14 Nisan 2013 Pazar

ŞİMDİ DÜN DÜNDÜR BUGÜN BUGÜNDÜR MÜ DİYECEĞİZ



Parti hareketimizin çıkışında en önemli iki etkenden biri Vietnam Devrimi, bir diğeri ise Türkiye Devrimci Gençlik Hareketidir." (Serxwebun,Aralık 1988 s.8)


Haklısın Dersimokan, yazımda çok fazla paragraf var ancak siz de bir karar veremediniz; kiminiz paragrafların uzun olduğundan, kiminiz de paragrafların kısa olduğundan yakınıyorsunuz; tek ortak noktanız, kısa ya da uzun, bu paragraflarla oluşan yazının ortaya çıkardığı gerçeklerden uzak durmak ve dolayısıyla bunu bu türlü yakınmalarla ve daha çok da yazının uzun olmasından dem vurarak örtmek yaklaşımıdır ve bunun birbiri ile selamlaşırken bile atışan, birbirlerinin üzerine envai çeşit yaftalama ile zırva düşünceler sıkan ve hatta bazen aklı başında düşünceler de sıkan bir dinamik içinde yapılması ama en tam ifadesiyle gerçeklerin üzerindeki örtüleri kaldıran yazılar veya düşünce demetleri ile karşılaşılınca yek vücut, konsensüsün mantığı ne emrediyorsa, örnek olsun, "tıp" oyunu gerekiyorsa böyle bir oyun içine girmek, yaftalama tiyatrosu gerekiyorsa bunun içine girmek, bütün birbirini bilen kırk kişilik dinamiğin temel yaklaşımı oluyor ki, bunların hepsi, çoktan deşifre olmuş ve tarihin tozlu sayfalarında yerini almış yaklaşımlardır ve hepsinin zalimin politikalarına yardım ettiğini biliyoruz.Ve bundandır ki, Marxizm-Leninizm’in kurucuları, "duymak istemeyen birinden daha sağırı yoktur" demişlerdir ki, bu görmek istemeyen birinden daha körü yoktur da demektir.

Ve işte sizler de gerektiğinde duymayarak veya görmeyerek sessize yatıyorsunuz ve böylece gerçeklerin üzerini karartmaya çalışıyorsunuz; ya da daha yaygını görmemek için gözlerinizi kapatıp, başka tarafınızla baktığınız için gördüklerinizi gerçek sanmanız bir yana, bunu gerçeği görenlere de dayatmak istiyorsunuz.

İşte son tahlilde ve senin o pisliğe aşina ağzına çok yakışan ifadenle nasıl yazarsam yazayım bir "ırza geçmek" görebiliyorsun!

Ve sanıyorsun ki, çoktan zorbanın kucağına düşmüş olan senin gibilerin buradan kurtulmak isteyeceğini düşünüyorum da, o nedenle elimi uzatıyorum, yani gerçekleri önünüze yığarak "ne olur aramıza dön" diye yalvarmıyorum; ama sizin bulunduğunuz yeri pek sevdiğinizi ve oradan kolay kolay inmek istemeyeceğinizi daha da net olarak göstermeye çalışıyorum!

Bunun anlamı, devrim kapısından baştan beri kaçanlar ile buraya çok yakınlaşmışken ve bunu bir azap yaklaşımı içinde öne geçerek yaparken, yakınlaştığı kapıdan içeri baktığında beklediği ganimet yerine hiç istemediği bir gerçekle karşılaşarak geri kaçanların, hem kaçarken önüne çıkana kılıç salladığı ve hem de eğer sağlam kaldı ise bir daha o kapıya asla yaklaşmayacakları gerçeğidir.

Ama buna uymayan ve akıl taşıyan insanlara, bunu birinin göstermesi gerekiyor ve kimse göstermediği için, bu bana kalmıştır ve geriye dönüp bir bakarsan bunun önemli oranda gerçekleştiğini görebilirsin.

Ama daha önemlisi, bu dediklerimin hepsi tarihe nottur ve bu notları artık baltayla bile kazıyamazsınız. O sessize yattığınız,"tıp" oyunlarınızla kendinizi komik durumuna düşürdüğünüz çabalarınızın da pek kıymeti harbiyesi olmamaktadır. Çünkü tarih hızlı akmaktadır ve üzerinde seyreden sınıf mücadelesi de hızlanmaktadır ve de daha da hızlanacağının haberini vermektedir.

Bunun ne demek olduğunu eminim sen de biliyorsun ama öyle bir gözleriniz tavuk karası olmuş ki, fetiş içindesiniz ki,"önderiniz" Öcalan'ın deyimiyle o kadar çok "gözükara", "karayüz" profili veriyorsunuz ki, tarihin hızlı aktığı, sınıf savaşımının şiddetlendiği dönemlerin , akıl taşıyanların ve de kitlelerin önüne yeni ve tarihsel görevler koyduğunu ve en çok tarihin bu dönemeç noktalarında bu görevlerden kaçanların ve bu görevlerin üzerini örtenlerin çoğaldığını ve bu yöne yalpalayanların olduğunu ama asıl rengin, bu görevlere daha bilinçlice koşmak olduğunu aklınıza getiremiyorsunuz!

O kadar öyle ki, tarihte, tarihin bu akışının önünde giderken birden bire gerisinde kalan hatta bu akışın önünde engel olanların olduğunu ve bunlar engel duruma geldiği andan itibaren, daha önce onlarla beraber olanların veya onları takip edenlerin artık onları ezip geçtiklerini ve tarihin akışını hızlandırdıklarını unutmuş görünüyorsunuz.

Bu gerçekliğin üzerini örtmek için de, fetişizmi en geçer yaklaşım olarak dayatırsınız.

Tıpkı geçmişte Bernstein'in veya onun köylü kurnazlığının etrafında toplanan "eleştiri özgürlüğü" şampiyonları gibi, asıl olanın, gerçek olanın üzerini örtmek için, her eleştirel nitelemede küfür ve hakaret görüp,"eleştiri özgürlüğü" adını verdiğiniz küfür ve hakaretlerinizi dayatmayı politika haline getiriyorsunuz.
Ama nafile çaba içinde olduğunuzu görmekten uzaksınız.

Öcalan'ın "Kürt halkının değeri" olması, onun dün söylediklerinin tam tersi bir söylemle Kürt halkını, karanlık kuyulara açılan kapılardan içeriye girmeleri için sevk etmeye çalışmasını eleştirmemizi engellemez ve bu yöndeki eleştiriler hiçbir akıl taşıyan insana "hakaret" veya "küfür" olarak gelmez ama ortada bir fetiş durum varsa ne denirse densin,"küfür" veya "hakaret" olarak algılanması kaçınılmazdır.

Ama burada asıl baskın yaklaşım daha çok, gerçekleri ortaya koyanları püskürtmek için, gerçeklerin üzerindeki örtülerin açılmasını engellemek için ortaya konan saldırgan yaklaşımdır. Ve elbette böyle bir dinamik, fetiş yaklaşımlara hapsedilenleri daha da kemikleştirir ve kırmızı görüp de huysuzlanan boğa misli etrafına boynuz sallamaya iter. Bunu "önder" bildiklerine saygıları gereği olduğunu düşünürler!

Oysa tarihin akışına hız kazandıracak olan bu değildir, bu ancak ve ancak eleştirerek, eleştirel bir bakışla irdeleyerek, sorgulayarak olur.

O nedenle benim, somut, gerçek olguları ve hiçbir noktasını atlamak istemediğim için uzun yazarak ortaya koymam hepinizi rahatsız ediyor. Çünkü oyununuzu bozuyorum ve evet bu anlamda ben bir oyunbozanım ama daha çok bozuk sosyalizm alanlarında sahte solculuk yapanların ipliğini pazara çıkaranım. Kendisine "sosyalizm okulu "adını layık görmüş olan bu alanın da buna şiddetle ihtiyacı var; çünkü bozuk bir "sosyalizm" alanından sosyalist mücadele verilemez.

Tıpkı molozlarla dolu bir inşaat alanından bu molozlar temizlenmeden inşaatın yükselemeyeceği gibidir!

Ve o nedenle zamanında Öcalan’ın ağzından dökülen "İlkel -milliyetçiliğe" ve "hain ağa, bey ve aşiret reisi çizgisi"ne karşı verilen ideolojik -politik mücadele ile Kürt halkının yükselişine yapılan vurguyu hatırlatıyorum.
Eğer Kürt halkının kurtuluş mücadelesinin alanı üzerinden bu molozlar temizlenmezse, Kürt halkının kurtuluşunun inşaatının yapılamayacağı gerçeğini hatırlatıyorum.

Bu size hakaret geliyorsa, küfür geliyorsa, sadece dediklerimi teyit eder, sizin zorbanın politikalarına teslim olduğunuzu, işbirlikçi kulvarda yerinizi aldığınızı kanıtlar.

Yani kıvranan ben değilim, tam tersine senin gibilerdir. Ben sadece gerçekleri ulaştırmaya ve akıl taşıyanların aklına sunmaya çalışıyorum. Yani "ulak" adının anlamı budur ve senin babanın adı ile alakası olmadığı açıktır.

Örnek verdim, Kürtlere dün otonomi verenler, aralarında anlaşınca, bu otonomiyi bir çırpıda geri almışlardır ve üstelik buna direnen Kürtleri kimyasal silahlarla katletmişlerdir ve bundan ders alınmamaktadır ama sen hâlâ lagara lugara ile gerçeklerin üzerini örtmeye çalışıyorsun; sanki Saddam’ın ABD emperyalizminin köpeği olduğunu, beslemesi ve yetiştirmesi olduğunu biz hiç söylemedik ve şimdi oynanan tiyatroların da bunun benzeri olduğunu hatırlatmamışız gibi, bizi Saddam yandaşı göstermeye çalışmandan belli ne kadar çok gerçeklerden korktuğun.

Ne diyorum "alan elden üstün olan veren elden alınanlar, eninde sonunda geri verilmeye mahkumdur" Piriniz eş başkanlarınız sıkışınca , NATO'yu veya ABD emperyalizmini göreve (Kürtlere yardıma)çağırırken görmezden gelerek, bu yaklaşımın sakat bir yaklaşım olduğunu da gözlerden uzak tutuyorsunuz.

Dahası, ABD emperyalizmi ile "dost"luğun nasıl sonuçlar vereceğinin de üstünü örtmek istiyorsunuz. Ama yaptığınız, maharetini överken, kabahatini açık eden "mert kıpti" nin cingözlüğü gibidir. Saddam'ın bir ABD elemanı olduğunu görmezden gelip, bir taraftan "BAAS" yanı ile diğer taraftan Kürtlere uyguladığı ölçüsüz baskı ile canavar gösterirken, diğer taraftan ABD'nin beslediği böyle bir elemanını dahi emperyalist çıkarları için harcadığını, bunun Mısır 'da Mübarek nezdinde de tekrarlandığını gözlerden uzak tutmaya çalışıyorsun.

Oysa Saddam’ın canavarlığında cisimleşen ABD emperyalizmidir ve bundan çıkma eğilimi dahi, ABD emperyalizminin kendi yarattığı bu canavara daha canavarca saldırmasına yeter.

Deneyimle sabittir ki, veren elden, veren elin "insafı"ndan alınanları, veren el her zaman geri alabilir ve o veren el ki, veriyorsa vardır bir hikmeti, gütmeyeceği eşeğin önüne ot koymaz !

Ama size belki bol bol havuç dağıtıyordur ki, bu bizim dışımızdadır!

"Kin" diyorsun, bir adım önce eleştirilere "küfür"diyorken, şimdi eleştirilerde "kin "de görüyorsun!

"Kin"miş! Oysa neye, kime kin duyuyoruz bu bellidir! Tekrar tekrar hatırlatıyoruz.

"Bir kültür devrimi içinden geçen Kürt halkı temizlenerek yükselirken, Türkler tepeden tırnağa pisliğe battı. Kokuşmuşluğa, çürümüşlüğe teslim oldu. Ve bu çürümüşlüğe solcusu, aydını, işadamı hep birlikte "demokrasi" adını verdiler."
"Bu çürümüşlük içinde, pisliğe batmış vaziyette büyük zenginler, daha zenginleşti ve bizzat yönetime geçti. Türkiye'nin Kürtleri bir ateş çemberinden geçip temizlenerek yükselirken, Güneyde yaşayan Kürt liderleri bu pisliği, bu çürümüş düzeni bir cennet olarak gördü; bu zenginler düzeniyle bir arada olmak istediler; örnek olsun, Turgut Özal ile iş tuttular. "
"Biz bunlara sırf Kürt oldukları için hiçbir zaman yakınlık duymadık. Türkiye'yi yönetenlere ve büyük zenginlere nasıl bakıyorsak öyle baktık. Hâlâ öyle bakıyoruz ve Türkiye'nin Kürt coğrafyasında da onlardan pek çok olduğunu görebiliyoruz."

Dediklerimiz budur ve dün bunu Öcalan da diyordu.

"Bir tek Kürt bile yanımızda olmasa, bu pislik içindeki, çürümüş, kokuşmuş, ahtapot cumhuriyetine son vereceğimizi hep söyledik. İşimizin yenisini kurmak olduğunu hiç unutmadık. Sadece Kürt halkının değil, Türk halkının kurtuluşunun da kendisini zorladığını söyledik. Türkler ile Kürtlerin kurtuluşunun birlikte olduğunu" da söyledik.

