5 Nisan 2017 Çarşamba

“HAYIR” iradesinin sınıfsallığı



“Marksizm, olayların nesnel durumunun ve evrimin nesnel çizgisinin tahlilindeki eksiksiz bilimsel soğukkanlılık ile yığınların ve aynı zamanda, kuşkusuz, şu ya da bu sınıfı bulup ilişki kurmayı başarabilen bireylerin, grupların, örgütlerin ve partilerin devrimci, yaratıcı dehalarının ve devrimci inisiyatiflerinin öneminin en kesin kabulünü olağanüstü biçimde birleştirmesiyle, bütün öteki sosyalist kuramlardan ayrılır” (Lenin, Marx, Engels, Marxizm- Boykota Karşı Bir Sosyal-demokrat Yayıncının Notları)
“Burjuvazi, kitlesel olarak, dar, egoist çıkarları yerine getirilir getirilmez; tutarlı demokrasiden 'ricat'eder etmez, karşı devrime, otokrasiye yönelecek ve devrime ve halka karşı çıkacaktır.”( Lenin, İki Taktik)
"Kimse korkmasın, 12 Eylül sabahı sandıktan 'evet' de çıksa 'hayır' da çıksa ezilenleri korumak için boykotçular olacaktır. 12 Eylülde gelecek anayasaya karşı Türkiye Cumhuriyeti'nin teminatı olarak BOYKOT cephesi dimdik duracaktır. Savaşlara, ölümlere, statükocu hırsızlara, evetçilere, hayırcılara 'dur' diyoruz"( BDP Eş Başkanı S. Demirtaş, 05 Eylül 2010- http://t24.com.tr/haber/bdp-referandum-icin-son-kararini-acikladi,96396)
"Neredeyse sonucu tayin edecek bir düzeye gelindiği açık ortadadır. Eğer biz şu anda savunma savaşını etkili bir biçimde sürdürmüş olsaydık evetçilerin kaybedeceği kesindir. Bizim eylemsizliği ilan etmemiz bir denge oluşturmuş durumdadır. Aynı zamanda bu AKP’nin eğer varsa bir samimiyeti adım atmasının koşullarını yaratmıştır. Biz referandumun sakin demokratik bir ortamda gelişmesini istiyoruz. Bizim eylemsizlik kararımız da buna imkân sunuyor. Bazı çevrelerin referandum sürecini etkilemek için eylemleri başlattığımız biçimindeki tespitleri doğru değildir. Bizim eylemsizliği ilan etmemizle bu tür çevrelerin tespitlerinin yanlışlığı ispatlanmıştır." ( KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan’ın ANF'ye verdiği röportajdan, soL-Haber Merkezi)
"Büyük baskılar, hileler, şantajlar ve tehditlerle Meclisten geçirilerek referanduma sunulmak istenen bu ‘Anayasa’ paketine karşı tüm siyasi partileri, milletvekillerini, sivil toplum örgütlerini ve tüm Halkımızı; demokrasimize, kardeşliğimize, birliğimize ve barışımıza zarar verecek, demokratik olmayan bu Anayasa paketine, karşı çıkmaya ve bundan sonraki süreçte HAYIR demeye çağırıyoruz.”( DTK, 19.01.2017 -https://www.sosyalistforum2.net/showthread.php?t=81068 )

“BOYKOT” cinliği üzerine de, “BOYKOT” a Marxist yaklaşım üzerine de ve elbette Marxizm-Leninizm üzerine de, hatta Marxizm-Leninizmin ümitsiz vaka durumundaki düşmanları üzerine de uzun uzadıya konuşmayacağım; yukarda aktardığım tarih sayfalarına kaydedilmiş ifadeler yeterince açıklayıcıdır ve belli ki, bu “BOYKOT” cinliğinin bugünlerde pek albenisi yoktur.
Ayrıca, bu konuda, 2010 referandum tartışmaları sırasında “BOYKOT” üzerine yazdıklarım bugün de geçerlidir ve üstelik bugün taşıdığı turnusol niteliği ile daha da öğreticidir ve linkleri aşağıdadır.
Diğer yandan, “BOYKOT”cinliğinin dün olduğu gibi bugün de, bir anomali olduğunu düşünüyorum; başka ifadeyle, gerçeklerden ve doğru yoldan kaçmaya mahkûm olanların, bunu örterek kaçmaya devam edebilmesi için uydurduğu, iler tutar yanı olmayan bir bahane olduğunu düşünüyorum.
Ayrıca, 12 Eylül 2010 referandumunda aynı bahane ile icat edilen ya da keşfedilen “BOYKOT” cinliklerinin, (köylü kurnazlığı da diyebiliriz) bugün, akıl ve mantığımız bir yana, bütün duyu organlarımızla da hissediyor olduğumuz defacto hüküm süren 12 Eylül faşizminin dinci-gerici, osmanik-islamik temelde konuşlanmasında önemli katkısı olduğunu unutmamak gerektiğini düşünüyorum.
Dolayısıyla, bu katkıyı hiç ikircimsiz sunanların, bugün “faşizme” ya da “diktatörlüğe karşı HAYIR” çağrısı yaparken, bir nedamet ve ders çıkarma emaresi gösterdiklerini göremiyoruz ki; dün “BOYKOT” cinliklerinin bugünkü “HAYIR” çağrılarına çelme takması ve  “HAYIR” çağrılarını ciddiye alma katsayısını düşük tutması için kendi içlerindeki cingöz unsurların hareket halinde ya da görev başında olduğunu da unutmayacağımız açıktır!
Bu yüzden, yukarda linklerini verdiğim mektuplarda yeterince açık ifadelerle  “HAYIR” ın belirleyici önemini ve “düzen içi bir yaklaşım” olmadığını açıklamış olsam da, dejure bir diktatörlüğün hızlı adımlarla koşan ayak seslerinin ifadesi olan 18 maddelik anayasa değişikliği tasarısına  “HAYIR” demenin belirleyici önemini ve “HAYIR” yaklaşımının neden düzen içi bir yaklaşım olmadığını; hatta “HAYIR” iradesine çelme takmak demek olan “BOYKOT” yaklaşımın da,“EVET” yaklaşımı gibi, dejure bir şekle şemale sokulmak istenen din tabanlı faşizme onay vermek olacağını, tekraren hatırlamak bugün çok daha yakıcı önemdedir!
Öyleyse, öncelikle faşizmin, emperyalizm ve onun korkusunun bir ürünü olduğunun ve sosyalizme karşı olan emperyalizmin bütün karakterini taşıyan bir olgu olarak ortaya çıktığının altını çizip faşizme bir giriş yaparak başlıyorum.
Faşizm, işçi sınıfının, sosyalist devrim arifesindeki koşulların olgun olduğu gücü taşımasına rağmen, bölünmüş ve burjuva sınırlarından çıkamamış, sosyal- demokrasinin etkisinde kalmış olduğu bir dönemde iktidara gelmiştir ki bu dönem, kapitalizmin en zayıf olduğu dönemdir.
Faşizm, bütün bir kapitalist sistemden bağımsız olarak herhangi bir ülkedeki krizi aşmak ya da “en” hırslı kapitalist unsurların egemenliğini bütün rakipleri karşısında pekiştirmek için değil, direkt dünya sosyalizmine yönelik ve bütün bir kapitalist sisteme, emperyalizme bağlı olarak baş göstermiş bir olgudur; başlangıçta açık, kanlı ve zorba olması, taşıdığı korkuyu üzerinden atmak ve sosyalizme karşı emperyalizmin her bakımdan üstün olduğunu ve de sosyalizmin bu koşullarda yaşayamayacağını göstermek, bunun için mücadele birliği oluşturmak, ideolojisini geliştirmek içindir.
Sonuçta, genel olarak emperyalizm, özel olarak da ABD emperyalizminin hegemonyası arttığı ölçüde, sosyalizm zincirinin birbirine bağlanan halkaları da artmış olsa, bu halkaların, en azından düşüncede, kapitalizmle bulaşıklığının kapısı da açılmıştır; dolayısıyla faşizm amacına önemli oranda ulaşmıştır!
Bu verileri üst üste koyduğumuzda bugünkü faşizmi çözümlememiz yine de eksik kalabilir; fakat bu haliyle bile, faşizme karşı mücadelenin, en başta işçi sınıfı olmak üzere, tüm emekçilerin ve genel olarak faşizme karşı nesnel ve öznel olarak karşı olan tüm sınıf ve katmanların en geniş, tabandan birliğini sağlayarak ve yan yollara sapmadan, bütün yolları, sosyalist iktidar hedefini de, Kürt halkının vazgeçilmez tarihsel çıkarları için kendi kaderini kendisinin tayin etme hakkını da dışlamayan, laik, ilerici, devrimci, demokratik, halkçı bir cumhuriyet için mücadele yoluna bağlayarak yürütülmesi gerektiği sonucunu çıkartmamıza yeteceğine inanıyorum.
Diğer taraftan, sosyalizm tehlikesinin ve korkusunun yükselmesi durumunda emperyalizmin başvuracağı tek silahın eninde sonunda faşizm olduğunu, dolayısıyla bu nedenle yıllardır faşizmi sessizce yerleştirdiğini ve buna rağmen, bu tehlikenin, dolayısıyla korkusunun bastırılamaması durumunda, bu karakterini, yani yerleştirdiği faşizmin şiddetini açığa çıkartarak ama bu kez küresel ölçekte göstermek isteyebileceği sonucu üzerinde düşünmemiz gerektiğini de ortaya koyduğunu düşünmek durumundayız.
Öyleyse, her zaman olduğu gibi, şimdiki faşist dalganın da emperyalizmin, tüm kapitalist sistemin sağlamlığının değil, zayıflığının bir sonucu olduğunu; faşizmin, karakteristik bir çöküş göstergesi, kapitalist ekonominin ilerleyen çözülmesinin bir ifadesi ve burjuva devletin yozlaşması olduğunu, aklımızda tutmak gerekmektedir!
