29 Ağustos 2012 Çarşamba

EGEMEN POLİTİKA EGEMEN SINIFIN POLİTİKASIDIR

EGEMEN POLİTİKA EGEMEN SINIFIN POLİTİKASIDIR

Egemen sınıf islamizasyon emretmekte idi, öyleyse, Kemalist yüksek kadroların yapması gereken “emredersiniz” demek olmalıdır ve Kenan Evren’in sözünü ettiği “ emir komuta zinciri” buradan başlamaktadır. “Emriniz olur” diyerek işe koyulan yüksek Kemalist komutanlar, egemen sınıfın emirlerine uydular ve iktidarı aldılar, Kemalizm’e ihanet ederek, sert bir İslamizasyon programı uygulamaya koyuldular.
Kuran kurslarını ve İmam Hatipleri yaymak yanında, insan aklına hücum ile muhakeme yeteneğini zayıflatarak derin bir dinsellik yerleştirdiler. Dinselleştirme, tek başına değil elbet, sürüleştirme olmaktadır. Olmuştur.
Ve hepsini “Kemalizm” ya da “Atatürk” diye diye uyguladılar. Ancak çelişkileri kimse göremedi, ya da görmek istemedi. Demek ki, sürüleştirme çok önceden başlamıştı ve sahtekârların saklanacağı alan genişlemişti.
Görülemeyen, 12 Eylül Faşist darbecilerinin, Erbakan’ı zindana atarken, partisini kapatırken, aynı anda din derslerini zorunlu yapması idi!  Çelişkiyi kimse göremedi, ya da herkesin bildiği bir sır olarak herkes görmemeyi yeğledi! Aynı anda üniversitelerde “1402’likler “operasyonu başlatıldı; Üniversiteleri Laik, cumhuriyetçi, sol eğilimli ve aktif öğretim üyelerinden temizlenmesi operasyonu gerçekleştirildi.
Politika, egemen sınıfın politikası idi ve egemen sınıf burjuvazinin en zenginleri idi. Düzenini kurmak için, bireyleri kapitalizm öncesine indirgemesi gerekiyordu. Bu, sürüleştirme ve ortaçağın bitkisel hayatına döndürmek demekti. Öyleyse tekelci düzenin yerleşmesi için İslamizasyon ve sürüleştirme gerek şarttır.
Erbakan hapse atılırken, kuran kurslarının yayılması ve İmam hatiplerin çoğaltılması ile din dersinin zorunlu hale getirilmesi sürüleştirmek için gerekli olan İslamizasyon programı idi ve bu, Türkiye’nin büyük zenginlerinin politikası idi.
Kemalist yüksek komutanlar, Kemalizm’i geriletirken, İslamizasyonun önünü açtılar ve yönetimi dinci akımlara devrettiler. Bununla da kalmadılar, Kemalizm’i tasfiye etmeye devam ederek, dinci akımların eline geçen yönetimin oturması için, asistanlık ve zaman zaman konu mankenliği yaptılar.
Böylece dindarlar arttı, politika ve kültür dinselleşti. Laiklik içindeki dinsel kurumlar dinamiği hızla mezhep ya da tarikat niteliğindeki dinamiklerin içine aktı. Bu akış, sadece Türkiye’de değildir, bütün dünyada ve aynı anda, Laik dinamikler, tarikat dinamiklerine akıtılmaktadır. Başrolde büyük –büyük zenginler ve onların egemen politikaları var.
Böylece insan gitmiş, din gelmiştir.  Bu işi büyük zenginler ile yüksek komutanlar el ele yaptılar. Aşırı dinsellik, insanın yerine ümmiyi koymuştur. Anadan doğmadır. Yükselmiş insanın küçültülmesi operasyonudur ki bu, yükselen insandan korkmanın ifadesidir. 
Öyleyse Türkiye’de dine dönme sınıfsal ve politiktir. Egemen sınıfın sınıfsal bakışının ürünüdür, egemen politika bu olmuştur.  
Türkiye, CIA’in Türkiye masası şeflerinden biri olan Graham Fuller’in ifadesiyle ki, kitabına isim de olmuştur, İslamizasyon programı ile “Yükselen Bölgesel Aktör” olmuştur. Öyleyse, sadece Türkiye’nin büyük zenginlerinin politikası ile karşı karşıya değiliz; politika ABD emperyalizminden gelmese de, uyumludur öyleyse destek ve açılım sistemlidir. Sınıfsallık ise bozulmuyor, emperyalist ABD ve AB kapitalizminin ihtiyacı da dinselleşmek-sürüleşmek, dolayısıyla orta çağın bitkisel hayatını dayatmaktır. Sonuçta Kenan Evren de itiraf etmiştir, Amerikan yetkililer de, uyum sınıfsaldır; Kenan Evren “emir komuta zinciri “demiştir ve işaret ettiği zincirin başında Büyük-büyük zenginler olduğu muhakkaktır; Amerika “bizim çocuklar başardı” demiştir ve işaret ettiği 12 Eylül faşist darbesinin planlayıcı ve gerçekleştiricisi olan yüksek komutanlardır.

Bu uyumun şimdi vardığı yer ise, Türkiye-ABD  “STRATEJİK “ ortaklığıdır. Varış hedefinde BOP-BİP olduğu gerçeği ise, artık “körlük” ve “sağırlık” dinamiklerini tuzla buz edecek netliktedir. 
Bu Politika hep vardı, ancak Sovyet sosyalizmi yıkıldıktan sonra, o zamana kadar bu yıkımı çabuklaştırmak için kullanılan “din” , ki bunu da Graham Fuller’den açıklıkla öğreniyoruz; “Komünizme karşı İslam’ı destekledik” demektedir, artık komünizmden ebediyen kurtulmak için gerekmektedir.
Demek ki, sonuç olarak, İslamizasyon sınıfsal ve politiktir ama bundan daha fazla olarak bir devlet işidir. Yani İslamlaştırmayı, İslamcılar değil, devlet yapmıştır ve başlangıcı 12 Mart veya 12 Eylül değildir, bu tarihler sonuca gitmek için hızlanmanın adıdır, başka çare kalmamış olmasının da ifadesidir diyebiliriz ki, Kenan Evren’in Bursa Nutku’nda “son çaremizdi” diye ağlaması bunun ifadesidir, başlangıç çok öncedir ve bir devamlılık içinde bu günlere gelinmiştir.
Demirel’in Nur tarikatını koruyup, kollaması, Ecevitlerin Fetullah Gülen’e’e güzelleme yapmaları, Özal’ın Fetullah Gülen’i Köşkte saklaması, Demirel’in Türkî devletlere Gülen için referans vermesi, hepsi bu devamlılık içindedir ki, çok öncesinde “komünizmle mücadele Dernekleri”ni aktif militanı olarak zamanın cumhurbaşkanı ile aynı derneğin mensubu olması da bu devamlılığı ve Fetullah Gülen’in bir devlet eli mamulü olduğu gerçeğini pekiştirmektedir.
Öyleyse Fetullah Gülen Kemalist TC yönetiminin eli mahsulüdür diyebiliriz ki, pamuklara sarıp büyütenler Özal-Demirel –Ecevit’tir ve hiç saklama gereği duymamışlardır, inkâr etmemişlerdir.
Şimdi TC eli mahsulü Fetullah Gülen amiline isyan durumundadır.
Asıl sonucu yazmak gerekirse, Türkiye’yi İslamlaştıranların Türk Silahlı Kuvvetleri olduğunu görebiliyoruz. Kemalizm’e ihanet ile Türkiye halkını karanlığın içine soktular.
Graham Fuller’in kitabını takdim niyetine yazan Boston Üniversitesi Antropoloji profesörü Agustus Richard Norton’un şu ifadeleri oldukça öğreticidir;  “Toplumsal açıdan Kemalist girişimcilerin çoğundan daha muhafazakâr olan bir orta sınıf tarafından desteklenen AKP’den söz eden Norton, partinin seçmenlerinin benimsediği “Müslümanlık” ,Türk milliyetçiliğinin kıvama getirdiği bir Müslümanlıktır. Bu insanların birçoğu Nur hareketi içinde yer alırlar ki bu, Türkiye’nin en geniş toplumsal hareketidir. Fuller’in izah ettiği gibi, güçlü bir Türk devlet’i öncülüne az çok yaslanan bu hareket İslami modernizme dayanmaktadır.” Diye yazıyordu. Fuller’in dedikleri ise uzundur ve tam da bu günleri işaretle önerilerde bulunuyordu. Türkiye’nin büyük zenginlerine bir politik ders mahiyetindedir ve belki de kurulan sınıfsal konsensüste payı büyüktür. Çünkü AKP si de, CHP si de, hatta BDP si de, açılım perspektifi almak veya “en iyi ben yaparım” deyyu mülakat vermek için Amerika’yla pek yakın mesafede durduklarını saklama gereği duymadıkları gibi övünerek ilan etmeyi şanlarından saymaktadırlar.

Evet, İslamlaştırma operasyonu sınıfsaldır ve büyük zenginlerin egemen politikasını emir telakki eden yüksek komutanların, Harp Akademilerinden, Türk-İslam sentezi ( aydınlar ocağı) elemanlarını Akademiye “hoca” yaparak başlattıkları operasyondur. O halde AKP nin iktidara oturtulmasını da bu operasyonun içinde ve Kemalizm’e ihanet eden “Kemalist” yüksek komutanların işi olduğunu da eklemek gerekmektedir.

Ordunun, İslamizasyonu solu yenmek için getirdiğini ise, çok tekrarladık ve bu hatırlatmayı bir kez daha sonuç bölümümüze ekliyoruz.

Bu sonuçtan başka ve hep tekrarladığımız bir sonuç daha çıkmaktadır; 12 Eylül faşist darbesi ve yerleştirdiği rejim, Kemalizm yerine “Türk-İslam” sentezi düşüncesini yerleştiriyordu, bu ideolojinin örgütü ve yayıcısı ise, Aydınlar Ocağı’dır.

İdeologlarının açılımı önemlidir ki, şöyle buyuruyorlar; “din adamı tipinde değişikliğe gidilmeli, her türlü meslekten, hâkimden, savcıdan, avukattan, lise öğretmeninden, doktordan, gemi kaptanından yeni din adamları yetiştirilmelidir. Bu arada sayıları son yıllarda artan imam-hatip okulları reorganize edilmelidir, bu okullara endüstriyel, ticari, turistik vesaire hüviyetler de kazandırılmalıdır.”
Kazandırıldığını açıklıkla görüyoruz.
Bir de TİB (Toplumsal İlişkiler Birliği) var ki, çoğunluğu subaylardan oluşan bir devlet dairesidir, bir taraftan Talim ve Terbiye Kurulu aracılığı ile kontrol ettiği Milli Eğitim’e ‘Atatürkçülük ve konsept’ kavramlarını yerleştirmeye çalışırken; diğer taraftan, yurt dışında dağıtmak üzere Kuranı Kerim hazırlatıyor ve aynı zamanda da, Orhan Gökdemir’in bilgilendirmesiyle ‘Profesörler mafyası’ aracılığı ile üniversitelerde araştırma yaptırıp, sahte diplomalar dağıtıyor olduğunu öğreniyoruz.
Burada mühim olan, devlet eli mahsulü olan bir şebekenin varlığıdır. Orhan Gökdemir’in anlatımından bunu öğreniyoruz.
Burada Taha Parla’nın tespitlerini de hatırlatmayı yararlı buluyorum; “Din-devlet ilişkisi konusundaki değişime” dikkat çeken Parla, şöyle diyordu; “ İşte 12 Eylülden sonra meydana geldiğini düşündüğüm değişiklik, yönetimlerin ve bürokrasinin, klasik laik çizgiyi bırakarak, Türk-İslam sentezi adı altında, vurgu Türk’te, oluşmaya başlayan dinci bir milliyetçiliğe, vurgu milliyetçilikte, razı gelişleridir. Bu sentezde din, bir ahlak sistemi ve toplumsal kurum olmaktan çok, bürokratik-otoriter devletin elindeki toplumsal denetim araçlarından biri olarak görülmektedir.”
Taha Parla, devamla şöyle diyordu; “Anayasanın 42.maddesi eğitim ve öğretimin Atatürk “ilke ve inkılâpları”, doğrultusunda yapılmasını öngörürken, başlangıçtaki “Türklüğün tarihi ve manevi değerleri” ibaresi, İslamiyetten başka ne olabilir ki; ilk ve orta öğrenime konulan zorunlu din ve ahlak derslerinin anayasal dayanağını oluşturmaktadır. Yeniden yazdırılan tek tip ders kitapları, müfredat ve disiplin politikaları, milli tarih ve coğrafya konuları, Türk-İslam temaları ve bunlara karşılık Batı biliminin yasaklanan ürünlerine burada girecek yerimiz yoktur.

Artık Atatürk milliyetçiliği değil, en azından, Atatürkçü ve dinci bir milliyetçilik söz konusudur.

20.yüzyılda “dualı” milliyetçilik, modernleşmeyi değil, yeniden gelenekselleşmeyi temsil etmiyor mu?”

Demek ki, sınıfsal baktığımızda, karşımızdaki düşman, egemen sınıf olan büyük zenginler sınıfıdır ve artık egemen sınıfın politikalarını Kemalist yüksek kadrolar değil, dinci akımlar yürütmektedir. Demek ki milliyetçiliğin rengi dinci-milliyetçi olmuştur ki, son 10 yıldır, dinci-milliyetçi eksenindeki ittifakın ince ince çalıştığı apaçık görülmüştür.

Peki, bu gerçek orta yerde dururken, nedir bu Atatürk düşmanlığı ve geleneksel ve artık hiçbir güç dinamiğinde, hatta adında Kemalist olan dinamiklerde bile, güç olmaktan uzaklaşmış olan Kemalizm’i baş düşman sayma ahmaklığı ve bunu hatırlatanları Kemalizm hayranı saymak ne anlama gelmektedir?

Bu noktada, bu sorunun cevabı düşünülürken, biz TİB’e dönerek devam edelim; TİB’in,12 Eylül cuntası tarafından ve 1983 ‘te kurulduğunu biliyoruz.. Genelkurmay genel sekreterliğine bağlı olarak gizli bir kararname ile kurulmuştur. Amacının toplumu İslamize etmek olduğu adında gizli idi. MGK danışmanı Ertuğrul Zekai Ökte, TİB’i kurmayı üstlendi ve ilk işi AKSİYON dergisine mülakat vermek oldu, şimdi de modadır ve yeni kurulan Komünist parti yöneticileri bile, ilk mülakatlarını buraya vermektedirler.
TİB’in başta gelen subaylarından olan Oğuz Kalelioğlu, Diyanet’in baş danışmanı idi. Bir diğer subay ise, Tahir Taner Kumkale’dir ki, aynı zamanda Fatih Üniversitesinde “Atatürkçülük” dersi veriyordu. Çelişkinin yamanlığına somut bir örnektir.
Albay Altan Ateş ise, Işıkçıların kanalı TGRT nin başındaydı. Hepsinin, başından beri tarikatların içinde oldukları anlaşılmaktadır.
Bir de DİTİB var, TİB den bir yıl sonra kuruluyor ve yurt dışında Almanya’da faaliyet gösteriyor. DİTİB başlangıçta bir ülkücü girişimdir. MHP kökenli Selahattin Saygın ve Tayyar Altıkulaç kuruluşta yer almışlardı.
O sırada Diyanet’in din görevlileri, ilgili Avrupa ülkesinden maaş almakta idi. Avrupa’daki Türk vatandaşlarını İslamize etmek için kurulmuş olan İslam Kültür Merkezleri, Türk ve Suudi görevlilerce birlikte yönetilmekte idi ve yapılan protokol gereği Türk büyükelçileri, ”ikinci başkan” olmaktadır. Onur Öymen, bu büyükelçilerden birisidir. Ve bu gün “İslami İktidar”ın en önde gelen destekçisinin AB olması rastlantı değildir.
TİB, her ne kadar Toplumsal İlişkiler Birliği olarak anılsa da, asıl açılımının “Türk İslam Birliği” olduğu artık daha nettir.
DİTİB ise, “Diyanet İşleri Türk İslam Birliği”dir.
Hepsi bu günler içindir ve Orhan Gökdemir’in ifadesiyle artık Laisizm silahsızlandırılmıştır ve de Laisizm, kendisini koruyacak bir orduya sahip olmamakla birlikte, buna karşın laisizmin toplumsal bir tabanı olduğunun ortaya çıkmış olduğu da bir gerçektir. Bu nedenle mücadele, halk ile siyasi devlet teşekkülleri arasında sürmektedir. Ve bu mücadelenin kızıştığını, hep beraber görüyoruz. Daha da kızışacaktır ve bunu da görmekten çok uzakta değiliz.
İşte bu aşamada, düşünmeyi unutmuş olduğu anlaşılanların hala Atatürk düşmanlığını ve “baş düşman” olarak Atatürkçülüğü öne çıkartmakta ısrarcı davrandıklarını görmek düşündürücüdür.
Oysa uzun zamandır Kemalistlerin hiçbir yerde bir güç olmadıkları aşikârdır. Kemalist renk te kalmamıştır. Kemalizm’de komşularını bombalama yoktur; özelleştirme yoktur; düvel-i muazzamanın kucağına oturmak yoktur. Öyleyse Kemalizmi Erbakan’a muhalefete indirgeyemeyiz. Ve Erbakan gitmiş yerine ondan daha çok Erbakancılık yapacak olan ordunun yönetimi almasıyla Kemalist yüksek komutanlar, yönetimi Kemalizmi ortadan kaldırmak isteyenlere teslim etmiştir. Somut gerçeklik budur. 
Burada karıştırılan bir konuyu hatırlatarak gündeme taşımak istiyorum ki, üzerinde düşünmek yararlıdır. 12 Eylül öncesi ve daha öncesi de var, altmışlı yılların ortaları diyelim, sosyalist hareketi Kemalizm’in kuyruğunda terbiye etmeyi politika sayanlar var, bu ayrıdır, Kemalizm’e yaslanarak sosyalizme kaymayı programlarına alanlar da var, bu da ayrıdır ancak asıl mücadele Kemalizm’i aşmak isteyenlerle onu ortadan kaldırmak isteyenler arasında sürmekte idi.
Kemalizm’e ihanet eden Kemalist yüksek kadrolar, komutanlar demek istiyorum, önünü kesemedikleri sosyalist iktidara ulaşmaya kararlı olanları ortadan kaldırmak için, Kemalizm’i ortadan kaldırmak isteyenlere, dinci akımlara demek istiyorum, yönetimi devretmişler ve yerleşene kadar desteklerini vermişlerdir. Şimdi bütün Kemalist dinamiklere, “bizim” sıfatı eklenmiş, bu dinamiklerin başına getirilen devlet kadroları, dinci akımların temsilcilerinden veya taraftarlarından seçilmektedir. Bunu artık açıklıkla görüyoruz ancak bu politika hep vardı.

