi olduğunu büyük bir gururla haykırıyorlar!

Ve şimdi, bazı köy imamı kafalı cahiller, ya da buna yatanlar, gelinen bu karanlık noktayı, bir ”komünist tavrın”, bir “arı-duru bakışın” içine sığdırmaya çalışarak “inanıyorum öyleyse doğru söylüyor” doğmasına esir alınmış gençlere alıklık rekoru kırdırmaya çalışıyorlar.

Kürtlerin de tıpkı CHP gibi, yobazizmle katolik nikâhı kıyma yarışı yapmalarını, bir burjuva demokratik hamle olarak, daha doğrusu bir politik kurnazlık olarak lanse eden bu köy imamı kafalılar ve bütün köylü kurnazları, şimdi bu kurnazlıkta keramet var diyerek kurnazlık rekoru kırmaya çalışıyorlar!

Böylece, Kürt siyasal hareketinin Said-i Nursi ve Medine Sözleşmesi renk ve tonda elbiseler içine girmesinin, özünde bir burjuva demokratik talep olan siyasal özgürlük talebini kavgasız gürültüsüz gerçekleştirmek için “ulusal-devrimci ve sınıfsal bir strateji –taktik” olduğunu, kafalarında soru işareti olanlara kanıtlamaya çalışıyorlar!


Doğrudur, bir proje partisi olması bir yana, HDP öz itibari ile BURJUVA PARTİSİDİR. Hatta burjuva-reformist bir partidir ve talepleri de burjuva demokratik taleplerdir; olabilir, bu ayrıdır ama yobazizm bu burjuva demokratik taleplere sığmaz; olsa olsa egemen sınıfların, dinci-gerici, karşı-devrimci reformlarına sığar ve bu da HDP’nin reformistliği ile uyumludur; ayrıca, hem burjuva demokratik talep peşinde koşarken, hem de burjuva cumhuriyeti, yobazizme, bir dinci-gerici ümmet düzenine oranla gerici saymak, gülmekten beş yaşında çocukların bile karnını ağrıtan bir alıklıktır!


Öyleyse akla karayı birbirine karıştırmış ama Marxizmi de aşmış ki ne aşmış yeni-mürteci karanlığın şövalyesi köylü kurnazları bilmeliler ki:

Komünistler, siyasal özgürlük için savaşımdan, bunun bir burjuva siyasal özgürlüğü olduğu bahanesi ile yan çizmezler, çizmediler; ama burjuva rejimin "onaylanması”nı, tarihsel açıdan göz önünde tutarlar; tıpkı, Feuerbach’ların, materyalizmi geleceğe oranla değil geçmişe oranla onayladıkları gibi, komünistler de burjuva rejimi, yani burjuva cumhuriyeti, işte tam da bu biçimde onaylarlar.


Komünistler, burjuva demokratik cumhuriyeti, burjuva feodal mutlakıyet rejimine oranla, yani dinci-gerici, osmanik-islamik bir ümmet rejimine oranla onayladıklarını söylemekten hiçbir zaman çekinmemişlerdir ve bu ümmet rejimine entegre olmak için bin takla atanların fırlattıkları yaftalara rağmen hiçbir zaman çekinmeyeceklerdir.


Komünistler, burjuva cumhuriyeti, yalnızca sınıf egemenliğinin son biçimi olarak, yalnızca proletaryanın burjuvaziye karşı savaşımına en elverişli alan olarak "onaylarlar"; onu hapishaneleri ve polisi, mülkiyeti ve fuhuşu nedeniyle değil, ama bu “sevimli” kurumlara karşı geniş ve özgür bir savaşım ereğiyle onaylarlar.


Ey yeni-mürteciler, siz kimi kandırıyorsunuz?


Görün işte, hilafet özlemi ve amacında olanlarla, HDP aynı yerdedir; ancak fikir babası Öcalan’dır ve KÖH’ün de bundan farklı yerde olmadığı ortadadır; ne var ki HDP’nin de taşıdığı bu özlemi ve amacı hâlâ taşıyanlara karşı, laiklik ve cumhuriyet ekseninde hızla ve nicelikçe de, nitelikçe de artan ve ürküten bir yükseliş vardır ve öyleyse hepimiz, HDP’nin de, KÖH’ün de ve elbette Öcalan’ nın da ve elbette Kürt emekçilerinin de seçim yapmak zorunda kalacakları tarihsel koşullara doğru ilerliyoruz!

İlerlediğimiz yerde, Kürt gericiliği ile Türk gericiliğinin ittifakına karşı yükselen Kürt ilerici-devrimcileri ile Türk ilerici-devrimcilerinin birliğinin yükseldiğini elbet hepimiz göreceğiz ve elbette Kürt ulusal kurtuluş hareketinin, burjuva devrimci-demokratik talebinde, gericilerle, dincilerle ittifak olmadığını, hatta dans bile olmadığını, aksine sadece ulusal baskıya karşı değil, sömürgeciliğin ve gericiliğin ta kendisi olan ABD-AB emperyalizmine ve feodal kalıntılara karşı da ve haliyle gerici-dinci konuşlanmaya karşı da mücadele olduğunu idrak edeceğiz!

Bunun için ille de komünist olmaya gerek olmadığını, gerçekten Kürt emekçi halkının vazgeçilmez tarihsel çıkarlarını, başka ifadeyle kendi kaderini özgürce tayin etme hakkını savunmanın ve bu doğrultuda Kürtlere devrimci bir biçim vermenin, kısaca popülizmin değil, halkçılığın kulvarında, Kürt emekçi halkının yanında olmanın ve bu uğurda ABD emperyalizminin ve işbirlikçilerinin karşısına dikilmeyi göze almanın yeteceğini idrak edeceğiz!

Bir de çokbilmiş köy imamı kafalı, Marxizmi de aşmış yeni-mürteci cahillere bir soru:

Madem sınır ve çerçeve, burjuva demokratik taleplerdir, HDP’nin talepleri bu sınırda ve çerçevededir ve HDP dinci-gericiliği de referans almaktadır, öyleyse onun nezdinde savunduğunuz ilericilik ve devrimcilik, neye göre ilericilik ve devrimciliktir; sosyalist cumhuriyete göre mi, laik-demokratik bir cumhuriyete göre mi, yoksa dinci-gerici bir ümmet düzenine göre mi? Yani Türkiye’nin devrimci, sol/sosyalist hareketine, peşinizden gelmeleri veya size katılmaları için nasıl bir ilericilik, devrimcilik, nasıl bir özgürlük öneriyorsunuz?

Fikret Uzun

28-Ekim-2015