Emperyalizme ve kapitalizme karşı verilen mücadeleden ayrı olmayan faşizme karşı mücadeleyi yürütürken, işçi ve emekçi kitlelerin bölünmüşlüğünün, faşizme karşı savaşımdan geri durmasının önünün alınması, ancak ve ancak, emperyalizmi doğru çözümleyip anlayarak mücadele ederken, oportünizmle, reformizmle, sol gömlekli, yeni mürteci neo liberal sahtekârlarla yani Marksizm’in içine burjuva ideolojisini yerleştirmeye ve sınıf bilinci yerine tarikat bilincini oturtmaya çalışan ideologlarla da aynı tonda ve kararlılıkta mücadele edilmesiyle mümkün olabilir.
Bu bize Lenin’in bıraktığı en önemli savaşım mirasıdır.
Feodalizmi tasfiye ederek ve bunun için işçi sınıfına dayanarak, iktidarı ele alma aşamasında “ilerici” olan, en azından ilericiliğin önüne set çekmeyen burjuvazi, iktidarı ele aldıktan sonra bundan vazgeçmiş ama iktidarını pekiştirene, ekonomik temellerini oturtana kadar kısmen bu “ilericiliğini” korumuş ve karşıtlarına hayat hakkı yanında, eleştiri hakkı, hatta bir yere kadar ve güç dengesi bağlamında karşı çıkma, direnme ve örgütlenme hakkı da tanımıştır.
Bu, burjuva demokrasisi (buna işçi sınıfı da katılmıştır) ve rekabetçi kapitalizm döneminin ta kendisidir.
Fakat iktidarı alır almaz ilericiliğinden vazgeçen burjuvazi, tekeller döneminde, bu döneme yerleşmek için geçirdiği yolda nesnel olarak hazırladığı karşıtlarından yansıyan bu yeni dönemin önündeki nesnelliğin olduğu kadar, bu nesnellikten yükselen öznelliğin de engel olma durumunu taşıyamaz ve bu durumu ortadan kaldırmak ister.
Burjuva demokratik devrimlerin, yönetenler arasında bir başkaldırı ve çekişme ile başlaması, bunu bir patlamanın izlemesi, Engels’in sözleriyle, hasat için olgunlaşmış burjuva kazanımlarını elde etmek için bile, tamı tamına 1793 tarihinde Fransa’da ve 1848 tarihinde Almanya’da olduğu gibi, ihtilalin önemli ölçüde daha ileriye götürülme zorunluğu, bir geri çekilmeyi de kaçınılmaz yapıyor. 
Engels,“işte böyle, ihtilal eyleminin bu aşırılığı üzerine zorunlu olarak burjuvazinin tutabileceği noktanın da gerisine giden kaçınılmaz reaksiyon geliyor” derken, burjuva demokratik devrimin, hem ileriye doğru, hem de geriye doğru kendisini aştığını anlatıyordu. Burjuvazi, alanı zapt etmek için önce ileriye uzanıyor; arkasından, tarihsel olarak burjuva topraklarının da çok gerisine çekiliyor.
Buradan hareketle 27 Mayıs’ın Türkiye’de demokratik devrimin son halkası olduğunu söyleyebiliyoruz.
CIA ajanı George Haris,” 1960 Darbesi’nin, Türkiye’nin gelişmesinde keskin bir dönüşe işaret etmese de, yaşama damgasını vuracak olan güçlü solcu güçleri boşandırdığını “ söylüyor ki, bunun doğru olduğu tarih sayfalarında kayıtlıdır! 
Bu, sosyalizm çağında demokratik devrimlerin, en büyük düşmanlığı sola karşı yaptığı yönlü saptamayı da doğruluyor.
12 Eylül ise, Türkiye’de Kemalizm’in en son aşaması ve Kemalizm’i sona erdiren sola karşı düşmanlığı yükselten sürecin başlangıcıdır. 12 Eylül, Türkiye’yi, tarihinin ve tarihin geri aşamalarına zorla geri çekme girişimidir. Dolayısıyla 27 Mayıs’a karşıdır ve bütün kurumlarıyla 27Mayıs’ın kazanımlarını kökünden kazıma operasyonu olarak ortaya çıkmıştır.
Bu, emperyalist olamamış, emperyalizme bağımlı ama bütünüyle entegre olamamış, bir tekelci aşamadır.
Burada egemen olan tekelci sermayedir. Ve dışında kalan bütün kapitalist unsurları da kendine tabi kılmıştır. Bu egemen sınıfın siyasal üst yapısı, öncekinin aksine, yani bir yere kadar izin verdiği demokrasiye tümüyle karşı olan bir siyasal gericiliktir. 
Bu gericilik, daha bu aşamaya giden yol üzerinde üst yapı olarak, hukuk yapısı olarak hazırlanmış, geriye, yerleştirilmesi ve kabul ettirilmesi kalmıştır.
Önceki aşamada serbest rekabete denk düşen demokrasi ve onunla birlikte hukuk yapısı, tekelci aşamaya dar gelmektedir. Ve tekelci düzenin demokrasiyi sıfır noktasına indirmesi, karakterini kabul ettirmesi bakımından gereklidir. Çünkü tekelci düzende, rekabetçi kapitalizm döneminde gerekli olan ve bir üst aşamasına giden yolda kullanılan etken, yani demokrasi, artık kapitalizmin korunması yönünde bir engel halindedir.
Ve başlangıcından itibaren, bütün siyasal kurumlarında kapitalizmin, gelişmesine yardımcı olan bu etkenden, yani demokrasiden kurtulma ve gericiliğe dönüşme eğilimi nesnel olarak vardır.
Bunu sağlayabilmek, bu eğilimi gerçek haline döndürmek, önceki aşamanın engel olma etkenliğinden sıçramalı olarak kurtulmakla ve sonrasında, bu eğilimi aynı sıçramalara gerek olmayacak şekilde yerleştirmekle mümkündür.
İşte faşizm burada beliriyor.
12 Eylül faşist diktatörlüğü de burada belirmiştir ve hâlâ kurtulamadığımız çok açıktır!
Yani tarih 12 Eylülden beri bir türlü ilerlemiyor, tarih hâlâ, konuşlanmasını sürdürerek ilerleyen 12 Eylül faşizmi üzerinde duruyor; kim bilir kaç kez anayasa değişikliği yapsa da ve hepsini “demokrasi” adına yapsa da faşizm, faşist 12 Eylül rejimi, olduğu yerde duruyor ve kendisini daha da fazla konuşlandırıyor ki hepsi ve uzun zamandır, feodal restorasyonun tamamlanması içindir; yani tarihin gerisinde, din tabanlı, faşist bir feodal diktatörlük içindir; bin yıl sürecek bir Amerikan pax’ı da diyebiliriz!
Takvimlerdeki 12 Eylül sayfalarını ne kadar parçalarsak parçalayalım, 12 Eylül bir yere gitmedi, gitmiyor ve hatta hepimizi bir tepsi üzerinde tarihte bir zaman yolculuğu ile ortaçağın gündoğumuna sürüklüyor olduğu gerçeği değişmiyor!
 Ve karşısına, şölen misli ve bir kültürler toplamı misli “demokrasi” den ve bir de “doğuştan gelen haklar”dan, yani egemen sınıfların ezilen ve sömürülen sınıflara hiç kullandırmadığı “ insan hakları”ndan başka bir şey konulamadığını; hatta bu işin de Avrupa Birliğinden beklendiğini hepimiz biliyor, görüyoruz!
Oysa daha Hitler faşizmi sırasında, Hitler faşizmine karşı mücadele eden Alman komünistleri faşizmin karşısına “demokrasi”yi değil, yani Weimar Cumhuriyeti’ni değil, işçi ve emekçi cumhuriyetini koymuşlardır!
Çünkü diyalektiktir, ortaçağın gün doğumu varsa, tam burada bir de aydınlığın gün doğumu vardır; faşizmin gündoğumunun dayatıldığı yerde, halkçı, devrimci bir işçi ve emekçi cumhuriyetinin gündoğumu boylu boyunca görülmeyi bekler; yani tehlikelerle fırsatlar aynı yerde kendini gösterir ya da görülmesi için işaretler verir!
İşte bu işaretlerden biri, belki de en önemlisi ve belirleyici bir özellik taşıyan, 16 Nisan 2017 Anayasa Değişikliği Referandum’udur.
Yani bu referandum, tarihi 12 Eylül üzerinde büsbütün çakılı bırakıp bütün kapıları, fırsatlara kapatarak ortaçağın gündoğumuna da açabilir; bir türlü ilerlemeyen, hâlâ konuşlanmasını güçlendirerek ilerleyen 12 Eylül üzerinde duran tarihi sıçratarak ilerletip, bütün kapıları ortaçağın gün doğumuna kapatarak, aydınlığın gün doğumuna da açabilir!
Aydınlığın gündoğumu, elbette ki halkçı, devrimci bir işçi ve emekçi cumhuriyetinin gündoğumudur!
Yeter ki, 12 Eylül üzerinde takılı kalan tarihi, tekeller tarafından kalıcı bir şekilde ahı kovulup, vahı bırakılan “demokrasi”den medet umarak veya “buruvazinin iki kanadının kendi arasındaki kavgadır, bizi enterese etmez” cingözlüğü ile bu tarihsel dönemeçte, tehlikelerle birlikte ortaya çıkan ve tehlikelerin önündeki en önemli engellerden biri olan tarihsel fırsatı bir kez daha tepmeyelim!
Geçmişteki tıpatıp bugünküne benzeyen fırsatların tepilmesinden doğan dersleri doğru ve yerinde değerlendirip, öncelikle 12 Eylül faşizminin dejure konuşlanmasını tamamlamasının önüne geçecek olan “HAYIR” iradesinin tehlikelere davetiye çıkaran “EVET” ve “BOYKOT” iradelerine kurban edilmesine izin vermeyelim! 
Yeter ki, faşist 12 Eylül diktatoryası bu toprakların ve halklarının üzerinde,  bütün baskı ve zoru ile duruyorken ve bu duruşunu perçinlemek için en son hamlesine hazırlanıyorken, ondan hâlâ “demokrasi” beklenmesin, onun demokratikleşmeye ikna edileceğine inanılmasın, inandırmaya çalışılmasın!
