27 Nisan 2012 Cuma

SOL YANIM SAĞ YANIM OLMUŞ TEKELLERE TEŞNE OLDUĞUNU SAKLAMAZ OLMUŞ


"SOL" YANIM, SAĞ YANIM OLMUŞ, TEKELLERE TEŞNE OLDUĞUNU SAKLAMAZ OLMUŞ
Hâlâ kayıkçı kavgası devam ediyor. Somut bir lakırdı yok, eskiler, “fındıkkabuğunu doldurmaz”  derler, öylesine boş kalıyor kavramların ve hatta olguların içi. Sadede gelemiyor bir türlü, Üç KİTAP yazmış, "Herhangi biri".

Aslında niyeti belli, kıvranıp duruyor. Kendini ayırıp, sol’u, artık kimi, kimleri kastediyorsa, tü kaka yapmaya çalışmaktadır. Bütün melanetlerin sorumlusu sol’dur ona göre. Öyle anlaşılıyor, soyut bir biçimde herhangi bir örgüte veya sol’a bütün günahları yükleyenleri görünce, aklıma hep TKP ( karışıklık olmasın, Milli dönek Nabi Yağcı ve şürekâsının likide ettiği TKP den söz ediyorum.) üyeliğinden nefret etmiş ve o heyecanla birkaç kitap devirmiş Latife Tekin aklıma gelir. O da bütün günahları TKP ye yükler, ama Nabi Yağcı ve şürekâsı onun için pir-u paktır.
Deccal TKP dir ve Kenan Evren mesihtir. Tekin hanımefendi, tangırdaya, tungurdaya 12 Eylül gelirken, tangırdaya, tıngırdaya TKP den kaçmıştır.

Üç kitap yazmış “Herhangi biri” de bu mislidir. Sol deccaldır, ama hâlâ peşinden gitmekten bıkmadıkları, geçmişin “sol” artıkları olan sahte sol gömlekli aktörler pir-u paktır. Mesih ise, sanırsınız, “Herhangi biri”nin olmak istediğidir. Üç kitap indirmiştir ama henüz mürit bulamamıştır.

Pir-u pak gördüğü ve muhtemelen kuyruğundan ayrılmadığı aktörlerin hemen hepsi TARAF ta mevzilenmiş olup, artık mülakatlarını ZAMAN da vermekte ve ABANT PLATFORMUNDA zıplamaktan büyük keyif almaktadırlar. Yeni mürteci diyoruz ve alınmamaktadırlar. Hepsi ama hepsinin çift inançlı oldukları, yükselen dalgaları pek sevdikleri ve dalga indiği anda, başka dalgalara binmekte hüner sahibi oldukları apaçık görülmektedir. DNA larında var. Ara sıra birbirlerine de çatmayı ihmal etmezler ama mızıkçılık yapan kardeş kavgası mislidir. Eğleniyorlar.

İşte “Herhangi biri” ki, kendisi gibi bakanların aynasıdır, bu sahte sol gömlekli aktörleri, ”sol”un günahlarından ayırmaktadırlar.

Muzdarip olduğu hangi sol’dur onu bilemiyoruz. Kendisi de "sol" mudur, sol’mudur? Onu da bilemiyoruz. Ranselmanı kedilerdir ki, ben pek severim ve kıt bütçeme karşın, bu sevgimi lafta bırakmam. Yani, kediler yetmiyor, şu üç kitaptan tek bir paragraf aktarsa da, ne kadar sol olduğunu anlasak diyorum. Yazmış,"sol"un içine saçmış ama rağbet etmemişler. Böyle ağlamaklıdır "Herhangi biri" . Ama hâlâ sol konusunda, bir çizme boyunu bile aşamadı. Nedir sol?  Nedir devrimci? Hâlâ aydınlanamadık. “sol”u mu, yoksa sol’u mu lanetlemektedir onu da anlayamadık.

Ben de yardımcı olurum sandım ve uzun uzun yazdım ama benim dediklerim hep yok hükmünde kaldı. Sessiz bir katılım var, duymamak, görmemek ve cevap vermemek kimsenin aralarında konuşmadığı bir sır misli ittifak gibidir. Katılım, katılmamak üzerinedir. Yani benim ifade ettiklerimin içinde, ağzıyla kuş tutan cümleler olsa da, katılmamaya katılmak, sessizce, hiç konuşmadan gelişen bir ittifak oluyor. Tek bahaneleri “uzun yazmak” idi, o da çürütülünce bahane kalmadı. Öyleyse yok saymak yerindedir. Ama demiştim, dediklerim tarihe nottur ve tarihin sayfaları yok saymayı bilmiyor. Bu notu da o nedenle düşmüş oluyorum. Yok sayanlar, yok saymayı bilmeyen tarih sayfalarına girsin istiyorum.

Buradan devam ediyorum.
12 Eylül öncesi, herhalde ellilerin ikinci yarısında dünyaya adım atanların kuşağı oluyor. Hepimiz çok şiddetli olmasa da, azımsanmayacak bir yükselişin çocuklarıyız.  27 Mayıs, öncesindeki demokratik mücadele, solun kitleselleşmesi, Che Guevera ile cisimleşen evrensel yiğitleme,  Vietnam halkının ABD emperyalizmine diz çöktürmesi, hepsi bir yükselişin taç giydirilmiş renkleri oldular. 15 -16 Haziran günleri, bu yükselişin ortasında bir dönüm noktası oldu. THKO da, THKP-C de bu yükselişin ürünleridir. 1920 TKP si de, aynı tür bir yükselişin ürünüdür. Bunu da eklemek gerekiyor.

Hepsi 1920 den itibaren gelen baskı sellerinden habersiz, son derece moralli olarak kuruldular. Yanılgı belki de buradan geliyor, hem 12 Mart’ı, hem 12 Eylül’ü, bir veya birkaç kişinin marifeti olarak ve geçici bir gelişme olarak gördüler. 27 Mayıs ile bir ve aynı karakterde saydılar. Saymayanı ulusalcı, faşist, darbe sever olarak yaftaladılar. Faşist darbeciler çekilince, faşizmin misafirliğinin bittiğine ve demokrasinin geldiğine inandılar. Oysa faşizm, demokrasi iluzyonu ile adım adım, kalıcı olarak yerleşiyordu. Göremediler. Daha kötüsü görmemeyi geçer akçe bir politika olarak bellediler, müritlerine bellettiler. Müritleri kuşak arkadaşları yanında, yeni kuşaktan da çoktur.

“Herhangi biri” nin kafası karışmasın, “ulusalcı” diye yaftalama kolaycılığına kaçmasın, biraz 27 Mayısın nemenem bir şey olduğunu anlatmaya çalışayım, üç kitap yazmış, anlar diye umuyorum.

Ama önce Mc. Cartizm’e değinmek istiyorum. Amerikan icadıdır. Şeytancadır üstelik. Bütün muhalifleri “komünist” diye yaftalayıp, bertaraf etmeyi anlatıyor. Beğenmedikleri ve tehdit olarak gördükleri her taşın altından “komünist” çıkartıyorlar. Çok ünlü ve tarihsel davalara da konu olmuştur.

Bizde de uzunca bir dönem hüküm sürmüştür ki, birçokları bundan Özal ile Demirel’in “demokrat”lığında kurtulduğumuzu varsayarlar ve komünist etiketli zavallılardır. 141-142 nin en sadık uygulayıcılarının,141-142 yi kaldırmış olarak demokrat sayılması oldukça öğreticidir. Menderes’in “komünizm” tehlikesi icad etmek için, Müstecaplıoğlu’nun sosyalist partisinden bile “komünist” çıkarması ve zindanlara doldurması  aynı yerdedir.

Bunları bilip bilmediğini, ilgilenip, ilgilenmediğini bilmediğimiz “Herhangi biri”, hâlâ günahkâr sol lakırdısı yapabilir ama soyut kalıyor ve içini dolduruyorum.

Eski Mc Carthicilikte temel renk, “komünizmle mücadele” dinamikleri iken; şimdi, Mc. Carthicilik, “bütün darbelere hayır” veya “darbelere dur de” dinamikleri oluyor. “Sol”/ “sosyalist” renklerle, Mc.Carticiliğe önemli katkıları olan geçmişin “komünizmle mücadele” dinamiklerinin ardıllarını darbelere karşı omuzdaş yapmaktadır. Oldukça dâhiyane buluyorum ve bir Amerikan parmağı olduğu anlaşılıyor. Şeytancadır yani. Böylece, bütün muhalefetin hem bu düzleme çekilmesi ve hem de bu düzleme çekilemeyenlerin darbeci olarak veya darbe sever olarak yaftalanması kolaylaşıyor. Bu da geçmişin devamı olan dinamiğin, geçmişle hesaplaşma tiyatrosunu kolaylaştırırken, geçmişin aklanan dinamiklerinin hem meşrulaştırılması, hem demokrasi havarisi sayılması ve hem de sol/sosyalist dinamiklere yakınlaştırılması kolaylaşmış oluyor. Ahmak “sol”cu çok olunca, tiyatroların  perdeleri hep açıktır. Oyun hep zirvededir.

Ama “Herhangi biri” konuşuyor, “sol kötüdür, bilimsel değildir, bilimi filan takmamaktadır.” diyor. Ancak hâlâ hangi sol? Diye sormaktan kendimi alamıyorum.
Her iki durumda da Türkiye’de akan toprağın (sadece derelerin altından sular akmıyor, toprak da akıyor), tarihin ilerleme çizgisinin ilerlediği yoldan saptırılması kolaylaşıyor. Böyle olunca da tarihin ilerleme çizgisi üzerinde akan toprağın getirdikleri ve götürdükleri toprağın derinliğine gömülebiliyor. Üstü örtülebiliyor demek istiyorum.

27 Mayısın getirdikleri ve götürdükleri bu tür bir gömülen oluyor. 27 Mayısın, götürdüğü gerici renkler ile getirdiği ilerici, demokratik renkler hafızalardan silinebiliyor. Akan toprağın akışını tutan 27 Mayısın, solun, sosyalist hareketin yükselişini biriktiren barınakları ve sığınakları getirmiş olduğu gerçekliği, muhalefete başlasam mı, başlamasam mı ikircimliğinde olan ve geçmişin kalıntılarına akıl almaz derecede bağlılık gösteren ama yeni politik mücadeleye karşı, geçmişe bütün olarak nihilist bir tutumla yaklaşan yeni kuşağın hafızasından siliniyor.

Bizim kuşaktan olduğunu anladığımız “Herhangi biri” nin yaptığı da budur. Bütün günahları hiçbir ayırım yapmadan soyut bir sola yüklüyor. Tam bir nihilist tutumdur. Ama büyük ihtimalle, bütün olarak reddettiği sol’un ,”sol” kalıntılarının peşinden giderek, sosyalizm alanlarını bozmalarına yardım etmeyi en büyük devrimcilik sayıyor.

Şimdi geçmişin kalıntılarından olan Hasan Cemal ve türlerinin,“ bütün darbelere karşıyız” türünden vaazlarına hemen biat etmeleri, bu belleksizlikten kaynaklanıyor. 27 Mayıs ihtilali ile 12 Eylül faşist darbesini bir saymakta ve aynı kefeye koymakta zorlanmıyorlar. Hal böyle olunca, mesela Portekiz’deki,”karanfil devrimi” olarak anılan ve bir diktatörlüğe karşı gerçekleştirilen askeri darbenin demokratik rengini ise çoktan unutmuş oluyorlar.

Doğrudur, 27 Mayıs da, burjuva sınırlarında gerçekleştirilen bir askeri darbedir. Buna kimse karşı çıkmıyor. 27 Mayısçılar, Kemalist devrimin eksikliklerini tamamlamak ve var olan Kemalist devrimden sapmaları gidermek için yola çıkmıştı. Ancak TSK'nin, 27 Mayısçılara desteği kısa sürmüştü. 27 Mayıs, burjuva demokrasisini ifade eder ve hem burjuva demokrasisine vurgu yapmak, hem de 27 Mayısı faşist bir diktatörlüğün ifadesi olarak algılamak çelişkidir. Bu çelişkiye kıskançlıkla sahip çıkmak ise, sığ bir bakışın ifadesi değilse, kötü niyetin ifadesidir. Kötü niyetin ağır bastığı ise, akla daha yatkın görünüyor.
12 Eylül ise, burjuvazinin, 27 Mayısın bıraktığı hukuki ve politik yapı ile Türkiye'yi yönetemeyeceğini anlamış olmasının getirdiği bir sonuç olarak, 27 Mayısın bütün kazanımlarını ortadan kaldıran bir operasyondur. Dahası Türkiye'yi, zorla tarihin gerisine çekme operasyonudur. Bunu bugün çok daha net olarak görüyorken, bu gerçekliğin üzerinden atlamak, devrimciliğin, solun/sosyalist hareketin çok uzağındadır.

“Herhangi biri” nin ve tuttuğu aynaya bakanların bunu görmediği açıkça görülmektedir. Ama sol’u bütün melanetlerin sahibi olarak görebiliyor, gösterebiliyorlar. Sıkılmaları yoktur.
Sapla samanı karıştırırsak, 27 Mayısla 12 Eylülü karıştırmak da mümkün oluyor. Böyle olunca da, 27 Mayısın sonucu olan 1961 anayasası ile geniş bir toplumsal katılıma alan açılarak, devlet gücünün kullanımının ve hızının dengelenmesinin sağlandığı, Çift meclisli yapısı ile özerk kurumları ve örgütlenme hakkıyla devlet gücünün kullanımına, devlet aygıtının işleyişinin hızını azaltacak bir toplumsal katılımı sağladığı görülemiyor.

Diğer yandan, 27 Mayısla birlikte yükselen sol/ sosyalist hareketlenmenin yöneticilerinin, Kemalist bakış açısının dışına çıkamamaları, 27 Mayıs’ın 12 Eylül karakterinde bir faşist darbe olduğunu göstermiyor. Ama dün sosyalist hareketi, Kemalizmin kuyruğunda terbiye etmeyi Politika sayan geçmişin yükselen çocukları, dalga düşünce, Kemalist dalgadan da, sosyalist hareketin dalgasından da inip, hemen dalga değiştirmeyi ihmal etmemişlerdir. Bindikleri dalganın adına Neo-Liberalizm adını vermişler ve hem Kemalizme düşmanlık ve hem de geçmişlerine düşmanlık en geçerli politikaları olmuştur.  
12 Eylül rejimi, bir tekelci düzeni yerleştirme operasyonunun serüvenini taşımaktadır ve tümüyle ABD emperyalizminin gericiliği ile uyumlu olarak, sosyalizmi yok etmek üzere, sosyalist örgütlenmenin sığınaklarını, yani 27 Mayısın kazanımlarını ortadan kaldırmak için gerçekleştirilen bir faşist darbenin eseridir. Ve hâlâ devam etmekte olan 12 Eylül, bütün faşist
karakteri ile dururken," bütün darbelere karşıyız" dinamikleri ile 12 Eylül rejimine karşı, tekellerin düzenine karşı yükselmesi muhtemel olan dinamikleri, 12 Eylül rejiminin, 12 Eylül faşist darbesinin devamı olduğu ve karakterini taşıdığı unutturularak, 27 Mayıslara, hayali darbelere karşı kurulan dinamiklerin peşine takmak, yalnızca tekellerin işine yarayacak bir Ali Cengiz oyununudur.
Bu oyunu görmeyenler, daha kötüsü dâhil olanlar, bu oyunun sol/sosyalist hareketi toptan ve kalıcı olarak bertaraf etmek için, sol/sosyalist hareketin sığınaklarına ve barınaklarına hücumla sürdüğünün üzerini örtmekte pek hünerli davranmışlarıdır. Ve hepsinin ağzında sakız yaptığı lakırdı, “sol iyi bir sınav vermedi” yollu olmuştur. Yani kendileri pir-u pak, sol ise deccaldır ve ezilmelidir. Öyleyse 12 Eylül darbesi ile sessize yatan bu sahte sol gömlekli kalıntılar, darbecilerin çekilip, demokrasinin geldiği illüzyonunu yaymak için,12 Eylül rejiminin her durağında bir mesih bulmuş ve demokrasi için toplumu bu mesihlerin etrafında birleştirmenin oyunlarını oynamışlardır. Son mesihleri Akepe-RTE idi ve şimdi mesihleri Fetullah Gülendir. Örnek olsun, dedikleri arşivlerde vardır, açın okuyun, “radikal faşizm ayıp bir şeydir” yollu komiklik yapan S.S.Önder, burada, Önder’in söylediklerini peygamber kelamı olarak bellemeyen pek azdır, Kürtlerin vekili olmaya aday olduğu günlerde Nurculuğu referans göstermiş, şimdi bundan ayrı tutmadığı Fethullah Gülen’in en demokrat hareket ettiği, AKP nin sınıfta kaldığı yollu vaaz verebilmektedir. Ve en çok RTE güzellemesi yapan geçmişin sol gömlekli kalıntıları, şimdi “RTE OUT, Fethullah IN” yollu fıkra yazmaktadırlar.

Bu sahte sol gömlekli, yükselen dalgaları seven, 12 Eylülle birlikte, 27 Mayısın sağladığı bütün burjuva demokratik kazanımların yerle bir edildiğini daha düne kadar dillendiren geçmişin “sol”kalıntıları,  şimdi 27 Mayısı, 12 Eylül kategorisine koymaya sıkılmamaktadırlar. Ne zaman ki, emperyalist yenidünya düzeni, bu bölgede coğrafyaları ve halkları parçalama dinamiğinin düğmesine bastı, bu kapıkulu, devşirme solcular da, daha önce
dediklerini unutup, aynı masala sarıldı.
 “Herhangi biri” nin aynasında ise, sol’un günahları bitmemektedir. Masallarla  senkronizedir.
27 Mayıs, bir türlü sonuca ulaştırılamayan Kemalist restorasyonun, burjuva demokratik tarzda sonuçlandırılması çabasıdır ve tümüyle burjuva düzenin yerleşmesine yöneliktir.
Bu gerçekliklerin üzerinden atlayıp, bize ait olmayan düşüncelere hapsolunca, bu gerçekliği de,12 Eylül’ün, burjuvazinin, tekelci düzeni yerleştirmek için uyguladığı politikalarının sonucu ve devamı olduğu gerçeğini de ıskalarız. Haliyle bunun, emperyalist kapitalizmin politikalarına bağlı olduğunu da göremeyiz. Hem ıskalamak, hem de neyin ıskaladığını görememek, geçmişin sahte sol gömlekli kalıntılarının sol/sosyalist harekete kaktığı bir masalımsı politikadır. Bu masalımsı politikayı yüksek tutup, sol’un günahlarından, devrimcilik adına dem vurmak , “sol”u OUT, sol/sosyalist hareketin alanlarını bozanları IN yapmaktır. Başka ifadeyle, “sol”u, sol’un önüne, sol/sosyalist harekete çelme takmak için çıkartmaktır.
Bu da bize, yani sol/sosyalist harekete ait olmayan düşünceleri yüksek tutmak demektir.
Böyle olunca da, yanılgı hastalığı bitmiyor. Dün Kemalizmin kuyruğunda sosyalist hareketin ilerleyemeyeceğini göremeyenler, bu gün sol/sosyalist hareketin bertaraf edilmesinin, Kemalizme ve 27 Mayıs ile kazanılmış barınak ve sığınak misli demokratik alanlara ve elbette cumhuriyete, bununla birlikte  darbeler üzerinden TSK ya saldırı ile birlikte yürütüldüğünü ama daha önemlisi, başrolde dün de, bu gün de aynı  emperyalist aktörlerin yani ABD-AB nin olduğunu göremiyorlar. Bütün melanetlerin sahibi, moda deyimle deccal ABD-AB emperyalizmi iken, onun mihmandarlığında saldırılan bütün alanlar deccal ilan edilmektedir.
Laisizme saldırıdan bile demokrasi çıkarabilen bu yanılgı değiştirme ustaları, Laisizme saldırının temelinde, tarihin ilerleme çizgisi üzerinde bir ileri noktayı temsil eden cumhuriyeti yıkıp, tarihin ilerleme çizgisinin ters istikametinin ifadesi olan İslamik-Osmanik bir düzenin yerleştirilmesi ve toplumun bu yönde dönüştürülmeye çalışılması gerçekliği olduğunu görememektedirler.
Bu yanılgıların peşinden koşarak devrimcilik yaptığını sananların, laisizm’i bir kavram olarak pek bildiğini sanmıyorum. Herkesin, laisizmi, çeşitli dinlerin ve tarikatların, bir arada ve barış içinde yaşaması olarak anlıyor olduğu bir hali var. Bilenleri ve bu hali taşımayanları ayırıyorum.

