14 Mart 2014 Cuma

KONSPİRASYONU AŞTIK VE AÇIĞA ÇIKARDIK SIRADAKİ RESTORASYON MU DEVRİM Mİ KARŞI-DEVRİM Mİ YOKSA İÇ SAVAŞA MI GİRDİK?

KONSPİRASYONU AŞTIK VE AÇIĞA ÇIKARDIK
SIRADAKİ RESTORASYON MU DEVRİM Mİ KARŞI-DEVRİM Mİ
YOKSA İÇ SAVAŞA MI GİRDİK?

ERGENEKON DERSLERİ

DERS-I

Öncelikle şunu hatırlatarak başlamak istiyorum, şüphesiz öncesi de var ama Türkiye daha çok Gladyo ile Çiller Örgütü olarak da anılan Kontrgerilla örgütlenmesi ve icraatları, vesilesi ile tanışmıştı. Kamuoyunda, uzun süredir tartışılıyordu ama kimseden ses çıkmıyordu. Kontr-gerilla örgütlenmesine karşı, kitlelerin ve yönetici sınıfların içinden çıkabilecek itiraz seslerinin,"PKK" terörü bahane edilerek ve terör ile mücadelede her yolun mubah olduğu kabul ettirilerek kısılabilmişti; bu örgütlenme, herkesin bildiği bir sır halinde idi!

O yıllarda, kimseye şimdi olduğu gibi "barış gelsin-savaş bitsin-analar ağlamasın" yollu haykırışlar öğretilmiyordu; 
 aksine her yol mübah görülerek, PKK terörüne karşı( aslında, sol/sosyalist harekete karşı) oluşturulmuş ve CIA’nin NATO bünyesinde kurulmuş Gladyo'nun bir kolu olarak, bir karşı-terör hareketi olarak oluşturulmuş olan kontrgerilla örgütü ile çok canlar alınıyor ve çok canlar yakılıyordu; hem faili meçhuller yolu ile PKK'nin ekonomik damarları kesiliyordu ve hem de bu faili meçhuller üzerinden kitleler terörize edilerek, korku kalıcılaştırılıyordu ve Kürt halkının devrimcileşmesi yanında, Türkiyenin devrimci hareketi ile buluşmasına yönelik veya devrimcileşen Kürt ulusal hareketi ile buluşmaya yönelik eğilim ve çabaları engellemeye ama daha çok 12 Eylül faşist rejimini, bu güne taşımak için yolları genişletmeye yönelik idi!

Herkes hatırlar ve henüz bu çeteden burnu kanayan, Ağar’ı ve Ünlü "genel vali" nin "intihar”ını saymazsak, olmamıştır; oysa Çiller ki bir seçim darbesi ile ve de paraşütle hem DYP nin ve hem de Hükümetin başına oturtulmuştu, "devlet için kurşun atan da, yiyen de bizimdir" yollu kükrüyor ve"elimizde liste var" diyordu; ardından da faili meçhuller hız alıyordu; örnek olsun, o listedekilerden biri, bu gün BDP'de saylavlık yapan ki o da bir anlamda buraya ısmarlama getirilmiştir (Öcalan'ın kontenjanından getirilmiştir), Pervin Buldan'ın eşi, uyuşturucu taciri, mafya ve aşiret ağası Savaş Buldan idi; "bizim Kürtlüğümüz, aşiret düzeninden, ağalık düzeninden ayrıdır" yollu konuşan Öcalan'ın ittifak yaptığı bir aşiret ağasıdır veya beyidir veya baronudur, işte bu kişinin, bir gece yarısı operasyonu ile sonradan Susurluk operasyonunda etrafa saçılarak deşifre olan ve Çiller'in "kurşun atan da bizimdir" dediği,"devlet için kurşun atan " devlet elemanları tarafından öldürüldüğünü biliyoruz

Gladyo sözcüğü bu gün de sık sık telaffuz ediliyor ve “Gladyo nedir?” bilgisi, artık internette “viki sözlük”lerden bile temin edilebilmektedir; ancak yine de hatırlamaya gerek var ve Gladyonun ikinci savaşın hemen sonrasında CIA ile anlaşan eski naziler tarafından kurulduğunu ve hedefinde komünist örgütlenmeler olduğunu ve de her NATO ülkesinde bir tane Gladyo örgütünün kurulmuş olduğunu biliyoruz!

İşte sınıfsal bakmak buraya bakabilmektir! Buraya bakabilmek demek, Türkiye'nin de ordusunu, istihbaratını, bürokrasisini, NATO'ya girerek, ABD emperyalizmine teslim ettiğini, görmek, bilmek ve anlamak demektir!

Bu, aynı zamanda sosyalist hareketle mücadeleyi de ABD emperyalizmine ve onun resmi-yarı resmi ve derin örgütlenmelerine teslim etmek demektir; en azından bu örgütlenmelerin uzantılarına teslim etmek demektir!

Evet, 2.dünya savaşının bitimiyle birlikte CIA ile anlaşan Nazilerin kurduğu Gladyo’nun temel hedefinin sosyalist hareketin ilerlemesini önlemek, ortadan kaldırmak olduğunu ve her NATO ülkesinde bir teşkilatının kurulduğunu hep hatırlattık ve bu apaçık ortadadır!

Türkiye’de “Komünizmle Mücadele Dernekleri”, “ İlim Yayma Cemiyeti ” gibi, solculara, sosyalistlere karşıt olarak kurulan örgütlerin ve Ülkücü komandoların da bu örgütlenmenin içinde olduğunu biliyoruz. Türkiye’deki siyasal cinayetler, bu örgütün uzantıları eliyle gerçekleştiriliyordu, toplumun saygısını kazanmış isimler öldürülüyordu ve K.Maraş, Sivas, Çorum, katliamları gibi, kitlesel katliamlar yapılıyordu.

12 Eylül darbecilerinin "durumun olgunlaşması için iki yıl bekledik" yönlü açıklamalarında da ifadesini bulduğu gibi, Türkiye toplumu, böylece darbeye mecbur edilmek isteniyordu.

Velhasıl uzun zamandır ve bugün daha da fazlasıyla ortaya çıkmıştır ki, bunların hepsi, CIA/Gladyo eli mahsulü idi ve Türkiye’yi sola teslim etmemek içindi!

Sonuçta Türkiye dinci akımların eline teslim edilmiştir ve şimdi ”yetmez ama evet”çi sahtekârlar, utanmadan, sıkılmadan hâlâ Fetullahi tarikata siper oluyorlar ve hâlâ bu örgütün “kumpası”ı ile zindana atılanlardan başka deccal tanımıyorlar!

Evet, apaçık görülüyor ki 12 Eylül faşist darbesine giden kanlı yolları Gladyo/ Kontrgerilla döşemiştir.

Şimdi hükümet yetkilileri ne diyor? Bu Fetullahi tarikat bir “paralel devlet” örgütlenmesidir!

Peki, kim bu Fetullah ve en başından kimin koruması ve kollaması altındadır? Tabii ki devlet eliyle kurulan ve Gladyo’dan da NATO’dan da ayrı olmayan ve kurucuları ile üyeleri arasında o gün de, bu gün de devletin en yüksek koltuklarında oturanlar olan Komünizmle Mücadele Derneklerinin kurucularındandır!

Maraş, Katliamı ki Öcalan bile bunun bir Kontr-gerilla marifeti olduğunu işaret etmiştir, Sivas katliamı, diğerleri, hiç birini bu Fetullahi örgütten ayıramayız; ikisi de aynı yere düşer ve düştükleri yerde devlet olduğunu, örnek olsun Maraş katliamında ihmalin büyüğünün Ecevit’in içişleri bakanı İrfan Özaydınlı’ya ait olduğuna hep işaret edildiğini biliyoruz! 
Fetullah Gülen, sonunda tam yerini buldu; 21 Ka­sım 2006’da, ABD Va­tan­daş­lık ve Göç­men­lik Ser­vi­si­‘ne Ye­şil Kart için baş­vur­du ve 21 Ma­yıs 2008’de, ara­la­rın­da CI­A es­ki yö­ne­ti­ci­le­ri­nin de bu­lun­du­ğu nü­fuz­lu isim­le­rin re­fe­ran­sıy­la bu is­te­ği­ne ka­vuş­tu.

Peki, kim bu referansı verenler?

19 say­fa­lık re­fe­rans mek­tup­ta; CI­A es­ki yet­ki­li­si Gra­ham Ful­ler, CI­A es­ki gö­rev­li­si Ge­or­ge Fi­das ile AB­D’­nin es­ki An­ka­ra Bü­yü­kel­çi­si (ABD Ha­be­r al­ma Araş­tır­ma Da­ire­si es­ki di­rek­tö­rü) Mor­ton Ab­ra­mo­witz gi­bi isim­ler var­dı. Baş­vu­ru ön­ce­sin­de CI­A gö­rev­li­le­ri­nin Göç­men­lik Bü­ro­su ile gö­rü­şüp lo­bi yap­tı­ğı ba­sı­na yan­sı­dı.

Şimdi 11 yıldır birlikte olduğu ve birlikte “Ergenekon” tertibi ile insanları zindana tıktığı Fetullahi örgüt için AKP nin başı RTE ve en yakın kadroları “paralel devlet” dediler ve TSK ‘ya “kumpas” yaptığını söylediler; bundan hiç geri adım atmadılar aksine hep bu örgüte hücum halindeler!

Ve hâlâ Gladyo da, Ergenekon da, Kontr-Gerilla da başka yerde aranıyor; daha doğrusu, hâlâ bu Fetullahi örgütün, ABD-CIA’den ayrı olmayan ve AKP-RTE ile birlikte tertipledikleri bir “kumpas” ile ve bütün muhaliflerin boynuna astıkları “Ergenekon” yaftası ile zindana gönderilen “Ergenekoncu”larda aranıyor!

Bu dün anlaşılabilir ama bu gün hiç ama hiç anlaşılamaz bir akıl tutulmasının ifadesidir; değilse birliktelik var demektir!
Öyleyse adres hep netti ama yine hep olduğu gibi bu gün de, sahte sol gömlekli azap zebanisi Gaponlar, bu netliği bozuyorlar, gerçeğin üzerini hâlâ örtmek için çırpınıyorlar; fakat nafile çabadır!

İşte 1989 da Berlin Duvarı'nın yıkılması, Doğu blokunun çökmesi ve Sovyetler Birliğinin dağılması ile eşzamanlı olarak, hepsi komünist hareketlere karşı görev yapmış olan Avrupa'daki Gladyolar, bir bir açığa çıktı; Batı Almanya'dakinin adı,"Sword" ; Avusturya'da "Schwert"; İngiltere'de " Secret British Networkd Revealed"; Belçika'da " Bdra-8" ; Hollanda'da "Command" ; İsviçre'de" "P-26"; Yunanistan'da "Sheepskin" ; Fransa'dakinin adı ise "Rüzgâr Gülü" idi. Yalnızca Türkiye’deki Gladyo açığa çıkarılmadı.

Peki, bu gün Hükümetin işaret ettiği ve hükümetin iktidar ortağı olan Fetullah örgütü tarafından “kumpas kurulan” Ergenekoncular Gladyo’mudur? Bu soruyu bir yere not edip, açılmış olan tartışma konusu çerçevesinde, derin devlet-Kontrgerilla ve yeni adıyla "Ergenekon" üzerine konuşmaya,bu konuda net olmak,adresleri şaşırmamak gerektiğinin öneminin altını çizerek devam edelim.

Soğuk savaş döneminde 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinde, CIA/Gladyo’nun, yani ABD’nin hedefi ve amacı belli idi. Ucu Sovyetlerin Yıkılmasına dönük olan," Yeşil Kuşak Projesi"ni sonuca ulaştırmak, komünizmle mücadele, Türkiye’yi sola teslim etmemekti.

Peki, bugün belli değil mi?

ABD nin hedefi ve amacı bu gün de bellidir, bölgedeki Kürt politikası; AKP'ye bakışı; YDD nin hedefi, BOP –BİP “Büyük-Kürdistan Politikası” vb. hepsi bellidir!

Bu hükümetin kumpas kurulduğunu itiraf ettiği "Ergenekoncu"ların da sözde hedefleri bellidir; Darbe yapmak, irtica ile mücadele ve AKP yi devirmek...

Öyle mi değil mi?

Öte yandan "Ergenekon"a savaş açan dinci - liberal ittifakının ABD-AB ile ilişkileri de bellidir.

AKP nin başkanı ise, saymışlar, tam 36 kez " BOP Projesinin Eşbaşkanıyım" demiş ve "Diyarbakır'ın yıldız olmasının bu proje içinde olduğunu" söylemiş.

Öyleyse, her şeyin ve çok öncesinden belli olduğu net olarak görülmüyor mu?
Öyleyse soruyu tekrar soralım ama başka biçimde:

Gladyo-kontr -gerilla, uzun zamandır zindanda olup, artık salıverilmeye başlanan ve “ kumpas kurulduğu” artık tescillenmiş olan "Ergenekoncu"ların mı, yoksa Ergenekonculara savaş açmış gibi görünerek Kemalist burjuva cumhuriyetini yıkmayı ve böylece sosyalist hareketi sonsuza dek tarihe gömmeyi amaçlayan Gladyo’nun veya Neo-Gladyo'nun mu arkasındadır?

Cevabı, tektir ve basittir ve Gladyo'nun babası olan ABD nin dünkü ve bu günkü dış politikasına bakarak yanıtlamak mümkündür.

Cevabını vermeden önce şunu hatırlamak yerinde olacaktır:

"Ergenekon"un bir hukuk meselesi olarak görünmediğini ve görülmediğini hep söyledik ve şimdilerde bu açıklık çok fazladır; Artık hükümetin en yetkili ağızları  bile bunu net olarak itiraf  etmektedirler; ayrıca, çıkarlarının peşinden giden iki kapitalist grubun veya hanedanın çatışmasının yansıması olmadığını da biliyorduk ve buradan hareketle ergenekon saldırısının sınıfsal olduğunu da görüyor ve gösteriyorduk; bu sınıfsallığı görmek sınıfsal bakabilmekle mümkündü; hep böyle baktık ve gördük ve gösterdik; görmeyenler ve görmek istemeyenler çoktu ve hâlâ vardır, ancak azalmışlardır!

