18 Ekim 2011 Salı

KONGRE GİRİŞİMCİLERİNİN ÜZERİNDE VİETNAM DEVRİMİNİN HAYALETİ DOLAŞIYOR

KONGRE GİRİŞİMCİLERİNİN ÜZERİNDE VİETNAM DEVRİMİNİN HAYALETİ DOLAŞIYOR
"Kürdistan devrimi, tarihler boyunca süren ağa şeyh ve aşiret reislerinin çıkarlarına darbe indirmeye ve onların etkilerini sınırlamaya başlamıştır. Bu, bunların sömürgecileri, sömürgecilerin de bunları yeniden bulmalarına neden olmuştur. Bir düğüm oluşturuyorlar; ağalar, sömürü ve etkilerini sürdürmek için hem sömürgecilerle ve hem de tarikat ağalarıyla daha güçlü işbirliğine gidiyorlar. Her kılığa giriyorlar, Türk yönetenleriyle Türk oluyorlar, Suriyelilere, ‘biz Araplığı temsil ettik’ diyorlar. İşbirliği yapmayacakları kötülük yoktur."
Bu sözler, aşağıdaki sözleri söyleyen, yani
“Benim Kürtlüğüm, Bedirhan’lara, Barzani’lere ( Talabani’lere) hiç benzemez, arada çok büyük farklar var. Aslında ben Kürtlüğün bittiği noktada ortaya çıktım. Benim aile koşullarımda Kürtlük artık bitiş noktasındadır. Ben bu bitişi görüyorum ve o noktadan yani halk olarak biten Kürdün o noktasından bir çıkış yapıyorum. Bu çok açık bir gerçekliktir. Çünkü ben Kürmanc kesiminden sayılırım ve Kürmancım da. Hollandalı yazar, Martin Bruniessen’in dediği gibi, Kürmanc, aşiret bağlarının çözüldüğü, aynı zamanda güçten kuvvetten düşmüş Kürt oluyor. Sanırım buna, aşiret ve serflik ilişkilerinden biraz kopmuş, aile çevresinde de olsa bir emek sürecine girmiş yoksul köylü de diyebiliriz. İşte benim Kürtlüğüm böyle bir tanıma dayanıyor.” Diyen, Kimine göre “bebek katili”, kimine göre “başkan”, kimine göre “MİT ajanı”, kimine göre “ABD ajanı” kimine göre “Kürt halkının önderi”, kimine göre ise “Kürt sorununun BOP çerçevesinde çözümü için kilit isim” olan Abdullah Öcalan’a, yani namı diğer Apo’ya aittir. Tarih 1990lı yılların başıdır.
Buradan hareketle, Kürt sorununun çözümünde, herkesin dâhil olduğu bir tarafın illaki olduğunu söyleyerek başlayabiliriz. Belki de böylece, Kürt ulusal hareketi üzerinden her türlü oyun oynanırken gerçek rengini bulmasından uzaklaşılması veya gerçek renginin bulandırılması kolay olmaktadır. Deyim yerinde ise, her bir kişinin gönlüne göre bir Apo düşüyor neredeyse.
Son medyaya yansıyanlara bakılırsa, en çok ilgilenen ise 12 Eylül rejimini en son noktasına taşımaya çalışan ve ABD nin BOP çerçevesinde eş başkanı olmaktan gururla söz eden ve dahi, son olarak da, terörle mücadelede ABD ile eş başkanlık koltuğuna oturmuş olan ve şimdilerde Deniz Feneri soruşturması ile epey bir sıkıntılı anlar yaşayan hükümet ve adamlarıdır. Bu ilgi çerçevesinde yine medyanın yansıyanlardan aktardıkları kadarıyla, görüşme Apo ile yapıldığına göre ve elbette bir süredir uzun bir zaman saklanan Apo’nun yol haritası internete bile düştüğüne göre ve elbette orada Apo’nun ortaya koyduğu haritanın gösterdiklerine göre, Kürt ulusuna bir yol açıldığı muhakkak ama ulusun hangi tarafına ve nasıl bir yol olduğu ise akıl taşıyanların bulması gereken bir noktada ve çok kolay görünecek bir noktada.