Bu gün İslam’ın yanında, Hıristiyanlık ve Yahudiliğin de yayılma savaşı içinde olduğu açıkça görülüyorken, laisizmi, sadece dinlerin birbirine saygılı konumu olarak almanın, cahillerin ve ikiyüzlülerin işi olarak görmek gerektiğine inanıyorum.

Oysa laisizmin özü, kamu işlerine aklı egemen kılmaktır. Laisizmin temeli, toplum yaşamını akıl ilkeleri üzerine kurmaktır. Bu haliyle laisizm, hem felsefi ve hem de ekonomik bir akımdır.

Öyleyse din temelli politik partilerin laik düzende yeri olmaması son derece akla yatkındır. Dolayısıyla din temelli partinin veya tarikatların devlet iktidarına egemen olması durumunda veya din temelli devlet düzeninde laisizme yer olmadığı da açıktır.

“Herhangi biri” sol’u deccal misli resmederken, asıl gerçeklerin üzeri örtülmeye devam etmektedir. Hem de devrimci, hatta en iyi devrimci olmak adına. En iyi devrimci, gerçeklere gözlerini ve kulaklarını kapayarak geçmişinde deccal bulan “devrimci” olmaktadır. “Herhangi biri”nin sol deccali resmeden “devrimci” lakırdılarından bunu öğreniyoruz. Mesih’i ise,”sol” kalıntılardır, tekraren altını çizmiş oluyorum.

Gerçeklere gözlerimizi kapayınca, hep bize ait olmayan düşüncelerin esiri oluyoruz ve yanılgıdan kurtulamıyoruz. Kurtulamadığımız için de, bu politikaların, son on yıllık süreçte ve ABD-AB nin YENİDÜNYA DÜZENİ çerçevesinde hızlandığını, bu topraklarda, tarihin ilerleme çizgisindeki akışını tersine döndürme çabalarının önemli oranda kotarılmış olduğunun farkına da varamayız, önüne de geçemeyiz. Geçemediğimiz ise apaçık ortadadır.

Peki, 27 Mayıs ihtilali ile12 Eylül faşist darbesini bir ve aynı sayanlar, 12 Eylül faşist darbesinin 24 Ocak kararları ile ve ABD-AB emperyalizminin, şu an içinde yaşadığımız zamanın  ekonomik-politik yapılanmasına  yönelik  hedefleri ile bağlı sınıfsal  karakterinin bilincinde midirler? Öyleyse 12 Eylül rejiminde, “demokrasiye geçtik” zırvalamalarının geçmişin kalıntılarının ağzından pek fazla dökülmeye başladığı andan itibaren bu güne kadar gerçekleştirilen  darbelerin resmini çizebilirler mi acaba? Ve elbette bu darbelerin, tıpkı 12 Eylül faşist darbesi gibi, ABD-AB emperyalizmin YENİDÜNYA DÜZENİ için, BOP için yol açıcı olduklarını da biliyorlardır! Sırasıyla ve aklıma geldiğince resmini çizmeyi deneyeceğim. Katkısı olanlara şükranlarım bakidir.

Ancak bunun için uzunca bir paranteze ihtiyacım vardır ve açarak, bu günlere doğru açılan yoldaki serüvenleri resmetme denemesine başlıyorum. Bir anlamda kısa bir yakın tarih çalışması olmaktadır, yararlı olacağına, bellek tazeleyeceğine inanıyorum. “sol” yanımızın yine kör ve sağır olmaya devam edeceğini, sol yanımızın ise, çok ve yararlı şeyler hatırlayacağına inanıyorum.

Öncelikle bu darbelerin 12 Eylül rejiminin sağlam ayaklarla yerleştirilmesine yönelik  olduğunu ve uzun süre, işkence yaparak, can alarak, korkuyu kitleselleştirdiğini bildiğimizi hatırlatmak istiyorum. Bu, aynı zamanda, darbenin sınırsız bir korkunun ürünü olduğunu hatırlatmak için gereklidir. 12 Eylül darbesi, hem uluslar arası, hem de ulusal planda, burjuvaziyi acımasızlaştıran korkusunun sonucunda gerçekleştirildi. İçerde devrimci sol hareketin yükselişi büyük bir korku kaynağı oldu. Dışarıda Afganistan ve İran devrimleri korkuyu arttırıcı etki yaptı. Dolayısıyla 12 Eylülün lokomotifi korku idi, o nedenle de kindar davranarak, Kenan Evren’e “asmayalım da besleyelim mi?” dedirtti. Korkanlar, korkutmak ve korkuyu kitleselleştirmek için 12 Eylül darbesini hazırlamıştı. 24 Ocak kararlarının ancak böyle bir darbe ile uygulanabileceğini düşünüyorlardı.

Bundan sonrası Türkiye burjuvazinsin korkularını budama yılları oldu ve uzun sürmüştür. 1987 yılı Türkiye burjuvazisinin geleceğe dair korkularını geri plana attığı yıldır. Özal yönetimindeki hükümetle 12 Eylül rejimi sürerken en çok aydın hareketinden ve silahlı devrimci-demokrat örgütlenmelerden korkuyorlardı. Böylece sırasıyla korkularını yenmeye başladılar. Tamamen kurtulmak için reformlara başladılar. 12 Eylül rejiminde reform demek gericiliğin ve faşizmin yerleşmesi demekti. Ancak  demokrasi iluzyonu ile üzerini örterek ilerlediler.

Rusya’da Stolipin reformları bu türden bir gericiliğin ve baskının yerleştirilmesidir. O nedenle bir parantez açıp, 1905 devriminin sonrasına dair bazı hatırlatmalar yapmak yararlı olacaktır.

Stolipin reformları, 1905 devrimci yükselişine bir cevaptır. Orada da korkanlar, korkularını bastırmak için korkuyu yaymıştı. Devrimci hareketin yükselişi durmuştu. Ancak bu yükseliş dönemi, bütün sınıflara ders olmuş ve başkasının düşüncelerini taşıyarak işçi sınıfına ahkâm kesen reformistlerin de önemli oranda deşifre olmasına neden olmuştu. Çara karşı mücadele eden burjuvazi, 1905 devriminde işçi sınıfının yeterince siyasal deneyim kazanmış olduğunu ve artık Gapon’un değil, kendi partisinin peşinden gideceğini görmüştü. O nedenle ger geri gitmeye başladı. Karşı devrimci bir sınıf olması uzun sürmemişti.

Buna karşın, bunu görmemek için gözlerini yuman Menşevikler, politikalarını hâlâ burjuvazi ile ittifak üzerine kuruyorlar, bunun doğru olduğunu ikna etmek için bin dereden su getiriyorlardı. Ancak, bunlara karşın köylülük derin bir uykudan uyanmış, tarım sorununu bütün yakıcılığı ile ortaya sermişti.

Kısa sürede yenilginin  muhasebeleri çarpışmaya başlamıştı. Menşevikler, kavganın bittiği savları ile anayasal monarşiye razı olup, onunla uzlaşmayı politika bellemişti. Bolşevikler ise, henüz  devrimin sona ermediğini, çarın yerinde durduğunu, devrimin dayattığı sorunların henüz kesin olarak çözülemediğini, er ya da geç yeni bir devrimci dalganın yükseleceğini öne sürüyorlardı. Bolşeviklere, özellikle de Lenin’e göre, olanlar öncü savaşlardı, asıl çarpışma gerçekleşmemişti.

Lenin, olayların çok daha hızlı seyredeceğini düşünüyordu ama 1917 yılına kadar devrimci dalganın yükselişi epey bir sönmüştü. Bolşevikler çok büyük kan kaybetmiş, Menşevikler ise güçlenmişti. Liberal burjuvazi ise seçimlerde büyük bir zafer kazanmıştı. Partileri, Kadet Partisi ( anayasacı demokrat) , Duma da birinci sırada idi. Bu durum, Menşevikleri Avrupa parlamentarizmi rüyası görmeye itmişti. Dumanın başkanı Kadet partisinden seçilmişti ve Menşevikler, bunu Marxist stratejinin başarısı olarak propaganda ettiler. “Çara değil, Dumaya hesap verecek olan sorumlu bakan” diyorlardı. Ancak işçileri uzun süre kandıramadılar, hızla kan kaybettiler.

Bu süreçte Bolşevikler de bölünmüştü. Özellikle 3. kez toplanan imparatorluk Dumasına katılalım mı, boykot mu edelim tartışması bu bölünmeyi tetiklemişti. Lenin katılmaktan yana tavır koymuştu. Boykotun Dumanın toplanmasını engelleyemeyeceği, o nedenle yasal çalışmanın olanaklarından yararlanmayı doğru politika olarak ortaya koydu ve sonunda kabul gördü. Ancak tartışmalar bitmemişti. Bu Menşeviklerin sendikalardaki üstünlüğünü, hem de 1917  Ekimine dek sürerek, daha da artırmıştı.

Duma’nın boykot edilmesi tartışmaları sürerken sosyal demokrat partinin içinden çeşitli sapmalar boy gösteriyordu. Bolşeviklerin bir kısmı, Dumadaki sosyal-demokrat vekillerin geri çağırılması yönünde  direttiler ve Lenin’i sağa kaymakla suçladılar. Duma’ya katılanlar, devrime ihanet etmiş sayılıyordu. Bunlara “geri çağırma” kökünden gelen Otzovistler deniyordu.

Bir diğer eğilim ise, Ultimatizm idi. Gene Lenin’i oportünistlikle suçlayan bir kısım Bolşeviğin hareketi idi. Ultimatizm, İçinde Gorki’nin de yer aldığı, Otzovizmin ılımlı versiyonu idi. Özü gene Bolşevik vekillerin Duma’dan ayrılmasına yönelik idi.

Diğer eğilim ise, Deizm idi. Bu ise Gorki tarafından desteklenen bir eğilim idi. O dönem, pornografinin yükselmesi, gizemcilik ile dinselliğin serpilmesiyle el ele gidiyordu. İşçilere, Marxizmden çok Deizm öğretiyorlardı. Ama yeterince etkili olamadılar. Deistler, o dönem yükselen dinsel eğilimlere göz kırpıyorlardı. Tanrıya inanmaktan kaçınan deistler, kendilerine özel, neredeyse Marxist bir ilah imal ettiler.

Bu arada,1905  ortalarında, şimdi yaşadığımızın benzeri abuklukta yaklaşımlar da vardı. Örneğin, genel greve açıktan karşı çıkamayan 2.Enternasyonalci Sosyal-demokratlar, genel greve, genel saçmalık olarak bakıyorlar ve genel grevden kaçmak için, “ bütün işçilerin işlerini bırakacakları bir genel grev başlatacak güçte isek, devrim de yapabiliriz demektir. Eğer o kadar güçlü isek, genel greve gerek kalmaz; yok, o kadar güçlü değilsek, genel grev başlatamayacağımız için bunu konuşmak bile saçmadır”. Tabii bu sav söze ilk atlayanlar, Menşevikler olmuştu.

Öte yandan, Menşeviklerin silahlı ayaklanma sorununa yaklaşımı da aynı abukluk örneğidir ki, şöyle demektedirler; “işçilere silah vermek yerine, silahlanmanın gerekliliği fikrini aşılamakla işe başlanmalıdır.”

Sonuçta Bolşevikler, 7 Yıl süren bir gericilik ve gerileme dönemi yaşadıktan sonra, onca bölünme ile tasfiye hareketi ile sapmalar ile mücadele ederek  en kıt imkânlarla, en  fazla kitleye ulaşabilmeyi sürdürdüler ve 1917 Şubatında başlayan devrimi Lenin’in önderliğinde Ekim sosyalist devrimine taşmayı başardılar.

Parantezi kapatıp Türkiye’de 12 Eylül rejiminin reformlarla yerleşmesini sağlamlaştırma serüvenine devam ediyorum. Ve ilginçtir ki, bu dönemin çocukları olan yeni kuşaklar, bu dönemin gerçeklerinden çok uzaktırlar. Bunu da eklemek istiyorum.

12 Eylül rejiminin ilk planlaması, MİT-GEN. KURMAY eliyle, TKP-TİP yerine 12 Eylül rejimine uygun bir Öro-komünist parti ye karar verilmiş olmasıdır. Önce Perinçek’in partisi ile Nabi Yağcıların Töbekapesi üzerinde kararsız kalınıyor, ancak Perinçek, dobradır, bir burjuva muhalefeti yapacağını gizlemiyor, sonunda Töbekapede karar kılınıyor. Böylece Nabi Yağcı ve Nihat Sargın’ın Türkiye’ye dönüp, TBKP kurma serüveni bu plana uygun işletiliyor. Burada en demokrat Özal’dır ve Özal ağırdan alınca Demirel’in demokratlığı öne çıkarılıyor.
Ve rejim, bir taraftan tıpkı,1905 sonrası Rusya’sında olduğu gibi, pornografik edebiyata hız veriyor, diğer taraftan Özal ile İnönü’ye teslim edilen reformlar, seçim yasası ile başlatılıyor. Hemen bütün yenikçi psikolojisi içindeki, ezik solcular, o dönem, yüksek “solculuk” aşkı ile SHP nin parti ve belediye meclislerine doluşmuştur bunu biliyoruz.

Böylece, ANAP-SHP eliyle meclisten geçirilen seçim yasası ile temsili demokrasi ortadan kaldırılarak, demokrasiye geçiyoruz  naraları eşliğinde halkımıza ilan ediliyor.

Bununla birlikte, devlet işletmelerinin özelleştirilmesi kampanyaları eşliğinde, toplumsal  kurumların devletleştirilmesi süreci başlatılıyor. İlk uygulama tiyatro alanında yaşanıyor. Özel tiyatrolar kollanmaya başlanıyor. Örnek olsun, Tiyatro Yazarları Derneğine, Yıldız Sarayında,”Saray Soytarıları Köşkü” anlamında ki “Muhasip Ağalar Köşkü”  tahsis ediliyor.

Özel bir kuruluş olan TÜYAP  Görüntüde özel, özde ise devlet  kuruluşu haline geliyor. Kitap fuarlarına çağırılan Sovyet yazarlarının bütün masraflarını devlet ödüyor. Hangi yazarların geleceğini, TÜYAP yönetiminden çok, dışişleri bakanlığı kararlaştırıyor.

Diğer yandan, devlet tiyatrolarına ait olan  Taksim Tiyatrosu salonu, Türkiye Yazarlar Sendikasının panellerine tahsis ediliyor.

Bir diğer reform ise, üniversitelerin tüm otoritesinin ortadan kaldırılmasıdır. Akademisyenlik bir otorite taşıyıcılığına dönüştürülüyor. Böylece, panellerde, medyada konuşan profesörlerin otoritesi öndedir ve yanıltmak için birebirdir.

Ardından sanat ve yazın alanında özel girişimciliklerin devletleştirilmesi gerçekleştiriliyor. Bu alanda da otoriteler yükseliyor, Biri, yukarda sözünü ettim, Latife Tekin’dir, diğeri Ahmet Altan oluyor. Sonra bir de Kundera çıkartıyorlar. Ve model hale getiriliyorlar, böylece yazarlar, sanatçılar, devlet kapısına koşmak için sıraya giriyor. Latife Tekin’e başarılarından ötürü, Bodrum’da bir sanat akademisi hediye ediliyor. Artık devletleşmiştirler.

Böylece, reformlar ve demokrasi şöleni eşliğinde, sanatseverlik gösterileri altında, 12 Eylül rejimi, korkularından arınarak yerleşmesini sürdürüyor. İnsanları hamamböceklerine döndürüyor.

Bu reformlar sürerken, muhalefet, iktidarın koltuk değneği olarak biçimleniyor; mezara gömüldüğü kabul edilen DİSK yerine, Türk-İş devrimci sendika olarak allanıp pullanıp öne çıkartılıyor; bu arada sık sık, DİSK ile ilgili nostaljik anmalar yapılmaya devam ediliyor. Sanat ve edebiyat ürünleri ve üreticileri devletleştirilerek, model bir aydın profili yükseltilerek, uzlaşmacı aydın profiline erişmek zor olmuyor. Uzlaşanlar ödüle doymuyor, uzlaşmayanlar ise sopalara doyuruluyor. Ardından depolitizm dönemi onun ardından partisizleşme dönemi yerleşiyor. Devrimci çizgiyi koruyan az sayıda devrimcinin dışındaki, geçmişin kalıntısı bütün “sol”cular, TV lerde boy gösteriyor, Kimi ANAP ın sakızlarını, kimi SHP nin sakızlarını çiğneye çiğneye gününü gün ediyor, devrimciliklerine de toz kondurmuyor. Bu artık olmazsa olmaz bir dinamiktir ve her TVnin kendine ait uzmanları ve hatta müdavim uzmanları var, her şeyi bilendirler ve hemen hepsinin işlevi toplumu yanıltmaya yöneliktir. 12Eylül rejiminin buna hâlâ ihtiyacı var. “Sol” yanımız ise, daha çok bu uzmanların söylediklerini referans olarak almaktadır. Örnek olsun, Nazlı Ilıcak en büyük demokrattır “sol” yanımız için.

Öte yandan, Türkiye’nin Avrupa tekellerine peşkeş çekilmesine karşı çıkan solcuların alanı, 12 Eylülün baskısı ile önemli oranda dağıtılmıştı. Böylece, bir bölüm “solcu”, demokrasiyi Avrupa Parlamentosundan bekler oluyor, bir kısmı ise, “barış ve demokrasi” programlarına teslim olarak sosyalizm yolundan ricat ediyor.

Böylece 12 Eylül rejimi yerleşiyor ve kendini sağlama alıyor.

İşte darbeler bundan sonra başlıyor. Tere yağdan kıl çeker gibi, demokrasi illuzyonu içinde Rejimin tıkanıklığını aşmak için hemen planlanıyor ve bir komplo dinamiği ile gerçekleşiyor.

Orta çağda tüccar ile korsan bir ve aynıdır. Tekellerin düzeninde, aynı anlama gelmek üzere 12 Eylül rejiminde seçim, darbe ile özdeşleşmektedir.