Bu sırada dinci akımlara karşı yürütülen mücadele ise, ilkeden çok kontrol planında sürmüştür. Böylece neredeyse bütün güç merkezlerinden Kemalist renk ve Kemalistler çıkartılmıştır. Dolayısıyla mücadele halka kalmıştır ve halkın içinden Kemalizm’e dönüşün yükseldiğini, en azından yükseleceğinin işaretlerinin görüldüğünü söylemek yanlış olmayacaktır.
Sıkışınca genleşme olur ve bir yerden dışarı fırlar, bu en temel bilimsel yasa burada kendini hissettirmektedir; güç merkezlerinden kovulan ve ihanete uğradığını fark eden Kemalizm, genleşerek halkın arasından fırlayacaktır, yükselecektir demek istiyorum.
Ancak “asıl düşman” formasyonu ile değil, kendisini ortadan kaldırmak isteyen düşmanlarına karşı daha ileri ve halk rengi ile yükseleceği açıktır. Daha doğrusu bu yükseliş, sosyalist iktidar hareketinin teorik ve politik hüneri ile bağlıdır. Çünkü en yükseği de olsa, Kemalist hareket, sosyalist hareketi ileri götürmez, olsa olsa kendisini daha ileri ve sol bir eksene götürebilir ki, sosyalistlerin buradan geriye gitmesi söz konusu değildir. Dolayısıyla bu eksen, sosyalist hareketin ilerlemesi ve tarihin ilerlemesi açısından olduğu kadar, tarihsel ve dinsel-gerici - faşist güçlerin geriletilmesi açısından da ve tümüyle iş ve güç birliği ilişkisi temelinde, ileri bir adım olacaktır.
Bu ilişki, nesnelliğin üzerine oturarak sürdüğü müddetçe, Türkiye’nin sorunlarının çözümü kolaylaşacaktır ve kolaylaştığı görüldükçe de, ilişkinin niteliği değişerek, gelişecektir, hatta dönüşecektir.
Diğer yandan egemen sınıfın, Türkiye’de uzun zamandır, tekellerin rejiminin,12 Eylül rejimidir, daha sağlam yerleşmesi için bahane edilen ve Türk sorunu haline gelmiş olan ve aynı zamanda emperyalist ABD nin de sorunu olmuş olan Kürt sorununu çözmek değil, çözmemek egemen politikası olagelmiştir. Bu da, çözümdür ve bu çözüm, tekellerin ve ABD emperyalizminin çözümüdür.
İşte bunun için de, nesnelliğin üzerine oturtulan bir ilişki gerekmektedir. Türkiye’nin ihtiyacı budur. Burada sözünü ettiğim formel yapıların birbirleri ile ilişkisi değildir. Sözünü ettiğim, Türkiye’nin ihtiyacı olan çözüm gerçekten isteniyorsa ki, nesnel olarak eğilimin bu yönde olması gerekmektedir, çözüm sosyalistlerin, Kürt emekçi eğilimi taşıyanların ve yükselen Kemalistlerin iş ve güç birliğinde olacaktır. En olası ve çözüme en yakın birlik olarak, ufukta böyle bir birlik görülmektedir. Birbirini mahkûm etmeden, birbirlerinin değerlerine saygı temelinde, birbirini eleştirmeyi ihmal etmeyen bir birlik.
Burada ilke, birbirimizi değil, halklarımızın duygularını incitmekten sakınmak olmalıdır. Önemli olan halk sevgisi, halklar arası sevgidir. Buradan hareketle “Kürt-Türk Birliği”nden, emekçi Türk halkımız ile emekçi Kürt halkımızın beraberliği anlaşılmalıdır.
Artık daha net görülüyor, cumhuriyeti “Kemalist” yüksek komutanlar çökertmiştir, öyleyse “Kemalist” cumhuriyet çökmüştür.  Bu, Kemalistleri bütün güç merkezlerinden temizleyerek gerçekleştirilmiştir. Kemalist renk ise, Kemalizm’de çoktandır yoktu, rengi önce gitti, arkasından Kemalizm’in düşüşü geldi. Şimdi, güç merkezlerinden çıkartılan Kemalistler, halkın içindedir ve çökertilen cumhuriyetin güç merkezleri peşinde olmanın kıymeti harbiyesi kalmadığının bilincindedirler. Bu, bir daha iktidar olmalarının devrimle mümkün olduğunun bilincinde olmak demektir. Ancak, bundan sonra ülkemizde gerçekleşecek hiçbir devrimin Kemalizm bayrağı çekmesi mümkün görünmemektedir.
Her son bir başlangıç, her çöküş bir kurtuluş olmaktadır. Her çöküşten sonra gelen kurtuluş reddin reddi kıvamındadır. Göndere çekilecek bayrağın rengine vurgu bu anlamdadır. Kurtuluş ise devrimdedir. Devrim, ayağa kalkmaktır ki, ayağa kalkmanın renginin daha ileri bir noktayı işaret etmesi için ise, hafızasını yitirmiş ve sürüleştirilmişlerin bundan kurtularak ayağa kalkmaları gerek şarttır.

Burada, Atatürk’ün adına yazılan Türk kurtuluşunun, muhafazakâr olduğunu hatırlatmak tam zamanıdır. Türk ulusal kurtuluşu, toprak ağalarına, Kürt şeyhlerin ve aşiret reislerine dayanmış ve her zaman emperyalist güçlerle uzlaşma noktası aramıştır. En fazla ayrı olduklarını düşündükleri zamanda bile, yine de İngiltere ile uzlaşma planları düşüncesini atamamıştır.
Bu gerçeğin taşıdığı ders, Kürtler için olduğu kadar, Kemalistler için de altın kıymetindedir. Kemalistler, şimdi bu “kurtuluş”un simetriğindedir, Yani Toprak ağalarına, aşiret reislerine ve tarikat şeyhlerine karşı cumhuriyet ekseninde, büyük Türkiye tarafındadır ve emperyalist güçlerle uzlaşmaktan uzaktır.
Görülmüştür ki, emperyalizmden medet uman, emperyalizmle bağları koparamayan, şeyhlere, zenginlere dayanan bir kurtuluş, kurtuluş olmamaktadır. Olmadığını net olarak görmekteyiz.
İşte Kürt hareketinin en çok ders alacağı ve göz önünde tutacağı nokta burası olmalıdır.
Kürtler, bu gün oldukça uzun süren özgürlük ve kimlik mücadelesinde çok ileri bir noktaya ulaşmışlardır. Ulaştıkları bu günkü noktaya güçlükle ama kendi güçleri ile gelmişlerdir. 
Kürtler kendi güçlerine dayanmak ve güvenmek durumundadırlar.
Artık emperyalistlerin dış politika oyunlarına alet olmayacak ve bundan çare ummayacaklardır. Öyle umuyorum.
Kürtlerin bütün güçleri kendileridir. Bunun dışında bölge halklarının devrimcileridir. Devrimciler, devrimcilerle beraberdir. Beraber olmalıdır. Kürt halkının en büyük destekçisi her türlü milliyetçi önyargıdan uzak Türkiye’nin işçileri olacaktır; yani ABD emperyalizminden gelecek“dostluk” da,”destek” de Kürt kurtuluşuna ilaç olmayacaktır. Hiçbir yerde ve hiçbir zaman olmamıştır ki, aksine emperyalizm, hangi kılıf altında girerse girsin, girdiği her yere baskısını götürmüştür. ABD emperyalistlerinin ve tekellerin diline doladığı “UKKTH” şiarı ise, Amerika’nın ve tekellerin hatta Barzanilerin ağzına hiç yakışmamaktadır. Çünkü Her şiar, ekonomik gerçeklerin, siyasi durumun ve şiarın taşıdığı siyasi anlamının kesin bir tahlili ile doğrulanmak zorundadır. Bu anlamda, “UKKTH” şiarı yanında “demokrasi” sözcüğü, ABD emperyalizminin dilinde bir eşek arısı misli durmaktadır. Aynını Kürt ulusal sorununda reformist Politikalara, yani egemen sınıfın politikalarına teslim olmuş olan reformistlerin, küçük-burjuva milliyetçilerin dilinde de tıpkı bir eşek arısı gibi vızıldamaktadır.
Bununla birlikte Amerika, bölgeye yerleşmeye ve bölgede kalmaya çok önce karar vermiştir ve Vietnam’da, Irak’ta ve Afganistan’da kalamadığını unuttuğu ve hâlâ bu bölgede kalmaya kararlı olduğu görülmektedir.
Amerika, öteden beri, Kürt şeyhlerinden, aşiret reislerinden, bunları egemen yaparak, bir Kürt varlığını, bu bölgede İsrail’e destek yapılmasından yana idi. Daha doğrusu bu dün böyle görünüyordu. Şimdi fotoğrafın tamamı ortaya çıkmıştır, asıl istediği, Kürtler üzerinden İsrail’e büyük bir devlet vermektir. Hediye etmektir, demek istiyorum.
Dün, Amerika’nın bu yöndeki bir Kürt devleti projesine karşı çıkan Türkiye’nin, bugün bir “eş başkanlık” dinamiği ile Amerika’nın stratejik ortağı olduğunu ve doludizgin hazırlanan, Yahudi –Kürt devletine veya Kürt-Yahudi devletine karşı çıkmadığını, kendi söylem ve icraatlarından biliyoruz.
Ancak bunun olumlu bir yanı da vardır; Amerika’nın bölgeye yerleşme şartlarını hazırlaması ve bunu yaparken Kürt ağa ve beylerine, şeyhlerine dayanması, onları güçlendirmeye çalışması, bir savaşı başlatmış ve bu savaşın sonucu, ortaya Kürt gerçeğini çıkartmıştır.
Kürt gerçeği ise, hem Türkiye’de ve hem de dünyada kabul edilmiştir. Demek ki, bu savaşın asıl ve tek galibi Kürtlerdir ki Kürt yükselişi, hep aydınlık, hep ağalığa, şeyhliğe, hep karanlığa karşı ve hep laik bir çıkış olmuştur, çözümü aydınlıkta gören bir yükseliş olmuştur.
.

Emperyalizm bir zifiri karanlıktır; büyük sermaye, bu karanlığın içinde kördür, şovenistler ise, hepten ışıksızdır.
Türkiye’deki tutuculuğun, Kürt gerçeğini görmezden gelmekten vazgeçmiş olması, uzun zaman öncedir. Ancak tutuculuk, asıl düşmanlığı her zaman ve her yerde aydınlığa karşı olduğu için, Kürt gerçeğini tümden red etmeyi bırakmış olmakla birlikte, Kürtler arasında tutucu müttefikler aramıştır, bulamadığı yerde yaratmış, bulduklarını ise büyütmüştür.
Ancak, şimdi görülüyor ki, bu kararından vazgeçmezse, Kürtler, Araplar ve Türkler, halkları demek istiyorum, Amerika’ya çok daha acı Vietnamlar yaşatacak, Türkiye’deki tutuculuğu ise, ait olduğu yere, karanlığa gömecektir.
Şimdi buradayız.
ABD emperyalizmi açılımlarını hep din ve ulusçulukla düşünmüştür. Türkiye ise, emperyalist düşlerini, kuzeye Türk, güneydoğuya doğru bir Kürt ulusçuluğu ile uyandırmıştır.
Körfezdeki ABD savaşıyla birlikte Kürt sorunu, özellikle ABD emperyalizminin YDD adını verdiği operasyonel projeleri ile ve Türkiye’nin rejiminin kendisini bir alt emperyalist ülke olarak yenileme ihtiyacını duymasıyla birlikte yeni bir yörüngeye girmişti. Böylece ABD hegemonik gücünü yenilemiş, bölgede kalıcı bir güce dönüşmüş ve bölge güçlerinin savaş şokunu atlatarak hegemonyasını nasıl tanımlayacaklarını beklemeye çekilmişken, Saddam’ın büyük Kürt göçüne yol açan saldırısı, hegemonyasını yenilemiş ABD nin bekleme yerini, “Güney Kürdistan” yapmıştır.
ABD nin bekleme yerinde yaptığı hazırlık ise, öncelikle bölgede gücünü sergilemeye ve hegemonyasını pekiştirmeye yönelik idi. Ortadoğuyu yeniden örgütleme ve buna göre YDD projesine devam etme kararlılığı güçlü idi. Bu program, aynı zamanda bütün sosyalizan etkileri ve siyasetleri temizlemeyi de içeriyordu. Dolayısıyla oldukça sert bir ideolojik mücadele kendini gösteriyordu. En öncü ve istekli savaşçıları, dün sosyalist / komünist kimlikleri ile önemli mevzilere yerleşmiş olan, ancak 12 Eylül ile birlikte daha önce kanatlarına bindikleri yükselen dalganın, aşağı inmesi ile dalga değiştirerek, yeni mürteci olan ve kendilerini yeni-liberal olarak pazarlayan sahte sol gömlekli aktörler oldu.
Örnek olsun, birisi TKP nin son genel sekreteri Nabi Yağcı ise, bir diğeri de Halil Berktay’dır, diğerleri ise, örneğe sığdıramayacağım kadar çoktur. Arkasından takipçileri de çıkmış ve sıralarını bekleyerek, bu günlerde, ABD nin YDD ne daha çok su taşımak üzere öne çıkmıştır. Örnek isim mi istiyorsunuz? En çarpıcı örnek, S.S.Önder’dir ki, E.Kürkçü’yü bile gölgede bırakmıştır ve açık bir dille atalarının Nur şakirdi olduğunu, kendisinin de Risale-i Nur ile büyüdüğünü ve gelmiş geçmiş en büyük aydının Said-i Nursi olduğunu, Türkiye’nin Saidi Nursi’yi dinlememesi nedeniyle sorunların büyüdüğünü vb. vaaz edip durmaktadır. Şimdilerde ise, AKP yi bol bol eleştirirken, AKP nin ideolojisini ondan daha iyi savunmaya çalışmaktadır.
Demek ki, ABD ideolojik mücadelesinde sol renkli savaşçılar bulmakta hiç zorluk çekmemiş olsa da ve bu yönde epey yol kat etmiş olsa da, nesnelliğin gücünü aşamamış ve ideolojik mücadelesine oturttuğu akıl bozucu teorilerinin, pratiğin doğrulayıcılığı karşısında sürekli olarak iflas etmesini engelleyememiştir.
Bu, ABD yi, pratikte, YDD sinin bölgeye yansıyan adı olan BOP projesini gerçekleştirmek için, bir ileri, iki geri adım atmaya mahkûm etmiş ve hatta en heveskâr kalemşörleri, ideolojik tetikçileri, bunu BOP projesinden vaz geçtiği yollu yutturmaya çalışmışlardır.
Ancak ABD istese de BOP tan vaz geçemeyeceği gibi, YDD çerçevesinde asıl hedef BİP olduğuna göre, şimdi daha sabırsız olan İsrail olsa gerektir, aynı zamanda BOP u kotaracak mecali kalmadığının da farkındadır ve artık “geriden liderlik” misli zırva politik manevralardan medet ummaktadır. Kim bilir, belki de rüyalarında, Vietnam’dan yediği tokadı görmekte ve ürpermektedir ki, Bunun, Saddam üzerinde gösterdiği yetmemiş gibi, Kaddafi üzerinden de gösterdiği yenmekten ziyade, pişman etmek politikasına yansıdığını gördük, Suriye’de ise, birkaç devlet görevlisinin suikaste kurban gitmesinin, korkularından kurtulmasına yetmediği açıkça görülmektedir.
Dün, bölgedeki tüm güçler göremiyordu ama bu gün görüyorlar ve ona göre konum alma yönünde hareketleniyorlar ki, kimliklerini buna göre tanımlamak zorunda olduklarının bilincine varmaları hızla artmaktadır. Ya ABD nin düşmanı, ya da dostu olunacaktır.
Kürtler de kimlik mücadelesi vermektedir ve ABD nin dostluğunda Kürtlerin kendilerini kişilikli hissetmelerini bekleyenleri hayal kırıklığı beklemektedir. Kendisini emperyalist ABD nin “dost” luğunda kişilikli hisseden bir halk dünyada bulunmamaktadır.
Ulusal karakter, bahşedilen ya da sonradan edinilen bir özellik değildir. Bir kimliğin restorasyonu ve çağa ait kılınmasıdır söz konusu olan. Emperyalist tahakküm ve sömürü ise, varlığını artık kolay gizleyememektedir.
Başlangıç aşamasındaki ulusal ve sosyal bir mücadelenin kolaycı çözümlemelerden uzak bir anlayışla ele alınması gerekiyor. Ancak Kürt halkının önemli bir bölümünün Amerika’nın varlığına sıcak baktığı görülmektedir. Öte yandan Amerikancılıkta sınır tanımayacak olanlarının varlığı da kendini hissettirmektedir. İşbirlikçi Kürt ilkel milliyetçiliği olarak gelişen bu hareket, varlığının ve gelişiminin zorunlu koşulu olarak, hep aydınlık için, hep ağalığa, şeyhliğe, hep karanlığa karşı ve hep laik bir çıkış olan, çözümü aydınlıkta gören bir yükseliş olan Kürt hareketinin de karşısına yerleşmiştir veya yerleştirilmiştir.

