18 Temmuz 2014 Cuma

FORMÜLLER Mİ DAHA HAKİKİ OLGULAR MI DAHA GERÇEK YOKSA FİKİRLER YANINDA OLGULAR BEŞ PARA ETMEZ Mİ 1



FORMÜLLER Mİ DAHA HAKİKİ OLGULAR MI DAHA GERÇEK YOKSA FİKİRLER YANINDA OLGULAR BEŞ PARA ETMEZ Mİ?
I.
AKSEYMEN kardeşim,
Lenin’in ,“…uluslararası işçi devriminin, büyük bir özveri ve cesaretle, kokuşmuş resmi “sosyalizm”den geriye kalmış olan dürüst unsurları temsil eden tek tek kişilerin hareketiyle başladığını ve Liebknecht ve Adler ve de Mclean’in, dünya devriminin öncüsü rolünü üstlenmiş bu kahramanların en ünlüleri olduğunu“ hatırlatmasıyla başlıyorum, bunu yeri geldikçe hatırlatmayı önemli buluyorum!
Bir de masalımsı bir öyküm var, yararlanacağını umuyorum!
Kargalar toplumsal düzeni simgeleyen kuşlar dünyasının emekçileridir. Kuşlar dünyasında en ağır vergiler onlara yüklenmiştir. Kartalın günlük yemeği karga yavrularıdır. İhtiyar karga yılların deneyimi ile bu gerçeğe karşı çıkmaya çalışır. Çevresindeki kargaları bir çözüm bulmaları için sürekli uyarır ama kimse dinlemez. Bütün gücünü toplayıp, kargaların uğradığı haksızlıkları, kuşlar dünyasının yöneticilerinden kartala anlatmaya karar verir. Zorlu bir yolculuktan sonra, bir çam ağacının tepesinde tünemiş kartalı bulur. Kartalın karnı tok olmasından da cesaret alarak karga gerçeğini dile getirir.
Onu tokluğun rehaveti ile dinleyen kartala göre karganın anlattıklarında bilinmeyen bir şey yoktur ve şöyle cevap verir, "bu gerçeği kartalından, akdoğanına, atmacasından çaylağına kadar herkes, hem de nicedir biliyor. Ama şu anda bu gerçek bizim işimize gelmiyor. O yüzden sen bu gerçeği istersen dört yol ağızlarında olanca sesinle haykır, herkese açıkla, bundan bir şey çıkmaz."
Efendi kartalı böyle konuşturan Saltıkov, sanki bu gün hepimizin bildiği ama çoğumuzun işine gelmediği sır misli gerçeklerin üzerinde tartışıp çözüm aradığımızı ama gerçeği kimsenin sahiplenmediğini, dolayısıyla herkesin kendi gerçeğine sığınarak, gerçekleri görmezden geldiğini anlatıyordu.
Ve sahipsiz gerçek, sahibiyle buluşunca neler yaşanacağını ise, ihtiyar kargaya, ihtiyar çaylak haber veriyordu:
“Çevrene bir bak, her yerde düşmanlık, kavga; hiç kimse nereye ve ne için gittiğini doğru dürüst bilmiyor... Bu nedenle de herkes kendi gerçeğini öne sürüyor. Ama bir zaman gelecek, herkes açık, belirgin bir takım sınırlar içinde rahat soluk alabilecek, bu sınırlar içinde yaşamını sürdürecek. O zaman ayrılıklar kendiliğinden kalkacak; bunun yanı sıra, şu küçük ' bireysel gerçekler ' de yok olup gidecek. Herkes için bir olan, uyulması zorunlu olan 'gerçek' , gerçekten ortaya çıkacak ve tüm dünya aydınlanacak. Hep birlikte, birbirimizi severek yaşayacağız. İşte böyle ihtiyar, şimdi sağlıcakla uç git ve karga soyuna; benim buna şu yalçın dağa inandığım gibi inandığımı söyle"
İhtiyar çaylağı böyle konuşturarak Saltıkov Sçedrin, büyük insanlığı, kendi gerçeğine sahip çıkmaya ve cennet dünyasını kurmaya çağırıyordu.
Saltıkov Sçedrin’in bu büyüklere masallarını sen de okumalısın, öğretici bulacağına emin olduğunu ifade ediyorum ve buradan devam ediyorum!
Biz diyoruz “gerçekleri örtemezsiniz”, sen diyorsun “dövmek için bağcıyı arıyorsunuz” ve “aslolan üzüm yemektir” sözünü ekliyorsun; ama bağcıyı dövmeden üzüm yemek ne mümkün? Bunu anlamıyorsun!
Dediğim çok açık bütün gerçeklere sahip çıkamıyorsun, bari kendi savunduğun gerçeklere sahip çık ve gerçekleri örtmeye çalışanların marifetlerini yüzlerine vur diyorum ki bunu beş yaşında çocuk bile anlardı ve senin çıkardığın sonucu çıkarmazdı; sen ise hâlâ “komünist” olduğunu iddia ediyorsun ama gerçeklere sahip çıkmaya niyetin olmadığı anlaşılıyor ve beni gene şaşırtıyorsun!
Öte yandan bağcı da belli, üzümler de orta yerde; aramaya, yiyemeyeceğim diye korkmaya ne gerek var ve daha önemlisi bağcının başına bir şey gelecek diye bu korku niye?
Ve demek Manifesto güncel öyle mi?
Aslında sen, bir de “ebedi” diyorsun değil mi? Evladiyelik yani! Ben ise öyle olmadığını ifade ettim, başka ne diyebilirim ki? Üstelik neden öyle olmadığını da gösterdim! Sen ise hem dediklerime kapalısın ve hem de demediklerimle yarış kazanma sevdasındasın!
Manifesto’da proletaryanın küçümsendiğini ve bunu söylediğimizi nereden çıkardın bilmiyorum ama buradan bir kez daha okuduğunu anlamadığını ama anlıyorsan da dilinin bilerek fena halde kaydığını görebiliyorum!
Bu küçümseme yaklaşımının bugünün pek hazin bir hali pür melali olduğunu ve bunun nedeninin Marxizm-Leninizm’i dondurma, durağanlaştırma ve sonunda öldürme çabaları olduğunu ve Manifestodan önce daha güncel kaynaklar olmasına rağmen,”Manifesto günceldir” modasının yükseltilmeye çalışıldığının manidar olduğunu vurguladığım halde, aynı teranede ısrar etmen açıkçası beni daha derin düşündürmektedir!
Üstelik altını çizerek vurguladım ki Manifesto’nun kapitalizmi abartmış olması, pek çok önermesinin artık güncel olmaması, ne Marx’ı yadsımaya gerekçe yapılabilir; ne de Manifesto’nun verili zamandaki önemini ortadan kaldırır; ama hal böyleyken, Manifesto’nun “güncelliği”nde ve hatta “ebedi”liğinde ısrar etmek, ortada çok daha güncel olanları varken, bunlardan uzak durup, bir Manifesto sevdası tutturmak, gerçekten manidardır!
Dahası,fetişleştirmeye gerek yoktur ki, çok net ve bir o kadar da açık yüreklilikle ve elbette samimiyetle neden güncel olmadığını ve ille de bir şeyleri fetişleştirmek istiyorsak, en başa “Ne Yapmalı”yı ve yanında bir de “Anti-Dühring”i koymak gerektiğini ifade ettim; hele bir de “ampiriokritisizm” i de eklersek, karada ölüm yoktur,dedim!
İşte bunlara kulak ve yürek kabartırsan, üzüm yemek için bağcı ile uzlaşmak yerine onu dövmek gerektiğini belki sen de anlayabilirsin!
Ama galiba sen anlamaya değil, kelimeleri veya cümleleri çarpıştırarak laf yarıştırmaya çıkmışsın! “Benim görüşüm budur, diğerlerinin görüşleri de budur; ne onlar beni aydınlatabilir, ne ben onların aydınlanmasını dert edinirim” diyorsun da başka bir şey demiyorsun!
Tıpkının aynısı olmasa da, galiba biraz,”efendi kartal” gibi konuşuyorsun!
Bu arada sıra sıra dizilmesini istediğin bin fikirden, savlarının altını doldurmaya yarayacağına inandığın çiçekler fışkıracak diye bekleyip duruyorsun! Ve hatta kimi paylaşımlarınla bu çiçekler fışkırmış gibi bir hüsnü kuruntuya da kapıldığın görülüyor!
Güzel kardeşim,”görüş” dediğin nedir? Gökten yüreğimize veya aklımızın içine sarkıtılan vahiylerin oluşturduğu bir mutlaklık mıdır? Öyleyse de, yani öyle düşünüyorsan da, vay halimize; yani bir kez daha ölmüşüz de habarımız yoktur!
Yahu Akseymen kardeşim, sen hiçbir şey okumaz mısın? Bu işler, “senin görüşün seni bağlar, benimki beni bağlar” demekle oluyor mu?

Öyleyse bunca yazmalar, çizmeler, propagandalar, ajitasyonlar, makaleler, broşürler, kitaplar, konferanslar, kongreler, görüşlerin görücüye çıkarılıp, sonra koltukların altına alınıp, aynı tas aynı hamam herkesin kendi çöplüğüne dönmesi midir?

