15 Nisan 2016 Cuma

GERÇEKLERİN KRONOLOJİSİ VE SEZON FİNALİ



GERÇEKLERİN KRONOLOJİSİ VE SEZON FİNALİ
Ne diyordu Haziran seçimlerinden önce Erdoğan?
 “7 Haziran seçimlerinde biz Yeni Türkiye’yi istiyorsak, 400 milletvekilini vereceğiz. Diyoruz ki eğer yeni anayasa istiyorsak 400 milletvekilini vermek lazım, bunlarla böyle uğraşmaya gerek yok. Bir başkanlık sistemini istiyorsak 400 milletvekilini vermek lazım ki bu gerçekleşsin. Çözüm süreci istiyorsak 400 milletvekilini vermemiz lazım ki gümbür gümbür iktidarda olan bir parti bunu gerçekleştirsin. “
“400 milletvekilini verin ve bu iş huzur içinde çözülsün” “Bu 400 hedefini gösterme aslında yeni bir Anayasa’nın inşasına yönelik bir hedefti.”
Bu 400 milletvekili, hükümetin anayasayı huzur içinde değiştirmesine olanak verecekti bunu anladık; Peki bu 400 milletvekili ile asıl ne yapılacaktı? Yani hükümet anayasayı ne için değiştirecekti?
Sır değil, bu 400 milletvekili ile Anayasanın ilk dört maddesini değiştirecekti!
Peki, Kürtler ve Türkler 400 milletvekili verdiler mi? Vermediler?
Peki, HDP’nin etken sloganı ne idi?
“seni başkan yaptırmayacağız!”
İşe yaradı mı?
Yaradı.
 Sonuç?
Yani kaç tane milletvekili verdiler? 
AKP’ye 258,HDP’ye 80 milletvekili.
Toplam:338 milletvekili!
Sonuç: AKP, ne tek başına, ne de HDP ile birlikte anayasayı değiştirebiliyordu; üstelik tek başına hükümet bile olamıyordu!
Yani, AKP iktidarı sarsılmıştı, iktidarın kapısının eşiğinde kala kalmıştı!
Peki, Haziran seçimlerinden sonra Erdoğan ne dedi?
Öncelikle “bu sayılmaz, seçim yenilenmeli” dedi ve "400 milletvekili alınsaydı bunlar olmazdı" vurgusu yaptı.
Böylece niyetinin koalisyon değil, yeniden seçim olduğunu ortaya koydu ve bu yolda kozlarını oynadı!
Fakat ne CHP, ne MHP, ne de HDP, iktidar kapısının eşiğine geriletilen AKP’yi daha da geriletmek için hamle yaptılar; yani hiçbiri bu oyunu bozmak için gerçek anlamda niyet göstermediler! AKP’nin koalisyondan kurtulup, derlenip toparlanarak yeniden daha yüksek oy almak üzere seçime gitmesini engellemeye çalışmadılar; aksine ikisi öyle ya da böyle, MHP ise açıktan Erdoğan’ın kozlarını rahatça oynaması için, yardım ettiler!
Sonra ne oldu? Önce AKP hükümeti gibi çalışan bir “seçim hükümeti “ “kuruldu” ve ardından yeni seçimlere kadar olanlar oldu!
12 Haziran 2015: Seçimlerden sonra Demirtaş'ın Öcalan'ın çağrısıyla PKK'nın silah bırakabileceği açıklamasına KCK şöyle cevap verdi:
" PKK'nın Türkiye'ye karşı silahlı mücadeleyi bırakma konusu ve bunun iradesi tamamen bize aittir. HDP, PKK'nin yasal partisi değildir. Böyle bir çağrıyı HDP yapamayacağı gibi, mevcut İmralı koşullarında bulunan Abdullah Öcalan'ın böyle bir çağrıyı yapması mümkün değildir. HDP'nin ve Öcalan'ın 'silah bırak' çağrısı yapmasını beklemek ve bu yönlü dayatmalarda bulunmak çözümsüzlükte ısrardır ve bunu da hareketimizin kabul etmesi mümkün değildir."
26 Haziran 2015: Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Tüm dünyaya sesleniyorum. Bedeli ne olursa olsun, Suriye'nin kuzeyinde Türkiye'nin güneyinde bir devlet kurulmasına asla müsaade etmeyeceğiz"dedi.

11 Temmuz 2015: KCK " Özgürlük Hareketimiz artık ateşkes tutumunun istismar edilmesini kabul etmeyecek, oyalama yaparak Kürt sorununu çözümsüz bırakan politikalara karşı da tutumunu koyacaktır."dedi.

14 Temmuz 2015: KCK Eşbaşkanı Bese Hozat, Özgür Gündem gazetesine "Yeni Süreç: Devrimci Halk Savaşıdır" başlıklı bir yazı yazdı. Hozat "devrimci halk savaşı ve serhıldan" çağrısı yaptı.

20 Temmuz 2015: Suruç'ta Kobani'ye gitmek için toplanan SDGH'li gençlerin açıklama yaptığı sırada bir IŞİD'li canlı bomba kendini patlattı, 32 kişi hayatını kaybetti.
20 Temmuz 2015: KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık "Halkımız meşru savunma örgütlenmesini ve bilincini de geliştirmeli. Bu sadece askeri güçlerin büyütülmesi temelinde değil, halk olarak meşru savunmasını geliştirmeli. Tüm halkımız silah almalı, bu temelde kendini eğitmeli ve örgütlemeli. DAIŞ ve sömürgeci tüm güçlerin her türlü saldırısına karşı köylerde, kentlerde, mahallelerde yer altı sistemi, tüneller, mevzi sistemi geliştirmeli" Kürt halkını silahlanmaya ve tünel ve siper hazırlamaya çağırdı.