Bu, Kemalist bir renkle devam eden T.C. için de böyle idi, Kemalistlerin teslim ettiği dinci akımların rengine büründüğünde de böyle idi. Bu ise yenisinin, bir kölelik düzeninin ta kendisi olan, Osmanik bir gerici feodal cumhuriyet değil, sosyalist cumhuriyet olması demekti!

Ayrıca ve daha önemlisi, Türkiye'nin çürümüş, iltihap yüklü cumhuriyetinin yıkılıp yerine feodal bir düzenin kurulmasının yeni bir cumhuriyet olmakla hiç ilgisi olmadığını ifade ettik ve ikinci cumhuriyetçilerden bu anlamda ayrıldık; Öcalan'ın da ayrıldığını biliyoruz ama artık geride kalmıştır ve bu gün, ikinci cumhuriyetçilere pek yakın durmaktadır, hatta iç içe durduğu aşikardır ki, hükümet odaklı "akil adamlar"ın künyesi, bunun en somut kanıtıdır.

12 Eylül yönetimi ile en son noktasına ulaşan Kemalizm’in ve cumhuriyetin, içinden akan, iltihapları ile birlikte çökmeye başladığını söylerken işaret ettiğimiz yeni, bugün peşinden sürüklenilen ABD senaryoları değildi!

Diğer yandan, Eylülist yönetimin yönettiği bu ahtapot cumhuriyetin biriktirdiği iltihabı, en çok Kürt halkını ezerek yaptığını da söyledik ve Türkiye düzeni çürürken, T.C. çökerken, Kemalistler düşerken, Kürt halkının öne fırladığını da söyledik.

Kürtlerin başı yukarda bir halk olduğunu ve bundan sevinç duyduğumuzu da söyledik. Türklerin bunu kabul etmesi gerektiğini söyledik. Kürt halkının bir devrimci fırlayışla öne çıkamayacağını, çıkmayacağını düşünmenin, hâlâ şoven kalmak olduğunu söyledik. Kürt devrimciliğinin yürüttüğü savaşı görmemenin mümkün olmadığını, ancak bu savaşa rağmen, bu savaşın iki tarafa yaşattığı acılara rağmen, esas olanın bu iki halkın kardeşliği olduğunu söyledik.

Ve bunları söylerken," Ne mutlu Türküm diyene" formülünün karşısına "Ne mutlu Kürdüm diyene" formülünü koyduk. Yükselen halk umutludur ve mutlu olmayı hak eder. Kürtler yükselen halk idi ve bunu hak ediyorlardı. Türkler ise hem umudunu yitirmiş ve hem de her tarafından iltihap akan bir düzene köle olmuşlardı. Öyleyse "Ne mutlu Türküm diyene" formülü, çürümüş düzenin iltihabına şovenlik irinini de akıtıyordu.

Şimdi ise, yükselen halk Türk halkı olmuştur, Amerikan emperyalizmine karşı, Kürtleri de ayırmadan ve güç hesabı bile yapmadan mücadele bayrağını çoktan çekmiştir. En güçsüz zamanında ABD emperyalizmi ile her cephede kavgaya tutuşmuştur ve hızla güçlenmeye ama daha önemlisi, ucu sosyalist cumhuriyete açık olan bir perspektifle yıkılan Türkiye Cumhuriyetinin yerine konulmak istenen ve Kürtleri de alt kimlik formülü ile buna köle yapmak isteyen gerici-feodal -Osmanik cumhuriyetin karşısında laik cumhuriyet momentinde birleşerek yükselmeye, ABD emperyalizminin dayattığı "demokrasi" illuzyonundan çıkmaya başlamıştır. Bunu söyledik.

Şimdi Kürt-Türk kardeşliğine en çok ihtiyaç olan bir zamanda Kürtleri, Kürt gericiliği ile Türk gericiliğinin ittifakına sürüklemek, Kürtleri yükseltmiyor; tam tersine yükselen Türk ilericiliği ile Kürt ilericiliğinin ittifakına karşı karanlık kapıları ardına kadar açıyor ve Türk halkı ile Kürt halkının kardeşliğine kama sokuyor.

Evet, ben bunları söylüyorum ve sen bunda "hakaret" ve "küfür", öte yandan "kin" buluyorsun ki bu, senin bastığın yerin, Kürt gericiliği ile Türk gericiliğinin ittifakının büyütülmek istendiği alan olduğunu gösteriyor.

ABD emperyalizminin öteden beri devrimci renkleri budanmış, ilkel-milliyetçi, gerici bir "Kürt devleti" ile Ortadoğu'da uzunca bir süre daha borusunu öttürmek istediğini söylüyoruz ki, bunu , dün Ertuğrul Kürkçülerin Kürtlerin yanına bile yaklaşmadığı zaman da söyledik, pek Kürtsever oldukları bu gün de söylüyoruz ve bu ABD politikasının gerçek olmaya başladığını, en son buna Öcalan'ın da dahil olduğunu söylüyoruz.

Bunun neresinde hakaret var, neresinde "önderinize" kin var!

Kin varsa bu, kokuşmuş,"demokrasi" diye yutturulan, cennet olarak gösterilen düzenin zenginleri ile iş tutan, bu cennette Türkiye’nin ABD-AB emperyalizmi ile bin bir bağ içinde olan büyük zenginleri ile birlikte yaşamak isteyen Kürt egemenlerinedir, ki bu bir sınıf kinidir, Kürt oldukları için duyulan bir kin değildir.

Siz neden gocunuyorsunuz anlamıyoruz ve elbette sırf sizin "önderinizdir" diye, sırf Kürt "önderidir" diye, Öcalan da bu kokuşmuş düzeni cennet görenlerin ittifakına ortak olursa, en azından bu ittifaka su taşımanın kanallarını açarsa ona kin duymamamızı kimse bekleyemez. Bu gayet normaldir ama dediklerimizin bu olmadığı da açıktır. Ne Öcalan'a ne de Kürt halkına kin akıtan cümleler kuruyoruz; ancak arkanı dönerek bakarsan bunu göremezsin, yüzün ABD emperyalizmine dönükken, kendi gözlerinle görmen mümkün değildir; dön yüzünü, aç gözlerini ve oku bakalım ne diyoruz, kime kin duyuyormuşuz?

Gözlerini kapatarak, bir de arkanı dönerek dediklerimize bakarsan elbette "akım" denirken "bokum" anlarsın, bu kaçınılmaz değil midir? Alevilere dair Öcalan'ın sözlerinden verdiğim örneği, de aynen böyle anlaman kaçınılmazdı ve bu örneklemeye ne anlamlar yüklemişsin, ki cehalet desem tutmuyor; demek ki çarpıtmak için pusuda bekliyormuşsun!

Öcalan'ın zaman zaman filozofi takıldığını biliyoruz ve din konusundaki ifadeleri böyle olmakla birlikte özünde politiktir. Bunu da biliyoruz ve Hizbullah ile ideolojik mücadele anlamında bir kapışmanın yansıması olarak İslam’a dair söylediklerini biz de yadsımıyoruz; biz de bugün tekellerin düzeni olan, temel işlevlerinden birisi insanı bozmak, ortaçağ kalıbına sokmak olan 12 Eylül rejiminin "yeni" versiyonunun, insanı bozmak için, önce İslam’ı bozduklarını, tarikat dinamiğinin İslam’dan uzaklaşmak olduğunu söylüyoruz; ancak, Öcalan'ın, bu gün öne çıkardıkları ve vurgulu tellere dokunarak dillendirdikleri bundan ayrıdır. Bunu gösteriyoruz.

Hizbullah mı dedin Öcalan'ın bu konudaki çözümlemeleri derin ve kapsamlıdır, üstelik sınıfsal bir pencere açmıştır, bunu yadsımıyoruz ve dediklerini doğru buluyoruz ama sırf bunun için, bu günün canlı gerçekliği üzerindeki olguları görmezden gelmemiz mümkün değildir.

Öcalan'ın bu konuda söyledikleri şöyledir, aktarıyorum.

"Saf Hizbullahçılarla bizim alıp vermediğimiz yok ama gerçekten onların çok bilinçli olarak siyonizmin üçüncü koldan piyonu olduklarını, kesin söylemek zorundayız.  Onların, anti-siyonistlikle, anti-emperyalistlikle, anti-Kemalistlikle asla alakaları yoktur."

"En büyük anti-siyonizm, anti-emperyalizm PKK'nın yönlendirdiği harekettir. Bu anlamda, İslamiyeti de savunan PKK'dir. İslam halklarının düşmanları bugün çok bellidir. Bunlar emperyalizm ve onun uşağı olan Kemalistler, siyonistlerdir. Onlara karşı dişe diş acımasız savaş veren PKK'dir. Hizbullahçı şefler, hiçbir zaman böyle bir savaş geliştirmiş midirler? Madem emperyalizme karşıyız diyorlar, biraz dürüst olsunlar. "En büyük kafir PKK'dir, tek tehlike PKK'dir" diyorlar. Bunun anti-emperyalsitlikle ne alakası var?"

"Sonuç olarak: yüce devrimci ulusal kurtuluş hareketimize, özellikle Hizbullahçılaradı altında dayatılan oluşumun anlamı budur. PKK, her zaman Ortadoğu halklarının geleneğine, İslam’ın devrimci özüne, herhangi bir tarikattan, mezhepten daha fazla bağlıdır. Önder düzeyde onu emperyalizme, siyonizme, Kemalizme karşı savunan bir harekettir. He ne kadar İslami sözcükleri kullanmıyorsa da özü böyle olan bir harekettir. Derin bir dinsel hoşgörüye sahiptir. Çeşitli dinlere ve mezheplere demokratik yaklaşır; onların en olumlu, özellikle milli ve sosyal gelişmeye hizmet eden tarihi değerlerine yüksek değer biçmektedir."

"Ortadoğu halklarının tarihinde çok güçlü olan, gerek İslamiyette, gerekse de Hıristiyanlıkta çok etkili olan enternasyonalizmi, halkların eşitliğini görmek gerekir. Eğer bu, günümüzde olumlu değerlendirilirse, şovenizme ve faşizme kaçmadan, halklar arasındaki dayanışmaya hizmet edebilir. Biz buna büyük önem veriyoruz."

"Gerçekler bu iken ve bunun uğruna savaşımı partimiz önderliğinde halkımız verirken, onu başka türlü değerlendirmek sadece ve sadece savaştığımız azgın Türk sömürgeciliğine, onun arkasındaki siyonizme ve emperyalizme hizmet eder. Demek ki, onlar için PKK'yi doğru tanımamak, kendileri için engel olarak görüp saldırmak, o çokça karşılarında olduklarını söyledikleri düşmanlarla aynı safa düşmektedir."

"Biz üzerimize düşeni, hem eylemimizle hem de siyasi tavrımızla bu kadar açıkça ortaya koyarken; aldatılan veya belirli bir karmaşıklığa itilen çok çeşitli yeni çevrelerden kişilerin de, sadece sözleriyle değil, eylemleriyle doğru belirlemelerini, İslam’ın eşitlikçi, özgürlükçü özüne sadakatle bağlı olmalarını ve bunu ispatlamalarını istiyoruz."

"Biz bunu hem sözle hem de eylemle gerçekçi bir biçimde bütün dünyaya ispatlamışız. Şimdi sıra bunlara geliyor. Bunu yapmadıkça ve karşımızda savaştıkça kendilerine sonuna kadar yükleneceğimizi ve çok acımasız bir biçimde ezeceğimizi belirtmek istiyoruz."

Öcalan dün bunları diyordu ve bu gün dedikleri başkadır ve bunu gösterdik diye kızgınlığınız yersizdir ve bu dediklerimizde hakaret, küfür ve kin aramanız zorlama çabadır.

Üstelik Öcalan'ın kafasının içinde bizim bilmediğimiz bir köylü kurnazlığı varsa biz bununla ilgilenmiyoruz, biz somut olgularla ilgileniyoruz ve bu olguları da gösteriyoruz.

"Ermeni soykırımı" mı dedin? Bu, iddia,yıllarca siyonist lobinin karşı çıktığı bir iddia idi ki, ol tarihlerde Asala olgusu en yüksek gerilim noktalarından biri idi, ASALA bitti, siyonist lobi "yumuşadı" dolayısıyla bu iddiaya o da sahip çıktı! Neden acaba?

Öte yandan ortadoğu'da ABD nin Kürt politikası yanında, Ermeni politikası vardı ve dolayısıyla Kürtlere olduğu gibi, Ermenilere de şirinlik öne çıkmıştı. AB yi bundan ayırmak zordur ve başı çekenlerin, genelde Yahudi kökenli olmaları sadece öğreticidir.

Her şeyi biliyorsun Dersimokan beyefendi, bunu da bilirsin, burada bir "her şey en bağımsız göründüğü halinde bile gerçekte birbirine kalın urganlarla bağlıdır"olayı var; işte Kürt politikası ile Ermeni politikası ve elbette Türk politikası ve tabii "soykırım" muhabbeti böyle bir bağı gösteriyor!