Halbuki, 1872 baskısına önsöz’de, “Sosyalist yazının eleştirisi, bugün için yetersiz kalıyor, çünkü bu ancak 1847'ye kadar uzanıyor; aynı zamanda, komünistlerin çeşitli muhalefet partileriyle olan ilişkileri konusundaki sözler, ilke olarak hâlâ doğru olmakla birlikte, pratik olarak eskimişlerdir, çünkü siyasal durum tamamıyla değişmiştir ve tarihsel gelişim orada sayılan siyasal partilerin büyük bir kısmını yeryüzünden silip götürmüştür. Bununla birlikte, Manifesto, üzerinde artık hiçbir değişiklik yapma hakkımız olmayan tarihsel bir belge haline gelmiştir. Belki de ileride, 1847'den günümüze dek olan boşluğu dolduran bir giriş ile birlikte, bir başka baskı çıkabilir; bu yeniden basım, bize bunu yapma zamanı bırakmayacak kadar ani oldu!” deniliyor.
1882 baskısına önsöz’de ise,”Proleter hareketin o sıralar (Aralık 1847) hâlâ ne denli sınırlı bir alanı kapsadığını, Manifesto'nun son kesimi -komünistlerin çeşitli ülkelerdeki çeşitli muhalefet partileri karşısındaki konumu- en açık bir biçimde gösteriyor. Burada özellikle yer almayanlar Rusya ve Birleşik Devletler'dir. Bu, Rusya'nın tüm Avrupa gericiliğinin son büyük yedeğini oluşturduğu, Birleşik Devletler'in göç yoluyla Avrupa'nın proleter güç fazlasını emdiği sıralardı. Her iki ülke de, Avrupa'ya hammaddeler sağlıyor ve aynı zamanda da, onun sınaî ürünleri için bir pazar oluşturuyorlardı. O sıralar, her ikisi de, bu nedenle, şu ya da bu şekilde, mevcut Avrupa düzeninin temel dayanaklarıydılar. Ama durum bugün ne kadar da farklı! “deniliyor.
1883 tarihli önsöz’ü Engels tek başına yazmıştır, çünkü artık Marx hayatta değildir, “Manifesto'yu gözden geçirmek ya da eksikliklerini gidermek, onun ölümünden sonra, hele hiç düşünülemez.” diyordu.
1890 tarihli önsöze de bakılabilir, bu önsözde de farklı vurgular yoktur!
Yani Manifestonun güncelliği çoktan erozyona uğramıştır; dile kolay 166 yıl geçmiş ama sen hâlâ “günceldir” diye dayatıyorsan, bu ya sana öğretilmiş bir düşücedir, ya da fetiş yaklaşımının yansımasıdır!
Bunu görmek ve kabul etmek sosyalistliğimizden, komünistliğimizden bir kıl bile eksiltir mi?
Hayır, aksine komünistliğimizi yerli yerine oturtur yaşadığımız anın teorik eksiklerine, daha doğrusu teoriye olan ihtiyacımızın boyutlarına vakıf olmamızın önünü açar!
Bununla birlikte, biz “güncel değildir” derken, Manifestoya kara çalmıyoruz, eksiklerinin peşine düşüp, bütün yaşamımızı buna da adamış değiliz, bu konuda bir sayfa açılmadı ise, durup dururken, “Manifesto güncel değildir”, “kapitalizmi abartmıştır”, “pek çok önermesi bu güne uymuyor…” Diye ortaya çıkıp, yarış etmiyoruz!

Ama bilimsel tespitler yapmak ve bu doğrultuda eksikleri gidermek, tarihsel yapıtların öngörülerini güncellemek, tarihsel gelişmenin önümüze koyduğu yeni ve daha karmaşık sorunların çözümü doğrultusunda yeniden gözden geçirmek için, bu bir gereklilik olduğu kadar, teoriyi ilerletmek, pratiğin gerisinden çekip almak için bir fırsattır!

İşte dediğim budur ve bu fırsatı bu bilimsel erek için değerlendirmek varken, bu fırsatı başkalarının kucağına, Marxizm-Leninizm’e salvo atışı yapmak için kullanmasına olanak sağlayacak şekilde bırakmamak gerekir diyorum!
Manifestoya sahip mi çıkacaksın, çık, cengâverler gibi savaş, sana bunu yapma diyen yok ama sen Manifestoya dair bilimsel anlamda konuşanlarla laf yarıştırmaktan geri durmazken, düşmanca ve Marxizmi reddederek, bu reddine dayanak bulmuşçasına saldırarak laf sokuşturanlara,” onun görüşüdür, onu bağlar” diyorsun; “bin fikir -yüz çiçek” edebiyatı yapıyorsun!
Öyleyse nerede kaldı Manifesto aşkın?
Yani sen son tahlilde Manifesto’ya sahip çıkmış olmuyorsun, fetiş takılıyorsun ve sonuç olarak Manifesto üzerinden Marx’a, Marxizm’e saldıranların kulvarında gezinmiş oluyorsun ve onların işini kolaylaştırıyorsun; değilse kuyruğunda geziniyorsun ve “ben de varım, beni de alın” diyorsun; ama o kuyruğun sahibi olan politik görüş, artık kendisini, Marxizm-Leninizm ile arasına, uzlaşmaz bir karşıtlık biçiminde mesafe koymaya çalışmakta ve bunu her gün ilan etmektedir; bunun anlamı, Kürt halkını devrimcisizleştirmeyi, başka ifade ile gericileştirmeyi ilke edindiğini, egemen sınıflara, dünyaya hâkim olmaya çalışan emperyalist güçlere ilan etmektir; bunun için, Öcalan ve Öcalanist aktivistler, ne Manifesto tanıyor, ne Marxizm-Leninizm, ne Marx, ne Engels, ne de Lenin tanıyorlar!
Kısaca, nesnel olan bütün gerçeklere kapanmayı ve hurafelerden göğe merdiven yapmayı öneriyorlar!
Ve üstelik “derdimiz sosyalizm değil ama sosyalizmi getireceksek de, biz getiririz” diyerek, önümüze Manifesto’da net olarak açımlanan,”… yarı yakınma, yarı hiciv; yarı geçmişin yankısı; yarı geleceğin tehdidi; bazan acı, nükteli ve keskin eleştirisiyle burjuvaziyi tam yüreğinden vurarak; ama modern tarihin gidişini kavramakta tam bir beceriksizlik gösterdiğinden etkisi bakımından hep gülünç düşerek ortaya çıkan ‘Gerici Sosyalizm’ i koymaktadırlar ve üstüne üstlük bunu “yersen” kabilinden, “en bilimsel sosyalizm” olarak dayatmaktadırlar!

Sen buna karşı duracağına, buradaki sosyalizm düşmanlığını deşifre edeceğine, tabii partin de, Öcalan’dan çok Öcalancı, KÖH’den çok KÖH’çü olmaya ve hatta onlardan rol çalarak,”biz daha iyi Kürt Özgürlükçülüğü yaparız, çünkü biz komünistiz” demeye gelen lakırdılar ediyorsun!

Ve hesapta Manifesto’yu fetiş düzeyde yükseltiyorsun!
Oysa Manifesto’ya egemen olan temel düşünce, iktisadi üretimin ve her tarihsel dönemin buradan çıkan toplumsal yapısının, o dönemin siyasal ve fikir tarihinin temellerini oluşturduğunu; bunun sonucu olarak, (ilkel komünal toprak mülkiyetinin çözülüşünden bu yana) tüm tarihin bir sınıf savaşımları tarihi, sömürülen ile sömüren arasındaki, toplumsal gelişmenin çeşitli aşamalarında egemen olunan ile egemen olan sınıflar arasındaki savaşımların tarihi olduğunu; ne var ki, bu savaşımın, şimdi, sömürülen ve ezilen sınıfın (proletaryanın), aynı zamanda toplumun tümünü sömürüden, ezilmekten ve sınıf savaşımlarından sonsuza dek kurtarmaksızın, onu sömüren ve ezen sınıftan (burjuvaziden) kendisini artık kurtaramayacağı bir aşamaya ulaştığı düşüncesi olduğunu vurguluyor ki bu düşüncenin tamamı Marx’a ait bir düşüncedir!
Senin bulunduğun durum ile bu temel düşünce arasında dağlar kadar fark var ve sen hâlâ Manifesto’yu fetişleştirmek üzerinden kendinin ne kadar donanımlı bir “komünist” olduğunu göstermeye çalışıyor ve ne denli “bilimsel taktik ve strateji ”ye sahip olduğunuzu pompalıyorsun!

Komünistlik bu kadar ucuz mu, bu kadar sıradan mı?

Komünistliğin ölçütü, her ne olursa olsun, yani Kürt halkını devrimcisizleştirse bile, dinci-gerici 12 Eylül rejiminin kucağına teslim etse bile, üstelik KÖH çoktan UKKTH ilkesinden, bu temel ilkeden vazgeçtiğini ve ABD emperyalizminin dayattığı kurtuluşu, daha doğrusu kendi kurtuluşuna derman olacak, “çözüm”ü Kürt halkına dayattığı halde, şekilci bir UKKTH’nı tanıma bahanesi ile KÖH’ün kuyruğuna takılmak, giderek ona biat etmek değildir!