Diğer yandan, ABD bekleme yerinde gücünün nasıl tanımlandığını gördükten sonra, daha da pekiştirmek üzere, daha sert bir gösteri yanında, en sert ideolojik mücadeleyi de öne çıkartmış ve öncesinde ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelelerine karşı edindiği deneyimleri bölgeye taşımaya çalışmıştır. Ancak pek başarılı olduğu veya öngördüğü program çerçevesinde istediği kıvama getirdiği söylenemez.
Bu durumda PKK yı eksen alması kaçınılmazdı ve öyle de olduğu görülmektedir, ancak Türkiye’nin de bu deneylerden yararlandığı ancak başarılı olamadığı da görülmektedir. İşte ABD, bir adım ileri iki adım geri taktiğini bu eksende de sürdürerek, gücünü BOP un tamamlanmasına yöneltmiştir. Bu çerçevede epey bir yol açmış olmasına karşın, bunun yetmediği ve Suriye duvarına, ancak Rusya Federasyonu ve Çin duvarı demek daha doğrudur, toslamış olduğu ama bu duvara abandıkça, kendisinin geriye gittiği görülmektedir.

Öte yandan, Kürt halkı da, Türkiye solu da bir kişilik ve kimlik mücadelesi vermektedir. Bu açıkça görülüyor. Türkiye, Kürdü ile Türkü ile kimliğini ileri sosyalizmde bulacaktır. Emperyalist sistem içindeki uzun tarihinde sömürge bile olamayan Kürt coğrafyası, bu gün, Amerika’nın karşı devrimi ile boğulmak istense de, bir devrim içersinde olmaya devam etmektedir. Devrimler ise, köklü ve derin gerçekliğin üstüne otururlar. Hep öyle olmuştur. Akılcı bir ideolojiyle hareket edilmezse ki uzun zamandır hal böyledir, ileri sosyalizm ile korunmazsa Kürt halkının özgürlük kazanması, kazansa bile yaşaması, hele ki, ABD nin dostluğundan medet umulmaya devam edilirse imkânsız kere imkânsızdır.

Türkiye’nin Kürtlerini Türkiye’den ayırarak, İsrail’in hegemonyasında, Siyonistlerin ve Barzani’nin kukla yönetiminde bir büyük Kürt –Yahudi devleti yaratmak, sadece ABD-AB emperyalizminin can attığı bir hedef değildir; aynı zamanda emperyalist arayışlar içine girmesi yeni olmayan Türkiye’nin, bu arayışını gerçekleştirmeye yakınlaştığını öngördüğü için, bu hedefi kabul edilebilir bir seçenek olarak görmesi de kaçınılmazdır.

Burada iki çizgi, her zaman olduğu gibi, devrimci çizgi ile reformist çizgi çatışma halinde olmaya devam edecektir ki, ABD ve Türkiye’deki 12 Eylül rejimi, devrimci çizgiyi asimile ederek,  Kürt ulusal hareketini, ABD yi “dost “ belleyen, tutucu bir çizgiye çekmekten vazgeçmeyecektir.

Bununla birlikte,  Türkiye’deki sol/sosyalist hareketi, özellikle işçi ve emekçi kitlelerinde tarikat dinamiklerini etkin kılarak, dinsel dinamiklerle terbiye etmeye çalışması da devam edecektir. Bunun için, Kürt coğrafyasında, Ağalara, beylere, tarikat şeyhlerine ve kaderleri tekelci ilişkilerde olan Kürt burjuvalarına dayanılırken, Türkiye’de ise, eskiden kalan sol/sosyalist gömlekleri sayesinde sosyalist hareketin, işçi hareketinin içinde dolaşarak akıl bozan, sahte sol gömlekli, yeni mürteci devşirme solcuların ideolojik tetikçiliğine dayanmaktadır.
Bir dayanakları daha vardı, ancak artık kalmamıştır, çünkü takke düşmüş kel görünmüştür. O da, dün sol/sosyalist hareketin ilerlemesini ve Kürt coğrafyasındaki kimlik ve kişilik mücadelesini en kanlı ve en sinsi yöntemlerle bastırmayı deneyip, başarılı olamadığı için, yönetimi dinci akımlara teslim eden “Kemalist”yüksek kadrolar ve dayandığı “Kemalist” dinamiklerdir.
Ancak, görülen o ki, bütün dayanakları bir bir yıkılmıştır ve dayanakları yıkıldığına göre, kendilerinin de yıkılması kaçınılmazdır. Yıkılmışlardır.
Öyleyse ders çok değerlidir; hem halkın içinden yükselen Kemalistler için ve hem de Emperyalist ABD’nin “dost”luğunda kurtuluş arayan Kürtler için.
Teorisiz devrim olmaz, bu doğrudur ve bu, bilimsel bir tespittir ve devrimcilerin düsturudur.  
Ancak Türk ve Kürt solunda teorinin kalmadığı bir yana, bu düsturu da hatırladıklarını düşünemiyoruz, aksine giderek esnaflaştıklarını görebiliyoruz. O kadar öyle ki, tümüyle emperyalist kapitalizmin sınıfsal saiklerle sarıldığı ABD emperyalizminin Kürt çözümünden, ABD nin “dost”luğunu bulabiliyorlar ki, hem kavramlaştırmaktan kaçındıklarının ve hem de teoriye sırtlarını dönmekte olduklarının göstergesidir.
Bu anlamda Kürt ve Türk solcuları, “sosyalist “sol demek istiyorum, ABD nin, tekellerin ve reformistlerin dilinde eşek arısı misli vızıldayan “UKKTH” ve “demokrasi” sloganlarını teori saymakta, emperyalizmin girdiği her yere baskısını götürdüğünü, daha doğru ifadeyle bu baskısını yerleştirmek için, dilinde bir eşek arısının vızıldaması misli sırıtsa da, her türlü sloganı diline yerleştirmekten çekinmediğini unutmuş görünmektedirler. 
Oysa, ABD emperyalizmi, Fransız ve Japon emperyalistlerinin bıraktığı boşluğu doldurmak üzere Vietnam’a girerken de, bu tür bir vızıldamayı kılıf yapmış, ancak Vietnam halkı, bu vızıldamaya prim vermeyerek, ABD nin sahte sloganlarında “Dostluk”  görmemiş ve Amerika’ya görülmemiş bir yenilgi tattırarak,Vietnam’dan kovmuştur. Geride kalan acılarının ve yaralarının üstesinden çok çabuk gelerek, Vietnam ulusal kurtuluş hareketini gidebileceği en yüksek noktaya taşımıştır.
Kürtlerin ve Türklerin gerçek sol renk taşıyan aydınlarının ve devrimcilerinin büyük çoğunluğunun ise, bu gerçekleri unutmamış olmakla birlikte, ulusal soruna normatif yaklaşmaktan kurtulamadıkları, bu nedenle de, cesur ve kararlı teorik-politik yaklaşımlardan uzak durdukları görülmektedir. 
Dolayısıyla Kürt ve Türk aydınlarının, devrimcilerin büyük çoğunluğu ve hem de Kürt, Türk emekçi halklarının önsezilerinin hissedilen ağırlığına karşın, tıpkı Türkiye’de solun iktidarı alamamasının faturası olan 12 Eylül ile Türkiye emekçi halklarının ağır bedel ödediği ve ödemekten hâlâ kurtulamadığı gibi, başka ifadeyle 12 Eylül gelirken “Faşizme geçit yok” “Faşizme karşı UDC” türünden haykırılmasına rağmen, solun/ sosyalistlerin kendilerini rahatlatmaktan öteye bir etki sağlayamayanlarca ve faşizme karşı ufuklarını genişletmemekte maharet gösterenlerce dar ufuklara veya ufuksuzluğa hapsedilmiş kitlelerin, hapsoldukları dar ufuklarının penceresinden 12 Eylül faşizminin yerleşmesini sadece izlemeye mahkûm edildikleri gibi, emperyalizmin zifiri karanlığı içinde, büyük sermayenin son derece sınıfsal ve şoven kini altında, hep aydınlık yönünde ve ağalığa, şeyhliğe, karanlığa karşı, laik bir çıkış olarak yükselen Kürt devrimci hareketinin,Türkiye’nin devrimi ile buluşamamasının faturası olacak olan Türkiye’nin emekçi halklarını koyu bir dinci-gerici-faşist karanlığın köleliğine mahkûm edilmesi pahasına ve ABD emperyalizminin çıkarları ile tamı tamına uyumlu bir “Kürt Çözümü”nü, hâlâ genişletemedikleri kendilerini hapsettikleri dar ufuklarının penceresinden izlemektedirler.
Öyleyse apaçık görülüyor ki, Vietnam’ın devrimcilerinin, dar ufuklara hapsolmadıkları için, ABD emperyalizminin insanlık dışı saldırıları yanında, sinsi oyunlarına rağmen zafer kazanmalarındaki ufku yakalamak, tümüyle emperyalist ABD’nin çıkarlarının ve daha çok da, içine düştüğü kriz çukurundan kurtulması çabalarının gereği olan  “Kürt Çözümü” tiyatrosunun ufkundan kurtulmakla mümkündür, eğer Kürt,Türk aydınları ve devrimcileri ABD’nin ufkundan kurtulamazlarsa, bu ufku Kürt emekçi halkı paramparça edecek ve Kürt, Türk ufuksuz aydınları, devrimcileri depara kalksa bile, Kürt emekçi halkının yükselişinin önüne geçemeyecektir. Bunları, Kürt halkı affeder mi bilmem ama tarihin affetmeyeceği açıktır.
Fikret Uzun
29 ağustos 2012

11 Haziran 2012 Pazartesi

MARXİZMİN DEVRİMCİSİZLEŞTİRİLMESİ (YARIM DOĞRU EN BÜYÜK YANLIŞTIR)




MARXİZM’İN DEVRİMCİSİZLEŞTİRİLMESİ
(Yarım doğru en büyük yanlıştır) 
Marxizm, elbette bir devrim politikası programı değildir. Başka ifadeyle salt siyasal eylemin yol göstericiliğine indirgenemez. Bu anlamda, Marksizm’i bir devrim programı kataloguna indirgemek yanlıştır.

Ancak daha yanlışı Marxizmi irdelerken burada takılı kalmak, bu takıntı ile de, başka yarım doğrular üretmektir.

O halde, Marxizm’in bir bilim olduğu ve felsefi kaynağını diyalektik ve tarihsel materyalizmden aldığı gerçeği ile başlamak yerinde olacaktır.

Bu gün hâlâ dünyanın hemen her yerinde, insanların, sürekli bunalımlarla sarsılan kapitalist sistemin ve onun manevi-kültürel değerlerinin seçeneğini aramaya devam ettikleri de bir gerçektir. Ancak bu arayışın bir yanında hâlâ burjuva ideolojisinin etkileri var olmaya devam etmektedir. Buna karşın, yine de sosyalizm seçeneğinin çekiciliği artan hızla kendini göstermeye devam etmektedir. Bu da, sosyalizmin dünya görüşünün temeli olan Marxizm –Leninizm’e yönelişi artırarak sürdürmektedir.

Bu yönelişin artarak devam etmesi karşısında endişelerinin sürdüğünü gizlemeyen kapitalizmin temsilcileri de boş durmamakta ve bu yönelişin önünü kesmek için uydurulmuş veya çarpıtılmış Marxizm örnekleri üretmekte ve yaymaktadır.

İşte bu nedenle ve günümüzde Marxizm-Leninizm’i gözden düşürmek, tarihte kaldığını ve geçerliğini yitirdiğini kanıtlamak için, neredeyse tümüyle laboratuarlarda üretilen ideolojik saldırı malzemeleri ile ve yine neredeyse tümüyle, işçi sınıfının, sosyalist hareketin içindeki sahte sol/sosyalist gömlekli burjuvazinin seçilmiş görevlileri eliyle ve sinsi çabalarla, sürdürülmeye devam eden ideolojik saldırının etkilerini kırmak, ortadan kaldırmak için, Marxizm-Leninizm’i, Marxist bir yaklaşımla ve eleştirel bir gözle irdelemek ve çağın gereklerine uygun, çağın bilimsel gelişmişlik düzeyini de göz önüne alarak, hiçbir katkıda bulunulamasa bile, gözden geçirmek yararlı ve ilerletici sonuçlar doğuracaktır.

Bunun anlamı, Marxist dünya görüşünün tüm bilgi alanlarındaki bileşimini yeniden ortaya koymaktır.

Bunu ben çok kez yineleyerek, Marx’ı ( elbette Engels ve Lenin’de içindedir) Marx ‘ta kalarak aşmak ifadesi ile tanımlamaya çalışmışımdır.

Bu konuda özellikle gençlere ve elbette sıradanlaşmış ama özünü kaybetmemiş olan, eskiden arta kalan, daha doğrusu eskinin eksikli, yarım doğrularla sosyalist hareketi büyük bir parçalanmaya iten yanlışlarının sersemletici etkisi ile kendini kaybetmemiş olan dürüst devrimcilere vereceğim temel adres, Engels’in son derece titizlikle ve son derece cesurca Marx’ın düşüncesinin en tam biçimde anlaşılmasını, öğrenilmesini sağlayacak şekilde ortaya koyduğu çalışma olan Anti-Dühring olacaktır.