İşte bütün mesele ve her zaman budur ki, sınıfsal bakılmazsa, burnumuzun ucundaki bu gerçeği görmek mümkün olmaz ve olmadığını gördük! Hâlâ görmeyenlerin ise körlüklerinin fiziki değil, ideolojik olduğu kabul edilmelidir! Çünkü başka gözle, başka ideolojik gözlükle bakmaktadırlar!

Bugünkü, yani artık Hükümet yetkililerinin yaptığı resmi açıklamalarla da bir ”kumpas” ile zindana gönderildiği tescillenmiş olan “Ergenekon”a, dönersek; bugün soracağımız “Ergenekon” nedir? Sorusunun cevabı daha bir tamamlayıcı olacaktır ve bu “Ergenekon”un, devlet içinde oluşmuş bir çete olduğunu söylemek yeterli olmakla birlikte, Gladyo’nun aksine yerel olduğunu ve uluslararası bağlantısı olmadığını söylemek daha tamamlayıcıdır.

Buradan hareketle, Ergenekon’un, PKK terör örgütüne karşı TSK nın, dolayısıyla devletin mücadelesi içinden bazı kişilerin hukuk dışı yollara sapması ile kişisel çıkarları etrafında oluşturdukları mafya türü bir örgütlenme olduğunu söylemek de yanlış olmaz.

Ancak bu gün, daha doğrusu soruşturması başladığı andan itibaren ve Neo-Gladyoculara göre, Ergenekon örgütü sadece bir çete değil, bir devlet örgütlenmesidir ve kanunsuzluğunu TSK’dan aldığı güçle yapmaktadır. Amacı darbe yaparak AKP’yi devirmektir. Dolayısıyla neo-Gladyocular, TC ve TSK ile hesaplaşmadan bu sorunun çözülemeyeceğine inanmaktadırlar. 

Şimdi durduğumuz yerden daha net görülüyor ki,bu nedenle tüm AKP muhaliflerinin boyunlarına "Ergenekoncu" yaftası takılmış,ancak,en başta işaret ettiğim gladyo/ kontrgerillanın, yani kamuya mal olan adı ile Çiller örgütünün,yani asıl Ergenekonun üzeri örtülmüştür!

Ağarın durumu ise bir iş kazası niteliğindedir ve kendisi de, tıpkı Çiller’in “devlet için kurşun atan da, yiyen de bizimdir” dediğini tekrarlayarak ,“ devlet için hapis yatmak da şereftir” yollu nutuk çekmiştir!

Oysa bu yafta ile yani “Ergenekoncu” yaftası ile dolaştırılan veya zindana atılan aydınların, politikacıların, üniversite hocalarının ve elbette gazetecilerin, yıllarca kontrgerilla ile mücadele etmiş, kontrgerillanın hışmına uğramış kişiler oldukları bilinmektedir.

Net olarak görülüyor ki, ABD-AB ile ilişkileri de belli olan, hatta  en yetkilisinin defalarca ABD’nin bu bölgedeki  politikalarının  eş başkanı olduğunu söylediği   "Ergenekon"a savaş açan dinci - liberal ittifakı, hem Gladyo-kontr-gerilla-Ergenekon  örgütlenmesinin üzerine gitmemişlerdir ve hem de PKK terör örgütüne karşı TSK nın, dolayısıyla devletin mücadelesi içinden bazı kişilerin hukuk dışı yollara sapması ile kişisel çıkarları etrafında oluşturdukları mafya türü bir örgütlenme  olan  ergenekon’ un üzerine gitmemişlerdir ama bütün AKP karşıtlarının boynuna astıkları Ergenekoncu yaftası ile aydınların, politikacıların, üniversite hocalarının ve elbette gazetecilerin, yıllarca kontrgerilla ile mücadele etmiş, kontrgerillanın hışmına uğramış kişilerin ve TSK içinden çoğu AKP’ye ve Amerikan politikalarına karşı  oldukları bilinen TSK mensuplarının üzerine gitmişler, zindana atmışlardır!

Ancak, ergenekoncuların anası ve babası sayılacak, "devlet için kurşun atan da, yiyen de bizim evlatlarımızdır " diyerek KONTR-GERİLLA (Ergenekon) örgütünün militanlarına arka çıkma cüreti gösterebilen aktörler dâhil, hiç birisinin üzerine gidilmediği de görülmektedir.

Bu durumda Gladyo/ Kontrgerilla ve Ergenekon örgütü, artık açığa çıkarılıp, çökertilmiş midir? Sorusu ortada kalmış, cevabı ise artık herkes tarafından görülmekte, bilinmektedir; çökertilmemiştir!

Buna karşın şimdi, boynuna “Ergenekoncu” yaftası asılarak zindana atılan AKP muhalifleri, hatta 12 Eylül rejiminin müzmin muhalifleri ve elbette ABD karşıtlarının hemen hepsi, hukukçuların bile çözemediği bir hukuk düzenlemesi ile dışarı salınmaktadır!

Ve bazılarımız hâlâ, Gladyo/Kontrgerilla, çiller örgütü de diyebiliriz ve Ergenekon açığa çıkarılıp, çökertilmiş midir? Sorusunu sormamak için bin dereden su getirmektedirler.

Üstüne üstlük hâlâ, AKP yönetiminin “Kumpas” ve “paralel devlet” iddialarını da görmezden gelerek, “Ergenekoncu” yaftası takılarak zindana atılan AKP muhaliflerinin salıverilmesinden duydukları öfkelerini gizlememekte ve son derece yanlış sonuçlar çıkarmaktadırlar!

Oysa apaçık görülüyor ki, TC’yi yıkmak ve şeriata dayalı, faşist bir yeni Osmanlı cumhuriyeti kurmak üzere, 12 Eylül rejiminin yönetimini dinci akımlara teslim eden tekeller ve işbirlikçisi oldukları ABD emperyalizmi, bu acil işi kotaramamışlardır ve bugün deli danalar misli sağa sola koşuşturan egemen güçler bir restorasyon peşine düşerek, bu çerçevede bekledikleri ve tetikte oldukları toplumsal ve sınıfsal muhalefetin, denetimleri dışında kabarmasından da korkarak, dümeni dinci akımlardan alıp, cumhuriyetçilerle aralarında paylaşmaları yönünde bir rota çizme eğilimine girmişlerdir.

Bu eğilim içinde, tarihte görülmediği şekilde, yasal düzenlemelerle, deyim yerindeyse, idam sehpasındaki hükümlüleri, dışarı bırakmak zorunda kalmışlardır!

Ve güçler dengesinin ve halk hareketinin kabarmasının durumuna göre, tekrar geri almaları ve/veya diğer hükümlüleri de salmak zorunda kalacakları aşikârdır ki, ikincisi daha olası görünmektedir!

Şimdi, öteden beri ve daha çok sahte sol gömlekli devrim kaçkınlarının ideolojik şaşırtmaları ile ufuk ötesine hapsedilmiş olan gerçeklik, ufuğu aşarak önümüze düşmektedir; bunda, sahte sol gömlekli aktörlerin peşine takılma gafletinde bulunanlarca, türlü çeşit yafta asılarak püskürtülmek istenen sosyalistlerin, ama daha çok tabandan yükselen Kemalist hareketlenmenin, en azından gericiliğe karşı dik durmada kararlı olan ilericilerin, devrimcilerin, devrimci- demokratların payının büyük olduğunu herkesin kabul etmesi gerekmektedir!

İlluzyona karşı gerçeklik buradadır ve buradayız!

Fikret Uzun

14-Mart-2014

DERS-II

Gerçeklik mi, “Ergenekon” bir illuzyondur ve “Ergenekon”un içine sokularak zindanda tutulmak istenenler, AKP-ABD muhalifleri ve Kontrgerilla ile nam-ı diğer adıyla “çiller örgütü” ile mücadele eden aydınlar, politikacılar, üniversite hocaları ve gazeteciler ve çoğunluğu 12 Eylül rejiminin yönetimini dinci akımlara teslim eden tekellerin ve işbirlikçisi oldukları ABD emperyalizminin poltikalarına biat etmemiş olan ordu mensuplarıdır.

Bu arada bu politikaların içinde ve mutfağında olmasa da ürünlerinin kollanmasında payı olanlar da az da olsa bu çukurun içine gömülmüştür ki şimdi onlardan,12 Eylül rejiminin devamlılığı içinde, kotarılmak istenen restorasyon çalışmalarında yararlanacaklardır!

Türkiye’nin sınıf mücadeleleri tarihinin bugün önümüze koyduğu çıplak gerçekliği hâlâ göremeyenler; yani Ergenekon saldırısı üzerinden toplumun hemen hemen tamamının bir illuzyona hapsedilmiş olduğunu göremeyenler; yani 12 Eylül rejiminin devamlılığının sağlanmasında kotarılmak istenen restorasyonun bir yansıması olan Gladyo/kontrgerilla örgütünün, Türkiye’de hiçbir zaman açığa çıkartılmamış ve faaliyetlerine bu güne kadar devam etmiş olduğunu ve dahası,“Ergenekon” saldırısının da planlayıcısı olduklarını hâlâ göremeyenler; bununla birlikte en önemlisi, Cumhuriyet’i yıkma davası olan “Ergenekon” davasının, Cumhuriyet’in dirilmesiyle ve yeni AKP düzeninin reddi ile sonuçlanmış olduğunu göremeyenler sınıfta kalmışlardır ve hâlâ aynı nakaratların peşinden korkularını yansıtan ıslıklar çalmaktadırlar; çabaları nafiledir ve tarih bunun hesabını soracaktır!

Ancak bu gün, tekellerin egemenliğinde de olsa, Türkiye’nin işçi sınıfının örgütlenmesi ve sosyalist devrimi gerçekleştirmek üzere mevzilenebilmesi için en elverişli zemin olan cumhuriyet ve daha çok da toplumun ezici çoğunluğunun akıl dinamiği son derece tahrip edilmiştir; bu tahribattan egemen sınıfların işlerini kotaracak, kotarması için aday olabilecek kadroların da payını aldığı açıktır ki, yeni durumda, egemen sınıflar, restorasyonlarını kotarmak için bu kadrolara dayanmak zorundadır, bu ise başka ve belki de daha önemli etmenlerle birlikte, bir anlamda geçmişi geri çağıran egemen sınıfların, yeniden ihtiyaç duydukları restorasyonu üzerine inşa edilebileceği bir siyasal zemine sahip olmadığını, en azından henüz sahip olmadığını göstermektedir!

Öyleyse bir hatırlatmaya daha ihtiyaç var ve hatırlatıyorum; bu, Kemalist TC’yi yıkmak üzere tarih sahnesine çıkartılan, içinde ve merkezinde Gladyo/kontrgerilla örgütlenmesi de olan iç ve dış politika içerikli senkronize hareketin yönü, kaçınılmaz olarak cahilleştirmeye, dolayısıyla dinselleştirme/İslamlaştırmaya dönüktü ve bu yönde ve çerçevede önemli oranda yol kat edildiği görülmektedir!
Ve 12 Eylül Cuntası, Kenan Evren, bu cahilleştirmenin, islamlaştırmanın, tam merkezinde ve mutfağının başında idi;12 Eylül ile birlikte İmam Hatiplerin müfredatı yanında, sayısı da genişletilmiştir ki oradan mezun olanların, hem tıbbiye de, hem harbiye de, hem de mülkiyede olduğunu şimdi daha net görüyoruz; Diğer yandan hiç bir politikacının cesaret edemediği İslam Konferansına katılmaya, Evren cüret edebilmiştir. 

Evren tek değildir ve aynı ayarda Hilmi Özkök’ü de sayabiliriz ve başka yüksek komutanların, örnek olsun İlker Başbuğ’un da aynı yerde olduklarını, en azından artık, biliyoruz; 12 Eylül rejiminin yönetimini dinci akımlara teslim eden tekeller ve işbirlikçisi oldukları ABD emperyalizmi ve de yüzü hep Eylülist rejimin sahibi tekellere dönük olan yüksek “Kemalist” komutanlar, hep beraber İslamlaşmanın önünü açtılar ve Kemalizmle birlikte sosyalizme giden yolları da kapattılar.

Hepsi budur ve böylece geriye dönüşün kapıları, irtica diyoruz, resmen ama daha çok hile ile açılmıştır. Hücumları, aydınlanmaya ve aydınlanma ile elde edilmiş tüm kazanımlara yönelik olmuştur.

Ve elbette asıl korkuları sosyalizm ve sosyalist harekettir.

İşte Ergenekon kod adıyla yürütülen operasyonun, tasfiye hareketinin kıymet-i harbiyesi buradadır ve hileleri, hedefe varamadan artık ters tepmiştir, artık “kumpas” olarak, resmen tescil edilmiştir; hilelerinin bütün vücutlarına etki etmese de, ellerinde patladığını söyleyebiliriz!

Ergenekon saldırısı ile “demokrasi” geleceği ham hayaline kapılarak, bu gün bizzat kendileri bile “Ergenekon” un bir hile ve kumpas olduğunu itiraf eden AKP hükümetini ve başı RTE’yi en demokrasi kahramanı ilan edenler, şaşkınlık ve hüsran durumlarını dışarı salıverilen“Ergenekon” hükümlüleri arkasından küfürlü ıslıklar çalarak yenmeye çalışmaktadırlar ki aslında “Ergenekon” tertibi ile birlikte kendilerinin de yıkıldığını ve birbirlerinin üzerine yığıldıklarını söyleyebiliriz!

Sabah akşam “devlet” deccaldır diyen, bu Ergenekon tertibinden “demokrasi” bekleyen sahte sol gömlekli aktörler, devletin devamlılığından ve “Ergenekon” tertibinin bu devamlılığı sağlamak ve rejimin tıkanan yerlerini açmak için olduğunu görmek istemedikleri gibi, aynı devlet ile pazarlık yaparak, Kürtlere bir kurtuluş çıkacağı ham hayaline de kapıldılar!

Bu ham hayalleri onları, ABD emperyalizminin ve 12 Eylül rejiminin dinci akımlara teslim edilmiş yönetiminin, aydınlanmaya, modernizme, dolayısıyla her türlü yapıya saldırıları içeren politikalarının en sadık savunucuları durumuna sürükledi; aklın önünde kurulan tüm engellere arka çıkmayı poltika saydılar; modern düşüncelere saldıran, modern düşünceleri gerici sayan bu aktörler, tarihin gerisinde kalan ve mevcut halleri ile artık hem gerici, hem de geri konumda olan formasyonların peşinden sürüklendiler!

