1 Aralık 2014 Pazartesi

ANTİSTALİNİZM NEP SEVDASININ VE PROLETARYA DİKTATÖRLÜĞÜNE ÖFKENİN EN SİNSİ DIŞAVURUMUDUR



ANTİSTALİNİZM, NEP SEVDASININ VE PROLETARYA DİKTATÖRLÜĞÜNE ÖFKENİN EN SİNSİ DIŞAVURUMUDUR

İş bir karanlığın içinde kendisine sol renk arayan “KÖH” olunca, ikiyüzlülük kolektif bir hal alıyor; örnek olsun haklı olarak Stalin'in adına yazılan Stalingart zaferinin önünde, hâlâ kurtulamadıkları anti-Stalinizm hastalıklarını bir süreliğine unutup, ayin yapıyorlar; sonra işte fotoğrafta görüldüğü gibi, yine anti-Stalinist hummayı yeniden depreştiriyorlar!

Anti Stalinizm, tüm sosyalizm kaçkınlarının, dejenere olmuş kapitalist yolcuların ortak bahanesidir!

Bu Anti-Stalinist hummanın halleri acınasıdır!

Sovyetler Birliğinde sosyalizmden kaçış, destalinizasyon eşliğinde başlıyor; Gorbaçov, 1987 yılında iktidara geldiğinin hemen sonrasında “Yolumuz Ekim Devriminin Yoludur” başlığında konuşup, Stalin’i haklı, Buharin'i haksız bulan ve Sovyetler Birliği tarihini sahiplenen konuşmalar yaparken; sadece bir yıl sonra o da destalinizasyonu temel politika yapmakta gecikmiyor; bunun ağırlıklı olarak Batı ile uzlaşma kanalları ve kapıları açmak için olduğu biliniyor.

Destalinizasyon, her zaman proletarya diktatörlüğüne bağlılıktan ve devrimin zorluğu ve zor kullanma zorunluğundan kurtulmayı ve böylece de Batı ile uzlaşmayı hızlandırmaya yarıyor.

Gorbaçov bir örnek ise, öncesinde Hruşov var ve Stalin'in ölüm merasiminde açıkça sızlanarak gözyaşı döküp ağıtlar yakan Hruşov da çok kısa zaman sonra destalizasyon politikası başlatıyor; ancak bir karşıt örnek de var ki Brejnev'in, kendisinden önce sürdürülen destalinizasyon politikasına karşı çıkarak iktidara gelmesidir; demek ki, Sovyet halkı destalinizasyon politikasına pek fazla prim vermemiştir!

Öte yandan anti Stalinizm ile anti Sovyetizmin aynı kulvarda kaynaşmasını, Stalin’in fetişleştirilmesine borçluyuz; anti-stalinistler, örnek olsun Troçki ve yandaşları, Stalin düşmanlığını fetişleştirirken, anti-Sovyetizm yanlıları, örnek olsun Maocular, Stalin övgüsünü fetişleştiriyorlar.

Sovyetler Birliğinde sınıf mücadelesi, Ekim Devrim'i ile son bulmuyor, Sovyet sosyalizmi yıkılana kadar sürdüğünü hepimiz biliyoruz; en azından artık herkes görüyor!

Bu olasılığa, Lenin daha en başında dikkat çekmiş ve bu konudaki uyarılarını açık ve net ifadelerle tarihe kaydetmiştir ki en önemlileri, şimdi hâlâ,”uzlaşma” edebiyatı üzerinden sosyalizmden kaçış için dayanak yapılmaya çalışılan “Çocukluk Hastalığı” çalışmasındadır ve ayrıca, “Jakobenizm işçi sınıfını ürkütür mü” başlıklı çalışması var ve burada, bu sorunu, yani kapitalist restorasyon tehlikesine karşı proletarya diktatörlüğünün hiç ikircimsiz ve milim sapmadan işletilmesinin hayati bir önem taşıdığını ve Sovyet sosyalizmini korumak ve ilerletmek için, proletarya diktatörlüğünü bütün dünyada muzaffer kılmak için, Jakoben bir diktatörlüğün gerekli ve hatta olmazsa olmaz olduğunu önemle vurguluyor!

İşte Stalin, bu vurgulara önem vermiş ve en üst seviyede uygulamaya çalışmış bir politikacı ve lider iken, şimdi en yüksek kata çıkarılarak model yapılmak istenen sosyalizm düşmanları, hep Lenin'in bu uyarılarının ve bu uyarılardaki gerekliliğin yanlışlığını savunan ve propaganda eden, en azından küçümseyen, hatta sosyalizm düşmanlığında çeteleşen aktörlerdir!

Şimdi Sovyet sosyalizmi yıkıldı ve bütün bu sosyalizm düşmanları, proletarya diktatörlüğünden kurtulmak isteyen azap zebanileri iktidardalar; bütün anti-Sovyetik, anti-stalinist, Sovyet sosyalizminin yıkılmasından daha iyi bir sosyalizm bekleyen bu akıl fukarası, kapitalist yolcular,Troçkistler, Maocular mutlu olmaları gerekmez mi?

Peki öyleyse neden hâlâ Anti-Stalinizm'de diretiyorlar ve Stalin düşmanlığında sınır tanımıyorlar?

İşte şu anda sosyalizmin yıkıldığı bütün coğrafyalarda Buharin misli sosyalizmi kapitalizmle kardeşleştirmek isteyen, örnek olsun Lenin'in bile öne sürdüğü andan itibaren bir komprominin, bir gerilemenin ve hatta kapitalizme dönmenin ifadesi olduğunu belirttiği NEP çukurunda kalmak isteyen kapitalist yolcuların istedikleri olmuştur; Sosyalizmin topraklarında şimdi proletarya diktatörlüğü yerine burjuva diktatörlüğü ve NEP hakimdir!

Ne kadar özgürlük, ne kadar insan hakkı olduğu ortadadır!

Oysa Proletarya diktatörlüğünü işleten de, Sovyet ekonomisini zamanı geldiğinde bir saniye bile durmadan NEP çukurundan çıkaran da Stalin'dir ama hâlâ Sovyet sosyalizmini proletarya diktatörlüğünden çıkarmak, NEP çukuruna gömmek isteyenlere karşı işletilen proletarya diktatörlüğü için Stalin düşmanlığı yapıldığı ve üstelik bunun sosyalizm adına yapıldığı görülmekte ama bütün kapitalist yolcular için hâlâ ağıtlar yakılmakta, Batı'nın palavraları ısıtılıp-ısıtılıp önümüze sürülmektedir!

Yıllar önce, bu Anti-Stalinist hummaya ve daha çok da onların kuyruğuna takılıp, aynı dilde konuşmayı devrimcilik sayan akıl fukaralarına “Tarih yargılanmaz, anlamaya çalışılır” dediğimde, bu dediğimle sınırlı kalmam ve “lafı uzatmamam gerektiği” vaaz edilmiş ve iş Anti-Stalinizme geldiğinde, Batı'nın müzmin ve görevli sosyalizm düşmanı sovyetologlarının yaydığı Anti-Stalinist masallardan sayfalar dolusu cümle boca edilirken kimse lafı uzatmaktan söz etmemiş; hatta Stalinist geçinenler bile, bu upuzun masallara upuzun cevaplar vermek ve bu masalları çürütmek için kılını kıpırdatmamıştı.

Bu masalların çürüklüğünü ve tarihe kaydedilmiş gerçekleri yüzlerine vurduğumda, elbette sadece ben değil, az da olsa başkaları da vardı, ve artık karşı duracak mecalleri kalmadığında işi pişkinliğe vurup, apaçık anti-stalinizm hummasına yakalanmışlıklarını yansıtan cümleler kurmuş olmalarına karşın, ”dediklerinin kışkırtarak Stalin'e dair gerçeklerin ortaya dökülmesini sağladıklarını” söylemek zorunda kalmışlardır; ancak yine de anti-stalinizmden geri durmayacaklarının işaretini vermekten vazgeçmemişlerdir.

Bu işi komiklik derecesinde pişkinliğe vuran model aktörlerin başında CHE_1955 mahlaslı forum üyesi gelmektedir ki, “Saint Just” ismini kullanan forum üyesine hitaben şöyle yazmıştır:

Sevgili jaint.
bizler (SF yönetimi) Bu forumda konuşmacıları (Yazarları) provoke ederek yazmalarını, ajitasyon ve propagandalarını sağlamakla görevliyiz. Hoş Devrimciler provoke olmazlar, sorulunca yanıtlar ama... Forumun kurucuları böyle başlatmışlar bu işi, bizlerde devam ettiriyorum.”

O zaman da vurgulamıştım ve ondan önce de ve gene vurgulayacağım ki;

Rüzgâr hâlâ ve daha da hızlanarak arkamızdan esmektedir ve hâlâ önce kalın enselere çarpmaya, sonra bütün maskeleri yırtıp atmaya, bu maskeleri takan saray soytarılarını, bir bir kendi maskelerinin altında bırakmaya devam etmektedir.

Daha önce ve çok kez altını çizdim, gene çiziyorum ki, artık, sosyalizmin yeniden tanımlanması ve Türkiye’nin sosyalist hareketinin, bozuk alanların, eskinin eksikli düşüncelerinin istilasına uğramış alanların üzerinden yükseltilemeyeceği gerçeğinin kabul edilmesi gerekmektedir.


Bu da Stalin'e küfrederek, yere düşen sosyalizm bayrağının sosyalizm düşmanlarının eline geçmesine göz yumarak, tarihin bütün kapitalizm yolcularını model yapmaya devam ederek mümkün değildir.

Sosyalistlerin misyonu, saray soytarılığı ile gençleri eğlendirmek değildir, bunu böyle belleyenler yanılgı içinde olduğunu görmelidir. Sosyalistlerin görevi, bilinç taşıyanları coşkuya, coşkun kıvama gelmiş olanları ise bilince kavuşturmaktır.

Sosyalistlerin görevi, Ekim devrimine saygılı olanın, Ekim devriminin açtığı yoldaki sosyalizme bağlılığa, buna bağlı olanın devrime ve sosyalist iktidara inandırılması olmalıdır.

Sosyalistlerin, bu inanca bağlı olanları, revizyonistist tezlere, anti-Stalinist masallara zaman ayırana kadar, sosyalizmin eksiklerinin sabah akşam üzerinden geçip sosyalizmin başarılarına sırt çevirmek için zaman tüketene kadar, zamanlarını sosyalizm bayrağını yerden kaldırıp, yükseğe taşımak için, başkalarının yanlış yerlere dikmesini önleyerek en yükseğe dikmek için harcamalarının en doğrusu olacağına inandırmak da görevleridir.

Sosyalistlerin görevi tarihi yargılamak değil, anlamak ve anlayarak ders çıkartmaktır!

Sosyalistler, içlerindeki, yakınlarındaki, onlarla birlikte olan ve çevrelerindeki bütün sosyalistleri, Türkiye sosyalist hareketini ulaşması gereken yüksekliğe taşıma sorumluluğuna sahip çıkmaya çağırırken, bu yönde güven köprüleri oluştururken; sosyalist iktidar için çıktıkları yolda, bilerek ya da bilmeyerek önlerine çıkanların, bunu bir kez yapmışlarsa, artık hiçbir zaman yanlarına gelmeyeceğinin bilinciyle, önlerine çıkan herkesle kavgayı göze almalıdırlar.

Sosyalistler bilmelidir ki, bu yol, sosyalist iktidar için yürünen yoldan söz ediyorum, ne liseli kompozisyon yarışmalarını, ne saray soytarılıklarını, ne de cehaleti kaldırır.