Biz söylediklerimizin doğruluğuna inanıyoruz ve Manifesto’yu kaleme alanlar bile yıllar sonra bunu diyor ve öz olarak Manifesto’nun da, Manifesto’da dile getirilenlerin de ve elbette Marxizm’in de son söz olmadığını söylüyoruz; bu gerçekliği bilincimizde taşımazsak, yeni sözler söylemek için kim öne çıkacak; kim tarihin mantığının sesini yeni sözler ile kitlelerin önüne koyacak?
Manifesto’nun, burjuvaziyi abartması, pek çok önermesinin bu güne uymaması ayrıdır; ama Komünist Manifesto'nun amacı, modern burjuva mülkiyetinin yaklaşmakta olan kaçınılmaz çözülüşünü ilân etmekti ve çok da güzel ilan etti!
Bu gün hâlâ bu çözülmeyi göremeyip, hatta çözülmediği, daha da güçlendiği yönde düşünce taşıyıp, Manifesto’nun kapitalizmi abarttığı yönünde tellallık yapmak, Marxizm’e düşmanlığın dışa vurumundan başka bir şey değildir; aksi de doğrudur; kapitalizmin çoktandır çözüldüğünü ama hâlâ nasıl oluyor da ayakta duruyor sorusuna doğru cevap veremeyenlerin, Manifesto’yu abartılı bir biçimde yüksek tutmaları, Manifesto’ya fetiş yaklaşmanın yansımasıdır!
Akseymen kardeş, Engels, Manifestonun kaleme alınışından kırk beş yıl sonra yazdığı önsöz de, ek söz de diyebiliriz, şöyle yazar:
”Bu devrim, 1848 devrimi, her yerde işçi sınıfının eseri olmuştur; barikatları kuran ve bunu hayatıyla ödeyen işçi sınıfıydı. Hükümeti devirmekteki niyeti, açıkça, burjuva rejimini devirmek olanlar yalnızca Paris işçileriydi. Ama kendi sınıfları ile burjuvazi arasındaki onmaz uzlaşmaz karşıtlığın bilincinde olsalar bile, gene de, ne ülkenin ekonomik gelişmesi, ne de Fransız işçi kitlesinin zihinsel gelişmesi, henüz toplumsal bir yeniden kuruluşu olanaklı kılacak aşamaya ulaşmış değildi. Bu nedenle, devrimin meyvelerini toplayan, son tahlilde, kapitalist sınıf oldu. Öteki ülkelerde, İtalya'da, Almanya'da, Avusturya'da, işçiler, daha baştan, burjuvaziyi iktidara getirmekten başka bir şey yapmadılar. Ama herhangi bir ülkede ulusal bağımsızlık olmadıkça, burjuvazinin egemenliği olanaksızdır. Bu yüzden, 1848 Devrimi, o zamana dek birlik ve özerklikten yoksun bulunan uluslara, kendisiyle birlikte, birlik ve özerklik getirmek zorunda kaldı: İtalya'ya, Almanya'ya, Macaristan'a. Sıra Polonya'ya da gelecektir.
Böylece, 1848 Devrimi bir sosyalist devrim olmamışsa da, bunun için yol açmış, ortam hazırlamıştır. Büyük sanayinin bütün ülkelerde gelişmesiyle birlikte, burjuva rejimi, son kırk beş yıl içerisinde, ortaya, her yerde, kalabalık, yoğun ve güçlü bir proletarya çıkardı. Böylece, Manifesto'nun dilini kullanacak olursak, kendi mezar kazıcılarını yarattı. Her ülkenin özerkliği ve birliği sağlanmadıkça, proletaryanın uluslararası birliğini ya da bu ulusların ortak amaçlara doğru barışçı ve akılcı bir işbirliğini gerçekleştirmek olanaksız olacaktır. İtalyan, Macar, Alman, Polonyalı ve Rus işçilerin 1848 öncesi siyasal koşullar altında uluslararası eylem ortaklığı yaptıklarını düşünün bir!

1848'de verilen savaşlar boşuna verilmemişlerdir. Bizi o devrimci dönemden ayıran kırk beş yıl da boşa gitmemiştir. Meyveler olgunlaşıyor ve benim bütün dileğim, Manifesto'nun ilk yayınlanışı nasıl uluslararası devrimin habercisi olduysa, bu İtalyanca çevirinin yayınlanışının da İtalyan proletaryasının zaferinin habercisi olabilmesidir.

Manifesto, kapitalizmin geçmişte oynadığı devrimci rolün tam hakkını vermektedir. İlk kapitalist ulus İtalya idi. Feodal ortaçağın sonuna ve modern kapitalist çağın başlangıcına, dev bir kişi damgasını vurdu: hem ortaçağın son şairi ve hem de modern zamanların ilk şairi bir İtalyan, Dante. 1300'de olduğu gibi, bugün de, yeni bir tarihsel çağ yaklaşıyor. İtalya, bize, bu yeni, proleter çağın doğuş anına damgasını vuracak yeni Dante'yi verecek mi? “

İşte buna dikkat çekiyorum, asıl üzerinde durulması gereken, belki de hâlâ eksik durulan noktalardan biri burasıdır!

Hepiniz bir silkinip bir bakın, o fetiş yaklaştığınız Manifestonun neresine bakıyorsunuz da, Manifesto “ebedidir” “günceldir” yollu güzelleme ile kendinizi avutuyorsunuz ve tabii bizi de avutmaya çalışıyorsunuz, bakalım bunu bize anlatabilecek misiniz? BORGA gillerin asıl rahatsızlıkları buradadır!
Ama BORGA, burada duyduğu rahatsızlığı, Manifesto’nun son derece yerinde olan önermesine,“Burjuvazi tarihte son derece devrimci bir rol oynadı. “ ifadesine bile göstermediği tahammülsüzlük ile cevap veriyor; üstelik bu önermeye tahammülü olmadığını gösterirken, öte yandan “ Kapitalist modernite’yi, ‘demokratik’ modernite yaparsak, o zaman olur “ diyerek, artık gericiliğinin sınırlarında dolaşan burjuvazinin, bir zamanlar oynadığı o devrimci role tekrar dönebileceğini göstermeye çalışıyor ki sen hala,“…onu bağlar” diyorsun ve galiba başka da dediğin bir şey yoktur; doğrudur, tabii ki onu bağlayan bir çelişkidir bu ama bu çelişkiyi ortaya koyamayacaksan, senin komünistliğin nerede duracak bunu bir düşünmen gerekir!
Ancak seninki, bu kadar da değil, belki de sana başkalarının karnından konuşan adam diyebiliriz; çünkü ya başkalarının karnından çıkardığın sesleri orta yere döküp, ortadan kayboluyorsun, ya da yine başkalarının karnından senin aklına düşmüş önermeleri orta yere koyduktan sonra ne dediğini bile unutup, bana soruyorsun; “KUTSAL AİLE” nedir?
Bu kadar mı cahilsin? Öyleyse neye dayanarak burada her sayfada kendini gösterip, üstelik başkalarının aktardığı düşüncelerini paylaşarak, ahkâm kesiyorsun?
Herhalde amacın,” Bakınız biz komünistiz ve biz de KÖH’ü koşulsuz destekliyoruz, siz de gönül rahatlığı ile destekleyebilirsiniz” cilik oyunu oynamaktır!
İşçinin Sesi ile işim olmaz derken, İşçinin Sesi’nin idol yaptığı Yusuf Zamir’in karnından, örnek olsun,“Siyasal Kurtuluş - Toplumsal Kurtuluş” başlıklı ve içerikli ve bugün Öcalan’ın ütopyasını yansıtan “komün” üne Marx ve Engels’ten serpiştirdiği birkaç alıntı ile Marxist bir temel yaratmaya çalışan makalesini paylaşman, tam da budur!
En iyi halde, sadece, tarihsel sürecin her özel kesitinde somut ekonomik ve politik durumun zorunlu olarak değişikliğe uğrattığı genel görevleri göstermeye uygun olan “formül”lerin ezberlenmesi ve basitçe yinelenmesiyle Marx ve Engels, 150 yıl önce alay etmişlerdi ve “öğretimiz bir doğma değil, bir eylem kılavuzudur” diye tarihe not düşmüşlerdi!

Buna kulak tıkayıp, “günceldir” diye tutturmayı,“komün” diye tutturmayla tamamlamak,”komün” ütopyasına Marxist formüller uydurmaya çalışmak pek manidardır!

Oysa biz, devrimci işçi sınıfının partisinin, eylemin görev ve biçimlerini belirlemek için, canlı yaşamın içerdiği objektif koşulları eksiksiz saptamak yerine, canlı yaşamın üzerindeki nesnel olguları bu ezberlenmiş formüllere uydurmaya çalışmanın eşyanın tabiatına aykırı olduğunu bildiğini biliyoruz; nesnel yaşamın üzerindeki olguları dikkate almamak, yok saymak, canlı gerçekliğin özelliklerini derinlemesine tahlil etmemek, bunun yerine ezberlenmiş formülleri düşüncesizce tekrarlamak, devrimci işçi sınıfı partisine uzak bir yaklaşımdır!
Devrimci işçi sınıfı partisine uzak olan, komünistlere de uzaktır! Öyleyse, şu Öcalan sayesinde ün kazanan “demokratik komün” ütopyasının ezbere ortaya atılan ve bu günün canlı gerçekliği ile doku uyuşmazlığı taşıdığının kabul edilmesi, komünistler için zor olmasa gerektir!
Kaldı ki, bu günkü tarihsel koşulların,” komün” formülünü gerçeklik aşamasına getirmediğini, onu somutlaştırmadığını, ete kemiğe büründürmediğini hepimiz gibi, Öcalan da biliyor ve saklamıyor!
Diğer yandan Öcalan’ın ve PKK dâhil, “KÖH”ün bütün siyasi yapılanmalarının, söylemlerinden, eylemlerinden, belgilerinden ve belgelerinden anlaşıldığı üzere, eylem biçimlerinin,“komün” ütopyasını ete kemiğe büründürecek bir çizgide yürümediği de ortadadır; hatta “komün” ün, upuzak bir hedef olduğu apaçık deklare edilmektedir!

Daha çok, uyduruk bir ulusal-kültürel özerklik rengine uygun taleplerin, anayasal yol ile yukardan yasalarla gerçekleştirilmesine yönelik, ezen ulusun egemen sınıfının, emperyalizm ile bütünleşik, kendi emperyal emelleri doğrultusundaki politikaları ile denklik içindeki politikaları içeren bir eylem biçimi söz konusudur!

Bunu, bir yanıyla muğlâklık, diğer yanıyla da gerçek politik eylem biçiminin üzerinin örtülmesi olarak görebiliriz ama bizi hangi somut hedefe yönelik bir eylem programına sahip olunduğu konusunda aydınlatmaktan uzak olduğu ve ABD emperyalizminin kırk yıldır güttüğü ve ısıtıp-ısıtıp epey bir pişirdiği “Büyük Kürdistan” politikasına yakın olduğu daha açıklıkla görülmektedir!

Bu, kimin kimlerin ellerini ovuşturduğuna, heyecanını gizleyemediğine bakılırsa net olarak görülecektir ki, biz görebiliyorsak, herkes görebilir ama o herkesin, körü ve sağırı oynadığını da yine biz görüyoruz!
Bugünün gerçekliği mi? Ya da ne yapmalı mı? Sen bunu gene sorarsın ama bunun cevaplarını nerdeyse her mektubumda bulabilirsin; ama biz biraz senin cevaplarını öğrenme ihtiyacı duyuyoruz ne de olsa biz partisiz, yan, örgütsüzüz, sen partili, yani örgütlüsün, öyleyse, senin gözünden kaçanı partin yakalar ve yakaladığından elbette sana da düşer ve sen de bizi enine boyuna aydınlatırsın öyle değil mi?
Akseymen kardeşim, kelime oyunları ile bir yere varılamaz, böyle ancak ve ancak varılması gereken yere ulaşmak için gereken yollar daraltılır, hedefler bulanıklaştırılır. Dolaysıyla bir tarihsel yapıttan bu gün için dersler çıkartmak istiyorsak, bunun senin yaklaşımınla olmayacağını işaret etmeyi borç biliyorum.