Anti-Dühring’in Marxizm’in temel ilkelerini açık ve eksiksiz bir biçimdeki açıklaması olarak önemi son derece büyüktür. O kadar öyle ki, Sovyetler Birliğindeki kapitalist yenileme çabalarını finale götürmek isteyenlerce, en önemli engellerden birisi olarak görülmüş ve yıkılış arifesinde, Anti-Dühring’in geçerliğini yitirdiği yönlü kararlar alınarak, Anti-Dühring’in eskimişliği üzerinden Marxizm-Leninizm’in temellerine saldırıya yeni bir boyut kazandırılmıştır.

Oysa Engels, bu yapıtında, Dühring’in etkisinde kalan en yüksek düzeydekileri dâhil, Alman Sosyal-Demokrat liderlerin ve kadrolarının Marxizm konusunda zihinlerini açmak için, Dühring’in, sosyalizmin yandaşı görüntüsü altında yaymaya çalıştığı bilimsellikle tümüyle ters orantılı ve Alman Sosyal Demokrat liderlerin ideolojik yetersizliklerinin üzerine basarak bilimsel tonda sunmayı başardığı fikirlerini, Materyalizmin kendi zamanındaki bilime uygun düşen biçimini saptayarak yerle bir ediyordu.

Bu gün gençler, Marxizm-Leninizm’i anlamak ve öğrenmek için son derece geniş olanaklara sahiptirler ancak, aynı oranda da Marxizm-Leninizm’i anlamalarının ve öğrenmelerinin önünde son derece sinsi engeller vardır. O nedenle de, Marxizm-Leninizm’in, üçüncü şahıslardan değil, kaynağından öğrenilmesi -yine son derece- önem taşımaktadır. Ola ki üçüncü şahısların çalışmalarına başvurulması kaçınılmaz ise,- Marxist-Leninist etiketle öne çıkmış çeşitli örgütler de bunun içindedir- yine de Marxizmin temellerine kendi kaynaklarından vakıf olmak temel düstur olmalıdır. Bu, bu temelde hareket eden örgütlerin bünyesindeki unsurların en tepedeki ile en uç köşedekilerinin arasındaki ideolojik-politik yaklaşımındaki farkı veya eksikliği neredeyse sıfır noktasına çekebilmenin güvencesi olacaktır. Bu da, Marksizm’i dışardan eleştirerek bozmaya çalışanların etkilerine maruz kalmamanın güvencesi olacaktır.

Marxizm’e vurgu yaparken, onun tek bir parçadan ibaret olmadığını hatırlamak gerekir. Doğanın, toplumun ve düşüncenin genel gelişim yasalarının kavranması elbette Marksizm’in içerdiklerinin sadece bir bölümüdür. Başka parçaları da olduğunu biliyoruz ki, ikinci parça Ekonomi Politiktir, yani insanların üretim süreci içinde kurdukları toplumsal bağların ve ilişkilerin bilimi; Diğer parça ise, Bilimsel Sosyalizmdir, yani işçi sınıfının kurtuluş mücadelesinin karakterinin ve koşullarının, bu sınıfın hedefinin ve sosyalist toplumun temel ilkelerinin bilimidir. Bu bütünlük kavranmadan Marxizm’in temellerine vakıf olmak eksikli kalacaktır. Kalıyor.

Bununla birlikte Marxizm’in birden bire ortaya çıkmadığı, felsefi, tarihsel ve sınıfsal çeşitli önceleyenlerin üzerinden yükseldiği ve Marx ile Engels’in bu önceleyenlerle birlikte, kendilerinin yaşadıkları çağın gerçekliklerini de irdeleyerek geliştirdiği bir bilim olduğu da unutulmamalıdır.

Örnek olsun, Marksizm’den, Marksizm’i kanıt göstererek uzaklaşmak veya vazgeçmek isteyenlerin, buna felsefi bir ton vermek üzere ortaya saçtıkları ünlü ve bu gün yarım doğru şeklinde koskoca bir yalana dönüştürülmeye çalışılan, “değişmeyen tek şey değişimdir” ifadesinin kökü Marx’tan çok önceye dayanır. Bu biçimde düşünmek, Antik Yunan filozoflarına aittir ve ilk formüle eden Herakleitos’tur. “her şey hem kendisidir ve hem de değildir; çünkü her şey akar, sürekli dönüşme, var oluş ve yok oluş durumundadır.”

Örnekleyebileceğimiz bir başka önemli nokta da, Kant’ı ve Laplace’ı hatırlamamızı gerektiren Alman felsefesidir. Evrenin, onun ve insanlığın evriminin olduğu gibi, bu evrimin, insanların beynindeki yansımasının da doğru bir biçimde kavranması,(öyleyse ancak varoluş ve yokoluşun, ilerleyen ve gerileyen değişikliklerin evrensel karşılıklı etkilerini sürekli göz önünde tutarak), diyalektik yoldan olanaklıdır. İşte modern Alman felsefesinin çıkışı tam buradadır. Kant “güneş doğmuş olduğuna göre, güneş sisteminin bir gün mutlaka sönmek zorunda olduğu” sonucunu çıkarmıştı. Ve bu teorik çıkarım, Laplace tarafından, neredeyse 50 yıl sonra matematiksel olarak kanıtlanıyordu.
Ardından Hegel sisteminin geldiğini ve bir dönem Marx ile Engels’in Hegelyen olduklarını, sonra onu aşarak Marxizme yol aldıklarını, daha sonra Hegel’i eleştiren Feuerbach’ın, özellikle de Hıristiyanlığın özü, Essence of Christianity, çalışmasından etkilenerek Feuerbachyen olduklarını ve onu da aşarak Marxizmi geliştirmeye devam ettiklerini biliyoruz.

Ve ütopik sosyalizm.

Demek ki, Marxizm, gökten hazır reçetelerin taşındığı bir torba içinde yeryüzüne sarkıtılmış değildir. Ancak tarihin çözerek ilerleyen gelişim çizgisi üzerinde taşınarak açığa çıkan gerçekliklerin, Marxizmin kurucularının ve onları önceleyenlerin önüne sarkıtılmasını tasavvur etmek pek de yanlış olmaz. Ancak burada irade, doğanın ve toplumun gelişmesi yanında, buna zaman zaman paralel, zaman zaman ters orantılı olarak gelişen düşünceye aittir.

İşte Marxizmin kurucuları, bu gelişmelerin taşıdığı çözülmüş veya çözülmemiş olarak, yaşadıkları çağın gerçeklikleri olarak ve çoğu zaman görünmeyen olarak önlerine düşen gerçeklikleri, tarihin ve toplumun derinliklerinden almış, doğa biliminin gelişmesi ile de daha bilimsel bir yaklaşımla, başka ifade ile bilim adamı iyimserliği ile çözümlemiş, işlemiş ve bir teori olarak ortaya koymuşlardır.

Serüveni bu kadarla sınırlı olmayan ve kısa veya lokal cümlelerle bütünlüğüne vakıf olunamayacak denli geniş bir alanı ve içeriği olan Marksizm’i, bir de Leninizm ile birlikte ele almak, bu bütünlük içinde değerlendirmek gerekmektedir.

Burada ve bu günün koşullarında, yani, sosyalizmin yıkılmış olduğu, tarihin bittiği, sınıfların ve sınıf mücadelesinin ortadan kalktığı, en azından belirleyiciliğinin ortadan kalktığı biçimindeki zorlama telaffuzların etrafa saçıldığı koşullarda, Marxizmin üç temelinin sapasağlam ayakta durduğunu bir kez daha hatırlatmak isterim.

Öncelikle, Marx’ın teorisinin, yani sosyalizmin işçi sınıfının düzeni olduğu teorik saptamasının, Sovyet sosyalizminin yıkılışındaki derslerde çok daha rafine olmak üzere, reel sosyalizm ile kanıtlanmış olduğunu artık hiç unutmamak gerekmektedir.

İkinci olarak, emek sürecinin belirleyiciliği ilkesinin de son derece somut olarak ayakta durduğunu görebilmek çok daha kolay bir açıklıktadır. Bu gün hâlâ Kapitalistler kaygılarının kaynağını bu süreçte bulmaktadır.

Üçüncü olarak ise, tarihin gelişiminin motorunun hâlâ sınıf mücadelesi olduğu apaçık görülmektedir.

Dolayısıyla kapitalistler, en büyük, şiddetli ve sinsi saldırılarını bu üç temel üzerinde yoğunlaştırmakta, sosyalizmin işçilerin malı olmadığını, kapitalistlerin de malı olduğunu, dolayısıyla kapitalizmin gelişimini tamamlaması ile birlikte, kaçınılmazlıkla ve kendi isteği ile sosyalizme geçmeye karar vereceğini; bunun için de, kapitalizmin aksaklıklarının giderilmesi yoluyla kerte kerte sosyalizme varılacağını; bu nedenle de sınıf mücadelesinin tarihe karıştığını, işçi sınıfı ile kapitalistlerin empati içinde birbirlerini tamamlayabileceklerini, aslolanın insan olduğunu, kavganın iyi insanlarla, kötü insanlar arasında olduğunu, dolayısıyla insanın yerine sınıfı ve sınıf çatışmasını koymanın ırkçılık olduğunu ve daha birçok şaşırtıcı inciler dökerek, sonuçta kapitalistlere ait bir Marksizm’in ve dolayısıyla sosyalizmin insanlık için çok daha yararlı olacağını inandırmaya çalışmaktadırlar.

Böylece, güler yüzlü sosyalizmden, “demokratik”,”özgürlükçü” ,”insancıl” sosyalizme kadar uzanan çeşitli teoriler, emperyalist kapitalizmin laboratuarlarında lezzetli tadlar, kulağa ve göze hoş gelen renkler katılarak üretilip, sosyalist mücadele alanlarına şırınga edilmekte iken, aynı zamanda emek sürecinin yoğun olduğu yerlere kapitalistler, asker ve polis gücünü yığmakta, zorunun korkutucu gücünü yerleştirmektedirler.

Yani kısaca, bir taraftan emek sürecinde buldukları kaygılarını gidermek için, kapitalistler buralara “zor”unu yığarlarken, sınıf mücadelesini köreltmek için son derece sinsi yöntemler ve araçlar geliştirmekte ve elbette bunlarla birlikte, kendisine uygun sosyalizmi üretmeyi ve buna uygun olarak Marxizm-Leninizm’in içini boşaltmayı ve ondan önce Leninizm’i Marxizmden ayırarak, Marksizm’i güler yüzlü bir iktisat doktrini ve felsefe tarihinin sevimli bir dipnotu olarak yansıtmayı bir politika ve ideolojik mücadelelerinde bir silah olarak öne çıkarmaktadırlar.

Öyleyse, bu serüveni derinlemesine takip etmeyi ve bu derinlikte anlamayı ve öğrenmeyi okuyuculara ama ondan önce bu konuda hassasiyetlerini öne çıkartarak bir lokal vurgu ile sorunu çözdüklerini sanan yorumculara bırakıp, Leninin katkısına, dolayısıyla Marxizm-Leninizm bütünlüğünün önemine geçebiliriz.

Buna geçmeden önce, Marxizm’in üç temelinin sapasağlam durduğu şeklindeki vurgumuza, Marx’ın düşüncesinin kaçınılmazı ortaya çıkaran bir teorik yapı olduğu yönlü vurguyu da eklemek istiyorum; buradan hareketle kaçınılmazı bulup ortaya çıkarmanın, bilimin işi olduğunu ve bir bilimselliğin ifadesi olduğunu, bilimselliğin, kaçınılmazlık ve zorunluluk olduğunu, özgürlüğün ise, bu zorunluluktan kaçılmaz olarak doğduğunu; düzeni tasarlamak ve iktidarı politik müdahale ile almanın özgürlük olduğunu ve bu noktada Lenin’i, Leninizm’i hatırlamak gerektiğini vurgulamak istiyorum

Dolayısıyla klasik iktisatçıların son derece kötümser olduklarını, söz yerinde ise felaket tellalı olduklarını ancak felaketi insanlığın üzerine yıktıklarını hatırlatarak; Marx’ın da bir iktisatçı olduğunu fakat bu şom ağızlı iktisatçılardan ayrıldığını; kapitalizmin gelişiminin kıyamete götürdüğünü onun da gördüğünü, ancak bu kıyametin kapitalistlerin kıyameti olduğunu, bu kıyametin içinde insanlığa bir cennet doğduğunu ortaya koyduğunu, bu çerçevede de son derece iyimser olduğunu, dolayısıyla iyimserliğinin kaynağının bilimsel olduğunu, bu iyimserliğin işaret ettiği cennetin ise sosyalizm olduğunu ve işte Marxizmin bu cennete açılan teorik bir kapı olduğunu, ancak sadece bu olmadığını, kapılar sonuna kadar açıldıktan sonra cenneti kalıcı kılacak olan ve insanlığın gelişiminin temel yol göstericisi olarak gelişmeye ve geliştirilmeye devam edecek olan bir bilim olduğunu; Leninizmin ise bu kapıları sonuna kadar açan iradenin adı olduğunu, başka ifadeyle Marxizmi yaşatanın, Kapitalistlerin gönlündeki, iktisat derslerinde okutulan bir ekonomi politik doktrinler tarihi bölümü ve felsefe tarihinin bir dipnotu olmaktan kurtaran, Ekim devriminde vücut bulan teorik-pratik bütünlüğe içerilmiş irade olduğunu; daha ileri giderek, Leninizm’in Rusya Marxizmi olduğunu ve Marxizmi başarıya götürenin Rusya Marxizmi olduğunu hatırlatmak istiyorum.

Bunları neden hatırlattığıma gelince;

Marksizm’i, “Marxizm, ezilen veya sömürülen siniflarin bilimidir” demek ile “ işçi sınıfının bilimidir” demek arasındaki tartışma sınırında irdelemenin; ne Marksizm’i bütünsel olarak ve çağımızdaki sosyalizmin sorunlarının çözümüne dönük olarak irdelemek olduğunu, ne de Marksizm’i eleştirel bir yöntemle irdelemek, başka ifadeyle Marksizm’i, Marxist yöntemle eleştirmek demek olduğunu göstermek istediğim içindir.
İlaveten, Marxizm’e sahip çıkmak adına, Marxizm’e dair eksikli veya yanlış, ki eksikli olanlar yarım doğru mislidir ve yanlıştan bin kat yanlış olmayı içermektedir, ifadelere işaret ederek, onların yanlışlığını veya eksikliğini göstermek üzerinden başka yanlış ve eksik ifadeler kurulmasının çok daha büyük bir eksiklik ve yanlışlık olduğunu ve hatta bilinçli bir çabayı ve de kötü niyeti içerdiğine işaret etmek istediğim içindir.

Diğer yandan, Marksizm’i bilimselliğinden ayırırsak, doğa felsefesinden de ayırmış oluruz ki bu Marxizm’in bilimselliğini kabul ederken, bu bilimselliği bir öznellik içine hapsetmeye sürükler; Marksizm’i son tahlilde bir vahiy niteliğinde tasvir etmeye veya dogma biçiminde algılamaya, dolayısıyla, da Marxizm’in Marxist yöntemle eleştirilip, geliştirilmesinin bir bilim karakteri içerdiğini yadsımaya götürür.

Örnek olsun, Kant’ın, Kopernicus’ten sonra yaptığı en büyük ilerlemenin ifadesi olan teorisi ile Marxizmin gelişimi arasında bir bağ olduğunu görmemek, bu yadsımayı anlatmaktadır.

Biraz daha açarsak, bu yadsıma bizi, Kant’ın bu teorisini, matematiksel olarak geliştiren Laplace’ın ilkel bulutsu teorisinin, yıldızlar ile güneş sisteminin oluşmasının açıklanmasının Marxizm’in gelişmesine hiçbir etkisi olmadığının kabul edilmesine götürür.

Ayrıca, Marxizme göre, bilgimiz genişlediği, gerçeği daha bilimsel bir biçimde kavradığımız ölçüde, düşüncelerimizin biçimleri dönüşür. Felsefe, artık, öteki bilimler üstünde, bilgimizin eksiklerini kapatmayı gözeten bir bilim değildir. Gerçekliğin düşünce düzeyindeki dışavurumudur; doğal ve insanal olayların araştırılmasında bilim tarafından elde edilen sonuçların genelleştirilmesi ve benimsenmesidir.