Öyleyse, yineliyorum ki, sosyalizm bayrağını yeni bir coğrafyaya ve en yüksek bir yere dikmek, sosyalist iktidar yürüyüşüne, sosyalizmin sorunlarını aşabilmede önemli mesafe kaydettirecek yegâne ilaçtır.

Sosyalist dünyadaki insanları, diğer aidiyetlerin çok üstünde ve çok daha kitlesel bir şekilde bir birine bağlayan en önemli ve en geliştirici bağın gücünün azalması sonucunu doğuran Sovyet sosyalizminin yıkılması, sosyalizmin bayrağını, yanlış ellerin kapmasından ve yanlış yerlere dikilmesinden kurtarıp, yeni bir coğrafyada en yüksek yere dikerek, bu bağı da yeniden ve kopmamak üzere kuvvetlendirmeyi en önemli görev olarak sosyalistlerin önüne koymuştur.

Öyleyse, taktıkları maskelere aldanmadan, maskelerinin arkasından herkesi sazan gören bakışlarla bakanların teorik bakış taşımadıklarını, sınıfsal bakamayacaklarını, baksalar bile, egemen sınıfın gözlüğü ile bakacaklarını, bilimsel hiç bakamayacaklarını artık görme zamanıdır.

Burada en önemli turnusol, Stalin’in ölümünden 65 yıl, Sovyet sosyalizminin yıkılışından 25 yıl sonra, sosyalizmin sorunlarını bir kenara koyup, 70 yıl yaşayan Sovyet sosyalizminde hiçbir olumlu taraf görmeyip, bugün sosyalizmin yıkıldığı coğrafyalarda kapitalizmin yer aldığını görmezden gelip, bütün günahları Stalin'in omuzlarına yüklemek ama sosyalizmden uzaklaşmak, kapitalizme yelken açmak isteyenleri ise yüceltmek için çabalamaktır.

Eksikleri ile yanlışları ile ama illa ki değerleri ile de 70 yıl yaşayan Sovyet sosyalizminde, Stalin döneminde Troçkistlerin ve 1956 Yılından Gorbaçov'a kadar Maocu Revizyonististlerin hiçbir değer görmemeleri, eksiklere işaret ederken bu değerlerden sevinç duymamaları, sosyalizmi anlamamakla, sosyalizmi yürekten hissetmemekle, sosyalizmden ve sorunlarından kaçmakla eş anlamlıdır.

Bunu hâlâ ve anti-Stalinist bir hummayı tekrar ederek sürdürmek ise, açıkça sosyalizm düşmanlığının açığa vurulmasıdır!

Bunu görenler arttıkça, maskelerinin ardına mevzilenip, yalan yanlış lakırdılarla yanılgı hastalıklarını yayarken, bu hastalıklarının panzehiri olan doğru bilgilerin hücumu karşısında soytarılık yaparak, zevahiri kurtarmaya çalışanların maskeleri, kendiliğinden düşecek ve maskelerinin altında kalacaklardır.

Evet dediğim gibi, bu topraklarda artık rüzgâr arkamızdan esmektedir ve kahramanlarını da, ihanet içinde olanlarını da içinde taşımaktadır.

Bu rüzgâr, ikisinin ortasındaki, yani kahramanların ve ihanet içinde olanların ortasında duran başka renklerin, eninde sonunda ihanet içinde olanların rengini taşıdığı gerçekliğini de içinde taşıyarak esmektedir.

Kimse bu gerçeklikten kaçamaz. Ya bu toprakların sosyalist iktidar yürüyüşünü biriktiren kahramanları olunacaktır, ya da bu topraklara ve emekçi halklarına türlü türlü maskelerle ihanet içinde olunacaktır.

Ortası yoktur. Ortası, Anti Stalinist hummaya yakalanmış kapitalist yolcuların durduğu yerdir ve eninde sonunda ihanet içinde olanların rengini taşıdıklarını apaçık edeceklerdir; arkalarından esen, enselerine çarpan rüzgârın taşıdığı gerçekler buna işaret etmektedir!

Ekim devrimi sonrası sosyalizmin kuruluşu sırasında sınıf mücadelesinin devam ettiğini, en çok ve en şiddetli olarak, ekonomik örgütlenmede, ekonomik karar ve önlemlerin oluşturulması süreçlerinde ortaya çıktığını kimse inkâr edemez.

Dolayısıyla bu sınıf mücadelesinin şartlarında, yenilgiyi tatmış burjuvazinin, sosyalizme karşı hıncının on kat arttığı ve hep kapitalizmi sayıkladığı koşullarda, burjuva düşüncesinin, Sovyet sosyalizmi kurulurken de ve daha sonra Sovyet ekonomik sistemi olarak adlandırılan bütünlüğün oluşması sırasında da, bu bütünün her parçasının oluşumuna damgasını vurabilmek için yoğun bir mücadele verdiğini de kimse inkâr edemez.

Stalin ve yönetimi, işte buna geçit vermemenin adıdır; Saldırının boyutlarının hem büyük ve hem de kalıcı olmasının nedenlerini burada aramak gerekiyor.

Evet, tüm bu gerçeklikler, kavganın ki bu apaçık görülüyor, yenilgi psikozu ile mukavemeti on kat artan eski sınıfın direnişine karşı yürütülen sınıf mücadelesinin ifadesidir; en sert şekilde, daha çok ekonomik örgütlenmede ve önlemlerde kendini göstermesi, yıkılışın nedeninin, bu alanda yürütülen kavgada yenik düşmek veya bu kavgayı yeterince bilimsel verememek olduğunu göstermeye yetiyor.

Yani yıkılışı, parti aparatçığına, bürokratik-revizyonist sınıfa ve elbette Stalin'in “diktatörlüğü”ne bağlamak hem pratik, hem de teorik olarak yanlış oluyor.

Aksine yıkılışı, akıl taşıyan herkesin aklı, Buharin misli kapitalist yolculara ve bu yolcuların sımsıkı sarıldığı, Lenin'in ısrarla üzerinde durarak, kapitalizmi an be an doğurduğuna işaret ettiği, kapitalist restorasyon kaynağı olarak resmettiği küçül meta üretiminin varlığına ve bununla yeterince mücadele edilmemiş olmasına bağlamaya yeter!

Devrimci sosyalist olmak elbette kolay değildir; bunun için Lenin'in, ”sadece proleterlerin değil, bütün emekçilerin,'sıradan halk'ın, bütün çalışan halkın anlayacağını ve sempati duyacağını” vurguladığı, burjuva 'sınıf politikacıları'na karşı soylu bir proleter kini taşınması gerekmektedir.
Lenin'in işaret ettiği gibi, bu kin, gerçekten 'bilgeliğin başlangıcı', her sosyalist ve komünist akımın ve onun başarısının temelidir; bu kin, bütün akıl çözümlemelerinin ve devrimci sosyalist hareketin başarısının temelidir!

Sınıf politikası, gökten zembille düşmez ve eğer sosyalistler gerçekten burjuvaziyi yenmek istiyorlarsa, burjuvazininkilerden hiç de aşağı kalmayan sınıf politikacıları yetiştirmelidir ve bunun motoru da sınıf kin'idir.

Anti-Stalinizm, bu kinin adresini şaşırtma operasyonudur!

Demek ki, emperyalizm çağında, tekellerin düzeninde kin, akıl dinamiğini harekete geçiren en önemli etmen oluyor ve sosyalist mücadelenin başarısı, kapitalist düzene karşı duyulan kin ile ilgilidir; kapitalist düzeni beğenerek, düzenin tümünde veya bir kısmında meziyetler bularak sosyalist olmak ya da mücadeleyi başarıya götürmek mümkün olmuyor; ancak, bütün devrim kaçkını azap zebanileri, işçi sınıfının kapitalizme kin duymamasını temsil ediyorlar ki, hepsi birer Kautsky, değilse, kesinkes Bernsteindir!

Hepsi, tıpkı Bernstein gibi, kapitalizme kin duymayan bir işçi sınıfını var sayıyorlar ve bunu yerleştirmek ve yaymak temel politikaları oluyor.

Tıpkı Bernstein gibi hepsi, “büyük çoğunluğu kalabalık halinde yaşayan, kötü eğitilmiş ve beceriksiz ve de yetersiz bir gelire sahip olan bir sınıftan, yani işçi sınıfından, sosyalist toplumun gerektirdiği entelektüel ve ahlaki standartların talep edilemeyeceiğine” inanıyor ve inandırmaya çalışıyorlar.

İşte Anti-Stalinizm, burada en sinsi ve ortak bahaneleri olmaktadır!
Öyleyse doğru dürüst okumak, tekrar tekrar okumak, dünyayı değiştirme cesareti taşıyan devrimci kıvamdaki gençlerin düsturu olması gerekiyor. Bunun mihmandarlığına soyunanların ise bu düsturu on kat fazla önemsemesi, bu günkü ideolojik saldırı koşullarında çok daha fazla önem kazanıyor.

Demek ki,”tarihin yargılanmayacağı, anlamaya çalışılacağı” düsturu önemli bir yol gösterici işleve sahiptir.

Kapitalizme yeni doğan hayranlık ile başlayan Buharin'i Lenin'e en yakın Bolşevik olarak gösterme eğilimi, kapitalizme yelken açmış döküntülerin kurnaz hamlelerinden biridir; 1921 yılından itibaren Lenin'in Buharini etkilediği ve Buharin'in Lenin'e yaklaştığı, buna özlem duyanlar açısından temel klişe olmuştur!


Diğer yandan, şu gerçek hiç unutulmamalıdır:

Eğer Sovyetler Birliğinde Buharin ya da onun yüceltilen düşüncesi kazansaydı, sosyalizmin daha en başta sona ermesi mümkün ve kaçınılmaz olacaktı; Stalin ile Buharin arasındaki kavga, bir anlamda ölüm-kalım savaşına indirgenebilen, sanayi'de hızlanma ile düşük hızlı sanayi ya da tarımsallaşma, yani tarımda zenginleşme politikalarının karşıtlığındaki bir kavgadır!

Bu kavga, tesadüfi ya da Stalin'in huysuzluğunun veya kaprislerinin yansıması değildir; kökü Lenin'e dayanmaktadır!

Stalin'in önderliğinde büyük sanayi atılımı başladığında ve gerçekleştirilmeye doğru yol alındığında, Troçki,”Stalin benim düşüncelerimi çaldı” demekten ileri gidemiyor.

Oysa Stalin'in omuzlarında kalan bu pratik, daha 1917 yılında Lenin'in teorik olarak formüle ettiği bir pratiktir!

Lenin, kendisinden önce bilinmeyen ve kitaplarda yer almayan ama Sovyet iktidarının ve bu arada Stalin'in omuzlarına binecek olan bir pratiği çok önce haber vermişti.

1917 yılının Eylül ayında şöyle yazdı: “Devrim, siyasal sistem söz konusu edildiğinde, birkaç aylık bir zamanda Rusya'nın ileri ülkelere yetişmesini sağladı. Ancak bu yeterli değildir. Savaş merhametsizdir; alternatifleri acımasız bir katılıkla ortaya koyuyor: Ya mahvolma, ya da ileri ülkelere ekonomik olarak da yetişmek ve geçmek.”

Lenin, yeni iktidar için “Dognati Peregnata”, yetişmek ve geçmek politikasını, Ekim devriminden önce formüle etti. Ve şöyle ifade etti; “Mahvolmak veya tam yol ileriye atılmak.Tarihin yazdığı alternatif budur.”