Manifesto’nun “son söz” olmadığı anlamında, ”güncel” olmadığını hatta yazıldıktan az bir zaman sonra bile güncellenmesi gereken ve bu gerekliliğin anlaşıldığı bir yapıt olduğunu vurguluyorum; bunu, Marxizm-Leninizm’in, marxist bir bakış ve yöntemle güncellenmesi ve güncelleyenlerin bakışlarının süzgeçten geçirilip doğrulanması ve/veya eksiklerinin ortaya konulması şeklinde formüle ediyorum!
Dahası bugün pratik, teorinin önüne geçmişken, yaşamın gerçekleri boylu boyunca önümüzde iken, bu gerçeklerle ilgilenmeyip, ya eskinin bayatlamış ve çoğu eskiden de yanlış olan formüllerini ısıtmakla meşgul olunurken, ya da bu gerçeklerin üstünü örten teorilerle meşgul olurken, işçi sınıfının her geçen gün daha fazla edilgenleştirilmesine göz yumup, üstüne üstlük bunun günahını işçi sınıfının üzerine atıp, bir de onu mahkûm etmenin yanlış olduğunu ve aslolanın işçi sınıfını bu edilgenlikten kurtarmak olduğunu ve bu anlamda, pratiğin gerisinde kalan teorinin de oradan kurtarılması gerektiğini dar kafaları genişletmeye yönelik olarak vurguluyorum!
Darlıklarına aşkla bağlı olanların ise bu vurgunun ilk darbesi ile kendine geleceklerini katiyen düşünmüyorum!
Ve bu nedenle onca zamandır insanların kafasına NİETSZCHE' lerin, KUNDERA’ların, MEVLANA’ların kakılmasını hatırlatıyorum!
İşçi sınıfının ve hatta “sol”un topyekûn edilgenleştirilmesinde bu kakılmanın rolünün büyük olduğunu kör gözlere sokmaya çalışıyorum! Ve en sonu, Öcalan’ın “Demokratik İslam Konferansı” ile neyi kaktığını da ortaya koymuştum, hatırlatıyorum!
İşte, “güncel” değildir ve pek çok haberi bugüne uymamaktadır derken, bunu anlatıyorum ve dahi Manifesto’yu “güncel”, dolayısıyla yeni söz gerektirmeyen bir son söz olarak görülmesinin yanlış olduğunu ortaya koyuyorum!
Sen ise nerede ise beni, Manifesto düşmanı olmasam da, Manifesto’nun önemini, en azından tarihselliğini yadsıyan biri olarak resmediyorsun; biraz daha sıkılmazlık yapsan bu noktaya geleceksin demek istiyorum!
"Bütün ülkelerin işçileri, birleşiniz!" diyordu Manifesto ve 1848 devrimleri henüz patlak vermemişti bunu söylerken ve bu sözler, dünyaya duyurulduğunda, buna çok az bir sesle karşılık verilmişti.
Ama bu tarihten 15 yıl sonra, “28 Eylül 1864'te Batı Avrupa ülkelerinin çoğunun proleterleri, şanlı anılara sahip Uluslararası İşçi Birliğini kurmak üzere birleştiler.”
Ve Engels, Bu “Entemasyonalin kendisinin ancak dokuz yıl yaşadığı doğrudur. Ama onun yarattığı bütün ülkelerin proleterlerinin ölümsüz birliğinin hâlâ yaşamakta olduğunun ve her zamankinden daha güçlü yaşamakta olduğunun en iyi tanıtı günümüzdür “ derken tarih 1890 yılını gösteriyordu.
Engels, 1 Mayıs 1890'da, İkinci Enternasyonalin Paris Kongresi (Haziran 1889) kararı uyarınca bazı Avrupa ve Amerika ülkelerinde düzenlenen yığınsal gösterilerin, grevlerin ve toplantıların yapıldığı gün Manifesto’ya yazdığı önsözde, “Çünkü şu satırları yazmakta olduğum bugün, yani 1 Mayıs'ta İşçilerin Kongre tarafından saptanmış olan 8 saatlik işgünü istemini ve öteki bazı istemleri öne sürmüş oldukları bir günde” diyordu ki, bugünden sonra, bütün ülkelerin işçileri 1 Mayısı her yıl proletaryanın uluslararası dayanışma günü olarak kutlaya geldiklerini hepimizin bildiğini hatırlatarak, Engels’ten aktarmaya devam ediyorum:
“Avrupa ve Amerika proletaryası, ilk kez seferber edilmiş olan, tek bir ordu olarak, tek bir bayrak altında, tek bir ivedi amaç için yani 1866'da Enternasyonalin Cenevre Kongresi ve gene 1889'da Paris İşçi Kongresi tarafından ilân edildiği gibi, sekiz saatlik normal işgününün yasalaşması için, seferber edilmiş olan savaş kuvvetlerini gözden geçiriyor. Ve bugünkü görkemli gösteri, bütün ülkelerin kapitalistlerine ve toprak beylerine, bütün ülkelerin işçilerinin bugün gerçekten de birleşmiş oldukları gerçeğini gösterecektir.”
Ancak Birinci Dünya Savaşı’na girerken ve bu savaşta İkinci Enternasyonal’in İşçi önderleri ve işçi sınıfının, az sayıda bir örnek grup hariç büyük çoğunluğu, işçilerin birliği yerine ulusun birliği yönünde hareket etmişlerdi; üretim süreçlerinden doğan bağın yerine, ulus bağına bağlı kalarak birbirleriyle savaştılar; bu, düşünülmesi gereken bir sonuçken, düşünülmediği gibi, bunda işçi sınıfına düşecek günah abartılmış, İkinci Enternasyonalin liderlerine düşen günaha empati ile yaklaşılmıştır.
Bu gün ise, tarihin bu öğretici cilvesini düşünmekten uzak duranlar, işçi sınıfının birliğinden çok, ezilen halkların birliğini ön plana çıkarmaktadırlar! Elbette bu birliğin gerekliliğini yadsımıyorum ama bu birlik düşüncesi ile örnek olsun, ağasıyla, marabasıyla, burjuvazisi ile proletaryası ile aşiret reisi ile yoksul köylüsü, ama ille de şeyhi ile ümmisi ile “Kürtlerin birliği” biçimine bürünerek, işçilerin birliği olgusunun üzeri örtülmeye çalışılmaktadır!
Üstelik egemen sınıflarla bin bir bağ kurmuş ve bu bağı kuvvetlendirmek için girmeyecekleri kötülük olmayan Kürt ağa, bey, şeyh takımı ve Kürt burjuvazisinin, Türk halkı ile de Kürt halkı ile de birliğinden bir halt çıkmayacağı apaçık ortadadır. Ben bunu söylüyorum! Sen ise benim bu dediklerimle söz düellosuna girerken, Marxizm-Leninizm’i reddedenlerin, Marxizm - Leninizm’e cepheden saldırılarının ifadesi olan sözlerine “onların görüşleridir, onları bağlar” diyorsun
AKSEYMEN birader, BORGA’nın görüşleri yanlış ise ve bu yanlışı hepimize dayatıyorsa ve de bunun karşısında sessiz kalınıyorsa bu, hepimizi bağlar ki bunun pratik çözümü BORGA’ nın görüşlerini çürütmekten geçer; çürütebilmek için ise, Marxizm-Leninizm ile donanmış olmak gerekir; değilse, sonuç senin dediğin gibi olur; yani “bu görüşler BORGA’yı bağlar” denilir ve bu görüşlerin yanlış olduğu konusunda bir çift laf söylemek bile, “lafı gediğine yerleştirmek” olarak kabul edilir!
Bu düpedüz bir kaçıştır!
Fikret Uzun
16 Temmuz 2014

11 Temmuz 2014 Cuma

BUGÜNÜN KUTSAL AİLESİNE KARŞI AMANSIZ BİR POLEMİĞİ GÖZE ALAMAYANLAR MARXİZMİN PENCERESİNİ GENİŞLETEMEZLER


BUGÜNÜN KUTSAL AİLESİNE KARŞI AMANSIZ BİR POLEMİĞİ GÖZE ALAMAYANLAR MARXİZMİN PENCERESİNİ GENİŞLETEMEZLER VE HATTA MARXİZMİN BAYAĞILAŞTIRILMASININ ÖNÜNE DE GEÇEMEZLER
“Eğer proletarya zaferi kazanırsa, bu hiç de toplumun mutlak yanı durumuna geldiği anlamını taşımaz, çünkü o, bu zaferi ancak hem kendi kendini hem de kendi karşıtını kaldırarak kazanabilir. Öyleyse, onu içeren karşıtı olan özel mülkiyet kadar, proletarya da ortadan kalkmıştır.
Eğer sosyalist yazarlar proletaryaya bu tarihsel rolü veriyorlarsa, bu, hiç de, eleştirel eleştirinin inanır göründüğü gibi, onların, proleterleri tanrılar olarak gördükleri için değildir. Daha çok, bunun tersi doğrudur. Sonuna değin gelişmiş proletaryada tüm insanlığın, hatta insanlık görünüşünün soyutlaması, pratik olarak tümlenmiş bulunur; güncel toplumun tüm yaşam koşulları, en insan dışı yanlarıyla, proletaryanın yaşam koşullarında yoğunlaşmış bulunurlar.

Proletaryada insan, gerçekte kendi kendini yitirmiş, ama aynı zamanda bu yitirmenin teorik bilincini de kazanmıştır; üstelik artık ne sakınabileceği ne de allayıp pullayabileceği sefalet, kendini ona önüne geçilemez biçimde zorla kabul ettiren sefalet - zorunluluğun pratik dışavurumu- , onu böylesine bir insan dışılığa karşı doğrudan başkaldırmaya zorlar; bu nedenle, proletarya, kendi kendini kurtarabilir ve zorunlu olarak kurtaracaktır da.