Bu noktada Marx’ın 18. Brumaire’i oldukça öğreticidir. “Hegel’e gönderme yaparak, büyük olay ve karakterlerinin, iki kez ortaya çıktıklarına işaret ettiğini ve birincide, trajedi, ikinci kez fars olduğunu eklemeyi unuttuğunu hatırlatıyor. Danton’un yerine Caussidiere, Robespierre’in yerine, Louis Blanc, 1793-95 yıllarının Montagne’i yerine,1848-51 yıllarının Montagne’i. Amca Napoleon’un yerine yeğeni çıkıyor. Ve biz aynı karikatürü 18.Brumaire’in ikinci baskısını çevreleyen olaylar içerisinde görebiliyoruz.” diyordu.

 Bonapart,1848 devrimi bastırıldıktan sonra seçimle geldiği devlet başkanlığı koltuğunda, Aralık 1851 yılı aralık ayında bir darbe ile amcası büyük Napolyon’a öykünerek imparatorluğunu ilan ediyor. Büyük Napolyon, küçük burjuvaların ve özellikle köylülüğün lideridir; yeğen Bonapart, kendisini küçük burjuvaların lideri sanıyor ve onları kırarak büyük sermayenin gelişmesine ve egemenliğine kapıları açıyor.

Marx,18 Brumaire’de devam ediyor. “Durumunun çelişik isterleriyle güdülen Bonapart, Napolyon’u ikame eden birisi olarak, tıpkı bir sihirbaz gibi, sürekli sürprizlerle, her gün bir coup d’etat ( hükümet darbesi) göstererek kamunun bakışlarını üzerinde tutmak zorundadır. Böylece tüm burjuva ekonomisini bir kargaşaya sürüklüyor.1848 devriminde yıkılamaz görüneni her gün yıkıyor. Kimini devrim hoşgörülüsü, kimini devrim tutkunu yapıyor. Düzen adına anarşinin kendisini yaratıyor. Ve aynı zamanda bayağılaştırarak, hem tiksindirici ve hem de komik yaparak, devlet makinesinin üzerindeki haleyi alıp atıyor.” diyor.
Marx’ın söylediği de, seçimlerin darbe ile özdeşleşebildiğinin ifadesidir.
Bu konuyu,18 Brumaire’in derslerini, burada derinlemesine incelemeyi düşünmüyorum ama gerekli dersin alındığına inanıyorum. Ancak benzerliklerin,12 Eylül rejiminin sınırları içinde kalmadığını, örnek olsun, 12 Eylül darbesinin,1950 seçimleri ile özdeş olduğunu, seçimle gelen Menderes Hükümetinin, bir taraftan Kemalist restorasyonu sağlarken, diğer yanıyla da Türkiye’deki mülk sahibi sınıfların kendi güvenliklerini ABD de ve NATO içinde bulmasını sağladığını vurgulamak istiyorum.
1951 yılında Türkiye’nin NATO ya giriş protokolünün imzalanmasıyla 1951 TKP tutuklamaları başlatılması aynı zamana denk getiriliyor. NATO’ya girilirken Türkiye’de sosyalistler tutuklanıyor. Mülk sahibi sınıflar, korkularını bir taraftan NATO’ya girerek, diğer taraftan o zamanın önde gelen tek örgütü olan TKP nin liderlerini ve üyelerini tutuklayarak yeniyorlar.
12 Eylül darbesi, yalnızca Türkiye’nin mülk sahibi sınıflarının değil, aynı zamanda dünya emperyalistlerinin korkularından kurtulmalarının da çabası oldu.

Bu kadar değil, 1950 yılında seçimle gelenler,1960 yılında süngü ile gidiyorlar. 1969 yılında seçimle gelenler, 12 Mart darbesi ile yönetimden uzaklaştırılıyorlar. 1977 yılında seçimle parlamentoya girenler,1980 darbesi ile düşürülüyorlar.

1950 sonrası, üstelik öncesinde, DP yi demokrat bulup cephe kurma imkânları araştırılırken, ilericiler İsmet İnönü’yü demokrasi şampiyonluğu koltuğuna oturturken, 1980 sonrası, önce Özal, sonra Demirel ve en sonunda Erdal İnönü demokrasi şampiyonu yapılıyor.

Benzerlikler şaşırtıcı gelmiyor, Marx,18 Brumaire’de aynı fotoğrafın resmini çiziyor.

O nedenle devrimci olmak, en kalın çeliği delen, yerin yedi kat dibini gören gözlere sahip olmayı ve tarihe tutkuyla bağlı olmayı gerektiriyor.

Darbeye gerek olmadığı zamanda seçim yapılıyor, seçimin yetmediği zamanda darbeye gerek duyuluyor.

“Solcu”lar, her iki durumda da, sol ile ilgilenir görünüyor ve baba İnönü olmazsa, Demirel, Demirel olmazsa Özal, Özal olmazsa oğul İnönü demokrasi şampiyonu yapılıyor. Onlar da olmazsa, Çiller, Çiller olmazsa, Erbakan, o da olmazsa Ecevit birkaç kez demokratlığıyla şampiyon ilan ediliyor. Hiçbiri olmazsa, Recep Tayyip Erdoğan en demokrat ilan ediliyor. Böylece “sol”cular, tekellerle uyuşuyor. Aydınlar, holdinglere danışman, “solcu”lardan arta kalanlar, ANAP a, SHP ye ve en sonunda AKP ye danışman ve politik öğretmen oluyor.

Rauf Tamerler ile Uğur Mumcular daha sonra, Nazlı Ilıcaklar ile Hasan Cemaller, daha da sonra BBP nin yitik başkanı Yazıcıoğlu ile kuzeni Laçinerler ve diğerleri ve de diğer diğerleri, hepsi birlikte toplanıp, birlikte imzalar atarak demokrasiyi korumak için demokrasi havarisi kesiliyor.

Kimdir bunlar, nedir, neyin nesidir, “solcu”lar merak etmiyor, sormuyor. Hepsinin ama hepsinin,  kimi son tahlilde, kimi açıktan, kimi içinden hep ve daima, darbe olmadığı zamanlarda, seçimle gelenlerin, seçim yetmediği zamanlarda darbe ile gelenlerin sadık izleyicileri ve akıllı danışmanları oluyor.

Şimdi hepsi AKEPE nin danışmanıdır ki kimisi RTE ye eleştirel pozisyon almakla, AKİSTliği bir devrimci renginde sunarak sürdürüyor. Hâlâ kimsenin, kimdir bu AKİSTler, neyin nesidir sormak aklına gelmiyor ve hatta hâlâ peşlerinden bir devrimci edası ile giderken, solu topyekûn lanetleyip,”sol”un üzerinden atlayanlar bu “solcu”ların kim olduklarını, neye yaradıklarını merak etmiyor.

Dün ÖDEP in başını bırakarak, ÖDEP ten, Kürtlere vekil olduğu için, Ufuk Uras’ı takdis edip, “solcu”luğunun arkasına dizilenler, onun işi bittiğinde, Bu kez, AKİST lerden olan Murat Belge’nin tedrisinde yetiştiği unutularak ünlü ve milli devrimci Ertuğrul Kürkçü’nün, dün Kürt hareketinin en sıcak dönemlerinde Kürtleri hatırlamıyorken, şimdi Kürtlere vekil olmasını takdis edip, arkasına dizilebiliyorlar. Hepsi “solcu”dur. Dahası da var, açık ve net olarak Nur şakirdi olmayı referans gösteren, Saidi Nursi’nin bütün zamanların en büyük aydını olduğunu müjdeleyen ve her gün,”radikal faşizm ayıp bir şeydir”  misli komik fıkralarla halkımızı güldüren, Kürtlerin vekili ama Türklüğe laf söyleyenlerin de karşısına dikilen beynelmilel senarist S.S.Önder’in solculuğunu takdis ederek peşinden gidenler de “solcu”dur.

Etyen Mahçupyanları, Halil Berktayları, Danyal Çalışları, Osman Çandarları, ithal “solcu”muz Marguilesleri, milli likidatör Nabi Yağcıları ve daha nicelerini ve peşinden gitmeyi en büyük devrimcilik sayanları saymaya hem lüzum görmüyorum, hem de yazının daha da uzamasına gerek duymuyorum. Ama hiçbir “solcu”nun bu çerçevede, kimin kim, neyin ne olduğunu merak etmemesinin ahmaklığı aşan bir dinamik olduğunun altını çizmeye gerek duyuyorum.

Velhasıl, seçim olmazsa darbe, darbe olmazsa seçim trafiğinin içine sıkıştırılarak devşirilen “aydın”larımızın,”solcu”larımızın, tekellerle artık büsbütün uyuştuğunu, bunu açıklıkla göstermenin sınırına yaklaştıklarını görebiliyoruz.

Hepsi, solu lanetleyip,”sol”un üzerini örtmektedir.“sol”u sol göstermek için ve tekellerle uyuşan “solcu”ları, en büyük devrimci göstermek için bu gerek şarttır. Hepsi, bu uyumu geliştirmek için önceleri “yönetişim”i keşfederlerken, şimdi artık tekellerle en fazla uyuşan rengi, dindar”solcu”yu keşfetmişlerdir. Açıklığa doğru koşuyorlar. Hepsi azap zebanisidir.

Kafaları ve yürekleri sosyalizmi ve devrimi almayanların, iktidarı ise rüyasında bile göremeyenlerin devrimciliğinin gideceği yer burasıdır diyorum ve kitleselleşmesinde ise çift inançlı bir dinamiğin bin yıllık izleri olduğunu görebiliyorum. Tekellerin ahtapot kolları, bu dinamikle her yere uzanmaktadır. Tesadüf olabilir mi, Stalin gibi ben de, tesadüf olamaz diyorum. “Sol”un tekellerle uyumu bir devlet durumudur ve devamlılığının sürdüğünü görebildiğimi göstermeye çalışıyorum.

Buradan darbesel ve seçimsel dönemeçlerin bir kaçını hatırlatmaya geçiyorum.

1993 darbesi ile başlıyorum. Kanla başlatılmıştır ve merkezine Çiller’in, hem de, ansızın paraşütle indirildiğini hatırlatıyorum. Özal’ın ölümü, akrabaları artık öldürüldü diyor, Eşref Bitlis’e suikast, aynı yerdedir. Bir adım öncesinde Uğur Mumcu’nun patlatılması var. İran yaptı yollu açıklanmıştı, öyle olmadığı üzerinde ve adresin aynı olduğu üzerinde artık daha fazla fikir birliği var. Çiller DYP nin başkanlık koltuğuna oturtulmuş ve oradan meclise sokulmuştur. Demirel ise Köşke çıkartılmıştır. Zincir gelişmeler ABD eli mahsulümüdür, İsrail’e mi bağlanmalıdır, hiç önemi yok. Artık ikisi bir ve aynı yerdedir. Sonuçta her ikisinin de hegemonyası güçlenmiştir.

Henüz görünmüyor ama ufuk ötesinde AKP var ve adı bile henüz belli değildir. Çiller AKPye yol açan ilk seçim darbesidir. Bazıları komplo tabir ediyor ki yerindedir. Ben mi, benim görebilmem hiç mümkün değildi ve kim görebildi ki diyorum ama artık görebildiğimi gösterebiliyorum.

1991 yılında Sovyetler Birliği çözülmüştü,1992 yılında Yugoslavya parçalanmıştı,1993 yılına gelindiğinde sıraya Türkiye yerleşmişti. 1993 hareketlidir. Ocak, Uğur Mumcu, Şubat Eşref Bitlis, Nisan Özal, öldürüldüler. Arkasından temmuzda Sivas’ta 38 aydını yaktılar. Çözülme sırası Türkiye’dedir ve Çillerle yol açılmıştır. En münasip olanı aramak bir devlet politikasıdır ve Çiller ile başlıyoruz.  Ve Çiller bir seçim darbesinin adıdır. Şimdi darbeler, darbeciler ve elbette Gladyo miladyo, Ergenekon, mergenekon telaffuz edilirken ve hatta Ağarlara zindan yolu kapatılamazken, Çillerler hep vareste tutuluyor. Devlet her zaman bir devamlılığın ifadesidir.

Uzatmıyorum, Çilleri geçiyorum, ardından bir kamyonun darbesi geliyor.  3 Kasım 1996da, bir kamyon gece yarısı susurluk güzergâhındaki otoyolu boylu boyunca kaplıyor ve devlet-siyaset-mafya üçgeninin bağırsakları yola dökülüyor. Dökülen bağırsakların içinden bir DYP milletvekili ayağa kalkıyor ve iyileştiriliyor, hâlâ sapasağlamdır. Üçgenden dökülen bağırsakların diğer bölümlerini yüce gök de koruyamıyor. Hangisi mafyayı, hangisi Gladyoyu, hangisi devleti ve siyaseti temsil ediyor anlaşılamamaktadır. Bağırsaklar bir yumak olmuş, adeta Çiller’in paraşütle indirilmiş bir darbe olduğunu teyit ediyor.

Aynı yıl,1996, İsrail ile antlaşmalar yılıdır. Şimdi zindana atılan ve 28 Şubat’ın mihmandarı sayılan Gn. Kurmay 2. başkanı Çevik Bir imzacılarındandır. Ve Erbakan başbakan, Çiller yardımcısı ve dışişleri bakanı, şimdiki Cumhurbaşkanı ise devlet bakanıdır. Öncesinde,1994 yılıdır, Çiller, İsrail’e ilk ziyaret gerçekleştiren başbakan unvanını kazanıyor. Çiller bir değişiklik için, değişiklik darbesiz olmuyor, paraşütle indirilmiş ve başka değişikliklere yol açmıştır. Ancak açılan yolda yeni darbelere gerek duyuluyor. Ve 28 Şubat günlerine yaklaşılıyor. Birkaç gün öncesinde, bu kez ve aniden Gn. Kurmay başkanı Karadayı İsrail’dedir. Dönüşünde MGK dan ünlü 28 Şubat kararları çıkıyor ve Erbakan da  imzalıyor ve gereğini bakanlara ve ilgili yerlere iletiyor. Kısa bir süre sonra da, Erbakan, koalisyonun diğer ortağa devredilmesi isteği ile Demirel’e istifasını sunuyor, Demirel, Cumhurbaşkanıdır ve hükümeti kurma görevini Çiller’e değil, Mesut Yılmaz’ a veriyor. Böylece ANA-SOL-D (demokrat Türkiye Partisi)  hükümeti kuruluyor. Darbe gerçekleştirilmiştir. Ama yeterli gelmiyor ve mecliste 30 Temmuz 1998 tarihinde yapılan oylamada genel ve yerel seçimlerin aynı zamanda ve 18 Nisan 1999 tarihinde yapılması kararı alınıyor. Ancak 25 Kasım 1998 tarihinde Mesut Yılmaz hakkında verilen gensoru önergesi sonrasında Mesut Yılmaz istifa ediyor. Hükümet düşüyor. Demek ki, yeni değişiklikler için yeni aktörler hâlâ gerekiyor ve demek ki darbe –seçimlere ihtiyaç hâlâ devam etmektedir. Asıl amaç hâlâ AKP ye yol açmaktır. İsmi cismi bilinmiyor ancak aranıyor demek istiyorum.

Bu kez Demirel, hükümeti kurma görevini Ecevit’e veriyor. Ecevit kuramıyor ve görevi iade ediyor. Arada Yalım Erez var, o da kuramıyor. Top yine Ecevit’in kucağına düşüyor. Muhtemelen gerekli hazırlıklar yapılmıştır. 11 Ocak 1999 da hükümet kuruluyor. Ecevit’e dışardan destek Çiller’den gelmektedir. 18 Nisan’da ise genel seçimler nedeniyle hükümet sona eriyor.

Bu fotoğrafta oyun kurmanın ve bu oyunda devletin bütün dinamiklerinin seferber olduğunun görülememesi, solun değil, ancak “sol”un fotoğrafını vermektedir. Bu fotoğraftaki “sol” her daim, seçim ile darbe arasında çelik çomak oynamakta olduklarından, oyunu bozmak akıllarına gelmiyor. Melanetin solda değil, “sol”da olduğunu hatırlatmış oluyorum.

Önümüzde DSP-MHP-ANAP koalisyonu var. Aranan kanın bulunmasına az kalmıştır. Öyleyse 50-51-52 Çiller hükümetleri ile oyun kurmaya devam ediliyor, eksikler tamamlanıyor, fazlalar atılıyor ve hoop 53. hükümetle sıra Mesut Yılmazdadır ancak Yılmaz Refahın gensorusu ile koalisyon ortağı DYP ile anlaşmazlığı bahane ederek istifa ediyor. Ve bu kez Erbakan sahne alıyor. Artık 54. Erbakan’ın hükümetidir. Çiller, seçim propagandasında, daha çok Mesut Yılmaz’a yükleniyor ve en çok dillendirdiği, “korkaksın, neden kaçtın” demek oluyor. Söyledikleri Mesut Yılmaz’adır.

Ama gene de, Erbakan’dan sonra hükümet, Çillerin dillendirdiği gibi, korkup hükümeti bırakan Mesut Yılmaz’ın kucağına düşüyor. Ancak gensoru peşini bırakmıyor ve bu kez de istifa ederek hükümeti düşürmüş oluyor.

Neticede artık aranan kanın bulunmasına yaklaşmış durumdayız ve bu hazırlıkların da, DSP-ANAP- MHP koalisyonu sırasında tamamlandığını hepimiz biliyoruz.
Mesih misli Kemal Derviş’in ithal ekonomi bakanı olarak paraşütle Ecevit’in hükümetinin orta yerine indirildiğini de biliyoruz ve elbette bir anayasa kitapçığı masaya fırlatıldı diye devalüasyon yapıldığını da biliyoruz. Neyi bilmiyoruz, daha doğrusu neye gözlerimizi kapatıyoruz; hepsi, aynı tür bir yol açmanın içinde ve bir Amerikan-İsrail darbesinin hazırlanmasıdır.

“Sol” yanımız kör olmuştur ama tekellere uyumda sınır tanımamakta ve yeni geleni, henüz gelmeden alkışlamaya ve Ecevit’in hastalığından muzdarip olmaya ve tez zamanda hükümeti düşürmeye pek can atmaktadır.

Aranan kan bulunmuştur ve tez hükümet düşürülmelidir. Engel Ecevit’tir ve Ecevit, kendi doktorunun sokağa çıkma yasağı ile hastaneye kapatılıyor, ancak Ecevit, hastaneden kaçmaktadır. Olmuyor, hükümet Ecevit’in hastalığı ile düşürülemiyor. Ancak oyunda sınır yok. Oyun başka aktörlerin elinde patlıyor. Yeni aktör MHP lideri Bahçeli’dir. Bozkurtların geleneksel çadır şöleninde, bombayı patlatıyor. Erken seçime gidilmelidir diyor. MHP nin de kendisinin de ipini çekmeyi göze alarak, hükümeti düşürmüş oluyor. Devalüasyon yapan hükümet üyeleri şaşkın ve çaresiz ama Bahçeli istifa ederim diyor ve hükümet düşüyor. Ancak oyun kolay kurulmuyor, Bahçeliden önce, Derviş-Özkan-İpekçi ittifakı ile DSP bölünmeye çalışılıyor.

Darbe mi, seçim mi, tıpkı yumurta mı, tavuk mu bilmecesine dönmüş durumdadır, aklı ve yüreği vurgun yemiş sol kalıntıların ve gözlerini kapalı tutmak görevlerinden olan “sol” yanlarımızın bu bilmeceyi çözmesini beklemiyoruz, beklemedik. Ancak bu, tamıtamına Ecevit’e yönelik ve koalisyonu düşürmeye yönelik bir darbedir.