Yeter ki, yük görülen Marxizm bir yana, laisizmi, halkçılığı, anti- emperyalizmi ve kendisini hâlâ ve daha sağlam konuşlandırmaya devam eden 12 Eylül faşizmine karşı Türk halkının mücadelesini emperyalistlere ve işbirlikçilere verip kurtulmanın hesabı yapılmasın!
Yeter ki, Türkiye’nin ilerici-devrimci güçleriyle, Kürt emekçi halkı ve siyasetinin arasını daha da fazla açmak için hızla ve en uzak mesafeye koşmaktan medet umulmasın; başka ifadeyle, yeter ki dümenler, uzunca bir süredir şefkatli “dost”luğun adresi olarak görülen ABD emperyalizminin dümen suyuna doğru kırılmasın!
Faşizmin, demokrasiyle, 12 Eylül faşizmini demokratikleştirilerek de, demokrasisi çoktan kovulmuş tekellerin cumhuriyeti tamir edilerek de ve hatta “BOYKOT” edilerek de durdurulamayacağı, yenilemeyeceği, ortadan kaldırılamayacağı çok açıktır!
Ve işte bu yüzden Türkiye’nin laik, halkçı, devrimci, devrimci- demokrat, materyalist, sosyalist tüm ilerici güçleri, “BOYKOT” yaklaşımını deşifre ederek mahkûm edip, hele ki bugünün turnusol yüklü koşullarında “BOYKOT” ısrarının, ahmaklıktan öte, “EVET” in çıkarına bir kalleşlik olduğunu ilan ederek, “BOYKOT”  ve “EVET” iradesine karşı “HAYIR” iradesini yükseltmeye, yani faşizmin dejure konuşlanmasında önemli bir adım olan 12 Eylül 2010 anayasa değişikliğini önlemeye çalışmış ve hem de dinci-gerici, osmanik-islamik temelde konuşlanmasını tamamlamaya çalışan ve aynı zamanda cumhuriyet rejimini ortadan kaldırarak ümmet rejimini, başka ifadeyle bir Tanzimat öncesi karanlığını yerleştirmeye çalışan “yeni” 12 Eylül faşist diktatörlüğüne karşı, çoktan bir kültürler toplamına indirgenmiş olan “demokrasi”ye dönmeyi değil, bu anlamda tekelci cumhuriyete dönmeyi de değil ama sosyalist cumhuriyeti dışlamayan laik, devrimci, halkçı bir işçi ve emekçi cumhuriyetini kurmayı, bunun için devrimci bir mücadele vermeyi önermişler ve hâlâ bunu önermektedirler! 
Öyleyse,“HAYIR” yaklaşımının faşizme karşı mücadeleden ayrı olmadığı, aksine bugün itibariyle tam merkezinde olduğu çok açıktır!
Burada, faşizmin yalnızca Kürtler için değil, Türkiye’nin Kürt-Türk bütün işçi ve emekçileri için ve dahi, çıkarları nesnel ve öznel olarak faşizme karşı olan tüm sınıf ve katmanlar için de faşizm olduğunu hatırlamak gerekiyor!
Varolan burjuva düzenini- ki bu düzen, büyük zenginlerin egemen olduğu bir düzendir, -savunan tamamen tutucu bir hareket olan faşizm, doğası gereği anti-sosyalist, anti-proleter bir harekettir.
Dolayısıyla unutulmamalıdır ki, faşizm bugün ve sadece Kürtlere yönelik baskıların artmasıyla ortaya çıkmadı; çok önce de var olan faşizm, bugünkü “Kürt çözümü” çerçevesinde yürütülen müzakereler sırasında da vardı ve daha sağlam bir şekilde konuşlanmasını sürdürüyordu ki bu müzakerelerin ve elbette bu çerçevede Kürtlerin yürüttüğü politikaların bu konuşlanmada önemli bir katkısı olduğu reddedilemez bir gerçektir!
Bu gerçeklikten hiç kimse kaçamaz!
Ve bu konuşlanmaya ilk büyük katkının, 12 Eylül 2010 referandumunda “HAYIR” iradesine yönelmek yerine, hiçbir mantığa sığmayan ve dolayısıyla  “EVET”  oylarının artması ve kapıları ardına kadar bugüne, yani 16 Nisandaki anayasa değişikliğinin kolaylıkla kotarılmasına yönelik olarak faşizmin konuşlanmasını kolaylaştıracak olan anayasa paketinin kabul edilmesine yönelik bir ”BOYKOT” politikası izlenerek olduğu göz ardı edilmemelidir!
Yani, şunu söylemek istiyorum:
Dün “BOYKOT” politikası izleyerek, hem de tırmandırılarak daha sağlam temellerle konuşlandırılan faşizm koşullarında, Kürt sorununun “çözümü” konusunda resmi politikadan ya da müzakere masasının öteki tarafından daha fazla şey elde etmek, ya da elde edilmek istenenleri garantilemek hedeflendiği gibi, bugün “HAYIR” diyerek müzakere masasını deviren tarafın müzakere masasına dönmesini garantilemek ve Kürt sorununun Amerika’nın politikalarıyla senkronize politikalarla “çözümünün” tamamlanması hedefleniyorsa, bunun ne faşizme karşı mücadele ile ilgisi vardır, ne de Kürt halkının ve Türkiye’nin işçi ve emekçilerinin vazgeçilmez çıkarları için yükseltilen bir “HAYIR” iradesi ile ilgisi vardır!
Yani bu tür politikalar, son tahlilde, faşizmi önlemeye ya da yenmeye değil, konuşlanmasının tamamlanmasına, en azından sağlam temellere oturmasına hizmet eder!
Ve faşizm eninde sonunda yenilecektir ama bu konuşlanmaya, isteyerek ya da istemeden de olsa hizmet etmenin sorumluluğundan kimse kurtulamaz; tarih sayfaları bu sorumluluktan kurtulamayanlarla doludur!
Öyleyse net olarak idrak edilmelidir ki, Kürt siyaseti ve genel olarak Kürt hareketi de yükseltse, Türkiye devrimci hareketi ve dahi çıkarları nesnel ve öznel olarak faşizme, hem de din tabanlı bir faşizme karşı olan tüm sınıf ve katmanların politik temsilcileri de yükseltse, “HAYIR” iradesinin kazanması, sadece Kürtlerin değil, Kürt-Türk bütün halkların, işçi ve emekçilerin ve çıkarları nesnel ve öznel olarak faşizme karşı olmakta olan tüm sınıf ve katmanların çıkarınadır!
O halde, Kürtlerin de Türklerin de faşizmden kurtuluşu, faşizme karşı birlikte, kararlı ve faşizmi besleyen, ya da konuşlanmasını güçlendiren tüm etmenlere ve güçlere karşı mücadele zeminine bağlanan bir “HAYIR” iradesinin faşizmin yenilgisine kadar, yerine halkçı, devrimci bir emekçi cumhuriyeti konulana kadar sürdürülmesi ile mümkündür!
Bu aynı zamanda ezilen ve sömürülen halkların, sınıfların vazgeçilmez tarihsel çıkarları doğrultusundaki kurtuluşlarının kapısını açacak olan en kullanışlı anahtardır!
Yani “HAYIR”a toslatılarak boynuzları kırılan bir faşizmi müzakere masasına döndürerek Amerikan damgalı bir “çözüm”ü kotarma planları yapmak, kurtuluşa açılan kapıları açmanın değil, tam tersine, darağacı hazırlanmış bir çıkmaz sokağa gönüllü olarak kapı açmanın ifadesidir!
Öyleyse herkes, kimilerine belki tokat misli gelecek olan bu vurguları, “kızını dövmeyen dizini döver” özdeyişini hatırlayarak, darağacı hazırlanmış bir çıkmaz sokağa -isteyerek ya da istemeyerek fark etmez- girilmeden önceki bu son eşikte enine boyuna değerlendirmelidir!
Faşizm olgusu üzerinde sonuca götürecek yönde konuşmaya devam etmek istiyorsak, faşizm ile demokrasinin birbirini dışlayan ve ilkesel iki ayrı sistem oldukları şeklindeki yaklaşımın, teorik olarak da tarihsel olarak da yanlış olduğunu ve daha önemlisi, burjuva diktatörlüğünün gittikçe siyasal gericilik ve devlet iktidarının faşistleşmesi yoluna girdiğini, bunun da burjuvazinin, karşıtları arasında ve kendi safları arasındaki çelişki ve çatışmaları bertaraf etmekte gittikçe daha çok zorlanması nedeniyle olduğunu hatırlayarak, öncelikle faşizmin, yönetenler arasındaki çelişkilerin etkisizleştirildiği bir devlet durumu olduğunu akılda tutmak gerekmektedir!
Çünkü yönetenlerin kendi aralarındaki çelişkinin etkinliği, devletin, yönetilenlerden kaynaklanan çelişkileri ortadan kaldırma hızını kesmektedir!
Demek ki, faşizm, yöneten sınıf ya da sınıflar içinde, çelişkilerin, bir tarafın lehine ortadan kaldırılması ya da ertelenmesini de anlatmaktadır.
Diğer yandan faşizm, yöneten sermaye grupları içinde, ister ülke toprakları içinde ve isterse dışında olsun, yeni alanlar zapt etmek isteyenlerin düzenidir.
Öyleyse yeni alanlar zapt etmek, devlet gücünü hızla ve engelsiz uygulamayı gerektiriyor; bunun için tekellere, 1961 türü Anayasa değil, 1982 anayasasından da gerici, şiddetli ve devlet gücündeki hızı daha da artıracak olan bir anayasa gerekmektedir!
1961 türü anayasa mı?
1961 Anayasası, çift bölmeli parlamentosu, özerk kurumları ve örgütlenme haklarıyla, devlet gücünün kullanımında geniş katılımı gözetmekten geri durmuyor; katılım, devlet gücünün işleyişinin yönünü ve niteliğini değiştirmemekle birlikte hızını azaltıyor.
İşte 12 Eylül faşist darbesinden bu yana sürdürülen hükümet değişiklikleri bir yana, yasa ve anayasa değişikliklerinin ve referandumlarının ve elbette 61 anayasası ile elde edilmiş olan bütün kazanımların yerle bir edilmesinin kıymeti harbiyesi buradadır!