Nedir ki, o,kendi öz yaşam koşullarını kaldırmadan kendi kendini kurtaramaz. Güncel toplumun kendi öz durumunun özetlediği tüm insan dışı yaşam koşullarını kaldırmadan da kendi öz yaşam koşullarını kaldıramaz.
Söz konusu olan, şu ya da bu proleterin, ya da hatta tüm proletaryanın bir an için hangi ereği tasarladığını bilmek değildir. Söz konusu olan, proletaryanın ne olduğunu ve bu varlık uyarınca tarihsel olarak neyi yapma zorunda kalacağını bilmektir. Onun ereği ve tarihsel etkinliği, güncel burjuva toplumun tüm örgütlenmesinde olduğu gibi, kendi öz durumunda da, elle tutulur ve bozulmaz bir biçimde çizilmiş bulunmaktadır.” (K.Marx-F.Engels- Eleştirel Eleştirinin Eleştirisi)
Değerli tartışmacılar,
Neden sus pus oldunuz, konuyu da, tartışmayı da siz açmadınız mı ve hepiniz gibi ben de düşüncelerimi söyleyerek katkıda bulunmuş olmuyor muyum?
Yanlışsam neden yüzüme vurmuyorsunuz? Doğru isem, neden sizin dediklerinize pek uymuyorum?
Turgut arkadaş ne güzel ve pek yerinde vurgu yapmış; “yiğidi öldürün ama hakkını verin!” diyor ki şüphesiz kastettiği Marx’tır; ancak Marx’ın izleyicileri de aynı durumda değil mi?
Ama siz, zaman zaman sessizlikle boğma girişiminde bulunsanız da, ne Marx’ı ve ne de izleyenlerini, ne öldürebiliyorsunuz, ne de haklarını vermek içinizden geliyor!
Öyleyse açtığınız her konuda, tartışmayı netleştirerek sonuca götürmek için değil, yine Turgut arkadaşın dikkat çektiği gibi, “gargaraya getirmek” için, açtığınız veya açıldıktan sonra katılmaktan kurtulamadığınız her konuyu ağzınızda biraz çalkalayıp, tükürmek için çabaladığınızı mı düşünmeliyiz?
Bakınız, BORGA, “Tartışma böyle başlar sonra da bunu kastetmedik muhabbetine geçiş yapılır.” Diyor! Doğru mu değil mi? Kimseden, yani Ulak ve Turgut’dan başka kimseden, hatta konuyu fetiş bir şekilde orta yere asan Akseymen kardeşimizden de çıt çıkmıyor!
Çıkmazsa, geriye, BORGA’nın bu konularda “epey yazıp çizmiş olduğu” ve “daha fazla yazıp çizmesine gerek kalmamış olduğu” sonucu kalıyor ki bunun BORGA’nın dayatması olduğu aşikârdır!
Öyleyse “herkes BORGA’yı can kulağı ile dinlesin, anlamasalar da dinledikleri kulaklarının bir köşesinde kalsın ve otursunlar oturdukları yerde”, öyle mi?
Diğer yandan, BORGA haklıdır; son tahlilde, tartışma bu sus pus noktada kilitlenince, Komünist Parti Manifestosu’nun (Manifesto of the Communist Party) içeriğini gargaraya getirme girişiminin mevcudiyeti daha çok öne çıkıyor ki BORGA da buna, bu “gargaraya getirme” ameliyesine, “itiraz etmek gerekiyor.” diyor!
Çok haklıdır ama benim ve elbette Turgut’un da buna itirazı vardır; fakat itirazlarımız BORGA’nınkilerden çok farklıdır; daha doğrusu BORGA’nın ki bambaşka bir itirazdır! Müzmin bir düşmanlıkla beslenmiş olan bir itirazı içermektedir!
BORGA’nın kendi ifşaatıdır ki, BORGA kardeşimiz, marxist de değildir, Marxizm’e karşı sempatisi de empatisi de yoktur!
Öyleyse, Marxizmi veya Marx’ın düşüncesini düzeltmek, neden üzerine vazife oluyor?
Çünkü her çatlaktan, Marxizm düşmanlığını sokmak için önüne çıkan fırsatları değerlendiriyor!
Ne diyor?
* Manifestoya göre, BAĞIMSIZLIK yani yerel davranış iyi mi kötü mü? * Manifestoya göre kozmopolitizm iktisadi köklere dayanan bir devrimdir. Sizlere göre de öyle mi?
Önüne gelen fırsatla coşmuş, yerinde duramıyor ve ilave yapıyor;
* Asalak sınıflar olmadan bizler koyun sürüsünden öteye geçemez miyiz? BORGA, Manifesto’nun imbiğinden bunları damıtmış!
Doğru mu-değil mi? Buna cevap vermek, öncelikle fetiş bir yaklaşımla “Bu satırlardan daha edebi ve daha derin bir metne rastlamadım.” diyen ve bu başlıkla, ilgili satırları tartışmacıların dikkatlerine sunan AKSEYMEN kardeşimize düşmez mi?
Ve üstüne üstlük, gerçi tekrar sayılır ama çok daha başka telden çalan Ulak da tartışmaya dâhil oluyor, bir konsensüs mü var ki, Ulak’ın her daim bulunan “yanlış”ları yüzüne vurulmamaktadır? Hatta hayret ki, “gene uzun yazmışsın ama konuya deymemişsin “ bile denmemiştir!
Böyle tartışma olur mu Akseymen arkadaş? Sen demiyor mu idin, daha yeni bir ayını doldurmuş olan bir tartışma ile dikkatlerimizi çektiğin “Eleştirel eleştiri” başlıklı mektubunda, “Günümüzde en moda olan şey, Marx, Lenin veya da Stalin yoldaşlar(a yöneltilen) eleştirilerdir; ülkemizde bir de buna özellikle TKP’nin 73 atılımını gerçekleştirmiş olan İ. Bilen’e yöneltilen eleştiriler eklenir.”