Dezenformasyon mu demiştin, işte dezenformasyon buradadır ve bilmeyen mi kaldı ki sen bilmeyesin, Türk-Ermeni(Asala) çatışması gerçekte Yahudi-Ermeni çatışmasıdır. Ve Ermeni tehcirini tertipleyenlerin, özünde Osmanlı içinde Türklüğü öne çıkartan Yahudiler olduğunu sağır sultanlar bile duymuştur ama sağırlıkları dillerine de vurduğundan söylemekten uzak kalırlar. O sizin İttihat ve Terakkinin başı olan kişi, hani şu Ermenilerin katlettiği ve yakın zamanda katledilen Hrant Dink'in yerde yatışı ile korelasyon kurulan kişi de Yahudi idi ve elbette tek değildir. İttihat ve Terakkinin bir örgütlenmesi olan Jön-Türk hareketi içinde Kürtleri bolca görüyoruz ki, doğudaki hemen bütün Jön-Türk dernekleri Kürt dernekleridir.
Dolayısıyla Ermeni tehcirinden Kürtleri ayıramıyoruz. Kürtlerin, elbette yoksul Kürt halkından söz etmiyoruz, Ermenilerin zenginliklerine konmaları yanında güzel kızlarını nikahlarına almaları bunun içindedir. Ve bu varsa, tehcir yoksa "soykırım"ın günahları Kürtlerin de üzerindedir!

Bu bile ezbere, kulaktan dolma konuşuyorsunuz demektir ama daha önemlisi dezenformasyonist emperyalist ağzı ile konuşuyorsun demektir.

Mihail'e de arka çıkıyorsun ki, burada da zırvalayarak gerçeklerin üstünü örtmeye çalışıyorsun, nedense bunu hepiniz yapıyorsunuz, zırvalamadan bir eleştiriye karşı duramıyorsunuz.

"Kelimesi bol içi boş" cümleler dediklerin aşağıdadır,bir daha oku,belki bir daha okursan,hiç de içi boş olmadıklarını görürsün!

"Kürt halkına, dünyanın hâlâ en ölçüsüz, en kanlı, en düzenbaz deccali olan ABD emperyalizminden gelecek bir kurtuluşun olmayacağını, ancak ve ancak eskisinden de kötü bir kölelik geleceğini ve elbette bu nedenle ABD emperyalizminin, nerdeyse kırk yıldır, devrimci renkleri temizlenmiş, ilkel milliyetçi, gerici, itaatkar bir Kürt devleti peşinde koştuğunu ve bunu bulmuş gibi bir haleti ruhiye içinde, ölçüsüz bir tutum içinde olduğunu görüp, Türk ve Kürt halkının, ilerici-devrimci bir eksende, Kürt halkının kendi kaderini tayin etme hakkının özgürce kullanılması temelinde ve elbette halkların kardeşliği düsturuna sıkı sıkı sarılarak asıl deccale, yani asıl düşmana ve işbirlikçilerine karşı tutum alınması gerektiğini tez zamanda bilince çıkartmak gerekmektedir."

"Çünkü deccallik bayrağı hâlâ ABD emperyalizmindedir ve dün bu bayrak Kemalistler eliyle Türkiye'nin gönderine çektirilirken, deccallik, ABD emperyalizmi ve Türkiye’nin büyük büyük zenginleri adına Kemalist yüksek kadrolarca, yüksek komutanlarca yürütülürken, bugün bu bayrak aynı yerde durmakta ama Kemalistlerin değil, Kemalist yüksek kadroların da işbirliği sağladığı dinci akımların, dinci-feodal-faşist bir yeni 12 Eylül rejiminin elindedir; deccallik, artık bu, aydınlığa, bilime, iyiden, güzelden yana her şeye saldırgan ve sinsi çağdışı bir düşmanlık içinde olan dinci akımlar eliyle ve Türkiye tarihinde Menderes hükümetinin deccalliğinde bile görülmemiş denli deccallikle yürütülmektedir."

"Bu, elbette bir taktik sonuç olabilir ama bu sonucun, onca zamandır, onca kan dökülerek gelinen bu noktada, herkesin "bunun için mi idi?" sorusunu sormasına neden olacak bir stratejik sonuç olarak sunulmasına her halde kimsenin sevinç içinde biat etmesini dayatmayı haklı kılamaz."

Bu ifadelerin nesine itiraz ediyorsun? Bu ifadelerin ve diğerlerinin neresinde senin anladığın anlamda bir kin var?

İtiraz edebileceğin bir şey yok aslında ve senin dayattığın anlamda bir kin de yok, bu nedenle de "Kelimesi bol içi boş" cümle diyerek savuşturmaya çalışıyorsun.

Diğer itirazların da bu temeldedir ve asıl olandan, ana fikirden uzaklaşıp, kimi demagojiye açık noktalarda dolaşman bundandır.

Ve ilginç olan, bol bol sizlerin ifadelerine "beğendi" yapan Mihail, kendisine cevaben söylediklerime cevap vermiyor ama Dersimokan, Mihail'e arka çıkıyor, demek ki feyzi sizlerden alıyor ama uzun boylu cevap vermesi mümkün değildir, dolayısıyla senin tercüman olman yerindedir.

Demek bugün,‘’DDKD mirasçısıyız’’ diyen kitlenin ‘’ilkel milliyetçiliğini’’ görmek zor değil…..!

Yerinde tespit ama eksik, çünkü ortada olan, DDKD'den geriye kalan değildir, KDP varken onlara ne hacet?

Sosyal-şovenizme karşı verilen mücadelenin başarıldığını, böyle bir tehlike kalmadığını hatırlatan Öcalan, bu konuda şöyle yazıyor; hatırlatıyorum!

"Bu (tehlike)ilkel-milliyetçilik için geçerlidir. KDP'ler biçiminde dayatılan ilkel-milliyetçiliğin MİT ile birleşmiş KDP'cilik olduğunu biliyoruz. Daha 1970'lerde bazı Kürt dernekleri eliyle bu dayatılmak istendi. DDKD, KUK, ÖY vb. bir sürü Kürt grupçuğu eliyle ilkel-milliyetçiliği egemen kılmak istiyor. Fakat Kürdistan devriminde ilkel -milliyetçilik teşhir ve tecrit edilmiştir.

Bunların çok çeşitli fraksiyonları çıktı. Ama en temel güçleri yine de Barzani-Talabani'ydi. Barzani'ye dayalı Özgürlük Yolu da günümüzde kendisine, sosyalist parti, diyor. Ekolü o güçlendirdi. Sömürgecilik, Rizgari, Ala Rizgari, KUK, KAWA vb. adlar altında etkili olmak istedi. Ama bunun esas kökü, feodal-aşiretçi güçlerdi. Bunlar bir de Türk milliyetçiliği ile irtibatlıydılar. Özellikle de Türk MİT'i ile irtibatlıydılar. Tüm bunlar, tutarlı yurtseverliğin, devrimci-yurtseverliğin gelişmesini elbirliğiyle boğmak istiyorlardı.

PKK, bunlara karşı da çok tutarlı bir mücadele verdi. Bunların ağa-şeyh-aşiretçi güruhu teşkil etmeleri, öte yandan Kürdistan’ın sosyal temelinin emekçi olması gerçeği, 1970'lerin ortalarından itibaren bizim halkı kolay aydınlatmamıza ve bunları tecrit etmemize imkan verdi."
 
Demek ki, vurgu sadece DDKD ye değildir, aksine DDKD'nin, MİT birleşmiş KDP'nin ilkel milliyetçiliğini yayan grupçuklardan sadece birisi olduğunadır.
Demek ifadelerim seni baydı? Belli oluyor, kendinde olmayan bir haleti ruhiye ile cevap verdiğin görülüyor ama dediklerimin uyandıran yanı olduğu da anlaşılıyor, bu halinde bile öfkene yansımış zikrin, ağzından pislik biçiminde dökülüyor!

Baymadan okudukların ise eminim havuç rüyası gördüren ve içinde olduğun illuzyonu pekiştiren ifadelerdir.

Hep söylüyorum, tekellerin düzeni, alzheimerlerden, şizofrenlerden geçilmiyor ve bunu Kafka da, Huxley de ve dahi Orwell de ama öyle, ama böyle gösterdi! Ancak illuzyona hapsolmuş ve hep havuç rüyası görmeye mahkum olanlar bunu göremiyor. Bu düzeni cennet olarak görüyor ve o nedenle hâlâ devam eden Eylülist rejimin üzerinde buz pistinde kayar gibi demokratik "Kürdistan"a geçileceği hayali önünde secdeye varırken, bunun bir "sınıfsız, sömürüsüz" hatta "devletsiz bir cennet" olduğunu düşleyebiliyor ve hatta bu cennetten Türkiye'ye de bir cennet düşeceğini vaat edebiliyorlar.

Ama son derece koyu bir karanlığın içindeki ve son derece yoğun bir faşizmin hüküm sürdüğü tekellere cennet, ezilen ve sömürülenlere cehennem olan bu tekellerin düzeninden, bu "yeni" 12 Eylül rejiminden, cennetin gerici Kürt işbirlikçilerine, cehennemin ise yoksul Kürt halkına düşeceğini göremiyorlar ve bu düzende gördükleri cenneti yaşamak hayali ile bu düzenle iş tutarak Kürt halkını kandırmayı politika sayıyorlar.

Önünde secdeye vardıkları "Kürdistan" ın bir vatan, bir ulus-devlet olduğunu görmezden gelirlerken, ulus-devlet tü kakadır;"Kürdistan", iyi olan, güzel olan ve bugüne ait olan "devlet olmayan bir devlet"tir diyebiliyorlar. "Kürdistan" hayallerinde "devletsiz bir devlet" vardır ama bunun, aslında cennetsiz bir cennetin, yani cenneti artık çoğalan, ittifaklarını güçlendiren egemenlere ait olan, cehennemi ise artık daha çok sömürülüp, ezilirken, birbirlerine düşmanlaştırılacak olanlara düşecek olan bir karanlık düzenin dik alası olduğunu ancak illuzyon dağıldıktan sonra göreceklerdir.

Çünkü bir yanı cennet, diğer yanı cehennem olan bir düzenden, cennet ancak düzenin sahiplerine, cehennem ise kölelerine düşer !

Dersimokan maskeli efendi, evet haklısın,"önemli olan işlevidir" ama görülüyor, uzun olunca demek ki bazılarının canını acıtıyor, öyleyse işlev tamamlanmış oluyor.

Kimse Marxizm-Leninizm’in kurucuları ile korelasyon kurduğumu sanmasın ama ne Marx, ne Engels, ne de Lenin, can yakmadan durabiliyor; can yakarak işlevlerini tamamlamaları daha anlamlı oluyor.

Aç oku, göreceksin ki, Anti-Dühring'te, bugün bile bazılarının canını fena yakacak "işlev"ler bütünü vardır! Marx'ta da, Lenin'de de var ama senin, o kuş kadar beynini nelerin doldurduğunu ve nerenden konuştuğunu görebilmen için bu örnek yetiyor.

Ve tekrar ediyorum, okumak, tekrar tekrar okumaktır; ancak, böyle yapılmadığı gibi, biraz oradan, biraz buradan alıp, ağzı olan konuşuyor!
Öyle olunca da, örnek olsun, "Ne Yapmalı" dan dem vuran ve hatta çoğunlukla ona gönderme yaparak kendilerine vitrin yapan cahiller, yaptıklarının "trade-unionizm" olduğunun farkına varamıyor ama bol bol "işçi sınıfı partisi" diye nutuk atmaktan uzak durmuyorlar!

Burada duruyorum; cevaplar yeter diyorum!

Şimdi, Öcalan'ın en başta bir tümcesini aktardığım aynı Serxwebun gazetesinde,1991 Şubat ayında yayınlanan "Körfez savaşı ve Kürdistan'daki Devrimci Savaş Üzerindeki Olası Etkileri" ne ilişkin yazdığı uzun değerlendirmesinden bir bölümü, son derece öğretici olduğuna inanarak, aktarmak istiyorum.

Böylece, ABD emperyalizminin bilumum bağlaşıkları ve işbirlikçileri ile birlikte dayattığı Kürt "çözümü" nü, sanki ortada bir devrim gerçekleşiyormuş gibi, hatta nerdeyse "devlet olmayan devlete" kapı açılıyormuş gibi algılatmak isteyenlerin; Kürt gericileri ile Türk gericileri arasındaki ittifakın yanında olan ve dolayısıyla ABD emperyalizminin öteden beri kotarmaya çalıştığı ve de BOP -BİP eğiliminin anahtarı olan "Büyük Kürdistan" senaryolarının gönüllü yandaşları durumuna dönüşenlerin; diğer yandan ve bu nedenle Kürt ilericiliği ile Türk ilericiliği ittifakı temelindeki toplumsal güçlerin topunu birden düşman saflara yerleştirenlerin kuyruğundan gidenlerin zihinlerinin önemli oranda açılacağını ümit ediyorum.

En azından akıl taşıyanların, bu günlere dair yirmi yıl önce ortaya koyduğu çözümlemenin, ABD emperyalizminin bağlaşıklarının ve işbirlikçilerinin lehine ne denli gerçekleştiğini ve artık Öcalan'ın da buna -eğer kafasının içinde bilmediğimiz bir başka köylü kurnazlığı misli yol haritası yok ise-teslim kapısını açtığını ve Kürt halkının bu kapıdan içeri girmesi için yoğun bir trafik yaşandığını görebilirler diye umuyorum.