İşte o nokta, işareti çok önceye dayanan ve denenerek birilerini ürkütüp, erken davranmaya ve rol çaldırmaya iten Kongre girişimidir. Bu noktaya, yine Apo, yine 1990lı yıllarda bakın nasıl işaret ediyor.
“…özellikle Körfez Savaşı öncesinde, Körfez savaşı ortaya çıkınca Kürt politikasının geliştirilmesiyle Barzani-Talabani Kürtçülüğüne el atıldı. Bu eskiden de vardı ama daha bir öne çıkartıldı. Burada kalmadı. Bunun Türkiye uzantısı olarak, sahte bir Kürt partisi yaratılmak istendi. Barzani-Talabani oluşumunu Türkiye’ye aktarmak, MİT içinde uzun boylu tartışıldı. Buna karşı, hem PKK nin ezici üstünlüğünün bunu önleyeceği, hem de HEP örneğinde olduğu gibi,’devrime hizmet’ edeceği değerlendirmesi yapıldı. Vazgeçildi. Vazgeçildi ama bunlar, ideolojik soluklanmalar oldu. Hizbullah, bütün bunların sonuç vermemesi üzerine varılan duraktır. Yalnız burada, bu soluklanmalar içinde, Türk soluna da roller verildiğini eklemem gerekiyor." Evet, böyle diyor ve devam ediyor;
” PKK nin yükselişiyle birlikte, eğer Dev-Yol direnişi de gelişirse, o zaman devrim olur kaygısıdır ve bunların da, devrimin kendi devletlerinin çözülüşü anlamına geleceğini gören küçük-burjuvalar olduğudur. Bunlar kendi devletlerini zarara sokmak istemedikleri için, eskiden yaptıklarından pişman olarak, yerlerine oturdular. Bu da, soldan bir soluklanmadır. Bir bloktur. Dev-Yol kitleseldi, devrimci direnişin birdenbire bu kadar susması ve halen bir takım sahte arayışlarla kendi kitlesini aldatması düşündürücüdür. Bunu anlamak zorundayız.
Aydınlar veya Türkiye solu diyelim, devletine zarar vermemek temelinde anlaşmışlardır. Bunun karşılığında devlet de onları ödüllendiriyor. Şimdi birçokları da para ve güç sahibidir. Onun için onların ihtiyacı devrim değildir. Bunlar artık devrim sözcüğünü kirletmesinler. Bu aydınlar artık devrim, sol, sosyalizm sözcükleri ile oynamamalıdır. Bu sözcükle oynamaları, devrim kapısını kapama anlamına gelir. Bu ise, sübjektif niyetleri ne olursa olsun, objektif olarak ajanlık durumunu kabul etmektir. Eski solcular, bu tür söz oyunlarıyla ‘bu iş bizden sorulur’ demek istiyorlar. Devlet bundan memnundur. Bunları yeni gelişmelerin yolunu kapatmamaları karşılığında bir takım kırıntılara boğuyor.”
Bununla da kalmıyor, şöyle devam ediyor;
“Daha tehlikeli diyebileceğim bazı yansımalardan söz etmek istiyorum. Görünüşte devlete karşı sert duran bazı örgütlerin ve yine görünüşte Kürt meselesine aşina bazı çevrelerin, PKK yükselişi üzerine bir yüksek platformda oynamak durumuyla karşı karşıya geldiklerini görüyorum.
Bunlara küçük burjuva reformizmi, radikalizmi, bambaşka isimler de verilebilir. Bunlar ayrı, ancak şu açık; kesinlikle PKK ye dürüst yaklaşmadılar. Yaklaşmamaktadırlar.
Dev- Yol örneği ya da yolu, PKK devrimciliği karşısında devletin kabuğuna yapışmaktır. Bir de bunun öbür ucu var. Bunlar bir adım ileri atarak,’biz PKK den daha iyi eylem yaparız, biz PKK den daha ileri Kürtçülük yaparız’ bakışını temsile diyorlar. Ama dürüst değiller. Böylece PKK bitecektir ve ortalık yine kendilerine, geri çizgilerine kalacaktır.; bu hesabı yaptılar.