Ve eklemiyor mu idin,”Bu eleştirel eleştiriciler, kendi doğrularının doğruluklarından da, objektif olduklarından da o kadar eminler ki başkalarının doğrularını kabullenmeleri mümkün bile değil.” diye?
Dahası var, gerçi senin vurgun, “Yeni Tipte Leninci Parti” yedir ama bu bir şeyi değiştirmez,“Bizim kafamız bu arkadaşlar kadar çalışmıyor tabi ki, bu arkadaşlarımız süper zekâ biz geri zekâlıyız. Lanet olsun ki işte bizim bu yoksulluktan, bu sefaletten, bu rezillikten, kurtulmak ve her türlü sömürüyü yok etmek, insanca yaşamak gibi zorunlu bir derdimiz var. Bu yüzden bunu başarabilmemiz için de her şeyi öğrenmek gibi de bir zorunluluk ortaya çıkıyor.” demiyor muydun?
Öğrenmek için ne yapıyorsun bilmiyorum ama işte al sana o “bizim kafamızdan daha çok çalışan” süper zekâlı arkadaşımız, her konuda ve her tartışmada ama daha çok Marxizm-Leninizm konusunda, bütün bilgiçliği ile karşımızda ve şimdi hepimize, Marxizmin kurucularının, henüz 1848 devrimleri bile gerçekleşmemişken ama herhalde tarihsel koşulların gerektirdiğini düşündükleri için ki muhtemelen, sosyalizm adına bilinen sistemlerin, Owenist, Fourierist vb.ütopyacı sosyalizmlerin, artık giderek ölmekte olan tarikatlara inmiş olduğu ve ayrıca, sermaye ve kar’a hiç zarar vermeden kurulması planlanan sosyalizm reçetelerinin de yaygınlaşmış olduğu bir zamanda yazmış oldukları “Komünist Parti Manifestosu” nu ve daha çok da bu Manifesto’daki aksaklık ve gedikleri öğretmeye ya da yüzümüze vurmaya çalışıyor!
Hem de bize(daha doğrusu önce sana sonra bize) veriyor talkın’ı kendi yutuyor salkım’ı! Yani “başını sonunu bilmeden okuma” diyor fakat kendisi başından da sonundan özerk lakırdılarla önüne düşen fırsatı en tam ifadesiyle kullanmaya çalışıyor!
Sen zaten, Marx ve Engels’in birlikte yaptıkları ilk çalışma olan “Eleştirel eleştiricilerin-Yani Bruno Bauer ve hempalarının- idealist görüşleri” ne gönderme yaparak açtığın tartışma ile en baştan, bu“ Kutsal Aile”nin, ideolojik düzeyde kurgusal felsefenin ağırlık kazanması, siyasal düzeyde de gericiliğin desteklenmesi gibi, hiç değilse, öznel erekleri bakımından aykırı sonuçlar veren “eleştirel eleştiri” lerine karşı gerçekten amansız bir polemik yapmayı başa koymuş olmuyor mu idin?
Bu Kutsal Aile’nin yüzüne,“Komünizmin, yaratılması gereken bir durum ya da gerçekliğin kendini ona uydurması gereken bir ülkü” olmadığı gerçeğini vurmak istemiyor mu idin?
Hatta bununla da kalmayıp, “Her kim Stalin’e ve İ. Bilen’e kısacası her kim komünistlere küfrediyorsa o işçi sınıfı komünisti değildir. Bizim içinde bulunacağımız siyasal örgütte de yerleri olamaz. Ben de onların bulunduğu siyasal örgütün içinde yer almam.” Demiyor mu idin?
Öyleyse, hadi son dediğini görmezden gelelim, çünkü boğazına kadar ve hem de içinde bulunduğun, pardon sempatizanı olduğun, örgütün ile birlikte o mahkûm ettiklerinin bulunduğu örgüt içindesiniz, ayrıca bu günlerde sık sık İşçinin Sesi’nden esen rüzgârları taşıdığın da gözden kaçmıyor, ama işte fırsat, vur be kardeşim, vur yüzlerine ki, bu fırsatı, günümüzün “kutsal ailesi” olmakta direnenlere bırakma, bırakma ki bu fırsatı kullanıp, gerçekliğin üzerinde tepinip durmasınlar ve sen de gerçekten neyin içinde olduğunu bize göster!
Ama nerdeee… Sen kutsal aileyi başka yerde aradığın sürece veya soyut “kutsal aile”ye veryansın ederken, somut olanının etrafından dolaştığın müddetçe, ya da daha doğru ifadeyle gerçekte boğazına kadar bu somut “kutsal aile” ile birlikte olduğun sürece hiç inandırıcı olamazsın!
Bu vesile ile hatırlamalısın ki, Engels ve Marx,“Kutsal Aile” ye birlikte yazdıkları önsözlerinde, “Gerçek insancılığın, Almanya’da, gerçek bireysel insan yerine,‘ kendinin bilinci ’ ya da ‘tin’ i koyan ve İncil yazarları (Evangelistler) ile birlikte: ‘Her şeye can veren tindir, ten hiçbir işe yaramaz’ diye öğreten tinselcilik (spiritüalizm) ya da kurgucu idealizmden (spekulatif idealizm) daha tehlikeli bir düşmanı yoktur.” derler ve bu çalışmanın ereğinin, en yüksek derecesine ulaşmış Alman kurgusunun ahmaklığını ve soytarılıklarını göstermeye yönelik olduğunu yani, yığınları aydınlatmaya yönelik olduğunu vurgularlar.
Engels ise, Birinci bölümün başında, “ Eleştirel eleştirinin, “sosyalist olduğunu ve ‘yoksulluk üzerine yazılar’dan söz ettiğini ve kendini tanrı ile bir tutmayı dolandırıcılık saymadığını ama kendine yabancılaştığı için, ciltçi ustası biçimine bürünerek ahmaklığa kadar alçaldığını… ” yazar ki bu sözlerin, eminim bu günün “kutsal aile”sini de tanımlayan sözler olduğunu sen bile kabul etmeye çekinmektesindir ama “ELEŞTİREL ELEŞTİRİ” başlığında hepimize talkım vermeyi ihmal etmemişsin!
Ve hatta belki de, bu kutsal aile’nin görüşlerinin kendilerini bağladığını, seni bağlamadığını söylemeye bile, daha önce yaptığın gibi, yine cür’et edebilirsin!
Bu arada başka bir başlıkta ,“Tartışmalarda üslup ve Yöntem”, başlığında, salkımı kendin götürürken, talkımı bize yutturduğun da gözümüzden kaçmamıştı; sen her halde bu konuda fazla uzmansın ki en son HDP üzerine süren tartışmanın son mektubu olan mektubuma da buna benzer lakırdılar etmiştin!
“Mesela” diyordun ve “sana göre çok ilginç” olduğunu belirterek devam ediyordun ve şöyle anlatıyordun ; “ yıllardan sonra ilk defa, bir arkadaşımla bir gün bir araya gelip sohbet etme olanağını bulacaktık ki, söylediği bir söz tüm konuşma ve kendisiyle sohbet etme isteğimi bir anda sıfıra indirdi. ‘Ya Arkadaşım iyisin hoşsun da sen çok konuşuyorsun’ dedi” diyordun.
Ve şunu eklemeyi de ihmal etmiyordun:
“Arkadaşın bu önyargısının da o anda değil daha önce başkaları ile tartışmalarımdan ve söylemlerimden rahatsızlık duyan kesimlerin söylemlerinden etkilendiği açık bir şeydi. “
Pek güzel! Ve son mektubuma “Keşke biraz daha sık ve ''kısa'' yazsa… Ama O, bu şekilde Ulak oluyor...” sözlerinle karşılık vererek beni gülümsetiyordun! Bir adım öncesinde ise, daha çok gülümsemiştim ki, …iyidir, hoştur, forumumuzda bir renktir ve yazdıklarından yararlanırım da ama ah bir de “orta yolcu” olmasa, “geriden bakıp herkesi eleştirmese” diyordun ya, ne de güzel birbirini hem çelen ve hem de bir birine pek benzeyen lakırdılar etmiş oluyorsun!
Dediklerinin hepsini alt alta koyduğumuzda, aralarındaki çelişkiler ve yılan eğrisi misli kıvrımlarla birbirlerine bağlanmaları bir yana, şu sonuç ki kendi tespitin olması bakımından ilginçtir, kendiliğinden ortaya çıkıyor; yani, ” söylemlerimden rahatsızlık duyan kesimlerin söylemlerinden etkilendiğin açıkça belli oluyor.”
Ve şimdi de seni duyabiliyorum; bu dediklerimi okurken, şöyle mırıldanıyorsun, “konumuzla ne alakası var?”
Konumuzla çok alakalı olmakla birlikte, asıl olarak bu hatırlattıklarım, tarihin sayfalarına kaydedilmek üzere ve tam da ilgili konuların üzerine aklıma geldiği için dile getirdiklerimdir!
Ama sen çekinme, gene diyeceğin varsa, demekten geri durma ve emin ol onlar da tarihe not olmakla notlarımın daha iyi anlaşılması açısından bir katkı olacaklardır!
AKSEYMEN kardeşim, eğer Marxizm'e, hâlâ BORGA’nın da kapsama alanında devindiği, şu tam bir “kutsal aile” görünümü veren sahte sol gömleklilerin ve ahmaklıkta sınır tanımayan izleyicilerinin ve de eskinin eksikli ve bir o kadar daha vurgun yiyerek marxizmden epey bir uzaklaşmış olan tarihimizin yüz karası zat-ı muhteremlerinin penceresinden bakacaksak, vay halimize!
Ayrıca, ince ya da kaba ama bir o kadar da cahilane saldırıları ile Marxizm-Leninizm’ e hücum etmeleri karşısında sus-pus olmayı seçiyorsak gene vay halimize!
Bunlar çoktan, Marxizme hiç girmemiş olmaları bir yana, yükselen bir dalga olarak bir süreliğine kanatlarına binmiş oldukları Marxizmden uzaklaşmış ve bu uzaklaşmanın ardından, bulundukları yerlerde insanları Marxizmden uzaklaştırmak için her türlü sahtekârlığı hüner niyetine uygulamış ve şimdi Marxizmin yine yeniden yükselmesi ile birlikte, "bu yükselişin tepesine nasıl bineriz de, nasıl gene eskisi gibi çok uzak köşelere yöneltiriz veya önünü nasıl keseriz"in hesabını yaparak harekete geçmiş olan ve hiçbir zaman Marxist olamamış ve olmayı da istememiş olan yaratıklardır.
Bunlar hâlâ darbeciliği bir siyasal akım, darbecilerin de yargılanınca, zindana atılınca kökünün kazınacağını sanan ve tümüyle egemen sınıfın penceresinden bakan ve biraz akıl taşıyanların aklını bozmak üzere, o pencerenin dar ufkuna hapsetmeye çalışan sahte sol gömlekli azap zebanileridir.
Şimdi dillerinden düşürmüyorlar, düşürenler, yeniden vaaz vermek için alıp ağızlarına tepiyor; duyduğumuza göre,“Dünyayı değiştirecek fikirler “ taşıyorlarmış, öyle mi?
Ne oldu da bu fikirler akıllarına geldi acaba? Daha açıkçası, dünyayı kimin adına değiştirmeye soyunmuşlar ve o dünyayı değiştirecek fikirler kime ait “öğretilmiş fikirler”dir acaba?
Onlarca yıldır devlet kapısına kapılanmış,12 Eylül rejimini "demokrasi" diye yutturan; son on yıldır AKP nin kuyrukçuluğunu, hem de AKP ye rağmen yapanlar, yaptıranlar, Türkiye’nin emek sürecinin yükselttiği bütün çelişkilerin üzerini örtmek için türlü – çeşit, yalan - yanlış laboratuar teorileri üreten bu yaratıklar, etrafta "KANDIRILDIK" edebiyatı ile günah çıkartarak yeniden insanları kandırmanın kapılarını açmak için anahtar arıyorlar demek ki.
Çünkü bunlar, yükselen dalgalara binmeye alışkın zevattır ve dalga düşünce, dalga değiştirmeyi pek bir severler ve becerirler, şimdi de yükselen dalgaya bu nedenle binmek istemektedirler.
Şimdi dün peygamber saydıkları, bu gün ise sünepe tabir ettikleri işçi sınıfından uzaklaşıp, daha uygun ifadesiyle sırtından inip, resmi politikaların da gözdesi olan “Kürt”ün,” Kürtlük”ün yanına dükkân açmak, ya da daha uygun ifadeyle sırtına binmek pek bir geçer akçe olmuştur!
Ve işte asıl fikirleri budur ve dünyayı değiştirmenin anahtarı da “Kürt” ya da “Kürt sorunu” ve tabii “Kürt çözümü” olmaktadır!
Epeydir yükselen dalga “Kürt” dalgası idi ve inmemek için bir birleri ile yarış halinde idiler; hâlâ üzerindedirler ve şimdi olası bir irtifa kaybını tolere etmek için yükseltilen “Öcalan” dalgasına binmeyi temel politika yaptılar; şimdi Öcalan, herkesin ve hepsinin “Önder”idir; emin olunmalı ki, ola ki Kemalizm yeniden yükselen dalga olsa, yine üzerine binmek için bir birlerini yerler!
Çünkü yükselen dalgalara ya egemen sınıfların egemen dalgası olduğu için ya da egemen sınıfların söndürmeyi emrettiği dalga olduğu için binmeyi maharet ama daha çok, geçer akçe saymaktadırlar.
Ama o taşıdıkları ki laboratuar teorilerini içerdiğini biliyoruz,"öğretilmiş bakışları" ile insanları yeniden zehirlemeleri eskisi gibi kolay olmayacaktır.
Onları ve onlar gibi tarihin tozlu raflarında bile yer bulamayacak olan bu tekellerin benimseticisi, tekellerin ideolojik tetikçisi kişileri hâlâ solda ve Marxist sayanların ve bu sahtekârlardan medet umanların ise silkelenip, akıllarının kendilerine ait olup olmadığını tartmaları gerekmektedir.
Şimdi akıl taşıyanların tarihsel görevi, bu kişileri sosyalizm alanlarından, Marxizm alanlarından defedip, bu alanları temizlemeleri, saflaştırmaları ve her türlü ve “Marxizm” diye yutturulan zararlı fikirlerden arındırarak bu alanları genişletmenin formülünü ortaya koymaları gerekmektedir.