Oysa aydınlanma düşüncesini Materyalizmden ayırmak mümkün değildir ve ayırmak isteyenler, eninde sonunda kendilerini bir karanlığın içinde buldular; ayırmak için karanlık gerekiyordu ve bunu getiren 12 Eylül rejimine, “devlet” e en çok hücum eden bu aktörler, koltuk değneği oldular; sonunda aynı karanlığın içinde akıbetlerine isyan durumundadırlar!

Modernizme ve moderniteye aynı anlama gelmek üzere aydınlanmaya hücumla Kürtlere aydınlık günler geleceği masalına kendilerini esir ettiler ve akıl bozmanın öteki adı olan post-modernizmin sadık kulları oldular!

Günahları çoktur ve arınmaları mümkün değildir!

Kemalist cumhuriyet de modernist ve aydınlanmacı idi ve Kemalist Cumhuriyete yönelik şiddetli ve sinsi hücumun, modernizme hücum eden post modern bir darbe ile gelmesi, bütün günahların aydınlanmaya yüklenmesi ile birliktedir ve bu bir tesadüf değildir ve hedef, tekellerin düzeni anlamında cumhuriyetin yıkılması değil, tekellere dar gelen Kemalist Cumhuriyetin yıkılması ve burjuvazinin kendi tarihinin gerisine düşen şeriata dayalı bir “modern” feodal cumhuriyetin kurulması idi; ilk kapıyı Kemalist yüksek kadrolar açmış, yine Kemalist yüksek kadroların asistanlığında dinci akımlar eliyle son kapısına kadar ilerleyip(aslında geriye doğru ilerleyip), son kapıda takılı kalmışlardır!

Gerçekte ise, Kemalist cumhuriyete hücum ile sosyalist hareketin önü tümüyle kesilmiş olacaktı, öyle ümit ediyorlardı; işte “Ergenekon” tertibi bu saldırının kod adı ve örtüsüdür!  Ancak başarılı olamamışlardır ve başarısızlıklarını “Ergenekoncu”ları serbest bırakarak teslim etmişlerdir; başarısızlıkları kalıcıdır ve bunu gizlemek için bütün işbirlikçileri hareket halindedir!

Demek ki yıkılan Ergenekon tertibinden çok, tekellerin ve işbirlikçisi ABD emperyalizminin hülyalarıdır; üstelik yıkım yeni başlamıştır, buna karşın pek fazla çare sahibi görünmemektedirler!
Peki, öyle oldu mu? Yani sosyalist hareketin önü, aydınlanmaya, aynı anlama gelmek üzere, Kemalist cumhuriyete hücum ile ortadan kaldırılabildi mi? Yoksa tam olarak başarılı olamayan bu hücum, sosyalist harekete daha fazla alan mı açmıştır ve taze kanlar da yolda mıdır?

Son tahlilde sosyalist hareketin bileşenleri,kadroları uzaydan gelmedi ve Kemalist Cumhuriyetin üzerinde kurulu olduğu bu topraklardan çıkmıştır; geleceği komünist toplum, geçmişi ise burjuva cumhuriyet olan kuşaklardan gelmiştir; gene gelecekler ve yolda oldukları görülmektedir, soruların cevapları da ellerindedir!

Her devrim, ne kadar parçalı ve kendi içinde kavgalı olursa olsun, bir sınıfın rengini taşıyor, bu doğrudur; ancak son devrim hariç, daha önceki bütün devrimlerde egemen durumda olmasa da, devrimin sahibi olan sınıfların dışında daha ileri uçlar da bulunuyor.

Almanya’da reform ve köylü savaşları döneminde, Thomas Münzer eğilimi; Büyük İngiliz Devriminde, eşitleştiriciler ve Büyük Fransız Devriminde, Babeuf yaşanan devrimleri kendi mantıklarının dışında anlıyor ve götürmeye çalışıyorlar.

Alman reformasyonu, İngiliz ve Fransız Devrimleri, kendi süreçleri içinde, Thomas Münzerle, düzleyicilerle, Babeuf ve örgütü ile de mücadele etmek zorunda kalıyorlar.

Bir Rousseau hayranlığıyla, demokrat ve pasifist bir yaklaşımla Büyük Fransız Devrimine giren Babeuf, hızla demokrat ve pasifist bakıştan kopuyor ve özel mülkiyeti reddederek, sans-culettes’larla yakın bir çizgiyi koruyarak, devrimci sosyalizmin ilk savunucuları arasına giriyor.

Engels’in hiçbir biçimde sermayenin egemenliğini ve böylece kitlelerin ezilmesini ve sınıf mücadelesini ortadan kaldırmadığını vurguladığı, hatta kapitalizmin düşünülebilecek en sinsi politik kılıfı olduğunu ve bu kılıfı bir kez eline geçirdikten sonra iktidarını son derece güvenli ve sağlam kurduğunu ve ne kişilerinde ne de kurumlarında ve ne de partilerinde hiçbir değişikliğin, bu iktidarı sarsamayacağını vurguladığı burjuva cumhuriyetin, işçi sınıfının ve partisinin egemenliğe ulaşabileceği en elverişli siyasal zemin olduğunu ifade etmesi tesadüf değildir; tesadüf olmadığını başka ifadeleriyle de göstermiştir;

Engels’e göre, burjuva cumhuriyet, kaçınılmaz olarak sınıf mücadelesini o denli genişletip, geliştirip, ortaya çıkarıp, keskinleştirir ki, ezilen kitlelerin kendi çıkarlarını tatmin etme olanağı bir kez doğar doğmaz, bu olanak, kaçınılmaz olarak ve yalnızca proletarya diktatörlüğünde, bu kitlelerin proletarya tarafından yönetilmesinde gerçekleşir.

İşte çürümesini ve can çekişmesini durdurabilmek, durduramasa da, en azından toplumunu çürüterek ölümünü sonsuza kadar geciktirmek için, tek çaresi olan, yani kapitalizmi burjuvazinin kendi tarihinin de gerisine, yani ortaçağa götürmekten başka, dolayısıyla sosyalist hareketi bir ortaçağ karanlığına hapsetmekten başka çaresi kalmayan emperyalist kapitalizmin ve işbirlikçisi 12 Eylül rejiminin, Kemalist cumhuriyeti yıkarak, Kemalist cumhuriyeti aşmak isteyenlerin yani sosyalist hareketin önünü kesebileceklerini hesab etmeleri bu gerçekle bağlıdır ve emperyalistler açısından çok normaldir!

Ancak sosyalistlerin bunun mümkün olabileceğine inanmaları ve bu Amerikan rüyasının peşinden gitmeleri normal değildir ve gerçekten de sınıf gözlüğüyle, bilimin aydınlatıcı ufku ile bakan sosyalistler, bu Amerikan rüyasının peşinden gitmiyorlar; tam tersine, bu rüyayı darmaduman edeceklerinin bilinci ile ABD emperyalizminin ve işbirlikçilerinin, yani 12 Eylül rejiminin en son yönetiminin ve bilumum işbirlikçilerinin karşısına dikilmeyi en devrimci iş olarak görüyorlar, hep gördüler!

Evet, emperyalist ABD’nin ve Türkiye’nin zenginlerinin, tekellerinin baktıkları yer tam burasıdır; ancak sosyalistlerin baktığı yer gelişmenin diyalektiğidir, yani ileriye doğru seyridir ve bu, daha zihin açıcı ve belirleyicidir; sosyalistlere, emperyalistlerin bu güce hiç bir zaman ulaşamayacaklarını umut edebilecek iyimserliğe sahip olma gücünü vermektedir!  

Bunu her zaman belirttik ve şimdi bunu emperyalistlerin de, Türkiye’nin tekellerinin de görmeye, en azından duymaya başladıkları açıktır! Duymayan, ona bu şansı vermek için önünü açan güçlerin çoktan tasfiye kararı aldıkları AKP nin ve Hükümetin başı RTE ve onda hâlâ ikbal görenlerdir!

Körlüğü politika sayanlardan daha körü yoktur! Ancak körlüğü politika saymakla aydınlığın üzeri karartılamıyor!

Fikret uzun

14-Mart-2014

DERS-III

Dünyada ve Türkiye’de tarihin değiştiğini ve hızlandığını söyleyeli çok oluyor; henüz kendini tam olarak göstermemişti ancak işaretleri vardı; tarih,değiştiğini ve hızlandığını şimdi çok daha açıklıkla göstermektedir!

Diğer yandan, bu değişimin ve hızlanmanın Post Erdoğan dönemine kapı açtığının işaretlerini verdiğini de söylemiştik ve şimdi bunu da görüyoruz ki RTE’siz ama AKP’li bir dönemin tercih edildiği, RTE’ nin yerine de GÜL’ün ikame edilmek istendiği de işaretler arasındadır!

Şimdi yeni düzene açılacak sanılan son kapının önünde, RTE’ye karşı yeni ittifaklara ve yeni uzlaşmalara, kasetler ve dinlemeler eşliğinde bir yol açılmaktadır!

Ancak aynı kapının eşiğinde, yıllarca o kapının arkasındaki ortaçağ karanlığına yuvarlamak üzere sürüklenen iyiden, güzelden, aydınlıktan yana bütün güçlerin birbirlerinden bağımsız birikmişliği var ve artık birbirlerine bu 11 yılda kalın ipliklerle bağlanmışlardır ve kapıyı tutuyorlar.

Dışarıda ise,11 yıl önce RTE’nin ve AKP’nin iktidara getirilmesi için yol açan ve bugüne taşınmasında aktif rol alan aynı ekip, şimdi RTE’ ye yolları kapatmak için hareket halindedir!

Aslında yollar kendilerine de kapalıdır ve yaptıkları bu kapalı yolları açma çabasıdır!

Bunu sözde, “Ergenekoncu”lar yapacaktı, AKP-RTE- Fetullahi tarikat ve dışarıdaki ekipmanların da yardımı ile zindana atıldılar ve şimdi aynı ekip, Fetullahi örgüt de içinde, Edelman, Abromovitz, Henry Barkey vb. AKP’ye değil ama RTE’ye bütün kapıları kapatmışlardır; hangi kapıyı açmaya çalıştıkları ise pek yakında belli olacaktır!

Tarihin değişmesi ve hızlanmasında ise, öncesindekiler de az önemli olmamakla birlikte belirleyici olan Gezi direnişinin yarattığı toprak kaymasıdır!  Gezi direnişi, AKP-RTE ve işbirlikçilerinin son kapısında takılı kaldıkları yeni düzenin ayaklarının altındaki toprağı olduğu kadar, RTE-AKP ye iktidar kapılarını açan ve bu günlere getiren dış ekipmanların da ayaklarının altındaki toprağı kaydırdı!

Bu ise, 12 Eylül rejiminin Kemalist yönetimini değiştirip, dinci akımların yönetime getirilmesi ve Kemalist düzenin, şeriata dayalı bir ortaçağ düzeni ile değiştirilmesi yönündeki restorasyonun ifadesi olan Türkiye’nin tama olarak gerçekleştirilemeyen yeni düzeninin takılı kaldığı son kapısında yeni bir restorasyonu zorunlu kıldı!

AKP yi saklı tutup, RTE’ye kapıların kapanması ve eski düzenin kadrolarının geri çağırılması bu restorasyonun içindedir!

Şimdi hem sermaye sınıfının cephesinde, hem de cumhuriyetçi ve sol güçler cephesinde bir “yeni dönem” tartışması yapıldığı görülmektedir!

Sermaye cephesi açısından, AKP’nin sırtından atılan bir RTE sonrasının düşünüldüğü, en azından tercih edildiği açıktır; ancak AKP ‘yi sırtına yükleyerek Gül-Kılıçdaroğlu-Fetullahi örgüt ve Tüsiad patronlarından oluşan bir ittifak ile RTE sonrası dönemde yeni düzenin son kapısının da açılarak, yeni düzene geçilmesi pek mümkün görünmemektedir; en azından kolay görünmemektedir!

Başka ifadeyle, AKP- RTE ile önemli yol kat etse de, Gezi direnişiyle temelleri hasar gören ve sonuca ulaştırılamayan gerici programlarını, sermaye cephesinin hükümetteki kısmi rötuşlarla tekrar yürürlüğe koymaları mümkün görünmemektedir!

İşte bütün mesele buradadır ve bu durum bizi “restorasyon” olgusu ve kavramı ile karşı karşıya getirmektedir!

Her devrim, belli bir aşamada, kendi merkez gücünün koruyabileceğinden daha uç noktalara kadar uzanmak durumuyla karşı karşıya geliyor. Bu fiziksel bir durumdur; amaçsal bir yorumu da yapılabilir. Tıpkı savaşlarda tutulacak toprakları sağlama almak için zaman zaman daha ileri mevzilere akınlar düzenlenmesi türünden, devrimlerde de sonradan geri çekilmek üzere, kendi mantığının uçlarının açıldığı görülüyor.

Geriye çekilmek ve asıl toprakları tahkim etmek kaçınılmaz oluyor; bu da, ”restorasyon” üzerinde enine boyuna düşünmeyi gerektiriyor.

Marx’ın karşı-devrimin de devrim olduğunu yazmasına benzer bir biçimde, Roma Tarihi tarihçisi Mommsen de, ”restorasyon her zaman revolüsyon”dur, diye yazıyor ve Gracchi kardeşlerin devriminden sonra, eski yönetimin değil, eski yöneticinin iade edilmesi olgusu üzerinde duruyor. Hill de, Büyük İngiliz Devriminden sonraki restorasyonda, buna Şanlı Devrim deniyor, 1660 yılında,”eski devlet değil, sadece süs donanımı restore edildi” diyor.

Dar ve has anlamda restorasyon, yapılan devrimi pekiştirme işidir; bu nedenle devrim platformunda kalıyor.

Restorasyon süreçleri, genellikle devrim başlangıçlarını aratmayan bir kanlılıkla başlıyor; aynı zamanda, özgürlüklerin restorasyonu izlenimini de veriyor. Fransız devriminde Thermidor Darbesi, devrimin geriye doğru çekilmesinin başlangıcı sayılabilir; çağdaşları hiç de öyle algılamıyorlar. Sans –Culettes’lar, Babeuf, bu darbeyle hapisten çıkıyorlar.