Bu sözler 1917 yılında söylendi ve teoriktir; on yıl kadar sonra ortaya çıkan pratik, bu teoriyi bütünüyle doğruladı.

Genç Sovyet iktidarı, kapitalist gericiliğin ve anti-Stalinist hummanın ileri sürdüğü gibi, “Stalin'in kaprisleri” nedeniyle değil; Troçkist muhalefetin iddia ettiği gibi,”Stalin Troçki’nin programını çaldığı için” değil, Lenin'in daha 1917 yılında ortaya koyduğu teorik zorunluk nedeniyle tarihin kaydetmediği bir hızla kalkınmıştır; işte Stalin'in omuzlarına düşen, Lenin'in on yıl önce haber verdiği bu pratiktir ve Stalin bunu büyük bir ciddiyetle ve ortaya çıkan sorumluluğun bütün acımasızlığıyla gördü.

1928 yılında,” Eğer biz tek ülke olmasaydık, proletarya diktatörlüğü ülkelerinden biri olsaydık, sadece bizde değil, diğer ülkelerde de, örnek olsun, Almanya ve Fransa'da da, proletarya diktatörlüğü olsaydı, sanayide yüksek kalkınma hızı sorunu ile bu kadar ağır bir biçimde karşılaşmazdık.”

Bu sözler Stalin'e aittir ve çok açık, Stalin tek ülkede sosyalizmin, hızlı sanayileşmeyi gerektirdiğini tespit ediyor.

Stalin 1928 yılında şöyle soruyor ; ” Partimizde sağ sapma tehlikesi, açıkça oportünist olan bu sapmadan doğan tehlike nedir?” ve yine kendisi şöyle cevaplıyor:

”Düşmanlarımızın gücünü, kapitalizmin gücünü küçümsemektir; kapitalist restorasyon tehlikesini görmemek ve proletarya diktatörlüğü döneminde sınıf mücadelesinin işleyişini anlamamaktır, bu yüzden, sanayimizin kalkınma hızının düşürülmesini isteyerek, kır ve kentlerdeki kapitalist unsurlar için kolaylıklar talep ederek, kolhoz ve sovhoz sorununu geri plana atılmasını isteyerek, dış ticaret tekelinin yumuşatılmasını talep ederek ve benzeri isteklerle, kapitalizme ödün vermeyi hafife almaktır.”
Bu kadar değil.

Stalin bir soru daha soruyor ve gene kendisi cevaplıyor: “ Bizde, bizim Sovyet ülkemizde, kapitalist restorasyonu ( restavratsiya) mümkün kılan koşullar var mıdır? Evet vardır! Bu, muhtemelen garip görünebilir, fakat yoldaşlar, bir gerçektir. Kapitalizmi devirdik, proletarya diktatörlüğünü kurduk, tarımla bağlantılı bir şekilde ve güçlü bir tempoyla sosyalist sanayimizi geliştiriyoruz. Ama biz henüz kapitalizmin köklerini sökemedik. Peki onlar, köklerin kendileri, nerede yuvalanmışlar? Meta üretiminde, kentte ve özellikle kırdaki küçük üretimde yuvalanıyorlar.”

Bir sayfa sonra, “sol”, Troçkist, sapma ile ilgili soru ve cevap geliyor:

“Partimizdeki 'sol' (Troçkist) sapma tehlikesi nedir?

Düşmanlarımızın gücünü, kapitalizmin gücünü abartmaktır; yalnızca kapitalist restorasyon ihtimalini görmek, fakat ülkemizin gücüyle sosyalizmi kurma imkanını görmemektir; umutsuzluğa düşmek ve partimizdeki Thermidorculuk üzerine gevezeliklerle avunmaktır.”
Açıkça görülüyor, Stalin kapris ya da huysuzluk yapmıyor, aksine ne yaptığını bilerek ve bilimsel olarak hareket ediyor.

Buharin ise, açıkça hem tarımda kapitalistleşmeden ve kulakların zenginleşmesinden korkulmamasını ve hem de tarımın sanayiye talep yaratma kapasitesine dayanan bir dengenin hedef alınmasını savunuyor; bu, tarımsallaşmanın yanında çok düşük bir hızla gelişmeyi beraberinde getiriyor; görüşlerinde yalnız değildir, maliye komiserliğindeki eski burjuva iktisatçılar ile Gosplan'da çalışan eski Narodnik görüşlü iktisatçılar da mevcut dengeleri koruyan düşük bir hızı öne sürüyorlar; bunların en etkili olanları Groman ve Bazarov ikilisidir; bu eğilim, daha sonra Groman- Bazarov eğilimi olarak mahkûm ediliyor.

Buharin demek, özel mülkiyeti yerleştirmek ve kapitalizme doğru yol almak demektir; daha doğrusu böyle bir eğilim ortaya çıkmasa, Buharin'in itibarını geri vermeye ihtiyaç olmazdı; tam bu sırada Lenin ile Buharin'in görüşlerinin bir birine yakın olduğunun telaffuz edilmesi rastlantı değil, bir taşla iki kuş vurmak ve böylece kapitalizme açılan yolu genişletmeyi kolaylaştırmak içindir.

Bunda, tamı tamına iki zıt sınıfın uzlaşmaz karşıtlığından doğan sınıf mücadelesinin yansıması var; bir taraf kapitalizme dönmek için can atıyor, diğer taraf bu kapitalist yolcuların kapitalizm yolundaki ideolojik, politik mücadelesini önlemeye çalışıyor; önleyerek sosyalizmi korumaya çalışıyor!

Hepsi budur.

Fakat ne ilginçtir ki, Cumhuriyet ilan edildikten sonra kesinlikle geri dönülmesini önlemek için, Saint Just( bu bizim forumun San Just'u değil tabii ki), Marat ve Danton ile birlikte kralın idam edilmesini sağlayan ve 1794 yılında Thermidor gericiliği tarafından giyotinle öldürülen Jakoben Kulübünün üyesi Robespierre’den tam 159 yıl sonra ölen Stalin’e, Ekim devriminde buldukları bütün günahların sorumluluğu, kapitalist gericilik, kapitalizmden umudunu yitirmemiş olanlar, Ekim Devrimini anlamayanlar ve sosyalizme hiç inanmayanlar tarafından yüklenmiş ve Stalin’in ölümünden, Sovyet Sosyalizminin yıkılışına kadar ve bu gün hâlâ devam ederek, bu günahların sorumluluğu hep Stalin’in omuzlarının üzerinde bırakılmak istenmiş ve hâlâ Stalin dönemi, Torçki'nin ağzından Thermidor gericiliği ile özdeşleştirilmektedir.

Lenin’in, Bakuninci ve Blanquici olarak suçlanması yanında, politik rakipleri tarafından Jakoben olarak suçlandığını ve Lenin’in ilk ikisine şiddetle itiraz etmekle birlikte, Jakoben suçlamasını reddetmemiş olduğunu biliyoruz.

Lenin’in 1917 Temmuz’unda Jakobenizm üzerine yazdıkları oldukça öğreticidir.

“ ‘ Jakobenizm’ işçi sınıfını ürkütür mü? “ diye soran Lenin, şöyle devam ediyor, “Burjuva tarihçileri, Jakobenizmi bir düşüklük, alçalma olarak görüyorlar. Proleteryen tarihçileri, Jakobenizmi ezilen sınıfın kurtuluş mücadelesinin en yüksek zirvelerinden birisi olarak görürler. Jakobenler, Fransa’ya, demokratik devrim ile bir cumhuriyete karşı olan monarklar koalisyonuna karşı direnişin en güzel modellerini verdiler. Jakobenlerin alın yazgılarında mutlak zaferi kazanma yoktu; en başta 18.YY Fransa’sı, Kıta Avrupa’sında çok geri ülkelerle çevrili olduğu için ve sonra Fransa’nın kendisi sosyalizm için maddi temelden yoksun olduğu, bankalar, kapitalist holdingler, sanayide makineler ve demiryolları olmadığı için .”

Böyle diyordu Lenin ve çok açık olarak, Jakobenizmi ezilen sınıflar için model olarak gösteriyordu.

Lenin, yine bir başka incelemesinde, 1917 yılında, “Yirminci yüzyılda, Avrupa’da, veya Avrupa ile Asya arasında sınır çizgisi üzerinde bir yerde devrimci sınıfın, köy yoksulları ile desteklenen ve sosyalizme doğru ilerlemek için mevcut maddi temelden yararlanan proletaryanın kuralı ‘Jakobenizm’ olacaktır ve ‘Jakobenizm’, 18.yy Jakobenlerinin yaptığı büyük, silinmez ve unutulmaz işleri yapmakla kalmayacak, çalışan halklara kalıcı ve dünya ölçüsünde bir zafer getirecektir.”
Diyor ve “ Burjuvazinin Jakobenizmden nefret etmesi; küçük burjuvazinin ise Jakobenizm karşısında titremesi doğaldır,” diye ekleyerek, adeta Stalin için yaratılan nefret kasırgasının kaçınılmazlığına işaret ediyordu.

Dahası var, Lenin, 1917 Eylül ayında “Yaklaşan Katastrof ve Önleme Yolları” adını taşıyan incelemesinde, “ Fransa örneği, bir şeyi, yalnızca bir şeyi, açıkçası, Rusya’yı kendi kendini müdafaa eder duruma getirmek için, Rusya’da kitle kahramanlığının ’mucizelerini’ yaratmak için, eskimiş olan her şeyin ‘Jakoben’ acımasızlığı ile temizlenmesi, Rusya’nın yenilenmesi ve ekonomik olarak yeniden yaşar hale getirilmesi gerektiğini gösterir. Ve 20.yy. da bu, yalnızca çarlığı ortadan kaldırmakla sağlanamaz.

Lenin’in bu yazdıkları ve Marx’ın 5 Mart 1852 yılında Weydemeyer’e yazdığı mektubundaki ve Lenin’in “işte Marx’ın doktrininin özeti” diyerek önemini vurguladığı; o üç maddelik ifadesi, “1-Sınıfların varlığı, yalnızca üretimin gelişmesinde belli tarihsel aşamalara bağlıdır; 2- Sınıf mücadelesi zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne götürür; 3- Yalnızca bu diktatörlük, sınıfların ortadan kaldırılmasına ve bir sınıfsız topluma geçişi sağlar “ şeklindeki ifadesi, Proletarya diktatörlüğünün modelinin, 1871 yılında yaşanmış olan Paris komünü değil, Robespier adına yazılmış olan Jakoben diktatörlüğü olduğunu göstermeye yeter.

Ve şunu da hatırlatmalıyım ki, Babeuf, Jakobenizme karşı idi, ancak Robespierden sonra, Jakobenizmi daha ileriye götürmek istedi. “Eşitler Cumhuriyeti” adında bir ihtilalci örgüt kurdu.

Stalin’in ifadesiyle, Buharin, hep “NEP” te kalmak istiyordu, Trotsky ise, “NEP” i hiç yaşamak istemiyordu. İkisi de,”NEP”in, tek ülkede sosyalizmin pratiğinin mecbur bıraktığı geçici bir politika olduğunu anlamak istemiyordu. Bu da, her iki kanaldaki anlamak istemeyenlere taban yaratıyordu ve Stalin, “NEP”in net olarak anlaşılmasını ve “NEP” i başararak bir an önce bu bataklıktan kurtulmayı sağlamak için, “jakoben” yanı yüksek bir proletarya diktatörlüğünü işletmek zorunda kalıyordu.