Bunlar PKKye sağlıklı bakamayanlardır. Bunlar “PKKyi nasıl boşa çıkartırız, PKK yi nasıl bitiririz” hesabı içindedirler. Bu hesap devlet hesabıdır. Çünkü PKK yi bitirmek, devletin kapsamı içindedir ve devletin en belli başlı hedeflerinden birisidir. Solcu görünüyorlar, ancak PKK yi bitirme yolunda devletin hesaplarıyla birleşiyorlar.
Devlet,’PKK geride kalsın, siyasileşsin’ diyor. Bu,’PKK çözülsün, bitsin’ demektir. Bu esas politikadır. Diğerleri bu esas politikaya, başka yollardan yaklaşıyor.
Cepheden saldıranlar da var, ‘PKK nin bütün eylemleri aşırıdır’ deyip, saldırıyorlar.
Soldan hücuma geçenler de var. Bunlar, öncekinin tam tersine, PKK yi yeteri ölçüde devrimci ya da solcu bulmayanlardır. Bunlar da,’bizimkiler şöyle devrimcidir,’ demek için, PKK yi yetersiz göstermek için eyleme çıkıyorlar.
Hepsinde bir ‘Kürdistan devrimi’ ve bir ‘PKK değerlendirmesi’ eksiktir. Bunu yapamıyorlar. Bu açıdan ben bunların hepsinde bir bilim namusu da göremiyorum.
PKK’ nin yükselişi ile birlikte, tencere yuvarlandı kapağını buldu. Eski solcular, tekrar devletin kabuğunun altına çekildiler. Buna devletin sol kesimi diyelim.
Özellikle 1986 daki 3. kongre ile PKK nin kendini yeniden hem ideolojik olarak çözümlemeye tabi tutması, hem pratik hazırlıklarla 1987 ye girmesi üzerine, devlet olağanüstü hal yöntemine yöneldi. Koruculuk daha da pekiştirildi. Aşiretler tekrar silahlandırıldı. Geleneksel Kemalist ideoloji yerine tarikatlar ideolojisi oldukça desteklendi. Bunun yanında spor sanat vb. etkinlikler bu amaçla kullanılmaya çalışıldı. Giderek ideolojik bloklanmayla birlikte bu “özel tim” benzeri militarist örgütler devreye sokuldu. Bunun en son aşaması olarak Hizbullah düşünüldü. Hizbullah da bir militarist örgütlenmedir. Onunla hem ideolojik, hem askeri olarak kontrol altına alınmak isteniyor. Devletin kuşatmaları, bloklanmaları bu temeldedir.
Fakat bütün bunların da yetmediği ortaya çıkınca, düpedüz işbirlikçi Kürtçülüğü saldırıya geçirtti. Özellikle bu Güney savaşında çok net ortaya çıktı. Barzani Kürtçülüğü daha gelişmiş bir koruculuk sistemi olarak rolünü yerine getirmeye başladı.
Türk devletinin zaten zor durumda olduğu anlaşılıyor. Çok donandığı zaman rahatlıkla kendisine de yönelebilecek bir Hizbullah’ı şu anda bir bakıma bize karşı kullanıyor. Kendisi için İran tehlikelidir. İran’la rahatlıkla anlaşabiliyor. Bu da PKK tehlikesinin kendisi için ne kadar acil tehlike olduğunu gösteriyor. ‘Kürt Federe Devletini’ bize karşı bir saldırı gücü ilan ettirdiler. Şimdi biz, bir ‘Kürt Federe Devletini’, Türk devletine doğurtmuş oluyoruz.
Devletin kendisi bir Kürt devleti kurmaya öncülük etti, onu destekledi!” diyor.
Apo,1990 lı yılların başında başka şeyler de söylüyor; Şöyle diyor:
“ …Yani Doğu cephesi gelişmeden Batı cephesi gelişmez ve doğu cephesi geliştikçe Batı cephesi de gelişir. Batı cephesinin gelişmesi, devrimi son derece radikalleştirir ve Kürt gerçekliğini oldukça açığa çıkarır. Bu da uluslar arası çapta büyük bir genişlemeye yol açabilir. Yani gerçekten Türkî Cumhuriyetler meselesi, devrimci tarzda, çok daha köklü bir federasyonlaşma içine gidebilir. Ancak bunun için bu noktanın aşılması lazım.