Buradan varacağımız nokta, bilginin her ilerlemesinin, teorinin bir yeniden ayarlanması olduğu, Engels’in deyimiyle, Materyalizmin yeni bir biçimini içermesi olduğudur. Yani Marxizm, özünde, bilim tarafından elde edilmiş sonuçların bir özümleme ve bileşimi yöntemidir. Dolayısıyla Marxizm, bilginin her yeni adımı ile kendi yasası gereği, zenginleşmek ve dönüşmek zorundadır.

Örnek olsun, genel biyoloji ve genetikteki büyük ilerlemeler ile nükleer biyolojinin ortaya çıkması, organik dünya üzerindeki bilgimize çok önemli ve sıçramalı bir katkı sağlamıştır.

Bu anlamda, Engels’in, Materyalizmin kendi çağının bu bilimsel bulgularından çıkan biçimini belirlemesinin ifadesi olan vargılarının yanında, Lenin’in ondan 30 yıl sonra, Materyalizm ve Ampiriokritisizm çalışması ile kendi çağının bilimsel bulgularına dayanarak, materyalizmin buna uygun biçimini belirlemeye çalışması son derece öğreticidir.

Öyleyse, Marxizm’in bilimsel gelişmelere uygun olarak zenginleşmesi ve dönüşmesi düşüncesinden, Marxizmi “dört mevsim”e benzetmeyi çıkarmak, son derece zorlama bir düşüncedir. Böyle olunca, Marksizm’i sözde dar sınırından kurtararak, bilimsel alanına götürmek için hassasiyet gösteriyor gibi görünürken, bilimselliğinden ve bilim ile bağından büsbütün koparmaya kapı açmak kolay olmaktadır.

Daha önemlisi, Marxist yöntemin bilgimizin gelişmesine ve derinleşmesine katkıda bulunduğunun üzerinden atlamak kolaylaşmaktadır. Çünkü Marxist düşünce yöntemi, gerçeğin bilgisi üzerinden şekillenir ve gelişirken, dünyayı bilimin onu kavrama yetisi gösterdiği ölçüde açıklar.

Böyle olmasaydı, Marxist felsefe, tanrı olmaksızın mutlak hareketsizlikten harekete geçmeyi açıklayamayan metafizikçilerin karşısına, hareketin, maddenin oluş biçimi olduğu yalın gerçeğini koyamazdı.

Demek ki, Marxizm’in doğa yasalarına benzemediği biçimindeki ifade ve bunu tanıtlamak için eklenen, Marxizm’in kendi yasaları olduğu biçimindeki ifade Marksizm’i yarım doğrulardan korumak için değil, aksine ve bilerek Marksizm’in bilimsel niteliğinin yadsınması, Marksizm’i bilimden ve bilimsel yasalardan büsbütün koparmak ve bir öznellik içine hapsetmek için öne çıkartılan bir yarım doğru niteliğindedir.

Öte yandan, elbette organik doğada, hiç olmazsa doğrudan doğruya gözlemleyebildiğimiz ölçüde, çok geniş sınırlar içinde oldukça düzenli bir biçimde yinelenen bir süreçler dizisi ile uğraşıldığını biliyoruz. Buna karşın, toplum tarihinde insanlığın ilkel durumunu, yani taş devri denilen şeyi, aştığımız andan başlayarak, durumların yinelenmesi kural değil, ayrıklamadır ve bu tür yinelenmelerin kendini gösterdiği yerde de bu yinelemeler hiçbir zaman aynı koşullar içinde ortaya çıkmazlar.

Bu nedenle insanlık tarihi alanında sağlam bilgimiz, biyoloji alanında olduğundan çok geridedir. Bunun anlamı, toplum tarihinde de bilginin özsel olarak göreli olduğudur.

Ancak bu, Marksizm’in doğa yasalarına benzemediğini; Onun, kendi yasaları ile baş başa olduğunu tanıtlamadığı gibi, Marxizmin ne olduğunu tanıtlamanın da bir aracı değildir. Fakat, Marksizm’i bilimden ve bilimsel gelişmelerin geliştirici etkisinden soyutlamanın aracı olarak kullanılabilir.

Öyleyse bilgi alanlarının ne olduğunu kısaca hatırlamakta ve bir yere not etmekte yarar vardır.

Bütün bilgi alanının üç büyük kesime bölündüğünü biliyoruz; buna göre, birincisi, kesin bilimler de denilen, cansız doğa ile uğraşan ve matematik olarak işlenmeye az çok elverişli bütün bilimleri kapsar; matematik, astronomi, mekanik, fizik, kimyadır. Bu bilimlerin kimi sonuçları ölümsüz doğrular olarak kabul edilebilir. Ancak son çözümlemede kesin doğruluklar, zamanla bu alanda görülmedik biçimde seyrekleşir.

İkincisi ise, canlı organizmaların irdelenmesini içine alan sınıftır; bu alanda da, ölümsüz doğrulukların durumu birincisinde olduğu gibidir.

Bilimlerin üçüncü grubunda ise, yani insanların yaşama koşullarını, toplumsal ilişkileri, hukuk ve devlet biçimlerini, felsefeden, dinden, sanattan vb. oluşan ideal üst yapıları ile birlikte, tarihsel ardışıkları ve o günkü sonuçları içinde irdeleyen tarihsel bilimlerde ölümsüz doğruluklar için işler daha da kötü gider. Bu alanda da son çözümlemede, kesin doğruluklar, mutlak olarak değişmez doğruluklar da zamanla son derece seyrekleşir.

Diğer yandan, “Marxizmin doğa yasalarına benzemediğini ve kendine özgü yasaları olduğunu” vurguladıktan sonra, “Marxizm’in, ancak kapitalizmin ortaya çıktığı noktada var olan sermaye ve ücretli emek ilişkisinin sonucu olduğu” biçiminde ifade edilen “mutlak doğruluğu”na varmanın, Engels’in ifadesiyle mutlak olarak değişmez doğruluklar avına çıkıp, elinde çok az şeyle dönen avcıyı hatırlatmaktan başka bir öğreticiliği yoktur. Bilimselliğinden arındırılmış Marksizm’i, bu kez, hem de mutlak doğru olarak, emek sermaye çelişkisine indirgemek, Marksizm’i kapitalizmin ekonomi politiğine hapsetmek demektir.
Bunda ısrar etmek, Marx’ın devrimlerin kaçınılmazlığını anlatan Kapitalinin, felsefi planda ve kaçınılmaz olarak tedriciliği işaret etmesinin üzerinden atlayarak olumlamak, zorunluluk ile özgürlük ilişkisini ıskalamak ve buradaki bilimselliğin özünden uzaklaşmak oluyor. Başka ifadeyle Marksizm’i kapitalin felsefi sınırına indirgemek, Marx’ın bilimselliğinin ifadesi olan kaçınılmazlık ve zorunluluğun içinden, özgürlüğün ortaya çıkmasına bir tedricilik tonu yüklemeyi kolaylaştırıyor. Bu nokta Marx’ı, Lenin’den ayırmanın en kolay olduğu noktadır. Böylece, Marxizm’e özgü yasallıkları tedriciliğin peşine takıp, işçi sınıfına bu sınırda bir bilim hediye etmek ve kurtuluşunun gerçekleşmesi için kendi düzenini tasarlamasının yeteceğini ama iktidarını politik bir müdahaleyle alma fikrinden, dolayısıyla iktidarını korumak için politik müdahaleye devam etmek fikrinden uzaklaştırmak kolaylaşmaktadır.

Oysa Engels, çok önceden bilimlerin gelişmesinin materyalist felsefeyi zorla nasıl kabul ettirdiğini göstermişti. Bu kendini zorla kabul ettiren, bir fikir değildi. Örnek olsun, biyoloji biliminin gelişmesi, kendini henüz kabul ettirmiş olan belirlenimciliği(determinizm) yeni baştan tartışma konusu yapıyordu.

Burada bir özetin özeti yaparak, Marksizm’i sermaye ile ücretli emek arasındaki ilişkiye hapsetmek, ve bilim olma olgusunu bu sınıra indirgemek, emek-sermaye çelişkisinin kaçınılmaz ve zorunlu olarak sosyalizmi getireceği bilimsel çıkarımında takılı kalmak demek olduğunu, bunun açık ucunda ise, son çözümlemede, politik mücadeleden kaçınmanın yeşereceğinin altını çizmek istiyorum. Bu, Marxizm’in devrimcisizleştirilmesinin öteki adı olmaktadır.

Marxizm’in bu sınıra indirgenerek vulgarlaştırılmasının sonucunu ve bu sonuçtan bir adım öncesini hepimiz biliyoruz. Bir adım önce, Anti-Dühring’in geçerliğinin kalmadığından hareketle rafa kaldırılması gerçekleşirken, sonrasında kapitalist restorasyonun gerçekleşmiş olması son derece öğretici olmuştur.

Bu, 18.nci yüzyılın ürünü olan ekonomi politiğin ve bu çağın iktisatçılarının, tıpkı aydınlanma çağı filozofları gibi, yeni bilimi, kendi çağlarındaki koşulların ve gereksinmelerin dışa vurumu değil de, ölümsüz aklın dışavurumu olarak görmelerindeki mutlaklığa hapsolması gibidir; yani o zamanki iktisatçıların, bu bilimin bulduğu üretim ve değişim yasalarını, bu eylemlerin tarihsel olarak belirlenmiş bir biçiminin değil ama doğanın ölümsüz yasaları olduğunu kabul ettikleri gibi, Marxizmin de böyle ölümsüz, değişmez yasalara, hem de doğa yasalarına benzemez denildiği halde, sahip olduğunu tanıtlamaya çalışmaktır.

Buradan hareketle bu çabanın bir adım sonrası, zorun sömürüye yalnızca yardımcı olduğunu ama onun nedeni olmadığını; sermaye ile ücretli emek arasındaki ilişkinin sömürülmenin nedeni olduğunu ve bu ilişkinin de zor yolundan değil, salt ekonomik biçimde doğmuş olduğunu görmezden gelmek olacağı kuvvetle muhtemeldir.

Böyle olunca da, konuyu “bu anlamda sadece ve sadece işçi sınıfının bilimidir. Onun kurtulusunun öğretisidir.” Diye bağlamak, Marxizmin işçi sınıfının bilimi olduğunu tanıtlamaktan çok, işçi sınıfına yüce bir kurtarıcılık vererek fetişleştirmek yanında, Marksizm’i bir vahiyler kataloguna indirgeyerek dogmatizme hapsetmek demektir. Başka ifadeyle işçi sınıfı dalkavukluğu yaparak işçi sınıfını sıfırlamaktır. Oysa işçi sınıfını, bilimini ve kurtuluşunu önemsemek, bilimin merkezine işçi sınıfını koymakla mümkün olmaktadır.

Marx’a göre, insanlığın gelişmesi durmayacaktır ve buradan hareketle burjuvazinin değiştirici rolünü, emek süreci alanına kaydırıp, burada ayrıntılandırırken, sınıf çelişkilerine önünde durulamaz bir güç yüklüyor. Bu biliniyor ve bunda en küçük bir yanılgıya düşmediği çok açıktır.

Dolayısıyla yeni olguların, geçmiş tarihi yeni bir incelemeden geçirmeye zorlamasının hem normal ve hem de, bütün geçmiş tarihin bir sınıflar savaşı tarihi olduğunu; birbirlerine karşı savaşım durumundaki bu toplumsal sınıfların, her zaman üretim ve değişim ilişkilerinin, kısacası çağlarındaki ekonomik ilişkilerin ürünleri olduklarını; buna göre, toplumun ekonomik yapısının her kez, son çözümlemede, hukuksal ve siyasal kurumların tüm üst yapısını olduğu gibi, her tarihsel dönemin, dinsel, felsefi ve öteki fikirlerini de açıklamayı sağlayan gerçek temeli oluşturduğunu gösterdiğini ve böylece, idealizmin kovulmuş olup, tarihin materyalist bir anlayışının ortaya çıktığını dolayısıyla insanların varlığını bilinçleri ile açıklamak yerine, insanların bilincini varlıkları ile açıklamak için yol bulunmuş olduğunu hatırlamak; bunun sonucu olarak da, sosyalizmin, artık şu ya da bu dâhinin rastgele buluşu olduğunu değil ama tarih tarafından oluşturulan iki sınıfının, proletarya ile burjuvazinin savaşımlarının zorunlu ürünü olarak görünmesini hatırlamak son derece öğretici olmalıdır.

Bütün bunların yanında, sosyalist mücadelenin ve sosyalist yaşamın bilime dayandığını; sosyalizm ile bilim arasındaki bağdan ve bilimselliğe vurgudan anlıyoruz; bilimsellik ise, hem yeni bilimsel bilgi yaratmayı ve hem de bilgiye güvenmeyi gerektiriyor. Bu ise, örgütlü yaşamanın hem en önemli nedenlerinden, hem de en önemli sonuçlarından birisi olarak ortaya çıkıyor. Bu tarihe materyalist bakmayı anlatmaktadır. Materyalist bakmak, bir felsefedir; diyalektik ise bir düşünme yöntemidir. İnsanın, ancak içinde bulunduğu maddi ve toplumsal üretim koşullarının bilincine varması aksiyomuna buradan geçiliyor ve bu aksiyom, doğruluğunu koruyor. Ancak, üretimin sosyalizasyonunun işçi sınıfında sosyalizm bilincini yansıtmamaya başlaması, bu doğrunun ağırlığının, çözümleme yönünde mi, yoksa devrimcileştirme yönünde mi olduğunu düşünmeyi gerektiriyor.

Marxizm, her zaman yaşamla bağ içindedir ve kendisini yaşamla birlikte geliştirir. Önceden kotarılmış formüllerle ve dar görüşlerle gerçeği kendisine uyarlayan bir öğreti değildir, aksine kendisini gerçeğe uyarlayan bir öğretidir. Bilimsel düzeyde çıkardığı sonuçları, gerçeğin çok derinden ve her yönüyle araştırılmasından elde eder ve bu sonuçları tekrar tekrar gerçekle karşılaştırarak doğrular ve düzeltir. Politik, ekonomik ve felsefi görüşlerin oluşturduğu bütünsel bir öğreti olan Marxizm, hiçbir zaman bitmiş ve kapanmış olmayıp, her zaman yaratıcı gelişmeye açıktır.