Oysa “NEP”, her ne kadar Stalin ile anılsa da, politikasının temelleri, Lenin tarafından atılmış ve atılırken, Lenin açıkça, bunun bir kompromi olduğunu ama ellerinde proletarya diktatörlüğü olduğunu ifade etmiştir. Keza “NEP” politikasına geçilirken, ideolojik mücadelenin en sert biçimde uygulanmaya başlatıldığını biliyoruz.

Ayrıca belirtmeliyim ki, bir devrimin karşı devrim tarafından ezilmesinden daha iyi bir devrim ummak, karşı devrime alkış tutmak demektir. Bu alkışları hâlâ sürdürmek ise, karşı devrimin bir neferi olmayı ifade etmektedir.

Diğer yandan, dünyada erken devrim yoktur; iktidarı alarak başarısını kanıtlamış hiçbir devrim yanlış ya da erken sayılamaz.

Öyleyse eskimiş, köhneleşmiş, artık zorlama haline gelmiş düşüncelerle sosyalizmin başarılarına sırt çevirmek yerine, sosyalizmin işçi sınıfının düzeni olduğunu açıklıkla göstermiş olan Sovyet sosyalizminin bayrağını daha yükseklere taşımaya katkıda bulunmaya adım atmanın tam zamanıdır. Dünya sosyalizminin sorunlarını aşmak ancak böyle mümkün olacaktır.

Çünkü dünyamız, ileri bir sosyalizme muhtaçtır. Dolayısıyla bu gün reel sosyalizmi daha ileri götürebilmek için, anti-Stalinizm veya anti-sovyetizm batağına saplanmak değil, daha ileri bir sosyalizmin olabileceğini göstermek gerekmektedir. Bunun için, reel sosyalizmin, sosyalizmin işçi sınıfının düzeni olduğunu açıklıkla göstermiş olduğunun ayırdına varmak yeter de artar bile.

Bu aynı zamanda, Sovyet sosyalizminin tarihten silinmesi için hücum halinde olan ve emperyalist kapitalizmin ideolojik laboratuarlarının belki de en önemli uğraşısı olan Avrupa sosyalizminin tuzaklarından korunmanın yol ve yöntemlerini de içeren bir ileri seviyeden sosyalizm bayrağını yükseltme mücadelesi olacaktır.

Tekraren vurgulamak gerekirse ki gerektiği ortadadır, tarih yargılanmaz, anlaşılmaya çalışılır.

Stalin’in, tek ülkede sosyalizm pratiğinin önüne koyduğu sorunlarla birlikte, sosyalizm kuruculuğundan vazgeçmemek adına, mahkûm kaldığı bu zorunlu pratiği çözmek için, onu bir teori düzeyine çıkartarak sosyalizm kuruculuğunun sorunlarını aşmaya çalıştığını ve bunu da yapabileceği en yüksek seviyede başarmış olduğunu anlamak ancak bu şekilde mümkün olabilir.

Unutulmaması gereken tarihsel gerçeklik şudur; Sovyet sosyalizmi Stalin’dir. Stalin’i çıkartınca ortada sosyalizm kalmıyor. Öyleyse yıkılan sosyalizm, Stalin’i çıkartınca ortada kalan sosyalizmdir ve öyleyse sosyalizmi yıkan gerçekliği Stalin’e bağlamak da, Revizyonist parti bürokrasisine bağlamak da ve bu bağı kanıtlayacak argümanlar bulmakta zorlanıldığı için kapitalist yolcu olduğu tescillenmiş olan Buharinleri yükseltmekten medet ummak hâlâ süren bir çocukluk hastalığı olmaktadır.

İster gelişmiş ülkelerde, isterse sosyalizmin kurulduğu yerlerde sosyalizmi kurmak, korumak ve ileriye götürmek için verilen mücadelelere ilgisiz kalmak, bu mücadeledeki eksikleri görüp, zorunluklarını ve başarılarını görmezden gelmek; kapitalizmin kapkara sicilini, bu sicile işlenmiş insanlığa karşı işlenmiş suçlarını, döktüğü kanları, aldığı canları, süründürdüğü insanları görmezden gelip, kapitalizmden ve bu insanlık dışı marifetlerinden kurtulmak için sosyalizmi korumak ve ileriye götürmek üzere verilen mücadelede işçi sınıfının zorunu lanetlemek ve yalnızca bununla yatıp-kalkmak, sosyalizme ilgisiz kalmak, vazgeçmiş olmak, kapitalizmden vazgeçmemiş olmak demektir!

İşte Anti-Stalinizm bu vazgeçmişliğin ve kapitalizm severliğin en sinsi bahanesidir; başka ifadeyle ve tekraren, anti-Stalinizm, proletarya diktatörlüğünden uzak, NEP çukurundan çıkamayan bir “sosyalizm” e kapıları sonuna kadar açık tutmanın en sinsi bahanesidir!

Bunu hâlâ anlayamamak, hâlâ bu anti Stalinizm hummasının masallarına kanmak ise, ahmaklıktır; değilse, bu vazgeçmişliğe, bu kapitalizmseverliğe bile isteye yelken açmış olmak proletarya diktatörlüğünden uzaklaşmak, NEP çukuruna balıklama atlamak demektir!

Demek ki devrimci sosyalistlerin bir görevi de, anti Stalinizme karşı durmanın sosyalizmi savunmak demek olduğunu bilince çıkarmak ve Stalin’i pamuklara sarıp sarmalamadan, yani fetişleştirmeden, anti stalinist saldırılara karşı en amansız Stalinist olmaktır!

Fikret Uzun

30 Kasım 2014

UZLAŞMA YA DA KOMPROMİ SEVDALILARINA VE KUYRUKLARINDAN AYRILMAYANLARA!

UZLAŞMA YA DA KOMPROMİ SEVDALILARINA VE KUYRUKLARINDAN AYRILMAYANLARA!

Türkiye'de Lenin'in “Sol Komünizm” çalışması, aslında yayınlandığı tarihte değil 12 Eylül'e yaklaşırken değerlendirilmiş ve daha çok da 12 Eylül sonrası, Eylülist rejimin yerleşme aşamasında Dünya ve Türkiye işçi sınıfı ve sosyalist hareketlerinde her türlü geri dönüşlerin teorik dayanağı yapılmasına karşı, hem Lenin çizgisinde kalmak ve hem de bu çalışmanın değerini tartışmaya açmak için değerlendirilmişti.

Ancak yeterince değerlendirilemediği ve sosyalist hareketlerdeki ve işçi sınıfı hareketindeki gerilemeye önemli oranda dayanak yapılmış olduğu görülmektedir. Ancak şu da görülmektedir ki, bu çabalar gene de sosyalist hareketteki gerilemeyi yeterince veya istenildiği oranda sağlayamamıştır; herhalde bu nedenle DSİP'in düzenlediği “Marxizm” içerikli panellerde konuşmayı pek seven Sinan Özbek pirimiz'in 2012 yılında ve bilumum devrim kaçkını azap zebanisinin toplandığı ALTÜST dergisine yazdığı bir makale, bugün ısıtılarak “uzlaşma'nın kesinkes kötü bir şey olmadığı”nı akıllara sokmak üzere servis edilmiştir!


Demek ki, hâlâ, Lenin'in bu çalışması, ekonomik planda değil, dünya ölçüsünde teorik ve politik bir yumuşamanın ve emperyalizm ile “barış içinde bir arada yaşama” politikasının habercisi olarak benimsenmektedir!

Lenin'in bu çalışmayı Komintern'in ikinci kongresine yetiştirmek üzere yazdığı bir sır değil; bir yıl öncesinde başlayan Avrupa'nın sosyalist ve işçi partilerinin radikal kanatlarının, yerlerini terk ederek komünist partileri kurmaya özendirme ve hatta zorlama çabalarının tersine bir politikayı öneriyor.

Komünistler, bu kez, bir yıl önce ayrıldıkları partilerle beraberliğe özendiriliyor veya zorlanıyorlar; buna uymayanlar, çocukluk hastalığına yakalanmış sayılıyorlar!

Bu tarihten, 1929 yılında Stalin tarafından “Sınıfa Karşı Sınıf” politik formülasyonu öne sürülünceye kadar, Sovyetler Birliğinin de Komintern'in de temel görüşü yumuşaklıktır.

İşçi cephesi biçiminde de olsa,“cephe” ve “barış içinde bir arada yaşama” türünden politik formüller ilk bu dönemde telaffuz ediliyor; Lenin, Trotsky ve Stalin, bu politikalarda birliktedirler.


NEP (Yeni Ekonomik Politika) da bu zaman aralığınde egemen oluyor!
Lenin bu çalışmasında İşçi sınıfı ve sosyalist hareketlere bir “gerileme” politikası önerirken, bunun yanında bir de Ekim Devriminin politik ve bilimsel çözümlemesini de yapıyor; Ekim Devrimi'nin sonrasında kurulan ilk işçi devletinin karşı karşıya olduğu tehlikelere dikkat çekiyor.

Lenin, bu çalışmasında, bu tehlikelere dayandırarak,yok olmaktan kurtulmanın kaçınılmaz veya doğal politikası olarak gördüğü geçici “ricat” politikasını ortaya koyuyor!

Lenin, Kautsky'nin, bir dönek değil de henüz bir marksist olduğu o çok gerilerde kalan zamanlarda, 1902 yılında, soruna tarihçi gözüyle bakabilmiş olduğuna ve Rus proletaryasının devrimci ruhunun Batı Avrupa için örnek olabileceği bir durumun gerçekleşmesini ihtimal dahilinde gördüğüne işaret ederek, devrimci İskra'ya yazdığı "Slavlar ve Devrim" başlıklı bir yazısına atıfta bulunuyor.

Kautsky, bu yazıda şöyle diyordu:


"Bugün [1848'den farklı olarak] Slavların sadece devrimci halklar safına katıldıklarını değil, aynı zamanda, devrimci fikir ve eylemin ağırlık merkezinin gittikçe Slavlara doğru yer değiştirdiğini düşünebiliriz. Devrimin merkezi, Batıdan Doğuya doğru kaymaktadır...”

Hatırlatmasını ”On sekiz yıl önce, Karl Kautsky, ne güzel de yazarmış!” diyerek bitiren Lenin, bir kaç paragraf öncesinde, bir sosyalist devrimin, eylemli bir bilinçle, gelişmiş ülkeler proletaryasının bilincini sarsacağını düşünerek ama yine de gelişmiş ülkeler proletaryasının gerçekleştireceği bir devrime öncelik vererek olsa gerek, “ ...proletarya devriminin (başka bir ülkede) zaferinden sonra, bu devrim gelişmiş bir tek ülkede gerçekleşse bile, pek muhtemeldir ki, durumda meydana gelecek ani bir değişiklik sonucunda Rusya, bu devrimden hemen sonra gene örnek bir ülke olmaktan çıkacak, ("Sovyetik" ve sosyalist bakımlardan) geri bir ülke durumuna gelecektir. “ diye yazıyor.

Ancak, 1920 yılına gelindiğinde, beklenen bu devrimin gelmeyeceği hemen hemen kesinleşiyor ve artık Lenin, geri bir ülkede gerçekleştirilen bir devrimle kurulmaya başlanan bir sosyalizm ile karşı karşıya kalıyor.

İşte “Çocukluk Hastalığı”nda Lenin, tarihin önüne koyduğu bu sorunu yazıyor :

“ Avrupa parlamentolarında gerçekten devrimci olan bir parlamento fraksiyonunu yaratmak, Rusya'dakinden çok daha zordur. Bu, besbelli. Ama bu, 1917'nin son derece orijinal somut tarihi koşulları içinde Rusya'nın sosyalist devrime başlamasının kolay olduğu, buna karşılık sosyalist devrimi sürdürüp amacına vardırmanın Rusya için Avrupa ülkelerine kıyasla daha zor olacağı yolundaki genel gerçeğin özel bir yönünden başka bir şey değildir. “

Lenin, çok açık olarak, devrimi sürdürmenin ve sonuca götürmenin zorluğuna vurgu yapıyor.