Yeter ki bu günkü canlı yaşamın üzerinde boylu boyunca duran olgulara gözlerini kapatıp, başka yerleri ile bakmasınlar! Öyle bakarlarsa Dersimokanın zikrindekileri görmeleri ve zikrindekilerle konuşmaları kaçınılmaz olacaktır.
"Hiç şüphesiz yenilmeyen PKK, devrimci savaşı tırmandıran PKK, yıllardır TC için büyük bir korku vesilesidir. Bunu zaten günlük basından izliyoruz. Daha önce Evren-Özal yönetiminde olduğu gibi, günümüzde de Özal-Akbulut yönetimi ve genelkurmay, sıcağı sıcağına her gün cephelerden gelen tomar tomar savaş raporlarını tartışıp, bu savaş üzerinde duruyorlar. Kendi özel savaşlarını yetkinleştiriyorlar. En son İşte Körfez savaşı bahanesi ile buna NATO Çevik Kuvvetlerini bulaştırarak, kendilerine olan güvenlerini tazelemek ve güçlendirmek istiyorlar.

Karşı devrim cephesinde, özel savaş cephesinde, bu vesileyle meydana gelen yığınağı doğru değerlendiriyoruz. Yığınak, Kürdistan'daki savaşın gelişmesini tasfiye etmek, bu olmadıysa önlemek içindir.

Ve eğer mücadele daha da tırmanırsa, hiç olmazsa Kürdistan'ın toptan kopuşunu önlemek, yine mücadelemizin Türkiye'yi de devrime götürmesini engellemek içindir. Çünkü mücadelemiz, Türkiye devrimini de büyük oranda tahrik ediyor. Türkiye'yi de gerçekten devrime götürüyor. İşte TC, bunu önlemek istiyor; yani genelde Güney Kürdistan'ı Kuzey Kürdistan'dan, Türkiye'yi de (Türkiye devrimi açısından) Kürdistan'dan koparmak istiyor. Bunun için bütün ordu gücünü Kürdistan'a yığıyor.

Bir altüst yaşanıyor. Bu altüst oluşta, hiç şüphesiz en büyük çıkışı Kürt halkı yapabilir veya denetimden çıkan bir Kürt halkı bağımsızlığa kadar gidebilir. O tehlike ortaya çıktı mı, Türk ordusu devreye girecektir. Görüyoruz ki TC 'nin tüm hazırlıklarının sebebi Körfezdeki savaş değil, Kürt halkının bağımsızlığa kadar yönelebilecek kabarışını önlemektir.

Dolayısıyla nereden bakılırsa bakılsın, emperyalizmin Körfezdeki savaşı, kuzey cephesinde adına "ikinci cephe" de denilen bir biçime bürünürse, bu cephedeki savaşım kesinlikle Kürdistan'daki devrimci savaşıma karşı dayatılan bir emperyalist özel savaşım olur. Sadece Türklerin uyguladığı bir özel savaşım değil, NATO'nun desteğiyle, dolayısıyla emperyalist devletlerin de direkt bulaştığı bir karşı-devrimci özel savaş olur.

Bir ara Vietnam'da nasıl ki işbirlikçiler eliyle karşı-devrimci savaş yürütüldüyse, adına sınırlandırılmış savaş, özel savaş denilen savaşla, Vietnam'ı Vietnam'a kırdırma biçiminde bir savaşla sonuç alınmak istenilip de yetmediğinde, ABD beş yüz bin kişilik ordusuyla ve büyük hava gücüyle bu savaşta bir taraf olduysa, öyle görünüyor ki, eğer Körfez savaşının sonuçları olumlu biçimde Kürdistan'daki devrimci savaşa yansırsa, Kürdistan'ın kuzeyi ile Güneyi devrimci savaşı tırmandırırsa ve kesinlikle bunun karşısında Türk özel savaşı yetmez bir duruma gelirse -ki düşüyor- emperyalizm direkt devreye girecektir.

Eğer Irak dağılırsa, hem Musul Kerkük üzerindeki geleneksel iddiasına işlerlik kazandırmak ve hem de esas olarak olası bir Kürt bağımsızlığına karşı durmak için, bir yeniden işgale -buna bazı alanları "Kıbrıslılaştırma"da diyebiliriz- girişebilecektir.

Böylesi bir savaşa girecektir ki, bunun da temelinde, görülüyor ki, Kürdistan'ın işgali söz konusudur, Irak'ın değil.

Irak'ın bütünlüğü gidince işgal edilecek yer Kürdistan'dır.

Biz buna Irak'ın işgali demeyeceğiz, Kürdistan'ın işgali diyeceğiz.

Bazı işbirlikçileri şimdiden bulabilir, işbirlikçi bir Kürt yönetimi de kurabilir ve bunlar vasıtasıyla bu işgali sürdürebilir.

Biz buna da Kürtler otonomi kazandı demeyeceğiz, Kürdistan'ın işgali daha da geliştirildi diyeceğiz.

'Kürtleri himaye altına alıyoruz' denildiğinde, buna himaye alma değil, İşgal altına alma diyeceğiz.

Ve daha şimdiden ortada geliştirilen politikaların, Kürt politikalarının esas amacı da budur. Bu Politikaların arkasında ABD vardır, Avrupa vardır, İsrail de vardır.
Yaratılmak istenen Kürdistan statüsü emperyalizmin denetimi altındaki bir statüdür. Kürdistan senaryosu bu anlamda tamı tamına ABD, Türkiye, biraz farklılık olsa da Avrupa ve İsrail'in arkasında yer aldığı bir Kürdistan statüsüdür.

Gelişir mi, o ayrı mesele! Fakat özellikle de eğer Irak'taki Kürtlerin konumu, büyük parçadaki Kürdistan 'ın ulusal kurtuluşuna bir cephe gerisi olmaya dönüşürse, savaş kuzeyde bu temelde geliştirilir ve Kürdistan'ın geneline önderlik edecek bir duruma gelirse, asıl cephesinde büyük başarılara doğru giderse geliştirilecek emperyalist senaryo budur.

Bu senaryonun içinde Türk rejimine tanınan vurucu bir rol vardır, mali harcamaların kaynağını ise önemli oranda, başta ABD olmak üzere Batılı ve Ortadoğu'da bir güç olması itibarı ile İsrail teşkil edecektir.

Diğer yandan Kürt işbirlikçilerini yeniden reorganize etmek, yani onları yeniden örgütlemek ve bunun için de bu son dil serbestisi maskesi altında bir takım yasal düzenlemeler geliştirmek istiyorlar. Sanırız Fransa'da ve Washington'da yeni bazı konferanslar geliştirmek istiyorlar. Bu temelde Kürt egemen işbirlikçi güçlerini yeniden örgütlemek istiyorlar. Tüm partiler bünyesindeki milletvekillerini ve tüm Kürt aşiretlerinin önde gelenlerini birleştirip böylece Türk işbirlikçisi olan ve bir ucu Washington'a kadar uzanan bir Kürt işbirlikçi cephesi oluşturmak istiyorlar. Veya kaba anlamda, Türklerin korucularla kendi özel savaşında görevli kıldıkları aşiret kuvvetleriyle şimdiye kadar sürdürdükleri işbirlikçi yaklaşımı daha da boyutlandırıp bir Kürt yaftası vurmak, bunu mümkünse bir Kürt işbirlikçi partisi veya bu tip şahsiyetlerle yürütülen bir politika boyutuna yükseltmek amacındadırlar.

Bu politikayla Türkiye'ye Kürt sorununda öncü bir konum yüklenmek istenmektedir. İran'ı tehdit altına almak, Irak'taki rejimi veya eğer yeni bir rejim kurulursa onu tehdit altına almak ve hatta Suriye'yi tehdit altına almak için, Kürt kozunu bu sefer Türkler eliyle kullanma planı geliştiriliyor.
Emperyalizmin ve özellikle ABD'nin ısrarla vurguladığı ama Türklere kabul ettiremediği, şimdi ise Türk yönetiminin bir bölümünün önemli oranda kabul ettiği politika bu aşamaya getirilmiştir. Bunun figüranları vardır, yürütücüleri vardır. Bu o kadar önemli değildir ama politikanın esas özelliği böyledir.
Buna karşı PKK'nin yürüttüğü politika devrimci savaş politikasıdır.

Tam bağımsızlık şiarından yola çıkarak ve devrimci savaşı halk savaşı temelinde tırmandırarak, Kürdistan'ın birlik-bütünlüğüne de bu temelde işlerlik vermek isteyen yani büyük parçayı temel kurtuluş alanı olarak gören, Kürt problemini esas itibarıyla büyük parçanın ulusal kurtuluş problemi haline dönüştüren, diğer parçaların rolünü de bu temelde ele alan, bölge halklarının emperyalizme, siyonizme, gericiliğe karşı yürüttükleri mücadelede Kürt halkının konumunu bir müttefik gücü olarak değerlendiren, ilerici yönetim veya partilerle ilişkide bu temelde bir politikayı esas alan ve böylece devrimci bir çıkışı, bu temel bağımsızlık amacıyla bağlantılı olarak ama çok esnek, çok uygun taktiklerle bölge çapında geliştirmeye çalışan tutumdur.

Meseleleri doğru ele almak, tamı tamına böyle ele almakla mümkündür."

Yeterince açık, Öcalan, bugünlere 90'lı yılların en başında, net ifadelerle, eğip bükmeden, ışık tutuyor, bu gün ise kendi tuttuğu ışığı karartmaya çalışıyor, yerine karanlığın kapılarını açıyor. Yıllar önce işaret ettiği ve mücadeleden başka bir şey önermediği gerçekliğe, şimdi kendisi de teslim oluyor.

Yani sonuç olarak,"Kürtler, Türkiye İşçi Partisi(TİP) içindeydiler, özendiler, Kürt İlleri İşçi Partisi’ni, Partiya Karkeran Kurdistan'ı, kurdular ve geldiler geldiler, şimdi emperyalist ABD'nin dayattığı "dost"luğun açtırdığı kapıdan karanlığa girdiler. Hepsi budur ve şimdi esas çocuk yeniden Öcalan'dır." diyoruz ve bunda pek haksız değiliz!

Fikret Uzun

11 Nisan 2013

11 Nisan 2013 Perşembe

OSMANİK CUMHURİYET Mİ DEMOKRATİK CUMHURİYET Mİ NİHAİ HEDEFE YAKIN VE ELVERİŞLİDİR?



OSMANİK CUMHURİYET Mİ DEMOKRATİK CUMHURİYET Mİ NİHAİ HEDEFE YAKIN VE ELVERİŞLİDİR?
Sen çok yaşa Borga kardeş!

Bu yakıştırmalarınla,"dogmacılık"a, "doktrincilik"e ve "düşüncenin kemikleşmesi"ne karşı silaha sarılan ünlü "eleştiri özgürlüğü" şampiyonlarını hatırlattın.

Bunların, düşünce kemikleşmesine vb. karşı üst perdeden söyledikleri sözlerinin, teorik düşüncenin gelişmesi konusundaki ilgisizliği ve çaresizliği gizlemek için olduğunu hepimiz biliyoruz ama sen herhalde bilmiyorsun ki, ya da ne dediğini bile bilmiyorsun ki, bu tarihte kalmış ve çoktan mahkum edilmiş şampiyonları hortlatıveriyorsun!

Oysa teorik çalışma, kısaca teori, dün olduğu gibi, bu gün de son derece önem taşımaktadır.

Ve yine dün olduğu gibi, bugün de ve uzun zamandır ve sadece Türkiye'de değil, tüm dünyada, solun, sosyalistlerin zihinlerinin karışık olduğu bir süreç yaşanırken ve bu da, dünyanın teoriye ihtiyacı olduğu gerçeğini net olarak ortaya koyarken, yine aynı bakışı sürdürmeye çalışanlar bunu görmezden geliyorlar.

İşte eğer teoriyi ama yetmediği için bir kenara koyup, yaşamın canlı gerçeği üzerindeki olgulara dikkat çekeceksek, görmezden gelinmemesi gereken budur ve fakat bu, teoriye çok daha fazla ihtiyaç olduğunun belirtisidir.

Teorik çalışma konusunda ve şu anda karşı karşıya bulunulan acil görevler konusunda, dün olduğu gibi, bu gün de ilgisiz kalanların, bir teorinin yerine bir başkasını koymamaları bir yana, ya da eleştirdiklerinin yerine bir net fikir koymadıkları bir yana, daha çok çürütemedikleri bu teorilere veya başka ifadeyle teorik bakışlara, her ne surette olursa olsun, dahil olmamak için, başka ifadeyle bütünleşmiş ve işlenmiş teorilerden özgür olmak istedikleri için, savaş açtıkları ama bunu da çeşitli kılıflarla gizledikleri gözlerden kaçmamaktadır.
Bugün, Marksizmin geniş bir biçimde yaygınlaşmasının yanında, teorik düzeyin son derece düşük olduğunu kimse görmemezlik edemez. Bu forumda olduğu gibi, genel olarak da pek çok insan, çok az bir teorik eğitimle, hatta hiç eğitilmeden, kulaktan dolma bilgilerle ve özellikle de fetişleştirdikleri pratiğin zorlaması ile şu ya da bu hareketin içine katılmaya, ya da yandaşı olmaya devam etmektedir. Ve daha önemlisi, katıldıkları hareketin içinde, fetişleştirdikleri "örgüt" veya "önder"lerinin sözlerini tanrı buyruğu misli kabul etmekte, her türlü inceleme ve eleştirinin üstünde tutarak, doğruluğunu tartışmasız kabul etmektedirler; örnek çoktur ama örneği bu forum içinden vermek daha yararlı olacaktır.