Jakobenler, kendi düşüşlerini ve Thermidor’u, bilinçsizlikle hazırlama süreci içinde, kendi solunu hapse atıyor ve Thermidor, önce hapishaneleri boşaltıyor ve
Robespierre’le arkadaşlarını giyotine gönderiyor; ancak bu, hapishanelerin kapılarının açılması yanında, en azından, çağdaşları için ikinci planda kalıyor.

Bütün bunlar, burjuva devrimleri ile restorasyonları arasında bir “devamlılık ilişkisi” bulunduğunu gösteriyor.

Burjuva toplumlarındaki devrimler ile restorasyonlar arasındaki bu devamlılığı, “Hasat için olgunlaşmış burjuva kazanımlarını elde etmek için bile, tamı tamına 1793 tarihinde Fransa’da ve 1848 tarihinde Almanya’da olduğu gibi, ihtilalin önemli ölçüde daha ileriye götürülme zorunluluğu, bir geri çekilmeyi de kaçınılmaz yapıyor.” Sözleriyle ifade eden Engels, şunları da ekliyor,“işte böyle, ihtilal eyleminin bu aşırılığı üzerine zorunlu olarak burjuvazinin tutabileceği noktanın da gerisine giden kaçınılmaz reaksiyon geliyor.” Burjuvazi alanı zapt etmek için önce ileriye uzanıyor; arkasından, geriye çekiliyor.

Restorasyon’un burjuva devrimini pekiştirdiği konusunda tarihçilerin hemfikir olduğunu biliyoruz; her durumda, eski düzenin temsilcilerinin yeni düzenin yönetici sınıflarıyla ittifak yapmaları anlamına geliyor. Bu anlamda, eski ideolojiler ve eski düzen öğeleri de geri dönüyorlar; ancak, karşı – devrimin Cumhuriyetin ve kadrolarının üzerinde yarattığı ağır tahribat nedeniyle, yeni düzene aktarılan eski öğeler, son derece vasıfsız ve iradesiz kadrolardır!

Ve şimdi, eski rejimin, maruz kaldığı ağır tahribat bir yana, kesinkes yıkılmamış olduğunu ve AKP çökerken, Cumhuriyet’in yeniden yükselmekte olduğunu görüyoruz! Tam olarak yükselir mi bilemiyoruz!

Gördüklerimizle,bugün işleyenin, Cumhuriyet’in yıkılışının dinamikleri mi,yoksa Cumhuriyet’in çöküşünü telafi edecek bir “yeni kuruluşun dinamikleri”mi olduğunu net olarak belirlemek mümkün görünmemektedir.

Bu gün gelinen noktada, Türkiye’nin restorasyon mekanizmasının restoratör adayları arasında Kemalistler yok; Kemalistler, yeniden hayat bulacağı tabanda ve sokak eylemlerinde diriliyor.

Gezi ayaklanması ile bugün Erdoğan’ın karşısında yükselen muhalefetin, kuruculuk vasfı taşımaya aday yeni cumhuriyetçi muhalefet olduğu artık açıkça görülüyor!

Diğer yandan, Türkiye’nin geldiği bu günkü noktada, restorasyon mekanizmasını tedrici düzenlemelerle işletecek bir ekonomik, siyasal ve ideolojik zeminin olmadığı da görülüyor; en azından zayıftır; bu nedenle, ufukta bir restorasyondan çok, yeni bir kuruluşun parladığını düşünmek daha akla yatkındır.

Demek ki, bu topraklar radikal çözümlere ve tartışmalara gebedir. Daha ileri uçlar, belki Baböf’ler yoldadır; bu topraklardan ve bu sıkışmışlıktan çıkacaktır!

Gezi direnişi ve bu direnişin bitmediğini, daha da pekiştiğini ve bundan daha da çok korkulduğu, Berkin çocuğun cenazesinin meydan okuması ile görülmüştür ki bu, yönetenlerin çaresizliğinin dışa vurmasıdır ve bize ufuktan bir ebenin geldiğinin işaretlerini vermektedir!

Bu geri çekilme, eski düzeni geri çağırma, 12 Eylül rejiminin devamlılığı içinde ve daha sert, bir Thermidor hamlesine alan açmak için olduğu hemen hemen aşikâr; ancak bu alanın açılabilmesi pek mümkün görünmüyor;en azından oldukça zor olduğu görülüyor!

Eski düzen,yani Kemalist Cumhuriyet,bütün kadroları ve kurumları ile birlikte ağır bir tahribata uğradı; yeni düzen ise güçsüz olduğunu bu gün itibarıyla net olarak gösterdi ve belirleyici olan emek sürecinin biriktirdikleri ile birlikte tabandan AKP-RTE muhalifliğinden öte ve eski düzenden daha fazlasının istendiğinin işaretlerini veren bir yeni kuruluşun yükseldiğini de görebiliyoruz; öyleyse ilerleyemeyen yeni düzeni, bir adım geri atarak ilerletmek için, eski düzeni geri çekenlerin gücü, bundan sonraki adımlarını sessiz sedasız atarak yeni düzeni ilerletmeleri ve tamamlamaları mümkün görünmemektedir; geri çağırılan eski düzenin devlet katındaki kadrolarından kalanların da buna yetmeyeceği ortadadır; diğer yandan,eski düzenin ideolojik,politik ve ekonomik kurumlarının uğradığı ağır tahribat, bu kurumlar üzerinde ,bu sessiz sedasız atılacak adımları kolaylaştıracak bir tamiratı mümkün kılmamaktadır!

Öyleyse belirleyici olan zaten belirleyicidir ve buna tabandan yükselen cumhuriyeti ve daha ötesi ile birlikte kurma potansiyelinin belirleyiciliğinin eklenmesi ile ortaya çıkan gücün, mutlak olmasa da kuvvetle muhtemel ve mümkün bir belirleyici olduğu kendiliğinden anlaşılır bir olgudur!

Tam burada şunu hatırlamak gerek ki bu, tarih aracıyla yeni durumun tahlilini kolaylaştırmak demektir:

İngilizlerin büyük devrimi, 1640, yöneten sınıflar arasındaki kavga ile başlıyor.

Tarihçiler arasında, Fransız Devriminin de bir asiller revolüsyonu ile başladığı konusunda fikir birliği olduğu biliniyor.

En tepede, yönetenler arasındaki kavga, büyük hacimli bir su kütlesini tutan bentlerin yıkılmasına benziyor; bentler, hiçbir zaman birden bire yıkılmıyor; önce sızıntılar, sonra akıntılar ve ardından sel geliyor.

Yöneticilerin ihtilafından ve bunların daha aşağı sınıfları kazanma çabasından başlayan devrimci süreçte, yönetim bir süre, sürekli olarak daha alt tabakalara geçiyor ve aynı anlama gelmek üzere, radikalleşiyor; bu, devrimin derinleşmesi sürecidir; bununla birlikte devrimi asıl başlatan üst sınıflar, bu kez, yolunu açtıkları sürecin aktığı kanallardan ürkerek durdurmaya ve geri çekmeye başlıyorlar.

İç savaş, bu nedenle eski rejimi devirmekten daha çok, devrimci süreçteki bu iki ters akımın çarpışması oluyor.

Marx, 1789 ve 1848 devrimlerinin pratiğinden, devrimlerin sürekliliği düşüncesine ulaşıyor. Bu düşüncenin özü, başlayan devrimin, basamak basamak derinleşmesi ve daha radikal sınıf ve programların yönetimine girmesidir.


Devrimin, kendi sınıf çizgisinde basamak basamak radikalleşmesi, somutta ve politik durumda ikili iktidar olgusunun ortaya çıkmasına yol açıyor. Ekim devriminde bu çok nettir ve en çok bilinen ikili iktidar durumunu anlatıyor.

Tarihçi Hill, 1640 İngiliz devrimi ile ilgili olarak,”şimdi ülkede iki iktidar merkezi var “diye yazıyor. Ekim Devriminde Sovyetler ve Hükümet olarak ortaya çıkan ikili iktidar yapısı, Fransız devriminde meclis hükümetleri ve Jakoben Kulüpler biçiminde kendisini gösteriyor.

Hiçbir devlet, ikili iktidara tahammül edemez.

Devlet olmak, iktidarın tek merkezde toplanmasıyla mümkündür.

İki iktidar merkezi, ya iç savaş demektir, ya da iç savaşa çağrı olmaktadır.

Öyleyse ufukta daha ileri bir devrime açılan, çaresiz bir restorasyona karşı çaresi çoktan birikmiş bir revolüsyonu karşı karşıya getirecek bir iç savaş görünüyor ve baş aktörlerinin eninde sonunda Kürt ve Türk emekçileri olacağı öteden beri görülüyor!

Bu ders için kimseden teşekkür beklemiyorum, akıllarını kullanmak ve başkalarına ait düşüncelerden kurtulmak için en az bir kez eleştirel bir irdeleme ile okumaları ve eksik veya yanlış isem beni aydınlatmaları en büyük teşekkür olacaktır!

Olmadı mı, hiç fark etmez tarihe not düşmek de bir derstir ve bu ders dâhil, daha birçok dersin kaynağında tarihe düşülen ve hâlâ yol gösterici olan notlar vardır ki, bu derslerin en son kavgaya kadar tarihe ve hep not edileceğini kimse unutmamalıdır!

Hiçbir yeni gün geçmişinden ve geleceğinden bağımsız değildir; dolayısıyla bütün yenilerin ve/veya yeniye yönelmiş yeni günlerin geçmişi, eski ve geridir; geleceği ise yepyeni ve ileridir ki bu da, tarihe düşülen notlarla sabittir!

Ders bitmez ama  dersimiz burada bitmiştir!