Lenin zorlukları şöyle anlatıyor:

“Biz, Rusya'da (burjuvazinin iktidardan uzaklaştırılmasından iki yıl sonra), henüz kapitalizmden sosyalizme ya da komünizmin en aşağı aşamasına geçiş yolunda ilk adımlarımızı atmaktayız. Sınıflar vardır ve varlıklarını sürdürmektedirler ve proletarya iktidara geçtikten yıllarca sonra da, her yerde, varlıklarını sürdüreceklerdir. Bu süre, belki köylülerin bulunmadığı, ama buna karşılık küçük patronların sayısının yüksek olduğu İngiltere'de daha kısa olacaktır. Sınıfları ortadan kaldırmak, sadece büyük toprak sahiplerini ve kapitalistleri kovmak değildir –bizde bu, nispeten kolay oldu–, sınıfları ortadan kaldırmak demek, küçük meta üreticilerini de ortadan kaldırmaktır; oysa bunları kovamayız, bunları ezemeyiz, bunlarla iyi geçinmek zorundayız.

Bunları değiştirebiliriz, yeniden eğitebiliriz (ve öyle yapmalıyız da). Ama çok uzun, çok yavaş ve çok dikkatli bir örgütlendirme çalışmasıyla bu yolda başarı sağlayabiliriz. Bu küçük üreticiler, proletaryayı her yandan bir küçük-burjuva havası içine hapsederler, proletaryayı etkilerler, onun bilinçlenmesine engel olurlar; bunlar, proletaryanın saflarında durmadan, karakter yoksunluğu gibi, dağınıklık gibi, bireycilik gibi, büyük heyecandan umutsuzluğa geçiş gibi küçük-burjuvaziye özgü niteliklerin yer edinmesini sağlarlar. Buna karşı direnebilmek için, proletaryanın örgütlendirici rolünü (bu onun başlıca rolüdür) başarıyla ve zafere kadar yerine getirmesini gerektiği gibi sağlayabilmek için, proletaryanın siyasi partisi, kendi saflarında sert bir merkezi yönetim ve disiplin hüküm sürdürmelidir. Proletarya diktatörlüğü, eski toplumun güçlerine ve geleneklerine karşı, kanlı ve kansız, şiddete başvuran, barışçı, askeri, iktisadi, eğitici ve idari inatçı bir savaştır.

Milyonlarca ve on milyonlarca insandaki alışkanlık gücü, en korkunç güçtür. Savaşta çelikleşmiş bir parti olmadan, söz konusu sınıf içinde namuslu olarak ne varsa onun güvenini elde etmiş bir parti olmadan, yığının ruh haletini izlemesini bilen ve bunu etkileyebilen bir parti olmadan, bu savaşı başarıyla yürütmek olanaksızdır. Merkezileşmiş büyük burjuvaziyi yenmek, milyonlarca ve milyonlarca küçük patronu "yenmekten" bin defa daha kolaydır; oysa bunlar her günkü alışılagelen, gözle görülmeyen, elle tutulmayan eritici eylemleriyle burjuvazi için gerekli aynı sonuçları, burjuvaziyi yeniden iktidara getirecek olan sonuçları gerçekleştirmektedirler. Proletaryanın partisinin demir disiplinini (özellikle diktatörlüğü sırasında) azıcık da olsa zayıflatan kimse, gerçekte, proletaryaya karşı burjuvaziye yardım etmektedir. “

Böylece Lenin, bir yandan her zaman kapitalizmi yaratacak olan küçük meta üretimin ortadan kaldırılmasının daha zor olduğuna ve küçük burjuvazi var olduğu sürece kapitalizmin dokuz canlı olduğuna işaret ederken; diğer yandan, proletarya diktatörlüğünün önemi ve gereğine dikkat çekiyor; böylece Ekim Devriminden bir kaç yıl sonra, kapitalist restorasyonun fidelikleri ile proletarya diktatörlüğünün gerekliliğini aynı paragraf içinde vurgulamış oluyor!

Öte yandan, Lenin'in, küçük meta üretiminin yenilmesinin uzun zaman alacağını saptaması, bu duruma teslim olmayı değil, tam tersine, daha kararlı, sabırlı ve daha inatçı bir mücadelenin gerektiğini ortaya koyuyor.

Demek ki, Lenin'in daha o tarihte gördüğünü, biz hâlâ göremiyoruz!
Yani, gelişmiş kapitalist ülkeler var olduğu sürece, işçi sınıfının iktidarı aldığı ülkelerde her zaman kapitalist restorasyon tehlikesi var demektir; çünkü, gelişmiş kapitalist ülkelerin burjuvazisi, sosyalist ülkelerdeki küçük ölçekli üreticilerle ve bu arada burjuvalarla bağ kurmaktan geri kalmazlar ve küçük üreticileri çoğaltıp büyüterek, kapitalizmi yeniden kurma yollarını ararlar.

Lenin aynı çalışmada şöyle devam ediyor:


“Proletarya, proleterden yarı-proletere (işgücünün satışından geçimini ancak kısmen sağlayan yarı-proletere), yarı-proleterden küçük köylüye (şehir ve köydeki küçük zanaatçıya, genel olarak küçük işletmeciye), küçük köylüden orta köylüye vb. geçişi yansıtan son derece çeşitli sosyal tiplerle çevrili olmasaydı; proletaryanın kendisi de, mesleki gruplar gibi, bazan dini vb. gruplar gibi kategorilere bölünmeseydi, kapitalizm, kapitalizm olmazdı.”

Demek ki, Lenin daha o tarihte ve çok yerinde olarak, proletaryanın, bilimsel anlamda, küçük burjuvaziyle, küçük meta üreticileri ile sarıldığına işaret etmiş oluyor ki, bu konuda bile hâlâ net olunmadığı ortadadır!


Ve buna dayanarak Lenin,”Proletaryanın öncüsü için, onun bilinçli bölümü için Komünist Partisi için, gerektiğinde zikzaklı, dolambaçlı yoldan yürümenin, ayrı ayrı proleter grupları ile ayrı ayrı işçi partileri ve küçük üreticiler partileriyle anlaşmalar yapmanın, uzlaşmalara varmanın gereği bundan doğmaktadır. Sorun, bu taktiği, proletaryanın genel olarak bilincini, devrimci ruhunu, mücadele etme ve yenme yeteneğini düşürecek değil, yükseltecek biçimde uygulamayı bilmektir.“ diye ekliyor ki, bunu da ve hâlâ pek kimsenin dikkate almadığı ortadadır ki, Sinan Özbekgillerin de dikkate aldığını sanmıyorum!

Varsa yoksa, Lenin'in ağzından dökülen “kompromi” sözleri ile sosyalizmle kapitalizmi kardeşleştirmek, birbirine bulaştırarak veya dolaştırarak, kapitalizmin dertlerine çare olmak telaşı var!

Lenin, Çocukluk Hastalığı”nın ilerleyen sayfalarında şöyle devam ediyor:

”Proletaryanın ilk sosyalist devriminden sonra, burjuvazinin bir ülkede iktidardan uzaklaştırılmasından sonra, o ülkenin proletaryası, uzun bir süre burjuvaziden daha zayıf olarak kalır; bu, ilkönce, sadece burjuvazinin uluslararası ilişkilerinden ötürü böyledir, sonra da kendi burjuvazisini iktidardan uzaklaştırmış olan ülkede, kapitalizmin ve burjuvazinin küçük emtia üreticileri tarafından kendiliğinden ve devamlı olarak yenilenmesi yeniden hayata kavuşturulması yüzünden de böyledir.”

Lenin'in burada da küçük meta üretiminin, kapitalist restorasyona yataklık ettiğini vurguladığı açıkça anlaşılıyor!

Bu vurgudan sonra Lenin, ”Kendinden daha güçlü olan bir düşman, ancak en son dereceye varan bir kuvvet gerilimi pahasına ve düşmanlar arasındaki en küçük "yarığı", ayrı ayrı ülkeler burjuvazileri arasında, her ülkenin içindeki burjuvazinin çeşitli grupları ve kategorileri arasında en küçük çıkar çelişkilerinden ve aynı zamanda geçici bir müttefik olsa da, sallantılı olsa da, koşula bağlı bulunsa da, pek o kadar sağlam ve güvenilir olmasa da, sayıca güçlü bir müttefiği kendi tarafına kazanmak için, en küçük olanaktan en büyük özen ve uyanıklıkla, en ustaca ve en akıllıca yararlanıldığı takdirde, yenilgiye uğratılabileceğine” işaret ederek, “Bu gerçeği kim anlamadıysa, ne marksizmin, ne de genel olarak çağdaş bilimsel sosyalizmin zerresini anlamamıştır. Kim oldukça uzun bir dönem içerisinde ve oldukça farklı politik durumlardaki gerçekleri pratikle tanıtlamamışsa, onlar, bütün ezilen insanlığı sömürücülerden kurtarmak için mücadele eden devrimci sınıfa yardım etmek için bu gerçeği uygulamayı henüz öğrenememişlerdir. Ve bu söylediklerimiz, siyasi iktidarın proletaryanın eline geçmesinden önceki dönem için nasıl doğruysa, sonraki dönem için de aynı ölçüde doğrudur.” diye ekliyor.

Böylece ortaya şu sonuç çıkıyor ki bu, tarihin Lenin'in önüne koyduğu kaçınılmaz sorun ve tehlikedir, birincisi, her yanı gelişmiş veya gelişmemiş kapitalist ülkelerle çevrili olduğu koşullarda sosyalizmi kurmuş olan ülkelerde tehlike, kapitalist restorasyondur ve ikincisi, bunun fideliği, partiden veya bürokrasiden önce, küçük meta üretimi alanındadır!


“Çocukluk Hastalığı”ndan bir başka aktarma yaparak devam ediyorum ki bugün için son derece önemli ve öğreticidir:

“Bu mektubun yazarı, burjuva 'sınıf politikacıları'na karşı soylu bir proleter kini taşıyor, (bu kin, sadece proleterlerin değil, bütün emekçilerin, Alman deyimini kullanırsak, 'küçük halk'ın, bütün çalışan halkın anlayacağı ve sempati duyacağı bir kindir). Ezilen ve sömürülen kitlelerin bir temsilcisinin ifadelendirdiği bu kin, gerçekten ' bilgeliğin başlangıcı ', her sosyalist ve komünist akımın ve onun başarısının temelidir. Ama yazar, besbelli ki, politikanın gökten düşmeyen, çaba gerektiren bir bilim olduğunu unutuyor; proletaryanın, eğer burjuvaziyi yenecekse kendisi için proleter ve burjuvazininkilerden hiç de aşağı olmayan 'sınıf siyaset adamları' yetiştirmek zorunda olduğunu unutuyor. “


Çok açık, Lenin, kendisine gelen bu mektuba dayanarak, düzene duyulan kinin, tüm akıl çözümlemelerinin ve devrimci sosyalist hareketin başarısının temeli olduğuna işaret etme gereği duyuyor!
Demek ki, emperyalizm çağında, tekellerin düzeninde kin, akıl dinamiğini harekete geçiren en önemli etmen oluyor ve sosyalist mücadelenin başarısı, kapitalist düzene karşı duyulan kin ile ilgilidir; kapitalist düzeni beğenerek, düzenin tümünde veya bir kısmında meziyetler bularak sosyalist olmak ya da mücadeleyi başarıya götürmek mümkün olmuyor; ancak, bütün devrim kaçkını azap zebanileri, işçi sınıfının kapitalizme kin duymamasını temsil ediyorlar ki, hepsi birer Kautsky, değilse, kesinkes Bernsteindir!