Yani, Hendek savaşları ve terör, canlı bomba katliamları ve “devrimci halk savaşı “ başladı, ortalık kan gölüne döndü!
Böylece,1 Kasım Seçimlerine son derece gergin, terörize olunmuş bir şekilde girildi.
Peki, Kasım seçimlerinde kaç milletvekili verdiler?
AKP’ye 317,HDP’ye 59 milletvekili; AKP + HDP’nin toplamı: 376 sandalye ediyordu.
Anayasayı değiştirecek çoğunluk sağlanmıştı ama cin şişeden çıkmış, masalar devrilmekle kalmamış, sandalyeleri de parçalanmış, AKP-HDP arasında olası köprüler de yıkılmış ve her iki taraftan da “siz görürsünüz!” yollu meydan okumalar eşliğinde, HDP-AKP arasında kurulabilecek sandalye ittifakı imkânsız hale gelmişti!
Velahasıl iklim teör iklimi olmuş, yüzlerce can kaybı, binlerce organ kaybı ve binlerce ananın yüreklerindeki yangın ile birlikte  “400 milletvekili olsaydı böyle olmazdı” atmosferi tepede asılı kalmıştı!
Kürt illerinin yarısı savaş sahnesine dönüştürülmüştü, Cemil Bayık’ın çağrısına icabet eden yoksul Kürt halkı  “öz yönetim” için “hendek savaşına”  sürülmüş, buna katılmayanlar göç etmiş, sahne alanlardan ölenler ölmüş, kalan sağları bizim olmuştu ve bu savaşta sahne almayanların “bir b.k olmaz” lıkla damgalanması bir yana, geride, kimi şehit, kimi kahraman kimi göçten dönenlerle bir “kaybet-kaybet” savaşı, hendekleri doldurulmuş ama hala virane olan şehirler, yürekleri yaralı analar ve öfkeli gençler kalmıştı!
Artık çanlar ya da işaret fişekleri, savaş sahnesinin perdelerinin kapatılması, yani bir sezon finali zamanının geldiğini haber vermeye başlamıştı!
Bu işareti alan “barışseverler”  sahne de alarak, zaten herkese kaybettirerek sonlanmış olan bu “kaybet –kaybet” savaşını,  “müzakere masasına” dönülerek, Amerikalılar’ın pek sevdiği  “win-win” oyununa döndürmek için bir barış bildirisi yayınladılar; “Başkanlık sistemi tartışmalarına kilitlenen Anayasa tartışmalarının Kürt hareketinin 'özerklik' talebinin tartışılması için bir fırsat olarak değerlendirilmesini” önerdiler!
Ve pek az öncesinde  ya da eş zamanlı  olarak Washington’ dan gelen “müzakere masasına dönülsün” tavsiyeleri ve peşisıra,KCK yöneticisi Zübeyir Aydar’ın  Washington’a  "ABD arabulucu olsun, bizi ve Türkiye'yi yeniden bir masada bir araya getirsin. Sorunlarımızı konuşalım, biz buna hazırız" yollu beyanatları geldi!
Bütün bunlar, tepede asılı duran  “400 milletvekili olsaydı böyle olmazdı” atmosferini dağıtmış mıdır, henüz bilmiyoruz ama atmosferi dağıtmanın zamanı geldiği konusunda işaret geldiği ortadadır!
Bununla birlikte, zaten KÖH ve HDP cephesinde “Çözüme-müzakereye- dönelim”  istek ve çağrısı hiç bitmemişti! Örneğin, Eylül 2015’te Karasu, Aralık 2015’te ABD, Mart 2016’da Karayılan, Müzakereye dönelim, çağrıları yapmışlardı!
AKP cephesinde ise “çözüm” buzdolabına konulmuş, dozu yüksek bir ” biz size gösteririz” politikası tutturulmuştu!
Bir taraftan “müzakereye dönelim” çağrıları sürerken, KCK yöneticilerinden “AKP faşizmi” ne dair beyanat üstüne beyanat veriliyor hatta Kürt illerindeki savaşın nihai savaş olduğu belirtiliyordu; örnek olsun,2016 yılının başlarında, KCK yöneticisi Bese Hozat, Kürtlerin AKP-DAİŞ faşizmine karşı yükselttiği direniş etrafında büyük bir devrimci demokrasi bloğu oluşturulursa faşizmin yenileceğini demokratik halk iradesinin kazanacağını ve AKP-DAİŞ faşizmine karşı devrimci demokratik güç birliğinin acil bir ihtiyaç olduğunu “ söylüyor ve herkesi “AKP’nin, 12 Eylül faşist rejimini, laiklik kimliği yerine dini kimliği koyarak yeniden dizayn etmeye çalıştığı” konusunda uyarıyordu.
İki “projeden” söz eden Bese Hozat, “Birisinin, AKP’nin başını çektiği İslami ve milliyetçi neo faşist rejim projesi” olduğunu; diğerininse, “Kürtlerin başını çektiği Demokratik Cumhuriyet rejimini hedefleyen demokratik özerklik projesi” olduğunu vurguluyor ve bu temelde süren “savaşın kazananı kim çıkarsa onun, Türkiye’nin kaderini belirleyeceğini ve bu sürecin AKP-DAİŞ faşizmine karşı herkesin safını belirleme ve kendisini netleştirme süreci” olduğunu belirtiyordu!
Bese Hozat beyanatında, “AKP’nin savaş ve şiddet yöntemiyle İslami ve milliyetçi hegemonik rejim inşasını sonuca götürmeyi amaçladığını ve bu savaşın gideceği noktanın eninde sonunda yine masa (müzakere masası) olacağını, ama bu kafayla giderse (ki Hozat, gideceğe benzediğini vurgulamayı ihmal etmiyordu) bu masada AKP’nin olmayacağını” da ifade ediyordu!
AKP cephesi Kürt cephesindekilere her gün hakaret etse de, Kürtlere karşı amansız bir saldırı sürdürse de, buna karşı meydan okumalar sürse de, KÖH ve HDP cephesi, cumhuriyeti dinci-gerici bir ümmet düzeni ile değiştirmek isteyenlerle birlikte olmayı çok istediklerini göstererek, ne olur ”çözüme dönelim” diye yalvarıyorlardı; “çözüm” dedikçe  “Biz AKP’den ayrılmayız, ondan kopamayız” demek istiyorlardı.
Kürt hareketine en ufak bir eleştiri yöneltenlerle “gezi direnişinde” de olduğu gibi, kuyruğunuza takılmalarını istemeniz dışında, en ufak bir görüş alış verişinde bulunmaya dahi uzak dururken, bizzat kendiniz “çözüme niyetleri olmadığını, oyalamaktan başka bir şey yapmadıklarını”, dahası “12 Eylül faşist rejimini, laiklik kimliği yerine dini kimliği koyarak yeniden dizayn ederek bir İslami ve milliyetçi neo faşist rejim projesi” peşinde koştuklarını ve hatta AKP-DAİŞ”  faşizmi olarak ilan ettiklerinizden “çözüm” beklemeniz bir yana, Kürt halkının vazgeçilmez tarihsel çıkarlarını kapsayan bir çözümü kesinkes getirmeyeceği besbelli olan bir “müzakere masasında”  “kazan-kazan” oyunu oynamak için bin takla atmanız, başka turnusollere gerek bırakmayacak denli netlik sağlayan bir turnusoldür!      
Velhasıl, Selocan’ lar, Kürt şeyhleri, mollaları, Kürt ağaları ve beyleri ve burjuvaları mutlu olsunlar diye, AKP ile beraber anayasa değiştirmekte, yeni yasalar yapmakta, sadece birkaç çivisi kalmış cumhuriyeti, bir anayasa değişikliği ile büsbütün yıkıp, yerine dinci-gerici bir ümmet düzenini yerleştirmekte beis görmediklerini hiç gizlemiyorlardı ve bunu yaparken de,Türkiye’nin solcularının, sosyalistlerinin, komünistlerinin, ilericilerinin, devrimcilerinin, devrimci-demokratlarının, laisizm savunucularının, aydınlarının, gençlerinin, kadınlarının, Kürt emekçi halkının ve Türkiye’nin işçi ve emekçilerinin öylece uzaktan izleyeceklerini ya da alkış tutacaklarını sanıyorlardı!
Dedikleri de, sandıkları da hala budur, bunda hiç kuşkumuz yoktur!
Evet, mevcut koşullarda, AKP cephesinde “öyle söyledik sonra vazgeçtik, çözümü buzdolabına koyduk” denirken, her yerden ölüm haberleri gelirken, her yerde terör,canlı bomba katliamları patlak verirken ,bir taraftan “seni başkan yaptırmayacağız” yollu kükremek, “AKP-DAİŞ faşizmi” yollu hedef çizmek, herkesi bu faşizme karşı birlikte kavgaya çağırmak, beraberinde de “çözüm” şarkısı söylemek, her ne olursa olsun, AKP kuyrukçuluğunda ısrar etmek demekti!
Yani ne dediysek ona doğru hızla ilerlenmektedir, onca gürültü-patırtının ve yarattığı kayıplar, acılar ve yıkımlar sonunda Kürtlerin bildiğimiz Kürtler olduğunu Kürt memedi nöbetlere gönderip, kendilerinin müzakere masasında “kazan-kazan” oyunu ile zevahiri kurtarmaya çalıştıklarını görüyoruz ki bunun benzerini  “BOYKOT” cinliği ile bugünlere kapı açılmasına yarasın diye yani Bese Hozat’ın da işaret ettiği 12 Eylül dinci-gerici, osmanik-İslamik faşist rejiminin ilerleyişinin önünü açsın ama Türkiye’nin Kürt –Türk emekçilerinin, laiklerin, aydınların, ilerici-devrimci, devrimci –demokrat, sol /sosyalist kesimlerinin eli-kolu büsbütün bağlansın diye yutturulan ” EVET”  oylarına destek olduğunuz zaman da görmüştük!
Yani hepsi ama hepsinin “çözüm süreci” ne, “müzakere masasına” dönmek için olduğunu öteden beri söylemiştik ve işte masaya dönmek ve AKP’nin kuyruğuna yeniden takılmak için ne kadar istekli ve buna ne kadar mahkûm olunduğunu görüyoruz; haklı çıkmaktan ise her zaman sevinemiyoruz!
Oysa apaçıktır ki “çözüm” isteniyorsa bu, çözüm istemedikleri aşikâr olanlarla kotarılamaz; daha açığı, kendi çözümleri peşinde koşanlarla Kürt sorununun çözümü kotarılamaz; eğer faşizm varsa faşizmi yıkmadan çözüm sağlanamayacağı da açıktır; dahası, Bese Hozat’ın ifadesiyle, “12 Eylül faşist rejimini, laiklik kimliği yerine dini kimliği koyarak yeniden dizayn ederek bir İslami ve milliyetçi neo faşist rejim projesi”ni gerçekleştirmeye doğru doludizgin ilerleyenlerin peşinde koştukları ve dayattıkları Kürt “çözüm”ü de bu paralelde olacaktır; bunu bile bile, onca zaman yaşananların deneyimleri ile bunun sabit ve değişmez olduğunu bile bile “çözüm”e dönelim”, müzakereye dönelim” yollu çırpınmak, bu kendi çözümlerini dayatanların çözümlerine razı olmak demektir!
Ve öyleyse, dinci-gerici, osmanik-islamik 12 Eylül faşist rejiminden muzdarip olan, buna izin vermeyeceğinin işaretlerini,en belirgin olarak Gezi’de ve en sonu Haziran seçimlerinde olmak üzere her fırsatta gösteren Türkiye’nin laik, ilerici, devrimci, sol/sosyalist kesimlerini, emekçi Kürt halkı ve Türkiye’nin ellerinden her türlü kazanılmış hakları ve savunma mekanizmaları alınarak, büsbütün savunmasız halde ümmete dönüştürmeye çalışılan işçi ve emekçilerini, kadınlarını, gençlerini ,aydınlarını yok sayarak, çözüme kesinkes niyeti olmayanların peşinden hala “çözüüm” yollu yalvararak koşmanız, bu dinci-gerici, osmanik-islamik 12 Eylül faşist rejiminin kotarmaya çalıştığı Bese Hozatın da işarete ettiği projesine ve dayattığı Kürt halkının vazgeçilmez tarihsel çıkarları ile yakından uzaktan ilgisi olmayan Kürt “çözümü” ne teslim olmuşsunuz, ya da biat etmek için hazırlık yapıyorsunuz demektir!
Bu durumda işiniz zor ve hatta imkânsız görünmektedir; çünkü buna, ne Türkiye’nin laik,ilerici,devrimci, devcrimci-demokrat,sol/sosyalist Kürt –Türk kesimleri , ne Kürt halkı ve Türkiye’nin işçi ve emekçileri , ne kadınlar, ne de gençler izin verirler!
İşte şimdi buradayız ve Bu kez eş-başkan Selocan’dan alıyoruz haberi ve hala Kürtlerimiz ve Selocan’ın aynı tas aynı hamam olduğunu görüp şaşırmıyoruz!
 “Dolmabahçe mutabakatında, Türkiye’nin bölünmesi, parçalanması yok. Federal bir model önermesi de yok; demokrasi var;” diyen Selocan açıklamalarını şöyle sürdürüyor:
“ Demokrasi, AKP'nin en çok korktuğu şey… Erdoğan'ın duyduğu zaman tüylerinin diken diken olduğu kavram… Çünkü o artık bir tür diktatörlük, bir tür tek adamlık istiyor… Mezhepçi bir anlayışla Türkiye’yi yönetmek istiyor. Demokrasi ona uygun bir yönetim biçimi değil. Bu net olarak ortaya çıkmış oldu…"
Ve sonra dönüyor, o “mezhepçi bir anlayışla Türkiye’yi yönetmek isteyenlerin”; “bir tür diktatörlük, tek adamlık isteyenlerin” ; “en çok korktukları” ve “duydukları zaman tüyleri diken diken oldukları” “demokrasi” ye yani  “Dolmabahçe Mutabakatına” dönebilecekleri varsayımından hareketle, “Dolmabahçe Mutabakatına, yani demokrasiye dönerlerse, biz HDP olarak tümüyle onu (Hükümeti ve/ya da Erdoğan’ı) desteklemeye hazırız.” Diyor!
Peki, bunun, yani HDP olarak AKP’yi tümüyle  “desteklemenin” anlamı nedir?
Öyleyse başa dönelim ve Erdoğan’ın Haziran seçimlerinden önce dediklerine bir daha bakalım:
Erdoğan,“7 Haziran seçimlerinde biz Yeni Türkiye’yi istiyorsak, 400 milletvekilini vereceğiz. Diyoruz ki eğer yeni anayasa istiyorsak 400 milletvekilini vermek lazım, bunlarla böyle uğraşmaya gerek yok. Bir başkanlık sistemini istiyorsak 400 milletvekilini vermek lazım ki bu gerçekleşsin. Çözüm süreci istiyorsak 400 milletvekilini vermemiz lazım ki gümbür gümbür iktidarda olan bir parti bunu gerçekleştirsin.“ demiyor muydu?
Demirtaş da bunun için, yani “Yeni Türkiye” için; yani “yeni anayasa” için; yani öyle ya da böyle bir “başkanlık sistemi” için; yani “çözüm süreci” için;yani  “gümbür gümbür iktidarda olan AKP’nin bunları gerçekleştirmesi için, yani kısaca AKP ve Erdoğan’ın hepimize dayattığı ateşten gömlek için  “tümüyle destekleriz” diyor; 400 olmasa da, bunları mümkün kılacak bir çoğunluğa, 376 sandalyeye kavuştururuz diyor!
Bugün meclisin ‘dekor’ olduğunu bilmiyormuş gibi yapan Demirtaş, TBMM’yi işaret ediyor; HDP’nin kapatılması için AKP ve sacayaklarının şaşmaz birliktelikleri ile ..mış gibi izlenimi veren bir tonda hazırlık yapılan "Parlamentoda yasa, Anayasa yapılmadığı müddetçe sorunlar çözülmez. Yasa, Anayasa Kandil'de yapılmaz, parlamentoda yapılır, bu işin öncülüğünü yapması gereken de parlamentodur, TBMM'dir." Diyor!
Peki, öncesi bir yana, TBMM’de 14 yıldır yasalar yapılıyor, anayasalar yapılıyor, (üstelik hepsinin üzerinde “demokratik paket” –“reform paketi” yazıyor) bozup sonra yeniden yapılıyor, hatta “çözüm süreci”, ”açılım paketleri” gırla giderken dahi, partiler kapatılıyor, partiler kuruluyordu da, hangi sorun çözüldü ki?
Çözüldü ise neden bunca insan mutsuz, neden kavgalar, sıkıntılar, gerginlikler, korkular, acılar, ağlamalar bitmiyor; borçlar, işsiz kalmalar, kazmalar, yakıp-yıkmalar, sokaklara, ormanlara, dağlara,bayırlara dökülmeler,ağaç kesenlerin önüne dikilmeler neden bitmiyor?
Ne bunlar, ne de Türkiye’nin ve işçi ve emekçilerinin AKP eliyle, topyekün bir Tanzimat öncesi karanlığa gömülmesi, Demirtaşların ders çıkarmasına yetmiyor ; çünkü kendilerini bunların hiçbiri enterese etmemektedir; tek enteresan buldukları ve içinde olmak ,ona göre dizayn olmak için sabırsızlandıkları, AKP eliyle kurulacak olan, Bese Hozat’ın deyişiyle, “12 Eylül faşist rejimini, laiklik kimliği yerine dini kimliği koyarak yeniden dizayn eden AKP’nin başını çektiği bir İslami ve milliyetçi neo faşist rejim projesi” olan “yeni Türkiye”dir; bunun için, Kürt halkına “bir kurtuluş” olarak sunulan, fakat Kürt halkını daha katmerli bir köleliğe sürükleyecek olan ve bu “yeni Türkiye”nin yeni rengini taşıyacak olan, yani anti-laik, islamik-osmanik renk taşıyacak olan bir manda misli “özerklik”i, en başta Kürt halkına ve hepimize dayatmaktadırlar!
Bu köylü kurnazlarına göre, şartlar da uygun,  çünkü AKP, anayasa yapacak kadar çoğunluğa sahip değil ve sacayakları ellerinden geleni yapsa da, onların da elleri bir yere kadar bağlı ve düğüm gene Kürtlerin oturduğu sandalyelerle çözülebilir görünüyor!
İşte bu yüzden artık tam zamanıdır ve daha önce mitinglerde “seni başkan yaptırmayacağız“ diye haykıran Selocan da diyor ki;
“sana anayasa değiştirecek çoğunluğu biz sağlayacağız; seni HDP olarak tümüyle destekleyeceğiz; yeter ki sen masayı kur; olan oldu, ölen öldü, kalan sağlar bizimdir diyelim oturalım güzel güzel konuşalım,bu cumhuriyetin kalan son çivilerini de çıkartıp, yerine devletsiz, modernitesiz, anti laik, cumhuriyetsiz bir şeriata yönelen dinci-gerici, osmanik-islamik bir ümmet düzeni kurmanın “kazan-kazan” formülü çerçevesinde anlaşalım!
Eksiği var, fazlası yoktur, hepsi budur ve sezon finali kapıdadır!
Fikret Uzun
14-Nisan-2016