Ol tarihte, Fikret Bila’nın ve Murat Yetkin’in ifşaatlarından, dış basının da haberleri bu yöndedir, ordunun Ecevit yerine, Ecevit’in adamı Hüsamettin Özkan’ı istediğini ve illa, billa koalisyonun düşmesini istediklerini öğreniyoruz. Medyada yükselen koro ise, “hasta çekilsin” yollu mırıldanmaktadır. Bu dönemde, 28 Ağustos 2002 tarihinde genelkurmay başkanı olan Hilmi Özkök’ün, genelkurmay ikinci başkanlığı yaptığını ve öncesinde ise sırasıyla 1.ordu ve kara kuvvetleri başkanı olduğunu biliyoruz. AKP yi ilk tebrik eden Hilmi Özkök olmuştur ve oyunu kullanır kullanmaz ABD ye uçtuğunu biliyoruz. Tebriklerini Amerika’dan göndermiştir ve onun da, Evren gibi, babasının imam olmasıyla övündüğünü biliyoruz. Hadi Kenan Evren’i atladık, Hilmi Özkök’ün İmamın oğlu olmasından “sol” yanımız dâhil, kimsenin “hani ordu titiz idi ve Kemalizme dolayısıyla laisizme bağlı olmakla bir imamın oğlunun nasıl olur da GN. Kurmay başkanlığına yükselebildiği, yoksa ordunun aslında Kemalistlere OUT, İmam oğullarına veya imamlara IN mi” olduğunu düşünmeyi bile düşünmediklerini görüyoruz.

Sonuçta, Refahtan kopan jön kadroların kurduğu AKP hazır ve nazır olarak, diğerlerinin kaderi de hazırlanmış olarak 3 Kasım 2002 Türkiye’de yeni bir sayfa açıyor. DSP, ANAP siliniyor, MHP barajı geçemiyor, AKP ise % 34 oyla ,%66 yı kapıyor. Mecliste artık 363 AKP milletvekili vardır. Bu AKP nin başarısı mıdır, diğerlerinin başarısızlığı mıdır, yoksa ortak oynanan bir oyunun olması gereken sonucu mudur, artık bunun üzerinde durulmuyor. Önemli olan aranan kan bulunmuştur ve bu kanda “sol”yanımızın da parmak izleri olduğunu hepimiz biliyoruz. Ama “sol” yanımız kör ve sağır olduğu için, görmemekte ve duymamakta sınır tanımıyor.

Seçim yasasının ayak izleri ise, ANAP ile SHP nin kapısına kadar gidiyor. Devamlılık hiç bitmiyor.

Ancak zorluklar da bitmiyor, çünkü bulunan kanda sorunlar var, RTE yasaklıdır ve AKP başkanı olarak Amerikalarda temaslarda bulunsa da, henüz vekil seçilmemiştir. Daha RTE nin seçim yasağının kaldırılması var. Bulunan kana kan katan CHP oluyor. Hiç şaşırtmıyor. Menderes için verilen CHP kanı, bu kez AKP için veriliyor. Müjdeyi, Baykal ile ters düşen muhalefetten ve Zülfü Livaneli’den alıyoruz. Haberci Livaneli’dir ve Baykal doğruluyor. Baykal zaten hiç yalanlamıyor. Ardından kişiye özel seçim için bir vekil düşürülüyor, RTE vekil seçiliyor. Oyun tamamlanıyor.

Artık aranan kan bulunduğuna göre, oyunların ince ince, oya işler gibi oynanması, bu nedenle de hiçbir özveriden kaçılmaması gerekiyor.

CHP liderinin ve MHP liderinin, AKP ile hep birdirbir oyunu oynadığını ve sürekli olarak AKP ye su taşıyan muhalefet yaptıklarını, bunun için kendi tabanlarına yönelik olarak da oyun içinde oyun oynadıklarını biliyoruz. Baykal çabuk yıpranmış ve yerine getirilen ki, burada da darbe misli bir komplo olduğu açıktır, “sol” yanımızın görmemesi, bunu değiştirmiyor, artık açıkça AKP ye payandadır ve RTE ile kavgası, AKP ile kavga değildir. MHP ise ihtiyaç oldukça AKP nin yolundaki engelleri temizlemekte ve örnek olsun, en popüler oyunu, kürsüden ip atmaktır ve hep AKP ve RTE ile kavgalı olmakla beraber, hatta BOP telaffuz etmekle beraber, BOP eşbaşkanı olarak fotoğrafını çektiği Erdoğan’ın altındaki koltuğa hep dayanak olmaktadır. Anayasa komisyonundaki rolleri ile verdiği destek ise her iki sahte muhalefetin sicilinde en renkli yeri işgal etmektedir. Geçirmeyiz deyip, anayasa komisyonunda AKP ile birdirbir oyunu oynaktadırlar.

Son 10 yıl da böyle geçiyor ve ne oyunlar oynanıyor ne oyunlar... Ama “sol” yanımız hâlâ kördür, hatta kötürüm olmuştur ve kötürümlüğü bulaşıcıdır. Bütün “sol” bulaştırıyor, hatta sol yanımızı da içine alıyor. “sol” yanımız artık sağ yanımız olmuştur ve sol’a açık hücum içindedir. Tekellerle uyum son derece senkronizedir ve yeni görevleri, solumuza dindar olmanın erdemlerini göstermektir. Gorki’yi ve Deistleri hatırlatıyor. Ancak onlar, bunlar gibi değildi, sonra hatalarını anlıyor ve nedamet getiriyorlar. Bunlar ise, baştan beri görevlerinin başındadır ve görevleri, bu topraklardan sol rengi, mümkünse adını kazımaktır. Ancak bir türlü muvaffak olamıyorlar ve agresiflikleri bundandır. Akıl hocalıklarını, danışmanlıklarını “haklısınız padişahım” modundan, “yanlış yapıyorsunuz veziriazamım” moduna dönüştürmüşlerdir.

Böylece, bir aranan Akepe –negatif kanı bulma serüveni içindeki yolu açıcı seçim – darbe dinamiğini resmetmeyi bitirmiş oluyorum. 27 Nisan’ı atladığımın sanılmasını da istemiyorum. Bu e-muhtırayı çözümlemek için, bir bu kadar daha yer gerektiği için, belki e-muhtıra AKP nin işine yaramakla birlikte, RTE nin köşke çıkmasını engellemiş olup, yine de köşke türbanın çıkmasını engelleyememiştir. Ortada Büyükanıt-Erdoğan mutabakatı var ve ölene kadar sırdır dedikleri için, biz ne konuşulduğunu bilmiyoruz ama gerçekten bir mutabakat vardır ve bir, zırhlı araba ile en yüksek hizmet nişanı gözümüzden kaçmıyor; iki, RTE, 27 Nisan’ı muhtıra saymamaktadır, saysa bile Büyükanıt’ı ayırmaktadır, ancak CHP lideri pek ısrarcıdır, İlker Başbuğ yetmez, Büyükanıt’da demektedir. Erdoğan’ın ise, şimdilik, Kılıcıdaroğlunun sesini duymamayı yeğlediği görülmektedir. Duyacağını da pek sanmıyorum.

Anayasa Mahkemesi’nin, AKP yi irticai faaliyetlerin odağı kabul etmesini ama para cezası ile dosyayı kapatmasını ise değinerek geçiyorum. Herhalde tarihe not düşmüş, ancak bu yolda devam edilmesinde bir sakınca görmemiştir. Devamlılık sürmektedir. Şimdi, irticai faaliyetlerin odağı olarak Anayasa Mahkemesince ilanen tebliğ edilen parti, irtica ile mücadele eden bütün dinamiklerde darbeci görmekte ve bunun için kurulan özel mahkemeler ki, DGM ler olduklarını herkes dillendirmektedir, para cezası ile yetinmemektedir ve zindanların yetmediğini görmekteyiz.

“Sol” yanımız hâlâ kör ve sağırdır ancak bu yanımızın “sağ” yanımız olarak tescillendiğini bir tek kendileri görememektedir. Ve daha görmedikleri çok şey vardır ki, rüzgârın değiştiğini görememeleri örneklerden biridir.

Ne hazin,18 Brumaire günlerinin durmadan Türkiye topraklarından dönüp durduğu bir hali yaşıyoruz ve halimizin ölmüşüz de habarımız yok hali olduğunu göremiyoruz.

Parantezi kapatıyorum ve yeni kuşakların hali pür melalini resmedip bitirmek üzere devam ediyorum.

Sonraki kuşak, bunun, yani yükselen dalganın çocuklarını ifade eden kuşağın (ki kalıntıları artık “sağ” yanımız olan “sol” yanımızdadır), simetriğindedir. Yükseliş döneminin tersine,  tümüyle baskı döneminin çocukları olmaktadırlar. Bu tersine durum, bir yanıyla olumlu olmakla birlikte, yeni kuşakların eski kuşakların yaşadığı yükseliş döneminin kitleselliği karşısında, yalnızlığa düşmeleri nedeniyle, açık mücadeleye daha yatkınlık gösteriyor olmalarına karşın, beraberinde muhalefete başlamak ile başlamamak arasında ikircimli olmalarını da getirmektedir. Bu, daha önceki kuşakların kalıntıları üzerinden ilerlemeyi sürdüren yeni kuşaklar açısından çok daha öldürücü etki yaratmaktadır. Bu etkinin yansıması, bu kuşağın depolitize olması ve  politik mücadeleye karşı, geçmişin soyut olarak reddini içeren bir nihilist tutuma itilmeleri olarak gelişiyor. Hem muhalefete yalnızlıkla başlamaktan ürküyorlar, hem bu ürküntünün etkisi ile eskinin kalıntılarının üzerinden hareket etmek istiyorlar ve hem de kalıntıları görmezden gelerek geçmiş politik mücadeleyi soyut bir biçimde reddettikleri halde, geçmişin yanılgı yüklü kalıntılarından da, yaydıkları politikalarından da kopamıyorlar.

Bu da herkesi, geçmişin kalıntılarının yanılgı yüklü politikaları ile bozulan sol/sosyalist alanlarda ilerletilmek istenen ve haliyle yanılgıdan kurtulması mümkün olmayan, sol/sosyalist örgütlerin içine tıkmayı politika saymalarını getiriyor. Oysa bu topraklarda politika, yalnızlıkla başlamayı kabul ederek yola çıkmayı zorluyor. Ki bu bozuk sol/sosyalizm alanlarından, yani yanılgı yüklenmeye çalışılan alanlardan, doğru bir ilerlemenin olmayacağının ifadesidir.

Burada bitiriyorum, bitirirken de bir itirafım var, boş bulundum, saflık yaptım, başlatılan tartışmadan, gerçekten devrimciye ulaşılacağını ummuştum. Ama yanıldığımı çabuk anladım. Burada, üstelik en heyecanlı görünen üç kitap yazan  “Herhangi biri” en başta,  neredeyse herkes, devrimciyi bulup çıkarmanın değil, yedi kat yerin dibine gömmenin hedefini gütmektedir. Sol’u günahkârlığın en tepesine koymaları ise bununla uyumludur. Günahkâr bir sol varsa, devrimci de günahkâr olacaktır, öyleyse gömün gitsin devrimciyi şimdiden. Bize kalan “sol” yeter demek istiyorlar.
Sol yanımız, “sol” yanımızın sağ yanımıza düştüğünü ve tekellerle uyumun zirvesinde olduğunu artık çok daha net görüyor. Bozuk sosyalizm alanlarının kısırlaşmasının, yükselen ve bozulmamış sol alanlarına geçmişin kalıntılarının girmekte zorlanmasının sol yanımızın zindeleşmesinin ifadesi olduğunu ve Türkiye’de sadece köprülerin altından suların akmadığının, akan su ile birlikte toprağın da aktığının görüldüğünün ifadesi olduğunu; daha önemlisi, akan toprağın, “sol” yanımızın ayaklarının altından, sol yanımıza doğru aktığı haberinin, tersten esen rüzgârın kanatlarında dolaştığının ifadesi olduğunu artık sol yanımız çok daha net duymaktadır. 
Fikret Uzun
26 Nisan 2012