Hepsi, tıpkı Bernstein gibi, kapitalizme kin duymayan bir işçi sınıfını var sayıyorlar ve bunu yerleştirmek ve yaymak temel politikaları oluyor.


Tıpkı Bernstein gibi hepsi, “büyük çoğunluğu kalabalık halinde yaşayan, kötü eğitilmiş ve beceriksiz ve de yetersiz bir gelire sahip olan bir sınıftan, yani işçi sınıfından, sosyalist toplumun gerektirdiği entelektüel ve ahlaki standartların talep edilemeyeceğine” inanıyor ve inandırmaya çalışıyorlar.

Buradan, ilk formülasyonu'nun Lenin'e ait olduğu, “barış içinde bir arada yaşama” çizgisinin, kalıcı bir politika haline getirilmesinin Hruşov'a ait olduğunu hatırlatarak devam ediyorum.

Bu politikada, uluslararası ilişkilerden hareket ederek, kapitalist düzene karşı bir kinsizlik durumunun yerleştiğinin söz konusu olduğu artık açıktır!

Ancak yine de, Sovyetler Birliğinde kapitalizmin övülmesi ve iki zıt sistem arasında bir kinsizlik durumunun yaratılması, Hruşov zamanında değil, hatta daha sonra da değil, Gorbaçov ile başlamıştır ki bu, zihinleri altüst olmuş “ALTÜST ” çü azap zebanilerinin Gorbaçov'u pek sevmelerini de açıklamaktadır!

Demek ki, hem revizyonizm çizgisinde ve hem de kapitalist restorasyon süreçlerinde kapitalizme karşı kinsizlik durumu vardır; revizyonizm, kapitalist ülkelerde işçi sınıfına kapitalizmi sevdirmeyi anlatırken; restorasyon, sosyalist ülkelerde, aydınların ve küçük meta üreticilerinin sosyalizmi sevmemesini ve kapitalizmden asla vazgeçmemesini anlatmaktadır.

Demek ki, revizyonizm, daha çok gelişmiş kapitalist ülkeler işçi sınıfına yakıştırılan ve içerilmek istenen bir hastalıktır ki, gelişmiş kapitalist ülke işçilerinin ataletine dayanmaktadır; Avrupa işçi sınıfı hareketine ve sosyalist hareketine bakarak, bu konuda emperyalistlerin başarısız olmadıklarını görmek zor değildir!

Kapitalist restorasyon ise, emperyalizmin kuşatması altında ve desteğinde, sosyalist ülkelerde kapitalizmi yeniden kurmak için başlatılan ve sürdürülen bir sınıf mücadelesidir. Bu mücadelenin liderliği, sosyalizmden soğumuş ve pek çoğu sosyalist olmak yerine işçi sınıfının şiddeti karşısında sinmiş olan aydınlar tarafından üstlenilmiştir; dayanağı ise, sosyalist toplumlardan kazınamayan, varlığına son verilememiş olan küçük meta üreticileri ve küçük meta üreticisi sayılabilecek olan “kazanılmamış gelir” sahipleri, yani evini, otomobil tamirhanesine çeviren becerikli işçi, mesai saatlerinden sonra kendi hesabına çalışan kuaför ve benzeri küçük işletmelerden meydan gelen sektör oluyor.

Açıktır ki Lenin, Avrupa'da yakın zamanda devrim olmayacağı değerlendirmesini yapınca, ilk ve tek devrimi ve işçi sınıfının iktidarını korumak için önemli bir “ricat”, kendi ifadesiyle “kompromi” başlatıyor; NEP bu ricatın ilkidir; ve bu “ricat”ı, yani NEP'i, Sovyetler Birliğinde kapitalist restorasyon imkanlarını arayanlar kendilerine model alıyorlar ve bunu başlatan bir Lenin'i model olarak kabul ediyorlar ve Lenin'i bu yönde asimile etmeye ve hâlâ çalıştıklarını görüyor, biliyoruz!

Lenin'in “Sol Komünizm” Bir Çocukluk Hastalığı çalışması ve bununla başlayan NEP, daha sonraki işçi sınıfı ve sosyalist hareketlerdeki bütün gerici eğilimlerin kaynağı ve dayanağı oluyor; DİSK, “yaşasın DİSK” diye diye, CHP'lileştirildikten sonra büyük sermayeye peşkeş çeken hainler, şimdi, Sinan Özbek'in yazdığı ve yazı kurulunda bulunduğu ALTÜST [*] dergisinin danışma kurulunda bulunan Nabi Yağcı bunların başında geliyor, 12 Eylül faşist darbesinden sonra Türk-İş yardakçılığına başladıklarında, Lenin'in bu çalışmasını kendilerine kutsal kitap yapmışlardı.

Dünyaya ve Türkiye'ye, Hruşov tarafından moda yapılan “barış içinde bir arada yaşama”,”kapitalist olmayan yol”, 1935 yılında komintern politikası olan ” CEPHE”, hep Lenin'in “Çocukluk Hastalığı” çalışmasını yaptığı ve “NEP” i formüle ettiği dönemde telaffuz ediliyor.

Lenin, bu dönemde, şu veya bu ölçüde, geçici de olsa ve en azından bilinçlerde iki sistemin birbirine yakınlaşmasının kapısını açıyor ev kendisinden sonra gelenler bu kapıyı önce yeterince kapatamıyor ve sonra da ardına kadar açılmasını engelleyemiyor; sonunda Gorbaçov ardına kadar açılmış olan bu kapıyı söküp atıyor ve kapitalizmi kolaylıkla içeri sokuyor!

Geriye şu sonuç ve ders kalıyor:

sınıfların bilincinde her iki sistem birbirinin tam karşıtı olmalıdır; bilinçte sistemleri birbirine yaklaştırmak, devrime geçişi değil, devrimden dönüşü garantiliyor.

Ancak, Lenin'in haklı nedenleri olduğunu, bu politikalara tek ülkede sosyalist devrimin pratiğinin zorladığını, deyim yerindeyse mahkûm ettiğini akılda tutmak gerekiyor ve elbette daha önemlisi, bu geçici ve sosyalizme ait olmayan politikaların, kalıcı ve sosyalizme ait politikalar haline getirilmesi, Lenin'den bağımsız olarak gerçekleşmiş olsa da, bundan Lenin'i ayrı tutamayız ve zaten, Avrupa Komünizmi çığırtkanlarının bu tür bir Lenin'i model yapmak istemeleri her şeyi açıklıyor!

Ancak, Lenin, kitaplarda yazılmayan bir pratik zorunluğun dayatması ile karşı karşıya idi ve bu pratiğin daha sonra teori katına çıkarılmasının önündeki yegâne ve güçlü engel olan proletarya diktatörlüğünün yeterince işletilememesi riskini de zorunlu olarak kabul etti ve sonuçta hem bu zorunlu pratik teori katına çıkarıldı ve hem de proletarya diktatörlüğü yeterince işletilemedi!

Bugün sosyalistlerin ve sosyalist hareketlerin önünde böyle bir pratiğin zorunlu dayatması söz konusu mudur ve hatta bu pratiğin sonuçlarından, tersinden bir kalıcı teori çıkartmak mümkün ve de gereklimidir, tartışmaya açıktır!

Ne var ki,“Çocukluk Hastalığı” tek taraflı değildir; büyümemiş çocuklar solun solunda da sağında da varlar ve çokturlar ve “sol” çocukların hastalığını dizginlemeye çalışırken, “sağ” çocukların hastalığına davetiye çıkarmak ve sosyalizm bayrağını onlara kaptırmak kaçınılmaz olmasa da, çok zor değildir; en azından çok zor olmadığını biliyoruz!

Onların, yani “sol”dakiler kadar,“sağ ”dakilerin elindeki sosyalizmden de, her halukarda ne işçi sınıfına ve emekçilere, ne de insanlığa bir yarar gelmeyeceği apaçık ortada olan bir gerçekliktir!

Öyleyse, burada ders, dünyaya hâlâ sosyalizm gerekiyor amma ve lakin ileri seviyeden başlatılan bir devrimle kurulacak olan ve yerinde de duramayacak olan ve de kesinkes, hiçbir şartta, karşıtı olan sistem ile barışık olmayan bir sosyalizm gerekiyor!

Ancak bunun bu kadar basit ve kolay olacağını da beklememek gerekiyor!


NEP, belli bir geriye çekiliş ile birlikte, kazanılan mevzileri koruma operasyonudur.

NEP'ten bir ay önce 1921 yılı Mart ayında, Sovyet Rusya, zamanın en güçlü emperyalist ülkesi Birleşik Krallık ile Londra'da bir ticaret antlaşması imzaladı. Bu, dünyanın ilk sosyalist iktidarının, dünyanın emperyalist lideri tarafından defacto tanınması demekti.

Aynı tarihte Sovyet Rusya, güneyinde burjuva ihtilallerini tamamlayan ülkelerle ve bu arada genç Türkiye Hükümeti, Afganistan ve İran ile dostluk anlaşmaları imzalıyordu.

NEP’e geçmeden önce Lenin, “Çocukluk Hastalığı”nı yazıp, Kominterne sunmuştur. Özü sola karsı kapıları kapamak, sağa yani kapitalizme yönelmek demek olan NEP’in, hem kapitalizmin bütünsel olarak sosyalizmi sarmasını engellemek ve hem de geçişi sağlamasının dinamiklerine karşı “sol”dan gelişecek muhalefetin saldırılarını göğüslemek içindir.


Lenin, Kominternin 3.kongresinde yaptığı konuşmada Sovyet Rusya’nın uluslararası durumunu, istikrarsız denge olarak belirtiyor ve devrimin bir nefes alma zamanına ihtiyacı olduğunu söylüyor.

Bununla kalmıyor, 3.kongreye sunulan tezler için, bunun bir kompromi yani uzlaşma ya da geri çekilme olduğunu ifade ediyor. Ama buna karşı proletarya diktatörlüğünün olduğunu hatırlatıyor.

Lenin bu kongrede, “barış içinde bir arada yaşama” ilkesine kısaca değinip geçiyor. Diğer söyledikleri daha önemlidir ve bu ilke ile uyumludur.

Ve Kominternin üçüncü kongresi, Avrupa'da devrimin gerilediği saptamasını yapıyor ve “kitlelere” sloganını kabul ediyor; hemen sonrasında da, 1921 sonunda, Komintern ” Birleşik İşçi Cephesi” programını kabul ediyor.

Stalin NEP'i kabul etmiş, uygulamış ve sonra da ondan çıkmıştır ama “sol”u temsil eden Trotsky, NEP'i anlamamakta direnmiş, kabul etmemiştir; ”sağ”ı temsil eden Buharin ise, NEP'ten hiç çıkmamak istemiştir.

NEP gökten inmiyor; bu politikanın kurucu ilkeleri bir yıl öncesinde atılıyor.

Bolşevik Partisinin tarihini ele alan ve bundan, 1920 yılında dünya işçi sınıfı hareketi için dersler çıkartan Lenin, NEP'ten bir yıl önce Komintern için hazırladığı “Sol kanat komünizmi': Çocukluk Hastalığı “adını taşıyan çalışmasında şunları yazıyor:


“Bolşevizmin kendi partisi içinde 'sol' sapmalara karşı açtığı mücadele iki durumda özellikle büyük boyutlara ulaştı; 1908 yılında en gerici “parlamentoya” ve en gerici yasalarla çalışma alanı son derece kısıtlanan işçi derneklerine katılıp katılmama ve 1918 yılında da Brest-LitovskiAnlaşması, şu veya bu 'kompromininin' yapılmaması konularında.”