Genel seçimler öncesinde, malum S.S.Önder de BDP'den bağımsız aday idi, S.S.Önder'in Marxizme dair dayanaksız nitelemeleri yanında, Zaman Gazetesinin mülakatçısı Nuriye hanımefendiye verdiği mülaktta Nurculuğa güzelleme yapmasını eleştirdiğimde, "önder"lerinin önlerine taşı koysa oy vermekte tereddüt etmeyeceklerini belirten ve bu yönde eğilim gösteren azımsanmayacak kadar çok idi!

Ve hemen hepsinin, gene dün olduğu gibi, teorinin önemini yadsıyarak Marx'a ait olan "İleriye doğru atılan her adım, her gerçek ilerleme, bir düzine programdan daha önemlidir." doğru söze kendilerini hapsetmiş oldukları görülmektedir.
Bunun doğal sonucu, elbette ki teoriden kaçmayı, hatta türlü çeşit uydurmalarla teoriye saldırmayı getirmektedir.
Lenin'in bu söz için,"Teorik kargaşalık döneminde bu sözcükleri yinelemek tıpkı bir cenazede yas tutanlara 'gözünüz aydın!' demeye benzer." dediğini de biliyoruz.
Ve yine biliyoruz ki, teorisiz devrim olamaz. En ileri devrim ise, en ileri teori ile olur.
Diğer yandan, gerçeklerden kaçmak o kadar fütursuzca olamayacağı için, gerçeklerden kaçmak için doğru formülleri kılıf olarak kullananların, teoriden kaçmaya kanıt olarak sundukları bu Marx'a ait formül, Marx'ın, Gotha Programı'nın eleştirisi çerçevesinde yazdığı mektubunda yer almaktadır ve Marx, aynı mektupta, "Eğer birleşmek zorundaysanız, hareketin pratik amaçlarını karşılayacak anlaşmalara girin, ama ilkeler konusunda herhangi bir pazarlığa izin vermeyin, teorik 'ödünler' vermeyin." diye yazıyordu.
Bugünkü pazarlıkları göz önünde tutarsak bunun önemli bir hatırlatma olduğu görülecektir.
Ve dün olduğu gibi, bugün de teorinin önemini küçümseyenlerin, benzer biçimde Marx'ın sözlerini, bütünlüğünden kopararak, kullanmaya ve teorinin önemini küçümsemeyi haklı göstermek için, bu sözleri veya formülleri kanıt olarak kullanmaya devam ettikleri apaçık görülmektedir.
Elbette bir çok kez tekrarlanan tarihsel yanılgıların ve bunun moda biçimde yaygınlaştırılması çabalarının, bu gün de tekerrür ettiğini hep beraber görüyoruz; bir tarafta ve üstelik Marxizmin kurucularının sözleri çarpıtılarak, yaygınlaştırılmak istenen oportünizme övgü, diğer tarafta ve aynı anda, pratik eylemin en dar biçimlerine delicesine bir kapılmanın yaygınlaştırılmaya çalışıldığı bir zamanda, bu düşünce üzerinde, yani teorinin önemi konusu üzerinde pek güçlü olarak direnmek zordur ancak bu, teorinin önemi konusunu yadsımayı haklı kılmaz.

Bütün bunlar, günümüzün dünyasının karşı karşıya kaldığı somut gerçeklikler nedeniyle Marxizm'in bir "doğma" değil, bir eylem kılavuzu olduğunun bilincinde olanların, sadece tarihsel sürecin belli kesitlerinde somut ekonomik ve politik durumun zorunlu olarak değişikliğe uğrattığı genel görevleri göstermeye uygun olan formüllerin ezbere ve basitçe tekrarlanması yerine, canlı yaşamın üzerindeki somut olguları eksiksiz saptayarak, bu güne uygun genel görevleri ve biçimlerini göstermek için ihtiyaç olan teorileri ortaya koymaları gerektiği gerçeğine daha sıkı sarılmalarını gerektirmektedir.
Bu da bizi, bir kez daha, teorinin önemini küçümsemeye değil, tam tersine bu önemi kavramaya ve bu gerekliliğe odaklanmaya götürmelidir.
Yani bir Marxist'in ve hatta bugün son derece açıklıkla önümüzde duran canlı yaşamın gerçekliği üzerindeki olguları görebilen akıl taşıyanların, her teori gibi, en iyi durumda yalnızca temel olanı, geneli gösteren, yaşamın tüm karmaşıklığını yalnızca yaklaşık olarak kapsayabilen dünün teorik formüllerine sarılmak yerine, bu karmaşıklığı çözecek, netleştirecek teorilere odaklanması gerektiğini bilince çıkarması gerekmektedir.
Öte yandan, Marxistlerin, Marxist teoriden aldıklarını, bir "dogma "olarak bünyelerine içerdiklerini söylemek sadece bir demogojidir ve teoriden kaçma çabalarının içinde sayılması gerekmektedir.
Bütün bu çerçevedeki sorunların, en başında teoriden kaçmak veya teorinin önemini küçümsemek yaklaşımlarının moda haline getirilmesi çabalarının merkezinde, Marxist doğrusal ilerleme teorisinin öngördüğü tarihin ilerleme çizgisinin tahrip olması vardır.

İlkel komünal toplumdan sonra, feodalizm, sonra kapitalizm ve bunu da sosyalizm izliyordu; ve bu kaçınılmazlık içeren bir demir yasa idi.
İşte bu yasada kendini gösteren dersleri yeterince bilince çıkartmayınca, bu yasadaki derslerin bir yanıyla olumluluk, diğer yanıyla olumsuzluk içerdiği gerçeğinden uzak kalmak ve her iki yanını da ayrı ayrı mutlaklaştırmak ve böylece de teoriyi küçümsemek yanında, onu "dogma" olmakla özdeşleştirmek kolaylaşabilmektedir. Tabii yine de özel bir çaba gerektirmektedir. Yoksa bu yasa çok açıktır.
Sosyalizmin kuruluşunun kaçınılmaz olması, öncelikle taraftarlarına bir dayanıklılık ve güven duygusu vermektedir ama öte yandan bu kaçınılmazlık nedeniyle herhangi bir müdahale ihtiyacı duyulmuyordu. Eninde sonunda sosyalizm gelecek ve her şey iyiden, güzelden yana değişecek! diyorduk.
Burada, sosyalizmin, işçi sınıfının düzeni olduğu ve işçi sınıfı tarafından kurulacağı önermesinin, pratik değil, teorik bir zorunluluk olduğunu; eğer "doğru" olarak tanımlanmış bir sosyalizm ve "doğru" olarak tanımlanmış bir işçi sınıfı varsa, bu ikisinin buluşacağını ve bunu engellemenin mümkün görünmediğini hatırlatmak istiyorum.

Ancak canlı yaşamın üzerine dökülen somut olgular, özellikle de Sovyet sosyalizminin yıkılışı ile önümüze düşen "kapitalist restorasyon" olgusu, bu tarihsel ilerleme çizgisinin üzerinde seyreden sınıf mücadelesinin, bu doğrusal ilerleme teorisinde eksik kalan,"müdahale" eyleminin önemini gerekliliğini öne çıkardı ve bu çizgi üzerinde tek tek insanların iradesinden bağımsız olarak süren sınıf mücadelesine, sosyalist topluma ve kaçınılmazlığı yadsınmadan varmak için bir devrimci-politik müdahalenin ama en ileri teori ile donanmış bir devrimci-politik müdahalenin gerekli olduğunu gösterdi.
Ancak bir şey daha gösterdi ki bu, doğrusal ilerleme teorisinin arkasında strüktüralizmin olduğu ve ilerleme çizgisindeki tahribatın tam da buradan yapıldığı gerçeğidir.

Yapısalcılık, yapıların birbirine, halkaların birbirine bağlanması ve perçinlenmesi biçiminde bağlanmasını ifade ettiğine göre; doğrusal ilerleme çizgisinin tahrip edilmesi, strüktüralizmi inkar etmek demekti!
Bu ise tamı tamına "postmodernizm"i anlatıyor. Yıkıcılığın öteki adı oluyor.
Diğer yandan, postmodernizme, ortaçağ diyebiliyoruz! Hiçbir modernizm, post modernizm kadar ortaçağ renklerini vermiyor.
İşte bu gün buradayız ve burada teoriye son derece ihtiyacımız olduğunu görmek kolaylaşmaktadır!
Emperyalizmin yeni dünyası için modernizmin yıkılmasına, tarihin doğrusal ilerleme çizgisinin tahrip edilmesine ihtiyacı ne kadar varsa, dünyanın teoriye o kadar ihtiyacı vardır!
İşte ortaçağ düşüncesinin öne çıkması ve yaşadığımız dünyanın canlı gerçeği üzerinde apaçık kendini gösteren renklerin yansımasını ifade eden olguları ortaçağ ile benzeştirmemiz ve hatta bunun kabul etmemiz gereken bir gerçeklik olarak kafamıza kakılması, tarihin ilerleme çizgisinin tahrip edilmiş olması gerçeğinden bağımsız değildir.
Şimdi dünya ve üzerinde yaşamaya çalışan insanlık, gerçekleşip, gerçekleşmemesi ayrıdır, küresel bir feodal restorasyon ile karşı karşıyadır. Ve artık bu gerçeklik, emperyalist kapitalizmin bu eğilimi, çok daha net olarak görülmektedir.

Allem edip kallem edip,"teori" ile özdeşleştirdiğin "Doğma"ya gelince, "Her türlü inceleme ve eleştirmenin üstünde tutulan, doğruluğu denemesiz ve tartışmasız kabul edilen ve değişmez sayılan düşünce olduğunu; genellikle dinlerin mutlak gerçeklik olarak ileri sürdükleri ve tartışmasız inanılmasını istedikleri genellikle dinsel ilkeleri dile getirdiğini ve örnek olsun, Tanrı’nın evreni yarattığı düşüncesinin böylesine bir dogma olduğu."nu, pekala sen de biliyorsundur; bilmediğini düşünsek bile, ki bu durumda cehaletinin boyutlarını da gözden geçirmen gerekir, bu tanıma ulaşmanın internette gezinmesini bilen biri için zor olmadığını biliyoruz.

Öyleyse buna rağmen "dogma" ile "teori" yi özdeşleştirme çabanı hayra yormamızı beklememelisin! Cehalet görme eğilimimiz ise iyimserliğimizdendir!

Çünkü ötesi çok daha vahimdir!

Ve yine de yukarda, cehalet içinde olmadığın ihtimalini de gözeterek, bu çabanın kuvvetle muhtemel olan nedenini ortaya koydum. Benzeştirmelerinle kimleri hatırlattığını gösterdim. Yanılıyorsam, geriye cehaletin kalıyor ki, bu durumda, bu anlattıklarımın epey işine yarayacağına inanıyorum.
Buraya döneceğim, ancak, Cevabının ikinci bölümünde, dillendirdiğin bilmece misli ifadelerini, gene aynı nedenden, yani cehalet içinde olduğuna inanmadığım için, bu foruma "sosyalizm okulu" adını vermeyi uygun bulanlara rapor vermen olarak algıladığımı belirterek ifade edilmesi gerekenleri öne almak istiyorum!

Herhalde, cevap beklemeden yazdığın ikinci cevabında, bu kez de,"bu TKP liler var ya TKP liler,işte onlar feodalizm ucubesinden başka bir lakırdı bilmezler!" diyerek, asıl dediklerimi güme getirmeye "TIP" oyununa devam demeye çalışıyorsun!

Bu kadar mı oyunbozanım? Bu kadar mı korkuyorsunuz oyununuzu bozarım diye? Oyunu bir zor bozar bir de, zor içerilmiş ideolojik kavga bozar; son tahlilde her iki yerde de şiddet vardır. Bunu bildiğin için bu hezeyanına gem vuramıyorsun ve bilmece gibi ifadelerle aklın sıra "ti" geçmeye çalışıyorsun ki, bu bile buraya sosyalizm okulu denmesi ile çelişmektedir.

Demek "yeni" T.C. nin "feodal-faşist bir diktatörlük" e dönüşmesi fikrine itiraz ediyorsun ama neden itiraz ettiğini ve yerine ne koyduğunu açıklamak yerine işi gargaraya getirmeye çalışıyorsun.

Peki nedir? "Demokratik bir cumhuriyet"e geçtik de biz mi fark edemiyoruz?
Yoksa zikrinin ne olduğunun anlaşılmaması için, fikrini söylemekten kaçmak istiyorsun da onun için mi lafı dolandırıp duruyorsun?

Öncelikle Osmanlı İmparatorluğu'nun geç gelmiş ortaçağ olduğunun altını çizmem gerekiyor!

İlaveten, Osmanizasyonun'da geç kalmış bir siyonist politika olduğunu hatırlatıyorum.