Fikret Uzun

14 Mart 2014



4 Mart 2014 Salı

SOSYALİST DEVRİMDEN VAZGEÇMEK KAPİTALİZME SIKI SIKI SARILMAKTIR



SOSYALİST DEVRİMDEN VAZGEÇMEK KAPİTALİZME SIKI SIKI SARILMAKTIR
Sosyalist devrimden ümit kesmek, kapitalizmden ümidi kesmemiş olmanın dışa vurumudur ve tarihte bütün döneklerin dönüş noktası burada başlar; aynı şekilde işçi sınıfının devrimci rolüne güvensizlik duymak, yine kapitalizmden ümidi kesmemiş olmanın sonucudur; o kadar öyle ki, “ne olur bizi bırakıp bir yere gitme” diye kapitalizmin önünde dua ayinleri yapmak sıradan bir durum olmaktadır! Sosyalist devrimden ve işçi sınıfının devrimci rolüne güvenmekten vaz geçmek, sınıf mücadelesini reddetmek demektir, başka ifadeyle tarihin lokomotifinin sınıf mücadelesi olduğu gerçeğini reddetmek demektir; daha da önemlisi, sosyalizmin işçi sınıfının düzeni olduğunu ve bu düzenin, ancak ve ancak az veya çok şiddetli, zora dayalı bir devrim sonucu kurulabileceğini reddetmek demektir! Hepsi birden, Marx düşmanlarını ayırıyorum, Marxist görünenler açısından vurguluyorum ki, hem Marxist görünüp, hem de Marx'ın tarihin ilerleme motorlu toplumsal gelişme çizgisini reddetmeye veya bunun, tarihsel ve toplumsal ilerlemenin sadece düz bir hatta ve evrim yoluyla mümkün olacağı düşüncesine götürür ve götürdüğünü görüyoruz. Her ikisi de bir sapmadır ve bu sapma, Marxist olunursa sapma sayılabilecek bir sapmadır; Marx’ı tümden reddedenlerin böyle dertleri zaten yoktur ve zaman zaman vaaz ettikleri bu misli lakırdıları ise, kafa ütülemekten başka bir şey değildir. Ve elbette sınıf mücadelesini kabul edip, bu mücadelenin kaçınılmaz olarak proletarya diktatörlüğüne, yani proletaryanın devlet mekanizmasına, yani zor aygıtına varacağını reddetmek de sosyalist devrimden ve proletaryanın devrimci rolünden vazgeçmenin temel dayanaklarındandır! Öyleyse, her ne şekilde olursa olsun, bütün bu sosyalist devrime ve işçi sınıfının devrimci rolüne inançsızlık ve güvensizlik, hep kokuşmuş, çürümüş, can çekişen sömürü ve zulüm düzeninin uzun süren egemenliğine teslim olmanın ve hatta onda hâlâ işe yarar bir şeyler bulmanın yansımasıdır.
Tarihte hep böyle oldu, bütün dönekler, işçi sınıfına ihanet edenler, örnek olsun Kautsky, Bernstein, Plehanov ve daha niceleri, hep mevcut düzenden ümitlerini kesmediklerini anladıkları bir zamanda, işçi sınıfına ve zora dayalı bir devrime inançsızlık ve güvensizlik göstererek, kapitalist kampa ricat etmişlerdir.
Gerisi sadece ve sadece ucuz bahanelerdir; bunun suçunu işçi sınıfına, çalışan sınıflara yüklemek ise “yürek parçalayan” son derece acıklı bir güldürüdür! Evet, bu, sosyalist devrimden ve işçi sınıfının devrimci rolünden ümidini kesenlere tavsiyem veya öğüdüm olsun ki, Marxizm'in temelleri bu gün de sağlamdır ve bu temeller, bu gün de sosyalist devrime ve işçi sınıfının devrimci rolüne ve elbette sınıf mücadelesinin tarihin motoru olduğuna, dahası emek-sürecinin belirleyici olduğuna ve tabii sosyalizmin işçi sınıfının düzeni olduğuna inanmamız ve güvenmemiz için gereken verileri net olarak hem teorik ve hem de pratik olarak göstermiştir;bu nedenle iyimser olmamak, umutvar olmamak için, hiçbir neden yoktur ki, hepsi bir yana, buna inanmak ve güvenmek için, bugün hâlâ Türkiye'de ve dünyada bütün kaygıların emek süreçlerinde olmasına bakmak yeter; Amerikan askerlerinin ki yarım milyondur, Arap çöllerine yığılmasına bakmak yeter; sınıf mücadelesini köreltme çabasının,bütün gelişmiş ve gelişmemiş kapitalist ülkelerin politikalarının odak noktası olduğuna bakmak yeter. Marx'ın tarihin ilerleme motorlu toplumsal gelişme çizgisine, şu veya bu nedenle karşı çıkanlara, reddedenlere ki, sosyalist devrimden ve işçi sınıfının devrimci rolünden vazgeçmekle bağlıdır, bir başka öğüdüm de, Marx'ın kaçınılmazlık teorisinin, dolayısıyla devrimin kaçınılmazlığı teorisinin, kaçınılmazı ortaya çıkaran bir teorik yapı olduğunu ve bunun, yani bu kaçınılmazlığın, ekonomistlerin sarıldığı gibi,hiç bir iradi güç olmadan, müdahale etmeden, kendi kendine gerçekleşen bir kaçınılmazlık olmadığını görmeleri olacaktır. Bilimsellik, kaçınılmazlık ve zorunluluk demektir; özgürlük buradan çıkıyor; düzeni tasarlamak ve iktidarı politik müdahale ile almak, özgürlük oluyor ve bu özgürlük, kaçınılmazlıktan ve zorunluluktan kaçınılmaz olarak çıkıyor. Marx'ın teorisi, gelişmenin kıyamete, aynı anlama gelmek üzere cehenneme götürdüğünü ve bu cehennem içinden bir cennetin doğacağını veya yanı başında bir cennetin şekilleneceğini anlatmaktadır. Bu iyimserliktir ve bilimseldir; hem de geçmişe bakıp, gününü yaşayarak değil, gelecek açısından iyimserliktir; her cehennem, kaçınılmaz olarak, içinde veya yanı başında cenneti de hazırlar ; bu anlamda,halkın diline yapışmış olan“karanlığın en koyu olduğu zaman,aydınlığın doğacağı zamandır “ sözü boş bir laf değildir. Ancak güçlü olanlar, hiçbir güçlük karşısında moralini bozmayanlar iyimserdir. Demek ki, moralli olmak, iyimser olmak bir yürek işidir. Ancak yürekli olanlar yeni bir düzeni düşleyebilirler. Öyleyse devrimciler iyimserdir ve gelecek açısından umutludurlar ve bu iyimserlik ile en geri işçiyi bile devrimci yapmak için mücadele etmekten yorulmazlar, sabırlarını tüketmezler! Yeni bir düzen düşlemek, sosyalizmi düşlemektir; sosyalizmi düşlemek ise sosyalist devrimi düşünmeden bir şey ifade etmez; daha açıkçası iktidar hırsı ve perspektifi olmadan, sosyalizmi düşlemek, sosyalist devrime dudak ucuyla yaklaşmak, en sonu ondan vazgeçmek demektir! Bir de şunu hatırlatmak istiyorum ki, amiyane tabiri de var ve ben bunu söylemeyeceğim, hem işçi sınıfının örgütlülüğünün ve bilinç düzeyinin düşük olduğundan söz ediyorsunuz ve hem de sosyalist devrim sakızını çiğnerken çeneleriniz yoruluyor ve bu yorgunlukla işçi sınıfının devrimci rolüne ve sosyalist devrime olan inançsızlığınızı kusuyorsunuz! Yani siz yaman sosyalistler, hem işçi sınıfını beğenmiyorsunuz, hem sosyalist devrimin olmayacağına karar veriyorsunuz ve hem de bunun ikisinin de kapitalizmden ümidinizi kesmediğinizin işareti olduğuna aldırış etmeden, ona buna, “burjuva düzen içinde hareket ediyor” yollu çeşitli yaftalar takıyorsunuz! Peki, siz devrimcilik, halkçılık nedir biliyor musunuz? Duruma bakarsak, kesinkes bilmiyor ve bilmek de istemiyorsunuz! Çünkü devrimci, saksıda yetişen çiçek ya da serada büyütülen zerzevat değildir; hele ki etinden ve sütünden yararlanmak için büyütülen kuzu değildir; dahası devrimcilik kâr getiren bir meslek de değildir; devrimcilik en geri işçiyi ve emekçiyi ve de köylüyü devrimci yönde değiştirmek için sabırla ve iyimserlikle çaba sarf etmektir; en küçük bir yenilgide veya zorlukta moralini bozan ve suçu daha önce bel bağladıklarına, peygamber gördüklerine ve cennete açılan bir kapı olarak gördüklerine atanlar devrimci de olamaz, işçi ve emekçileri, yoksul köylüleri devrimci yönde değiştirecek yürekliliğe de sahip olamazlar! Bu tipolojilerin ortak noktası, burnunun dibinde ve onca zaman, tam da sosyalist devrimin, bu gün olduğu gibi,”miadının dolduğunu” düşündürtmek ve tüm çürümüşlüğüne karşın, kapitalist düzende kalınmasının sayısız yararlarına inandırmak üzere, sosyalist devrimin öznelerini atıl tutmak yanında, bu devrime akan bütün kanalların öyle ya da böyle kurutulması için, özellikle toplumun en bilinçli aktörleri olmak üzere, işçi ve emekçilerin, yoksul köylülerin velhasıl toplumun ezici çoğunluğu olan ezilen, sömürülen sınıfların devrimcisizleştirilmeye, hatta gericileştirilmeye, hatta ve hatta adı sanı bilinmeyen, kimliksiz, belleksiz, yersiz, yurtsuz ortaçağ sürülerine dönüştürmeye çalışıldığını görmek istememeleridir. Ve bu dönüştürme ameliyesinin mutfağının baş aşçısının Amerikan emperyalizmi olduğunu ve 12 Eylül rejiminin, öteden beri bu ameliyenin içinde olduğunu; bununla birlikte Türkiye'deki bu sükûneti, toplumun her katında kendini hissettiren çelişkilere rağmen, toplumun kılcal damarlarına kadar yaygınlaştırılan edilgenliği, “inanıyorum öyleyse doğru söylüyor” doğmasının yönetim ilkesi olmasını ve baskının en can yakıcı olduğu zamanda bile bunun “demokrasi” illüzyonu ile kapatılmasını, fabrikalardan sınıf bilincini atmak, sınıf mücadelesini köreltmek için, oralara tarikat bilincinin yerleştirilmesini, işçi sınıfının tutunabileceği bütün dallarının, onun gözleri ve liderleri önünde kesilmesini, kazanmış olduğu ve kazanmayı umduğu bütün savunma ve mücadele silahlarının elinden alınmasını ve sonuçta, tam da bu günkü durumla karşı karşıya kaldığımızı bu baylar katiyen görmek ve anlamak istememektedirler! Üstüne üstlük, bu inancını yitirmiş veya öteden beri taşıdıkları inançsızlıklarını dışa vuran baylar, tıpkı Nişe gibi, tüm cafcaflı sözleri oradan buradan araklayıp, birbirleri ile çiftleştirerek, tekelleri, büyük büyük zenginleri, emperyalist çok uluslu şirketleri ve sahiplerini, yani egemen sınıfları, dolayısıyla onların egemen ideoloji ve politikalarını ve dahi egemenlik araçlarını ve toplumun bütün sınıfları üzerindeki baskılarını görünmez yaparlarken; en büyük suçlu olarak, ellerinden bütün savunma ve mücadele araçları alınmış olan ve en dibe itilerek köleleştirilen, edilgenleştirilen işçi ve emekçileri gösterirler. Bununla birlikte, egemen sınıfların tarihleri boyunca ezilen ve sömürülen sınıflara, halklara dayattıkları önyargıları kıskançlıktan çatlatırcasına, Engels'in şahane ifadesiyle, güvercinin suçsuzluğunu, yılanın kurnazlığıyla birleştirerek ürettikleri önyargıların eşliğinde, deccal misli tasvir ettikleri “devlet” düşüncesi ve devletin her türlüsü için, insanlık adına çok dokunaklı bir kaygı gösterdikleri zaman, kendi kendilerini onurlandırdıklarını zanneden bu baylar, “devlet” düşüncesi üzerine her türlü önyargıyı kitlelere dayatan ve bu devlet mekanizması sayesinde ideolojik, politik, ekonomik egemenliklerini ayakta tutabilen tekelleri, büyük büyük zenginleri, emperyalist çok uluslu şirketleri ve sahiplerini, yani egemen sınıfları, dolayısıyla onların egemen ideoloji ve politikalarını ve dahi egemenlik araçlarını ve toplumun bütün sınıfları üzerindeki baskılarını görünmez yapmaktan vaz geçmemektedirler! Sosyalist devrimin son kullanım tarihi bitti öyle mi? İşçilerin ve emekçi halkların ve hatta onların bilinçli unsurlarının bile sersemletildiği böyle bir atmosferde daha ne bekliyorsunuz? İsterseniz emperyalizmin, tekellerin ideolojik hegemonyasına hapsedilmiş, kime inanacağını, hangi örgüte güveneceğini şaşırmış olan, yoksulluğun zirvesi mi diyelim, dibi mi, diyelim, tam oraya geriletilen, ortaçağa mı, cahiliye devri mi diyelim oralara sürüklenen kitleleri, sosyalist devrim yapmak için irade göstermemeleri nedeniyle tek ayak üzerinde tutup cezalandıralım, bilinçli unsurları da bu cezaları denetlemeleri için başlarına nöbetçi koyalım; belki o zaman “akıllanırlar” da sosyalist devrimi akıllarına getirirler! Ama sakın ha, onları bu hale getiren tekellere, onların ideolojik tetikçisi olan sahte sol gömlekli devrim kaçkınlarına, bu kokuşmuş sömürü ve soygun düzeninin sahiplerine ve büyük ağabeyleri Amerikan emperyalizmine bir şey söylemeyelim, zavallılar üzülürler, darılırlar ve çat diye kırılırlar; o zaman ne yaparız?
Tam da sosyalizmden ümidimizi kestiğimiz, işçi sınıfının devrimci rolünü reddettiğimiz bir zamanda, bir de kapitalizmden ve kapitali ellerinde tutanlardan olursak halimiz nice olur?

Fikret Uzun 04-Mart-2014

14 Şubat 2014 Cuma

ZALİM KENDİ ZULMÜNDEN UTANIP ZULMETTİKLERİNE MUTLULUK DAĞITIR MI



ZALİM KENDİ ZULMÜNDEN UTANIP ZULMETTİKLERİNE MUTLULUK DAĞITIR MI
Abdullah Öcalan, son günlerde dolaşıma sokulan video görüntüleri hakkında, "çözüm sürecini bitirmek ya da itibarsızlaştırmak amacıyla sinsi bir planın parçası olarak cımbızlanarak montajlanmıştır" ifadesini kullanmış, S.S.Önder, gitmiş, sormuş ve Öcalan’ın kullandığı ifade bu imiş!

Çok güzel ve peki!

Bu işler yaygın ve demek ki Öcalan’a da sıra gelmiş; şimdi bu servis edilenler, Öcalan’a yönelik, ”çözüm süreci”ne yönelik “sinsi bir plan”ın parçası ise ve bu şimdi lanetle ve öfke ile karşılanıyorsa, yıllarca bu tür sinsi planların işlediği Ergenekon, Balyoz, ODATV vb. davalarına dayanak yapılan, böylece yüzlerce TSK mensubunun, aydının, bilim adamının, gazetecinin, vb.nin, zindanlara tıkılmasının en sağlam kanıtları olarak kabul edilen ses kayıtları, bilgisayar çözümlemeleri, görüntülü kasetler vb. ve gizli tanıklar ki bunlardan biri de PKK’nin sabık yöneticilerinden biri idi, bu öfke ve lanet tufanı içinde olanlarca son derece ciddiyetle ve onaylanarak, hatta alkışlanarak ve hatta derin devletin bağırsaklarının temizlenmesi olarak nitelenerek karşılanmıyor muydu?
Ve şimdi devletin en yetkili ağızları bile, bazıları on yıllarca hapis cezasına çarptırılmış insanların yargılanmalarına dayanak olması için son derece sinsi bir “kumpastan” söz ettikleri halde “eyvah Ergenekoncular dışarı mı çıkıyor?” telaşınızı bile gizlemezken, şimdi rüzgârın tersten esmeye başladığı bir zamanda, onca zaman beklediği buzdolabından çıkarılıp, buzları çözülerek servis edilen Öcalan’a dair ses ve görüntü kayıtlarını hiç ikircimsiz reddettiniz ve düzmece buldunuz amma ve lakin S.S.Önder, Öcalan’ın tercümanlığını yaparak, “ifadesini kullandı” demesi ile birlikte, bu görüntüleri kabul ettiniz, ancak hâlâ “sinsi bir plan”ın parçasıdır diyorsunuz, çünkü bu uyarınıza gelmektedir ve Öcalan da böyle buyurmuştur ve aynı zamanda, bu görüntü ve ses kayıtlarına yansıyan ifadelerin Öcalan tarafından, yakalandığından itibaren mahkemede ve çeşitli görüşmelerde söyledikleri olduğunu da Öcalan’ın buyruğu gereği söylemeye başladınız!

Bu insanlar, sizler tarafından, tekellere ve ABD emperyalizmine ve elbette bunlardan ayıramayacağımız Kürt ağalarına, beylerine, zenginlerine bir saniyeliğine bile duymadığınız bir kin ve intikam duygusu ile peşin peşin daha mahkemeye bile çıkarılmadan mahkûm edilen insanlardır ve şimdi bu peşin hükmünüzün intikam duygunuzu tatmin etmek için soyut bir biçimde ortaya koyduğunuz hüsnü kuruntunuz olduğu ortaya çıkmıştır ve eminim bu ifadelerimi sadece ve sadece “ulusalcı” vb. türünden yaftaları fırlatarak çürütmeye çalışacaksınız ama nafile çaba, mızraklar çuvala sığmamaktadır.

Üstelik şimdi görüntülü ve sesli olarak kamuoyunun ilgisi ve bilgisi için servis edilen ifadeler ki “bu ifadeleri hep kullanıyordu” yollu konuşuyorsunuz, daha öncesinde yazılı olarak servis edilmişti ve siz yine kör ve sağırı oynamıştınız!
Hangisi doğru, “sinsi bir plan” olması mı, yoksa “Öcalan’ın öteden beri kullandığı ifadeler” olması mı?