31 Mart 2016 Perşembe

MARXI AŞIYORUM BAHANESİ İLE EGEMEN SINIFI MI RAHATLATMAYA ÇALIŞORSUNUZ? YA DA MARXI MI AŞIYORSUNUZ YOKSA BU ENGELİ AŞIP EMPERYALİZME YOL MU AÇIYORSUNUZ? YA DA YOKSA MARXI AŞARAK KESTİRMEDEN EMPERYALİZMİN ŞEFKATLİ KOLLARINA MI KOŞUYORSUNUZ



“MARXI AŞIYORUM BAHANESİ İLE EGEMEN SINIFI MI RAHATLATMAYA ÇALIŞORSUNUZ? YA DA MARXI MI AŞIYORSUNUZ YOKSA BU ENGELİ AŞIP EMPERYALİZME YOL MU AÇIYORSUNUZ? YA DA YOKSA MARXI AŞARAK KESTİRMEDEN EMPERYALİZMİN ŞEFKATLİ KOLLARINA MI KOŞUYORSUNUZ? (*)

Geç gelmiş dahi birey, zat-ı-şahaneleri, peygamberiniz Öcalan buyurmuş ki;

“Ekonomizm” denilen melanet, “kapitalizmin doğuşunu ekonomik gelişmenin doğal bir sonucu sayan görüşler” miş!

“Lenin’in emperyalizm, tekelci kapitalizm ve devlet-devrim yorumları ise, Aydınlanma felsefesini aşamamış çabalar”mış.

“Kapitalizme meşruiyet kazandırmak için teorik bir gerekçeye ihtiyaç şart”mış; “özellikle kapitalizmin spekülatif kazanç olduğunu örtbas etmek için kabul edilebilir bir teori büyük önem taşır”mış!

Bu teori de , “Emek-değer teorisi” imiş ve “bu konuda tam bir av malzemesi”imiş; en belli başlı nedeninin emekçileri oyalamak”mış; “K. Marks gibi birisi bile bu ava yemci olarak katılmaktan kendini alıkoyamamış”mış.

“Hiçbir çiftçi ‘Ben ürettim’ demez”miş; “ ‘Atalarımın malını işleyip nasipleniyorum’ der”miş; “Hatta ‘Tanrının nimetine hamdolsun’ diyerek, kaynaktan ne anladığını basitçe ama sözde ‘bilimden’ daha anlamlıca ortaya koymakta” imiş.

Marx, “ Israrla kapitalist ekonominin, pazar karşıtı ve büyük tüccar alanındaki spekülatif tekelci fiyat ayarlamasına dayalı ekonomi biçimi” olduğunu söyleyen Fernand Braudel’den, ekonomi denen gerçeklik konusunda, gerçeğe daha az yakın” mış.

“Ekonomik bazda kâr-ücret, sosyal bazda burjuva-proleter kavramlaştırmaları, kapitalizm tarafından paramparça edilen insanlığın tüm tarihi birikimini en acımasız ve ince yöntemlerle asimile eden ve sonunda soykırım ve nükleer dehşetle gezegene salan bir sistemi pozitivist tarz bilimselleştirmenin ilk adımları”imiş.

“Das Kapital, kapitale karşı yazılmış en eksikli, dolayısıyla yanlış yorumlanmaya müsait kitap”mış; “burada Marks’ı suçlamıyor” muş; “sadece Das Kapital’in, tarih, devlet, devrim ve demokrasi boyutunun olmadığını, geliştirilmediğini söylüyor” muş.

Zat-ı şahaneleri, “bu eleştirileri yaparken büyük acı duyduğunu; fakat en azından bilime saygı gereği, kuşkularını belirtmek zorunda olduğunu…” büyük bir acı ile ifade etmeyi ihmal etmemiş!

Böylece zat-ı şahaneleri Öcalan da, Marx’a ekonomik determinizm ya da ekonomizm anlayışı atfedenlerin kervanına katılmış olmaktadır!

İşte Öcalan’ca “Marx’ı aşmak” bu olmaktadır ve yeni şey söylememektedir!

Oysa bu kervandakileri, Neo Marxist olarak anılan Henry Lefebvre, “Marx’ın Sosyolojisi” adlı çalışmasında çoktan yanıtlamıştı:

“Bir iktisatçı olarak hâlâ sık sık ele alınmakta olan Marx’a, fikirlerini eleştirmek ya da onaylamak için, bir ekonomik determinizm anlayışı atfedilmektedir. Ancak Marx’ın düşüncesi hakkında ileri sürülen bu yorum, Kapital’in alt başlığını, yani ‘Ekonomi Politiğin Eleştirilmesi’ başlığını unutmaktadır; ekonomik gerçekliği, meta ve parayı, artı-değeri ve kârı, kendi temeli haline getiren kapitalizm değil midir? Kapital bir toplumu, yani burjuva toplumunu bir üretim biçimini, yani kapitalizmi inceler; bir bütün olarak ele alınan aynı gerçekliğin bu iki yönünü kavrar. Burada rekabetçi kapitalizmin, hem saptayan hem de ona itirazda bulunan bir düşünceyle kavranması söz konusudur. Bilim olarak ekonomi politiğe gelince; belli bir praksis hakkındaki bilgidir o; bolluğun hüküm sürmediği toplumda, eşit olmayan gruplar arasındaki mal mülk bölüşümü hakkındaki bilgidir. Ekonomi –politik sona ermektedir ve kendini aşabilir. Kapital’de bir ekonomi teorisi vardır, ama bu bir ekonomi-politik kitabı değildir. Bu çalışma, başka bir şeyi, daha fazla bir şeyi kapsar; yani, köklü bir eleştirmeden geçirerek, ekonomi-politiğin aşılmasının yolunu gösterir. Demek ki, ekonomi politik kıtlığın bilimidir; her toplumun bir ekonomik temelinin mevcut bulunduğu ve bunun bugün de böyle olduğu doğrudur.”

“Marx’ı aşıyorum” kervanındakilere bundan daha açıklayıcı cevap olabilir mi?