Ve herhalde, sakladığın düşünce, kendinin de inanmadığın kuvvetle muhtemel olsa da, özellikle köylü kurnazlığı mı desek, politik cambazlık mı desek yoksa, bir taraftan Barzanist çizgi, diğer taraftan Öcalanist çizgi ve Kandil arasında sıkışıp kalarak bir kaç cami arasında beynamazı oynamak zorunda kalan BDP'ye özel bir kurnazlık mı desek, Kürtlerin "kurtuluşu" için bel bağlandığı ve en sonu "önder" Öcalan'ın da önem atfettiğinin işaretini verdiği ve S.S.Önder önde, Erturğrul Kürkçü sessizde, epey bir mesai harcadıkları AKP nin "yeni" anayasası ile açılmak istenen kapıdan, bu feodal renkli, gerici Osmanik faşist diktatörlüğün içeri sokulmayacağı, aksine son derece "demokratik"bir "cumhuriyetin" sağlanacağı yönlü düşüncedir! diye düşündüğümü belirtmek istiyorum!

İşte bu nedenle "feodalist" sözcüğü etrafına bir sürü lafı dolayıp, sekolin gibi döndürüp de döndürmüşsün diyorum!

Ancak haksızlık yapmak istemiyorum ve net olarak soruyorum; bu, her ne kadar iki ucu da biraz pis olsa da, sana fırsattır; eğer yanılıyorsam, yanıldığımı da göstermiş olursun ve net cevap bekliyorum.

Bu kapıdan gerici-feodal-faşist bir diktatörlük sokulmak istenmiyorsa ne isteniyor?

AKP nin ve daha çok Recep Tayyip Erdoğan'ın anayasası olarak anılan bu anayasa ile "demokratik bir cumhuriyet "mi getirilecektir?

Bu mudur inandığın? Değilse nedir?

Burada sana, zihnini açıp, vereceğin cevabı kolaylaştırmak için, Engels'in, Erfurt Programının eleştirisinde, "Alman sosyal-demokratlarının, sosyalistler yasasının yinelenmesi korkusuyla, birden bire Almanya'daki mevcut yasal durumun, tüm taleplerini barışçı yoldan gerçekleştirmek için partiye yetebileceği şeklindeki yaklaşımlarının oportünizm olduğunu" vurguladığını hatırlatarak, sadece bu hatırlatmadan bile boş ümitlere kapılmaman gerektiğini anlayabileceğinin altını çiziyorum!

Ancak sana yetmeyeceğine inandığım için, devam ediyorum.

Engels'in, "Almanya'da cumhuriyet ve özgürlük olmadığı için 'barışçıl' yol düşlerinin tamamen saçma olduğunu" açıkladığını ve "kapsamlı özgürlüğe sahip cumhuriyetlerde ya da ülkelerde sosyalizme barışçıl bir gelişimin "tasarlanabileceği"ni (sadece"tasarlamak" ) kabul ettiğini, fakat " hükümetin neredeyse her şeye kadir olduğu ve Reichstag'la bütün diğer temsili organların gerçek iktidara sahip olmadığı Almanya'da böyle bir şeyi, üstelik bir zorunluluk yokken ilan etmek, otokrasiden incir yaprağını alıp onun ayıbının önüne kendini bağlamak demektir." dediğini de ekleyerek hatırlatıyorum.
Bence ders tamamlanmıştır ve bu dersin, gerçekten ders alanların, bugün olanlar arasında korelasyon kurmasına yeteceğini vurgulayarak cevabının net olmasına yeteceğine inandığımı yineliyorum!

Buradan, yukarda bıraktığım yerden devam etmek üzere "feodalite"ye geçiyorum!

Soruyorum, çok mu tuhaf geliyor, 21.yüzyılda ortaçağdan söz etmek; siz nerede yaşıyorsunuz? Emperyalizm, tekellerin düzeni, tarih sahnesine çıktığından beri ortaçağdan konuşulmaktadır.

Kafka ve Huxley yetmiyorsa, "İmperialism" kitabını Lenin'den önce yazmış olan Hobson'u verelim. Orwell de olur; hepsi insanın bozulması üzerinedir, tekellerin düzenini anlatıyorlar ve ortaçağı haber veriyorlar!

12 Eylül faşist darbesi ile başlayan tekelleşme operasyonu ve bu çerçevede gerçekleştirilen geriye doğru reformlarla insanın bozulmasına yönelik çabalar; örnek olsun, ılımlı islam'ın dayatılması, fabrikalardan sınıf bilincini kovup, tarikat bakışının yerleştirilmesi, modernizme savaş açıp, postmodernizmin egemen kılınması, en sonu ulus-devleti önce düşüncede, sonra da fiziksel olarak yıkma çabaları, vb. hepsi bu insanı bozma ve ortaçağ insanını yaratma ameliyesi içindedir!

Bu, topyekün bellek yıkmayı anlatmıyorsa başka nedir?

Borga kardeş, insan belleği ile var olan yaratıktır ve bu nedenle bir toplumda bellek kalmadıysa o toplumun bireyleri artık kuldur, sürüdür.

Bellek'in, yaşananları, öğrenilen konuları, bunların geçmişle ilişkisini bilinçli olarak zihinde saklama gücü olduğunu biliyoruz ve hafıza diyoruz. İşte bu hasara uğramışsa, zihinde saklayacak bir şey kalmamışsa çöküş başlıyor.
İşte Ortaçağ tam da budur, bellek yıkımıdır. Ortaçağ, belleksizler diyarıdır!
Sadece bellek mi, elbette hayır ama son tahlilde aynı şeydir, bellek, insanın hafızası ise ve onu kendine yabancılaştırmak ve tarih öncesi bir forma sokmak için yıkılmakta ise, toplumsal düzenin hafızası olan mevcut yapıları yıkmak da bunun içindedir.

Diğer yandan, Ortaçağda yönetenlerin pür cahil olduğunu tarihçiler hep ve şaşarak yazarlar. Bellek silmek de işte bu pür cahillerin işidir.

12 Eylül faşist darbesi ve devamındaki yönetimsel mekanizması, tamı tamına bunun için değilse, bellekleri kazımak için değilse ne içindir?

Bellekleri kazıdılar ve bu kadar kolay kazıyabildiklerine kendileri bile şaşırdılar. Hiçbir mukavemet ile karşılaşmadılar ama tarihte görülmeyen bir kinle korkuyu yaydılar. Ölüm ve işsizlik, bunlar yoksa korkusu, 12 Eylülcülerin temel politikası oldu.

Olmadı mı?

Ölüm ve işsizlik ve bunların korkusu bellek silme motoru değilse nedir? İnsanoğlunu insanlıktan çıkarmıyorsa ne yapıyor? Her tarafa Alzheimer yayıyor. Başka ifadeyle insanları doğru olandan, gerçek olandan uzaklaştırıyor ve bir illüzyon içine hapsediyor.

Tersini söyleyebilir misin?

Türkiye’nin rejimi, sağlıklı bir toplumda ayakta kalamayacağının bilincinde idi ve doğrunun bilinmesinden bu denli korkmakta idi. Hâlâ öyledir ve hâlâ illuzyon ateşinin altını odunla dolduruyor. Bunun için hem ölüm ve işsizlik korkusuna ve hem de Tanrıdan gelecek cehennem korkusuna sarılıyor.
Sence sarılmıyor mu?

Burada hemen, Ortaçağın, ölüm ve işsizlik ve bunların korkusu demek olduğu aklımıza gelmiyor mu?

Ortaçağ insanı için, zaman yoktur ve işsizlik, ölüm ve cehennem korkusu ile yaşayan insanlar yarın'ı bilmezler.

Ortaçağ'da "anlatıcı" da yoktur, çünkü bellek yoktur, öyleyse anlatacak bir şey de yoktur ve öyleyse, yöneticilerin cehaletine şaşmamak gerekmektedir.
Ortaçağ'da, her şey iğretidir, insanoğlu bir geçici hayal dünyasında yaşamaktadır. Sonsuz kavramı kalmamıştır.

Bu gün de cahil profesörlerin "sonsuzluk" kavramının içini boşalttığını TV lerden yaptıkları şovlarında görmüyor muyuz? Örnek olsun, sonsuz kavramını, bir noktadan başlatarak açıklamaya çalışmalarındaki cehaleti görmemek mümkün mü?

Bellek yoksa çöküş hasıl olmuştur! Belleksiz toplumun ayakta durması mümkün değildir!

Artık Türkiye'de çöküş vücut bulmuştur, dolayısıyla Ortaçağ'ın renklerini daha belirgin duyumsayabiliyoruz. Duyumsayabilmek için ise bellek gerekiyor, öyleyse bundan belleğini yitirmişleri ayırıyorum.

Doğruyu bilmek bir cüret ve sağlık işidir Borga! Belleksiz insan ise sağlıklı değildir, doğruyu bilemez, göremez! Göremediğini görüyoruz!

Benim yaptığım, bu vücut bulmuş çöküşün içinden, bellekleri doldurmaya çalışmaktır; bunun en devrimci işlerin başında geldiğine inanıyorum.
Osmanlı imparatorluğu mu?

Eninde sonunda cehalet, kayıtsızlık ve miskinlik demektir. Böyle itici kavramlar ama bunlar, bu bölgede, asırlarca, istikrar ve huzur sağlamaya yetiyordu. Ne oldu, neden yıkıldı? Burjuva teorisyenlere gore, emperyalizm ve dış güçler asla sorumlu değildir; sorumlu, bir avuç Osmanlı’dır ve teorisyenler “aydın “demiyorlar, şöyle anlatıyorlar; Garp’e gittiler, siyasi kitapları okudular ve sersemce hatayı yaparak, bu kitapları ciddiye aldılar. İşte yıkılışın nedeni budur!

Çöküşü modern demokratik bir ülke olmak istemesinden ileri gelmişti. Hata etti, ders buradadır ve şimdi, Orta Doğu’da kadim Osmanlı topraklarında bir stabilizatör aranırken, bir devlet ya da bir modernite kesinlikle reddedilmektedir.

Cehalet ve miskinlik, yetmektedir.

Cemaat, etnik ya da tarikat türünden, pek yeterlidir.

Yani Tanzimat öncesi bir Osmanlı İmparatorluğu aranıyor.

İşte karşı devrim, buradadır. Ve burada ortaçağı görmek şaşırtıcı değildir.

Tam burada yeni siyonist doktrini görüyoruz ki, çakışıyor; Chomsky’den öğreniyoruz; yeni siyonist doktrinde, aydınlanma kapısının ki rasyonalizm ve humanism olarak da ifade edilebiliyor, kapanışının yeni olmadığına dikkat çekiyor; çok haklıdır.

Hep biliyoruz, ki pek çok Yahudi kökenli düşünür, başta Levi Strauss, ilerleme ve türevi olan aydınlanma düşüncesine savaş açmışlardı; Levi Strauss’un ilkel yaşamı sevdirmeye çalışması, bu savaşın bir parçası idi; eninde sonunda, doğrusal ilerleme teorisini yıkmak istiyorlardı. Bunun çok basit bir nedeni var, Yahudilik, Yahudi kimlik ve etnik yapının değişmemesine dayanıyor.

İlerleme ve aydınlanma ise, kimlikte değişmeyi ve değişmenin “iyi” olduğunu gösteriyor ve savunuyor. Demek ki aydınlanma felsefesi ile Yahudilik, birbirinin karşısındadır; dolayısıyla İsrail’de, aydınlanma karşıtlığının yeni bir yanını göremiyoruz. Öteden beri var!

Siyonizm, aydınlanma karşıtlığıdır, diyebiliyoruz.

Dünya Yahudiliği, İsrail’de Likud, Tahran’da Humeyni, Roma’da Papa ve Türkiye’de Eylülist “devrim”ler ile rahatlamıştır. Hepsi aydınlanma düşmanıdırlar.

Bunları daha önce de aktardım, tekrarı oluyor. Yukarda da ifade ettim, bellekleri doldurmak kolay olmuyor, tekrar gerekiyor.

Öcalan'ın, Newruz ateşi karşısında okunan mektubunda işaret ettiklerinde Tanzimat öncesi bir Osmanlı İmparatorluğunu görmek zor değil ve Osmanizasyon politikası ile dolayısıyla "ABD nin "Büyük Kürdistan" politikası ile çakıştığı apaçık ortadadır.

Aynı yerde siyonist politikaları görmek de zor olmasa gerektir!

Karşı devrime hoş geldin sefa geldin diyor ve Kürtlerin kurtuluşunu bu karşı devrimde, bu Tanzimat öncesi Osmanlı İmparatorluğunda görmesi son derece öğreticidir!

Ancak belleğini yitirmiş olanların, bu öğreticiliği görebilmesi mümkün değildir!
Kürtler, Türkiye İşçi Partisi(TİP) içindeydiler, özendiler, Kürt İlleri İşçi Partisi’ni, Partiya Karkeran Kurdistan'I, kurdular ve geldiler geldiler, şimdi AKP’nin dayattığı karanlığa girdiler. Hepsi budur ve şimdi esas çocuk yeniden Öcalan'ıdır.

Kaos mu dedin? peki çok güzel ve ne tesadüf, Filozof Hobbes de, Leviathan’da, "kaos" diyor ve "Kaos, Tanrı’dır" demektedir. Tabii, uçsuz, sınırsız, boşlukta, tanımlanamaz olduğunu anlatıyor, buradayız.

Karanlık mı, cahiliye’dir. Cahiliye mi, bir kaos yönetimidir.

İşte tarif budur!

Cahilleştirme yolu ise İslamiyettir! Bu ifade ise İslam dininin vecibelerini yerine getiren Müslüman halkı ve onların inançlarını inkar etmek veya saygıdan uzaklaşmak değildir!

Herkesin, bu arada Öcalan’ın da, buraya koşması veya burayı işaret etmesi ise tesadüf değildir!