İşte bu yüzden, 27 Mayıs ihtilalini Kemalizm’in faşist darbesi olarak nitelerken,  27 Mayıs ile 12 Eylül’ü ve 12Mart’ı özdeşleştirmek üzerinden, din tabanlı “Yeni” 12 rejiminin faşist konuşlanışına bigâne kalmak, hatta yer yer demokrasi beklemek, sivri ucu ile karşılaşınca da faşizmin şiddetli yüzünü görüp, karşısına 27 Mayısla gelen 1961 anayasası türü bir demokratik anayasayı koymayı önerenler, ya akıl fukarasıdırlar, ya da ahmaklık katsayısı yüksek bir sahtekârlık veya iki yüzlülük içindedirler!
İşte bu yüzden, ayak sesleri, daha 12 Eylül 2010 “Anayasa Değişikliği Referandumu”nda duyulan ve hatta açıkça “12 Eylül referandumuyla açılan bir kapı” olduğu ilan edilen, 16 Nisan “Anayasa Değişikliği Referandumu”nun kıymet-i harbiyesi çok daha önemlidir!
Bu yüzden “HAYIR” iradesi, yönetilen sınıfların tümü için olduğu kadar, çıkarları faşizme nesnel ve öznel olarak karşı olan tüm kesimler için de can alıcı önemdedir; ”EVET” iradesi ise, yöneten sermaye grupları içinde, diğerlerinin de aleyhine olabilecek şekilde egemenlik kurmak isteyen sermaye grupları için, ya da sadece tek bir grup için can alıcı önemdedir!
İşte, iktidar partisi karşısında “muhalefet” rolü oynayan, göründüğünün aksine, iktidar partisi gibi kendileri de yöneten sermaye gruplarının, yani yöneten sınıfların temsilcisi olan ve hatta devlet iktidarının faşistleşme katsayısının artmasına kadar iktidarın bu faşist konuşlanmasına hizmet eden partilerin kimisinin “HAYIR”, kimisinin ise “EVET” iradesi temelinde politik faaliyet içinde olmaları bu yüzdendir!
Bu da kaçınılmaz olarak, “HAYIR”  ile “EVET”  iradesi arasındaki kavganın, sanki iki farklı sermaye grubunun birbiriyle kavgası imiş gibi bir fotoğraf vermesine, ya da bu görüntüyü kolaylaştırmasına olanak vermektedir; dolayısıyla da “HAYIR”  ve “EVET” iradesinin düzeniçi saf tutmanın bir ifadesi olduğu ve “BOYKOT” iradesinin, bu düzen içi kavgadan “bağımsız” bir “devrimci” duruş olduğu yanılsaması kolaylaşmaktadır!
Aslında bu yanılsamayı güçlendirmek için hareket halinde olan konspiratif bir mekanizma vardır!
Ancak bu fotoğraf gerçeği yansıtmamaktadır; gerçek bambaşkadır!
Bu bambaşkalık, elbette Marxist bakışla daha net olarak görülebilir; ancak, bugüne kadar ortaya dökülen turnusol misli gelişmeler, bu bambaşkalığı, aklı bağımsız olan ve görmek, anlamak isteyen herkes için netleştirmiştir!
Hâlâ net göremeyenler ise ya politik ahmaklıkla ya da buna mahkûm olmakla maluldürler!
Velhasıl, son derece net olan bu fotoğraftaki , “EVET” iradesi ile “HAYIR” iradesi arasındaki kavganın, her ne kadar yöneten sermaye grupları arasındaki bir kavga imiş gibi görünse de, daha doğru ifadeyle böyle görünmesi için çalışılsa da gerçekte, yöneten sınıflarla, yönetilen sınıflar arasındaki sınıfsal kavganın bir yansıması olduğunu görmemek için ya siyasi kör, ya da bu körlüğe mahkûm olmuş olmak gerekir!
Bu kavgada “HAYIR” iradesi galip gelirse, yönetenler arasındaki çelişkilerin etkinliğinin etkisizleştirilmesi engellenerek, yönetilenlerden kaynaklanan çelişkilerin daha da keskinleşmesi, dolayısıyla yönetilen sınıfların kendi kaderlerini tayin konusunda bilinçlenme ve kararlılık katsayılarının artması daha mümkün hale gelecektir; bundan sonrası, yönetilen sınıfların bağımsız ilerici, devrimci örgütlerinin ve namuslu, dürüst liderlerinin, ideolojik-politik yetkinlikteki öncü unsurlarının politik maharetlerine kalacaktır!
“EVET” iradesi ise, yönetenler arasındaki çelişkileri etkisizleştirerek, yöneten sınıfların yönetilen sınıflardan kaynaklanan çelişkileri ortadan kaldırma hızını artıracak, böylece faşizmin konuşlanması tamamlanmış olacaktır!
Öyleyse “BOYKOT” iradesinin “EVET” iradesini artıracağı, dolayısıyla yönetilenlerden kaynaklanan çelişkilerin ortadan kaldırılma hızını artırmaya ve dolayısıyla da faşizmin en tam ifadesiyle konuşlanmasına hizmet edeceği kendiliğinden anlaşılabilir bir gerçektir!
Bu durum, sermaye sınıfı için yeni ekonomik alanların zaptı anlamına geldiği ölçüde, bir devlet durumu olan demokrasinin (ne kadar kaldıysa) yerinin, bütünüyle faşist diktatörlüğe teslim ediliyor olmasıdır!
Burada yenilen ve teslim alınan işçi ve emekçi sınıflardır!
Dikkatle bakıldığında, akıl gözüyle bakıldığında, aklımızdakilerle bakıldığında, bu fotoğrafta bir sınıf kavgasının yansıması olduğu görülecektir; yani demek ki, bugün itibariyle bir sonucun, yani bir sınıf kavgasının ifadesi olan; sonrasında ise yeni bir başlangıcın, yeni sınıf kavgalarının ifadesi olacak olan 16 Nisan Anayasa Referandumu tümüyle sınıfsaldır!
Şöyle ki, 12 Eylül faşist darbesi, bir tekelleşme sancısının, bu yönde süren bir sınıf kavgasının sürüklediği sonuçtu ve sonrasında, yani 12 Eylül rejiminde, tekelleşme sancısının giderilip, tekelci düzenin yerleştirilmesi kavgası ve sancısı, tüm şiddetiyle ve çeşitli krizleri ile hatta referandumlu ve referandumsuz pek çok anayasa değişikliği yanında, hükümet değişiklikleri ile bugünlere kadar gelmiş ama tekelleşme bunalımı bir türlü bitmemiştir!
Tekelci düzene gelindikten sonra, ekonomik ve toplumsal sorunları, yalnızca içe yönelik zoru artırarak ve yayarak çözmek imkânı kalmamıştır!
Öyleyse tekelci düzen, faşizm sözcüğünü gereksiz kılacak bir devlet zorunu artırmakla birlikte sorunlarını dışarıya açılarak çözmeye hazırlanmak zorundadır!
Öyleyse tekelci düzen emperyalist senaryolara yelken açmak durumundadır!

Bu yüzden tekelci düzen Türkiye’de, emperyalist senaryoları denemek zorunda kalmış ve hâlâ da denemektedir!
Kürt devrimci mücadelesi tam burada patlamıştır ve Türkiye’nin düzenini hem sarsmış, hem de sıkıştırmıştır! Tekelci düzen, tam  “içerdeki sorunları uykuya yatırdım, artık emperyalist senaryolara hazırlanabilirim” derken, bu en büyük ve hatta uykuya yatırılan sorunları uyandıran sorunu (Kürt sorununu) çözmekle karşı karşıya kalmıştır!
Böylece, sorunu sorun olmaktan çıkarmak için, iç baskı artırılırken, devlet zoruna bir başka kuvvet eklenmiştir; medya artık bir kurum olarak, yasama, yürütme ve yargı ile hiç çelişmeyen, bunlarla iç içe olan bir kuvvet olarak, devlet zorunun bir kolu haline getirilmiştir; artık, hiçbir baskının baskı olarak görülmemesi için, bu kuvvet, medya, hem de son derece mekanize ve kemikleşmiş olarak hazır ve nazırdır!
Faşizm sözcüğünü gereksiz kılmak ve devlet zorunu artırırken hissettirmemek artık daha çok kolaylaşmıştır!
Bir yanı tekelci, diğer yanı emperyalist olan Türkiye düzeni, medyanın da devreye girmesiyle Türkiye toplumunu uyguladığı baskısının şiddetine alıştırabilmiş, devlet zorunu artırarak yaymış ve görünmez kılmıştır; hatta tüm baskısıyla hareket halinde iken bile bu zoru demokrasi olarak gösterebilmiştir; hâlâ da gösterebiliyor!
Öyleyse, faşizm, gerçek ve acımasız terörünü göstermediğinde onu yok saymak ahmaklık değilse, sahtekârlıktır!
Bu sahtekârlık, faşizmin gerçek ve acımasız terörünün, ancak direnç olduğu zaman kendini gösterdiği gerçeğinin üzerini örtmek demektir; ahmaklık ise, faşizmin terörü ile faşizmi birbirine karıştırmak demektir!
Bunu, Tarihe “Gezi Direnişi” olarak geçen halk isyanı günlerinde, emekçi halk ve emekçi halk sevgisi, faşizmin terörünü yenip bu gerçeğin üzerindeki şalı yırtıp atarak, kendi yarattığı “demokrasi” dinine tapan, faşizmi sadece açık kapıları zorlarken gelen saldırı ve katliamlar sanan Kürt siyasal hareketi hariç hepimize göstermiştir!
Diğer yandan, şu da bir gerçekliktir ki, devlet zorunun demokrasi olarak gösterilebilmesinin imkânları had safhada olduğu halde, devlet zorunun şiddeti bir taraftan artırılmakta ve diğer taraftan dejure hale getirilmeye çalışılmaktadır!