Ama bu cevabı, peygamber Öcalan’a da, ona “İnanıyorum öyleyse doğru söylüyor” doğmasına bağlı olarak biat eden çokbilmiş cahil mürit ve muhiplere de beğendirmemiz mümkün değildir; siz çokbilmiş cahil muhipler de, Öcalan’dan çok Öcalancı bir halet-i ruhiye içinde, tıpkı eskinin feodal sosyalizminin taraftarlarının yaptığı gibi, yarı yakınma, yarı hiciv; yarı geçmişin yankısı; yarı geleceğin tehdidi; bazan acı, nükteli ve keskin eleştirisiyle burjuvaziyi tam yüreğinden vurarak; ama modern tarihin gidişini kavramakta tam bir beceriksizlik gösterdiğinizden hep gülünç düşerek ,“Marx’ı aşıyorum”culuk tiyatrosunun en sadık oyuncuları olmak için yarış etmekte, üzerimize durmadan “yeni” niyetine eskinin birbirlerinin elini bırakmayan bilumum gerici sosyalizmlerinden saçılan bilim dışı lakırdılarını, en çok da “ümmet toplumunun sosyalizmden daha şahane” olduğunu fısıldayan ve zaten tam da Marx’ın böyle bir tespiti olmadığı için onu “aştıran” bu tür zırva lakırdıları fırlatmaktasınız.

Ancak, siz “Marx’ı Aşıyorum” tiyatrosunun çokbilmiş cahil muhipleri, bilmelisiniz ki, sosyalist ya da yarı-sosyalist tekkelerin yerini işçi sınıfının gerçek bir mücadele örgütü alsın diye kurulmuş olan Enternasyonalin içindeki, işçi sınıfının gerçek hareketine karşı mücadele eden o tekkelerin neredeyse iki yüz yıldır bir nakarat misli tekrar edilen bilim dışı vaazlarını, kendisi de bir bilim olan Marxizm-Leninizm’in karşısına çıkartarak ne yeni bir şey söylemiş oluyorsunuz, ne de gerçeğin bertaraf edilebileceği kuruntusu içinde bu çoktan bayatlamış vaazları zortlayarak Marxizm-Leninizmi aşabilir ya da bertaraf edebilirsiniz!

Şimdi, şu uyduruk “demokratik” özerk komün ütopyası ile Kürt halkının kafasına kakmaya ve uygulamaya sokmaya çalıştığınız “sınıflar arasında eşitlik” fikri, daha o zamandan mahkûm edilmiş ve bu ilkel görüşlerin, o zaman bile işçi sınıfı hareketinin gerçek koşullarının henüz pek az gelişmiş bulunduğu İtalya ve İspanya'da ve Latin İsviçre’sinde ve Belçika'daki birkaç kendini beğenmiş, muhteris ve boş doktriner arasında rağbet görmüşken, şimdi bütün bir Kürt coğrafyası yanında, TDH içinde de rağbet göreceğini sanmanız ne acınası bir alıklık!

Bu yüzden olsa gerek, ya da alıklığa yatmayı tekeller için icra ettiğiniz akıl bozucu ideolojik tetikçiliğinizi örtmek üzere bir politika bellediğiniz için olsa gerek, 24 Ocak 1872’de, Milano’daki T. Cuno’ya yazdığı mektubunda:

“Sosyal-demokrat işçilerin büyük çoğunluğunun, devlet iktidarının egemen sınıfların sosyal ayrıcalıklarını korumak için kurmuş oldukları bir örgütten başka bir şey olmadığını kabul ederken, Bakunin’in, sermayeyi yaratanın devlet olduğunu, kapitalistin ancak devletin inayetiyle kendi sermayesine sahip olduğunu iddia ettiğini ve Bakunin’e göre, asıl önemli olan devlet olduğuna göre, her şeyden önce devleti ortadan kaldırmanın gerektiğini ve bu yapılırsa sermayenin kendiliğinden canının cehenneme gideceğini” vurgulayan Engels’in;

Marx ile birlikte dile getirdikleri,“…Sermayeyi ortadan kaldırınız, üretim araçlarının tümünün birkaç kişinin elinde toplanması durumuna son veriniz, o zaman devlet kendiliğinden yıkılacaktır” şeklindeki ifadesini anlamazdan gelerek hâlâ iki yüz yıl öncenin gerici sosyalistlerinin vaazlarına sarılıyorsunuz ve üstüne üstlük,”Marx’ı aşmanın” ifadesi olarak bu eskinin kilise sosyalizminden saçılan vaazları, “yeni” ve “bilimsel” teoriler kılığında önümüze fırlatırken utanıp, sıkılmıyorsunuz!

Beş yaşındaki çocukların zekâsının bile idrak edebileceği açıklıkta olan bu son derece berrak ifadeleri anlamazlıktan gelerek kendinizi alık sınıfına sokmanız, gerçekler karşısında ne denli çaresiz ama aynı oranda da gerçeklere karşı ne denli cenk halinde olmaya mahkûm olduğunuzu ele vermektedir!

Bugün, içinde bulunduğu tarihinin en derin bunalımını, iktisadi olarak mevcut dinamikleriyle aşamadığı sınırlara dayanmış olan; bu yüzden Ortaçağ’a yönelmekten, yani kendi yasalarına bile cenk açarak, kendi tarihinin gerisine yönelmekten medet uman bir emperyalist kapitalist sistem ile karşı karşıyayız; oysa bu sistem, yakın zamana kadar kendisinin ilan ettiği düşmanını kaybetmiş olmanın sevincini yaşıyordu; fakat belli ki bu sevinç kendisine yaşam sevinci yaşaması için yetmiyor ve bir süredir, yaşamına yönelik bir tehdit olarak gördüğü, hepimizin tanıdığı bir hayaletin korkusu ile yine yeniden feveran etmekte ve kullanıla kullanıla Marxistliği kalmamış olanlarla, hiçbir zaman Marxist olmamış “Marx – sever” leri yardıma çağırmakta olduğu bilinen bir gerçektir!

Siz bu yardım severlerin en cahil, ya da cahile yatma konusunda ölçü bilmeyen en bilgiç tilmizleri oluyorsunuz!

Yardım çağrısı ise, dünyayı topyekûn bir Ortaçağ trenine doldurup, emperyalist kapitalist sistemi tarihinin gerisine yönelterek ilerletmek içindir ve bu çağrıya, Marxistliği kalmamış, ya da hiç Marxist olmamış bilumum “Marx-severler” yanında, sizin de icabet ettiğinizi düşünmemiz haksızlık değildir!

Bunun sizin için elbette bir mantığı vardır; kendi içinde tutarlıdır da; bu anlamda haksızlığımız olabilir ama bu tutarlılığın ve mantığın kıymet-i harbiyesi, hepinizin, şimdi Yeni Dünya Düzeni olarak telaffuz edilen Pax-Americana’ya teslim olmanızdadır ki işte bu yüzden hiç haksız değiliz!

Halkın adamı mısınız, gerçeklerin adamı mısınız yoksa size bu mahkûmiyeti dayatan karanlıkla örtünmüş olanların, bu bin yıllık silaha yeniden sarılanların adamı mısınız?
Bunu sormak hakkımız olmakla birlikte sormuyoruz; çünkü gerçeğin ve halkın adamı olmadığınız çok bellidir; bu yüzden cevabı sizin ağzınızdan duymayacağımızı da biliyoruz!

Yani, peygamberinizin deyişiyle “bin yıllık silaha” yeniden sarılanların adamı olduğunuzu itiraf etmenizi beklemiyoruz!

Tabii, Marx’ı aşıp bizi çok daha ileri bir teori ile donatmanızı da beklemiyoruz; aksine, “Marx’ı aşıyorum” bahanesiyle, egemen sınıfı ve sistemlerini rahatlatan iki yüz yıl öncenin gerici sosyalistlerinin vaazlarını üzerimize fırlattığınızı biliyor, görüyoruz!

Burada ikinci kez, aynı başlıkta, Marks'ı aşanlar... başlığında içeriği aynı olan bir tartışma açılmış; ilk olarak 13-Ocak -2013 tarihinde açılmıştı; Marks'ı aşanlar... - o zaman, hemen hemen hiç kimse, F.Cebiroğlu’ nun bu başlıkta dile getirdiklerine aleyhte bir kelam etmemiş, bigâne de kalmamış, aksine lehte konuşulmuş ve teşekkürler edilmişti.

Ben ise, bu tartışma sayfasına “MARX'I AŞMAK MI KOLAY NEGRİLERLE ŞAŞMAK MI KOLAY” başlığında iki mektup yazmıştım; bugün aynı başlıkta dile getirilenlere karşı, daha bir hınçla Marx düşmanlıklarını gizlemeyenlerin anlaşılmaz lakırdılarını görünce, bu iki mektubu özetleyip, bazı eklemelerle tek mektup halinde bugün de türlü çeşit kılığa giren Marx düşmanlarına inat paylaşmak istedim!

Antonio Negri’nin 21.yy başında söyledikleri, yani,” Biz Marks’ı okuduk. Ancak onu aştık türü bir iddiada bulunmuyoruz. Zira yaşadığımız bu zamanda insanlığın ilerleyemediğini gördük ve bu anlamda ilerleyebilmek için kendimize bir yol aramaya çalıştık. Küçük de olsa kendimize bir yol bulduk. Ancak o bulduğumuz yolda Marks’ın ayak izlerini gördük; Marks bizim bugün bulduğumuz yolda daha önce yürümüş “ şeklindeki ifadeleri, son derece sinsi bir demogojiden öteye gitmeyen ifadelerdir.

Ancak bunu anlaşılır buluyorum, hangi Marxizm düşmanı delikanlı olmuştur ki?

Kendileri reddetseler de, “Marx’ı aşıyorum” culuk oyununun içinde olduklarını gizleyemeyen Hardt ve Negrileri yüksek tutan ifadeler, Marxizm düşmanlığını gizleyerek ve üstüne üstlük bu düşmanlığın yansıması olan demogojileri, Marxist göstererek akıl karıştırmayı kolaylaştırmak içindir!

Negri ve Hardt gibi “büyük düşünür” lerin amacı, Marksizmi ve hatta sosyalizmi solun siyasi gündeminden çıkarmaktır, ıskartaya çıkarttıkları sınıfın yerine koydukları ise, kendi ifadeleriyle soyut ve şiirsel bir anlatımın içine sığdırdıkları ampirik izlerini de emek alanında aradıkları “çokluk” u koymaktadırlar; sosyalizmi reddedişlerini ise, ilerici ve radikal görünümlü bir formülle, “radikal demokrasi” ile gizliyorlar!

Oysa onların bu kavramı kullanış amaçlarının sosyalizmle alakası yoktur.

Bugün Marxizm-Leninizm’den ve elbette sınıftan kaçanların ortak noktasının "radikal demokrasi" söylemi olduğunu hep beraber görüyoruz ki, bunu sınıfsal içeriği itibariyle halkın yönetimi ya da halk iktidarı anlamına gelen ve sosyalist demokrasi olarak düşünebiliriz; ancak at izini it izine karıştırarak, türlü çeşit teorilerle akıl bozan postmodern bir emperyalizm çağında, bu söylemin hiç de masum bir tarafı yoktur.