Birbirine bağlıdır, iç içedir.
Bunu aştığımız zaman PKK olayı, Kürdistan Federasyonu olayını ve buradan da Ortadoğu Cumhuriyetler Birliğini önemli oranda teşvik edebilir ve ana karargâh rolünü oynayabilir.
Eğer Kürdistan, Türkiye’yi Federasyona uğratırsa, diğer Türkî cumhuriyetleri de federasyonlaştırma ihtimali artar.
Federasyonlaşan Türkî Cumhuriyetler demek, federasyonlaşan Kafkasya demektir. Federasyonlaşan İran demektir. Federasyonlaşan Arabistan demektir.
Ve gerçekte büyük bir Ortadoğu federasyonu demektir.
Bir başlangıçtır, Kürdistan Federasyonu, Anadolu Kürt federasyonu zincirleme olarak gelişecektir. Kafkas federasyonu, Orta Asya Cumhuriyetleri federasyonu,
İran Federasyonları,-Arap Devletleri zaten federasyon niteliğindedir- zincirin devamı ve diğer halkalarıdır.”
Evet, böyle diyor ve arada şu vurguyu yapıyor:
“Bunlar bana, bizim Botan-Behdinan hükümeti ve ulusal meclisimize dayatmalar gibi geliyor. Devrimci içerikli olan yerine, işbirlikçi olanlar ikame edilmek isteniyor. Bu açıdan anlamakta yarar vardır, 40 yıldır bu Güney Kürt hareketi vardır, bunların aklına hiçbir zaman meclis ve hükümet kurma gelmedi. Hep ‘otonomi, otonom’ deyip gidiyorlardı. Ne zaman ki biz, Botan –Behdinan hükümetini veya ulusal meclis fikrini ortaya attık, bunlar, hızla meclisi de kurdular, ardından, siyasi-askeri etkimizin oldukça geliştiği bir aşamada, federe hükümeti de ilan ettirdiler. Bunların gerçekten emperyalizme bağlı önemli dayanakları var. Öyle anlaşılıyor ki, Kürdistan’daki devrimsel gelişmenin PKK somutunda partileşmemesi kaçınılmaz gibidir. Bir tarafta özel savaş politikalarıyla her türlü özel savaş yöntemleriyle imha planları var, diğer taraftan, bu sahte oluşumlar devreye sokuluyor. Çekiç Güç de bunun bir parçası oluyor.”
Bir de şu dedikleri var, ilginçtir ve bu ilginçliğin bu gün de devam ettiğini görmekteyiz, medya gösteriyor:
“Hiç şüphesiz PKK ortadan kalkmaz, mesela hâlâ Ferhat için ‘Osman Öcalan esir midir, teslim midir?’ tartışması yapılıyor. Hâlâ ‘bu Ferhat işbirlikçiliğe yatabilir mi? Eğer yatarsa, tam olarak Talabani-Barzani kanalıyla ehilleştirebiliriz.’ deniyor. Yine Apo, Suriye’de; ‘acaba oranın eliyle etkisizleştirilemez mi?’ veya ‘Acaba silahlı direnişten vazgeçirilip ehlileştirilebilir mi?’ ya da, ‘sadece bazı siyasi kazanımlarla yetinebilir mi?’ tartışmaları geliştirilmek istendi, hâlâ isteniyor. Halen işte ‘PKK çökertildi mi, çökertilmedi mi?’ sorusu soruluyor. ‘PKK silahlı mücadele yapabilir mi, yapamaz mı?’ işte ‘İç operasyon, iç hareket başarıldı mı?’ diye bu konularda psikolojik bir savaşla sonuca gidilmek isteniyor. Ama gelinen nokta, aslında beklenmedik biçimde meclisle, Güney Kürdistani Cepheyle, onun hükümet oluşumuyla bir ilişkiye geçme politikasına yönelmemizdi. Bu politika halen devam ediyor. Hem çatışma var, hem ilişki var. Özellikle bunu anlamakta, değerlendirmekte zorlanıyorlar.