Bu da, faşist konuşlanmanın, tekellerin düzeninin, yani dinci-gerici, osmanik-islamik temelde konuşlanmasını tamamlamaya çalışan 12 Eylül faşist diktatörlüğünün sağlamlığının değil, zayıflığının bir sonucu olduğunu ve öyleyse, fırsatların önünün fazlasıyla açık olduğunu göstermektedir!
Bununla birlikte, tekelci düzen, insanı kendine güvensiz, edilgen, küçük işlerin adamı, sürü haline dönüştürüyor; küçük işleri yapmak sürekli küçülmektir; kendine güvensiz insan yozdur; edilgen insan sürüdür; sürü ise ortaçağın insanıdır!
Demek ki bir de şu var; tekelci düzen ortaçağı tekrarlamaktadır!
Ve artık buradayız ve burada, emperyallizmin YENİDÜNYA DÜZENİ ile bu düzenin konuşlanmasında en önemli sıçrama tahtası olarak öngörülen ve bütün emperyalist –kapitalist dünyaya önerilen, ezilen ve sömürülen halklara, üstelik de bir “Kürt kurtuluşu” renginde dayatılan BOP-BİP konuşlanmasına, nesnel ve öznel olarak ve elbette teorik-politik hokkabazlıklarla “kandırılarak” taraf olanlarla, buna yine nesnel ve öznel olarak ve son derece net ve açık olan teorik-politik yaklaşımlarla karşı olanların gittikçe yükselen kavgasının ve bu kavganın ortaya çıkardığı sınıfsal ve ideolojik-politik dengelerin, yani nesnel şartların ezilen ve sömürülen sınıfların lehinde ama ezen ve sömüren sınıfların, emperyalist kapitalizmin ve elbette tekellerin düzenlerinin aleyhinde geliştiğini görüyoruz!
İşte tam burada, yani burada gördüğümüz koşullarda, sadece Türkiye’nin ve içinde bulunduğu geniş coğrafyanın değil, bütün dünyanın, karakteristik bir çöküş göstergesi arz ettiğini, emperyalizmin ve tekelci kapitalist ekonomilerin ilerleyen çözülmesinin ve yozlaşmasının had safhada olduğunu çoktan göstermiş olan ve hiçbir zaman, hiçbir yerde tekellerin ekonomik-politik programlarından başka bir program yürütmemiş olduğu bilinen ve bir kere yenildiyse, yine yenileceği açık olan faşizmin çaresizce tırmandırılmaya, yine yeniden egemen kılınmaya çalışıldığı gerçeği ile karşı karşıya olduğunu görüyoruz!
Ancak, tam da bu nokta, emperyalizmin, tekelci düzenlerin en güçsüz ve çaresiz zamanlarını yaşadığı, o kadar öyle ki, mecbur oldukları emperyalist savaştan bile ölümüne korktukları ve aynı zamanda buna, yani bu emperyalist savaşa karşı durmaya nesnel ve öznel olarak hazır olan ulusal ve uluslararası güçlerin birikmeye başladığı bir noktadır!
Daha önemlisi, bu noktada, çok uzun bir zamandan beri aldatılan ve aldatıldıklarının önemli oranda farkında olan işçi ve emekçi yığınlarını, faşizm karşısında tekellerin yedeği yapmak üzere aldatabilecek türden, İkinci Enternasyonalin “karizmatik” olduğu kadar sahtekâr da olan “liderleri” gibi “liderler”in, sahtekârlıkta rekora koşsalar bile, hayat bulamayacakları görülmektedir!
Ayrıca, bu noktada, işçi ve emekçileri, faşist konuşlanmanın son hamlesinin yedeğine sürüklemek üzere yanıltarak silahsızlandırmak için kullanacağı pek fazla barutu kalmayan ve dipten gelen bir dalga misli onca zaman aldattıkları tabanlarından yükselen baskılar karşısında bir ölüm kalım ikilemi içine sürüklenen sosyal-demokrat, sosyalist, liberal, vb. hatta Kemalist etiketli, yani öyle görünmek için çırpınan bilumum sahtekâr örgütlerin, bataklık kurbağaları misli acz içinde çırpındıklarını, ağlamaklı bir şekilde hiç istemedikleri sloganları yüksek sesle haykırmak zorunda kaldıklarını da görüyoruz!
Ancak, bununla birlikte, bu noktada, işçi ve emekçilerin, en örgütsüz, savunma mekanizmalarının en zayıf, “önderlerinin” en sahtekâr, velhasıl en silahsız olduklarını da görüyoruz ki, bunun yaşanmış faşizmler karşısında olandan pek farklı olmadığını biliyoruz; ancak farklı olan, egemen sınıfların ekonomik-politik ve ideolojik hegemonyalarının tüm baskısına, yarattığı tüm illuzyonuna rağmen, ezilen ve sömürülen sınıfların mevcut koşullarda yaşamak istememe, başka bir dünya isteme ve bu başka dünyada ezilen ve sömürülen olmak istememe ve elbette artık aldatılmak istememe eğiliminin yüksek olmasıdır!
İşte bu forumda, Sosyalist Forum, dönen dolapların, H.Doludizgin adlı forum üyesinin yerinde nitelemesiyle, bu dolapları döndüren fırıldakların olmayacak duaya âmin misli acz içinde çırpınmaları bu yüzdendir; yani yukardan aşağıya resmini çizdiğim inatçı gerçeklerin üzerini örtmek, akıllardan uzak tutmak içindir!
Fakat şimdi tehlikeler ve fırsatlar, tarihin hepimizi sürüklediği bu son karanlık tünelin önünde ve arkasında üstüste çakışmıştır; hangisinin altta kalacağını tünelin arka ucundan çıkanlar da, tünelin içinde kalanlar da görecektir; ancak tarihin mantığı, tünelin arka ucundan çıkanların, bu tünele girerken tünelin arka ucundan çıkmak için ne yapılması gerektiğini bilenler olacağına işaret etmektedir!
Çünkü sosyalistler, faşistleşmenin ve emperyalist savaş tehlikesinin gelişme hızının küçümsenmeyecek denli yüksek olduğunu; ama buna karşın kapitalist sistemin sağlamlığının değil, zayıflığının göstergesi olan faşist diktatörlüklerin ve emperyalist savaşların kaçınılmaz olmadığını, önlenebileceğini bilirler ve buna inanırlar; faşizme karşı bu bilinç ve inançla mücadele ederler; yani bu tehlikeyle, onu küçümsemeden ama yenilebileceğini bilerek, inanarak mücadele ederler!
Fırsatların ancak böyle hayat bulacağına inanarak fırsatların paçasını yerinde ve zamanında tutmanın hünerini göstermeye çalışırlar!
Kürt siyaseti mi?
Kürt siyaseti ve hareketi, referandum oyununu boşa çıkaracak dürüstlük ve samiyeti, “HAYIR” çağrılarındaki kararlılığı ve berraklığı, Kürt sorununun, Kürt halkının ve Türkiye’nin Kürt-Türk ve diğer bütün işçi ve emekçilerinin vazgeçilmez tarihsel çıkarları doğrultusunda çözümüne kapı açacak şekilde ve sadece Öcalan’ın değil, HDP’li vekiller, siyasetçiler ve yerel yöneticiler dâhil, zindandaki tüm ilerici, devrimci, devrimci-demokrat politik tutsakların özgürlüklerine de kapı açacak bir “HAYIR” iradesi göstererek bizi şaşırtmalı ama daha önemlisi, Kürt halkının ezici çoğunluğunu, “HAYIR” iradesinde net olarak kararlı olduklarına inandırmalıdırlar!
Sosyalistler mi?
Bugüne kadar her gün yenilenen tarih alanı üzerinde cereyan eden sınıf mücadelelerinin, her devrimci mücadelenin, amacı sınıf mücadelesinden ne kadar uzak görünürse görünsün, devrimci işçi sınıfının katastrof final anına kadar zorunlu olarak başarısızlığa uğramak zorunda olduğunu; her türlü toplumsal reformun, proleter devrimi ile feodal karşı devrimin bir dünya savaşı içinde, silahlarla boy ölçüşecekleri ana kadar bir ham hayal olarak kalacağını gösterdiğini bilerek, inanarak, katastrof final için mücadele etmekten, bu savaşımın yolunu genişletmekten hiçbir zaman vazgeçmezler, vazgeçmeyeceklerdir!
İşte, 12 Eylül 2010 Referandumunda olduğu gibi, 16 Nisan Anayasa Değişikliği referandumunda da, bu bilinç ve inançla ve hatta “HAYIR” iradesi kazanınca faşizmin bir çırpıda yenilmeyeceğini ama yenilebileceği düşünce ve inancının kitleleri saracağını ve de dinci-gerici 12 Eylül faşist diktatörlüğüne, emperyalizme, tekellerin düzenine, karşı savaşımın başka ve güçlü bir boyut kazanabileceğini, laik, ilerici, devrimci, halkçı bir emekçi cumhuriyeti için savaşımın  önünün açılacağını, sınıfsal dengelerinin oluşacağını bilerek “HAYIR” iradesinin kazanması için savaşım vermeyi boyunlarının borcu sayarlar!
Fikret Uzun
05-Nisan-2017

6 Şubat 2017 Pazartesi

KÜRT HAREKETİ SAĞ AYAĞINI GERİCİLİKTEN VE AMERİKA'DAN NE ZAMAN ÇEKER YA DA ÇEKEBİLİR Mİ



KÜRT HAREKETİ SAĞ AYAĞINI GERİCİLİKTEN VE AMERİKA'DAN NE ZAMAN ÇEKER YA DA ÇEKEBİLİR Mİ?
- Karanlığın Gündoğumunda Dürüst bir niyet, samimi bir öğretme ve inandırma çabası mı zor, kötü niyetleri gizleme ve kusurları örtme çabası mı kolay?
- Kürtlerin “HAYIR” Eğilimlerini Yükseltmek İçin İttifak da Yapılabilir Cesaret de Verilebilir, Zihinleri de açılabilir ama Amerikan Rengi Taşıyan Bir “ Çözüm”de Diretmelerine Rağmen, ne Kürt Halkının ne de Kürt Hareketinin Sorunları Çözülebilir!