Bu kadar ve burada bitiriyorum, bitirirken, hep ifade ettiğim gibi, kimseyi kırmak istemeden ve inanarak ortaya koyduklarımın, Marxizmin ne olduğu ve ne olmadığı konusunda, yorumculara önemli açıklıklar sağlayacağı ve bununla birlikte, kendilerini yarım doğrulardan sakınmalarının önemini kavramalarına yardımcı olacağı yönündeki umudumu belirtmek istiyorum.
Fikret Uzun
10 Haziran 2012

28 Mayıs 2012 Pazartesi

27 MAYIS DEMOKRATİK DEVRİM SÜRECİNİN EN İLERİ VE EN SON HALKASIDIR

“ ’Terör saltanatı’ döneminde Paris’in ‘malı mülkü olmayan’ kitleleri, bir ara yönetimi aldılar ve böylece burjuvaların kendilerine rağmen, burjuva ihtilalini zafere ulaştırdılar.” Derken Engels, burjuva ihtilallerinin özüne işaret ediyordu. İhtilalin, açılan bir küçük kapaktan, barajın tümüne sığmayacak bir kitlenin girmek istemesi ile başladığını anlatıyordu.
Büyük Fransız devriminde iktidarın asillerden burjuvaziye devrini Jakoben diktatoryası gerçekleştirdi.  Jakobenizm, burjuva iktidarının ilk ve plebyen gerçekleşme yöntemi oldu. Burjuvazi, her yerde Jakobenizm korkusunu yaymayı, iktidarını güvence altına almanın en güvenilir yolu saydı.
Meşrutiyet İhtilalini gerçekleştiren Jön Türkler, içerdeki ve dışarıdaki karşıtları tarafından hep Jakoben olarak kötülendi. Meşrutiyet ihtilalinin görgü tanıkları şunları kaydediyor;
“ Hürriyet ilan edilir edilmez, gözler hür memleketlere çevrilmişti. Fransız ve İngiliz efkârı umumiyesinin bize müzaharat göstereceği ümit edilmişti. İlk günlerde oldukça sempati gösterilmişti. Fakat derhal yüksek siyaset ve entrika tesirini hissettirdi. Bütün dünya matbuatı Türk İnkılâbı ve İttihat ve Terakki aleyhine döndü. İttihat ve Terakki dar kafalı, Jakoben idi, Mutaassıptı. Zavallı ekalliyetleri (azınlıkları)Türkleştirmek istiyordu. İstiklal istiyordu. Memleketteki ecnebi hâkimiyetini yani kapütilasyonları kaldırmak istiyordu. Avrupa’nın bütün mali muhitleri bu cüretkâr gençler aleyhine dönmüştü.”
Lenin, Jakobenizm İşçi Sınıfını Korkutabilir mi? başlıklı yazısında, bir Rus tarihçisinden aktarma yapıyor; “Sovyetler ‘tüm iktidarı’aldıkları zaman iktidarlarının çok küçük olduğunu hemen anlayacaklar. Ve güç eksikliklerini Jön Türkler veya Jakobenlerin tarihçe sınanmış yöntemlerine başvurarak gidermek zorundadırlar. Bütün sorun bir daha gündeme gelince, onlar, Jakobenizme ve terörizme tenezzül mü edecekler, yoksa ellerini, bu işten, temiz mi tutacaklar? Asıl soru budur, birkaç gün içinde belli olacak”
Lenin, bundan sonra şunları ekliyor;” Burjuva tarihçiler, Jakobenizmi bir alçalma,’tenezzül’ olarak görüyorlar. Proletarya tarihçileri Jakobenizmi, bir ezilen sınıfın kurtuluş mücadelesinin en tepe noktalarından birisi sayıyorlar. Jakobenizm, Fransa’ya, demokratik devrimin ve cumhuriyete karşı bir Monarklar koalisyonuna direnmenin en güzel örneklerini sağladı”
Adını Robespierre’in ve arkadaşlarının toplandıkları Jakoben manastırlarından alan Jakobenizm, burjuvazinin hegemonyasını kurmasını sağlamıştı.
Burjuva demokratik devrimlerin, yönetenler arasında bir başkaldırı ve çekişme ile başlaması, bunu bir patlamanın izlemesi, Engels’in sözleriyle, hasat için olgunlaşmış burjuva kazanımlarını elde etmek için bile, tamı tamına 1793 tarihinde Fransa’da ve 1848 tarihinde Almanya’da olduğu gibi, ihtilalin önemli ölçüde daha ileriye götürülme zorunluluğu, bir geri çekilmeyi de kaçınılmaz yapıyor.
Engels,“işte böyle, ihtilal eyleminin bu aşırılığı üzerine zorunlu olarak burjuvazinin tutabileceği noktanın da gerisine giden kaçınılmaz reaksiyon geliyor.” Derken, burjuva demokratik devrimin, hem ileriye doğru, hem de geriye doğru kendisini aştığını anlatıyordu. Burjuvazi alanı zapt etmek için önce ileriye uzanıyor; arkasından, tarihsel olarak burjuva topraklarının da çok gerisine çekiliyor.
Liberaller özgürlük’e, demokratlar eşitlik’e, sosyalistler paylaşım’a öncelik veriyorlar. Fransız devrimi, Robespierre’in arkasından, ihtilali ciddiye alarak,”eşitler cumhuriyeti” kurmayı planlayan Babeüf’ü de giyotine gönderiyor. Burjuva-demokrat Batı Avrupa,19.Yüzyılın ilk yarısında, en büyük korkuyu, sosyalistlerden değil, demokratlardan duyuyor. Ancak ikinci yarıdan sonra sosyalistler korkutan durumuna geliyorlar. Burjuvazinin emek-değer yasasını reddettiği dönemdir. Ricardo’ya yazılan emek-değer yasası burjuvaziye iktidarı gösteren iktisat yasasıdır. Önce Ricardo tarafından ve sonra Vulgar iktisatçılar tarafından reddediliyor; İktidar alındıktan kısa bir süre sonra burjuvazinin reddine uğruyor.
Karl Marx, 1848 devrimlerinden beş yıl önce, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı da, ” Diğer ülkelerin ihtilallerine ortak olmamakla birlikte çağdaş ulusların restorasyonlarını paylaştık. Biz bir restorasyon yaşadık, birincisi, çünkü diğer uluslar bir ihtilal yapma cesaretini gösterdiler, ikincisi, çünkü diğer uluslar bir karşı-devrimle karşılaştılar; birincisinde bizim yöneticilerimiz korktular ve ikincisinde bizim yöneticilerimiz korkmadılar”
İşçi sınıfının burjuvaziden bağımsız siyasal eylemlere hazır olduğunu göstermesinden sonra, kapitalizm, dünya ölçüsünde ve daha açık bir biçimde, restorasyon ihraç etmeye de başlıyor. Bu bilimsel açıdan bir şans oluyor; Marx,1848 ihtilal girişimlerinin başarısızlığı ve özellikle Almanya’da gözlenen burjuva ihanetler üzerine eşitsiz gelişme yasasından söz etme gereği duyuyor.
Kapitalist devrimlerini daha geç,19 yüzyılda gerçekleştiren Almanya, İtalya ve Japonya, birinci büyük savaş sonrasındaki bunalımlı yıllarda uzun faşist deneyimlerini geçiriyorlar. Aynı biçimde sanayileşme sürecini 19yüzyılın son yıllarında hızlandıran Rusya’da 1905 devrimi denemesinden sonra Stolipin reformları adı altında bir büyük gericilik yaşıyor. 1905 devrimi Avrupa’da hiç yankı uyandırmıyor. Ancak Asya’da büyük yankı buluyor. Birkaç yıl içinde İran, Türkiye ve Çin’de devrimler patlak veriyor.
Fransız devrimi, kendi türünün, en yoğun, en gelişmiş ve en şiddetli uygulaması idi. Fransız devriminin izleyicileri hep bunun gerisinde kaldılar ve bazı çizgileri eksik gelişti. Marx, 1848 devrimlerini anlatırken, “Prusya’da,1848 Mart ihtilalinin amacı, istek olarak meşruti monarşiyi ve gerçekte burjuvazinin yönetimini kurmak idi. Bir Avrupa devrimi olmaktan çok uzak, yalnızca, geri bir ülkede bir Avrupa ihtilalinin güdük yankısı oldu” diyordu.
Bu, evrensel düzeyde, soyut planda ve teorik alanda, demokratik devrimi geriletici dinamiklerin hareket halinde olduğunu göstermektedir.
Buradan hareketle 27 Mayıs’ın Türkiye’de demokratik devrimin son halkası olduğunu söyleyebiliyoruz.
12 Eylül ise, Türkiye’de Kemalizm’in en son aşaması ve Kemalizm’i sona erdiren sürecin başlangıcıdır.
20. yüzyıl Türkiye’sindeki toplumsal hareketlilikte 1908tarihli Meşrutiyet devrimi ile 1960 tarihli 27 Mayıs, birer genç subay hareketidir. Her ikisi de, komuta kademesinin dışında ve komuta kademesini aşarak gerçekleşti. 1920 tarihli Anadolu devrimi ise, bir komuta kademesi hareketi olarak sonuca ulaştı. Hareketin asıl direkleri, Kazım Karabekir ile Ali Fuat paşalar oldular. Mustafa Kemal ise, bu harekete müfettişlik unvanı ile katıldı Fevzi Çakmak ve İsmet İnönü, bu harekete katılmadan önce Osmanlı İmparatorluğunda Milli savunma bakanlığı ve müsteşarlığı yaptı. Rauf Orbay ise Osmanlı döneminde bahriye nazırı idi.
Kemalist devrim, Osmanlı düzeninin üst düzey yöneticilerieliyle gerçekleştirildi.
27 Mayısçılar, Kemalist devrimin eksiklerini tamamlamak ve Kemalist devrimden saptayabildikleri sapmaları gidermek için yola koyuldular. Türkiye’de ABD büyükelçiliğinde diplomat olarak çalışan, Ancak CIA ile bağlantısı gizli olmayan George Haris,27 Mayıs’ın oluşumu için ,” 27 Mayıs 1960tarihinde, ordu kuruluşu içinde geniş destek sağlayan küçük bir gizli örgütçü tayfası, ulusal birliği koruma adına, yönetimi ele aldı” diye yazıyordu.
Ancak ordu kuruluşunun 27 Mayıs’ı gerçekleştirenlere desteği, sanıldığından çok kısa sürdü; tam bir yıl sonra, Haziran 1961tarihinde silahlı kuvvetler desteğini geri çekti.
1960 devriminden sonra,1960 yıllarının ilk dönemi ile son kesitinde, ordu içinde çeşitli komiteler, toplumun diğer kesimlerindeki devrimci eğilimlerle yakın ya da uzak bağlantılar içinde, hep 27 Mayıs’ın eksikliklerini ortadan kaldırabilmek için iktidarı almanın yollarını aradılar.
En büyük başarısızlıklarını 9 Mart 1971 tarihinde yaşadılar.  Ve 12 Mart 1971 tarihinde, 9Mart’ta kaypaklık gösteren diğer mensuplarını da kendine çekerek, ordu bütünlüğü içinde ve hiyerarşiyi koruyarak müdahale etti.
12 Mart 1971 e kadar, Jön Türkler dâhil, Türkiye'nin ihtilalcileri hep eksikleri tamamlama peşinde koştular ve hep dayanak aradılar. Tanzimatçıların dayanağı, büyük devletlerin elçilikleri oldu. Yakın zamanların ordu ihtilalcileri ise, hep iki dayanaktan birisini seçti; CHP ve hiyerarşi.
27 Mayıs, ordunun hiyerarşik yapısına karşı olduğu ve CHPnin açık desteğini alamadığı için daha radikal gerçekleşebildi.
İnönü, mecliste, Menderes’e ” Beni dinleyin, biz böyle bir ihtilal içinde olmayız, olamayız. Böyle bir ihtilal, bizim dışımızdan, bizimle ilişkisi olmayanlar tarafından yapılacaktır. Biz demokratik rejim dedik, demokratik rejim kurulmuştur. Bu demokratik rejimi istikametinden ayırıp, baskı rejimi haline getirmek tehlikelidir. Bu yolda devam ederseniz sizi ben bile kurtaramam.” Derken, hem 27 Mayıs’ı açıkça desteklemeyeceğinin ve hem de 27Mayıs ihtilalinin gelmekte olduğunun haberini veriyordu.
27 Mayıs’ı değerlendirirken,1960 yıllarının dünya ve Türkiye topraklarında bir düzen değişikliği dönemi olduğunun da hatırlanması gerekmektedir. Latin Amerika’da başta Che Guevera, sayısız gerilla Lideri Castro’nun başarısından esinlenerek sosyalizme yönelik talihsiz ama destansı girişimlerini sergilediler. Asya’da ABD, yenilmezlik unvanını ve prestijini kaybederek, Vietnam’dan çekilmek zorunda kaldı. Güneyde Filistin halkının mücadelesi en yüksek noktasını yaşıyordu. Afrika’da Nasır rüzgârları esiyordu. Türkiye’de TİP ile başlayan “sosyalist devrim” çizgisi entelektüel çekiciliğini yitirirken, sol, teorik sığlığa yönelmenin karşılığında kitlesel bir mücadele dinamizmi kazanıyordu. Sosyalizm adına, tarihsel olarak geri ve Kemalizm ile 27 Mayıs’ın eksiklerini tamamlamayı amaç edinmiş bir MDD programı, Türkiye topraklarını sarsıyordu. Sosyalizmin, solculuğun ve devrimciliğin prestijinin son derece yüksek olduğu bir dönem olan 1960lı yıllar, umutlarda devrimi yaşatıyordu.
12 Mart 1971 işte böyle bir zamanda ve devrim umutlarını kırabilmek için geldi. Ancak 27 Mayıs’a toptan karşı çıkışı sergileyemiyor. Bu anlamda gelişmemişlik taşıyor.
12 Eylül ise, Marta göre daha gelişmiş ve daha şiddetli olmuştur. Çizgisini daha net sergiliyor. 12 Mart ile 12 Eylül arasında, burjuva politikacılar, Ecevit ve Demirel, artık mevcut hukuki ve siyasal yapı ile Türkiye’yi yönetemediklerini anlıyorlar. Hem hukuki ve siyasal yapının değiştirilmesini ve hem de toplumsal muhalefetin kırılmasını istiyorlar. Her iki politikacı da, Türkiye’nin siyasal yapısını, aşılmış topraklarına geri çekme isteği taşıyorlar ancak bunun yıpratıcı sorumluluğunu birbirlerinin omuzlarına yıkmaya çalışıyorlar. Menderes dönemini yeniden yaşamanın özlemi içinde, CHP ve AP, Ecevit ile Demirel, 12 Eylül’ü bekliyorlar.
12 Eylül, Türkiye’yi, tarihinin ve tarihin geri aşamalarına zorla geri çekme girişimidir. 27 Mayıs’a karşıdır ve bütün kurumlarıyla 27Mayıs’ın kazanımlarını kökünden kazıma operasyonu olarak ortaya çıkıyor.
Devlet ile demokrasi arasında bir nitelik farkı olmadığını sık sık söylüyoruz. Ancak demokrasi geliştiği ölçüde devlet, gücünü daha yavaş uygulayabiliyor. Demokrasinin gelişmişliği çerçevesinde devlet yönetimine katılım, devletin çelişkileri bastırma işlevini ortadan kaldırmıyor ancak hızını azaltıyor.
1961 Anayasası, çift bölmeli parlamentosu, özerk kurumları ve örgütlenme haklarıyla, devlet gücünün kullanımında geniş katılımı gözetmekten geri durmuyor; ancak katılım, devlet gücünün işleyişinin yönünü ve niteliğini değiştirmemekle birlikte hızını azaltıyor. İki büyük partinin parlamentoda çoğunluk sağlayacak tabanlarını yitirmeleri, devlet yönetimindeki hızın azalması sonucuna katkıda bulunuyor. İki parti ve liderleri, farklı beklentileri olsa da, yıpratıcı sorumluluğu üstlenmekten kaçınarak,12 Eylülü bekliyorlar.
12 Eylül daha yüksek bir şiddet içeriyor ve içerdiği şiddet daha büyük bir şiddetle uygulanıyor. Bu ikiyüzlülüğü zorlaştırıyor. 12 Mart’taki yüzlülüklerini sürdürebilen CHP ve AP ve elbette liderleri, bunu 12 Eylülde sürdüremiyorlar. 12 Eylül sahneye konduktan sonra, 12 Eylül bekleyişlerini destekleri ile tamamlıyorlar.
Demirel ile Ecevit’in, 12 Eylül’ün özüne bir karşıtlıkları olmamıştır. Her ikisi de bekledikleri 12 Eylül’ün, bekledikleri işlevi yerine getirdiğine inandıkları zaman, ondan, iktidarı almak istiyorlar. Demirel, iktidarı yönetimin elinden alma planı içinde olduğu izlenimi veriyorken, Ecevit ise, yönetimin teslim edileceği kişi olmayı planlar görünüyordu.
1981 Mayısında Demirel, “şimdi biz, silahlı kuvvetlerimizin giriştiği mücadelesinden başarı ile çıkmasına duacıyız” diyor. Bununla kalmıyor, Avrupa Konseyinin meclis başkanına, “Türkiye’yi köşeye sıkıştıracak, Türk devleti ve milletinin zaafa uğramasına sebep olacak hareketlerden sakınmanızı isteriz “ diyor.
Ancak 12 Eylül komutanları, Demirel ve Ecevit’in 12 Eylülün özüne karşı olmadıklarını ve yıpratıcı sorumluluğu üstlenmekten kaçındıkları için 12 Eylül’e karşı oldukları izlenimi verdiklerini göremiyorlar.
Burada bir tekrar gerekiyor, altını çizmek de diyebiliriz,27 Mayıs, Türkiye’de demokratik devrim sürecinin en ileri aşamasıdır. 12 Eylül, büyük bir geriye sürükleme hareketidir.
Faşizm, yöneten sınıf ya da sınıflar içinde, çelişkilerin, bir taraf lehine ortadan kaldırılması ya da ertelenmesini anlatmaktadır. Faşizm yöneten sermaye grupları içinde, ister ülke toprakları içinde ve isterse dışında olsun, yeni alanlar zapt etmek isteyenlerin düzeni oluyor. Bu sermaye sınıfı için yeni ekonomik alanların zaptı anlamına geldiği ölçüde, bir devlet durumu olan demokrasi, yerini terk ederek, diktatörlüğe teslim ediyor. Yeni alanlar zapt etmek, devlet gücünü hızla ve engelsiz uygulamayı gerektiriyor.
12 Eylül’den Koç sermaye grubu temsil niteliğini kaybederek çıkıyor. Eczacıbaşı sermayesi de eski ağırlığını yitiriyor. Tam bir 12 Eylülcü kompleks olan Enka grubu ile birlikte Sabancı sermayesi, hızla ve engelsiz işleyen devlet mekanizmasının isteklilerinin ve meyvelerini toplayanların başında yer alıyorlar.
1950 seçimleri ile Türkiye’nin bir demokratik döneme girdiği papağan misli tekrarlanıyordu. En büyük kanıt olarak da, Türkiye’nin başına, ilk ve tek sivil devlet başkanının geldiği ileri sürülüyordu. Oysa demokrasi bir üniforma sorunu değildir.
Bayar-Menderes düzeni, İsmet İnönü’nün çok önce başlattığı restorasyon sürecinin son aşamasıydı. Devlet gücü, engelsiz ve hızla uygulanabiliyor. Menderes döneminde Amerikan askerleri Türkiye’dedir ve Şefik Hüsnü, Zeki Baştımar, Mihri Belli, Sevim Tarı, Ruhi Su, Sıdıka Su, Enver Gökçe ve diğerleri zindana atılıyor. Hepsi TKP üyesidir. Grev hakkı yok, sendikalar yeni yeni doğuyor. Önemli bir demokratik mücadele görülmüyor. Mac Cartyzm hâkimdir. Aydınlar büyük ölçüde sessizliği seçiyor.
1950 yıllarında, dünya tekelci aşamada ve emperyalist çağdadır ama Türkiye’de tekelci aşama yok. Ancak demokrasinin temsili kurumlarını saklı tutarak içini boşaltmak mümkün olabiliyor.
27 Mayıs,1940lı yılların ortalarından itibaren süregelen bir demokrasi akımının yönetimi almasıdır. Yönetimi almada silahlı kuvvetler içinde çalışan bir gizli örgütün önemli ve sonuç alıcı rol oynamasını abartmamak gerekiyor. Bu, Türkiye’de silahlı kuvvetlerin şu ya da bu ölçüde katılımı olmadan bir yönetim değişikliğinin olamayacağı düşüncesinin hem doğrulayanı ve hem de sonucudur.  27 Mayısı gerçekleştirenler, ordu içindeki hiyerarşiye dayanmayan küçük ve gizli bir grup, ancak Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bir bölümü istekli, bir bölümü isteksiz olarak, bu gizli örgütçülerin yaptığı işi destekliyorlar. Ve çok kısa bir zaman sonra desteklerini çekiyorlar.
CIA ajanı George Haris,” 1960 Darbesi, Türkiye’nin gelişmesinde keskin bir dönüşe işaret etmese de, yaşama damgasını vuracak olan güçlü solcu güçleri boşandırdı “diyor. Bir kontrolsüzlük rengine vurgu yapıyor. Bu doğrudur,  27 Mayıs’ta Türkiye’de solcu güçleri harekete geçirme ya da serbest bırakma irade ve perspektifi kesinlikle yok.
Bu, sosyalizm çağında demokratik devrimlerin, en büyük düşmanlığı sola karşı yaptığı yönlü saptamayı doğruluyor. Ek olarak, demokratik devrim ne kadar geç geliyorsa ve aynı anlamda sosyalist hareket ne kadar genişlemişse, düşmanlık, o ölçüde şiddetli oluyor. Bu Türkiye’de kendini, ABDye bağlılık ile gösteriyor. ABD ye bağlılık, sola karşı olmakla aynı anlama geliyor.
1960 27 Mayıs’ında sabaha karşı yönetimi alan gizli örgütçü subaylar, radyodan NATO’ya ve CENTO ya bağlılıklarını ilan ederken; bildirilerini ABD elçiliğinin kapısına da bırakıyorlar. Kısa zamanda ABD nin bundan memnun kaldığı bilgisi geliyor.
Demokratik devrim, kendisini kaygan bir toprak üzerinde hissediyor ve sosyalizme açılan bütün kapıları kapatmak istiyor. Bu, demokratik devrimin, kendi kendisini red sürecinin başlangıcı demek oluyor. Sosyalizm çağında demokratik süreç, en çok ve en güçlü olarak bir red ve geriye dönüş eğilimi taşıyor.
27 Mayıs ihtilalinin hemen arkasından bunlar görülüyor. AP ile CHP nin, 27Mayıs’a dayanarak geldikleri yerden geriye doğru kaydıklarını, hemen göremesek de, 12 Eylül ile görebiliyoruz.  12Eylül’ün 27 Mayıs’ı bir ulusal gün olmaktan çıkarmasına ve Türkiye’deki siyasal yapıyı, 27 Mayıs 1960 öncesine, Bayar-Menderes rejiminin kurumlarına çekmesine seslerini çıkarmıyorlar.
27 Mayıs basit bir askeri darbe olmaktan çok uzak olan bir burjuva harekettir.  Bunun ortaya çıkışında Türkiye kapitalizminin artan çelişkileri önemli rol oynuyor. 27 Mayıs ile başlayan dönemde, yeni kurumsal yapı ve yeni toplumsal hedefler içinde, sanayi kapitalizmi rengini ve damgasını vuruyor.1960 lı yılların “özgürlük rejimi”,toplu sözleşme ve grev düzeni, öğrenci ve aydınların, haklarını arayan, yüksek ücret peşinde koşan işçilerin etrafında kenetlenmesi, Türkiye kapitalizminin büyük bir aşama kaydetmesi için gerekli oldu. DİSK’in yüksek ücret düzeyi sağlayan sendikal çalışmaları olmasaydı, büyük sermaye, dayanıklı tüketim malları üretiminde büyük atılımını gerçekleştiremezdi.
Bu anlamda 27 Mayıs, Türkiye kapitalizminin, Pazar ve realizasyon sorunlarına ülke içinde çözüm arayan bir dönemin başlangıcı oldu.
12 Eylül ise, Pazar ve realizasyon sorununu ülke dışında çözme denemesi olarak hazırlandı ve gelişti.
27 Mayıs, bir merkantilist politikaya ve yüksek işçi ücretlerine dayanmak zorundaydı; sağlandı.
12 Eylül, her türlü kontrol sistemini reddeden, son derece düşük ücret sistemi ile sürdürülen bir toplum yapısına muhtaçtı; sağlanmaya çalışıldı. Hala sürüyor.
Ancak bu kadar olmamalı, burjuvazinin 27 Mayıs’a kin sürdürmesini, “demokratik güçler”in,  bir burjuva hareket olan ve burjuva devletin güçlenmesine yol açan 27 Mayısa kin gütmesi biçiminde kendini gösteren çelişkinin açıklanması gerekiyor.
Çünkü 27 Mayıs’a rengini ve anlamını veren, önlemek ve gelişmesini durdurmak istediği solcu güçlerdir. 27 Mayıs, kuruluşuna katkıda bulunduğu 1961 anayasası ve türevi olan kurumlarıyla değil, daha çok yarattığı hayal kırıklığı ve tarihsel olarak boşanmasını sağladığı solcu güçler ile gerçekleşiyor.
Babeüf ve üç büyük ütopyacı sosyalist, iki büyük devrimden, Fransız siyasal devrimi ile İngiliz sanayi devriminden duyulan hayal kırıklığının üzerine geldiler. Sosyalizmin gelişmesine büyük katkıda bulundular.
27 Mayıs günü büyük bir coşku sahnelendi, ancak 1961 Ekim seçimleri bir büyük çözümsüzlüğü ortaya çıkardı. Coşkunun yerini hayal kırıklığı aldı. 1960 Yılları ile başlayan ve gittikçe yükselerek Türkiye düzenini sarsan kitlesel eylemler, bir hayal kırıklığına karşı güven patlamasının yansıması oluyor. 1960 lı yılların ikinci yarısında, sosyalist devrim için yola çıkıp, bunu yasaklayarak demokratik devrimi hedef sayan devrimciler ağırlık kazanıyor. Bu dönemde hem iktidardaki ve hem de muhalefetteki partiler, bu yeni devrimciler hareketi karşısında şaşkınlıklarını gizlemiyorlar. İki büyük partinin, CHP ve AP nin, demokratik süreçten dönüş yollarını arayışa başlaması bu zamana düşüyor.
1940 lı yılların ortasından başlayarak ilerleyen gizli örgütçü subaylar, programlarını 27 Mayıs ile gerçekleştiremiyorlar. Bu program, daha sonraki yıllarda, TİP, Yön Hareketi ve Demokratik Devrimcilerden oluşan üçgenin kitlesel atılımı ile gerçekleşme sürecine giriyor.
İhtilal yolu, günlük yaşamdaki dengesizlikten geçiyor. İhtilal yoluna girmek için, günlük ve somut yaşamda, çözümü gereken doyumsuzlukların bulunması zorunludur. İhtilalci bilinci, günlük ve somut düzensizliklerin giderilmesinin ancak kapsamlı bir eylem ile yönetimin toptan ele geçirilmesi ile mümkün olduğunun kavranmasıyla geliyor.
Harun Karadeniz, Olaylı Yıllar ve Gençlik adlı kitabında,”Cemiyet çalışmalarımız önce tamamen öğrenci sorunlarıyla başladı ve sonra yurt ve dünya sorunları ile bütünleşerek sürdü, gitti. Her bilinç düzeyi bir eylemi ve her eylem yeni bir bilinci getiriyordu. İşte 1960-1970 dönemini böyle yaşadık.” Derken buna işaret etmiş oluyordu.
Şimdi darbecileri yenerek, “demokrasi gelecek” masalına sarılanlar, bir taraftan “demokrasi” masalı ile sosyalist mücadelenin üzerini kapatıyorlar, diğer taraftan demokrasi illüzyonu yaratmaya çalışıyorlar.
“Bütün darbelere karşıyız” derken ve 27 Mayıs ihtilalini Kemalizm’in faşist darbesi olarak nitelerken,27 Mayıs ile 12 Eylül’ü ve 12Mart’ı özdeşleştirmeye çalışanlar, kendileri son derece komik duruma düşürürlerken, toplumu büyük bir trajedinin içine sürüklüyorlar.
Darbelerin, toplumsal tartışma ve çatışma dinamiklerinden kopuk olduğunun kabul edilmesi, iki müdahalenin de, bakışsız profesyonel darbecilerin marifeti olarak görülmesi, son tahlilde her iki müdahalenin sonuçlarına bakışsız olarak yaklaşmak, sonuç itibarıyla yerleşen rejimin yerleştirmeye çalıştığı bakışına tabi olmakla aynıdır.
27 Mayısla birlikte yükselen sol/ sosyalist hareketlenmenin yöneticileri, başka karmaşık etmenler bir yana, Kemalist bakış açısının dışına çıkamamış olmanın sonucu,12 Eylül darbesinin hedefine Kemalizm’i de yerleştirdiğini görmemiş, aksine Kemalist bir darbe olarak görmüştür. Dolayısıyla 12 Eylül noktasına kadar sosyalist hareketi de peşine takan ama bunun sosyalizmi durdurmak için bir çözüm olmadığını gören Kemalist hareketin, çözümü, yönetimi gerici akımlara terk etmekte bulmasını idrak edememiş ve yerleşen 12 Eylül rejiminin, hegemonyasına tabi olmakta tereddüt etmemiştir. Buda geçmişte, Kemalizm’in bakış açısında kalarak sosyalist hareketin güçleneceği yanılgısına düşen sosyalist hareketin yöneticilerinin, yanılgı değiştirerek, bu kez 12 Eylül rejiminin, Kemalizm’in çoktan uzaklaştırıldığı yeni yönetiminin hegemonyasında Kemalist hareketi baş düşman kabul etmeleri demek oluyor.
Bunun sonucu olarak da, sapla samanı iyiden iyiye karıştırmışlar, 27 Mayıs ihtilâlini, 12 Eylül ile özdeşleştirerek, 12 Eylül rejiminin, 27 Mayıs anayasası ile elde edilmiş olan kazanımları yerle bir ederken en büyük destekçisi durumuna düşmüşlerdir.
Bugün hâlâ devam etmekte olan 12 Eylül rejimi, bütün faşist karakteri ile orta yerde dururken," bütün darbelere karşıyız" demek,12 Eylül rejiminin, 12 Eylül faşist darbesinin devamı olduğu ve karakterini sürdürdüğü unutturularak, 12 Eylül rejimine, yani tekellerin düzenine karşı yükselmesi muhtemel olan dinamiklerin, 27 Mayıslara karşı ve hayali darbelere karşı kurulan dinamiklerin peşine takılmasını kolaylaştırmak demektir.
Artık bunun yalnızca tekellerin işine yarayacak olan bir Alicengiz oyunu olduğu apaçık görülmektedir.
Bütün “darbelere karşıyız” sloganının mucitleri de biliyorlar ki, 27 Mayıs, 12 Eylül faşist darbesi ile özdeş olmamakla birlikte, diktatörlük de değildir ve hem de faşist diktatörlük hiç değildir. Öyle olsaydı,12 Marta ve 12 Eylüle gerek olmazdı. Oldu ise de, mademki hepsi birbiri ile özdeştir, 12 Eylül’ün 27 Mayısa cepheden saldırmasına ve 27 Mayıs anayasa ve Hürriyet Bayramının 12 Eylül faşist yönetimince kaldırılmasına gerek olmazdı.
Diğer yandan, bu ne yaman çelişkidir ki, bugün ve öteden beri, hem 12 Eylül anayasasının değiştirilmesinden bir demokrasi bekleyip, aynı zamanda 12 Eylül faşist darbesinin yargılanması ile demokrasinin pekişeceği masalına inanılırken, diğer yandan 12 Eylül anayasasının,27 Mayıs anayasası ile getirilen demokratik kazanımlarını, hatta 27 Mayıs Anayasa ve Hürriyet Bayramını ortadan kaldırmış olmasına gözlerini kapatmaktadırlar. Daha başka ifadeyle, demokrasi diye tutturanlar, 27 Mayıs’ın Türkiye’de demokratik devrim sürecinin en ileri ve en son halkası olduğunu unutmuş görünmektedirler.
Bu nedenle,12 Eylül’ü sadece oldubitti, artık demokrasiyi bırakıp çekip gitti misli bir darbe olarak mahkûm ederlerken, 27 Mayısın bıraktığı hukuki ve politik yapı ile burjuvazinin Türkiye'yi yönetemeyeceğini anlamış olmasının getirdiği bir sonuç olarak, 27 Mayısın bütün kazanımlarını ortadan kaldıran bir operasyon olduğunu; dahası Türkiye'yi, zorla tarihin gerisine çekme operasyonu olduğunu da görmezden gelmekle kalmayıp, yerleştirdiği rejimi sol tonda sunmaktan da geri durmamaktadırlar.
12 Eylül faşist darbesini demokrasi adına mahkûm ederlerken, devam eden 12Eylül faşist rejiminden her türlü iyiliği bulup çıkarmak için yırtınmak akıl işi değildir. Ucunda biraz akıl varsa, ortada son derece sinsi bir sahtekârlık ve ihanet var demektir.