Bunlardan artık, hiçbir halt olmaz, bunlar, yıllardır bozmaya çalıştıkları veya ilerlemesini, yükselmesini, genişlemesini engellemek için her çabayı gösterdikleri bu alanları bozamadıklarını, Marxizmi tekellerin istediği kıvama sokamadıklarını anlamış olmanın telaşı ile tekellerin kestiği havuçları yine yeniden elde etmenin gayreti ile hareket etmektedirler.
Bu apaçık ortadadır. Onlarla Marxizmi aynı alanda ve onları Marxizm içinde sayarak tartışmak, “farklı fikirlerin zenginliği” tuzağına düşmekten başka bir sonuç getirmez.
Oysa kitleler, özellikle hafızası geriletilmiş işçi sınıfı, bulanıklıktan kurtulmak istiyor,önünde net hedefler ve teoriler görmek istiyor Bu sahtekârlar,bulanıklığın ta kendisidir, farklılıklarından çıkacak zenginlik, kitleleri tekellerin kuyruğuna takmanın zenginliğidir ve elbette kendilerine düşen havuç zenginliğidir.
Öyleyse ve ille de onlarla Marxizm mi tartışılacak, bu bir ideolojik mücadele zemininde ve en sert olanından bir tartışma ile yani sosyalizm alanlarının genişlemesi için üzerlerine düşen sorumluluğu yerine getirenlerin, önlerine çıkanlarla kavga etmesi misli olmalıdır. Yani bu sahtekârları, Marxizme ve sosyalizm mücadelesine kazanmak için değil.
Onlar devrim kapısından çoktan kaçmışlar ve taşıdıkları "öğretilmiş bakış" tam da bunun içindir, yani devrim kapısından kaçırmak veya devrim kapısına dayananlara bütün kapıları kapatmak ama sadece tekellerin değirmenine açılan kapıları açık tutmak içindir.
Öyleyse şöyle formüle edelim, dünyayı değiştirmek için dünyanın ihtiyacı olan teoriyi mi bulmak veya yaratmak istiyoruz? Ve bunun için Marxizme mi başvuruyoruz? O zaman ve öncelikle şunu unutmayalım, tekellere kin duymadan ve tekelleri ve onların düzenlerini benimsetmeye çalışanlara tiksinti duymadan bu teori zor bulunur, başvurulacak olan Marxizm ise ancak ve ancak tekellerin ihtiyacı olan "Marxizm" olur ki bunun Marxizm ile ilgisi olmayacağı açıktır.
İkincisi, bu minvalde hassasiyet gösterenlerin şu gerçekliği hatırlaması gerekir; Marxizmin temellerinin, üstelik sosyalizmin sadece bir coğrafyada yıkılmış olmasına karşın ve bu sahtekârlar sosyalizmin ve dolayısıyla Marxizmin teorik olarak da yıkıldığını, eskide kaldığını, sosyalizmin artık burjuvazinin de malı olduğunu ve işçi sınıfının devrimci rolünün tarihe karıştığını, devrimci rolün teknolojiye geçtiğini vaaz edip durmalarına rağmen, sapasağlam ayakta durduğunun, artık pratik olarak da kanıtlanmış olduğunu hatırlamak son derece önemlidir ve bu sahtekârlar, hâlâ bu bakışın, yani sosyalizmin ve Marxizmin teorik olarak yıkıldığını savlayan bakışın penceresinde otlamaktadırlar ve döndüklerini söyledikleri Marxizm’e, bu bakıştan başka bir bakışı içermeye çalışmayacakları apaçık ortadadır.
Bu temellere gelince, öncelikle Marx'ın teorik olarak 150 yıl önce ortaya koyduğu sosyalizmin işçi sınıfının düzeni olduğu gerçeği pratik olarak kanıtlanmıştır; ikincisi, tarihin ilerlemesinin lokomotifinin hâlâ sınıf mücadelesi olmaya devam ettiği apaçık görülmektedir ve üçüncüsü, emek sürecinin belirleyiciliğinin hâlâ devam ediyor olmasının kanıtlanmış olmasıdır.
Bu temellerin neden sapasağlam ayakta durduğunun göstergesi olan işaretleri bulmakta zorlananların etraflarına iyi bakmaları gerekmektedir, bu işaretleri bulmakta zorlanmayacaklarına inanıyorum; hele ki, son geçirilen yasa ile işçiler büsbütün sendikasız bırakılmışken... Ve bu işaretlere bakarken aynı zamanda, bugün bu temeller sapasağlam dururken, Türkiye’nin işçi sınıfının, emekçi halklarının bitkisel hayatta imiş gibi bir fotoğraf vermesinin nedenlerini ve müsebbiplerini de düşünmelerini öneriyorum.
Bu akıl dinamikleri kurulmadan, değil dünyayı değiştirmek, bu gün Türkiye’deki durumu, 12 Eylül darbesinin bir gün öncesine bile döndürmek mümkün değildir.
Kimsenin işçi sınıfına bu kadar yüklenmeye hakkı yoktur; sorun işçi sınıfının sadece 15-16 Haziran geleneği olmasında değil, sorun bu güne kadar ve özellikle 15-16 Hazirandan itibaren, işçi sınıfının varlığının su yüzüne çıkması ile daha doğrusu "yok" denilen işçi sınıfının “varım!” diye yumruğunu vurmasından itibaren, onun hafızasını yok etmek üzere bizzat onun içindeki sahtekârların ki, şimdi hepsi sahtekârlıklarının tam simetriğindedirler ki, bu da aynı tür bir sahtekârlıktır, önce işçileri kurtarıcı, bir “mesih” misli yapmaları, putlaştırmaları, tanrılaştırmaları ve yüce kurtarıcımız yapmaları ve sonunda ise bu putu kırmaları, tarihe gömmeleri, devrimcilik misyonlarını ellerinden alıp, bu misyonu teknolojiye vermeleri ve velhasıl işçileri kurda kuşa yem etmek için, bütün işçi sınıfı ile bağlı dinamikleri (adında “komünist” yazan örgütler de dâhildir) tekellere peşkeş çekmeleri ve bütün suçu tekellerin üzerinden veya başka ifade ile egemen sınıfın üzerinden alıp, tek dişi dahi kalmamış olan Kemalizme yüklemeleri, işçileri tekellere taban, Kemalizme düşman etmeleri, böylece ellerinde avuçlarında ne var ne yok, egemen sınıf tarafından alınmasına göz yummak zorunda bırakmaları, yani bu denli edilgenleştirilmeleridir.
Çünkü edilgen kitleler zincirli olduklarından bihaber olurlar, hareketsiz kalırlar ve hareket etmek akıllarına gelmez; öyleyse prangalara bağlı olduklarını bilememe, anlayamama durumu var; oysa ayağa kalkıp ileriye doğru tek bir adım atsalar, işte o saat zincirlerinin farkına varacaklardır ve yine o saat pek bir öfkeli olduklarını duyumsayacaklardır; edilgen kitlelerin öfkeleri de hareketsizlikleri ile birlikte zincire vurulmuştur; harekete geçtilerse, öfkelerine en kalın zincirler fayda etmez; öyleyse hareket, edilgenlikten kurtulmak, ayağa kalkmak için ön şarttır ve şartlar eninde sonunda şart olacaktır!
Ve size bir hatırlatma yapmalıyım ki, Rusya’da 1905 Burjuva devrimi patlak vermeden önce Rusya’nın İşçi sınıfı, Türkiye’nin işçi sınıfından çok daha bitki formunda idi; o kadar öyle ki, Papaz Gapon gibi bir vaizin peşinden Allah yarısı misli gördükleri çara, Rusya’nın sömürgen patronlarının kulağını çekmesi için dilekçe vermek için yürüyorlarken ki bir taraftan da her yerde grev dalgası vardı; Rus proletaryası, ayaklarındaki prangalardan bihaber idiler ve bütün reformistler çarın yanında işbaşında iken, işçiler Bolşevikleri değil, reformistleri dinliyor ve alanları onların bir işareti ile dolduruyorlardı.
Ama bu, Japon yenilgisinin de psikolojisi ve kızgınlığı içinde olan çarın askerlerini, bu işçi kitlesinin üzerine sürmesini engellemedi ve çar ile bin bir çıkar ilişkisi içinde olan patronları çara şikâyete giderken kılıçtan geçirilen işçilerde o saat olmasa da izleyen günlerde şafak attı ve zincirler kitlesel olarak kırılmaya başladı; artık yükselen yıldız, dün yüzüne bile bakılmayan Bolşevikler ve Lenin’in politikaları oldu.
Bu uyanıştır ki, bu şoktur ki, 1917 Ekim devrimine giden yolu döşemiştir!
Hepimiz hatırlayacağız, 1917 Şubat devrimi patlak verdiğinde, Lenin ve Rusya’nın ileri gelen Bolşevikleri ya yer altında idi, ya da sürgünde idi ve Lenin bu devrimin patladığını ancak nisan ayında öğrenmişti ve döner dönmez yeni bir rüzgâr estirdi, bütün muhalefete ve hatta tek başına kalmasına rağmen, sonunda işçiler, emekçiler ve akıl taşıyan herkes Lenin’de, evet Lenin’de, Bolşeviklerde de değil, Lenin’de buluştu ve yepyeni bir Bolşevik profili ile birlikte yepyeni ve tarihte görülmemiş, hatta öngörülmemiş bir biçimde Ekim devrimi gerçekleşti.
İşte Türkiye işçi sınıfı da bu fotoğrafı vermekle birlikte Rusya’nın o günkü işçi sınıfından çok daha ilerdedir ve çok daha çabuk ve hatta Gapon’lara gerek kalmadan ayağa kalkacaktır bundan kimse kuşku duymasın.
Aksi takdirde, kimse darılmasın ama bundan kuşku duymak, dün kurtarıcı görürken, bu gün işçi sınıfına ne kadar sünepesiniz diye veryansın etmek, eninde sonunda işçi sınıfına düşmanlığa götürecek olan bir reddin reddidir. Yani dün işçi sınıfına aşkla bağlı olup, bugünkü edilgenliği nedeniyle nefretle anmak komünistlere hiç yakışmaz! Bu, bunda ısrar edenleri, yakıştırmaya çalışanları, kralın çıplaklığında bırakan bir turnusoldür!
Ve bu, tekellere ve onun düzenine ve elbette tekelleri ve düzenlerini benimsetmeye çalışanlara yöneltilecek kin ve tiksintiyi işçi sınıfına yöneltmek demektir ki, son derece tarihsel bir gaftır.
Ve gene işte, onca zamandır insanların kafasına NİETSZCHE' leri, KUNDERA’ları, MEVLANA’ları kakmaları bundandır. Ve bu çerçevede herkes kendisini bir tartmalıdır, bu minvalde ne kadar su taşımışlar acaba? Bilerek ya da bilmeden hiç fark etmez.
Dahası bugün pratik, teorinin önüne geçmişken, yaşamın gerçekleri boylu boyunca önümüzde iken, bu gerçeklerle ilgilenmeyip, ya eskinin bayatlamış ve çoğu eskiden de yanlış olan formüllerini ısıtmakla meşgul olunurken, ya da bu gerçeklerin üstünü örten teorilerle meşgul olurken, işçi sınıfının bu edilgenliğini kimse mahkûm etmemelidir; aksine bunda payı olduğunun muhasebesini yaparak, işçi sınıfı bu edilgenlikten nasıl kurtarılacak, bu formül üzerinde düşünülmelidir.
Bunun için ise, ayak izleri tekellerin bahçelerine kadar uzanan bakışlardan kurtulmak gerekmektedir.
Bu gün demek ki, acilen dünyaya ve belki de daha çok Türkiye’ye bir teori gerekiyor, pratiğin gerisinde kalan teoriyi düştüğü çukurdan kurtaracak bir teoriye ve tarihin ilerleme çizgisi üzerindeki eksenine yerleşme sancısı çeken pratiği, o eksene oturtmak yanında, daha ileriye götürmeye yarayacak, kaldıraç olacak bir teori gerekmektedir.
İşte tekellerden, onun düzeninden bağımsız bir politik örgüt olmak ve bu yönde irade geliştirmek budur.
Var mı böyle bir örgüt? Herkes bu vesile ile şöyle enine boyuna bir sorgulasın, sorgulasın ki, işçi sınıfını küçümsemekle, ondan, suçu ona atarak vazgeçmekle komünistlik yapılamayacağını görme şansını yakalasın!
Son olarak, değerli arkadaşlar, 15-16 Haziran DİSK yönetiminin geri adım atmasına ve bu geri adım sinyali nedeniyle birçok işçinin kıyıma uğramasına rağmen, Türkiye’nin sınıf savaşı tarihinde belki de en şanlı sayfadır. Ancak bu şanlı sayfanın üzeri çok çabuk örtülmüş ve kerte kerte tüm kitlesel çıkışların önü kapatılmış; tekellere, büyük zenginlere ve elbette onların kurtarıcısı olan Kenan Evren'e "BİR DAHA ASLA " dedirten bir kitlesel çıkış geleneği olmasına rağmen, kitleler sessizleştirilmiş ve 12 Eylül faşist darbesinin ki buna rağmen son derece kanlı gerçekleşmiştir, hiçbir mukavemetle karşılaşmadan gerçekleşmesi sağlanmıştır.
Bu, işçilerin, emekçi halkın suçu değildir.
12 Eylül rejiminin, hiçbir mukavemetle karşılaşmamasına rağmen, son derece faşist bir renk taşıyarak işçilerin, devrimcilerin ve özellikle de gençlerin üzerine çullanması, idam etmesi, işkencelerden geçirmesi, kitlesel olarak zindanlara atması, tümüyle sınıfsaldır ve burjuvazinin, rejiminin tehlike altında olduğundan duyduğu korkusunun yansımasıdır.
Bu, korkanların, korku yaymasının ifadesidir.
Öyleyse işçilere dil uzatırken, işçi düşmanlığına varacak bir nefreti pompalama eşiğinde tepinirken çok dikkatli olmak gerekmektedir.