Deniz Hakan çok doğru söylemiş, elbette Kürt sorununun çözümü, özellikle de Kürt zebanilerine bırakılamayacak kadar önemli iken, Türkiye’nin örgütsüz ve isimli, isimsiz, ilerici, devrimci, sosyalist ve komünistlerinin boynunun borcudur;  zaten biz de eleştirilerimizin en sert tonunda bile hemen hemen bu temelde hareket ettik; Kürt hareketinin ilerici-devrimci damarlarına hitap ettik, gericiliklerini de, düşmanca bir ton taşımaya başlayan anti-Marksist-Leninist tutumlarını da, anti-laik, cumhuhuriyet düşmanı tutumlarını da mahkûm ettik; Sosyalist Forum’da bile bu yönde dalgalanmalar, yalpalamalar baş gösterdi; anti-Marxist-Leninist yaklaşımları ifade eden paylaşımlardan vazgeçilmesi gerektiği konusunda epey bir irade gösterildi ve SF sitesindeki en son teknik çöküş ve günlerce sitenin kapalı kalması, sonunda bu tür paylaşımların “hack edildi” bahanesiyle silinmesi ve akabinde neredeyse “biz Marxizm-Leninizm’i bırakmadık” yollu renk verilmeye çalışılması, Kürt hareketinde bu yönde dalgalanmalar olmasının SF’deki yansımasıdır; yani Deniz Hakan’ın dediği gibi, KÖH’ün de, HDP vesaire’nin de diğer ayaklarının sağ ayakların yanına gitmemek için direndiği, hatta daha fazlasını da söyleyebiliriz, sağ ayakları geri çekmek için (yeterli olmasa da) irade gösterdikleri ortadadır.
Ancak burada parantez içinde, kendi adıma bir not düşmek isterim ki, Kürt siyasetinin çatısı altında da, genel olarak Kürt hareketinin örgütsel dinamiği içinde de pek öyle sağ yan ile kavga etme konusunda irade gösterecek bir sol olduğunu (kaldığını) sanmıyorum; hele Kürt siyaseti içindeki “sol” ları sol olarak görmek çok daha fazla mümkün değildir; ancak Kürt siyasetinden de, Kürt ulusal hareketinden de sol renkli bir beklentisi olduğu ve/ya da öyle olduğunu sandığı için yüzünü bu tarafa dönmüş bir sol yanın olduğu yadsınamaz!
Örnek olsun, “Büyük devrimci Lenin'i saygıyla anıyoruz” diyen PKK MK üyesi Cemal Şerik’in, “Kürdistan ve Türkiye halkları önünde yalnızca devrim seçeneği var” yollu konuşarak, Lenin ve Mustafa Suphi ve arkadaşlarını, ölüm yıldönümlerinde anması; Lenin’in “Çarlık Rusya’sının egemenliği altında bulunan tüm halkları özgürlüğe, kurtuluşa doğru götüren bir sürecin başlatıcısı olmasına” ve her ne kadar kendilerine yontsa da ve hatta çarpıtıyor olsa da “Ekim Devrimi”ne, “1905 Devrimine” ve “Sovyetler” e vurgu yapması, bunun bir yansımasıdır; yani Kürt hareketi içindeki ve yüzünü bu harekete dönmüş devrimci damarlara – en azından- “Lenin’den ve devrimden ayrılmadık” mesajı vermeye de mahkûm olduklarının göstergesidir!
Oysaki PKK kongreleri kanıttır, PKK adı, KADEK’e ve oradan Kongra-Gel’e ve sonra da yine PKK’ye dönmesi aşamasında açıkça Leninist yapılanmadan ve devrim’den vazgeçtiklerini ve reformist bir yola girdiklerini hem ilan etmişler ve hem de bu yeni çizgilerinin üzerini örtmüşlerdi; şimdi bu yeni (reformist)çizgiye, kaçınılmaz olarak gericilik de eklenince ve daha önemlisi, ard arda yenilgiler ve tutarsızlıklar kalın çizgilerle kendini gösterince, örtüler dikiş tutmaz olmuş ve en azından soyut ve içi boş bir söylem tutturarak “devrim’den ve Lenin’den vazgeçmedikleri” yollu ritüelli beyanatlar vermeye ve Marxizm-Leninizm’i aşıyoruz yollu tartışmaları geri çekmeye ya da unutturmaya başlamışlardır!
Bu arada, Şerik’in “ ‘Sovyetler’ belirlemesinin devlet biçiminde anlaşılmaması gerektiğine” vurgu yapma gereği duyması var ki, hem yanlıştır ve hem de “komün” örgütlenmesini model gösteren Öcalan ve Kürt hareketi ile Çar’ın egemenliğine, despotizmine karşı, “Sovyet” örgütlenmesi ile mücadele eden Lenin ve Rusya proletaryası ve köylülüğünün “Sovyetler” biçimindeki ittifakı arasında bir korelâsyon kurması, gerçekleri örtmeye çalışması bir yana, tükürdüklerini yalamak istememenin psikolojisini de yansıtmaktadır!
Ancak Cemal Şerik, Lenin’e göre sovyetlerin, daha açık ifadesiyle “İşçi ve Asker Temsilcileri Sovyetleri”nin , “Proletarya ve köylülüğün devrimci-demokratik diktatörlüğü”  olduğunu göz ardı ediyor; göz ardı edilmesine çalışıyor ki bu da bizim Kürtler hâlâ aynı Kürtler olduğun un bir işaretidir!
Kürtlerin, ABD emperyalizminin diğer önemli kartlarından biri olan kozmopolitizmin, ulusal-nihilizmin labirentlerinde Kürt halkına yolunu şaşırtıp, Amerikancı bir yola sokmakta kararlı oldukları aşikârdır ki,“demokratik özerklik” ya da “komün”, bunun için hem biçilmiş kaftandır, hem Amerikan’ın ısrar ettiği “M-L’yi bırak gel masada müzakere yapalım” davetine icabet etmektir, hem de bunların üzerini örten bir kılıftır ve bu anlamda bir şaşırtmacadır!
Yani, Kürtlerin hemen hemen bütün politikalarının ısmarlama olduğunu, uydurma olduğunu ve Kürt halkını, kurtuluşuna, bir zamanların Öcalan’ının deyişiyle, vazgeçilmez tarihsel çıkarlarına sahip çıkmaktan vazgeçirmenin, ulusal-nihilizme sürüklemenin sinsi politikaları olduğunu vurgulamaya çalışıyorum!
Diğer yandan, Demokratik Toplum Kongresi (DTK) ; 'Hayır' demeye çağırıyoruz diye kampanya başlatmaktadır;  “…mış gibi” mi yapıyorlar, yoksa ciddi ve samimi ler mi, kısa zamanda göreceğiz; ama pek çok “Kürtsever” “aydın”, TKP artığı Veysi Sarısözen de bunlardandır, zoraki ilan edildiğini (yani sol yanlarını teskin etmek için olduğunu ve aslında bu anayasa değişikliğinin,Kürt sorununun Amerikancı çözümü için biçilmiş kaftan olduğunu düşündüklerini), düşündüğüm “HAYIR”  kampanyasına karşı kafa karıştırıcı, bu yönde gelişecek ittifakları önlemeye yönelik ilginç açıklamalar ve itirazlar yapıyor ki, sağ yan - sol yan çatışmasında, sol yandan çekinerek(hem de sağ yan görünmekten çekinerek), sağ yanı daha çok sağa çekmeye hazırlanıldığını görüyoruz; en azından ben öyle görüyorum ki “aktif hayır” kampanyası açanların “HAYIR” vurguları da hem vurgulu değil, hem de net değil, başka ifadeyle bir ikircimlik hissettiriyor; 12 Eylül referandumundaki  “BOYKOT” cinliklerinin, şimdi “HAYIR”a çağırmalarının ciddiye alınma katsayısını düşürme ihtimali de cabasıdır!
Sanki, resmi politikanın, ya da en azından daha önce “Seni başkan yaptırmayacağız” çıkışlarında olduğu gibi, Amerikan’ın eğiliminin “HAYIR”  yönünde olması ihtimaline karşı bir ısınma ameliyesi gibi görünüyor!
Yani Kürtler (ne siyaseti, ne de genel olarak hareketi ), gerçekten sağ ayaklarını, sol ayaklarının yanına çekmeye ya da Amerika’dan çekmeye pek niyetli görünmüyorlar; aksine yine sol yanda görünerek, sol ayakları, daha çok sağ ayaklarının ve elbette Amerikan politikalarının yanına çekmeye çalışmakta kararlı olduklarını görüyoruz!
Bir başka olgu ise, Kürt milletvekillerinin tutuklanmaları yoluyla kendini gösteriyor ki, daha önce de dile getirmiştim; bunda, savaş içinde şiddet yoluyla müzakere dinamiği ve dolayısıyla sağ ayakların yanına gitmeye daha çok mahkûm etmeye çalışma dinamiği görüyorum; en azından önsezimdir diyebilirim ki hatırlarsak, barış içinde yürütülen müzakereler sırasında dahi, “açılım paketleri”nin biri açılıp, biri kapanırken bile, hem de kitlesel olarak, Kürt yöneticilerin zindanlara atıldığını, partilerinin kapatıldığını ve Kürtlerin buna eyvallah dediğini biliyoruz!
İşte burada, “Kürt sorununu çözmek” derken ; Kürtlerin sol ayaklarını sağ ayaklarının yanından uzak tutmaya devam ederek ve Kürtlerin ”HAYIR” vurgusundaki ikircimliği de, vurgusuzluğu da ortadan kaldıracak şekilde ilerici-devrimci çizgiyi öne çıkartarak, bu temelde sert eleştirilere devam ederek, her ne için olursa olsa da ve hatta Kürtler’in kayıtsızlık katsayısı yüksek olsa da, Kürt siyasetinin temsilcilerinin zindana atılmalarına karşı ciddi ve samimi protestolar yükseltmek gerektiğini anlamalıyız!