TKP sinin son genel sekreteri Haydar Kutlu-Nabi Yağcı’nın, 1988 yılında, mahkemede yaptığı savunmasının  (elyazmasının) 78. Sayfasında, 27 Mayıs 1960 darbesine değinerek;  “1961anayasası klasik demokrasinin bütün kurum ve kuralları ile işlemesini amaçlıyor, sosyal devlet ilkesini benimsiyor, bu nitelikleri ile toplumun ileriye doğru gelişmesinin önünü açıyordu. Bir yandan ulusal egemenliğin, halk egemenliği anlayışına dönüştürülmesini zayıf da olsa öngörüyordu. 27 Mayıs sonrası Türkiye’nin önünde teorik olarak iki yol vardı; ya işçi ve emekçi sınıfların gücüne dayanılarak anti-emperyalist, ulusal kurtuluşçu, sivil ve yurtsever asker kadrolarla, demokratik temel dönüşümleri gerçekleştirmek, emperyalizmin sultasından kurtararak, ulusal kalkınma yoluna sokmak. Yani kapitalist olmayan bir yola girmek. Böylece ulusal kurtuluş savaşının yarım kalmış görevlerini tamamlamak; ya da, yine ulusal kurtuluş savaşı sonrasında olduğu gibi kapitalist yolda devam etmek.”  ten söz ederken, şimdi artık27 Mayıs ile 12 Eylül’ü özdeşleştirmekte olması, daha önce Kemalist bakış açısının dışına çıkamamış veya buna mahkûm edilmiş olanların körleşmelerinin ve bunun sonucu olarak yaydıkları körlüğün boyutlarını göstermesi açısından son derece önemli bir derstir.
Dün Kemalizm’in bakış açısından ayrılamayan sol/sosyalist hareketin yöneticileri, bu gün, 27 Mayıs üzerinden, 27 Mayısın kazanımlarını kazıyan,12 Eylül faşist rejimi ile empati kurmayı ve bunu yaymayı politika bilmekte ve bunun sonucu olarak da 12 Eylül rejimi adına Kemalizm düşmanlığının ihalesini üstlenmektedir. Bu yanılgıda sahtekârlık dinamiğinin baskın olduğunun göstergesidir. Hiçbir akıl taşıyan, sol/sosyalist hareketin tepesine tırmanmış olan kişi, bu kadar yanılgı değiştirme hastalığı içinde kıvranarak kendini bitirmez.
Demek ki, 27 Mayıs ulusal bayram günü olmaktan çıkalı onlarca yıl geçmişken ve 27 Mayıs’ın bütün kazanımları yok edilmişken bile, Türkiye toplumunu onlarca yıl korkutanlar, korkularından hala kurtulamamışlar.
Böyle olmasaydı, yani 27 Mayıs’tan bir devrim olarak ve hala korkulmasa idi, 27 Mayıs’ı darbe olarak tanıtlama yarışına girmezlerdi.
Öyleyse, bu topraklar, tarihte görülmemiş derecede kitlesel bir sahtekârlık dinamiğinin oyun içinde oyunlarına maruz kalmış demektir. Bununla ancak ve ancak akılla ve akla sahip çıkılarak baş edilebilir. Çünkü bütün gerçeklikler son derece çıplak ve son derece nettir. Sadece biraz akıl ve biraz hafıza gerekiyor.