Lenin'in, dünyada yeni devrimlerden umudunu kesmeye başladığı bir zamanda, Brest-Litovski'de büyük ödünler vererek korumaya çalıştığı ilk sosyalist iktidarın etrafında bir düşman çemberinin pekiştirileceğini önceden sezdiği bir zamanda, bunu mümkün olduğu ölçüde önleyecek bir politika çizdiği görülüyor.

Lenin, Batı Avrupa'nın işçi sınıfı partilerine, en geri sendikalarda çalışmalarını ve gerici 'sol' partilerle işbirliği yapmalarını, ittifaklar kurmalarını önerdi; bu önerisini sunarken, Zafere ulaşmış ilk komünist partinin ve dünyada ilk sosyalist iktidarın lideri olarak, zaman zaman sertleşti.


Bu, gerekli ve zorunlu bir politika idi ve kesinlikle teori değil, pratiğin ifadesi idi. Ancak bu pratik, zaman zaman teori katına yükseltildi; her zaman ve her koşulda en gerici “sol” partilerle ittifak, en gerici sendikalarda çalışmak bir teori sayıldı.

NEP'in Perestroyka'nın başlangıcı ve modeli sayılması tesadüf değildir; Sovyet halkı için Sovyet düzeninde özel mülkiyetten korkulmaması gerektiğini savunan ve NEP'ten çıkılmaması için büyük bir mücadele veren bir eski Bolşevik olan Buharin de bu noktada işe yarıyor ve adı son derece yüksek yerlere çıkarılıyor ve Sovyet bağlamında özel mülkiyetin sembolü Buharin oluyor.

Daha sonra, bu “ricat” döneminin sonunda, Komintern seksiyonlarında ve Komintern üyesi partilerde, sosyal demokrasinin 'sol' kanadı ile mücadelenin, sosyal demokrasi ile mücadele olarak anlaşılması gerektiğini söyleyen Stalin, 1929 yılında ”VKP(b)'de Sağ Sapma” adını taşıyan incelemesinde şunları yazdı:

“Sosyal Demokrasi ile mücadele etmenin Komintern seksiyonlarının temel görevlerinden birisi olduğu Buharin'in tezleri arasında yer alıyor. Bu, tümüyle doğrudur. Ancak yeterli değildir. Sosyal Demokrasi ile mücadelenin başarılı olması için Sosyal Demokrasi'nin “sol” kanadı denilen kanat ile ”sol” deyimlerle oynayarak ve böylece işçileri ustaca kandırarak Sosyal Demokrasiden uzaklaşmalarını engelleyen en 'sol' kanat ile mücadeleyi ön plana çıkartmak gereklidir. Açıktır,'sol' Sosyal Demokratları yerle bir etmeden bir bütün olarak sosyal demokrasiyi ortadan kaldırmak mümkün değildir. Halbuki Buharin'in tezlerinde 'sol' Sosyal Demokrasi sorunu tümüyle ihmal edilmiştir. “

Aynı çalışmasında Stalin şunları da yazdı :

“ Kapitalizmin çerçevesi içinde, komünizmde sağ sapma, komünistlerin bir bölümünde meydan gelen – gerçi bellisiz ve belki henüz bilincinde olmadıkları ama gene de bir eğilim olan- marxizmin devrimci çizgisinden sosyal-demokrasiye doğru uzaklaşma eğilimidir. Bazı komünist çevreler,seçim mücadelesinde “sınıfa karşı sınıf” sloganının yararlılığını yadsıdıkları (Fransa), ya da sosyal demokrasinin solu'na karşı mücadeleyi vurgulamak istemedikleri (Almanya vb.) zaman, bu demektir ki, komünist partilerin içerisinde komünizmi sosyal demokrasiye uyarlamaya çalışan insanlar vardır.

Kapitalist ülkelerin komünist partilerinde sağ sapmanın zaferi, komünist partilerinde ideolojik bir çözülme ve sosyal-demokratçılıkta ise pek büyük bir güçlenme anlamına gelir.

Peki nedir sosyal demokratlığın pek büyük güçlenmesi?

Sosyal demokrasi, işçi sınıfı içinde, kapitalizmin başlıca dayanağı olduğundan, bu güçlenme, kapitalizmin güçlenmesi ve sağlamlaşması demektir. Demek ki, kapitalist ülkelerin komünist partilerinde sağ sapmanın zaferi, kapitalizmin korunmasının zorunlu koşullarına götürür.”

Bu dönem, “sınıfa karşı sınıf” politikasının izlendiği bir dönemdir. Hem Sovyetler Birliği içinde ve hem de dünyada sınıf partileri için izlenmesi gerekli bir politika olarak ortaya konuluyor. 1928 yılından itibaren,1920 yılının damgasını taşıyan “Çocukluk Hastalığı”nda Lenin tarafından formüle edilen yaklaşımlar geçerli olmaktan çıkıyor. Sosyal demokrasinin 'sol' kanadından başlayarak sosyal demokrasiyi ortadan kaldırma mücadelesi bir politika oluyor.

Neden?

Çünkü tek ülkeli dünya sosyalist sisteminin, çok ülkeli sosyalist sisteme dönüşeceğine inanılıyor. Sadece Sovytler Birliğinde değil, gelişmiş kapitalist ülkelerde de 1928 yılı bir “dönüş” ün başlangıcı olarak değerlendiriliyor. Böyle bir zamanda “sınıfa karşı sınıf” politikası kuşkusuz en geçerli politikadır.

1928 yılında NEP, tamamen tarihe karışıyor; bu tarihe kadar Sovyetler Birliğinin kuruluş sürecinde ekonomik örgütler, burjuva iktisatçıları ile dolu idi. Neo Narodnik Kontradiev'in liderliğinde Narodnikler, Tarım Komiseryasında araştırma ve planlamayı hemen hemen tekellerine almışlardı; Menşevik kadrolar, Groman'ın yönetiminde Gosplan'da mevzilenmişlerdi.


Ancak sanayi atılımına bunlarla başlanmadı;1928 yılında NEP'in tarihe karışmasıyla birlikte Groman Gosplan'dan uzaklaştırıldı.

Kontradiev başında bulunduğu enstitüden alındı; böylece Menşevik ve Narodnik iktisatçılar aktif görevlerden uzaklaştırılmış oldular; sonra da yargılandılar.


Lenin de, Stalin de, sosyalizme dair kitaplarda yazılan koşulların olmadığı bir zamanda, sosyalizm kuruculuğunu gerçekleştirmekle karşı karşıya kalmışlardır. Bu gerçeklikten hareketle, kitaplarda sosyalizmin dünya devrimi olarak gerçekleşmesinin yazılı olduğunu hatırlamak önemlidir ama devrim tek ülkede gerçekleşiyor ve dünya devrimi olarak büyümüyor; bu nedenle de, çok güçlü bir kapitalist dünya ile kuşatılmış durumda iken sosyalist devrimi ilerletmek ve sosyalizm kuruculuğunu başlatmak gerekiyor. Böyle bir durum, ne Marks’ta, ne de Engels’te var. Yani kitaplarda yazmıyor. Anti- parantez, Ekim Devriminin erken olduğu, iktidarın burjuvazide kalması gerektiği bile savunuluyor. Hatta Lenin Blanquistlikle suçlanıyor ve dayanakları Marks’ın, 1848’e dair söyledikleridir.

Marks “1848 devrimi zaferle sonuçlansa idi, erken doğum olurdu” dediği için, “Ekim Devriminin erken doğduğunu ve iktidarı burjuvaziye bırakmak gerektiğini” söyleyecek kadar ileri gidiliyor.
Bu gerçekliği aklımıza not ederek bir otopsi yapmak gerekiyor!
Lenin, kapitalist dünyanın bu kuşatmasını yarmak için işe, dışarıda o zamanki en güçlü emperyalist ülke olan Büyük Britanya ile anlaşma yapmakla başlıyor.

İçerde ise NEP ile kapitalizme kapı açıyor ve bunu açıkça dillendiriyor. Devlet kapitalizmine işaret ediyor. Sovyet sosyalizminin, kapitalizmi gelişkin, dolayısıyla proletaryanın niceliği fazla bir coğrafyada değil, köylülüğün ve küçük meta üretiminin yaygın ve güçlü olduğu, gericilikle ilericiliğin her yerde bir arada yaşadığı Rusya’da kurulmaya çalışıldığına dikkat çeken Lenin, NEP ten yani devlet kapitalizminden bir sosyalist düzen ekonomisi çıkartmaya çalışılmasının gereklerini, “devlet kapitalizmi, bu günkü şartlarda ileri bir adım olur” diyerek anlatmaya başlıyor.

Ve olabilecek eleştirel soruları dillendirerek, “ ne! Sovyet sosyalizminde devlet kapitalizmine geçiş bir ilerleme haa? …bu sosyalizme ihanet değil midir?” diye soruyor!

Sonra sıralıyor, kapitalizmden sosyalizme geçişin niteliğinin ne olduğunu anlamalıyız diyor; sosyalizmin başlıca düşmanının küçük burjuva ekonomik şartlar ve küçük burjuva unsurlar olduğunu görmeyenlerin yanılgısına dikkat çekerek, Sovyet devleti ile burjuva devlet arasındaki ekonomik farkın önemini açıkça kavramalıyız diyor. Ve Rusya’nın ekonomik meselesinin, geçiş ekonomisi niteliği taşıdığını, henüz düzenin bir sosyalist düzen olmadığını vurguluyor.


Ve “geçiş ekonomisi” nitelemesinin, Sovyet düzeninin hem kapitalizmin, hem de sosyalizmin unsurlarını kapsadığına dikkat çekiyor. Ve Rusya’da mevcut olan, çeşitli sosyal, ekonomik biçimler meydana getiren unsurların gerçek niteliğine ve bunun meselenin özü olduğuna dikkat çekerek, bunların Ataerkil, yani doğal köylü ekonomisi; küçük meta üretimi; özel kapitalizm; devlet kapitalizmi ve sosyalizm olduğunu vurguluyor.

Ve sorunun, hangi unsurların, diğerine göre hâkim olduğu sorusu olduğunu ifade ediyor. Ve konuşmasını detaylandırarak, devlet kapitalizmini işaret ediyor. Kapitalizme kapı açarak sosyalizm kuruculuğunun gerçekleştirilebilineceğinden söz ediyor. Sosyalizmin, devlet kapitalizmi tekelinden bir adım sonra olduğunu söyleyerek, bu adımın, sosyalizm için tam bir maddi hazırlık, sosyalizme bir başlangıç ve tarih merdiveninde sosyalizm adını alan basamakla arasında başka basamakların olmadığı bir basamak olduğunu vurguluyor.

Bu, savaş ekonomisinden, ürünlerin sosyalist mübadelesine geçişin, yani “ayni verginin” adıdır. NEP budur ve sosyalizmi anlatan kitaplarda yoktur. Aslında vardır ama söylenmemiş bilgidir. Engels, sosyalizmin, kapitalizmin bağrından çıktığını ve onun doğum izlerini taşıdığını kaydetmişti. Yine, Marks, kapitalizm ne kadar gelişirse, sosyalizme o ölçüde yaklaşılacağını yazıyordu. Ama sosyalizm, gelişmiş kapitalist bir ülkede değil, geri bir ülkede gerçekleşti.
Bu da, Sovyet sosyalizmini hiçbir kitapta açıklıkla yazmayan bir sorunla karşı karşıya bıraktı. Hızla sanayileşmek. Bu sorunu çözmek için de, sosyalizmde olmayan bazı kurumlar sosyalizmin içine sokuldu. NEP, bu doğumun izlerinden kurtulmanın, bu hızlı sanayileşme sorununun çözümünün ifadesidir.