Ayrıca dikkat çeken bir başka konu da, Kürtler arasında ve Kürtlerin “BOYKOT”una omuz verenler arasında,  2010’daki “BOYKOT” tavrının yanlışlığı konusunda sesler yükseldiğinin ama henüz Kürt hareketinin bu sesleri duymadığının gözlemlenmesidir!
Örnek olsun, dünün “boykot”çusu, şimdinin “Geçen referandumda, benim de içinde yer aldığım ‘boykot’çular, yani o zamanın Kürt hareketi de, AKP’ye ‘yetmez ama evet’çiler kadar yardımcı olmuşlardır. Bugün ‘BOYKOT ‘ tutumu, ‘faşizme geçit var’ demekle aynı anlama gelir…. ‘Evet’ cephesi AKP’ye ‘evet’ diyecek, ‘HAYIR’cılar ise tek adam diktatörlüğüne ‘HAYIR’ diyeceklerdir” diyen “milli anarşist” Gün Zileli ve yine şimdi  “Sade ve Yalın Bir HAYIR’ın Hayati Önemde” olduğunu ifade eden Demir Küçükaydın gibi resmi politikaya eğilim gösteren aktörleri ki başkaları da vardır, bu gözlemi doğrulamaktadırlar!
Sonuç olarak, bizim şimdiye kadar sürdürdüğümüz eleştirel tutumumuzdan bir adım bile geri atmamız mümkün görünmemektedir; yani bu eleştirel tutumumuzun şiddet katsayısını düşürmeden, hatta artırarak,“HAYIR” a gerçekten eğilimli iseler, Kürtlerin bu eğilimlerini yükseltmek için onlarla ittifak da yapılabilir, cesaret de verilebilir, zihinleri de açılabilir ama Kürtler’in Amerikan rengi taşıyan bir “çözüm” de ısrar etmelerine rağmen, yani sağ ayaklarını sol ayaklarının yanına çekmemekte kararlı görünen bir Kürt hareketine rağmen, ne Kürt halkının ne de Kürt siyasi ve ulusal hareketinin sorunlarını çözebiliriz!
Yani, ortada sol yana basan ayakların yanına gitmeye eğilim gösterebilecek bir sağ yana basan ayak yoktur; bu ayaklar, onca zaman, geri dönüşleri mümkün olmayacak biçimde son derece kemikleşmiştir; öyle ki, sola, sosyalizme, hatta Lenin’e ya da Marx’a veya Marxizm-Leninizm’e dair her övgüleri, yanında bir sövgü ile dengelenmektedir; övgüleri, bu çerçevede görüntü yaratmak için, sola, sosyalizme, Lenin’e, Marx’a veya Marxizm-Leninizm’e kendilerinin atfettiklerinedir ve beraberinde gerçekten sola, sosyalizme, Lenin’e, Marx’a veya Marxizm-Leninizm’e ait olanlara dair sövgüleri ihmal etmemektedirler!
Buradan da ortaya şu çıkar ki, çözüm; Kürtlerin hiçbir zaman sol yana basmamaya kararlı olduğu sağ yana basan ayakları ile sola basan ayaklarını ayırmaktadır; ya da daha açığı, sol yana basan ayakları sağ yana basan ayaklardan kesinkes ayırmakta, fakat Kürt halkının sağa sürüklenen ayaklarını sola basan ayakların yanına yöneltmek için sabırlı ama  hızlı bir aydınlatma çalışması yapmaktadır; elbette beraberinde sağ yana basan ayakların içinde hâlâ sol bir yanı kalmış olması ihtimaline karşı, onların da sol yana basan ayakların yanına çekilmesi için ikna edici bir eleştirel çalışma yapmaktadır!
Demek ki ortada, elinde tayin edici bir “kart” haline gelmiş olan ama buna rağmen bu kartı açmaya cesaret edemeyen ABD emperyalizminin çürük politikalarıyla senkronize hareket etmeye kararlı Kürt siyasi kadroları ve genel olarak Kürt hareketini ille bu çizgide tutmaya kararlı bir liderlik kadrosu var demektir ki, öyleyse çözüm, bunlara bırakılmayacak ama bunlara rağmen kotarılamayacak denli önemli, acil, ölümcül bir değerdedir!
Öyleyse çözüm, ancak ve ancak eleştirinin şiddetinin dozunu artırmakla ve böylece Kürtlerin sola basan ayaklarının sağa basan ayakları çelmesine ön ayak olmakla; yani sol yanın cesaret ve kararlılık katsayısının artırılmasıyla mümkündür; özcesi bu, gerici-dinci bir renkle donatılmaya çalışılan Kürt halkının ayaklarının, bu gericilikte ve Amerikan sopasına tutunmakta direten ayakların yanından çekilmesi, sol ayakların yanına yöneltilmesi demektir ki bu da Kürtlerin sol ayaklarının cesaretini de kararlılığını da artıracak ve sağ yanda ve Amerika’nın yanında durmaya kararlı olan lider kadrolarının karşısına dikilmeleri, popülizmin defterini dürüp, yerine halkçılığı şiar edinmeleri mümkün olabilecektir ki, zaten bu kadroların, Kürt halkı ile aralarındaki mesafe ve elbette güven köprüsü, önemli oranda uzamıştır!
Bunun da çizgisi de hedefi de net olan bir ittifak politikası ortaya çıkaracağı açıktır ki ucu tarihin epeydir işaret ettiği ilerici-devrimci Kürt-Türk ittifakı veya birliği ile gerici- karşıdevrimci-Amerikancı Kürt-Türk ittifakının karşı karşıya gelmesine açıktır ve bunu engellemek mümkün görünmemektedir!
İşte çözüm, tarihin akışının sürüklediği bu ittifak karşıtlığı temelinde, ilerici-devrimci çizgideki ittifakın şimdiden netleştirilerek güçlendirilmesine bağlıdır!
Öyleyse bir yerde çözümsüzlük ya da çözüm önündeki engeller koyu renklerle kendini gösteriyorsa, çözüm de en az o kadar yakınımızdadır aksiyomundan hareketle, bu kez Kürtleri “HAYIR”  kampanyasına ikna etmek yerine, kendilerinin açtıkları “HAYIR” kampanyasına omuz vermek, bundan vazgeçmelerinin önünü kapatmak, bu temelde ittifak kurmak ya da güç ve eylem birliği yapmak ve yanında Kürt siyasetçilerin tutuklanmalarına karşı seslerin ciddi ve samimi bir tonda yükseltilmesi, kampanyaya dönüştürülmesi ve beraberinde aslolanın Öcalan’ın tutsaklığından kurtulması değil, Kürt halkının ve siyasetinin ve genel olarak Kürt kurtuluş hareketinin ve elbette Türkiye’nin işçi ve emekçilerinin bu dinci-gerici faşist rejime tutsaklıktan kurtulması olduğunun gösterilmesidir!
Burada da minik bir parantez açarak altını çizmek isterim ki, Kürtler’e şiddet dozu yüksek olan öteden beri yönelttiğimiz eleştirilerin, bugün ısıtılarak öne çıkartılmasının, bugünkü politik atmosfere, yani “HAYIR” eğilimi taşıdığının rengini yansıtan Kürtlerin “kararlılığına” olumsuz bir etki, olası bir ittifak zeminine zarar verici etkisi olmaz; tam tersine, bu temelde ikircimleri ortadan kaldırır ve bu temelin sağlamlaşmasına yönelik olarak sol ayakların sağlam basmasına önayak olur!
Öyleyse bu durumda, Kürt hareketinin bu tutsaklık zincirini kırmak için hem faşizme karşı topyekün bir seferberliğe çağırmasının hem de Öcalan’ı tutsaklıktan kurtarmaya endekslenmiş bir müzakere politikası ve trafiği ile bu dinci-gerici faşizmden medet umma eğilimini yükseltmeye çalışmasının çelişki olduğunu, hatta bir kandırmaca olduğunu net çizgilerle göstermek de gerekmektedir!
Hatta ve hatta Kürt hareketinin lider kadrolarının, karşısındaki tüm nesnel güçleri düşman olarak belledikleri ve yem ettikleri faşizme karşı peşpeşe topyekün seferberliğe çağırmalarında bile, bir devrimci halk hareketine, bir ilerici-devrimci ittifaka değil, topyekün herkesin, canlı TAK bombacısı olmasına veya buna onay vermesine vurgu olduğunun görülmesi, gösterilmesi de gerekmektedir!
Aksi takdirde, “…emperyalizmin ‘Kürt kartı’ yoluyla Türkiye ile dilediğince oynayamaması için Kürt sorununu çözmemiz” adına, geriye sadece emperyalizmin dilediğince oynayacağı Kürt kartını açma vaktinin gelmesi anlamında bir “çözüm” kalacaktır ki bu, “çözüm”ün çözüm olmadığının apaçık görüleceği bir anın ama artık iş işten geçmiş olan bir anın ifadesi olacaktır!
Kürtler, belki teslim oldukları bir Amerikan “çözümü” ile üzerinde “Kürt” yazan bir bayrağa ve istedikleri bir “statü”ye de kavuşabilirler ama kurtuluşları belki yedi kat yerin dibine gider ve ortada bu kurtuluşu o yedi kat dipten çıkaracak ilerici-devrimciler de kalmamış olacağı için, esaret günleri ortaçağın tarihinden bile uzun sürecek bir pax’ı Amerikan emperyalizmine hediye etmiş olmanın pişmanlığını da yaşayacaklardır!  
Demek ki öyleyse, adına “ilerici” desek bile, Türkiye’nin dinci gerici faşist rejiminden kurtuluşun çözümü, Kürt sorununun çözümüne bağlı olmamalıdır; tam tersine, Kürt sorununun ilerici-devrimci çözümünün ancak ve ancak bunu mümkün kılacak bir ilerici-devrimci çizgiyi ortaya çıkaracak Türk kurtuluşu ile (en azından bunun için ilerici-devrimci çizgide Kürt-Türk birliğinin konuşlandırılmasıyla) mümkün olacağının kabul edilmesi gerekmektedir!