22 Nisan 2012 Pazar

YAŞADIĞIMIZ ZAMANDA DEVRİMCİ OLMAK ve DEVRİMCİ İŞ

YAŞADIĞIMIZ ZAMANDA DEVRİMCİ OLMAK ve DEVRİMCİ İŞ Lenin'in ,"...uluslararası işçi devriminin, büyük bir özveri ve cesaretle, kokuşmuş resmi "sosyalizm"den geriye kalmış olan dürüst unsurları temsil eden tek tek kişilerin hareketiyle başladığını ve Liebknecht ve Adler ve de Mclean’in, dünya devriminin öncüsü rolünü üstlenmiş bu kahramanların en ünlüleri olduğunu" hatırlatmasıyla başlıyorum. Çünkü “Devrimci” olgusu ve kavramı üzerinden kayıkçı kavgasına sürüklendiğimiz ortada ancak bu sürüklenmenin bilinçli bir tertip mi olduğunu henüz anlamadık ama eninde sonunda anlaşılacaktır. Ki, kendisine “Herhangi biri” suretinin uygun gören ve bu suretin arkasından konuşarak konuyu açan kişinin, en baştan söyledikleri ile devam eden ifadeleri arasında bir bütünlük ve tutarlılık olmadığı da görülmektedir. Yukarıdaki hatırlatmamdan anlaşılacağı gibi, “devrimci”yi belirleyen, örgütü veya örgüt üyesi olması değildir. Kavramlaştırma yaparken soyutlama yaparak somutlama ilkesine özen gösterilmezse, kavram soyut kalıyor ve içi ya boş ya da eksik kalıyor. Kaçınılmazdır. “Devrimci”, elbette ki, “devrim” kökünden geliyor. Ancak bu köke bağlı kalsa da, devrimci, devrimi yapan anlamında değildir. Burada “devrimci” ile birlikte olan veya bütünleyen “devrimci iş”tir. Devrimin çıkışı ise, revolüsyondur ve “dönüşüm” demektir. Siyasette ilk kullanılışında ise, revolüsyon, “restorasyon” olarak kullanılıyor ki, ilk kullanılışı İngiliz devrimidir. Bundan önce Kopernik var. Hatırlamak yerindedir, “revolüsyon” sözcüğü ilk kez, astronomide ve gök cisimlerinin dönüşümünü anlatmak için kullanılıyor. Bilimde büyük bir devrimin başlatıcısı sayılan Copernicus’un kitabının başlığında “revolüsyon” yer alıyor. Dünyanın döndüğünü anlatmak için kullanıyor. Buradan hareketle “dönüşüm”ün, devrim demek olduğunu ama “devrim” sözcüğünden daha büyük bir anlam taşıdığını söyleyebiliyoruz. Uzun yıllar astronomide kullanıldıktan sonra, 18.yüzyıla girerken politika ve tarih alanında da telaffuz edilmeye başlıyor. Böylece anlamını artırıyor. Ancak çıkışına uygun olarak, bir tek anlamı var; İyilikler dünyasına ani ve kalıcı dönüşümdür. Yine buradan hareketle, iyilikler dünyasına ebedi ancak ansızın denecek denli hızlı bir geçişi düşlemeyene ve bunun için çalışmayana “devrimci” denmiyor. Hayal gücünüzü artırmak için vurgulamak istiyorum, şu anda uyuklasa bile, örgütlü bir yapıdan çok uzak olsa bile, hatta ümmi durumda olsa bile işçi sınıfının tarihsel olarak devrimci olma özelliğinden bir şey eksilmiyor. Burada, Engels’in,”İşçi sınıfının Durumu” adlı çalışmasında, burjuvazinin çocukluk dönemi öncesinde, insandan daha çok “bitki” gördüğünü hatırlamak yerindedir. O zamanki insanın bir sürü ölçüsünde edilgen- bitkisel yaşam içinde olduğunu; insan olmadıklarını; birkaç aristokratın hizmetinde emekçi makineler olduklarını vurgulaması öğreticidir. İnsanın yeni zamanlarda ortaya çıktığını anlatmış olmaktadır. Peki, bu gün, metropollerde bile kasaba parçalılığında, korkak, ürkek, edilgen, güvensiz, sevgisiz yaşayanlara “insan” denilebilir mi? Başka türlü sorarsak, bunlar rekabetçi kapitalizmin insanına mı, yoksa feodal düzenin insanına mı daha yakındır? Peki, ya fabrikalarda bir yaşam sürdüren işçi sınıfı! Sınıf olduğunun bilincine ne kadar yakındır? Gene başka türlü soralım, fabrikalarda sınıf rengi mi, yoksa ümmi rengi mi dominanttır? Yoksa fabrikalardaki insanların, Engels’in, resmettiği burjuvazinin çocukluk dönemi öncesi insanının benzeri mi olmuştur? Ve eğer öyle ise, bu çerçevede, son tahlilde insanların içinden çıkacak olan “devrimci” yi şekillendiren ve belirleyen ne olacaktır? Bunlar sorudur ve imkân ölçüsünde, bu soruların cevaplarını da ortaya koyacak çözümlemeler denemeye çalışmak gerekiyor. Demek ki, “devrimci” çözümlemeleri ciddi bir iştir. O nedenle kavramlaştırırken, işkembe-i kübradan konuşmamak gerekiyor. Burada yukarda hatırlattığım Engels’in sözlerinden, onu insan sevgisi taşımayan biri olarak görmemek gerektiğini vurgulamak isterim. Buradan hareketle her devrimcinin yüreğinde mutlaka insan sevgisi vardır. Ancak bu, insanı tarih öncesine dönmüş bir toplumda, insana vurgu ile çözüm önermeyi gerekli ve haklı kılmıyor. İnsanı sevmek görevdir, bu haliyle de sevebiliriz, keza seviyoruz da, ama sevmek başkadır ama ondan, ona öncelik tanıyarak, görev bekleyemeyiz. Onun insana dönüşmesini bekleyerek, görevleri erteleyemeyiz de. Buradan tarihsel olarak işçi sınıfının devrimci rolüne geçebiliriz. Her ne kadar fabrikalardan sınıf bilinci kovulmuş ve yerine ümmi bilinci konulmuşsa da, yani işçiler, emekçiler edilgenleştirilmiş ve tarih öncesi insanına yakınlaştırılmışsa da, işçi sınıfının tarihsel olarak devrimci rolünü yadsımamız gerekmez. Sınıf bilincinin kovulması demek, sınıf mücadelesini sonlandırmak demek değildir. Sınıf mücadelesi var oldukça ki, iki karşıt sınıf oldukça mutlaka olacaktır, işçi sınıfının devrimci rolü eninde sonunda öne çıkacaktır ve tarih sahnesine damgasını vuracaktır. Marxist teori ve işçi sınıfının düzeni olduğunu göstererek Marxist teoriyi haklı çıkaran, pratikte bu teoriyi doğrulayan yaşanmış, reel diyoruz, sosyalizm bu konuda kuşku duymamamız gerektiğini de ortaya koymaya devam ediyor. Demek ki, “devrimci” ve “devrimci iş” söz konusu ise, vurgu insana değil, işçi sınıfına olmak durumundadır. İşçi sınıfı hâlâ en devrimci ve öncü sınıf olmaya devam ediyor. Çünkü harcında, ne kadar edilgenleştirilirse edilsin, sınıf kini var. Kin hem akıllı işler yaptırıyor ve hem de, insanlaşmaya yönelik sürükleyici bir güç oluyor. İnsanlıktan uzaklaştırılamaya karşı isyanın ifadesidir. “Devrimci”ye dönersek, öncelikle her devrimci iyimser olmak zorunda olduğunu belirtmeliyim. Kıyamete açılan kapıdan, cennetin doğacağını görebilen olmalıdır. Bu anlamda hiçbir güçlük karşısında moralini bozmayan olmak durumundadır. Bu da yürek istiyor ve ancak yürekli olanların kıyametin içinden yeni bir düzeni çıkarmayı düşleyebileceklerini gösteriyor. Yürekli olanlar kıyametin ortasında iyimser olanlardır, dolayısıyla güçlü oluyorlar. Demek ki, yürekli olanlar, güçlüdür ve güçlü olanlar iyimserdir. Devrimciler, hem iyimser, hem yürekli ve hem de güçlüdür. Burada, Marx’ın düşüncesinin devrimci ve güçlü olduğunu, kıyametin ortasında yeni düzene açılan bir kapı olduğunu vurgulayarak, Devrimcilerin bu kapıdan girmek ve devrimi gerçekleştirmek yürekliliğini taşımaları gerektiğini hatırlatmak istiyorum. Bunu taşımayanlar, kıyamete teslim olmaktadırlar ve dolayısıyla devrim kapısını hayal bile edemezler, etseler bile, kıyameti görüp, devrim kapısından ricat edeceklerdir. Geçmişte “Azap zebanileri” diyordum, devrim kapısından kaçarken, geri ricat ederken, dava arkadaşlarını kılıçtan geçirenleri resmediyordum. En renkli örneği, TKP nin son genel sekreteri, çift inançlı, likidatörlük yapmaya memur edilmiş sahte sol gömlekli Nabi Yağcıdır. Bu azap zebanilerinin, devrim kaçkınlarının demek istiyorum, buna buldukları kılıf ise, “tek değişmeyen değişimdir” lafzı oluyor. Bu lafzın kucağında sürüklendikleri nokta ise, Ertuğrul Özkök’lerin, “bir döndüm ki, döndüğüm yerde değilim” diyerek resmettiği noktadır. Kavramı netleştirmeye devam ediyoruz ve devrimcinin, her gelişme ve olanağı, yalnızca kendi devriminin gerekleri açısından ele almak zorunda olduğunu ekleyelim ki, burada asıl öne çıkan “devrimci”, sosyalist devrimcidir. İhtiyacımız olan budur ve sosyalist devrimcinin, devrimciliğinde iktidar hırsı, sine qua non, olmazsa olmaz renktir. İktidar perspektifi taşımayan devrimci, eninde sonunda devrim kapısından ricat edecektir ve ettiğini biliyoruz. Devrimci olgusunu ve kavramını netleştirmeye devam ederken, küçük bir parantez açarak, devrimci sıfatının, “demokrat” ön ek ile anılmasından “en gerçek” devrimciye ulaşılacağı biçimindeki yaklaşımların yarattığı bulanıklığa dikkat çekmek istiyorum. Bu bulanıklık sürdürülürken, “devrimci” olgusu ve kavramı üzerinde tartışma yürütmenin yine de netlik açısından sevindirici olduğunu belirtmek istiyorum. Daha düne kadar “en iyi” devrimci, “en gerçek” devrimci, hatta “en gerçek” komünist “demokrat” olandır yollu tartışmaların öne çıkartıldığını biliyoruz ve hâlâ sürmektedir. Öyleyse açıklamaya ihtiyaç var. Örnek olsun, Jön-Türkler de “devrimci”dir ve Sultan’ı anayasa yapmaya zorlamak için dağa çıkarak başlıyorlar. Ancak eylemde son derece şiddetli, felsefede ise büyük bir sığlığı temsil ediyorlar. Jön-Türk çizgisi demokrattır ve yakın tarihimizde THKP ni de aynı çizgide gördüğümüzü söyleyebiliyoruz ve şiddeti devrim yolunda kullanmakla birlikte, yerleşmiş olan teoriden, yani toplumun Kemalist anlayışından kopamamış oldukları artık tartışmaya gerek duyulmadan kabul görmektedir. Bu gün hâlâ aynı programı ısıtmaya çalışarak mirasını devralma kavgası yapanların sözünü ettiği Mustafa Suphi’nin TKP sinin de aynı yerde olduğunu vurgulamama gerek olduğunu sanmıyorum ama gene de hatırlatıyorum. Demek ki, altmışların kuşağı, şiddetli ve inatçı devrimciler olmuşlar ama büyük ölçüde Kemalist ve demokrat kalmışlardır. Dün “devrimci” ile aynı yerde kan uyuşmazlığı taşımadan bulunabilen “demokrat” markası, artık ve belki Demokrat Partiden itibaren Türkiye’de ve altmışlara gelirken belki de altmışlardan itibaren, dünyanın her yanında, sömürücülerin ve zalimlerin markası olmuştur. Örnek olsun, Barzani’nin partisi de, “Demokrat”tır. Bulanıklık yaratanların iddialarının aksine, gerçek devrimci hareketler ise, “demokrat” ön ekine tenezzül etmemiştir. Etmediğini biliyoruz, görüyoruz. Söz gelimi, bir başka Kürt partisi “işçi” partisi adını, bir diğeri ise “halkın emek” partisi adını, devrimci rengini yansıtmak için uygun görmüştür. Demek ki, hiçbir demokrat, devrimci değildir. O nedenle “demokrat” ön eksiz devrimciyi devrimci, sosyalisti sosyalist saymayanların, bir taraftan Kemalizm’e ve Jön-Türk hareketine ve aynı anlama gelmek üzere İttihat ve terakki hareketine vururlarken, diğer taraftan her yere “demokrat” sıvamalarının yaman bir çelişki olduğunu vurgulamış olduğumu bir kez daha hatırlatmak istiyorum. Elbette üzerine alan olmamıştı. Şimdi olur mu bilmiyorum. Ancak bu yaman çelişkinin farkına varmak da devrimci işlerden biridir, hatırlatıyorum. Diğer yandan bir hatırlatma daha yapmalıyım ki, Paris Komünü yenilgisi ile “komünist” adı itibarını yitirince, şimdi olan da budur, “sosyal-demokrat” sıfatı bulunmuş ve bunun etkisiyle, sosyalist olmayan devrimciler için “devrimci-demokrat” adı uygun görülmüştü. Sonra ve henüz Ekim devrimi gerçekleşmeden, Ünlü Nisan Tezleri ve Lenin’in anlatımı ile sosyal-demokrasinin yanlış olduğunun bilimsel açıklaması yapılmış ve “komünist” sıfatının en uygun olanı olduğu vurgulanmıştır. Gerçi son tahlilde, sosyal-demokrasi sıfatını taşıyan partide, Menşevik ve Bolşevik amalgamının varlığını düşünürsek ve belirleyici olanın Bolşevik kanat olduğunu hatırlarsak, yani Ekim devriminin Bolşevikler adına yazıldığını hatırlarsak, bu sıfatın pek de uygunsuz olmadığını kabul etmek gerekebilir. Şimdi “devrimci” konuşmamızın her şeye rağmen neden sevindirici olduğunu anlatabildiğime inanarak devam etmek istiyorum. Ancak bu ifade ettiklerimin ağırlığının, ancak bir; devletin ne olduğu, iki; demokrasinin ne olduğu, üç; ikisi arasındaki ilişkinin ne olduğu konusunda net ve derinlemesine bilgi sahibi olmakla tartılabilir olduğunu da eklemek istiyorum. Buradan hareketle, bu bilginin,”devlet”in bir zor durumu olduğunun ve “demokrasi”nin bir devlet hali olduğunun kodlarını taşıdığı haberinin, çok önceden verildiğini yani demokrasi varsa öyle ya da böyle olması fark etmez, devletin de var olacağını hatırlatmak istiyorum. Demek ki diktatörlük ile demokrasi aynı kategori içinde olduğunu da hatırlatmış oluyorum. Bu da bir sosyalistin demokratlığı kabul etmesi inançlarından dönmesi demektir, bunu da hatırlatma fırsatı bulduğum için seviniyorum. Ancak reel sosyalizmin demokratizasyon programına saplanmasını hatta bunu, demokratizmi, toplumsal mücadelenin, birbirini izleyen aşamalarından birisi olarak kabul etmiş olmasını ve sonuçta sosyalizm programı olarak uygulamasını üzülerek hatırlatıyorum. Devlet ve demokrasi söz konusu olunca dolayısıyla demokratlığın hâlâ devrimciliğin, sine qua non ön eki olduğu yönlü bulanıklıklar yaşanmaya devam ediliyorsa, hatırlatmaya doymak mümkün olmuyor. Öyleyse bir parantez açıp biraz daha detaylı hatırlayalım; Yargı, basın, yasama, yürütme, maliye, jandarma, polis, hepsi halkımıza yönelik olan “zor”un ifadesidir ve devleti anlatıyor. Köylünün, aynı anlama gelmek üzere Kürt coğrafyasındaki Kürt halkının, devlet denilince, vergi tahsildarlarını ve jandarmayı anlaması bundandır. Zorun ifadesi olan ve devletin varlığının ifadesi olan bu ayrı ayrı güçler, bir toplam olarak ve birbirini çelmeden, devleti yürüten organın yanında ve düz bir hatta ve de emekçi halklara karşı kalınlaşmış bir “zor” olarak dizilmiş ise, bu, devletin diktatörlük halidir ve emekçi halkların canını fena halde yakar, hatta kan bile çıkar. Burada devlet “zor” unun uygulanmasında, doğrudan ve hızlı hareket edilmesi esastır. Yok, eğer, bu güçler, bir yelpaze biçiminde dizilirse, bir birini çelerse, emekçi halkların canını gene yakarlar, yaralarlar ama bağırsaklarını dışarı çıkartacak denli zarar veremezler. İşte bu, devletin demokrasi halidir. Ki burada ise, devletin “zor”unun uygulanmasında yavaşlık hali esastır. Dolayısıyla devletin halka karşı her zaman bir “zor” durumu olduğunu söyleyebiliyoruz. Demokrasinin de bu “zor” durumunun içinde olduğu açıktır. Demek ki, devrimcinin görevi de ortaya çıkmaktadır, ister aynı hatta dizilmiş halde olsun, ister bir yelpaze misli birbirini çeler halde olsun, bu güçleri tutan elleri kırmak ve bu güçlerin oluşturduğu “zor” durumunu insanlık tarihinden silmek devrimcinin görevidir. Başka bir ifadeyle aktarmak gerekirse, bu gerçekliği bilmeden, bilince çıkarmadan, neyin devrileceği ve bunun için hangi devrimci işlerin öne konulacağı bilinemez. Dolayısıyla devrimcilik eksikli kalmaya mahkûmdur. Eksikli devrimcilik ise devrim kapısına gidemeden ricat etmeye mahkûmdur. Parantezi kapatmadan, biraz da Türkiye’de bu dizilişin nasıl olduğuna bir bakalım; Şimdilerde yıkılmış olsa da, isim ve tarif gereği, TC diyoruz ve TC nin, bir tekeller düzeni olduğunu hatırlatıyoruz. Bununla birlikte, yukarıda sözünü ettiğimiz bütün güçlerin tek hat üzerinde ve emekçi halklara karşı, bağırsaklarını dışarı çıkaracak denli konuşlanmış olduğunun da bir gerçeklik olduğunu hatırlatmayı borç biliyoruz. Demek ki, bu gün 12 Eylül rejiminde devlet durumunun temel rengi diktatörlük tür. Diktatörlük defacto işliyor. Ancak, üstünlüğünü ve halini ilan etmekte zorlanır bir durum sergilemektedir. İç savaş renklerini taşıdığını ve rengini koyulaştırmaya çalıştığını da görebiliyoruz. İç savaşların kahramanları ve hainleri olduğunu ve savaş halinde olduklarını ve ismi olan kahramanların ya zindanda, ya hariciyede, ya da dağda olduklarını, isimsiz olanların ise kahramanlık havasında olmadıklarını, görebiliyoruz. İsmi olan kahramanların alanda kalanlarının ise, çok çok insanlığını koruduklarını bilmek durumundayız. Hainlerin ise isimleri hep öndedir ve hep alandadırlar ki, her türlü içi boş, mücadele yerine kariyerizmi ve oportünizmi seçen, kof kahramanlık peşinde koşan kişi, kurum ve mekanizmaları ifade ettiğini ancak hepsini, hapistekilerin, dışarıdakilerin ve dağdakilerin silip süpüreceğini de, geçmiş deneyimlerle sabit olduğundan hareketle hatırlatıyoruz. Diğer renkleri, ilerde devam etmeyi umarak, şimdilik geçiyorum. Ancak bu noktada devrimci işin, bu gerçeklik ışığında, devletin bu hallerine göre, güç biriktirmek ve güçleri aynı hat üzerine dizmek olduğunu eklemek istiyorum. Demek ki, iç savaş hallerinde, devrimci olmak, hain olmamak demektir ki, devrimci, hain olmamak ve yok olmamak için, büyük bir yüreklilik, ülke ve halk sevgisi ve üstün bir mücadele ahlakı yanında, teorik, politik hüner taşımak ve geliştirmek zorundadır. Öyleyse, devrimci, kendisiyle düşman merkezler arasında eylemli bilgi oyunları kuran, oynayan ve düşmanın oyunlarını bozandır diyebiliyoruz. Bu iki merkez arasındaki oyun kurma ve oyun bozma eylemliğinin tam ortasında, eski sol kimlikli ama daha çok sahte renk taşıyan aktörler vardır ki, isim taşıyan ve isimsiz kahramanların mücadelesinin renginin üzerini örtmek üzere, eskiden kalan isimlerini öne çıkartarak alanlara çıkıp, kahraman gömleği giymek isteyen kariyerist, oportünist hainler bunlardır. Hünerleri, tarihte olduğu gibi, yönetici sınıflarla uzlaşma imkânını en üst seviyede kullanma becerisidir. Misyonları, isimli isimsiz kahramanların aklını bozmak, bozamadıklarının telef olmasını bir devrimci iş olarak göstermektir. Devrimci bir renk göremiyoruz. Devrimciye ve devrimci işlere son derece kin güttüklerini biliyoruz. Bu gün sosyalizm alanlarının bozuk olmasının sebebi belki de yalnızca budur. Demek ki, devrimci işlerden bir tanesi de, sosyalizm alanlarından bu sahtekâr, kariyerist, çift inançlı, oportünist aktörleri defetmektir, bu alanlara yepyeni ve bozulmamış sosyalizm alanları olarak yeniden inşa etmektir. Bu ise, bu sahtekârların sosyalizm alanlarından kesinkes kovmadan mümkün değildir. Öyleyse, günümüzün rengini tahlil edemeden de, devrim yapmak ve bunun için gerekli devrimci işleri öne koymak mümkün olmuyor. Bu noktada,”devrimci” sıfatı üzerine en güzel ve sevdiğim tanımın, Devrimciyi, “dağlar kadar büyük kayalar üzerindeki kılcal damarlar misli ince yarıklarda açan narin bir dağ çiçeğinin, yaşam ile ölüm arasındaki mikroskobik titreyişlerinden büyük mesajlar alabilen, bu mesajları, güce yüklemede ve güç biriktirmede, biriktirdiği güçleri aynı hat üzerine dizmede kullanabilen “ olarak resmeden tanım olduğunu belirtmek istiyorum. Buradan hareketle devrimcinin, Türk gericiliği ile Kürt gericiliğinin ittifakını önlemek ve Türk devrimciliği ile Kürt ilericiliğinin ittifakını kurmak için hüner gösterebilen olduğunu söyleyebiliyorum. Ve bunun arkasından, devrimci iş nedir diye sormak gerektiğini düşünüyorum. Nedir? Diyorum ve tek başına silahlı mücadele olmadığını söyleyebiliyorum. Teorik ve pratik mücadele ve açılımlarla birlikte