Nerden bakılırsa bakılsın, meclisleşme, kongreleşme Kürtler açısından bir zarurettir, siyasi boşluğun giderilmesidir. Pek öyle ahım şahım kongre olmayabilir. Fakat gittikçe siyasi planda etkili bir kurum olacaktır.”
Apo’nun dedikleri, şüphesiz bunlarla sınırlı değil, aşağıya aktardığım uzunca alıntıdakilerle de sınırlı değil ama bu gün olanları anlamamızda önemli ipuçları vermesi ve bu gün önce Avrupa parlamentosuna gönderilen ve Kürt halkından da, Türk halkından da saklanan yol haritasında söyledikleri ve geldiği nokta dolayısıyla tıpkı çatı partisi girişiminde olduğu gibi onca kıyamete karşın, bir arpa boyu yol alınamadığı gibi bir kadere yolculuk başlatacak olan kongre girişiminin kıymetinin veya kıymetsizliğinin harbiyesi anlaşılabilir.
Ancak şunu da eklemeliyim ki, eğer bu yol haritası emperyalistlere birebir uygun adım sağlayacak bir yol olsa idi, şimdiye çoktan adım atacak olmalarının aşikâr olması bir yana, yeni bir duruma işaret olmadığı ama bu yol haritasına bağlı kalıp, bu haritada çizilen yolu başka taraftan açmak için şartların olgunlaşmasını bekledikleri veya olgunlaştırmaya çalıştıklarını anlamak için pek fazla zeki olmaya gerek yoktur. Yani özetle, daha önce denenenler Apoya rağmen ve ona dayatılanlar iken, şimdi Apo içinde Apoya dayatılanlar olmaktadır. Ortaya saçılan MİT- PKK görüşmelerinden anlaşılan da budur.
Aponun yol haritası olarak çizdiği çerçeveye yerleştirdiği ifadeleri, hem de feylesofça yerleştirdiği ifadeleri, kimi törpülenmesi gereken noktalar olsa da, ABD nin ve 12 Eylül faşist rejimini başka bir evreye taşıyan yeni 12 Eylülcülerin, bu, Kurulu düzeni temellerine dokunmadan aşırılıklarından arındırmak olarak özetleyeceğimiz bir sosyal ve siyasal reform programı pek çok hoşuna gitmiştir mutlaka.
Öyleyse, Kongre Girişiminin, hüsranla yerinde sayacağı bir yana, tam da emperyalist emeller doğrultusunda çizilmiş bir yolun inşaatının karargâhı olacağını söylemek kâhinlik olmayacaktır. Ama artık rüzgârın emperyalist ABD nin istediği yönde esmediğinin de bilinmesi gerekir.
Bu noktada, Aponun emperyalist ABD-AB ye sunduğu ama hem Kürt halkından, hem Türk halkından uzun süre saklanarak el konulan ama üzerinde epey bir çalışıldığı anlaşılan yol haritasının gizemli yollarında ortaya döktüğü felsefi-politik öngörülerini kısaca da olsa ele alacağız elbet, ele almak gerektiğine inanıyorum, ancak ele almadan önce, aşağıya aktardığım Apo’nun 1990 lı yılların başında ve kendi ifadesiyle “düşmanı ürküten” gelişmeleri dillendiren ifadelerinden uzunca bir alıntıya, yukarda da dikkat çektiğim aktarmaları tamamlayıcı olarak incelenmesinin yararlı olacağından hareketle öncelik vermek istiyorum.
İşte Apo’nun dilinden ve 1990 lı yıllardan Kürt ulusal hareketinin gerçeğine dair söylenenlerden bir demet daha… İyi incelenmesini ve ardından devam edeceğimiz yol haritası üzerinde gezinirken nereden nereye geldiğimizi, kimlerin nereden nerelere geldiğini anlamak üzere hatırlanılmasını dileyerek aktarıyorum.