"Burası",Osmanlı topraklarının,"BOP" adı altında, Kürt'lerin üzerinden ve UKKTH cilası ile İsrail'e hediye edilmesi ameliyesinin cereyan ettiği alandır.

İşte bu nedenle teorinin önemine hep vurgu yapıyorum.

Ve senin bir taraftan "dogma" ile özdeşleştirirken, diğer taraftan bulanıklıktan "korumaya" çalıştığın "teori", şimdi bir daha çıkmamak üzere bu bulanıklığın içine gömülmek istenmektedir.

Teori, tek tek pratikten çok ötedir. Teorinin geçerli sayılabilmesi için kendisine tıpatıp uyan bir tek pratik bile gerekli değildir. Pratik ise teori değildir.

Pratik günü, teori geleceği yaşamaktır. Pratik, geleceği hazırlar, teori ise haber verir. Lenin, kendisinden önce bilinmeden biriken geleceği, yani Sovyet iktidarını ve bu arada Stalin’in omuzlarına binecek bir pratiği haber verdi.

Lenin, yeni iktidar için, yetişmek ve geçmek, (dognati peregnata) politikasını, Ekim devriminden sonra değil, önce formüle etti.

“Mahvolmak ya da tam yol ileriye atılmak." Lenin, bunu söylüyordu! "Tarihin yazdığı alternatif budur." diyordu. Ve bu teoridir; on yıl kadar sonra ortaya çıkan pratik, bu teoriyi doğruladı; Lenin’in teorisi, Stalin’in omuzlarına binen bir pratik oldu.

Tek ülkede sosyalizm, hızlı sanayileşmeyi gerektiriyordu; Lenin bu pratiği Ekim devriminden önce haber verdi,”dognati peregnata” dedi. Ve Stalin yetişti!

Borga kardeşim, bunlar derstir ve zorlama ifadeler değildir, tamı tamına olana bitene dikkat çekiyor. Ders olarak görmek, cehaleti kovmak için ön şarttır. Ancak ders alınmazsa cehaletin devam edeceği muhakkaktır!

Hepsi senin hücum ettiğin teorik bakış ile ilgilidir!

Diğer yandan, Teorik bakmak, bir süre yalnız kalabilmeyi göze alabilmekle mümkündür. Edilgenlik içgüdüsünün yüksek olduğu toplumlarda teorinin zayıf kalması kaçınılmaz oluyor. Aynı şekilde biat kültürünün egemen olduğu toplumlarda veya gruplarda bu böyledir. Ancak, teori ışıktan çok daha hızlı akabilmektedir.Yani buna rağmen akıyor.

Aktığını, delip geçtiğini tarihin önümüze koyduğu örneklerle görüyoruz; ancak eylemli bilinçle birlikte daha güçlü ve sıçramalı biçimde aktığını da biliyoruz; Örnek mi, Çarlık Rusya'sının Japonlara yenilgisidir ve akabinde Gapon'un peşinden Çara rica yürüyüşü yapan ve grevler ile hareket halinde olan kitlelerin yedikleri kılıç darbeleri ile kendilerini 1905 devriminin dönemeçlerinde bulmaları var.

Bu derslerin ve buradaki teorik zenginliklerin,1905 devrimini yenilgiden kurtaramasa da,1917 Ekim devriminin en önemli teorik derslerini biriktirdiğini de biliyoruz.

Teori, doğruya yüklenmiş olan engellenemez ve durdurulamaz yayılma gücünün akışkanlığı demektir. Marks bunu kitleye içererek, en yüksek noktaya çıkartmıştır.

Öte yandan teorik doğru, kendinden sınama mekanizmasına sahip değildir. Teorik doğrunun, pratikten ve aynı anlama gelmek üzere tarihten başka bir doğrulayıcısı yoktur.

Bugün bu noktada olduğumuz açıklıkla görülüyor. Üzerine bastığımız ve kimimizin gördüğü, kimimizin görmemek için gözlerini yumduğu, kimimizin ise gerçekten göremediği pratik ve tarihsel süreç, doğruya yüklenmiş olan engellenemez yayılma gücünün akışkanlığını içeren teorinin hızlı bir şekilde kitlelere aktığını gösteriyor.

Bu ayağımızın altındaki pratik, tarihsel süreç, geçmişin tarihini taşıyan teorik doğrunun en temel noktalarından doğrulandığını daha net görmemize açıklık sağlayan bir alan oluyor.

Öncelikle ve şimdi yıkılmış olsa da, Marx'ın teorik olarak ileri sürdüğü,"sosyalizmin işçi sınıfının düzeni olduğu" ve ileri sürdüğü zaman diliminde, ikna edici kanıtlara ve pratiğe sahip olmadan ortaya koyduğu önermesi, Sovyet sosyalizmi tarafından çürütülemez biçimde kanıtlanmıştır ve bu günün pratiğinde, bunu daha açıklıkla görebilme şansına sahibiz!

İkincisi, emek süreçlerinin belirleyiciliğidir! Bu gün hâlâ görülüyor ki, eninde sonunda Türkiye'de ve dünyada bütün kaygılar, kaynaklarını hep emek süreçlerinde buluyor. Öyle olmasaydı, bu bölgeye yüz binlerce Amerikan askeri yığılmaz ve neredeyse iki trilyon dolarlık masraf yapılmazdı.

Üçüncüsü ise tarihin motorunun, sınıf mücadelesi olmaya devam ediyor olması gerçeğidir. Sınıf mücadelesini köreltmek için her türlü politikaya başvurulması, bu motorun hâlâ işlediğini göstermektedir!

Braye mın Borga, 12 Eylül rejiminin kalıcı kılınmasının nedenlerinin başında, var olan sistemde, dinci politikayı yoğunlaştırmanın zorluğu gelmekte idi. Dinci politikayı yoğunlaştırma ihtiyacı ise Türkiye'nin sosyalizme akışını, laik burjuva ideolojisiyle, Kemalizm ile durduramamaktan doğdu. Sosyalizme karşı yoğun bir dinci eğitim gerekli görüldü. Bu nedenle ve böylece,12 Eylül rejiminin yönetimi, Kemalizm edebiyatını abartarak, Kemalizm’in çok gerilerine çekildi ve cumhuriyet tarihinin en irticai hükümetlerini kurdu.

Bu gerçekliği göremeyen aydınlar ve hatta yasal bir komünist parti kurma peşinde koşanlar, bu özgürlüğü kazanmak ile tekkelere, tarikatlara özgürce örgütlenme izni verilmesini aynı kefeye koydular.

Oysa tekke ve tarikatlar, ülkeyi, burjuva dönemin gerisine çekmek içindir. Sosyalizm ise kendisini, burjuva dönemin sonrası olarak tanımlamaktadır. Öyleyse bu ikisinin yan yana getirilmesi mümkün değildir.

Ancak bu gün bunun mümkün kılınmaya ve daha fazla çalışıldığını ve buna Öcalan'ın da dahil olduğunu görmemek için kör olmak gerekmektedir ve kör olanlardan çok, görmemek için gözlerini kapatanlar olduğunu görebiliyoruz!

Öte yandan, engin bilgilerin için sağol ama "kurtuluş" tan söz ederken bizzat kendin bulanıklık yaratıyor olman bir yana, öncelikle "ulusal kurtuluştan" söz ettiğin anlaşılıyor; en azından üzerinde dolaştığımız başka bir sorun olmadığına göre, başka türlüsünü düşünemiyoruz!

Daha doğrusu aslolanın proletaryanın kurtuluşu olduğu gerçeğinden uzak yaşadığınız ve ulusal kurtuluşu proletaryanın kurtuluşunun önüne koştuğunuz daha belirgindir!

Öyleyse, zırvaladığını ve demogoji yapmaya çalıştığını yüzüne vurmak zorundayım!

Birincisi, ulusal kurtuluşa dair, her derde deva, örnek olsun Marx'ın "devrim teorisi" misli ya da "doğrusal ilerleme teorisi" misli bir teori henüz geliştirilmemiştir!

Ve zaten, kimsenin, bunu konu ettiğini sanmıyorum; en azından artık konu etmediği ortadadır!

Öte yandan, özellikle Lenin'in geliştirdiği, uluslar ve ulusal düzeydeki ilişkiler teorisi ile de ilgilenmediğiniz açıkça görülüyor.

Uluslar ve ulusal düzeydeki ilişkiler teorisinin bize, ulusların ve ulusal düzeydeki ilişkilerin oluşmasını ve gelişmesini yöneten yasaların öğrenilebilir olduğunu, işçi sınıfının ulusal sorunu çözmek, ulusların serpilip gelişerek birbirine yakınlaşmasını güvence altına almak ve bütün milliyetlerden halkları proletarya enternasyonalizmi temeli üzerinde birleştirmek için bilimsel esaslara dayalı bir politika ortaya koyabileceğini gösterir olduğunu ve bütün bunların, dünyanın devrimci yoldan yeniden düzenlenişinde ve yepyeni bir sınıfsız toplumun kuruluşunda sonucu belirleyici bir etken olduğunu çoktan unutmuşsunuz!

Kürt devriminin artık bir insan hakları sorununa veya programına bağlandığını görebiliyoruz! İnsan hakları şampiyonluğunda ise dünyanın en kanlı sicili olan Amerikan emperyalizmi yanında Türkiye'nin kardan başka bir hakka insan hakkı demeyen TÜSİAD zenginlerinin ve Türkiye işçi sınıfına, emekçi halkına görülmedik baskı ve sömürü politikası uygulayan 12 Eylül rejiminin yarış halinde olduklarını görebiliyoruz!

Ama daha önemlisi bu ‘üçü bir yerde’nin, insan hakları konusundaki iki yüzlü tutumlarını görmezden gelen ve UKKTH düsturunun bilimsel ve sınıfsal içeriğini çoktan unutup,"kurtuluş" u bir "barış" programı çerçevesine indirgeyenlerin, "kurtuluş"a dair bilimsel laflar etmeleridir.

Oysa kendisinin bir "barış" mücadelesi olmadığı açık olan "kurtuluş mücadelesi" nin çözümü, barış programlarına bırakılamayacak denli ciddidir! Kurtuluş mücadelesini, "barış" programına yatırmak, teslim etmeye hazırlanmak demektir.

Herhalde bu gerçeğin üzerini örtmek için olsa gerek, böyle üzeri cilalı laflarla zırvalamakta sınır tanımıyorsunuz!

Ancak Marxizm-Leninizm’in kurucularının,"kurtuluş"a dair hassasiyetlerinin, diyalektik bir bütünlüğe vurgu ile iki yönlü olduğu açıktır ve son derece nettir!

Netliği, Uluslar ve Ulusal Düzeydeki ilişkiler öğretisine içerilmiştir ve bu netlikte vurgunun proletaryaya ve sınıfsız toplumun kuruluşuna olduğu apaçık görülmektedir.

Senin bundan bihaber olduğunu düşünmüyorum ve bile bile gerçeğin üzerinde yalan yanlış lakırdılarını fır döndürmeni ise gerçekten korkmak için bir nedeninin olmasına bağlıyorum!

Öte yandan, Marxizm-Leninizm'in kurucularının, ki senin "komünist teori" diyerek, Marxist teoriden başka bir teoriye işaret ettiğin anlaşılıyor, "ulusal kurtuluş" a dair, saf/rafine olmaması bir yana, bundan başka bir teorileri yoktur.

Bu teori eğer saf ve rafine hale gelmiş olsa idi, bu gün ulusal sorun hâlâ sorun olmaya devam etmezdi. Dahası, Sovyet sosyalizminin çözülmeye başlamasından itibaren sosyalizm bağından kopup, ulus bağına koşulması mümkün olmazdı.

Demek ki, bulanıklık ve bulaşıklığın şahanesi sendedir; senin "bilimsel" diye yutturmak için süslediğin zırva lakırdıların, bulanıklaştırmanın, bulaştırmanın dik alasıdır.

Braye mın Borga, yanlışlarını ve cehaletini yüzüne vurmaktan keyif almıyorum ama bunu birinin yapması gerekiyor; bunu bu foruma "sosyalizm okulu" adını uygun görenler yapmıyorsa ve hatta içlerinden bazıları senin bu fır döndürdüğün cahilane lakırdılarına "beğendi" yapmakla meşgul oluyorlarsa, bu haliyle bana düşmektedir!

Devlet konusunda da engin bilgiler sıkmışsın, çok güzel, öyleyse senin anlayacağın şekilde anlatmam gerekiyor.

Devlet, ister köleci olsun, ister feodal veya Burjuva olsun ve hatta Proleter devlet olsun, bir zor durumudur! Demokrasi ise yine hepsinde bir devlet halidir! Ve bu ikisi arasındaki ilişki hâlâ bulanıktır! Hatta "demokrasi" bu devlet durumu halinden bağımsız kılınıp, bir kültürler toplamına, hatta bir din haline getirilmiştir. Oysa devlet yoksa demokrasi de yoktur.

Proleter devletin aynı zamanda proleter demokrasi olması da bundandır. Hatta ve hatta Lenin'in Nisan Tezleri’nde öne çıkardığı en önemli işin, sosyal-demokrasi isminin kaldırılıp, proletaryanın partisine komünist isminin verilmiş olması da bundandır.