olmadıkça, silahlı mücadeledeki başarının, ne kadar büyük olursa olsun, geçici olmaya mahkûm olduğunu da söyleyebiliyorum. Devrimci işin, yalnızca Marxist-Leninist klasikleri okuyup, yutmak olmadığını da söyleyebilirim. Geliştirilmedikçe, Marxist klasiklere bağlılığın, ilk savrulmada, bir tekke çöküntüsüne yol açacağı da geçmiş deneyimlerle sabittir. Öyleyse, devrimci işin, yukardan itibaren hatırlattıklarım ve vurguladıklarımla birlikte, tekellerin ideolojik, politik hegemonyasında, her cephede ve hegemonyanın en çok bastırdığı yerlerde, en bilimsel ve en tarihsel büyük bir şiddetle, yani barışçıl silahların en şiddetlisi ile hücum etmek, gelecek ortakçı düzene umudu ve insanın insan olarak kalması diriliğini saklı tutmaktır diyebiliyoruz. Bir anlamda, insan olarak kalmayı en yüksek seviyede tutmak da bir devrimci iş olmaktadır. Burada tekellerin ideolojik ve politik hegemonyasına içerilen şiddet, ideolojik saldırı ise, bunun karşısına devrimci iş olarak, entelektüel şiddeti koymak da yerindedir. Ve Lenin’in, Stolipin gericiliği döneminde, teoriye başat önem vermesinin ders mahiyetinde olduğunun hatırlanması pek uygundur. Entelektüel şiddetin, ateşli silahlardan daha çok şiddetli bir ateşsiz silah olduğunu kabul etme eğiliminde olduğumu belirtmeliyim. Demek ki, devrimci işi tarif ederken, tekellerin hegemonyasını, her cephede, en büyük şiddetle bertaraf etme eylemini anlatmış oluyoruz. Ancak biraz daha netleştirmek gerekiyor; Tekeller, tekelci medya ve tekellerin ideolojik silahları, en çok insanlarımızın aklını bozmak, belleklerini silmek için çalışıyor. Tarihi, devrimci tarihi ve kahramanları unutturmak istiyor. Hegemonyasını bunun üzerine kuruyor. İsimli veya isimsiz fark etmez, devrimci hareket kahramansız olmaz. Kahramanları ise, ateşli ya da ateşsiz, bütün mermileri ile birlikte, davası için kendisini ortaya koymayı ve saat saat ölüme doğru yolculuğa çıkmasına ve her an ölümün yaklaştığını duymasına karşın, bu inatçı yolculuktan dönmemeyi düstur edinenlerdir. Bugün tekellerin hegemonyasını yıkmak için teorik ve politik hüner gösterebilen devrimciler en büyük kahramandır. Tekellerin hegemonyasını ve bu hegemonyayı yıkacak devrimci işi açmak gerekiyor. Tekellerin hegemonyasının, toplumun aklını bozmak, belleğini geriletmek üzerine kurulduğu ve bunun toplumu bir edilgenlik yanında, illüzyona hapsolma dinamiği içine soktuğu gerçekliğinden hareketle, devrimci olmak, topluma müdahale etmek, tarihin ilerleme çizgisine ters gidişe müdahale etmek ise, devrimci olmanın, edilgenliğe karşı mücadele etmek olduğunu da kabul etmek gerekmektedir. Öyleyse ilerletiyorum ve tekellerin bu hegemonyasının yönünün, toplumu ortaçağa, tarihin gerisine götürmeyi içerdiğini, edilgen insanın, ortaçağın insanı olduğunu ve başkaldıran insanın ortaçağa yakışmadığını hatırlamanın ilerlemeyi kolaylaştıracağına işaret etmek istiyorum. Bunun merkezinde ise, dine dönme olduğunu, ümmileştirmenin egemen kılınmaya çalışıldığını, dolayısıyla sınıf bilincinin kovulmaya çalışıldığını, hatta sınıfların yok sayıldığını ve mümkünse, işçi sınıfının yok sayıldığını, teknolojiye içerilmiş sermayenin ise, bütün devrimci ve insana dair görevlerin yüklenicisi olduğunu kabul ettirmek olduğunu görmek zor değildir. Buna ek olarak, bilimin kovulması ve yerine hurafelerin konulması, sine qua nondur. Tarihin ilerleme çizgisinden geriye dönüşte, bunlar en gerekli şartlardandır. Öyleyse bilim alanının genişletilmesi, aydın kıtlığının giderilmesi, yenilerinin çıkartılması, çıkanların devrimci zeminde kalması bu gidişe karşı panzehir olmakta ve devrimci işi bu noktaya oturtmak gerekmektedir. Ancak, çıkarttığımız aydınlarımızın tutarlı olmaya özen göstermesi gerekmektedir. Burada, hiçbir Marxist-Leninist aydının Yunus Emreci olamayacağını şiddetle vurgulamak istiyorum ki, tekellerin hegemonyasının merkezinde Yunus Emreciliğin önemli bir işlevi olduğunu ve başkaldıran insan yerine, edilgen insana kapı açtığını hatırlamak yerindedir. Mevlanacılık ikinci sıradadır ve Yunus Emre’den daha aydındır ancak, ikisi de idealisttir, ikisi de İslamcıdır ve başkaldıran insanı reddederler. Demek ki, devrimci iş, tutarlı aydın olmayı ve aydınlanmanın, ortaçağ karanlığına hücumun adı olduğunu hatırlamayı gerektirmektedir. Bu hatırlatmayı genişletebiliriz ve gerekiyor. Türkiye’nin, aynı coğrafyadaki ve hemen hemen aynı kaderi bekleyen diğer ülkelerle birlikte, ABD-AB emperyalizminin Yenidünya Düzeni gereği projelendirilen BOP-BİP yönünde yeniden biçimlendirilmesinin, bu bütünsel coğrafyadaki halkların ortaçağa sürüklenmesinin, ABD-AB emperyalizminin mecbur olduğu bir çare olduğu, hatta belki de tek çaresi olduğu, uzun zamandır ve belki de Hobson’un emperyalizm anlatımı ile birlikte dillendirilmekte olan bir gerçekliktir. Ve artık bu, son derece geniş tabanlı bir ön kabulle tartışılmaktadır ki, düşünce sistematiğimin aynı yönde çalıştığını, ortaçağ vurgusunu epeydir yaparak göstermiş olduğumu da hatırlatmak istiyorum. Öyleyse ortaçağı hatırlarken, ortaçağdan çıkışta, aklımıza ilk gelenin,”ifade özgürlüğü” kavramı olması tesadüf sayılmamalıdır ki, ortaçağ olgusu ve kavramı üzerindeki tartışmalar, bu kavramın da tartışılması demektir. Öyleyse “ifade özgürlüğü” kavramı üzerinde biraz durmak gerekiyor. Bu kavramın, 18inci yüzyılın ortalarında Avrupa’da gelişen felsefi düşünce akımına verilen ad olan aydınlanma çağından miras kaldığı konusunda fikir birliği olduğunu biliyoruz. Bu düşünce, temel olarak, bilimsel gözleme, yaşamın her aşamasında aklı kullanmaya dayanıyordu. Voltaire, Jan Jak Rousseau ve Diderot başta gelen düşünürleridir. Bu çağı, irdelerken, önceleyen iki çağı hatırlamadan olmaz, daha doğrusu, aydınlanma çağının önce gelen Rönesans ve reformasyon çağı üzerinden yükseldiğini hatırlamadan olmaz. İlki 1450-1550 tarih diliminde, ikincisi,1550-1650 tarih diliminde yükselmiş ve arkasından aydınlanma çağı gelmiştir. Eric Hosbawm’ın ifadesiyle aydınlanma çağı ile başlayan ve devamı olan dönem “devrim çağıdır”. Öyleyse, bir parantez açarak, bu hatırlatmanın, aydınlanma çağının, önceleyenlerinin olduğunu ve bir dizi önemli gelişme tarafından izlendiğini ve önceleyenleri ve izleyenleri ile birlikte akıl çağının tarihsel olarak ortaçağdan kopmak olduğunu ve bütün kalıntılarını yok etmek için, insanlığın gelişiminin vazgeçilmez bir halkası olduğunu belirtmek için yapıldığını ifade etmek istiyorum. İfade özgürlüğüne yapılan vurgu ve hatırlatma bu temeldedir. Ve bu gün ifade özgürlüğü var mıdır sorusuna çok şıklı cevaplar verebiliyoruz. Yoktur diyoruz ama varsa da, diye ekleyerek, bu özgürlüğü kullanabilme yetisinin olmadığı bir zamanda bir kıymeti harbiyesi olmadığının altını çiziyoruz. Ek olarak, en yüksek seviyede ifade özgürlüğüne sahip olunsa bile, temel renk, doğruların üzerinin örtülmesi ve doğruların üzerindeki örtüleri kaldıran ifadelerin yok sayılması iken, bu özgürlük kullanılmış sayılmaz. Bu bir malı satma özgürlüğüne sahip olmanın, bu mal alıcısı olmayan bir mal ise, hiçbir değer ve anlam ifade etmemesi mislidir. İfade özgürlüğü, gerçeklerin üzerinin örtülü kalmasında çıkarı olan egemen sınıfların, kısıtladığı veya yasakladığı bir özgürlüktür. Dolayısıyla, bu ifade özgürlüğüne sahip olunan bir zamanda, bu özgürlük içersinde, ifade edilen gerçeklere alıcı bulmakta zorluk çekiliyorsa, gerçeklere sahip çıkmayan bir dinamik mevcut ise, bu, son tahlilde ifade özgürlüğünün olmaması demektir. Öyleyse, devrimci işlerden biri de, yani devrimcinin önüne koyması gereken görevlerden biri de, bu duruma son verecek hüneri geliştirmek olmalıdır. Buradan hareketle şimdi herkes şu soruyu sorup, doğru ve gerçeklikle yüklü bir fotoğrafa ulaşmak üzere, hayal gücünü zorlayarak somut bir cevaba ulaşmayı denemelidir; soruyu şöyle formüle etmek istiyorum ki, daha önce de sorulduğu muhakkaktır; bu günün verili şartları, hangi zamanın rengini vermektedir, başka ifadeyle içinde yaşadığımız an neye benzemektedir? Elbette bu formüle edilen soru, ilk bakışta saçma ve şaşırtıcı gelebilir. Çünkü Marxist olalım veya olmayalım, büyük çoğunluğumuz, tarihin ilerleme çizgisinde, geri dönüşü olmayan aşamaların olduğu yönündeki materyalist şemaya fikir birliği içersinde bağlı idik. Feodaliteden kapitalizme dönüşen, kapitalizmden sosyalizme ve oradan da komünizme geçilen, bu birbirini izleyen tarihsel evreler şeması, modern insanın düşüncesinin bir parçasını oluşturuyordu. Ancak bu düşünce, sosyalist devletlerin hemen hemen hepsinin kapitalizme geri dönmesi, hatta bazı göstergeler düşünüldüğünde daha da geriye gitmesi ile birlikte, bu düşünce şeması etrafındaki fikir birliğinde çökme yaşanmaya başladı. Bu durum, bütün düşünsel dinamikleri olmasa da, önemli kısmını, yeniden ve daha dikkatli düşünmeye yöneltti. İşte ortaçağa mı dönüyoruz düşüncesi, bu çerçevede yükselmeye başladı. Şimdi ve genişlemiş olarak, bu noktada olduğumuzu netlikle söyleyebiliyorum. Elbette, telaffuz edilen “ortaçağ”, yeni bir ortaçağdır ve eskisi ile birebir aynı göstergeler taşımamakla beraber, birebir aynı ilkellikte de olmayabilir. Ancak ikisi arasında bazı önemli ve belirleyici paralellikler kurmak mümkündür ve bu paralellikler, formüle ettiğimiz sorunun cevabına ulaşmak açısından hayal gücümüze önemli katkı sağlayacaktır. İlk olarak, tarihte kalmış ortaçağın büyücülerin ve falcıların en iyi dönemi olduğunu hatırlatmakla, bu gün hangi zamanda yaşadığımızın fotoğrafını verebileceğime inanıyorum. Yani ilk paralellik, bu yöndedir demek istiyorum. Ki, fotoğraftaki bu rengin yeni olmadığını, daha da koyulaşarak bu gün yaşadığımız ana damgasını vurduğunu da eklemek istiyorum. Yani bu rengin, bundan 15 -20 yıl önce bile, dünyanın en gelişmiş, bilimsel olarak en ileri sayılan ülkesinde, ABD den söz ediyorum, bir falcının en zengin sıralamasında 5. sıraya yerleşmiş olmasının üzücü ama bir o kadar da öğretici olduğunu belirtmek istiyorum. Bu gün ise, bu renk, fotoğrafın tamamını ve en koyu biçimde kaplamakta ve ortaya, 21.Yüzyılın aklı bozulmamış insanının aklının kabul etmediği ve alay konusu yaptığı tabloların çıktığını görebiliyoruz. O kadar öyle ki, evrim teorisine karşı, yaradılış düşüncesinin cepheden saldırısı ve kimi fizik profesörlerinin, bilim adamlarının, yaradılış düşüncesini delillendirmek için kuantum fiziğini öne sürmesi ve hatta ülkemizdeki bir fizik profesörünün daha ileriye giderek, “ Ol Dedi Oldu” sloganı altında, evrim teorisini çürütmek için kitap yazması, medyada çene çalması bir yana, CIA, MOSSAD gibi önemli istihbarat birimlerinin, bu faaliyetleri çerçevesinde “cin” kullanmasından söz edilmesi, çok daha fazla öğretici olmalıdır. Ancak, dediğim gibi birebir aynı özelliklerin olmadığı görülüyor. Dünkü ortaçağda, büyücüler, falcılar, cadılar yakılarak öldürülürken, şimdi hepsinin zenginliklere gömülmesi mi, daha moderndir, yoksa önceki mi daha moderndir düşünmek gerekiyor. Ama bu gün yaşadığımız ana ortaçağ rengini verdiği gerçeği değişmiyor. İkinci paralellik ise, ilkinde olduğu gibi, yaşadığımız zamanda da, yani yeni ortaçağda da, tarikatların ve tarikatçıların üstelik de resmileştirilerek öne çıkmış olmasıdır. Dolayısıyla ilk ortaçağda son derece acımasız din savaşlarının sahne aldığını görürken, aynı sahnenin bu gün de kurulmuş olduğunu görmek şaşırtıcı olduğu kadar yine öğretici olmaktadır ki, bu üçüncü paralelliktir. Dördüncüsü de var, ilk ortaçağdaki insan, her türlü korkunun altında eziliyordu, insanlık korkuyla şekillenmişti. Bu gün ve öteden beri, ortaçağa dönüşün, emperyalizmin çıkışıyla birlikte başladığı dillendirildiğinden beri, ilk ortaçağdaki ile birebir aynı olmasa da, insanlığın hep bir korku içinde şekillenmiş olduğunu biliyoruz. Ancak günümüzdeki insanlığın, ilk ortaçağın korkularına geri döndürülmeye çalışıldığını da görmekteyiz. Yeni ortaçağa sürüklenen insanlığın bütün korkularında öznel bir çabanın izleri olduğunu, insanlığı bu yönde dönüştürmek için uygulanan ideolojik hegemonyaların etkisi olduğunu göz ardı etmemek gerektiğini de biliyoruz. Emperyalizmin çıkışı ile birlikte korku içinde şekillenmiş İnsanlık, sosyalizmle yüz yüze geldiği andan itibaren, bu kez, Bolşevizm de, Stalinizm de, ateş püskürten ve insan yiyen ejderhalar olarak gösterildi ki, işsizlik “canavarı” nı da aynı yerde saymak yerindedir. Şimdi ise, dozu her gün artan oranda ve kerte kerte, kıyamet ve Deccal korkusu büyütülmeye çalışılmaktadır. Yeni ortaçağın böyle yerleştirildiği aklı ile bakan gözlerden kaçmamaktadır. Nükleer savaş korkusunun ise, emperyalist ABD-AB ye iki yönlü bir avantaj sağladığını dolayısıyla, bu korkunun üzerine basarak, kendinden başka veya kendisine tehdit unsuru olan ve yahut da, kendisine bağlamayı kafaya koyduğu devletlere “demokrasi” ihraç etmesini kolaylaştırdığını ve ikinci olarak, yine bu korkuyu vitrin yaparak, sol/sosyalist hareketteki ideolojik tetikçilerinin şaşırtma faaliyetlerinde ellerini kuvvetlendirmesinin kolaylaştırıldığını hatırlamak gerekir. İşte burada devrimci tanımına bir katkı daha yapılabilmektedir ve ortaçağa sürüklendiğimizi bir kenara bıraksak bile, benzerlikler taşıyan renklerinden, ortaçağı anlatan bir akıl dışılık yaşamaya mahkûm edildiğimizin farkında olarak, devrimci işin, bir; aklın hareketini durdurmanın ifadesi olan korkuya soğukkanlı, cesur ve yiğitçe karşı koymak ve korkunun galibiyetine son vererek, aklın galibiyetini sağlamak ve böylece ve iki; akıl dışı olan, akla aykırı olan bir zamanda yaşadığımızın farkında olarak, aklın dinamiklerini egemen kılmak için mücadele etmek olduğunu eklemek istiyorum. Devrimci tanımını geliştirmek üzere önemli yol kat ettiğimizi düşünerek, buradan, Türkiye’nin başka bir gerçeğine dönmeyi yerinde buluyorum. Dönmeden önce, yeni ortaçağ renklerini ortaya çıkarmak temelinde, burjuvazinin yükselişi döneminde, insanın temel çizgilerinden birinsin güven olduğunu, şimdi yaşadığımız zamanda ise, temel rengin güvensizlik olduğunu ve rekabetçi kapitalizmde, temel ilkenin liyakat olduğunu, yani verimli iş yapabilme yeteneğinin temel seçim ölçütü olduğunu, fakat şimdi yaşadığımız dünyada temel ölçütün, “biat etmek” ya da ortaçağ ifadesiyle “adamı olmak” olduğunu; bu iki temel rengin, hukuk, ekonomi ve ahlak cephelerinde temel ilke halinde olduğunu; böyle olunca da, insanın çok daha asalak, daha az becerili veya daha çok beceriksiz, duygusuz, güvensiz ve ufuksuz bir yaratığa dönüştüğünü hatırlatmak istiyorum. Hepsi, insanın kaderinin kendi elinde olmadığını yaymanın ifadesidir. Böylece insanı edilgen hale getirmek kolaylaşmakta ve daha yoğunlukla uygulanabilmektedir. Öyleyse tekrarında yarar var, edilgenliğe karşı mücadele, devrimcinin en önemli devrimci işlerinden biri olmaktadır. Ve Türkiye’nin gerçeğine dönüyorum, bu gerçek, belki üzeri en çok örtüldüğü kadar, üzerinden en çok atlanan gerçekliktir diye düşünüyorum; 12 Eylül faşist darbesi ile yerleşen 12 Eylül rejiminin, düzenini zahmetsiz, gürültüsüz, patırtısız, başka ifadeyle demokrasi iluzyonu ile yerleştirmek için, reformlarının en başına aydınların dönüştürülmesini, devşirilmesini koymasıdır. Böyle başlamıştır ve iluzyonu kolaylaştırmıştır. Bunun anlamı “solcu” aydın ve sanatçıları, devlet kapısında toplamaktır. Devletin özel tiyatrolarına fon ayırması, bu fonların yönetimine eski ve devrimci sıfatı olan sanatçıların getirilmesi; TRT nin denetleme kurullarına yerleştirilmesi; örnek olsun, Türkiye’nin yazarlarının sendikasının Yönetim kurulunun, aklı ve yüreği vurgun yemiş solcuları devşirmekle ünlü Adnan Kahveci ile toplantılar yapması, bu toplamanın yalnızca küçük birer örneğidir. Burada festivaller ve ödül dağıtma törenleri motive edici ve yolu çizici, dolayısıyla devlet kapısına kapılanmaya kapı açıcı işlev görmüştür. Böylece,12 Eylül rejimi, tekellerin devleti, altmış ve yetmiş kuşağının sanatçı ve yazarlarının çok büyük bölümünü kendi kapısına çekmeyi, hem de çok kısa sürede başarmıştır. Sanki en baştan bu kapıya kapılanmak yönünde gönüllülük hâkimdir. Bu çerçevede devrimci hareket iyi bir sınav verememiştir ki, devrimci hareketin var olan örgütsüzlüğü göz önüne alınırsa, en başta vurgulayarak hatırlattığım, Lenin’in “kokuşmuş resmi sosyalizmden geriye kalmış olan dürüst devrimciler”i bir kez daha hatırlıyoruz ve bu eksikliğin günahını yükleneceklerine inanıyoruz. Ve artık, devrimciliğin, devlet kapısına çekilen ve şimdilerde devlet durumu içinde isimleri önde giden kariyerist, oportünist, sahte sol gömlekli aydın ve solcuların kurtarılması için değil, kapitalizme kement atmış olan ve böylece tekellerin emekçi kitleleri kuşatması için tetikçilik yapan bu sahtekârları ve onların kuyruğundan inmemekte kararlı olan ahmak solcuları, sol/sosyalizm alanlarından çıkartmak ve bilim, sanat, edebiyat, felsefe ve politika alanında en özgür tartışma ve en yeniyi arayarak kitleselleşmek için mücadele etmek, sanatın ve yazıcılığın her kolunda, yepyeni değerleri yaratmak için, yepyeni isimleri büyütmek için, büyük bir hoşgörü ile ve devrimci bir yürekle tartışmak ve üretmek olduğunu eklemek gerekiyor. Yani çözümün sosyalizmde olduğu bilinci ile sosyalizmi cazibesine kavuşturmanın önündeki engelleri, sosyalizm alanlarından kovmak, sosyalizmi cazibesine kavuşturacak yepyeni isimlerin alanlarını genişletmek de, en önemli devrimci iş oluyor. Böylece devrimci olmak nemenem bir şeydir tartışmasında, önemli oranda ufuk açıcı olarak ve cümlelerimde tasarrufa gitmeden katkı sunduğuma inanıyorum. Şimdi ,“devrimci” olgusunu kavramlaştırırken, çeşitli renk ve tonlarda soyutlamalar yaparak ortaya koyduğum tanımlamaları, devrimci iş peşinde koşmayı kendine görev edinmiş olanların, ayrı ayrı ele alarak değil, aklına ve mantığına uygun olanı seçerek değil, başka ifadeyle işine geleni devrimci iş sayarak, diğerlerini elinin tersiyle iterek değil ve elbette birbirinden ayırarak değil, bütünsel bir çerçevede, yeri ve zamanı hangisini, yani ayrı ayrı içermek gerekiyorsa ayrı ayrı, ama birbiri ile diyalektik bağını koparmadan; hepsini bir bütün olarak içermek gerekiyorsa, birbirleri arasındaki geçişleri diyalektik bağı içersinde kurarak, tamamını birden önüne koyup, en devrimci adımına dayanak yapmak için devrimci hüner göstermeleri gerektiğini vurgulayarak bitiriyorum. Fikret Uzun 22 Nisan 2012