Bugünkü sersemletici emperyalist sömürü atmosferinde, gücün ve iktidarın dağılımına baktığımızda, sermayenin ve kapitalist piyasaların yaşamımızın her yönüne hükmettiği bir gerçekliktir ve bu gerçekliğin örtülü olarak ve sürgit devam etmesi içindir zaten postmodern cinlikler ki, Negri ve Hardt’ın cinlikleri de bunun içindedir.

Samir Amin’in deyişiyle, Michael Hardt ve Antonio Negri’nin mevcut küresel sistemi ‘İmparatorluk’ olarak adlandırmayı tercih etmeleri, emperyalizmi dar politik boyutlarına; yani bir devletin resmi iktidarının kendi sınırlarının ötesine yayılmasına, böylece de sömürgeciliğe indirgenmesi ve sömürgecilik artık mevcut olmadığına göre, emperyalizmin de mevcut olmadığına” inandırmaya yönelik bir içi boş önermedir; bu önerme, ABD’nin, Avrupa devletlerinin tersine, asla kendi çıkarlarına hizmet eden bir sömürge imparatorluğunu kurma hevesi duymamış olduğunu, bu nedenle de asla ‘emperyalist’ olmamış olduğunu ileri sürmekte olan yaygın Amerikan ideolojik söylemine yaltaklanarak, karşıdevrimin ideolojik saldırısına hizmet etmektedir!

Hardt ve Negri,”ulusalcılığın” ve “komünizmin” kesinlikle yenilgiye uğramış olduğunu ve küreselleşmiş liberalizmin nesnel bir ilerleme teşkil ettiğini ileri süren mevcut söylemi, basit bir biçimde benimsemişlerdir; buna göre, sistemin “yetersizlikleri”, eğer böyle bir yetersizlik mevcutsa bile, onunla savaşarak değil, sistemin kendi iç mantığı dâhilinde düzeltilebilir.

Liberal ideolojinin bireyci temeli, bireyi son kertede tarihin öznesi olarak kurar. Bu saptama, Aydınlanmacı tanımıyla, ne bireyden haberdar olmayan tarihin daha önceki sistemleri açısından, ne de hatta tarihin bu bölümünün gerçek özneleri sınıflar arasındaki çelişkiye dayalı bir sistem olan kapitalizmin tarihi açısından doğrudur. Ama birey, gelecekteki bir ileri sosyalizmde tarihin öznesi haline dönüşebilecektir.

İzinden gittiğiniz için böbürlendiğiniz Hardt ve Negri, bu tarihsel dönüm noktasına erişmiş olduğumuzu, uluslar ya da halkların yanısıra, sınıfların da artık tarihin özneleri olmaktan çıktığını, artık “birey”in bu duruma geldiğini ya da bu duruma gelme süreci içinde olduğunu düşünmektedirler; bu dönüm noktası, kendilerinin “üretken ve yaratıcı öznelliklerin toplamı“ olarak tanımlanan, “çokluk” olarak adlandırdıkları şeyin oluşumuna neden olmaktadır.

Negrilerin yaptığı, söz uygunsa, “insanlık ilerleyemiyorsa, insanlık gerilemiştir, o halde insan üzerinde çalışıp, insanlığı ilerletmek gerek” yaklaşımıdır ve bu aslında bir kılıftır ve insanlığın kendi içinde biriktirdiği isyanının fışkırmasının önlenmesi ya da denetim altına alınmasını kolaylaştırmak içindir.

Oysa insanı yabancılaşmaktan kurtarmanın çaresi, insan üzerinde çalışmak değil, bu insanın yaşadığı maddi dünyayı, yani tekellerin düzenini değiştirmektir; bunun için de, öncelikle tekellerin bu düzenlerini korumak ve sürdürmek için kurdukları ideolojik hegemonyayı kırmaktır.

İnsanın içinde yaşadığı ve kendine yabancılaşmış olan dünyanın maddi koşullarını değiştirmeden yabancılaşmadan kurtulması mümkün değildir!

İşte bu işi, kendine ve kendisini belirleyen maddi koşullara yabancılaşmış insanı tam da bu haliyle, ancak bu yabancılaşmanın tahammül edilemez olduğunun farkına varmasını sağlayarak, bu değiştirme, dönüştürme faaliyetinin öznesi yaparak kotarmaktır aslolan!

Demek ki, yabancılaşmış insandan söz ettiğimize göre, bu değişimin asıl öznesi insan değil, yabancılaşmış insandır; yani sınıftır; yani proletaryadır!

Öyleyse çare bu yabancılaşmış insanı değiştirmekte değil, bu yabancılaşmış insanla, onu yabancılaştıran maddi dünyayı değiştirmektedir.

Bu, Marxizmi anlamanın içindedir; dışındakiler ise Marxizmi anlamamak yanında, ondan uzaklaşmış olmanın yansımasıdır; işte Negri türü aktörlerin yapmak istedikleri de bu zihinsel kargaşayı yaratarak, Marxist görümümle, Marx’tan uzaklaştırmak içindir!

Sıkışmış sorunlara çözüm bulabilmek adına sorunlara çözüm bulunmasının önüne geçilmesi için veya yanlış çözümlere kapı açılması ve sıkışmış sorunu çözebilecek anahtarları veya anahtar teorileri ıskartaya çıkarmaya çalışmak için, en moda ifadesiyle, yeni kavram ve teoriler geliştirerek eskimiş veya ıskartaya çıkarılması gereken teorileri “aşmak” fikri ve demogojisi, egemen sınıfların egemen düşüncelerinin ideolojik saldırısı ve hegemonyası içindedir.

Nazizm’in determinizmi, soğuk savaşın ise Marxizmi boğmaya çalıştığı bir zaman aralığında bu hegemonya ziyadesiyle kurulmuştu; şimdi artık emperyalizmin zapt-ı raptı altına giren sosyal bilimlerin, üzerine bolca saçılan dolarların etkisiyle hızla doğurmaya başladığı bilinen bir gerçektir.

Sosyal antropoloji, sosyal psikoloji, siyaset bilimi ve özellikle davranışçı okul, kalkınma iktisadı ve iletişim araştırmaları büyük bir hızla “imal edilerek”, bilimler hiyerarşisi içindeki yerlerini bu zamanda almıştı!

Bütün bu telaşın komünizme karşı mücadelenin gereği olduğunu hatırlatmama gerek var mı bilmiyorum ama komünizmle mücadele gereği, soğuk savaş üniversitelerinin dezenformasyon özelliğinin üretilmesi ve sürdürülmesi için, bu alanların her birinin ABD tarafından finanse edilip güçlendirilmiş olduğunu biliyorum, ayrıca bu kadarını dahi bilmemenin ayrı bir alıklık olduğunu da biliyorum!

Bu destek doğrudan istihbarat örgütleri ya da örnek olsun onların Rand Corporation (Research And Development) türü yan kuruluşları tarafından veriliyordu ve hâlâ da bu destekler son gaz devam etmektedir!

Bu kuruluşlardan birinin “Psikolojik Bilimler” bölümü, araştırma projelerini, bireysel ve grup etkinliği, etkileşim, sinirsel-algılama süreçleri, tepki mekanizmaları, insan mühendisliği vb. başlıkları altında toplamıştı.

Bunlar arasında, antropoloji, iktisat, tarih, hukuk, operasyon ve sistem analizi, siyaset bilimi, psikiyatri, psikoloji, sosyal psikoloji ve sosyoloji vb. gibi disipliner kavramlar ideolojik hegemonyasını güçlendirmek ve güçlü tutmak için ABD’nin emrine tabii olmuştu ve bu çerçevede üniversitelerin bünyesinde de yeni kürsüler icad edilmişti.

Bu gruplara katılarak çalışanlar arasında, CIA adına araştırmalar yaptığı bilinen Walt W. Rostow gibi ünlü isimler de vardı.

Bu disiplinler arasında “sosyal antropoloji”, sömürgeciliğin hizmetkârı rolüyle en sabıkalı olanıydı.

Antropologlar, Uluslar arası Kalkınma Ajansı (AID), CIA’nın İleri Araştırma Projeleri Ajansı(ARPA), Sosyal Sistem Araştırmaları merkezi (CRESS) ve devletin diğer araştırma kuruluşlarında kusursuzca çalıştılar.

Bu kuruluşlardan Uluslar arası Kalkınma Ajansı (AID)’nın, ABD’nin işgal kuvvetlerinin Vietnam’da uyguladıkları pasifikasyon harekâtında ve bunun, dünya kamuoyuna bir “köy kalkındırma programı” olarak tanıtılmasındaki rolü büyüktür.

İlgi alanları Alaska’dan Tayvan’a kadar uzanan bu kuruluşların araştırma konuları, köylülerin hangi koşullarda ayaklandıklarından, komünizm tehdidine karşı kırsal kalkınmaya kadar değişiyordu.

Bu çalışmalar sonucunda, hayatımıza toplumların modern ve geleneksel olarak ikiye ayrılması, özgürlük ve totaliterlik arasındaki husumetin körüklenmesi, temel sorunların yerini çok kültürlülük, cinsel tercihler, feminizm gibi konular alması, siyaset bilimi tarafından liberalizmin meşrulaştırılması, kapitalist emperyalizm için en hayati eğilim olan “tüketizm”in tek ölçü haline getirilmesi, özelleştirme ve globalleşmenin meşrulaştırılması, anti-stalinizm vb. gibi yepyeni kavramlar giriyordu.

Bu moda haline getirilen kavramların nasıl üretildiğine örnek olması bakımından Amerikan ordusunun 1965 yılında, 89.500 dolar gibi pek de fazla olmayan bir para ödeyerek, ABD’ne gelecekte dünya hegemonyasını elde tutma olanağı verecek yolların araştırılması üzerine bir çalışmayı başlatmış olması ve bu incelemeye verilen “Pax-Americana” adı çok kışkırtıcı bulunduğundan, bunun yerine “Stratejik Sıralamalar ve Askeri Araştırmalar” adı verilmesi; daha sonra “Yeni Dünya düzeni” ne dönüştürülmesi yeteri kadar fikir vermektedir.

Daha sonra bu çalışmayı sürdürmek ve sonuçlandırmak için Pentagon’un,1967 yılında, 2.100 milyon doları bulan kontratlarla, savunma için çalışan teşebbüslerin başında gelen Douglas Aircraft Corparakar’un araştırma servislerine başvurmuş olması da oldukça öğreticidir.