Ya da yoksa bunlar gerçekten Öcalan’ın öteden beri kullanmış olduğu ama üzerinin hep örtülü kaldığı ifadeler midir ve biz bunları hem hep duyuyorduk, hem de hep okuyorduk ve hep Öcalan’ın dün başka bugün başka konuştuğunu hatırlatıyorduk, kimse yalanlamıyordu ve sükût altındır düsturunun altına saklanılıyordu ki devekuşunun saklanması gibidir.

Öcalan,” rolümü güzel oynamak için olanak sağlansın!” yollu haberler gönderiyordu ve siz Öcalanistler, bunu bile alkışlıyordunuz ama bu haberleri kimin için seslendiriyordu, dosta mı düşmana mı, ya da ikisine birden mi seslendiriyordu kimse üzerinde düşünmüyordu, dolayısıyla pek sorun teşkil etmiyordu; bu ayrıydı ve bu ifadelerin ses ve görüntü kayıtlarının orta yere düşmesi ile cümle âlemin, Öcalan’ın, “Leviathan” olarak “ceberrut” olarak gördüğü ve felsefi tonda anlattığı devletten hangi rolü istediğini ve beklediğini ve de kendini buna göre nasıl dizayn ettiğini ve gelip gelip nereye girdiğini görmesine olanak sağlanmış olması bambaşka bir şeydir ve artık sorun teşkil etmektedir; sizler şimdi bu sorunu, “sinsilik” olarak görüp, karşı çıkarak aşacağınıza inanıyorsunuz ama Öcalan’ın ifadelerinde bir terslik veya “ bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu ” deyişini hak eden bir deyiş olduğunu hâlâ görmüyorsunuz!

Siz istediğiniz kadar görmeyin ve canınız fena sıkılacak ama Kürt halkı da, Türk halkı da bunu ve bunu görmemek için hâlâ cambazlık yapanları çok net görmektedir!

Bizim baktığımız yerden böyle görünmektedir ama haksızlık yapmayalım, yoksa siz “Önderimizdir, ne dese yeridir, çünkü Kürtlere bir demokratik özerklik için her şey mubahtır; ya da demokratik özerklik uğruna, ’Leviathan’ devletten rol almak da, ona hizmet etmek de mubahtır!” mı diyorsunuz da biz anlamıyoruz, bunu da bir zahmet siz çıkıp delikanlıca söyleyiniz!

Söz konusu “Ergenekon-balyoz” olunca, 12 Eylül rejiminin şeriata dayalı faşist diktatörlüğünden “en demokrasi ” bekleyen ve bu beklenenin ” Ergenekon, balyoz vb. “kumpasları” sayesinde sağlanmış olduğunu kabul eden, bu anlamda beklediklerini almış ama biraz daha “demokrasi” eksik kalmış gibi ham hayallere kapılan ve bu hayali pompalayan sizler, söz konusu KCK ve Öcalan olunca, açılan davaları ve servis edilen görüntüleri “kumpas” görüyor ve zıplıyorsunuz ve “Leviathan” ise “melaike” oluyor, çünkü “çözüm” ortağıdır ki bu bir çelişik ruh halidir.

İşte asıl önemli olan budur; hâlâ ve hâlâ, bütün bunların, bu güne kadar olanların demek istiyorum, mutfağında olan ve baş aşçısı olan 12 Eylül rejiminin şeriata dayalı faşist diktatörlüğünün, Öcalan’la “en demokratik sözleşme” yaparak Öcalan’ı da, Kürtleri de “özgürleştireceği” ham hayalinden, başta Öcalan olmak üzere hiçbiriniz bir türlü vazgeçemiyorsunuz!

Ve hiç aklınıza gelmiyor ki, bu günleri döşemek üzere Kürt ve Türk halkına “hap” gibi yutturulan referandum oyunu sayesinde bu günlere geldik ve kumpaslardan kumpas beğenenlerin elllerini böylece daha da rahatlatan bu referandum oyunununa, siz çokbilmiş köylü kurnazlarının “BOYKOT” icadınız ile katkıda bulunurken, herhangi bir “kumpas” değil, her zaman ve şimdi hâlâ olduğu gibi, sadece “demokrasi” görüyordunuz!

Peki, gelinen bu noktada Kürt halkı açısından bakıldığında elde ne var?

Öcalan’ın ve Kürtlerin girdiği bir karanlık, bir cahiliye çukuru içinde, “demokrasi” aşağı, “ileri demokrasi “ yukarı, “demokratik modernite” sağa,“demokratik komün” sola “Zerdüştlük” tam ortaya paslaşıp duruyorsunuz! Elinizdeki budur!

Hangi tarihte görülmüştür ki ısrarla ve sıkılmadan bu ham hayali, yani zalimin kendi zulmünden utanıp ezilenlere mutluluk dağıtabileceğini, dayatıyorsunuz, bu dayatmaya karşı çıkanları “Kürt düşmanı” ilan ediyorsunuz?

Bu kadar mı körsünüz, ya da daha akla yatkını, körlüğe mahkûmiyetiniz bu denli vahim midir?

Diğer yandan, bu bir politik mücadele ise, bir taraf diğer tarafa ölümüne ve sinsice, hem de çirkinleşerek ki bu doğaldır, çünkü bu, bu kokuşmuş tekeller düzeninden akan pisliğin yansımasıdır, saldırıyor ise, en küçük bir rüzgâr değişikliğinde saldırı altında olan ve çoğu zindanda olan tarafın, ellerinde bulunan argümanları, bu çirkin ve sinsi saldırıların içinde ve tarafında olanları püskürtmek, bu çirkinlikleri deşifre etmek için ortaya dökmesinden doğal ne olabilir?

Bu somut olguyu dillendirmeyi, bir tarafın ya da öteki tarafın yandaşı olmanın yansıması olarak değerlendirmek, bence hiç yeltenmeyin, akıl fukaralığı değilse, gerçeklerden korkmanın ifadesidir!

Ve hani sizler dün diyordunuz ya “…düzen içindeki güçler birbirini yiyor, altta kalanın canı çıksın, bu bizim kavgamız değildir!” ve bunun emekçi halkın kafasına da kakılması için elinizden geleni yapıyordunuz ya, ne oldu, şimdi bundan vazgeçtiniz ve altta kalanın yanına mı geçtiniz de “düşman” edebiyatı yaparak, akla karayı birbirine doluyorsunuz?

Oysa o “zaman da, şimdi de bütün bu olanların hepsinin hepimizle ve daha çok da emekçilerle yakından ilgisi vardı ve vardır; ama siz bunu göremezsiniz, çünkü tavukkarası misli gözleriniz bir Amerikan projesi ile bağlanmıştır!


Bir tekelci düzen var ve bu düzenin yeni yönetimi yönetime gelir gelmez eski yönetimi ile kavgaya tutuşuyor ve bu tekellerden, yani egemen sınıflardan bağımsızdır, öyle mi? İşte tavukkarası dediğim budur ve körlüğünüz buradadır.
Egemen ideoloji egemen sınıfın ideolojisidir ki bunun, zaman zaman burada bile bakışını yansıtan bir imza misli vurgulandığı olmuştur amma ve lakin bu körlüğü engelleyemiyor! Evet, Marx’ın sözüdür ve çok doğru olduğunu daha önce burada uzun uzun anlattığımı biliyorum ve “uzun” düşmanlığınız içinde boğuntuya getirdiğinizi de biliyorum!

Daha önce,“EGEMEN İDEOLOJİ EGEMEN SINIFIN İDEOLOJİSİDİR ARTIK EGEMEN İDEOLOJİ KEMALİZM DEĞİLDİR “ başlığı ile Marx’ın Alman ideolojisindeki 150 yıl önceki önermesine atıfta bulunarak, yaşadığımız canlı gerçekliğin resmini çizmiştim.

Linki aşağıdadır, bakın bakalım, “sukut altındır” düsturu altındaki konsensüsü görebilecek misiniz?

EGEMEN İDEOLOJİ EGEMEN SINIFIN İDEOLOJİSİDİR ARTIK EGMEN İDEOLOJİ KEMALİZM DEĞİLDİR.

Her gün birkaç doz “Kemalist “ yaftası asanlardan bile ses seda çıkmamıştı!

Çünkü gerçeklerden kaçanların ve saklananların canını, gerçeklerin inatçı şamarı fena halde acıtıyor!

Siz o zaman ve hâlâ, egemen sınıflara ait olan ve egemen olan ideoloji ve politikalar ile değil, egemen olmayan ideoloji ve politikalar ile ve egemen ideoloji ve politikaların egemenliğini artırmak için kavgayı en geçer politika saydınız, sayıyorsunuz!

İrtica’a karşı tutum almayı bile din düşmanlığı, hatta özgürlüklere saldırı olarak gördünüz! Oysa İrtica’ın geriye dönüş olduğunu, gericilik olduğunu pekâlâ siz de biliyordunuz! Şimdi, bu “İrtica’a karşı ve hükümete karşı darbe yapılıyor” gerekçesiyle “Ergenekon örgütü” ne bağlanarak zindana atılanlara, bu irtica’i örgütlenmenin “kumpas kurduğunu” ,dahası “paralel devlet” yapılanması içinde olduğunu, hükümetin en yetkili ağızları, suç duyurusu misli itiraf etmekte iken bile, ilk düşündüğünüz ve sizi telaşa düşüren, bu “kumpas”a maruz kalanların salıverilmesi ihtimali olmaktadır!

Oysa ortada bir kumpas varsa bu, Türkiye’nin işçi ve emekçi halklarına yapılmıştır ve yeni değildir; 11 yıldır dozu ve sinsiliği artmış olabilir ama bu kumpasın 12 Eylül ile birlikte kurumsallaştığını hepimiz biliyoruz; en başında emekçi sınıfların başına örülen bu çorap, Egemen sınıfların egemen ideolojisi ve politikaları olarak öteden beri kullanılan ama çoktan vazgeçilmiş olan Kemalizm eli mahsulüdür ve hızla ve yine bu elle Kemalist ideoloji ve politikalardan uzaklaşıldığını, en sonu yönetimin dinci akımların eline teslim edildiğini biliyorduk ve görüyorduk!

Yani her şey Kemalizmle terbiye edilerek kurtulunamayan sosyalist hareketin topyekün imha edilmesi, dolayısıyla çalışan sınıfların devrimcisiz, itaatkâr, adı sanı belli olmayan, kimliksiz, kişiliksiz, edilgen sürüler haline getirilmesi, böylece bir gönüllü köleler cenneti tesis edilmesi için idi!


Bu ise tamı tamına bir sınıf mücadelesinin varlığının ifadesi idi ama siz bunu da görmediniz, bunu, egemen sınıfların iki farklı kanadının mahalle kavgası saydınız!
Oysa kavga, çalışan sınıfların nasıl geri dönüşsüz tepeleneceğine, gönüllü köleleştirileceğine ve nasıl emperyalizmin dünya devletine Türkiye’nin tekellerinin, büyük zenginlerinin bir direnişle karşılaşmadan entegre edilmesine dair idi!

“Kürt sorunu” ve “çözüm”ü, bu yönelimde en akla uygun bahane idi, Kemalizm ise en akla yatkın “düşman” idi; önce tanrı misli putlaştırılarak yükseltildi, rejimdeki tüm dönüşümler, hatta Kemalizmden uzaklaştırmalar bile bu putlaştırma çerçevesinde, kotarıldı; sonra bu put kırılarak, yaratılan düşmanlıkla birlikte tekellerin, büyük büyük zenginlerin çare olarak gördükleri yeni ideolojisi, “Ilımlı İslam” ve ulusal nihilizm, kozmopolitizm yükseltildi; bu en ucuz disiplinle ve emperyalizmin gerici milliyetçiliğin öteki yüzü olan akıl bozucu ideoloji ile geniş yığınlar irticai yönelimle dönüştürüldü!

Bunların hepsi, emperyalizmin, tekelci düzenin, 12 Eylül rejiminin çürümüşlüğünün, kokuşmuşluğunun, can çekişiyor olmasının üstesinden gelinemediğinin, yani ilerleyemediğinin, dolayısıyla kendi legalitesini inkâr etmesinin, kendi tarihinin gerisine dönmesinin göstergesi ve yansımaları idi; yani bir sınıf kavgasının şiddetlenerek dışa vurmasının ifadesiydi!

Hepsi tarihin ilerleme motorlu toplumsal gelişme çizgisini tersine bükmek içindi; hepsi, bu çürüyen, kokuşan, can çekişen soygun ve talan düzeninin sonsuza kadar ayakta durması içindi; hepsi, tarihin kaçınılmaz alternatifi olarak zalimlerin üzerine üzerine gelen eşitlikçi, ortakçı düzenin, sosyalizmin önünü kesmek içindi!

Hiç görmek istemediniz ve hepiniz, bir Kürt şarkısı tutturarak, bu sinsi saldırıya teslim oldunuz; teslim olmakla kalmadınız, gönüllü tetikçisi oldunuz; kafamızı ütüleyip durdunuz!
Evet, bu gerçeklerin hiçbirini görmediniz, görmezden geldiniz ve 12 Eylül rejimin, elbette onun şeriata dayalı faşist konuşlanmasını sürdüren diktatörlüğünün yanında olduğunuzu örtülemek için, daha önce kuyruğundan düşmediğiniz Kemalizme düşmanlığa sarıldınız!

Egemen ideolojinin, egemen sınıfın ideolojisi olduğunu hiç aklınıza getirmediniz, egemen sınıfların egemen ideoloji ve politikaları ile değil, egemenliği ortadan kaldırılmış olan ideolojisi ve politikaları ile kavga etmeyi politika saydınız; hatta en devrimci iş olarak gösterdiniz!

Şunu da görmek istemediniz ki, egemen sınıf, rafa kaldırdığı ideolojiye ve politikalara ya geri dönerse? Ya da yeni egemen kıldığı ideoloji ve politikaları ya iflas ederse? Diye sormak aklınıza gelmedi!

İşte şimdi bu rüzgâr esmekte ve siz bu sorular sorulmasın, cevabı da bulunmasın diye gene hareket halindesiniz!