10 Nisan 2012 Salı

YENİ ORTAÇAĞ TRENİNDE KOMÜNİST PARTİCİLİK OYNAYAN ÇİFT İNANÇLI ACEMİ ÇAYLAKLARA


YENİ ORTAÇAĞ TRENİNDE KOMÜNİST PARTİCİLİK OYNAYAN ÇİFT İNANÇLI ACEMİ ÇAYLAKLARA

ÜRÜN-TKP ( Toplumcu Kurtuluş Partisi )nin yöneticilerinin, ayaklarının tozuyla, Yeni-12 Eylül rejimine eklemlenme manevraları, iki ihtiyarın yargılanması tiyatrosu önünde orak-çekiçli bayraklarını sallayarak devam etmektedir.

Bir de, bir yüzü arzuhal, diğer yüzü bildiri misli, alelacele 12 Eylül “manifesto”su kaleme almışlar. Emekçi halkımıza ve avlamaya çalıştıkları “komünist”lere armağanlarıdır. Ama daha çok, Osmanik-İslamik-faşist diktatörlüğünü konuşlandırmasını tamamlama çırpınışları içinde olan yeni 12 Eylül rejimine arzuhalleridir. Artık akıl bozmaya devam etmek için, bayrağı Nabi Yağcılardan devraldıklarını görüyoruz.

ÜRÜN-TKP( Toplumcu Kurtuluş Partisi)nin MK sı, bu bildirilerinde, bir taraftan, Merdi Kıptinin marifetini gösterirken kabahatini de açık ettiği misli, öncelikle “darbecilerin yargılanması” talebinden söz ediyorlar ki, 100 yıl önce, burjuvazinin yaramazlıklarını, burjuvazi ile bin bir bağ ile bağlı çar babaya şikâyet etmeyi ve kulaklarını çekmesini talep etmeyi devrimci politika sayan reformistleri hatırlatıyor.

Orak-çekiçli bayraklarını, hem de,12 Eylül faşist darbesi ile yerleştirilen ne kadar kurum varsa daha da pekiştiren, açılan ne kadar dinci-gerici alan varsa sonuna kadar genişleten, 12 Eylül faşist darbesi ve izleyen yönetimlerle bile kotarılamayan sendikasızlaştırma, örgütsüzleştirme, grevsizleştirme, toplusözleşmesizleştirme, sosyal güvencesizleştirme, topraksızlaştırma, geleceksizleştirme, evsizleştirme, işsizleştirme, yoksullaştırma, sömürgeleştirme, ekonomik-demokratik-politik ne kadar hak varsa kökünü kazıma konuşlanmasını tamamlama sancıları çeken yeni 12 Eylül rejiminin, ABD nin BOP eşbaşkanı olduğunu defalarca ilan etmekten mutluluk duyan yönetiminin kurdurduğu Özel Yetkili Mahkemenin önünde ( ki, bir zamanların ünlü “DGM’yi EZDİK, SIRA MESS’te”  sloganına konu olan mahkemelerin, “ileri demokratik” versiyonudur, sloganın mucitleri dün TKP nin başında, şimdi ise MESS in kucağındadır.) sallayarak,”demokrasi” geleceğinin mesajlarını vermektedirler. Umutları hâlâ “demokrasi”dedir.

İkinci olarak,”…12 Eylül (ün yargılanması )yıllardır  gündemde olan bir taleptir” diye devam ederek ve ardından, “Komünistler, sosyalistler, devrimci-demokratlar, 12 Eylül'ün ilk gününden itibaren darbeyi  lanetlemiş, darbecileri hem yurt içinde, hem yurt dışında teşhir etmiştir..” diye ekleyerek,  12 Eylül faşist rejimi ile mücadeleyi, darbecilerin yargılanması talebine, darbeyi lanetlemeye ve darbecileri içerde-dışarda teşhir etmeye indirgemiş olduklarını açık etmiş olmaktadırlar.

Ve herkes bu bildirideki mesajı aynı renk ve tonda algılamıyor. Kimisi bunun tam bir komünist politika olduğu yollu algı içindedir, kimisi ise bunun tam bir reformizm mesajı olduğunun algısı içindedir.

Demek ki, ÜRÜN-TKP( Toplumcu Kurtuluş Partisi)nin politikası, söz konusu olan, algıya göre mesaj vermek ise, başarı ile uygulanmaktadır.

Bu anlamda politika, bir ön kabul yaratılarak öne çıkmış ve bayrağında ve isminde Komünist renk ve motif taşıyan bir partiden gelince, ona gönül vermiş kadrolarda, sempatizanlarda ve işçi sınıfı partisinin eksikliğini yaşayan işçilerde, emekçilerde, aydınlarda, tekellerin kurduğu ideolojik hegemonyanın kıskacında yaşayanlarda, bir mücadele manifestosu gibi algılanabilir.

Ama tekellerin hegemonyasından etkilenmeyen ve tam tersine bu hegemonyayı yıkmak için yetkin bir ideolojik mücadele formasyonu taşıyan, dolayısıyla da politika sanatı konusunda da yetkin olan bilinçli unsurlar, bu mesajların karşı tarafta konum almış olan ve gittikçe daha da güçlenen egemen sınıflara bir zeytin dalı olduğunu hemen anlar. Anlamıştır. Ve elbette karşı tarafta konumlananlar da mesajı iyi anlar. Anlamıştır.

Bu ayrı, bir de işin başka yönü var ki, değinmeden geçemeyeceğim;
Birincisi, bu indirgeme cambazları kendi adlarına konuşamamaktadırlar. İki nedenle; ortada elle tutulur bir politik mücadeleleri olmadığı için bununla üzerini örtmek istemekteler; diğeri ise, bütün sosyalist hareketi, bundan ayırmadıkları devrimci-demokratları ki, belki geçmişin devamı olan sosyalist hareketin bütüne yakın bölümünü utandıracak denli öne çıkanlar ve en şiddetli mücadeleyi verenler ve en şiddetli baskı ve saldırılara maruz kalanlar onlardı, birlikte anarak indirgemelerine ortak etmeye ve indirgemelerinin meşruiyet çeperini genişletmeye çalışmaktadırlar. Nafile çabadır.

Bitmedi, ikincisi var, 12 Eylül rejiminin, her ne kadar kendini, kendi tarif ettiği ve çerçevesini çizdiği biçimde sunsa da, burjuva demokrasisine, bu anlamda, bu çerçevedeki sola da saldırdığını; burjuva demokratik-ekonomik-politik ne kadar kazanım kaldı ise, kökünü kazımaya çalıştığını; dahası, bu kazanımların, sosyalist hareketin barınak ve sığınakları olduğunu unutmuş ve unutturmayı görev edinmiş olduklarının mesajını vermektedirler.

Devam ediyorum, yani ÜRÜN-TKP (Toplumcu Kurtuluş Partisi) yönetiminin ifşaatlarını, merdi kıptiyi hatırlatan politik hünerlerini irdelemeyi sürdürüyorum.
ÜRÜN-TKP( Toplumcu Kurtuluş Patisi ) nin taze MK sı şöyle devam ediyor,“12 Eylül darbesiyle hesaplaşmadan Türkiye'de gerçek anlamda demokrasiden ve özgürlükten bahsetmek mümkün olamaz. Bu insanlık suçunu işleyenlerin darbenin üstünden 32 yıl geçtikten sonra bile olsa yargılanması elbette önemlidir.”
Böyle diyorlar da, sözün nereye gideceğini tartmaz bir halleri olduğu görülüyor. Oysa bu sözlerinin nereye gittiğini anlayacak yetkinlikte (çok şükür!) insanların çıkabileceğini de tartmaları gerekirdi. Öyleyse iki halleri de, içler acısıdır. Bu indirgemeci reformistleri komünist sananlar adına üzülüyorum.
İşte bu sözleri, önceki sözlerini tamamlamaktadır ve benim önceki sözlerine yönelik dediklerimi teyit eder mahiyettedir. Marifet yarışına girdikleri için, marifetlerindeki kabahatlerinin ortalığa saçıldığını görmeleri mümkün olmuyor.
Bu sözlerde, bağımsız bir sınıf partisinin açlığını yaşayanlar açısından bir ağırlık yoktur, belki Kundera’nın tartısından kurtulabilir ama hepsi o kadar. Ancak, karşı tarafta konum alanlar açısından pek bir sevindirici ve rahatlatıcı ağırlıkta olduğu görülmektedir.
Karşı taraftakiler mi? Onlar,12 Eylül faşist darbesinin bütün renklerini muhafaza ederek, yani devamlılığı koruyarak, 12 Eylül faşist rejimini sürdüren dinamiklerdir. Yazık, henüz tam olarak eski rejimi yıkıp, yenisini kuramadan, kendi çocuklarını, 90 yaşını aşmış ihtiyarları demek istiyorum, yemek zorunda kalmışlardır. “paşam bizi affet” dediklerini duyar gibiyim.
Bu dinamiklerin faaliyetlerinin, sadece beş generalin ve onlar sahneden çekilene kadarki dinamiklerle sınırlı olarak çarşaf çarşaf çetele edildiğini biliyoruz.
Ama bu devamlılığı su yüzüne çıkaracak, bu devamlılıkta,12 Eylül darbesi ile birlikte boy gösterip devam eden ve sonrasında yeniden yaratılıp, büyütülen ve de bu güne, burnumuzun dibine kadar ilerletilerek, güçlendirilen dinamiklerden söz eden çeteleleri göremiyoruz. ÜRÜN-TKP sinde de göremiyoruz. Göremeyiz de.
Ama daha önemlisi, ÜRÜN-TKP (Toplumcu Kurtuluş Partisi) yönetimi, 12 Eylül darbesinin sınıfsal anlamı ile hiç ilgilenmediklerini görüyoruz. Ki bu, bütün darbeleri bir ve aynı tutan Nabi Yağcı’larla aynı yerden bakıyor olmak demektir. Bu da, her ne kadar, programlarında adını ve sonrasındaki reformlarını dile getirseler de, 27 Mayıs ihtilâli ile 12 Eylül faşist darbesini aynı yere koymaları demektir.
Bu da haliyle 12 Eylül faşist darbesinin, 24 Ocak ekonomik kararları olarak anılan acı reçetenin, emekçi kitlelere, özellikle de işçi sınıfına, zora dayalı olarak yutturulması ihtiyacının bir sonucu olduğu gerçeğinin, hem de 24 Ocak kararlarının hâlâ uygulamada olduğunu programlarına yansıtmış olmalarına rağmen, üzerinden atlamalarını zorunlu kılıyor.
24 Ocak ekonomik kararları olarak anılan ve babası Özal olan acı reçete, demokratik koşullarda uygulanamayacağı için, demokrasinin rafa kaldırılması ve bunun için de 12 Eylüle gereksinim duyulması söz konusu idi ki, bu darbenin hazırlığının 24 Ocak kararlarından da önce başladığını biliyoruz.

Diğer yandan bu açılım, sadece Türkiye’nin değil, tüm kapitalist dünyanın, en başında ABD nin hegemonyasının varlığını sürdürdüğü emperyalist kapitalizmin açılımı idi.