Velhasıl ABD emperyalizmi, dolar demetleri aracılığıyla bilimleri ve bütün kavramları hizaya sokarak onları anti-komünist bir disiplin haline getirmekten hiçbir zaman vazgeçmemiştir!

Merkezlere ve interdisipliner projelere, dönemin akademisyenlerinin çok iyi bildiği bir dizi vakıftan devasa fonlar akıtılmış ve hâlâ akıtılmaya devam edilmektedir. Bu vakıflar arasında Ford Vakfı, Cornegie Şirketi, Rockfeller kardeşlerin çeşitli fonları, Sosyal Bilimler Araştırma Konseyi gibi kuruluşları sayabiliriz ki sosyal bilimleri finanse eden bu bir dizi vakfın, CIA’nın paravan kuruluşları oldukları çoktan ortaya çıkmıştır.

Bu çalışmaların odak merkezinde sınıf yerine kültürü koyma, bu çerçevede yeni tip, örnek olsun CIA’ya bağlı ABD emperyalizminin hegemonyasının güçlendirilmesine hizmet eden aydın üretme çabaları olduğu ise açıktır!

Örnek olsun, sosyal bilimlerin emperyalist soğuk savaşın emrine girmesinde çok etkili roller üstlenen şirket vakıflarının, hem de bunların bağlı olduğu üst kuruluşlar olan CFR, Trilateral Commission ve Bilderberg gibi örgütlerde önemli roller üstlenen eski bir Nazi olan Henry Kissinger, bu tür “bilim kurullarından” birinde; Washington Psikolojik Savaş Önderliği Şubesinde (PSB) “hayatının teorisini” geliştirmiş, “Kontrgerilla Operasyonları” adlı el kitabını hazırlayan “bilim kurulu” nun başkanlığını da yapmıştı, kitabı yayınlayan Frederick A. Praeger Publisher Inc’in bir CIA paravan kuruluşu olduğunu herhalde hatırlatmaya bile gerek yoktur.

Böylece ABD, yayıncılık sektörünü de soğuk savaşın hizmetine sokmuş oluyordu. USIA (United States Information Agency) özel olarak bu amaç için yaratılmıştı;1965 yılında USIS (U.S.Information Service) dünyaya 14 milyondan fazla kitap dağıtmak için milyonlarca dolar harcamıştır.

1965 yılında bu tür yayınların piyasaya sürülmesine yardım etmek amacıyla USIA kendi talimatı altında 46 kitap yazdırmak için milyonlarca dolar harcamıştır; bu kitapların içinde Jay Mailin’in D. Van Nostrand yayınlarından çıkan “Terror in Vietnam” adlı kitap da vardır!

CIA’nın mali yardımlarına rağmen kendini sürdüremeyerek, Encyclopedia Britannica tarafından satın alınan Praeger yayınları da bu türdendir; saygın Britannica bir yana, pek çok “solcu” yayınlar da Amerikan hegemonyasına hizmette kusur etmemişlerdir.

Böylece, USIA, CIA, bir dizi şirket vakfı, her yolla bir aydınlar aygıtı kurup finanse ederek bunların yükselmesi ve ünlenmesi için tamamen keyfi bir değerler sistemi imal etmiş, böylece de entelektüellere karşıdevrimin hizmetine girmek dışında her yol kapatılmaya çalışılmış ve “komünizm yenildi” çığlıklarına rağmen hâlâ sürmektedir.

Örneğin CFR tarafından yayınlanan Foreign Affairs gibi, temel hedefi psikolojik savaşı günün gereklerine göre sürdürmek ve yeniden üretmek olan dergiler birer aydın merkezi misli iş görmektedir; bunların en ünlüleri, çoğu bankaların kontrolünde olan yayınevleri tarafından Türkiye piyasasına da sürülmektedir.

Başta Kissinger, S.Hungtington, F.Fukuyama, Z.Brzezinski CFR çıkışlı aydınlar olarak ve antikomünist kimlikleriyle “düşünce üretmeyi” sürdürmektedir. Brzezinski, CIA’nın Polonya’da sosyalist rejimi devirme operasyonunda oynadığı rol nedeniyle “Polonya Fatihi “olarak anılmaktadır!

CFR’nin, artık Türkiye’de de bir ayağının (GİF)olduğu haberlerinin, internetin pek çok sayfasında müjdelenircesine yayılıyor olması da ayrıca dikkate değerdir; ki bu örgütün bünyesinde Rahmi Koç’tan Bülent Eczacıbaşı’na; Orta Doğu Teknik Üniversitesi Rektörü Ahmet Acar’dan, Kadir Has Üniversitesi Rektörü Mustafa Aydın’a; Eski Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin’den, Türk Hava Yolları Eski Başkanı Cem Kozlu’ya; Yılmaz Büyükerşen’den, Tarhan Erdem’e, Ayşe Kulin’den, İlber Ortaylı’ya, Altan Öymen’den ve Gazeteci Yazar Sami Kohen’e, Nilüfer Göle’ye pek çok alandan isimlerin yer alması da ayrıca dikkate değerdir!

Bu gerçekler, hemen hemen herkes tarafından bilinmektedir, bu anlamda bu bilgiler pek fazla önem taşımayan tekrarlar olarak görülebilir ancak burada önemli olan, karşıdevrim safında açıkça yer almış, ona hizmet etmiş, parasal ya da başka türlü motive edici araçlarla ruhunu şeytana satmış birçok entelektüelin hâlâ “sol/sosyalist” kimliklerle öne çıkarılması, ihanetlerinin, karşı-devrime hizmetlerinin üzerinin örtülmesi ve bunların bir entelektüel yenilik olarak sunulmasıdır.

İşte Hardt ve Negri gibi bu karşıdevrime hizmetleri gereği içinde oldukları “Marxizmi Aşıyorum” culuk tiyatrosu da, sol/sosyalist alanların kalelerindeki Truva Atı misli bir proje olarak, Amerikan patentli bu karşıdevrimin ideolojik saldırısının içinde ve hatta başköşesindedir’

Bu konuda daha ayrıntılı bilgi edinmek isteyen olursa bu forumda (Sosyalist Forum) OSMANİZASYON İLE İSLAMİZASYON VE ELBETTE BOP-BİP-YDD SARMALINDA DÜNYAMIZ başlığı altında yazdığım dizi mektuplara bakabilirler!

Buradan Marxizme dönersek, derinlemesine irdelediğimizde, toplumsal düşüncede, büyük teorilerin, hep daha önceki sosyal yapılara dayanmış olduğunu gözlemlemenin zor olmadığını hatırlatan bir örneğe, yani Marx ve Engels’in kendi ifadeleri ile bir dönem hem de ateşli birer Hegelist ve sonraki bir dönem Feuerbahyen oldukları gerçeğine varırız.

Marx’ın Kapital’i de, Marx düşmanlarının göstermeye çalıştığının aksine, kapitalizm yokken ortaya çıkarılan bir bilgi veya formül değildir; tam aksine, bir tarihsel-nesnel zamanın coğrafyasının, mesela 15-17. Yüzyıl Batı Avrupa coğrafyasının ekonomik yapısına dayanmaktadır; başka ifadeyle önceden yazılıp,15-17.yüzyıl Batı Avrupa coğrafyasına dayatılan bir ekonomik yapının anlatımı değildir!

Marx’ın kapitalizm yazımı, ilgili çağın, politik-ekonomik yapısı ne ise, bu yapının yüzeyinden ve giderek derinliklerinden bulup çıkarılan ve daha önceki düşünsel zenginliği de işin içine katarak, ortaya konulan bir tarihsel-nesnel –maddesel, yani gerçek insan faaliyetlerine dayanan, fiziksel ilişkilere, üretim ilişkilerine dayanan bir anlatımın ifadesidir!

Yani Marx, kendinden önce oluşan bir sistemi yazmak durumunda kalmıştır; bu sistemi yaratmak için yazmamıştır; böyle bir imkânı da yoktur; bu nedenle Marx kapitali yazarken, yaşanmış ve yaşanmakta olan bir iktisat tarihine dayanmıştır.

Öte yandan Marx, sosyalizmi, burjuvazinin iktidara yürüyüşünün bilimi olan siyasal iktisadın karşıtı bir bilim olarak düşünmüştür; bu düşünce ile bu yeni bilimin temellerini atmıştır ve bu temellerin bir kısmını ütopyacı sosyalistlerden ve diğer bir bölümünü de burjuvazinin siyasal iktidara yürüyüşünün bilimi olan siyasal iktisattan almıştır.

Bu anlamda, Marx’ın Grundrisse’de siyasal iktisadın kurucusu Ricardo’ya yöneltilen eleştirilerden söz ederken, eleştiricilerin, “siyasal iktisadın anti-tezinin, yani sosyalizm ve komünizmin teorik ön kabullerini, başta siyasal iktisadın tam ve nihai açıklaması olan Ricardo’da olmak üzere, siyasal iktisadın klasik eserlerinde bulduğunu kavradıklarını” ifade etmesi, oldukça öğreticidir ve çok açık olarak, sosyalizmi bir bilim olan siyasal iktisadın anti-tezi olarak ve bir bilim olarak ortaya koyduğu anlaşılmaktadır.

Burada önemli ve dikkat verilmesi gereken nokta budur ve zaten “Marx ve Engels’in Kapitalizmi inceledikleri ama sosyalizmi geliştirmedikleri” şeklindeki tezler, bu noktadan hareketle öne sürülmektedir; elbette, Marxizmi karalama niyetiyle yapılıyor olması bir yana, bunda kısmen doğruluk payı var; çünkü Marx ve Engels, bir bilim olan sosyalizmin kuruluşunu ilgilendiren ve kendisi de bir bilim olan siyasal iktisattan bazı temelleri çıkararak teorik geliştirmelerini başlattılar; ancak, pratik olmadan bilim ve teori olmayacağı açıktır; Marx ve Engels, sosyalizm bilimini geliştirmek üzere işe koyulduklarında, Owen ve Fourier’in yaptıklarını, bununla birlikte, Babeuf’un mücadelesini ve kısa süreli Paris komünü deneyimini saymazsak, henüz sosyalizmin pratiği yoktur; bunları bir ölçü olarak kabul etsek bile, bu pratiklerin değeri önemlidir ama sosyalizm biliminin geliştirilebilmesi için gerekli ölçekte bir pratik olmadığı açıktır; gerekli pratiğin tamamlanması, ilk ve tek ülkede sosyalizmin kuruluşu ile birlikte başlamış, ancak bu zamanda sosyalizm biliminin geliştirilmesi için son derece değerli bir fırsat doğmuştur!