“Doğuda yenilen Türk devleti, Batı’da da yenilmiştir. Doğu’da çözülen Türk devletinin, Batı’da yaşama şansı yok denecek kadar azdır. Bunu derin tahlillere, kanıtlamaya gerek yoktur. Çok iç içe geçmiş iki halk söz konusudur. Günde bin bir ilişkiyle birbirlerine bağlı yaşıyorlar. Doğu’daki PKK devrimi, Batı’ya çok hızlı yansıyor. Bu anlamda söylüyorum, söylediklerimin aynı şekilde bölge için de benzer aynı anlamları olacaktır. Çünkü her ülke, Kürdistan’ı kendi malı sayıyor. Kendi malı saydıkları Kürdistan’ın devrimi, onların da devrimleri olacaktır.
Ben onun için ‘Kürdistan’ı bırakmamaları biraz hoşuma gider’ diyorum. Bırakmasınlar ki, Kürdistan devrimi de onları bırakmasın!
Bu konuda korkacaklar ve bir yanılgıya girecekler. Bu sefer ‘PKK bizim öz malımız olmasın’ diye tersinden bir yaklaşıma girerler. Şimdiye kadar hep ‘ayrılıkçı, ayrılıkçı’ diye, dıştalama havasındaydılar. Şimdi de, ‘PKK üçümüzün’ diyecekler. Bu açıdan ben Kürdistanı bırakmamalarını çok olumsuz görmüyorum. Varsın hep kendilerinin saysınlar, o zaman devrimi de kendilerinin sayacaklardır. Kürdistan devrimini, kendilerinin, kendi halk gerçeğinin içine dâhil etmiş olacaklardır. Bu da iyi bir gelişmedir. Kürdistan bu anlamda, en yoğun enternasyonalizmi yaşayacak yer oluyor. Hatta bunu, yalnız komşu ülkelerin sömürgeciliği için söylemeyelim. Örneğin Almanlar, en az Türkiye kadar kendisinin olarak görmek ister. Amerikalılar, İngilizler, Fransızlar en az Türkiye kadar Kürdistan’da ilgi sahibidirler. Bu ne demektir? Devrime ve onun etkilerine, dönüşümlerine de açık olsunlar, demektir. O açıdan, İsmail (Beşikçi) hocanın, ‘uluslar arası sömürge’ diye bir tabiri vardır. Bu aynı biçimde,’uluslar arası devrim’ diye de değerlendirilebilir. Madem uluslar arası sömürge, madem insanlığın hem bu kadar unuttuğu, hem de yüzde yüz kendi malı saydığı bir yerse; devrimi de o kadar uluslar arası ve o kadar insanlığın malı olacaktır.
Bu kadar malı mülkü olarak gördüklerine göre, gerçekleşecek devrimin de o kadar kendi devrimleri olduğunu bileceklerdir. Bundan da biz rahatsızlık duymuyoruz.
Bakıyoruz, ulusal kurtuluş savaşımız en önemli ve sonuç alıcı bir döneme girerken, birdenbire ‘Hizbullah’ diye bir oluşum ortaya çıktı. Tarihin bu gerçekleri ışığında başımıza musallat edilen bu ‘Hizbullah’ maskesi altındaki oluşum nedir? Zaten konuyu tarihsel olarak ele alışımızın nedeni de, buna açıklık getirmek içindir. Günümüzde çok karmaşık bir durum ortaya çıkmıştır. Reel sosyalizmin çöküşü ile birlikte komünizm hızla gözden düşürülmeye çalışılıyor. Aslında Rus deneyiminin, ne kadar komünist olduğu bu gün daha iyi görülüyor, tartışılıyor. Ne zaman komünizmden uzak düşmüştür? Ne zaman emperyalistleşmiştir? Veya emperyalist özellikleri nelerdir? Bunlar tartışılıyor. Ve reel sosyalizm bu gün etkisini yitirmiştir. Özellikle TKP eliyle yaptığı tahribatlar tehlike olmaktan çıkmıştır. Yine sosyal-Şovenizme karşı mücadelenin haklılığı da anlaşılmıştır. Ve bu mücadele başarılmıştır. Dolayısıyla bu kanaldan gelebilecek tehlike artık fazla söz konusu olamaz. Çünkü bunun mücadelesi iyi verilmiştir ve başarılmıştır.