Ulus-devlet yapısının çözülmesi, dünyanın bir şirket dinamiğinde yönetilmesine yönelik bir açılımdı ki, ünlü Liberalizm üzerine çokomel misli ekonomik ağırlıklı laboratuar teorileri kaplandı, Neo-Liberalizm olarak bütün dünyaya yedirilmeye başlandı.
Demek ki, büyük resimde gördüklerimiz 12 Eylül faşist darbesine kadar, son derece şiddetli ve yenişememe durumunun renklerini veren ve 12 Eylül faşist darbesi ile birlikte burjuvazinin lehine sonuçlanan bir sınıf mücadelesidir.
Bu gerçeklikten uzaklaşırsak ki ÜRÜN-TKP(Toplumcu Kurtuluş Partisi), yakın görünmekle birlikte, çok uzaktır, yerinde ve daha da yerleşmiş, kök salmış olarak duran 12 Eylül rejiminde kalarak, 12 Eylülü yargılama hayalleri kurup, demokrasi geleceği masalına inanmak mümkün olabilir.
İşte ÜRÜN-TKP( Toplumcu Kurtuluş Partisi)nin yaptığı tam da budur; iki ihtiyar generalin yargılanması tiyatrosundan,12 Eylülün yargılanıyor olduğu veya müdahil olunursa bunun mümkün olacağı ve böylece demokrasinin geleceği yanılsamasını gerçek imiş gibi algılatmak.
Bu ise, Evrenin yargılanması üzerinden 12 Eylül yargılanıyor illüzyonuun yaratılması, yeni 12 Eylül dinci-feodal-faşist rejiminin konuşlanmasının tamamlanmasına yönelik bütün kapıları açacak tuzaklardan sadece birisidir ve tarihsel bir acıklı-güldürüdür diye düşünmek yerindedir.
Hükümet eden dinamiğin, her gün olmasa da, sık sık, ABD’nin BOP projesinin “eşbaşkanı” olduğunu ve buradan hareketle Diyarbakır’ın bir yıldız olabileceğini tekrarladığını bildiğimizi tekraren hatırlatarak, bu gün hangi rejimin içinde olduğumuzun resmini çizmeye çalışalım.
Dün hükümet edenlerce MGK na sabah akşam vurulurken, bu gün aynı hükümet edenlerin MGK nın başına geçtiğini biliyoruz. Keza, bütün günahların müsebbibi olarak anılan TSK ile artık aralarından fazla su sızmadığını da görüyoruz.
Diğer yandan YÖK de aynı durumdadır ve kaldıracakları vaatlerini çoktan unutup, YÖK’ü daha da geriye götürdüklerini görüyoruz.
Zindan hareketliliği ise,12 Eylül günlerini aratmamaktadır, bu da görülüyor.
DGM lerin yerini, ÖYM ler almıştır, bunu da görmeyen göz kalmamıştır.
Oligarşiyi, plütokrasi yapmak için emekçi halkımızı kırbaçlı köleye döndürmelerine ramak kaldığını da görüyoruz.
Yani artık işçiler, emekçiler, sendikasız, grevsiz, toplusözleşmesiz, sosyal güvenliksiz, sağlıksız, işsiz, güçsüz, topraksız, susuz, havasız, hafızasız ve kimliksiz, dolayısıyla koklaşarak anlaşan, cemaatlere, etnik dinamiklere pay edilmiş edilgen  topluluklar haline dönüştürülmenin eşiğindedir, bunu da görüyoruz.
Daha önemlisi ve ÜRÜN-TKP( Toplumcu Kurtuluş Partisi) nin MK sinin de farkında olduğuna inandığımız, dün, yani 12 Eylül faşist darbesi ile kışla dinamiğinde faaliyete sokulan fabrikaların, artık dinci akımların sarmalında faaliyet haline sokulduğu, dolayısıyla sınıf bilincinin fabrikalardan kovulup, tanrı ve cehennem korkusunun sokulduğu gerçeğinin farkında olup, ÜRÜN-TKP( Toplumcu Kurtuluş Partisi) nin MK sının, bir görevinin de bunun üzerini örtmek olduğunu ve kendini buna göre sunmaya çalıştığını da görüyoruz.
Yer altı ve üstü zenginliklerimizin ise, apaçık ve göğüsler gerile gerile, işçilerin vatanı yoktur süslemeleri ile ve 12 Eylül rejiminin güvencesinde, Marx’ın işaret ettiği primitif akümülasyonu hatırlatırcasına el değiştirdiğini görmemek için kör olmak gerekmektedir.
Şimdilik hükümetin başkanının, gelecekteki müstakbel devlet başkanının, sınırsız yetkilerle donatıldığının, donatılmaya devam edildiğinin, yasama ve yargı organlarının yürütmenin vesayetine sokulduğunun da farkındayız.
YÖK ve MGK gibi, 12 Eylül faşist darbesinin oluşturup, yerleştirdiği kurumlardan olan HSYK (Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu) nın, 12 Eylül faşist rejiminin en tam istediği kıvama getirildiğini de görüyoruz.
ABD üslerine yenilerinin eklendiğini, NATO’nun emir komuta zincirinin devam ettiğini, BOP un eşbaşkanlığında ABD’ye kanka olduğumuzu, bunu kanıtlamak için Ortadoğuda kestaneleri almaya aday olduğumuzu göstermeye çalıştığımızı da görüyoruz.
ABD-CIA nın ve NATO nun bünyesinde büyütülen, tümüyle anti-komünizm perspektifli, bünyesinde bu gün hükümdar olmanın hayallerini büyüten tarikat elemanlarının komünizmle mücadele dinamikleri kurduğu, Gladyo-kontrgerillanın sadece ve sadece Türkiye’de açığa çıkarılmadığını, açığa çıkarılıyor görüntüsü ile daha çok kapatıldığını ve kapatıldıkça güçlendirildiğini de biliyor, görüyoruz.
Büyük Ortadoğu Projesinin bir büyütme, birçok küçültme demek olduğunu, büyütmenin Kürtler üzerinden İsrail’e, küçültmenin “demokrasi”, “insan hakları” ve “kozmopolitizm” üzerinden yerleşik ulus-devletlere uygulandığını artık saklama gereği duymadıklarını da görüyoruz.
Bununla birlikte, İslamik-Osmanik bir faşist rejimin ön hazırlıklarının tamamlandığını ve dolayısıyla eski rejimin, yani TC nin yenildiğinin müjdesinin verildiğini de görüyoruz.
Dahası, Mc Carthyciliğin başka bir biçimde hortlatıldığını da biliyor, görüyoruz.
Daha da dahası, ülkemizin yönetiminin ve insanlarımızın ve elbette geleceğinin, 12 Eylül Faşist darbesi ile başlayan ve “irtica ile mücadele” diye diye süren bir ideolojik –politik saldırı ile Kemalist ve laik görünümlü TC nin yönetimindeki yüksek kadrolar eliyle dinci akımların eline teslim edildiğini de biliyor görüyoruz.
Bunun, 27 Mayıs anayasası ile sağlanan, sosyalist hareketin sığınak ve barınakları olan bütün demokratik kazanımlara saldırı olduğunu, buradan  hareketle aydınlanmaya hücum olduğunu, ABD-AB emperyalizminin Yeni Dünya Düzeni kurma çabaları ile uyumlu olduğunu da görüyor, anlıyoruz.
12 Eylül faşist darbesinden itibaren ve hâlâ, darbe öncesinde elde ettiği sol gömlekleri ile kendisini sol olarak kolayca pazarlayan sahtekârların politik marifetleri ile ve ne tesadüftür ki, ÜRÜN-TKP nin de aynı yolda olmaktan gurur duyduğunun işaretlerini görmekteyiz, dini akımlara özgürlük teranesi ile dini akımların hegemonyasının daha da güçlendirildiğini de biliyor görüyoruz.
Ve hepsinin, daha fazla “demokrasi”, daha fazla “özgürlük”  teraneleri ile kotarıldığını da biliyoruz.
Peki, hepsini biliyor, görüyoruz ve de bu gördüklerimizle fotoğrafın bütünü ortaya çıkıyorsa, dolayısıyla bu fotoğraf, 12 Eylül faşist rejiminden çıkmadığımızın resmini veriyorsa, 12 Eylül’ün yargılanamayacağını; ortada traji-komik bir tiyatral yargılama sahnesi olduğunu; böylece 12 Eylül faşist rejiminin varmak istediği son noktaya varmasının kolaylaştırılmaya çalışıldığını neden göremiyoruz?
Sorunun cevabının, ÜRÜN-TKP (Toplumcu Kurtuluş Partisi) nin bir yüzü bildiri, diğer yüzü arzuhal çağrıştıran ifşaatlarındadır ve bunu göstermeye devam ediyorum.
ÜRÜN-TKP (Toplumcu Kurtuluş Partisi) vaazında, “12 Eylül darbesi, Amerikan emperyalizminin ve işbirlikçi kapitalist banka, sanayi, ticaret, toprak tekellerinin ve onların uzantısı asker-sivil militarist çevrelerin işçi sınıfımıza, emekçi halklarımıza yönelik kanlı saldırısı idi. “ diyor.
“İdi”, “geldi-geçti”, öyle mi? Bu vaazda da, şu meşhur merdi kıptinin marifetlerini görmüyor muyuz?
Evet,12 Eylül faşist saldırısında, içerdeki egemen dinamikle birlikte, ABD emperyalizminin varlığını biz de biliyoruz. Bu bir sır değil ve bunu gözler önüne sermekte de bir maharet yok. Ama maharet, bu saldırının gelip-geçtiğini algılatmada yatmaktadır. Egemenlerin istediği tam da budur.
Oysa saldırı gelip geçmedi, tam tersine daha sert ve daha sinsi ve de 12 Eylül faşist rejimini daha da kökleştirerek, daha da geriye götürerek, daha da kanlı olmaya hazırlayarak, ABD nin hegemonyasını daha da pekiştirerek sürüyor. Şimdi, 12 Eylül faşist rejiminin son yöneticilerinin, eski rejimi yıktıklarının, hayalini kurdukları rejime yaklaştıklarının sevincini taşıyan haleti ruhiye içinde olduklarını görüyoruz. Zil takıp oynamamak için zor sabreden bir halleri var.
ÜRÜN-TKP( Toplumcu Kurtuluş Partisi)ci bayların, bu gerçeği tersyüz eden bir algı yaratırken utanmadıkları bellidir. Utansalardı, bir taraftan bir tarikatın en politik yayın organı olan AKSİYON üzerinden, başa güreşen ve 12 Eylül faşist rejiminin büyüttüğü bir dinci akıma mesaj gönderirken, aynı anda ve buna uyumlu olarak, politik çizgisine dinci akımlara özgürlük yaklaşımını yerleştirmeyi ve bunu Marxizm-Leninizm adına, daha doğrusu Leninist parti anlayışı adına yapmayı politik hüner sayarken, diğer taraftan “zorunlu din dersinin dayatılması”nı,” Türk-İslam-NATO Sentezi'yle bağımsızlığın, demokrasinin, laikliğin canına okunması”nı, “neoliberalizmin benimsenmesi ve özelleştirme vurgununun başlatılması”nı lanetlemeye cesaret edemezlerdi.
Ancak bunu garip bulmuyoruz, bunun bir çift inançlılık geleneği olduğunu biliyoruz ki, “ÜRÜN” cülerin bunun işaretlerini verdiklerini, çok önce, TKP nin kuruluş veya kurucularının ölüm yıldönümünde, Ertuğrul Kürkçü’yü ve Soros fonlarından nasibini almış başka bir STK uzmanı bayanı vitrine koyduklarında ortaya koymuş, yollarının Nabi Yağcıların yolu olduğunu ilan etmiştim ve gerçekten komünist öz taşıyan kadroları uyarmıştım. Şimdi bu çift inançlılık dinamiğinin ÜRÜN-TKP (Toplumcu Kurtuluş Partisi) de kendini gösterdiğini netlikle görüyorum ve üzülüyorum.
Evet, politik hüner var, politik hüner var. Çift inançlılık varsa, politik hünerin de iki yüzü olması gayet anlaşılır olmaktadır. ÜRÜN-TKP ( Toplumcu Kurtuluş Partisi) yönetimi, vaazları ile bunu çok net olarak göstermektedir.
Hele şu “12 Eylül'ü yargılamak, onun karanlığında boy vermiş olan gerici, faşist çevrelerin işi değildir.” Yollu vaazları,  tam bir acemi demagog ürünüdür. Bu kadar sinsi ama bir o kadar da acemice çarpıtma olamaz.
Peki, neyi örtüyorlar, neyi öne çıkarıyorlar? İrdeleyelim.
“12 Eylülün karanlığında boy vermiş, gerici faşist çevreler”den söz ederek, hem yargılama tiyatrosu ile12 Eylülün yargılandığı algısını yaratmaya çalışmak ve hem de bu işi onlara bırakmayalım diyerek, sol/sosyalist çevrelere “mihmandarlık” gösterisi yapmak, böylece de ayaklarının tozuyla kavgaya tutuştukları TKP den daha çok liderliğe aday olduklarını kanıtlamaya çalışmak, oldukça kurnazca ama rejim tarihin gerisine götürülürken, buna uyum sağlamaya çalışanların da bundan payını almaları gayet normal, dolayısıyla kurnazlıklarının “köylü kurnazlığı” mertebesinde olduğunu görmek de normal. Geçmişin tarikat sosyalistlerini hatırlattıkları çok belli olmaktadır.
ÜRÜN-TKP ( Toplumcu Kurtuluş Partisi), burada durmuyor, “12 Eylül rejiminden nemalananlar, 12 Eylül'ü gerçek anlamda yargılayamazlar. 12 Eylül rejiminin yeni efendileri olarak emperyalizmin ve işbirlikçi oligarşinin sömürü ve zulmünü devam ettirenler, 12 Eylül'ün bütün kurumlarını sürdürenler, daha düne kadar Kenan Evren'i köşklerde ağırlayanlar, ona ‘paşam’ diye hitap edenler, … 12 Eylül'ü yargılayamazlar.” Diyor.
Ama şunu diyemiyor, 12 Eylül’ü, aynı12 Eylül’ün yerleştirdiği 12 Eylül rejimini sürdüren ve daha katmerleştirerek yerleştirenler yargılamaz, yargılayamaz. Ve zaten yargılanan, 12 Eylül değildir, hatta ortada bir yargılama bile yoktur, iki ihtiyar generalin avukatının ifadesiyle, bu yargılama “yok hükmündedir”.
Bu yargılama tiyatrosu ile cezai ehliyetleri bile olmayan, neredeyse çişini bile tutamayacak kadar ihtiyarlamış darbecilerin, tam da ÜRÜN-TKP (Toplumcu Kurtuluş Partisi)nin dediği gibi, daha düne kadar en yüksek seviyede ağırlanan Kenan Evren’in ve beraberindekinin, “affedin paşam! Her şey 12 Eylül rejiminin selameti için, her şey bıraktığınız yerden devam edenleri tamamlamak için” denilerek oynanan yargılama tiyatrosunda son bir rol daha almaları istenmektedir, hepsi bu.
Sonrası ki, şimdiden sinyalleri verilmeye başlandı, “12 Eylül’ü de yargıladık, artık anayasasından tümüyle kurtulmalıyız.” “ Haydi, halkımız, yeni İslami-Osmanik-faşist 12 Eylül rejiminin selameti için, el ele, kol kola, halaylar eşliğinde, Amerikan emperyalizminin ve işbirlikçileri, bir ayağı ile Nevruz ateşinden atlayan, öteki ayağı ile besmele çekerek şıhların ayağını öpen plütokratların sömürüsünü ve zulmünü daha da pekiştirmek için, şükür duaları eşliğinde, ‘ileri demokrasi’ ayinine” fermanları okuyan, tellallar, günün her saatinde ve her fırsatta kulaklarımızı tırmalamaktadırlar.
Ya, “…, 4+4+4 gibi gerici, kapitalist eğitim programlarını uygulamaya sokanlar” a ne buyrulur? Bunlar, 12 Eylül’ü yargılayamazlarmış.
Kim bunlar? Hükümet edenler, BOP eşbaşkanlığını yürütenler, eski rejimi yıktıklarını, yeni rejime ramak kaldığını müjdeleyenler, darbeyi, darbecileri yargılamak için ÖYM leri ve özel zindanları  inşa edenler, istediklerini bu mahkemelerde yargılanmaktan vareste tutanlar, Suriye için savaş tamtamları çaldıranlar, NATO emrine Afganistan’da düzeni sağlamak için, ünlü CIA şeflerinin ifadesiyle, en ucuz askeri gücü verenlerdir (ki verdikleri etten kemiktendir ve “Rambo” yeteneğinde değildir, keza bir helikopter faciası ölümlerini getirebilmektedir).
Ve bu yargılama tiyatrosunda müdahil olacaklarını ilan etmişlerdir. Böylece ekip tamamlanıyor, dünün ve dünden kalan ne kadar komünizmle mücadele dinamiği ve buna solun içinden su taşıyan aktörleri varsa hepsi, dolayısıyla kimi “hoş geldiniz paşalar”, kimisi, “siz merak buyurmayın paşalar”  ve bir diğeri, “bu kadar yetmez daha çok başımızda kalın paşalar” diyerek bir “demokrasi” ayininden, başka “demokrasi” ayinine koşan, sanat festivalleri ile edebiyat şölenleri ile 12 Eylül paşalarının medarı iftiharı olmak için bir adım öne çıkacakları belirleyen, çift inançlı stepneler dâhil, bütün dinamikler, bu traji-komik yargılama tiyatrosunda kendine uygun rolü ile yerini almış oluyor.  
Bence ÜRÜN-TKP ( Toplumsal Kurtuluş Partisi)ciler, bu ifadeleri ile bu toprakların ihtiyacı olan komünist partisine açlık içinde olanlar dâhil, olan biteni edilgen bir şekilde izleyen emekçi halkımızın bile zekâsına hakaret etme cüreti içindedirler ama kimseyi kandıramadıklarının farkında oldukları da ortadadır.
Bu doğrudur ama ayrıdır. Benim asıl üzerinde durmak istediğim, bu ifadeye içerilen  köylü kurnazlığıdır.
Demek 4x4x4 “gerici-kapitalist” eğitim programı oluyor. Ne güzel, bunda İslamik-Osmanik bir renk görmüyorlar. ÜRÜN-TKP( Toplumcu Kurtuluş Partisi)nin, İslamik-Osmanik rengin üzerinden atlaması tesadüf değil. Daha dün AKSİYON’a “hazırız hoca efendi” yollu mülakat verenler, elbette bu programı da “gerici-kapitalist” renk ile tanımlayarak, yeni rejimin doludizgin İslamik- Osmanik renk aldığının üzerini örtmekte tereddüt etmeyeceklerdir.
Öyle ya! “12 Eylülün Yargılanması”nın bile önünü açan, bütün darbecileri ve işbirlikçilerini, teşebbüs aşamasında ve hem de tamamen tarafsız kalarak, zindana atan, Kemalizm’le, 27 Mayısla bile hesaplaşan, 27 Mayıs ile kazanılanlardan kalanların “ileri demokrasi” adına kökünü kazıyan, yerine İmam Hatip okulları için ve İmamların politika yapmaları için  “en demokratik” haklar getiren; kızlarımızın kuran okuma özgürlüğünü erken yaşa alarak ilelebet garantileyen, kapanma özgürlüklerini garanti altına alan, aydınlanmacı despotluğu geldiğine geleceğine pişman eden, rasyonalizmin adını bile unutturan, Hilafetin kaldırılmasının, Lozan’ın rövanşını alan, kurtuluş savaşının emperyalistlere teslim edilmesini sağlayan, Osmanlı hanedanının aklanmasını sağlayan, Saidi Nursi sempozyumları ile gericilikte sınır tanımayacaklarını ilan eden bir rejimi yönetenler, elbette kendine uygun “komünist” renk taşıyan dinamikleri de tespit ve tasnif yoluna gideceklerdir.
Halil Berktay’ların, Belgelerin ve aynı familyadan bütün sahte sol gömlekli aktörlerin, sosyalizme dinsel renk katmaya çalışmaları boşuna değildir. Nabi Yağcılar’ın ise, çok önceden, ZAMAN üzerinden “biz hazırız hoca efendi” selamı verdiklerini hepimiz biliyoruz. Garaudy bile bunların yanında zemzem suyu ile yıkanmıştır demek yerindedir, diyorum.
ÜRÜN-TKP(Toplumcu Kurtuluş Partisi) ciler, epey beklediler, ama erken telaş ettiler ve onlar da sıraya girerek,”biz de hazırız hoca efendi” demektedirler. Her taraflarından çift inançlılık akmaktadır. Görüyoruz.
Görmeyenlere gösteriyoruz.
Ancak oyun devam ediyor, bu sevinci, 4x4x4 sevincini, kolay yedirmeyecekleri görülüyor. Sevinç sevinçtir, henüz orta yerde duruyor ve oyunda bir taş oluyor. Bu sevincin nemalarını kime yedirecekler göreceğiz.
ÜRÜN-TKP ( Toplumcu Kurtuluş Partisi)nin, “ O yüzden, 12 Eylül davasını AKP'nin insafına bırakmamak, mahkemeyi kendi oyun sahasına çevirmesine izin vermemek gerekir,” yollu Vaazından, oynanan yargılama tiyatrosunun farkında olduğunu gizlemediğini de anlıyoruz.
Ancak, bu tiyatronun, daha o zamandan ağlama ayinleri ile ortaya konan tiyatroların icracısı olan AKP nin referandumunun ürünü olduğunu ve AKP nin insafı ile bir ilgisi olmadığını, aksine insafsızlıkta sınır tanınmadığının göstergesi olduğunu ve 12 Eylül yargılaması olmadığını, bu yönden en ufak bir mantıksal işaretin bile olmadığını gizlemeye çalıştıklarını da net olarak görüyoruz.
Ve elbette ve de ne acıdır ki, birçok insanın, safça ama bir ihtiyaca duyduğu susuzluğun yarattığı fetişe esir düşerek göremedikleri, komünist renk taşıdığına inandıkları “ÜRÜN-TKP( Toplumcu Kurtuluş partisi)nin, asıl gizlediği, bu şartlarda,12 Eylül ile12 Eylül rejimi ile hesaplaşmanın ve sonucunda mahkûm etmenin, ancak ve ancak bir toplumsal devrimle mümkün olacağı gerçeğidir.
Daha önce de ifade ettim, tekrarında yarar görüyorum;
Demek ki, Evren’in yargılanması yeni 12 Eylül dinci-feodal-faşist rejiminin konuşlanmasının tamamlanmasına yönelik bütün kapıları açacak tuzaklardan sadece birisidir ve tarihi bir acıklı-güldürüdür diye düşünmek yerindedir.

Ancak, hâlâ Baböf’te olduğumuz fark edilmeden ve 1793 anayasasını yücelterek, onu halkın elinden almak isteyenleri suçlayan ve “Halk ezilince, başkaldırmaya hak kazanır “ diyen Baböf hatırlanmadan, dahası, halk bir yana, toplumun en akıllı geçinen insanları olarak bu haktan bihaber olunurken, düşünmek fiilinin mazide kaldığını düşünmek de yerindedir.

En çok da, en düşünceli sanılanların bu acıklı güldürüye kuyruk olduğunu görmek tuhaf olsa gerek.

Bir tarafta Baböf’ü yargılayan bir tiyatral sahne, diğer tarafta Baböf’leri yargılayanları yargılayan bir tiyatral sahne, ikisinin de yönetmeni aynı, ortada ve oyuna katılan “Kahrolsun Baböf’ler, yargılansın Baböfleri yargılayanlar!” diye ayin yapan çokbilmiş sahtekârlar.

Bu bilmecenin içinden çıkamayanlara aydın denir mi, akıl taşıyor denir mi, solcu denir mi, ya sosyalist, sosyalist denir mi, hele komünist, o da denir mi?

Denmez! Komünistsiz “komünist parti”lerinin, “komünist” etiketli aktörleri, denmez ama bilmelisiniz ki, o hakka ve güce sahip olduğunu görmemesi için bin dereden su getiren sizin gibi sahtekârlara rağmen, halk bu hakka sahip olduğunun ve yeri geldiğinde, özellikle de sizin gibi sahtekârların attığı sis bombalarının etkisi dağıldığında, bu hakkı hakkıyla kullanacaklarının bilinciyle büyütüyorlar, yüreklerindeki öfkeyi.

Bu sahte sol gömlekli aktörlerin kuyruğunda kendinden geçenler, ya siz! Bu öfkeden size de pay olduğunu biliyor musunuz? Biraz tarih bilginiz varsa bildiğinizi umuyorum ancak bildiklerinizi de, düşünmeyi de unutmuş bir halde olduğunuzu görüyor ve üzülüyorum.
Böylece ekleyip hatırlatmış oluyorum ki, oynanan bu acıklı-güldürüye, önünde renkli bayraklar sallayarak  konu mankeni olmanın, komünistlikle, solculukla, devrimcilikle ilgisi yoktur. Amerikan emperyalizmine, tekellere,12 Eylül rejimine karşı toplumsal muhalefeti harekete geçirmesi de mümkün değildir. Aksine,12 Eylül faşist rejimin yeni versiyonunun konuşlanmasını tamamlamasına yardım etmek üzere, bu tiyatral yargılamada, en hafifinden figüran olmaktır ama asıl olarak, bir taraftan bu yargılamanın bir oyun olduğunu söyleyip, diğer taraftan bu oyunun kapısında bayrak sallamak, bilinçli bir şekilde bu oyunu desteklemek demektir, bu oyuna sol renk vermek demektir.
Dolayısıyla, toplumsal muhalefeti hareketlendirmeye değil, toplumsal muhalefeti, bu oyunu kuranların kuyruğuna takmaya, yani Osmanik-İslamik-faşist ortaçağ düzenine geçişin son çivisini çakmada veya çıkartmada, 12 Eylül rejimini layıkıyla sürdürenlere ve Amerikan emperyalizminin bölgedeki emellerini gerçekleştirmesinde koltuk değneği olmaya yarar.
Bunun aksini, hangi cümlelerle ve gerekçelerle kanıtlamaya çalışırsanız çalışın, tarihin sayfalarına  mahkûm edilerek  kaydedilen, eninde sonunda burjuvaziye hizmet etmiş olanların suretinde kalmaktan kurtulamayacaksınız. Gerçek suretiniz budur demek istiyorum.
Bu II. Enternasyonal zihniyetinin hortlatılmasından başka bir şey değildir. Örnek olsun, gerekçeleriniz ve vaazlarınız, tıpkı, genel grevden kaçmak için, “eğer genel grev başlatacak güçte isek, devrim de yapabiliriz; eğer o kadar güçlüysek, genel greve gereksinimiz kalmaz; yok o kadar güçlü değilsek, genel grev başlatamayacağımız için bunu konuşmak bile saçmalıktır” diyerek saçmalayan  II. Enternasyonalci Alman partisinin liderinin  vaazı gibidir. Haliyle, bu günkü koşullarda vaazlarınız çok geridir. Mantıktan da uzaktır. Kimseyi kandıramıyor.
İsim üzerinden fırtına koparmanız ise, tam bir acz içinde olduğunuzun göstergesidir.
Fikret Uzun
10 Nisan 2012