Öteden beri vurguluyoruz ki artık pratik olarak daha bir netlikle görülüyor, CHP, AKP ‘leşiyordu ve belki de artık AKP olmuştur; peki şimdi ne olacak, daha önce 12 Eylül rejiminin şeriata dayalı faşist konuşlanmasını sürdüren diktatörlüğün yanında durmayı, “Faşist-CHP, ırkçı CHP” üzerinden “devrimci” ve meşru gösterebiliyordunuz belki ama şimdi, CHP’nin bütün karanlıkları donandığı bugün, tekellerin, büyük büyük zenginlerin ve elbette Amerikan emperyalizminin ideoloji ve politikalarının emekçi sınıflara dayatılmasının bu AK-CHP eliyle veya içinde onun da olduğu ama hegemon olduğu bir politik mekanizma eliyle gerçekleştirilmesinin öngörüldüğünü görmek zor değilken bu o kadar kolay olmayacak!

Ne var ki resmi politikaların ve ideolojilerin şövalyesi olmaya en baştan mahkûm olmuşsunuz! Bunu “Kürt sorunu ve çözümü” ile açıklamaya çalışmanız ise, bu mahkûmiyetinizin iler tutar yanı olmadığını kendinizin de bilmesindendir!
Peki, şimdi ne yapacaksınız? Şimdi de, egemen sınıfların CHP eliyle veya yeni politik mekanizması eliyle uygulamaya sokacağı, emekçilere dayatacağı ideoloji ve politikaların yanında olmanızı örtülemek için, ılımlı İslam ile mi kavga edeceksiniz?

Bunun sonu yoktur, bu, kapitalizmden, üstelik çoktan kendisi kendisinden vazgeçmiş olan bir çürümüş, kokuşmuş, can çekişen kapitalizmden ümidini kesmemiş olanların çaresizliğidir, acizliğidir ve oportünistliğidir! Bu, her halukarda yıkılacak olan bu çürümüş, kokuşmuş, kendinden bile vazgeçmiş burjuva düzenin ilk önce altında kalacak olanların yaklaşımıdır! Yeni mürteci olmayı kurnazlık saymaları bundandır! Tanrıya sarılmaktan başka dayanakları kalmamıştır!

Aslolanın, egemen sınıflar ve bu sınıflar tarafından ezilen, sömürülen sınıflar olduğu ve elbette bu sınıfların arasında süren amansız sınıf savaşı olduğu hiç aklınıza gelmiyor değil mi?
Egemen sınıfların bir süre önce kullandığı ideoloji ve politikalardan ve elbette bu politikaları yürütenlerden vazgeçip, yeni ideoloji ve politikalara ve bunları yürütecek elemanlara alan açmasının tesadüf olmadığını, egemenliğini sürdürmesinin gereği olduğunu hiç aklınıza getirmediniz değil mi!


Daha önemlisi ve daha vahimi, resmi ideoloji ve politikaların yanında olmaya mahkûm olmanız gereği, her taşın altındaki, hatta belki de yüz yıl sonra gerçekleştirilecek darbeleri bile görüyordunuz ama emekçi halkın tepesine inen, aydınların, devrimcilerin, devrimci-demokratların, sosyalistlerin tepesine inen darbeleri görmemek için gözlerinizi yumuyordunuz!

Sizin görmemek için gözlerinizi yumduğunuz bu gerçekleri biz, bütün sinsi ve açık engellemelere karşın, hep gördük ve gösterdik; bugün servis edilen bu sesli ve görüntülü ifadeleri de öteden beri duyuyor ve yazılı olarak asıldıkları yerden izliyorduk ama hiçbir tanesini burada afişe etmedik!

Etmedik ama ne diyorduk, “Geldiler geldiler bir karanlığın içine girdiler ve çıkmak bilmiyorlar!” Başka ne diyorduk? “uzun hapislik yılları Öcalan’ı değiştirmiş!”

Peki, başka?

“Öcalan dün bunu, bunu diyordu, artık tam tersini söylüyor ve ne diyorsa ABD-AB emperyalizminin politikasına uygun düşüyor!” diyorduk.

Hiçbiriniz, Öcalan’ın bu yeni söylediklerini yalanlamıyordunuz ve hepiniz Öcalan’ın dün söylediklerine kör ve sağırdınız, çünkü dün söyledikleri çizginize ters idi ama artık hem Öcalanist kesiliyordunuz ve hem de Öcalan’ın yeni dedikleri için “ABD’nin politikalarına uygun değil “ diyordunuz ve elbette bunların, “Öcalan’ın ve Kürtlerin gelip gelip bir karanlığın içine girdiklerine delalet olmadığını” söylüyordunuz!

Ayrıca ABD emperyalizmine karşı ortaya konulan muhalefete karşı, bu dünya çapında tescilli bir kan emici olan emperyalizme örtülü bir kalkan olmayı içinize sindirilebiliyordunuz ve bunu politik kurnazlık sayıyordunuz!

İşte şimdi yine geldik geldik, yalanlanamayacak denli gerçek olan ses ve görüntülerini yalanlayamadığınız ama hem “deşifre etmek sinsi bir komplodur”, hem de “bu ifadeler, Öcalan’ın hep söyledikleridir” dediğiniz noktaya!

Öcalan’ın “cımbızlanarak montajlanıp”, ortaya yere dökülen sesli ve görüntülü ifadeleri şöyle:

"Devletin direkt olarak bir şey yapmasına gerek yok, biz taşeronuz. Bunlarla, yeni Kafkasya'dan Suriye'ye bütün güçleri Türkiye'nin emrine vereceğiz.”; ” Çünkü bazı şeyleri devlet olarak yapmak olmaz ve zordur. Biliyorsunuz, ABD dev dünya gücüdür ama o bile taşeron kullanır. Dünyada en büyük işleri bunlar yapar." ; " Türkiye ölçülerine göre hiçbir devrimci bunu yapamaz. Hemen 'işbirlikçi' derler. 'Uzlaşıp teslim oldu' derler. Ama ben yaptım."; “Bana işaret edin, 'şu ülkede şu tehlike vardır' diye; benim için çocuk oyuncağıdır.

Ortadoğu'da, Avrupa'da hangi ülke olursa olsun, Rusya'da dâhil, nerede olursa olsun fark etmez. Bakın görün o zaman dünya nasıl idare edilir. Tek isteğim şunu deyin: ‘Apo iyi çalış, görevini iyi becer!’ Bunun bazı küçük olanaklarını isteyeceğiz."; "Şu anda milyonlarca insanı bağlayabilirim bu devlete. Mimar gibi bağlayacağız... Ve Kürt olayında beş on ülkeye tonlarca istihbarat, para vs. ile dev şeylerin yapamadığını, tek başıma ve kuruş masraf ettirmeden ben yürüteceğim."
Bu ifadeler, KCK tarafından , ”cımbızlanarak yayınlanan bölümlerin esas olarak Önderliğin Türk devletine çağrı yaptığı bölümler olduğu” şeklinde açıklanıyor; demek ki yalanlanmıyor, sadece “devlete çağrıdır! “ ama yayınlayanlar, KCK nezdinde “provakatör”dür!

Bu nasıl bir mantık?

Bu ifadelerde bir sakınca yoksa bir terslik yoksa; bu ifadeler, Kürt coğrafyasındaki iki tarz-ı siyasette Barzanist çizgi lehine yani ABD politikalarının lehine bir politika değişikliğini yansıtmıyorsa; yani KÖH’nin ve “önder” Apo’nun çizgisindeki değişikliği yansıtmıyorsa, Kürt ve Türk halkının bu ifadeleri görmesinde bir sakınca olabilir mi?

Öyleyse “provokatörlük” ile açıklamak son derece sığ bir açıklama olmuyor mu? Bu ifadeler yalan ise veya çarpıtılmış ise veya işkencede alınan ifadeler ise ve elbette bir “provokasyon”dan söz etmek ve tepki göstermek yerindedir; ancak “ bu ifadeler cımbızlanmıştır ama yalan değildir, sadece devlete çağrıdır “ denmektedir!

Daha ne?

Bu görüntülü sesler, Öcalan’ın egemen sınıfların egemen kılınan karanlığının içine girmek ve Kürtleri bu karanlığa taşımak için, epeydir rolüne çalıştığını ve bu role uygun olduğunu ilgili taraflara, anlatmaya çalıştığını göstermiyor mu; hatta şu bile, yani Barzani yapamaz ben daha iyi yaparım demek istediği bile görülmüyor mu?

Yani bütün meselenin, dün Kemalist yönetimden, bu gün ve bir süredir yönetimi Kemalist yönetimden davul zurna ile ama son derece sessizlikle, deyim yerinde ise karda yürüyüp iz belli etmeden alan 12 Eylül rejiminin en çok beklenen ve aranılan bütün vasıfları üzerinde taşıyan yeni yönetiminden, Kürtleri Barzani-Talabani çizgisine yaklaştırmak için rol istemek olduğu apaçık ortada değil mi?

Bu da ABD emperyalizmi istedi bir göz Öcalan verdi iki göz demek olmuyor mu?
Bunu inkâr mı ediyorsunuz? Üzerimize hâlâ “Kürt düşmanı” yaftaların ı mı fırlatacaksınız?

Hiç durmayın ama hâlâ ve bütün ifadeler ortada iken ve de bu ifadelere sahip çıkıp, ifadelerin görüntülerinin ve seslerinin ortaya saçılmasına karşı çıkıyorken, “Geldiler geldiler bir karanlığa girdiler, oradan çıkmak istemiyorlar” dediğimiz için kızmanız; kızmakla kalmayıp, bizi “Kürt düşmanı”, daha doğrusu “Kürt halkının düşmanı” ilan etmeniz; buna karşılık, Öcalan’ın Dühringvari saçmalıklarından bütün dünyaya nur yağıyor misli, “demokrasi” yağdığı ham hayalini pompalamanız Kürt halkının da Türk halkının da ve elbette Kürt devrimci-demokratlarının da, Türkiye işçi sınıfının ve sosyalistlerinin de gözünden kaçmayacaktır, kaçmıyor!

Pompalarınız yetmeyince,” onca sene mücadele etmiş ve onca senedir zindanda yatan birisi için bu suçlamalar yanlıştır, haksızlıktır ” diyorsunuz!

Ancak bu savunular koftur, başka dayanak bulamamanın ifadesidir, üstelik başkalarına da, örnek olsun Perinçek’e de, aynı savunu hakkını tanımayı zorunlu kılar; o da sürekli zindandadır ve o da toplumun belli bir kesiminin çıkarlarını dillendirerek politika yapıyor ve harekete getirdiği kitle az buz değildir! Yani ölçü bu olursa, kim bilir daha kimleri arşı alaya çıkarmak zorunda kalırsınız!

Ve şimdi Öcalanist olan pek çoğu, daha önce Perinçeklerin güttüğü politikaların içinde idiler ve hatta belki de hâlâ aynı yerdedirler; anti-Sovyetizm hâlâ var ve hep söylediğimiz gibi, anti-sovyetizm, anti- komünizm ve anti-Marksizm-Leninizm’dir! Ama hiç de Öcalanist değillerdi, ne PKK’nin ne de Kürt halkının yanına yaklaşıyorlardı! Örnek olsun, Ertuğrul Kürkçü de hep uzak durmuş, Kuruçeşmenin, ikisi de Hemingway’in balığına dönmüş olan Dev-Yol ile TKP’yi birleştirme seanslarından, Belge’nin tedrisine, oradan, güdecekleri eşeklerin önlerine ot koymaları misli, “demokrasi” dağıtan emperyalist odakların rüzgârını alarak Türkiye’nin geleceği karartılan halklarının başına nur misli ” demokrasi” yağdırmayı ilke edinmiş olan Bianetin demokrasi şampiyonluğuna ve oradan da tam “SOSYALİZME ÇAĞIRAN HAYAT ”ın habercisi olacakken, Kürtlerin başına Milletvekili olan Kürkçü şimdi bir de Sosyalizm ile İslam’ı kaynaştırarak Marx’ı ve Engels’i aşmaya çalışmakta, böylece en Marxist olduğunu kanıtladığını zannetmektedir! S.S.Önder’in ise hem “sosyalizm”i, hem de Nurculuğu yüksek tuttuğunu hepimiz biliyoruz ve daha önce Kürtlere ve Öcalan’a ne kadar yakın ne kadar uzak onu bilmiyoruz! Hele “Şeriat” talep eden Altan Tan’ın Kürt gerçeğinin neresinde olmuş olduğunu hiç bilmiyoruz! Ve Leyla Zana’yı Barzani’ye kaptırdıklarını ise biliyor, görüyoruz ve şimdi, belli ki Öcalan-Barzani- AB arasında özel ulak görevini de üstlenmiştir!

“Demokrasi” aşkı, ama ille de emperyalizm eliyle dağıtılan “demokrasi” nin aşkı, nelere kadir!

Öcalan’ın seçme saçmalarına doladığı kelamlarında da, Kürtlerin aklını iyiden iyiye karıştırmak ve ABD emperyalizminin kozmopolitizmine uygun kafalar yetiştirmek için, yine Öcalan’ın buyurduğu siyaset akademinizde öğretilenlerde de hep anti-Sovyetizm ile birlikte anti Marxizm vardır!

Sinsilik mi arıyorsunuz, bunlar sinsilik değilse nedir? Bir taraftan Öcalan’ın ağzından “ Marx'ı İngiltere besledi, Lenin kapitalizme hizmet etti” yollu sosyalist hareketin değerlerine küfürler savrulur; diğer taraftan birkaç haftalık kurslarda, üstelik sertifika dağıtılan kurslarda,” Marxizm-Leninizm’in aşıldığı” demogojileri ile zaten karışık olan kafalara Marxizm-Leninizmin ne denli eksik ve yanlış bir teori olduğu ve aynı zamanda, Kürtlerin en eski dini olarak zerdüştlüğün erdemleri yerleştiriliyor!

Bundan daha sinsi komplo ne olabilir?


Öcalan, Marxizm-Leninizmin kurucularına ki, geride bir bilim, insanlığın temel değeri haline gelmiş bir bilimsel teori bırakmışlardır ve egemen sınıfları hâlâ korkutmakta ve ürkütmektedir, küfür misli yakıştırmalarda bulunuyor ve aynı zamanda “siyaset akademiniz”de Marxizm’in aşılmasını buyuruyor, bu siz “Marxizm’i aşan” baylara, hiç de tuhaf ve kötü gelmiyor; ama “Öcalan’ı uzun hapislik yılları değiştirmiş” demeyi bile, Kürt halk önderine, hatta Kürt halkına hakaret sayabiliyorsunuz!