Bu ilkel milliyetçilik için geçerlidir. KDP’ler (Kürdistan Demokrat partisi) biçiminde dayatılan ilkel –milliyetçiliğin MİT ile birleşmiş KDP’cilik olduğunu biliyoruz. Daha 1970 lerde bazı Kürt dernekleri eliyle dayatılmak istendi. DDKD, KUK, ÖY vb. bir sürü Kürt grupçuğu eliyle ilkel milliyetçiliği egemen kılmak istiyor. Fakat Kürdistan devriminde ilkel milliyetçilik de teşhir ve tecrit edilmiştir. Yirmi yıldır bunlara karşı çok kapsamlı mücadele verildi. Bunların çok çeşitli fraksiyonları ortaya çıktı. Ama en temel güçleri yine de Barzani-Talabani idi.
Evet, Barzani’ye dayalı Özgürlük Yolu da günümüzde kendisine sosyalist parti diyor. Ekolü o güçlendirdi. Sömürgecilik, Rızgari, Ala Rızgari, KDP, KUK, KAWA vb. adlar altında etkili olmak istedi. Ama bunun eski kökü, feodal-aşiretçi güçlerdi. Ve bunlar, bir de Türk milliyetçiliği ile irtibatlıydılar. Özellikle de Türk MİT’i ile irtibatlıydılar. Tüm bunlar, tutarlı yurtseverliğin, devrimci yurtseverliğin gelişmesini elbirliğiyle boğmak istiyorlardı. PKK bunlara karşı da çok tutarlı bir mücadele verdi. Bunların ağa-şeyh-aşiretçi güruhu teşkil etmeleri, öte yandan Kürdistan’ın sosyal temelinin emekçi olması gerçeği 1970lerin ortalarından itibaren bizim halkı kolay aydınlatmamıza ve bunları tecrit etmemize olanak verdi.
Kısacası, ikili mücadele verildi. Ve bu ikili mücadele hem Türk milliyetçiliğini ve hem Kürt ilkel milliyetçiliğini, Kürdistan halkının içinde, teşhir ve tecrit etti. Bilindiği gibi, PKK nin ideolojik egemenliği bu mücadele sonucunda belirlendi. Aynı zamanda PKK nin güçlü bir siyasi doğrultuya girmesi de bu ideolojik mücadelenin başarılması temelinde gerçekleşti. Dolayısıyla 1980 sonrasında gerillaya doğru askeri açılımlara yönelmeye çalıştığımızda, karşımızdaki ister sosyal şovenizm olsun, ister ilkel milliyetçilik olsun ve isterse Türk milliyetçiliğinin çok çeşitli biçimleri olsun, cevabını almıştır. 15 Ağustos atılımı, çizgimizin ideolojik ve siyasi temelde bu akımlara karşı başarılı olmasıyla gerçekleştirilmiştir. Hiç şüphesiz, bu tarihi adım, aynı zamanda diğer birçok çabaların ürünüdür ama bu ideolojik başarı sağlanmadan 15 Ağustos atılım’ına ulaşmamız düşünülemezdi. Bu temelde, savaş,1992 lere gelindiğinde, yaratıcı sosyalizmin seçkin bir örneği oldu. Ve bu, tüm karşı güçleri yerle bir etmiştir.
Egemen burjuva milliyetçiliği, bu temelde Özel Savaş’ı tırmandırıyor. 12 Eylül faşizmi, özellikle onun açık cephesindeki çok yoğun saldırısını yürüttü. Fakat 12 Eylül rejimi, Kürdistan’daki özel savaşta sadece askeri araçlarla yürütülen çıplak savaşımın yetmediğini, ideolojik-siyasi biçimlere ihtiyacı olduğunu fark etti. Öte yandan PKK nin de özellikle ilkel milliyetçiliği işlemez duruma getirdiğini anladı. Sosyalizm maskesi altındaki sosyal-şoven grupların safları bulandırmasının etkisizleştirildiğini gördü. Bu silahlarla artık PKK ya karşı savaşamayacağını veya Kürdistan UKM ‘ne karşı, bunlara dayanarak mesafe alınamayacağını iyi biliyordu.