Burada da bir parantez açıp, bir hatırlatma yapmak istiyorum ki, zaten Kürt siyasetinin ve genel olarak hareketinin öteden beri güttükleri ideoloji ve politikalar, sırf Kürt sorununun çözümü konusunda gerçekten Kürt halkının ve Türkiye’nin işçi ve emekçilerinin vazgeçilmez çıkarları, kendi kaderlerini tayin etme hakları açısından işe girişecek kim ve hangi güçler, nesnel ve öznel olarak varsa onlarla Kürtler arasına peşin duvar örmeye yönelik olarak ve kuvvetle muhtemel yukarıda da değindiğim gibi, ısmarlama ve uydurma olarak geliştirilmiştir!
İşte bu yüzden Kürt siyasetini ve genel olarak Kürt hareketini, “çözüm”lerinin Amerikan patentli olduğuna ve çözüm olmadığına ikna etmek ve bu anlamda öne sürdükleri ve kendilerine ait olmadığı açık olan “çözüm” önerilerine destek bir yana, saygı dahi duymak, Türkiye’nin ilericilerinin, devrimcilerinin, devrimci-demokratlarının, sosyalistlerinin, komünistlerinin sabırla peşinden koşacakları bir görev olmamalıdır; aksine, Kürt siyasetini ve hareketini mahkûm eden eleştirileri ile Kürt halkına ve Kürt ilericilerine, devrimcilerine, devrimci-demokratlarına, sosyalistlerine, komünistlerine deşifre etmek ve Kürt siyasetinin ve hareketinin dizginlerini ellerine alıp gerçek bir çözüm için, temel şiarları olmasa da, sosyalist iktidarı dışlamayan, ilerici-devrimci–halkçı-laik-cumhuriyetçi bir çizgide Kürt-Türk birliği temelinde dinci – gerici-faşist 12 Eylül rejimine ve elbette Amerikan emperyalizmine karşı bayrağı yükseltmeleri gerektiğine ikna etmek olmalıdır!
Başka türlü, bu gericilikte ve Amerikancılıkta ve dahi takiyecilikte Kürt renkli bir çığır açan Kürtlere rağmen Kürt sorununun çözülmesine kapı açmak mümkün görünmemektedir!
Diğer yandan Kürt sorununun çözümüne, Türkiye’nin ki defacto sürdüğü halde yeterli bulunmayan ve dejure bir dinci-gerici faşist diktatörlüğe mahkûm edilmeye çalışılan bir Türkiye’den söz ediyorum, işte bu Türkiye’nin sorununun çözümünü feda etmek demek olan bir “Kürt sorununun çözümü mü, Türkiye sorununun çözümü mü” ikilemine hapsolmak pek akıllıca değildir!
Kürtlerin politikalarının ne denli pislik içinde ve yabancı damgalı olduğunu biraz daha resmetmeye yarayacağını umduğum, Kürt vekillerin tutuklamalarıyla ilgili bir de dipnot düşmek istiyorum:
Hatırlarsak, bir süre önce, HDP’nin eş-başkanlarıyla birlikte tutuklanmaları talebiyle mahkemeye mahkemeye çıkartılanlardan S.S.Önder ile birlikte, PKK’nin kurucularından Kemal Pir’in yeğeni ve HDP saylavı olan Ziya Pir de serbest bırakılmıştı; bu süreçte HDP, meclis çalışmalarına katılmayacağını ilan etmiş ve katılmamaya başlamıştı; ama bir süre sonra aniden katılma kararı aldılar ki hemen akabinde, TBMM'nin ev sahipliğinde gerçekleşen NATO Parlamenterler Asamblesi 62. Genel Kurulu toplandı; bu toplantıda, Ziya Pir NATO PA Alt Komite Başkan Yardımcılığı’na seçildi. 
Bu konuda pek çok yerde haberler çıktı, eleştiriler yükseldi ve haliyle bu haberler SF’ye de yansıdı ki, sözünü ettiğim “hacklenme” hadisesinde, ne tesadüf ki onlarca tartışma sayfasından az sayıda silinen tartışma sayfaları içinde bu yönde açılan tartışma sayfası da vardı!
Ziya Pir, Türkiye ve Almanya vatandaşıdır. Bochum Ruhr Üniversitesi’nin Ekonomi Bölümünü bitiren Pir, diploma tezini, "Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne Ekonomik Uyumu İçin Bir Araç Olarak Gümrük Birliği" üzerine hazırlamıştır. Akademik öğrenimini 2011 yılında tamamlamış olan ve 2001 yılında "Dünya Deutschland" adlı ilk Almanca Türk gazetesini yayınlayan Pir, Alman ARD ve ZDF televizyon kanallarının Türkiye'den Almanya'ya göçüşün 40’ıncı yıldönümü ile ilgili yayınlanan bir dizi programların hazırlanmasında Türk işletmeleri ile ilgili uzman olarak yer almış ve bu sıfatla canlı yayınlara katılmış; "Alman Türk Forumu" kurucusu ve yönetim kurulu üyeliğini yapmıştır. İyi derece Almanca, Türkçe, İngilizce orta derece Fransızca dillerini konuşabilen Pir, 2015 Genel Seçimleri’nde HDP’den milletvekili atanmıştır!
Ne tesadüf değil mi?
Bir paraşütle meclise inme vakası daha! Ve HDP’den saylav olarak meclise “seçimle” koopte edilen Pir, paraşütle meclise inmeden önce, NATO Parlamenterler Asamblesinin üyeliğine gene “seçimle” koopte edilmiş bir zattır!
İşte bu haber üzerine açılan tartışmada “Kürtler, Burjuvazinin Kötü Çocuğu Faşizme Karşı, Burjuvazinin İyi Çocuğu Demokrasiyi Koyarak İyi Bir şey mi Yapıyorlar?” başlıklı bir mektup yazmış ve peş peşe pek çok sorular sıralamıştım!
Ve mektubumu, “ Öyleyse Eylülist rejimden bütünüyle çıkmadan demokrasi memokrasi hayaldir!” diyerek bitirmiştim; öyleyse Eylülist rejimden tamamen çıkmadan Kürt sorununun çözümü de hayaldir ve bir “çözüm” kotarılırsa, bu Eylülist rejimin varması gereken yere varmış olduğunun ifadesi olacaktır ki buradan da kendiliğinden anlaşılacağı gibi, Kürtler Eylülist rejimin en son hedefine vararak kendisini son derece sağlamlaştırması pahasına herhangi bir kurtuluşa sahip olamayacaklardır; “kurtuluş, Türkiye’nin egemen sınıfları ve rejimi yanında, ABD emperyalizminin kurtuluşu olacaktır; dolayısıyla “çözüm” de Amerikan damgası taşıyan bir “çözüm” olacaktır ve elbette Kürt halkına da Türkiye’nin işçi ve emekçilerine de, bu kurtuluş gereği ki diyalektir, kaybetmek, bu anlamda uzun süren bir karanlık ve soğuk, bütün yolları kapatmış esaret kışı düşecektir!
Aynı tartışmada bir başka mektup ile HDP’nin, düzen içi bir proje parti olduğunu vurgulamış; HDP’nin, aslında devletle yönetişim içinde olan bir demokratik kitle örgütü ve bu günkü adıyla Sivil Toplum Kuruluşu olduğunu ve yöneticilerinin zindanda olmasının bu gerçeği değiştirmediğini eklemiştim!
Buna bir itiraz yoksa,doğru kabul ediyorsak ve herhangi bir değişiklik söz konusu değilse, yukarda dile getirdiklerimde bir yanlışlık olmasa gerektir; yani Kürt siyasetinin ve hareketinin tepesindekilerin resmi politikanın ve özellikle de ABD emperyalizminin Kürt politikasının dışına çıkacağını beklemek saflık olacaktır ve dışına çıkmadan da çözüm’ün “çözüm” olmayacağı açık olduğuna göre, çözüm, Kürtlerin resmi politikanın dışına çıkmasını, daha açığı resmi politikaların karşısında, Kürt halkının ve Türkiye’nin işçi ve emekçilerinin vazgeçilmez tarihsel çıkarlarının yanında olmasını sağlayacak bir formülden geçmektedir!
Peki, bu, Kürt siyasetçilerine ve Kürt hareketinin liderlerine, “yapmayın etmeyin, tuttuğunuz yol yanlış, girdiğiniz karanlık bataklıktır, kurtuluş getirmez, esaret getirir” desek,“Amerikancı yolu ve Amerika’ya dayanmayı bırakıp, Kürt halkının vazgeçilmez çıkarlarının kurtuluşu yoluna ve Kürt halkına dayanmaya dönün …” eklesek bizi dinlerler mi, dediğimize dönerler mi?
Onca zaman dediklerimizin özü bu değil mi? Döndüler mi? Yoksa kızıp,”Kürt düşmanı” yollu kükrediler mi? Halka dayanacaklarına, halkın gücünü açığa çıkaracaklarına, canlı TAK bombalarından medet beklemediler mi?
Öyleyse, onlara rağmen Kürt sorunu çözülebilir mi? Çözülürse,  Kürt halkının değil, ABD emperyalizmin, “yeni” 12 Eylül dinci-gerici faşist rejiminin çözümü olmaz mı?
Öyleyse, politika hep güç dengesiyle şekillendiğine ve bu günkü güç dengesi de ikisinin de(Kürtlerin ve ABD emperyalizminin) diğer ayağını sağ ayağının yanına getirmesine izin vermediğine göre ve haliyle bu durum, ABD emperyalizmi yanında bilumum işbirlikçilerine sorun yarattığına, programlarını aksattığına ve ekonomik bunalımı derinleştirmeye, sınıf savaşını da politik savaşı da keskinleştirmeye başladığına göre; en azından, bunları önleyecek, imkân ve hamleler konusunda ABD emperyalizminde ve işbirlikçilerinde zayıflıklar yarattığına göre; Kürtler, güç dengesinin öyle ya da başka türlü şekil almasıyla, ya ABD emperyalizmi ile birlikte bu bölgede dayatılan Amerikan damgalı “çözüm”ün altında kalacak; ya da tam tersi, ABD emperyalizmi ile birlikte bu “çözümün” sultanı olup, Kürt halkına belki de tarihinde görülmedik bir despotizmi yaşatacak!  
Fikret Uzun
06 Şubat 2017