Fikret Uzun


27 MAYIS 2012

6 Mayıs 2012 Pazar

6 MAYIS DENİZLER


6 MAYIS DENİZLER

İnsan doğar, büyür, genç olur ve başlar işleri düzeltmek için kıpırdanmaya. O andan itibaren solcudur. Daha doğrusu ilk adımını atmıştır.
Bazıları bu gençliği, hızlı koşarak ve solcu olarak geride bırakır ama koşuyu tamamlayamaz.
Kimi zaman tamamlamasına izin verilmediği için tamamlayamaz, kimi zaman tamamlamasına izin verilmemenin ne olduğunu gördüğü için tamamlamaktan vazgeçer.
Tarihte tamamlayamayanlardan da, tamamlayanlardan da kahramanlar çıkar ama tamamlamaktan vazgeçenlerden kahraman çıktığı görülmemiştir.
Şimdi, tereddüt edenlerden, tamamlamaktan vazgeçenlerden kahraman üretmeye çalışılmaktadır.
Dün, işi tamamlamak isteyenlerin dolayısıyla kahramanlıkların önünü kesmek için, gencecik solcuları darağaçlarına götürenler, bugün, darağaçlarını gencecik insanların beyinlerine getiriyorlar.
Dün darağaçlarına götürülen ama darağacını kendi tekmeleyip pişman olmadığını haykıranların kahramanlığını korkuyla bastıranlar, bugün, dün korkuyla bastırdıkları kahramanlığı, pişmanlığı bir yaşam biçimi yapanlarda yaşatmak ve asıl kahramanlığın dün asanlarla barışık yaşamak olduğunu akıllara sokmak için, ne kadar işi tamamlamaktan vazgeçmeyi kahramanlık olarak seçen varsa, onları kullanmakta, önünü açmaktadır. 
Hepsi ama hepsi Türkiye’de yükselen sol hareketin önünü kesmek, bu hareketin en tepesine bu vazgeçen "kahraman"ları bindirerek, tepeden sol hareketin kanatlarını yoldurmak içindir.
En son kahramanlaştırdıkları ise, elbette ki Nabi Yağcıgiller olmuştur. Uçaktan indiği andan itibaren, darağaçlarını tekmeleme ve tekmelerken bile Marksizm-Leninizmi işaret etme kararlılığını gösterenler unutturulmuş, sol hareketin kanatları kökünden koparılmıştır.
Şimdi ise, sol hareketin kanatlarını yolanlar, gerçek kahramanların kahramanlıklarına göz dikmişlerdir. Dökülen cilalarını onarmak için hep bir ağızdan, hey kahramanlar siz öldünüz, kazanan biziz, biz yaşıyoruz, bırakın biz sizin kahramanlığınızla yaşayalım diye haykırmakta, utanmadan mezarlarda ağıtlar yakarak, korkularını bu ağıtlardaki ıslıklarına asmaktadırlar.
Onlar için en kahraman, ölü kahramandır. Ama en geçerli kahraman ölmeyip havuç biriktiren kahramandır.
Dün bir grev öyküsü ile, genel grevde kimlerin sermayeye yarandığını anlatan Aziz Nesin’e, "Aziz Nesin sen nesin" diye bağıranlar, bağırtanlar, aynı aziz nesin ölünce" sen bizim kahramanımızsın" diye feryat etmişlerdir. En kahraman ölü kahraman olmuştur o zaman Aziz Nesin.
Ertuğrul Kürkçü de, kahramanlığı samanlığa saklayıp, samanlıkta yakalananlardandır. Şimdi hem ölenlerin en kahramanlıklarına ağlamakta, hem de en geçerli kahraman olmaktan gurur duyduğunu haykırmaktadır.
En mantıklı ifadesi şudur,"Soros bize para veriyor ama, ne yazacağımıza da karışmıyor"
Bu girizgahın Denizlerin ölüm yıldönümüne işaret ettiğini anlamışsınızdır.
Öyleyse Denizlerin ölümlerindeki vazgeçmemişliğe, direnmeye, ölüme atılmış tekme ile ne demek istediklerine bakabiliriz.
Daha önce bir mektubumda da dediğim gibi, Deniz, Yusuf ve Hüseyin büyümüş genç olmuş ve Türkiye’nin bozuk hallerini, inandıkları doğrultuda düzeltmek için mücadele ederken ve bu mücadeleyi dava arkadaşlarının tamamlayacağına olan inançlarıyla ölüme gitmişler ve ölümlerinin bağlı olduğu darağacını hiç tereddütsüz tekmeleyerek, pişman olmadıklarını ve Marksizm-Leninizme inandıkları için, emperyalizme, faşizme karşı kinle mücadele ettikleri için darağacına getirildiklerini işaret etmişlerdir.
Ve pişman olanlar, kendi darağacını tekmeleme cesaretini gösteremeyenler belki yaşar ama onların yerine Marksizm-Leninizmi öldürmüş olurlar demişlerdir o tekmeleri atarak ve yaşasın Marksizm-Leninizm diye haykırarak.
Dahası, geride bıraktıkları arkadaşlarına, siz de ölüme tekme atın, Marksizm- Leninizmi yaşatın, bıraktığımız işi tamamlayın demişlerdir.
Şimdi bütün darağacı korkakları, inançsız Soros fedaileri, en geçerli kahramanlar utanmazca, sanki işi tamamlamış gibi, Denizlerin kahramanlıklarına, en önemlisi direngenliklerine, vazgeçmemişliklerine ortak olmak için sıraya dizilmişler.
Bugün kahramanlığın Kürt-Türk düşmanlığında değil, Kürt-Türk kardeşliğinde olduğu gerçeğinden uzakta olanlar, Soros şemsiyesi altında rengarenk demokrasileri beğendirmeye çalışırken, Denizlerin mezarında ağlıyorlarsa, siz bizim kahramanımızsınız diye haykırıyorsa, renklerinde eksiklik olduğunun farkına varmalarındandır.
Bugün kahramanlık Türk-Kürt siyasal hattındadır ve bu renklendirerek sulandırılmış, Soroslara sunulan tez haline getirilmiş demokrasi mücadelesi projesinde vücut bulamayacak kadar nesneldir. Bu nesnellik, bir doku uyuşmazlığı kategorisindedir.
Şimdi geçerli kahramanlar, böyle sopa yüklü siyasal hatlardan uzak, havuç getiren siyasal hatlara ise burun buruna yakındır. Ama tavşan terlidir ve her uzatılan havucu yememektedir. O nedenle, Denizlere ihtiyaç vardır. Onların kahramanlığından rol çalarak, geçerli kahramalıklarla kaynaştırmak gerekmektedir.
Denizleri ve onların yürekliliklerini kendilerine kalkan yapıp, onlara yönelen yürekleri havuçların peşine takmak isteyenlerin, bu kahramanlıkta rolleri dün de yoktu, bu günde olamaz.
Kürt hareketinin pasifize edilmesi, islamizasyonun yükselmesi ve bunlar olurken solun sessiz sedasız bırakılması, kanatlarının yolunması, dahası bu hat ile kaynaştırılması ne kadar havuça malolmuştur bilemem ama bunun müsebbiblerinin, hep bu darağacı korkağı, zindan ürkeği havuç meraklısı yaratıkların marifeti olduğunu bilirim.
Denizleri anmak, mezarlarında ağlamak, nutuklar atmak onların hem vitrin yapmak, hem de darağacı korkularını ağıtlarında ıslık çalarak bastırmak içindir.
Denizleri gerçekten yaşayan, yüreklerinde yaşatanlar, bugün maddi dünyanın korku yüklü canlı hayaletleridir.
Denizlerin mezarlarına ıslık çalanlar, her gün ölen, korkak birer ölüdür.
Deniz’in, Yusuf’un ve Hüseyin’in idam kararları tam bir sınıf kiniyle, gericiliğin korkularının yansıması olarak apar topar alınmış, bütün engelleme çabalarına, hatta anayasa mahkemesinin usulden bozmasına rağmen, nerdeyse ülke, ortasından bu gencecik insanlar için  çatlamasına rağmen, gericiler, faşistler ve onların parlamentodaki tetikçileri ne yapıp edip alelacele onları darağacına çıkartmıştır.
Asılarak ölenler Denizlerdir elbette ama o darağaçları, Türkiye’nin bütün ilericilerinin, devrimcilerinin boynuna ilmik geçirmek için kurulmuştur.
Bu topraklarda yükselen ilerici, devrimci sol inadın, mücadelenin, kararlılığın önünü kesmek içindir. Türkiye devrimcileri bu inattan Denizlerin asılmasıyla yenik çıkmıştır. Sadece Denizlerin inadı ve onları kurtarmak için aynı tonda kararlılık gösteren arkadaşlarının inadı yetmemiştir.
Bu inattan vazgeçmeyenler ölmüşlerdir ve şimdi vazgeçenler bu ölümsüzlükten rol çalabilmek  ve bunu yaparken "inadı bırak" türkülerini duyurabilmek için, şimdi ölümsüzlüğün, kahramanlığın, yiğitliğin hakim olduğu sahnede yer kapmak peşindedir.
Denizler bütün bu olanları daha o zaman, darağaçları kurulurken görmüş ve bu günleri engelleyebilmek için darağaçlarını tekmelemişlerdir.
Arkamızdan ağlamak için işi gücü bırakmayın, inada devam edin demişlerdir. Ama ardında kalanların büyük çoğunluğu ağlayarak, inad ettiğini zannetmiş, sonunda darağaçlarından da, Marksizm- Leninizmden de, inattan da uzaklaşmışlar, en geçerli kahraman olmuşlardır.
Deniz, Yusuf, Hüseyin üçü de gencecik üniversite öğrencileri, kendilerinin üniversitede karşılaştıkları sorunlardan yola çıkarak, bu sorunların asıl kaynağının emperyalizmde, kapitalizmde olduğunu görmüş ve bunu değiştirmek en azından düzeltmek için solcu olmuşlardır.
Gördüklerini göstermek için işe koyulmuşlar ama işlerini tamamlayamadan, tekmeledikleri darağacında kısacık yaşamlarını bırakmışlardır. O kısacık anda, hem pişman olmadıklarını, hem yol göstericilerinin Marksizm-Leninizm olduğunu, hem de emperyalizmle ve faşizmle mücadele ettiklerini haykırmışlar, darağaçlarını tekmeleyerek de arkadaşlarına bu inatlarına sahip çıkmalarını vasiyet etmişlerdir.
Şimdi ne kadar pişman, havuç arsızı varsa, kendi ıslığından bile korkup, Denizlere sığınan varsa, ne kadar Marksizm-Leninizm kaçkını varsa, Denizlerin ardından ağıt yakmak için sıraya girerken, onları asanlarla, insaniyet namına barış içinde, kardeşçe bir arada yaşamaya methiyeler dizdiklerini unutuyorlar.
Şimdi ağıt yakma zamanı değildir. Ağıt yaktıranlarla kardeşlik zamanı değildir. Şimdi tekmeleme zamanıdır. Ve asıl tekmenin Marksizm-Leninizm olduğunu, asıl inadın bu olduğunu görme, gösterme zamanıdır. Denizlerin darağaçlarına attıkları tekmelerin anlamı budur. Yol göstericiliği budur.
Bunu yapmayıp, denizlerin ardından ağıt yakarak, bir sonraki ağıta kadar, bu ağıtlara neden olanlarla, bu ağıtların kaynağı ile barışık yaşamaya devam etmek, denizlerin ölümüyle yaşatılan çözülmeleri, pişmanlıkları, havuçlara yönelmeleri, en geçer kahramanlıkları erdemleştirmek demektir.
Etraf pişmanlarla, darağaçlarının kıskacında, zindanların karanlığında korkularını gizleyerek yayanlarla, yaydıkça şaşırtanlarla, şaşırttıkça havuçlara gark olanlarla dolu.
Bunları Denizlerden uzak tutarak azaltmak, onları azaltarak Denizleri çoğaltmak gerekmektedir.
Bize darağacını tekmeleyen Denizler lazım, darağacı korkusuyla suçu Marksa, Lenine atıp, İsak Alatonlarla kardeş olanlar değil.
Kahramanları olmayan bir devrimci hareket olamaz. Şimdi yapılan bütün kahramanların, kahramanlıklara giden yolların önünü  tıkamaktır. Bizim yapmamız gereken bu yolları açmaktır.
Artık kahramanları asmak yetmiyor, onlara sahip çıkarak, kahramanlara yönelmenin önünü de tıkamak gerekiyor. Yaptıkları budur. Denizleri vazgeçenlere bırakmamak da bizim tarihsel sorumluluğumuzdur.
Şimdi ayrışma zamanıdır. Aslına dönme de denilebilir.  Tam bu noktada, Denizleri niye seviyorsunuz, havuçlara gark olmak için mi, sopalardan kaçmak için mi diye sormak gerekiyor. Sorup hatırlatmak gerekiyor, Denizler kaybedecekleri havuçları boş ver, ölümlerini tekmeleyip vazgeçmediklerinin imzasını atmışlar, sopadan korkmamak gerektiğini göstermişlerdir. Varın siz karar verin aslınız neresiyse oraya dönün demek gerek.
Denizler çok az yaşadılar ama pek çok hızlı koştular. Şimdi hızlı koşmak zamanıdır. kaybedilen zaman, kaybedilen yiğit insan çoktur.
Tarih tereddüt edenleri, savaşmayanları, havuç peşinde koşanları yargılayacaktır. Savaşanları ise, mutlaka ve her zaman taçlandıracaktır.
Bence ODTÜ nün girişinde büyükçe bir alan kapatılmalıdır; müze yapılmalıdır; ne kadar hızlı koşan, tereddüt etmeyen, samanlık aramayan, kanatlarına kahramanlık asılan devrimciyi misafir ettiyse, hepsinin sıra sıra heykeli dikilmeli, korkudan her gün ölenlere, bu yiğit, ölümsüz devrimcilerin nasıl sonsuza kadar yaşayacakları gösterilmelidir.
Olmaz mı? Olmaz diyorsanız, tereddüt ediyorsanız; Denizlerin mezarında neyi oldurmaya çalışıyorsunuz.
Denizler tereddüt etmeden, tereddüt etmeden yaşayanların indinde yaşamak üzere, ölümüne tekme atarak ölümsüzlüğe gömüldüler.
Anıları önünde, tereddüt etmeden saygıyla ve kinle eğiliyorum.

Not; Dün Marksın doğum günü idi, bugün Denizlerin ölüm yıldönümünü hatırlamak için yarış eden pek çok Marks etiketli grup dün Marksın doğduğunu hatırlamadı. Öyleyse soru, dün doğan Marks onların hatırladıkları ve etiketledikleri Marks değil mi?

Fikret Uzun
6 Mayıs 2009