Oysa apaçık ortadadır ki bu uzun hapislik yıllarının Öcalan’da yarattığı değişikliğin şekli-şemali, Öcalan’ın bizzat kendi icraatı olarak, inkârı ve üzerinin örtülmesi mümkün olmayan görüntülü ifadelerinde görülüyor ve siz “Marxizm’i aşan” baylar, bu görüntülü ve sesli ifadeleri, hem yalanlayamıyorsunuz hem de “sinsi bir komplo” olarak niteliyorsunuz!

Ne denilebilir ki, daha önce ifade ettiğimiz gibi, gittikçe daha fazla dökülüyorsunuz, bunu tekrarlamak yerindedir!

Üstelik internet sansürüne sözde karşı çıkarak popülizm yapan BDP, Öcalan’ın bu görüntülerin yayınlanmasının yasaklanmasını isteyebiliyor! Yanında da, “ bu ifadeler zaten Öcalan’ın hep söyledikleridir” diyebiliyor(sunuz)!

Ve birileri de kalkıp, daha ne? Biz de bunu demiyor mu idik? Ve bunu dediğimiz için “Kürt düşmanlığı“ ile yaftalanmıyor muyduk? Derse, gene “sinsi komplocular” veya “ulusalcılar ” yaftasını mı fırlatacaksınız üzerlerine?

Madem bu ifadeler de yeni bir şey yok ve Kürt halkını öteden beri Öcalan’ın bu tür ifadeleri aydınlatıyor, hatta Marxı böyle aştırıyor, öyleyse bu telaş niye?
Alın kasetleri, akademinizde izletin ve “açılımını” da yapın, belki Marx’ı daha çok aştırırsınız!

İnsan biraz utanır, Kürt halkına ve devrimci-demokratlarına, sanki Marx ile Lenin zulüm yapmış, sanki Kürtler ne çektilerse bilimden çekmiş; sanki Kürtlere eksikleri ile yanlışları ile yetmiş yıl boyunca pratik olarak sosyalizmin işçi sınıfının düzeni olduğunu dosta ve daha çok da düşmana göstermiş olan Sovyet sosyalizmi düşman olmuş; dahası sanki Türkiye’nin işçi sınıfı, emekçi halkı, Kürt halkının düşmanıdır; sanki 12 Eylül rejiminin Kürt halkına uyguladığı zulümden Türkiye’nin işçi sınıfının, emekçi halkının payına bir şey düşmemiş gibi, sanki bir Kürtler mutsuz, diğer herkes çok mutlu imiş gibi, sanki ABD emperyalizminin bu mutsuzlukta hiç dahli yokmuş gibi, sanki 12 Eylül rejimi melaike olmuş Kürtleri mutlu etmek için tövbeye gelmiş de, Türkiye’nin işçileri ve emekçileri bundan hoşnut değilmiş gibi, hatta ve hatta bu kokuşmuş düzene, bu tarihinde görülmemiş sinsilikte ki faşist diktatörlüğe sımsıkı sarılıp, Kürtleri düşman bellemişler gibi; başka ve özet ifadeyle dünya Kürtlerin etrafında dönüyor da, bütün dünyanın zenginleri dahi bir olmuş bu dönüşe, bu Kürtlerin mutluluğuna olan dönüşe yardım ediyor da, bir tek Türkiye’nin işçi sınıfı ve emekçileri ve elbette sosyalistleri köstek oluyormuş gibi, her taşın altında Türkiye’nin işçilerinin, emekçilerinin, devrimcilerinin, devrimci demokratlarının, sosyalistlerinin, Marxist-Leninistlerinin düşmanlığını arıyorsunuz!

Ama bir türlü burnunuzun ucundaki düşmanı görmüyorsunuz ve görülmesin diye kör rolüne bile bürünüyorsunuz!

Sahi siz, fiziksel yaşam bir yana, politikada düşman-düşmanlık nemenem bir şeydir hiç gördünüz mü, duydunuz mu, ona dokundunuz mu, ya da o size hiç deydi mi?

Hiç sanmıyorum, siz asıl düşmana ve düşmanlıklara karşı bütün duyu organlarınızı kapatmış, aykırı giden lokomotiflerin raylarının altında aradığınız ama bulamadığınız “düşmanlık ”ları, tıpkı “Berkeley’ler gibi, ”Dühring’ler gibi, yeni Öcalan ve yeni Öcalanistler gibi, zihninizden çıkarıp, hiçbir maddi karşılık bulamayacağını bile bile nesnel dünyanın ortasına fırlatıyorsunuz!
Yersek tabii!

Ama yedirmek için de az çaba sarf etmiyorsunuz! Siyaset akademinizin bile işlevi budur ve Muhsinlere, Mamolara, Hatçelere, vb. pek güzel, Marxizm-Leninizm nasıl aşılıp, nasıl Zerdüşt olunur, bunun yalan yanlış felsefesini anlatıyorsunuz!

Oysa bir tarafta tekeller ve sömürü düzenleri, soygun düzenleri, zulüm düzenleri var ki bu düzen, sadece ezdiklerinin, sömürdüklerinin, zulüm yaptıklarının, geleceğini kararttıklarının, uzun süre dizüstü durmaktan ayakları üstüne yükselmeyi aklına getiremeyecek hale getirilen emekçi kitlelerin, yani asıl güçlerin bilinç ve örgüt düzeylerinin çukura düşürülmüş olması ile ki, bunda sizin gibi sahte sol gömlekli oportünizm şövalyelerinin, yeni-mürteci “modern” Berkeleylerin, bu tekellerin zulümkâr düzeninin ideolojik tetikçilerinin payı çok büyüktür, ancak böyle ayakta durabilen çürümüş, kokuşmuş, can çekişen bir düzendir; bu düzen ki, en küçük bir kıpırdamada bile tehdit algılayarak, bir çırpıda kendi ilan ettiği “ileri demokrasiden” vazgeçip, faşist diktatörlüğünün şiddetini hiç ikircimsiz uygulayan 12 Eylül faşist rejiminin yeni versiyonudur!
Ve siz, bir taraftan hem bu düzeni ve sahiplerini ve elbette hem de tüm çürümüşlüğüne, kokuşmuşluğuna karşın, bu düzeni, “ileri demokrasi” afişleri ile donatılmış bir tren misli rayında tutmaya çalışan ve en son istasyona kadar (ki “bir cahiliye düzeni “ olduğu apaçık ortadadır), taşımaya çalışan makinistleri, kondüktörleri, bu trenin içinde kendinden geçmiş halde, bir istasyondan ötekine giderken her tarafa saçılan pis kokuların, zulmün ve sömürünün, akılların, fikirlerin, çelişkilerin ve iyiden güzelden yana ne varsa hepsinin üzerini örten kirin, pisliğin farkında olmayan, daha çok da bu düzenin kirine, pasına boğazına kadar battığı için görmemeyi politika sayan “demokrasi” şövalyelerini, yani bilumum “sol” gömlekli,” Kürtsever” kasketli, “İnsan hakları savunucusu”, “doğasever” etiketli sahte cengâverleri bir bütün olarak “Mesih” misli görürken:
Diğer taraftan, bu “Mesih” misli gördüğünüz bütünden ve bu bütünün makinisti de, kondüktörü de olanlardan, inatla, sabırla, sadakatla ve “sol” telden çalarak, “en demokrasi” bekleyen ve bundan gayrısını düşünmek bile istemeyen ama arada bir “sen bizim mahalleden geçersin! ” yollu, ya da “bunu da yapma bak o zaman nasıl gününü görürsün” misli kükreyenlerin ama buna karşın, şeriata dayalı faşist diktatörlüğün zulmünü görmemeleri bir yana, “kedi vaska”ları da aşan bir vurdumduymaz aç gözlülük dinamiğinin varlığına da gözlerini kapayanların ve resmi olarak ilan edilmiş “kumpas” ları ise başka yerlerde arayan ve bu “kedi vaska”lardan “en demokrasi” beklemeyi “en devrimcilik” sayanların; başka ifadeyle hiç kimsenin gütmeyeceği eşeğin önüne ot koymayacağını ama bunların ise güttükleri eşekleri bile otsuz bıraktıklarını inatla görmeyenlerin; bu çürümüş, kokuşmuş tekeller düzenini, en son istasyonuna, yani cahiliye devrine taşıyan “ileri demokrasi” treninin en rahat köşelerine kurularak, bu trenin geçtiği rayların altında kalanlardan düşman yaratarak üzerimize fırlatanların ve bütün bu halk düşmanı, emekçi düşmanı, bu kokuşmuş düzene sadakatla bağlı olanların, bu çürümüş, kokuşmuş düzende cennet görenlerin, bütün sahtekârlıklarını ve asıl niyetlerini göstererek deşifre edenleri, bu sahtekârlıklarını bütün çıplaklıklarıyla Kürt halkının da Türk halkının da gözlerinin önüne serenleri bir deccal misli gösteriyorsunuz!

Ne var ki ne güneş balçıkla sıvanabiliyor, ne de artık gerçeklerin üzeri, bu çürümüş, kokuşmuş tekeller düzeninden akan pisliklerle örtülebiliyor! Aksine, bu pislik deryası o kadar öyle koku yayıyor ki, bu kokuları ne Türkiye’nin emekçileri, ne de Kürt halkı duymamazlık edemiyor!

Ve işte sizin bütün telaşınız bundandır; “çözüm de, çözüm “ diye çırpınmanız bundandır; hem bu kokuları Kürt ve Türk halkının duymasını ve hem de Kürt halkının asıl düşmanlarının kimler olduğunun görülmesini engellemek için, sefere çıkmış ideolojik cengâverler, demogoji şampiyonları misli hareket ediyorsunuz!
Öcalan mı?

Bence çoğunuz Öcalan’dan çok, Öcalan nezdinde fetişleştirerek oluşturulan “önderlik” in gölgesinden yararlanmak, bu gölgenin altında ikbal aramakla ilgileniyorsunuz ve şunu da göremediğinizi sanmıyorum ve en azından çoğunuzun beklediği ve istediği bu olabilir ki en büyük “Kürtsever” , ”Büyük Kürdistan” düşü gören büyük patronun da, yani ABD emperyalizminin de, artık itaatkâr bir Kürt hareketi ve devleti için, devrimci renkleri budamanın yetmediğinden hareketle, bu temelde açık açık en tam ifadesiyle Barzanist çizgide rol alacak enstrümantalleri hedeflediği için, devrimcisizliği, Öcalan’ın yöntemi ile aşılamanın zaman kaybı olduğundan, en azından fiyatının yüksek olduğundan hareketle veyahut da Kürtlerin yeteri kadar devrimcisizleştirildiğinden hareketle, ya da belki Öcalan’ın “devrimci” li, “demokratik”li, “komün”lü ,”momün”lü lakırdılarının Kürtlerin kimine sadece hoş bir tını, kimine ise boş bir tını geldiğinden hareketle artık Öcalan’ın önderliği ile değil, Öcalan’ın önderlik gölgesi ile birlikte Barzani çizgisine biat etmesinin zamanının geldiği ile ilgilendiği için, Öcalan’ın karizmasının çizilmesine hız ve onay vermiş olabileceğini pek düşünmek istemiyor gibisiniz!

Çünkü Öcalan fetişli bir “önderliğin” gölgesinden mahrum kalırsanız sizin de karizmanız çizilecek ve sizin de takkeniz düşüp, keliniz açıkta kalacaktır!
Keliniz mi, hiçbir zaman yanında olmadığınız, tam tersine hep karşısında ve uzağında olduğunuz bir Öcalan ve PKK ile ilgilendiğinizin resmini taşıyor ve göbeğinizin de aklınızın da bağlı olduğu yerin hep Barzanist bir “Kürt kurtuluşu” olduğunu ve artık buna kavuştuğunuza inandığınızı resmediyor; dolayısıyla Barzanist çizgiye biat etmiş bir Öcalan’ı her haliyle, bu görüntülü ve sesli ifadeleri ile bile bağrınıza basabilirsiniz; işte takkenin altındaki keliniz bu resmi taşıyor!


Eğer böyle olmasaydı, bir süredir yazılı metinleri kerte kerte piyasaya sürülen, onca yıl buzdolabında kaldıktan sonra ortaya dökülen bu görüntülü ve sesli ifadelerin, Öcalan’ın en şen-şakrak hali ile sarf ettiği bu sözlerin, TSK’ya Kumpas “ iddialarının ve buna karşı hücum hallerinin yaşandığı ve “yeniden yargılanmaların dillendirildiği”, yeni düzenlemelerin gündemde olduğu ve de bunun AKP’nin ulusalcılarla ittifak arayışına girdiği “ şeklinde yorumlandığı, ama Kürtlerin hâlâ ve hâlâ ille de AKP-RTE dediği, başka demokrasi havarisi tanımadığı bugünkü atmosferde, cümle âleme izlettirilmesini , “dost” Amerika ve “Kürtsever” likte sınır tanımayan 12 Eylül rejimi, ne yapar eder engellerdi!

Ve bu atmosfere bir de, Barzani’nin başkanlığını tanıyan mektubun, özel ulak ile ki, Barzanist olduğu tescilli olan Leyla Zana’dan söz ediyorum, Barzani karargâhına varması da eklenince ve buna ilaveten aynı zaman aralığında, Amerika’nın en yakın müttefiki olan ama hâlâ terör örgütü olarak kabul edilen KDP ve KYB’nin bu listeden çıkarılacağını, dolayısıyla hangi çizgiyi müttefik olarak kabul ettiğini ilan etmesi, yerine oturmamış hemen hemen hiçbir taş kalmamış olduğunu düşünmenin yerinde olduğunu göstermeye yeter!

Tabii bu, düşünmeyi unutmayanlar için yerindedir; düşünmeyi unutanların yerine bu vesile ile kimin düşündüğü de daha bir netlikle ortaya dökülmektedir!

“Demokratik özerklik” mi?

“Dimyata pirince giderken, bulgurdan olmanın hikâyesini içeriyor olabilir mi?
Göreceğiz!

Bakalım bu gerçekleri akıl taşıyanlara ve Kürt halkının, Türkiye’nin işçi ve emekçi sınıflarının gerçek dostlarına hatırlattığım için üzerime hangi bayatlamış yaftalar fırlatılacaktır!

Bunu da göreceğiz!

Fikret Uzun

13 Şubat 2014