Ortada Marks’a ya da, Engels’e gönderilen, oradan da Lenin’e ulaşan bir vahiy olmadığı görünüyor ama Lenin, sosyalizme geçişte, sosyalist devrimi gerçekleştirmiş bir ülkede NEP'i, yani devlet tekelci kapitalizmini, bu geçiş aşamasının ekonomi politiği açısından kurtuluş olarak görebiliyor.

Ama kapitalizm özlemi içindeki çift inançlılar, sosyalizm adına, bu pratiği teori katına çıkartmaya çalışarak, Sovyet düzenini NEP'le başlatıyor,“NEP'te kalınması gerektiğini” Leninci bir tonla anlatıyorlar. Ve giderek, Sovyet düzeninde özel mülkiyetten korkulmaması gerektiğini söyleyen ve NEP ten çıkılmaması gerektiğini savunan Buharin, hem itibarına kavuşturuluyor, hem de sosyalizmden kaçışın, kapitalist restorasyona çark edişin modeli olarak Lenin’le eşit bir yere konularak yükseltiliyor.

Otopsi burada bitiyor.

Otopsinin sonucu bize, en kısa anlatımıyla; kapitalizmin bağrından,
 1-gelişmemiş bir kapitalizmde doğan,
 2- tek ülkede doğan,
3- kapitalizmin doğum izlerini taşıyan sosyalizmin, kitaplarda yazılmayan sorunlarla karşılaştığını ve bu sorunları aşmak için, tümüyle pratik olarak, sosyalizm içine kapitalist uygulamaları soktuğunu, bu şekilde sosyalizm kuruculuğunun güvenli bir noktaya gelmesinin kapısının açılacağının öngörüldüğünü, bunun kapitalizme açılan kapıdan girilerek gerçekleştirilebilmesinin yegâne güvencesinin ise, Sovyet Devletinin, Burjuva Devletten farklı oluşunda, yani proletarya diktatörlüğünde olduğunu, bunun da, eski düzenden kalan bütün doğum izlerinin ortadan kaldırılmasının güvencesi olarak bir geçiş mekanizması olduğunu göstermektedir.

Daha da kısaltırsak, bu sonucun, Sovyet sosyalizminin kuruluşunda, içerdeki geri çekilmenin, bir zorunluğun dayattığı pratiğin ifadesi olduğunu anlattığını görürüz.

Bir de dışarısı var!

Sovyet sosyalizmi, içerde nasıl ki bir küçük burjuva denizi ile kuşatılmış ise, dışarıda da eski düzenin, yani kapitalist dünyanın kuşatması altında kalmıştır. İçerideki politikaları zorlayan aynı nedenlerle, yani Sovyet sosyalizminin, hiçbir kitapta açıklıkla yazmayan sorunlarla karşı karşıya kalması nedeniyle, bu kuşatmanın tehditlerine karşı, Sovyet dış politikası, genç sosyalist devleti korumak üzere biçimlendirilmiştir.

Barış politikalarının, kapitalist devletlerle barış içinde yaşama politikalarının, bir geri çekilme, bir uzlaşma olduğu ama sosyalizmin genel teorisini içermediği, bu anlamda ideolojik bir uzlaşma olmadığı, tümüyle pratiğin dayattığı sorunlara karşı geliştirilen bir pratik savunma mekanizmasının ürünü olduğu açıktır.

En azından, “barış içinde bir arada yaşama” ilkesinin Lenin’de kendini göstermesinin böyle olduğu açıktır.

Bu sorun ile mücadele etmenin, bu anlamdaki ilk işaretlerini Lenin, en güçlü emperyalist ülke olan Büyük Britanya ile yaptığı anlaşma ile vermiştir.

“Barış içinde bir arada yaşama” ilkesi, son tahlilde, iki karşıt düzen arasında zorunlu savaşların olmayacağı düşüncesine dayanıyor. Bunun anlamı, yeni düzenin yani Sovyet sosyalizminin, Fransız devriminde olduğu gibi, sosyalist devrimi yayma savaşı yapmaktan uzak durmayı kabul etmesidir.

Bu yaklaşım, gelişmiş kapitalist ülkelerin çıkarları ile de uyumludur. “Barış içinde bir arada yaşama” politikası, bir nesnellikle çakışmış oluyor. Gelişmiş kapitalist ülkelerde sosyalizme geçişle ilgili korkuların belirmesi, bu geçişlerin ihtilal yolu ile olması durumunda, gelişmiş kapitalist ülkelerin bunu bir savaşla bastırıp bastıramayacağı sorusunu ortaya çıkarıyor.

Bu soruya aranan cevap, bunun sistemler arası savaşa yol açabileceği korkusunun daha ağır basmasını getiriyor. Bu ihtimale karşı, burjuvaziye, sosyalistlere devrim ile iktidara gelme yolunu kapatmak ve bu yolu parlamento içine hapsetmek ve savaşa gerek kalmadan bu sorunla baş etmek, en akıllı yol olarak ve zorunlu olarak görülüyor.

Nesnellik bu kadar da değil!

Batıda işçi sınıfının, devrimci sınıf olmaktan çıktığı, demokratik, reformist bir konuma girdiği, Sovyet Marksizm’i tarafından da kabul ediliyor. Bunu Herbert Marcuse dile getiriyor. Marcuse’un deyişiyle, Sovyet politikası kendisini bu yeni duruma adapte ediyor. Bunun anlamı şudur, Batıdan beklenen devrimden vazgeçiliyor ve tek ülkede gerçekleşen sosyalizmi korumak, sosyalizmin genel politikası oluyor.

Sosyalist dünya düzeni için Ekim Devriminin dünya savaşını yapamamış olmasını, sosyalizmin çözülmesinin en önemli nedenlerinden biri olarak görmek, bu günün üzerinde durulması gereken en önemli derslerinden biridir.

Ancak yanlış anlaşılabilme riskine karşı, bu tespitin, Ekim Devrimin önemini azaltmadığına ve “erken devrim” olarak nitelenmesine haklılık sağlamayacağına ama ileri bir noktadan sosyalist iktidar mücadelesine başlamak için önemli dersler aktaran bir nokta olduğuna inandığımı belirtmek istiyorum.

İşçi sınıfının genel olarak kendi düzenini, yani sosyalizmi kurması, bir teorik sorundur ama nasıl kuracağı bir pratik sorundur. Bu pratik sorun, tek ülkede sosyalizm koşullarında, sosyalizmin teorik sorunu haline geliyor. Bu, dünya devrimi için hücuma geçmek üzere, tek ülkede sosyalist devrimi korumanın pratiğinin ifadesi olan bir teorik sürecin zorunluluğunun ifadesi oluyor.

İçerde sanayileşme zorunluluğu, işçinin nicel ve nitel gelişimini zorlarken, emek üretkenliğine olan ihtiyaç kapitalist değer yasası işletilerek karşılanırken ve köylü tarımının üretici gücünü artıracak tedbirlerin alınması adına NEP'e geçilirken; dışarda ise, tek ülkede sosyalizmi kuşatan kapitalist dünyanın saldırısını engellemek, en azından geciktirmek üzere,“barış” politikası izlemenin ve kapitalist dünyayı da bu politikaya zorlamanın ifadesi olan teorik bir sürecin zorunluluğu öne çıkıyor.

Pratiğin dayattığı bütün bu “kompromi” politikasının karşısına, Lenin’in Ekim Devriminin hemen arkasından kapitalist restorasyon tehlikesine vurgu yaparak, proletarya diktatörlüğünün güvencesini koymasını, bugün sosyalist hareketi kapitalizmle barıştırmak için “ Çocukluk Hastalığı”nın geçici ve değişken bir pratik olarak vurguladığı “uzlaşma” çizgisini, sosyalist mücadelenin kalıcı bir ilkesi olarak kabul ettirmek üzere Lenincilerden daha çok Leninci kesilenlerin görmekten hâlâ uzak oldukları görülmektedir.

İşte asıl ders buradadır, “uzlaşma”ya ve kapitalistlerle “barış içinde bir arada yaşama” ya evet ama ”proletarya diktatörlüğü”ne hayır demek, son derece sinsi bir anti-komünist halet-i ruhiyenin açığa vurmasıdır; bu, kapitalizmle bulaşıklığın önü açılarak, düşüncede proletaryanın ideolojisi ile burjuva ideolojisinin bir birine yakınlaşmasının kolaylaştırılması demektir.

Bu da, hâlâ Anti-Stalinizm'de diretilmesinin kıymet-i harbiyesini açıklıyor; çünkü Sovyet sosyalizmi Stalin’dir. Stalin’i çıkartınca ortada sosyalizm kalmıyor. Öyleyse yıkılan sosyalizm, Stalin’i çıkartınca ortada kalan sosyalizmdir ve öyleyse sosyalizmi yıkan gerçekliği Stalin’e bağlamak da, Revizyonist parti bürokrasisine bağlamak da hâlâ süren bir çocukluk hastalığı oluyor.


Bu da dersi tamamlıyor.

Tabii, ALTÜST dergisini karargâh edinmiş olan devrim kaçkını azap zebanilerinin “uzlaşma” üzerinden Leninci kesilmelerinin kıymet-i harbiyesini de açıklıyor!

Demek ki, şimdi gelip gelip bir karanlığın içine giren Kürtlerin, bu “kompromi” ye ”sol”, hatta “Leninci” bir renk verip, soldan eleştirilerin önünü kesmeye fena halde ihtiyaç duydukları görülüyor!

NOT:
[*]ALTÜST Dergisinin kadrolarına bakınca, bu derginin, hemen hemen bütün devrim kaçkını azap zebanilerinin, yani Türkiye işçi sınıfını ve emekçi halklarını dinci-gerici-faşist ortaçağ rejimi olan yeni 12 Eylül rejimine mahkûm etmenin yollarını döşemede önemli işlevi olan şu ünlü ”yetmez ama evet”çilerin karargâhı olduğu anlaşılıyor!

YAZI KURULU: Ferda Keskin, Ferhat Kentel, Mustafa Arslantunalı, Neslihan Şık, Özden Dönmez, Roni Margulies, Sinan Özbek, Tolga Tüzün, Ümit İzmen'den;

DANIŞMA KURULU: Arus Yumul, Avi Haligua, Behçet Çelik, Bülent Somay, Dilek Kurban, Eren Keskin, Hayko Bağdat, Işın Eliçin, İrvin Cemil Schick, Kerem Kabadayı, Nabi Yağcı, Nil Mutluer, Ömer Madra, Ragıp Zarakolu, Selim Deringil, Semih Gümüş, Yalçın Ergündoğan'dan oluşuyor.

YAZAR takımı da elbette aynı tür devrim kaçkını azap zebanilerinden oluşmaktadır ki, içlerinde bazıları, örnek olsun Oya Baydar gibiler, “kandırıldık” yollu ağlaya ağlaya aynı işlevlerine devam etmektedir!

Sinan Özbek'in makalesi de bu derginin 2012 Ekim-Kasım tarihini taşıyan 8. sayısında yer alıyor!

Fikret Uzun

27-Kasım-2014