Elbette hepimiz bu duruma içerleniyor, öfkeleniyor ve çıkış arıyoruz ama çıkış, işçilere emekçilere kin duymakla, onları küçümsemekle, aşağılamakla olmaz.

Eğer işçileri, emekçileri, Türkiye’nin yoksul çilekeş halklarını bu duruma getirmede tekellerin, 12 Eylül rejiminin asistanlığını, tetikçiliğini, şaşırtmaca uzmanlığını ve elbette illüzyonist tiyatro elemanlığını yürüten sahte sol gömlekli zebanileri sosyalizm alanlarından defetse idik, onları hâlâ ve hâlâ solda görmese idik, sendikacıların, işçi liderlerinin patronlaştığını, düzenle uyumlaştığını fark ederek önlem alsa idik işçiler bu gün bu edilgenliğin içine hapsedilememiş olurdu; fabrikalardan sınıf bilinci kovulup, yerine ümmi bilinci konulamazdı; dolayısıyla şeriata dayalı faşist diktatörlüğün konuşlanması, konuşlanırken “ileri demokratik bir elbise ”ile salına salına üzerimize gelmesi mümkün olmazdı ki, herkes bilir, hatırlar yıllardır, hiçbir zaman bu sahtekârlara, bu hain, dönek, çift inançlı zebanilere karşı sözümü esirgemedim ama kimse dinlemedi ve hep “delidir ne dese yeridir” dendi, son DİSK patronunun şimdi vekil olduğunu herkes biliyor ve dikkat çekiyor, olabilir ama ben muhterem başkana dair eleştirel lakırdı ettiğimde, sendikal düzenin bozulmuş olmasına dikkat çektiğimde ne şerefsizliğim kaldı, ne işçi düşmanlığım.
En son SSGSS operasyonunda ihanetin boyutlarına, bozulmanın boyutlarına dikkat çektiğimde, herkes Taksime nasıl “anlı şanlı girildiğini” anlatıyordu. Peki, şimdi ne oldu da o “anlı şanlı Taksime girenler”, birden en "aşağılık" mahlûklar oldular, adam olmazlar oldular?
Herkes, özellikle de, bir komünist ülkü etrafında partilerini buldukları savları ile ortada dolaşanlar, bu dediklerimi enine boyuna irdelemelidirler. Ve işçi sınıfına yol gösterici rolü ile “bu işi en iyi biz yaparız” diye ortalıkta dolaşanların bunda hiç mi suçu yok değerlendirmeliler.
Ve herkesin hatırlamasını öneriyorum ki,"...insanlık kendi önüne, ancak çözüme bağlayabileceği sorunları koyar. Çünkü yakından bakıldığında, her zaman görülecektir ki, sorunun kendisi, ancak onu çözüme bağlayacak olan maddi koşulların mevcut olduğu ya da gelişmekte bulunduğu yerde ortaya çıkar."
Bu nedenle, kendisinde, kendi kendisini yitirmiş olan insanı barındıran ve böylesine bir insan-dışılığa karşı başkaldırmak zorunda olan; ancak, kendi öz yaşam koşullarını kaldırmadan, kendi kendini kurtaramayacak olan; yani, güncel toplumun kendi öz durumunun özetlediği tüm insan dışı yaşam koşullarını kaldırmadan, kendi öz yaşam koşullarını kaldıramayacak olan proletaryanın veya ezilen sömürülen halkların önüne, çözüme bağlamalarına elverişli maddi koşulları mevcut olmayan sorunları koymak; buna karşılık asıl çözüme bağlayabileceği sorunların üzerini örtmek yanlıştır, ahmaklık bir yana, ütopyadır diyoruz!
Şimdi tam da bu noktadayız ama ne var ki, bu noktanın üzeri binlerce kat örtü ile örtülenmiştir. İşte bu nedenle öncelikle bu noktanın üzerindeki örtüleri paramparça yapacak bir teorik bakış gerekmektedir. Bu bakış ise "öğretilmiş bakış" taşıyan sahtekârlarca esir alınmıştır.

Ve işte işçi sınıfının, emekçi halkların bu noktada olduğunun farkına varması son derece önemlidir ve komünistlerin ve de onların yanında bilinçli işçilerin, aydınların, devrimcilerin tarihsel görevi, bu farkındalığı sağlayacak teorik bakışı ortaya çıkarmaktır.

Ancak bu bakış, bugün sosyalist iktidar mücadelesinin, başka ifade ile her devrimin temel sorunu olan iktidar sorununun üzerini örtmeye yarayan politik önermelerle bulanıklaştırılmaktadır.
Ve bu bakışa en yakın olanlar ise, tarihte görülmemiş denli şeytan taşlama ayinlerine maruz bırakılmaktadır.

Yani tüm akıl taşıyan arkadaşlarıma sesleniyorum ki, sorun yumak olmuşken, çaresizliği de beraberinde getirmişken, eninde sonunda, yanı başında çare de büyümektedir; bundan kimsenin kuşkusu olmamalıdır!

Yani çözümü sağlayacak maddi koşullara en yakın olduğumuz ama onu boğmaya hazırlananların saldırısının da en yakın olduğu bir zamandayız demektir bu ve bu zamanda, tarihte kalmış, dün bile yanlış olan formülleri ısıtmakla uğraşarak komünistçilik oynuyorsak, bu bir paradokstur ki işte ben, tam da bu ısıtmanın altında yakından bakıldığında neler görüleceğini anlatmaya çalışıyorum.
Yani dürbünün tersinden bakmaktan vazgeçilmesi gerektiğine işaret ediyorum.

Burada kimseyi kırmak niyeti taşımadan söylediklerimi herkes iyi tartmalı, birbirimizi kırmak, halklarımızı, işçi sınıfını kırmaktan, şapşala çevirmekten bin kat daha olumludur ve bin kat daha az kırıcıdır.

Bu vesile ile bunu böyle değerlendirip, sosyalist iktidar mücadelesinde yumuşaklığın, tekellerin işine yarayacağını bilince çıkarmayı öneriyorum.
Fikret Uzun
10 Temmuz-2014