Diğer yandan, burjuvazinin iktidar bilimi olan ve haliyle burjuvazi iktidara yürürken devrimci, iktidarı aldıktan sonra tutucu bir bilim olan siyasal iktisat, kapitalizmin küçük ve artizanal işletmelerden geliştiğini gösteriyor; yani küçük burjuvazi, burjuva düzenin başlatıcısı oluyor; bunu siyasal iktisat bulmuştur.

Bunu da, yani siyasal iktisadın bulduğunu da Marx bulmuş ve göstermiştir.

Burjuva iktidarına son veren İşçi sınıfı, köylülükle ittifak yaparak iktidara geliyor ve iktidarının ilk yıllarında köyde ve kentte küçük burjuvazi varlığını koruyor ve sürdürüyor; ancak, küçük burjuvazinin, özellikle tarım kesimindeki küçük işletmelerin varlığı, sosyalist bir düzende kapitalist restorasyonun kapısını açık tutuyor; bunu da siyasal iktisatın anti tezi olan sosyalizm bulmuştur.

Bu buluşu da önemli oranda Lenin’in hanesine yazmak yerindedir.

Buradaki ders ise, artık sosyalizm biliminin geliştirilmesi için yeteri kadar pratik olması olgusu ve gerçeğindedir ve bunu bize veren sosyalizmin işçi sınıfının düzeni olduğunu pratik olarak gösteren Sovyet sosyalizmi pratiğidir; şimdilerde bile anti-komünizm ve anti-Sovyetizm hummasından kurtulamamış olan ve Marxizm-Leninizm düşmanlıklarını “Marx’ı aşıyorumculuk” tiyatroları ile örtmeye çalışanlar haricinde, akıl taşıyan herkes tarafından mumla aranan ve emperyalizme karşı, daha net ifadeyle sosyalizmin bir dünya düzeni olarak ilerlemesinin bir güvencesi olarak korunup kollanması gereken bir pratik olduğu, yokluğunda daha fazla hissedilen ve idrak edilen bir realitedir.

Ve buradan başka bir derse geçiyoruz; 1920’li yılların başında Lenin, küçük işletmeleri, sosyalizm için büyük işletmelerden daha büyük bir tehlike olarak görmüş ve göstermeye çalışmıştır; 1920’li yılların başında küçük burjuva yapı, kırda ve kentte, ilk sosyalist iktidarın karşısındaki en büyük tehdit olarak tespit edilmiş ve başlangıçta birlikte yaşamaya tahammül gösterilerek, daha sonra üzerine gidilmiştir; sonuçta küçük burjuvazinin varlığı ve aynı zamanda siyasal iktisat da, tam bir tasfiye süreci içine sokulmuştur; bu süreçte ortaya şiddetli bir direnç yanında, değer yasası işleyecek mi, işlemeyecek mi tartışmaları öne çıkıyor.

Marx ve Engels, sosyalizmde değer yasasının bir süre daha işleyeceğini önceden görmüşler ve pratik de bunu doğrulamıştır; ilk sosyalist iktidarda değer yasası varlığını kuvvetli bir şekilde hissettirmiştir.

Ancak aynı Marx ve Engels, sosyalizmde değer yasasının etkinliğinin giderek artacağını söylememişlerdir; sosyalizmin kuruluşu aşamasında değer yasasından yararlanmak başka şeydir, etkinliğini artırmak, ona daha etkin bir yer açmak bambaşka bir şeydir; sosyalizmin bilim olarak ve reel olarak kurulması ve geliştirilmesi aşamasında, değer yasasını etkinleştirmek ve ona etkin bir alan sağlamak, gelişkin sosyalizm veya komünizm aşamasına geçmenin kapılarını kapatmak demektir!

İşte Sovyet sosyalizminin bilimsel olarak ve reel bir sosyalist toplum olarak, daha kapsayıcı bir ifadeyle komünist topluma geçişi garantileyen bir toplumsal yapı olarak kurulması ve geliştirilmesi sürecinde, ilk sosyalist iktidarın, yani ilk proletarya iktidarının yaşadığı coğrafyada, sosyalizm kuruculuğu ve geliştiriciliği çerçevesinde süren sınıf mücadelesinin bilimsel ve pratik yansıması budur ve bu yansımanın pratiğinde neler yaşandığını hemen hemen hepimiz, ancak tarihe kaydedildiği biçimiyle biliyoruz ve buna göre hüküm veriyoruz!

Bununla birlikte, bunun tarihe nasıl kaydedildiğinin ve bu kayıtın nasıl okunması gerektiğinin ve elbette düzeltilmesinin gerekip-gerekmediğinin anlaşılmasının ne kadar zaman alacağının ve bu sorunun nasıl aşılacağının şifreleri veya öğretici dersleri de, bu yansımalarda mevcuttur!

Bakın Lenin, neredeyse yüzyıl önce," Halkı Özgürlük ve Eşitlik Sloganları ile Nasıl Aldatıyorlar" konuşmasının baskısına yazdığı önsözde ne diyor:

“ ‘Bilgili’ baylara, demokratlara, sosyalistlere, sosyal-demokratlara, sosyalist-devrimcilere, vb. gelince, onlara şöyle diyeceğiz: söze gelince, ‘sınıf savaşımı’nı hepiniz kabul ediyor, ama gerçekte, sınıf savaşımı tam da keskinleştiği sırada onu unutuyorsunuz. Sınıf savaşımını unutmak demek, emekçilere karşı sermayenin yanına, burjuvazinin yanına geçmek demektir.

Sınıf savaşımını kabul eden herkesin, en özgür ve en demokratik de olsa, burjuva bir cumhuriyette, ‘özgürlük’ ve ‘eşitlik’in, emtia sahiplerinin eşitlik ve özgürlüğünün, sermayenin eşitlik ve özgürlüğünün dışavurumundan başka bir şey olmayacağını ve hiçbir zaman da olmadığını kabul etmesi gerekir.

Marx, tüm yapıtlarında ve özellikle (hepinizin söze gelince bildiğiniz) Kapital'de bunu bin kez açıklamıştır; soyut ‘özgürlük ve eşitlik’ anlayışını, bunu görmeyen Bentham kafalıları alaya almış, bu soyutlamaların maddi köklerini ortaya koymuştur.

Burjuva rejim (yani toprak ve üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin henüz varlığını sürdürdüğü rejim) ve burjuva demokrasisi rejimi dönemindeki ‘özgürlük ve eşitlik’ biçimsel olarak kalırlar; bunlar gerçekte (biçimsel olarak özgür, biçimsel olarak eşit haklara sahip) işçilerin ücretli köleliği ve sermayenin mutlak iktidarı; emeğin sermaye tarafından ezilmesi anlamına gelirler. Sosyalizmin alfabesinin bu ‘bilgili’ bayları, siz bunu unutmuş bulunuyorsunuz.

Bu alfabeden, proleter devrim sırasında, sınıflar savaşımı iç savaş durumuna dönüşecek derecede ağırlaştığı zaman, yalnızca alıklar ve döneklerin bu işten ‘özgürlük’, ‘eşitlik’ ve ‘emek demokrasisinin birliği’ üzerindeki boş sözler aracılığıyla kurtulabilecekleri sonucu çıkar.
Gerçekte, kararlaştırıcı olan şey, proletaryanın burjuvaziye karşı savaşımının sonucudur; orta, aracı sınıflara (dolayısıyla tüm küçük-burjuvaziye, yani tüm "köylülük" e de) gelince, onlar kaçınılmaz olarak iki kamp arasında gidip gelirler.

Söz konusu olan şey, bu aracı katmanları başlıca güçlerden birinin, proletarya ya da burjuvazinin müttefiki yapmaktır.

Başka hiçbir şey sözkonusu olamaz; Marx'ın Kapital'ini okurken bunu anlamayan kişi, Marx'tan hiçbir şey anlamamış, sosyalizmden hiçbir şey anlamamış demektir, gerçekte bir ham kafa, burjuvazinin ardından körü körüne sürüklenen bir küçük-burjuvadır o. Ve anlayan kişi, ‘özgürlük’ ve ‘eşitlik’ üzerindeki boş sözlerle aldanmayacaktır; o, pratik şeyleri, yani köylüler ile işçilerin yaklaşmalarının, kapitalistlere karşı ittifak yapmalarının, sömürücülere, zenginlere ve vurgunlara karşı anlaşmalarının somut koşullarını düşünecek, bunlar üzerinde konuşacaktır.

Proletarya diktatörlüğü sınıflar savaşımının sonu değildir; onun yeni biçimler altında sürmesidir. Proletarya diktatörlüğü, yenilmiş, ama direnmeyi bırakmak şöyle dursun, direncini daha da yoğunlaştırmış, yok olmamış, ortadan kalkmamış burjuvaziye karşı siyasal iktidarı eline geçirmiş bulunan proletaryanın sınıf savaşımıdır.

Proletarya diktatörlüğü, emekçilerin öncüsü proletarya ile proleter olmayan birçok emekçi katmanlar (küçük-burjuvazi, küçük patronlar, köylüler, aydınlar, vb.), ya da bu katmanların çoğunluğu arasındaki, sermayeye karşı yöneltilmiş, sermayenin tamamen devrilmesini, burjuvazinin direncinin ve restorasyon girişimlerinin tamamen ezilmesini, sosyalizmin kuruluşunu ve kesin olarak pekişmesini amaçlayan özel bir sınıf ittifakı biçimidir.

Özel koşullar içinde, yani amansız bir iç savaş koşullan içinde oluşan özel türde bir ittifaktır bu; sosyalizmin gözü pek yandaşlarının, kararsız, bazen de ‘yansız’ (o zaman ittifak savaşım için bir anlaşma olmaktan çıkar, bir yansızlık anlaşması durumuna gelir) müttefikleri ile ittifakı, iktisadi, siyasal, toplumsal ve ideolojik bakımlardan farklı sınıflar arasında bir ittifaktır bu.

Bu ittifakın somut biçimlerinin, koşullarının, görevlerinin irdelenmesinden, ‘özgürlük’, ‘eşitlik’, ‘emek demokrasisinin birliği’ üzerindeki genel sözler ile yani meta üretimi çağının ideolojik bayağı artıklarının yardımı ile kendilerini ancak Kautksy, Martov ve hempaları türündeki, çürümüş Enternasyonalin, sarı ‘Bern’ Enternasyonalinin çürümüş kahramanları kurtarabilirler.”

İşte siz çokbilmiş cahil baylar, bunun için, yani Marxizm-Leninizmi anlamak yerine, ondan kurtulmak için bir “Marxizm’i aşıyorum” tiyatrosu kurmuş bulunuyorsunuz!