Proleter devletin tarihsel görevi ise kurmuş olduğu ve "proletarya diktatörlüğü" olarak sürdürdüğü bu devletin sonlandırılmasının koşullarını hazırlamaktır; bunu "devletten kurtulmak olarak" algılamak yanlış olmasa bile eksiktir; en azından vurgunun anarşizme dönük olduğunu düşündürüyor! İsim ve tarif sorunudur, geçiyorum.

Çünkü proletarya, devletin ve bununla birlikte kendisinin ve de elbette demokrasinin sonlandırılmasının koşullarını hazırlarken, aynı zamanda henüz gelişmesinin başında olan ulusun ve işçi sınıfının, gelişmesini hızlandırmak ve formasyonunu tamamlamak için bu devlete ihtiyaç duymaktadır.

Demek ki "devlet olmayan devlet" tanımlamasının içinde, elbette bilimsel olarak bakıldığında son tahlilde bunun da bir devlet olduğunu ama eskinin devamı olmadığını ve eski devlet olmadığı anlamını da kapsayan anlamında bir devlet olmadığını ama daha önemlisi kendisini de sonlandırmak üzere kurulan bir devlet olduğunu görebiliyoruz ama yine de her şeyi sığdıramıyorsun ki, aslolanın bu devlet olduğuna vurgu yapsan da "Kürdistan" diyerek hem de kurulmamış haldeki bir ulus-devleti öne koşuyorsun.

Ben bunu yadsımıyorum, çünkü "ulus-devlet" de,"devlet olmayan devlet" de tarihsel bir kategoridir. Dolayısıyla ikisi de mutlak değildir ama tarihselliğinden soyutlayarak her ikisi üzerinden de bilimsel bir sonuca varmak mümkün değildir.

Sen bunu yapıyor ve laf cambazlığı içinde bunu öne çıkarıyorsun; şu an itibarıyle "ulus-devlet"i hem reddediyorsun ama "Kürdistan" olarak mutlaklaştırıyorsun ve "devlet olmayan devleti"in tarihsel zamanını muğlaklaştırıyorsun ve en önemlisi ikisini bir birinin karşısına tarihselliğinden ayırarak şu an itibarı ile koyuyorsun.

Üstelik buna rağmen tercihin "Kürdistan" dır ve bunun "ulus-devlet" olduğu , bir burjuva devlet formu olduğu apaçık ortada iken,"devlet olmayan devlet"i öne çıkararak, "Kürdistan" tercihinin bu devleti işaret ettiği yönünde bulanıklık yaratıyorsun. "komün cumhuriyeti" vurgunun temelinde de bu bulanıklaştırma çaban vardır!

Ayrıca "devlet" konusunda Marxist teorinin ortaya koydukları nettir ve henüz aşılamamıştır dolayısıyla "devlet" olgusunu çözümlemek için hâlâ yetiyor.
Aşmak mı istiyorsun, elinde aşabileceğin doneler mi var, buyur aş! Elini tutan yok ama etrafa saçtığın zırva ifadelerinle bu mümkün değil!

Evet,"devlet olmayan devlet"in içeriğini en tam ifadesiyle ortaya koymazsan ve koyduktan sonra da bunun gereklerine göre teorik bir bakış üretmezsen, senin deyiminle tek başına "gri" kalan bu tanımlaman boşlukta sallanır ve sallanıyor da.

Buna sadece ve sadece fetiş dinamikler ve onlar da biat dinamiğinin baskısıyla, dolayısıyla içeriğini anlamadan katılıyorlar.

Bu ise kimseyi ilerletmez, çözüme bilimsel bir yol da açmaz.

Kürt coğrafyasında ise devlet, "jandarmadır","vergi tahsildarıdır", "zindandır", başkaları da var tabii!

Devlet, halka yönelmiş olan, yargı, basın, yasama, yürütme, maliye ve jandarmayı, içine alan şişler toplamıdır. Bu hem demokrasi için böyledir hem de diktatorya hali için böyledir. Her iki halde de bu şişler toplamı halkın canını yakmaktadır. Bunların hepsinin ucu tek yöne bakarsa ve sıkıca birbirlerine kenetlenmişse, ortada bir diktatorya hali var demektir. Bu ise çok daha fazla can yakar.

Eğer bu şişler toplamı, bir yelpaze misli açıksa ve birbirini çelerse, bu kümeyi tutan eller, yine halkın canını acıtırlar ama bağırsaklarını ya da midesini dışarı çıkaramaz!

İşte bu, devletin demokrasi halidir!

Proleter devletin şişler toplamı ise, sadece ve sadece eski düzenden vazgeçmeyenlerin canını yakar ama onların yine de bağırsaklarını deşmez ve diğer bütün "demokrasi" halindeki devlet durumlarından çok daha demokrasi hali vardır.

Demek ki, her halukârda devlet bir zor durumudur.

Öyleyse devrimci tutum, her türlü zor haline karşı olmak durumudur; bu şişler toplamını insanlık tarihinden silmek için tutum almaktır.

Fakat bunun teorisiz olmayacağı muhakkaktır ve en ileri devrimin, en ileri teoriden kalkan devrim olacağı hem teorik olarak ve hem de pratik deneyimle sabittir!

Engels'in,"yalnızca monarşide değil, aynı zamanda demokratik cumhuriyette de devletin devlet kaldığını, yani, temel ayırt edici özelliğini; görevli kişileri, “toplumun hizmetkârlarını, onların organlarını toplumun efendileri durumuna dönüştürmek özelliğini koruduğunu tekrar tekrar vurgularken;
diğer yandan,"...Ve soydan geçme krallıka beslenen güvenden kurtulup da, artık demokratik cumhuriyet üzerine ant içmekten aşağısı kurtarmadığı zaman, çok gözüpek bir adım atıldığı sanılır. Ama, gerçeklikte, devlet bir sınıfın bir başka sınıfı baskı altında tutmasına yarayan bir makineden başka bir şey değildir; ve bu, krallıkta ne kadar böyleyse, demokratik cumhuriyette de o kadar böyledir; bu konuda söylenebilecek en hafif şey, devletin sınıf egemenliği savaşımında yenen proletarya tarafından devralınmış ve tıpkı Komün gibi, yeni ve özgür toplumsal koşullar içinde yetişmiş bir kuşak, tüm bu devlet hurdasından kurtulacak duruma gelinceye dek, en zararlı yönlerini hemen ve en yüksek derecede budamaktan kendini alamayacağı bir kötülük olduğudur." derken;
ve diğer taraftan, krallığın yerine cumhuriyeti geçirecekleri sırada, genel olarak devlet sorununda sosyalizmin ilkelerini unutmamaları için Almanları uyaran Engels, bütün bu sözleriyle hiçbir zaman, bazı anarşistlerin "tedris ettikleri" gibi, baskı biçiminin şöyle ya da böyle olmasının proletarya bakımından önem taşımadığını anlatmak istemez. Demokratik cumhuriyetin, "Sınıf savaşımının ve sınıfları baskı altında tutmanın daha geniş, daha özgür, daha açık bir biçimi, proletaryanın, genel olarak sınıfların ortadan kalkması için yürüttüğü savaşımı büyük ölçüde kolaylaştıracağını" yazması bundandır.
Dahası var,"Kesin olan bir şey varsa, o da, partimizin ve işçi sınıfının sadece demokratik cumhuriyet biçimi altında egemenliğe ulaşabileceğidir. Hatta bu, Büyük Fransız Devrimi'nin de göstermiş olduğu gibi proletarya diktatörlüğünün özgül biçimidir..." diyen de Engels'tir. Ve bu çok doğrudur.

Bitmedi, Nüfusun ulusal bileşimi ile bağıntı içinde federatif cumhuriyet sorununa ilişkin kendi sorduğu şu soruya,

"Özgül Prusyacılığı, bir bütün olarak Almanya içinde eritmek yerine, onu ebedileştiren, gerici monarşist anayasasıyla ve aynı şekilde gerici küçük devlet ayrılıkçılığıyla şimdiki Almanya'nın, yerine ne geçmelidir? " sorusuna, cevap verirken öncelikli vurgusu;

"Görüşünün, proletaryanın sadece bir ve bölünmez cumhuriyet biçimine ihtiyacı olabileceği " yönündedir.

Demek ki,"ulus-devlet" tü-kakadır ve bizim değildir,"devlet olmayan devlet" güzeldir ve bizimdir" demekle iş bitmiyor!

Üstelik böyle derken, beni "ulus-devlet" savunucusu yaparak, yanında bir de "devlet olmayan devlet"in düşmanı yapman, en azından "bulanıklık" yüklemen, ama "Kürdistan" önünde "bizim devletimiz budur ve bu en güzeldir" yollu secdeye varman pek yaman bir çelişkidir!

Kim bulanık ve bulaşık net olarak görünüyor ve bana savurduğun bulanıklık ve bulaşıklıktan kurtulamıyorsun.

Diğer yandan, zor uygulamasının soyut adı olan "devlet"in, gelişimini tamamlamakta geç kalmış veya tamamlamış olmakla birlikte, tarihin ilerleme çizgisinin ilerlemesine direnen bir burjuva devlet olarak "devlet"in somut düzlemde çürümesinin dolayısıyla kirlenmesinin kaçınılmaz olduğunu da görmek istemiyorsun.

Bu ise toplumun da kirlenmesi demektir.

Bu somutluk, tekelci devleti işaret ediyor ve tekelci devlet kirlenmiş, iltihap akan bir devlettir; bu pislikten, çürümüşlükten topluma da pay düşmesi kaçınılmazdır, dolayısıyla bundan Kürtlere de pay düşmeyeceğini düşünemeyiz. Bütün bu mekanizmanın tarihin ilerleme çizgisinin tahribi ile bağlı olduğunu yukarda göstermeye çalıştım ve buradan Ortaçağın renklerinin göründüğünü de göstermeye çalıştım.

Şimdi altını çizmem gerekiyor ki bu pisliğin bir maddi temeli olmalıdır; en dibinde en saldırgan, en kan emici, en sömürgen, en ahlaksız, en cahil üç sektör vardır; pisliği üreten bunlardır. Tekstil-inşaat-turizm üçlüsü en fazla pislik üreten sektörlerdir.

Bütün bunlar, Türkiye'nin ileriye gidişini durdurmak için, geriye çekilişi ve kirletmeyi anlatıyor.

Gayet açıktır: Sol yükseliş ve ardından gelen Kürt yükselişi durdurulamayınca, topraklarımız, bütünüyle geriye doğru çekilmek istendi; bu ise insanımızı insan olmaktan çıkarma ve topraklarımızı Kürt coğrafyasına dek kirletmek demekti.

Şimdi Türkiye'yi kirleten, insanını insanlıktan çıkaran bu zenginlerin düzenini cennet gören Güneydeki Kürt liderlerin yanında, Türkiye'nin Kürt coğrafyasından da Kürtlerin liderleri bu zenginlerle iş tutmaktadırlar.
Öyleyse çürüme ve pisliğe batma bütünseldir; Batıda yaşanıyorsa, bunun Kürt coğrafyasını da kirletmesi kaçınılmazdır! Kirletmiştir demek istiyorum.
Şimdi sen bu kirleri zırva lakırdılarınla yıkamaya çalışmıyorsan başka ne yapıyorsun?

Borga kardeş, daha söyleyeceklerim bitmedi, belleksizlik çok derin ve cehalet de buna orantılıdır, ancak çok uzattım ve başka bir yazı ile devam etmek üzere burada bitiriyorum.

Bitirirken, vurgularımın bu foruma "sosyalizm okulu" adının verilmesi ile bağlı olduğunun altını çiziyorum.

12 Eylül ile birlikte, eylülist yönetimin her "reform"unda bize ait ne varsa içindekilerin boşaltıldığını ve bozulmuş olarak etrafa saçıldığını hatırlatmaya çalışıyorum.

Senin bu bozuk olarak etrafa saçılanlardan topladığın demetleri üzerime fırlattığını gösteriyorum!

Bu bozularak etrafa saçılanları toplamakla ilgilenmiyorum,ama bozuk olduklarını ve bize ait olmadıklarını göstermeye çalışıyorum ve görüldüğünü gördüğümü de göstermek istiyorum;bu bozuk olanları,onlara sahip çıkanlara bırakıyorum,bizden uzak olsun diyorum; bu nedenle "tıp"oyunlarına işaret ediyorum;sahip çıkanlara işaret ediyorum;bu nedenle ve bununla birlikte "sosyalizm okulu" iddiasında olanları görevlerine çağırıyorum!

Bozuk sosyalizm alanlarında "sosyalizm okulu" olmaz diyorum; böyle alanlarda öğretilenler, sosyalizme düşman öğretilerdir diyorum; asıl bulanıklığın buralarda üretildiğini ve yayıldığını iddia ediyorum!

Gerçekten sosyalizm öğretmek ve öğrenmek isteyenleri uyarıyorum! Silkinmelerine kapı açıyorum!

Bozuk sosyalizm alanlarını, ki bunun sosyalist mücadele alanları olmadığı açıktır, tarihin çöplüğüne atmadan, bozulmamış sosyalizm alanları inşa etmenin mümkün olmadığını savunuyorum!

Kimin bozuk sosyalizm alanlarına meraklı olduğunu, kimin bozulmamış sosyalizm alanlarında direndiğini ayırt etmek istiyorum!

Çok şey mi istiyorum?

Göreceğiz!

Bekle devamını da hazırlıyorum!

Fikret Uzun

09-Nisan-2013