Ancak bu tiyatronuzda oynadığınız acıklı bir güldürüdür; eskinin sosyalist ya da yarı-sosyalist tekkelerinin iki yüz yıldır tekrarlanan nakarat misli vaazlarından başka bir şey söyleyemiyorsunuz ki bunları, daha en başından Marxizm-Leninizmin kurucuları çürütmüşler ve tarihe kaydetmişlerdir.

Yani siz çokbilmiş cahiller, işçi sınıfının gerçek hareketine karşı mücadele eden tekkelerin neredeyse iki yüz yıldır tekrar edilen bilim dışı vaazlarını,”yeni” diye yutturmaya çalışarak, kendisi de bir bilim olan Marxizm-Leninizm’in karşısına çıkartıp yeni bir şey söylemiş olmuyorsunuz; dolayısıyla Marx’ı da aşamıyorsunuz; sadece ve sadece ölümüne korktuğunuz gerçeklere karşı karanlığın muhibbi olduğunuzu ele veriyorsunuz!

Delikanlı olun, açık konuşun, “aşmak” fiiline ihtiyacı belirleyen Marxizm-Leninizm’in eksikli ve yanlış yönleri ya da eskimişliği midir, yoksa kapitalizmde daha fazla kalarak, Marxizm-Leninizm’den uzaklaşmış olmak, ya da uzaklaşma isteğinde olmak mıdır?

Yoksa “Marxizmi aşmak”, tekelleri, emperyalizmi rahatlatmak için bilimdışı reçeteleri gerçeklerin üzerine boca etmenin bahanesi midir?

Oysa bugünün at izinin it izine karıştığı bir atmosferde, emperyalizmin, tekellerin Negri ve Hardt türünden, çokbilmiş cahil sözcülerinin “Marxizm-Leninizmi aşıyorum ” bahanesiyle emperyalizmi, tekelleri rahatlatmak, ideolojik hegemonyalarını güçlendirmek için yazdıkları eskinin gerici sosyalistlerinden kalma reçetelerin peşine takılıp, “Marxizm-Leninizmin aşıldığına” dair hayallere kapılırsak, bırakalım daha yeni ve daha sol bir Marxizm-Leninizme ulaşmayı, dünyanın güneşin etrafında dönerken, kendi etrafında da döndüğü şeklindeki kanıtlanmış gerçeğini bile unutturacak bir kör karanlığın içine, bile isteye hapsolmuş olacağımız çok açıktır!

Oysa bugünün gerçekliğinde, şimdi yıkılmış olsa da, bir coğrafyada 70 yıl yaşamış olan reel sosyalizmin, Marx’ın düşüncesinin temellerinin hâlâ sapasağlam ayakta durduğunu apaçık, pratik olarak gösterdiğini görmemek için kör olmak ya da kör numarası yapmak gerekmektedir!

Bugünün gerçekliği ki reel sosyalizmin yıkılmış olduğu bir zamanın ifadesidir, sosyalizmin, ne Hardt ve Negrilerin “çokluk” unun düzeni olduğunu, ne de “hakiki” ve “yeni hakiki” sosyalistlerin “ savladığı ,“sınıftan bağımsız”, “maddeden bağımsız” olarak kurulabilen bir sosyalizm olduğunu ve ne de işçi sınıfının düzeni olmadığını gösterir!

Bu anlamda Hardt ve Negri’nin Marx’ı ve teorisini ıskartaya çıkarmak gibi bir niyetleri olduğunu söylememeleri veya olmadığını vurgulamaları, onların, Marx’ın teorisinin temellerini dinamitlemek için bilerek, isteyerek çabaladıkları gerçeğini değiştirmez; değilse zaten bu iki profesörü ahmaklık şampiyonu saymak yerindedir!

Bugün, Sovyet sosyalizmi deneyimi, Marx’ın, bunun ikna edici kanıtlarının ve pratiğinin olmadığı bir zamanda teorik olarak ileri sürdüğü “sosyalizmin işçi sınıfının düzeni olduğu” önermesinin doğruluğunu pratik olarak göstermiş olduğunu kimsenin yadsıyabileceğini sanmıyorum.

Öyleyse, sosyalizm, Negrilerin iddia ettiği gibi eşitsizliğin ve baskının pek çok biçimine karşı, bir dizi mukavemeti bir araya getiren “demokratik” mücadeleler çokluğu ile gerçekleştirilen ve dolayısıyla işçi sınıfının egemenliğini içermeyen bir düzen değildir!

Diğer yandan, bugün reel sosyalizmin yıkılmış olduğu bir zamanda, egemen sınıflar ve devletler, kaygılarının ve korkularının, kaynağını hâlâ emek süreçlerinde buluyorlarsa ve buradan hareketle, emperyalistler, kendi coğrafyalarına çok uzak topraklara, paralı askerlerini yığıyorlarsa, emek sürecinin belirleyiciliğinin hâlâ sürmekte olduğu gerçeği yadsınamaz derecede açıktır.

Ayrıca, yine reel sosyalizmin yıkılmış olduğu bir zamanda hâlâ, sınıf mücadelesini köreltmenin gelişmiş-gelişmemiş bütün ülke politikalarının odağını oluşturması, tarihin lokomotifinin sınıf mücadelesi olmaya devam ettiğini göstermeye yetmektedir.

Bütün bunlar, Negrilerin Marx’ın teorisinin sapasağlam duran temellerine dinamit koyma peşinde koşmalarının nafile çaba olduğu yanında, bu çabaların ve “Marxizm-Leninizmi aşıyorum” culuğun, egemen sınıfın ideolojik saldırısının içinde olduğunu, egemen sınıfların egemen düşüncelerinin hegemonyasını güçlendirmenin aracı olduğunu gösteren olgu ve gerçeklerdir.

Öte yandan, söz konusu Marx’ı ve teorisini aşmak olunca, herkesin, öncelikle Marx’ın kişisel gelişimini ve Marx’ın düşüncesinin oluşumunu, yeterince Marxist yöntemlerle ele alınıp alınmadığını düşünmesi gerekmektedir!

Engels, Anti-Dühring’i yazarak, marxist dünya görüşünün tüm bilgi alanlarındaki bileşimini, marxizmin temel ilkelerinin açık ve eksiksiz bir açıklamasını yaparak, Marx’ın ve düşüncesinin en tam ifadesiyle anlaşılması ve öğrenilmesini sağlayan bir yapıt bırakmıştır!

Engels böylece, Materyalizmin kendi zamanındaki bilime uygun düşen biçimini saptamış ve bilimin eriştiği yeni sonuçlar içinde, Marxist yöntemin, bilgimizin gelişme ve derinleşmesine katkıda bulunduğunu kesin bir dille ortaya koymuştur.

Aynı şekilde Lenin de ve Engels’ten 30 yıl sonra, Materyalizm ve Ampiriokritisizm adlı çalışması ile Materyalizmin kendi çağının bilimsel bulgularından çıkan biçimini belirlemeye giriştiği gibi, bugün de, aynı eleştirel çalışmaya girişmek zorunludur; bu tarihsel-nesnel gelişmenin dayattığı açıktır.

Ve Lenin’in Marxizme en büyük katkısı ve Marx’ın sisteminin devrimci yönde revizyonu olan “Ne Yapmalı” yapıtını unutmamak, hatta daha fazla ele almak yerinde olacaktır!

Ama bütün bunlar, ne Marx’ı ve düşüncesini aşmaktır, ne reddetmektir, ne de dinselleştirmektir; sadece ve sadece marxist yöntemlerle çağımıza uygun, çağımızın karmaşık sorunlarına cevap verecek şekilde yeni bir açıklamasıdır.

Emin olunmalıdır ki, ne yapılırsa yapılsın, Marx’ın düşüncesinin bugün hâlâ en bilimsel ve en devrimci teori olduğu, temellerinin sapasağlam ayakta durduğu ama elbette insanlığın son sözü olmadığı sonucundan başka bir sonuca ulaşılmayacaktır!

Öyleyse, bir kez daha altını çizmek gerekir ki; sosyalizm, sınıftan kaçanların ,”Marx’ı aşma” hummasına yakalananların hüsnü kuruntularına sığmayacak denli işçi sınıfının düzenidir; sosyalizm, “Marx’ı aşıyorumcu” ların, sınıftan kaçanların,”demokratik sosyalizm”cilerin, velhasıl, bilumum Marx düşmanı “marxsever”lerin ve gerici sosyalizm muhiplerinin hüsnü kuruntularının aksine, ne köktenci demokrasi’nin yerine konulabilecek, ne de liberal demokrasinin uzantısı olabilecek bir düzendir ve sosyalizm mücadelesinde ne “çokluk” ne de “teknoloji” devrimci motor güçtür; motor güç, devrimci güç, hâlâ işçi sınıfıdır!

Velhasıl, “Marx’ı aşıyorum”cu ve sınıftan kaçmayı sınıftan kurtulma noktasına getiren bilumum gerici sosyalizm muhibbi aktörlerin savunduklarının aksine, ideoloji ve politika, ekonomik-sınıfsal ilişkilerden özerk değildir ve işçi sınıfı ile sosyalizm arasındaki ilişki bal gibi zorunlu ve belirleyici bir ilişkidir; bu yüzden, sosyalist hareketin kuruluşu ne sınıftan bağımsızdır, ne de ekonomik-sınıfsal koşullardan özerk bir sosyalist politika inşa edilebilir; yani, sınıf bağlantılarına ve aralarındaki karşıtlığa bakmaksızın, saf ideolojik ve politik araçlarla birbirine bağlanacak ve harekete geçirilebilecek çeşitli “halk” unsurlarından kurulacak ideolojik ve politik platformlar üzerinde bir politik güç oluşturulamaz ve örgütlenemez!

İşte “Marx’ı aşıyorum” tiyatrosunun aktörlerinin “Marx’ı aşma” çabalarındaki ısrar da, bu içine düştükleri telaş da, tez canlılık da ve inatlarındaki çaresizlik de bundandır; çünkü gerçeğin inatçılığı, karşılarında yıkılmaz bir duvar misli dikilmektedir!

Fikret Uzun

30 Mart 2016

(*) Bu mektup,13-Mart- 2016’dan beri buzdolabındaydı; bugün çıkardım, ısıttım ve sıcağı sıcağına, belki kör bir terörün ateşi ile atmosferin yeniden ısınmasının önüne geçmede katkısı olur diye ,“Marx’ı aşıyorum” tiyatrosunun “çokbilmiş” aktörlerinin cahilliklerini yüzlerine vurmak için asmış bulunuyorum!