Peki, elinde geriye ne kaldı? Tekrar eski silah! Bin yıllık saldırı silahına tekrar sıra geldi. Kürt toplumunun geri özellikleri, mezhepler, tarikatlar eliyle çok yönlü parçalanmışlığı sonucu ‘din silahını bir kaz daha kullanalım’ dediler. Zaten Özal tarikatçılığı, Evren’in dinciliği boşuna değildir. Böylelikle yayılmak, Türklüğe atılım kazandırmak isteniyor. Bu, eski ideolojik silaha sarılma, anlamına geliyor.
Sonuçta bildiğimiz gibi,12 Eylül döneminde tarikatlara olağanüstü ilgi gösterildi. Ve mali destek verildi. Bu konuda, özellikle Suudi’nin desteği alındı. Gördüğümüz gibi, Batman, Diyarbakır, Urfa, Silvan gibi yerleşim merkezleri, önemli Kürt şehirleri, böyle tarikat yuvaları ile dolduruldu. O pansiyonlarda,7 yaşındaki çocuklara gece gündüz o doğmalar ezberletilerek, kendi ulusal, toplumsal gerçeklerini inkâr ettirmek için ne lazımsa o yapıldı. Bu, tıpkı Osmanlı dönemindeki Yeniçeri Ocakları’nda Hıristiyan çocuklarının Türkleştirilip, Müslümanlaştırılması gibidir.
Kemalizm bunu daha önce Dersim’de katıksız Türkleştirmek için uygulamıştı. Dersim katliamı sonrası, Yeniçeri ocaklarını geride bırakan bu uygulamayla toplanan çocuklar Türk’ten daha Türkçü olarak yetiştirildi. Bugün hâlâ bunlardan bazıları bakandır, generaldir. Dört dörtlük Türkçüdür. İşte bunlar, imha sonrasında okullarda yoğun asimilasyon sonucu gerçekleştirildi. İşte tarikatlar da bu şekilde insanları kendi ulusal gerçeklerine ihanet ettirip, bir hain olarak yetiştiriyor.
Rusya’da bir Karayüzler ırkçılığı vardır. Bunların, Hizbullah’ın da böylesi Karayüzler ırkçılığını tam ispatlayacağız ve gerçeklerini ortaya koyacağız. Bu nitelikte olanların Türk ırkçı örgütleri olduğunu söylemeliyiz. Bunlar dört dörtlük Türkçüdürler. Kürtlüğü ağızlarına bile almazlar. Kürt denince, ‘bu ırkçılıktır’ derler. Gözü kara Türkçüdürler. Kemalist aydınların bazıları bile –örneğin bir İlhan Selçuk- Kürtleri tam inkâr etme gereği duymazlar.
Demek ki ortada bulunan tarikatlara İslam tarikatı demek yerine, İslam maskesi altındaki gözü kara, yüzü kara veya kendisi kara kısaca Karayüzler, Türk şoven örgütleri demek gerekiyor.
Nakşîcilerin, Süleymancıların, Nurcuların hepsinin para kaynağı bu rejim ve karanlık güçler değil mi? Türkse, Türkler, Arapsa Araplar, Farssa İran veya solcu ise bilmem hangi güçler bu parayı niçin veriyor?
Orta yerde işkenceler var, bir ülkenin harabe haline getirilmesi var; bir halkın dilinden, dininden, kültüründen tutalım, her türlü değerinin soykırımı var. Niye bu halka yardım yok da, ulusal inkârcılara, milli gelişmenin hainlerine bu kadar para var?
Meseleye böyle politik bakmak gerekiyor.
12 Eylül rejimini çok iyi değerlendirmek gerekir; tarikatçılık ve tekkecilik yapmıştır. Evren ve Özal tarikatçılık ve tekkecilik politikasına öncülük ettiler.
Sadece Sünni kolunda değil, Alevilik cephesinde de yaptılar. Bir sürü sahte Alevi dedesi çıkardılar. Derneğini kurdurdular. Evren ve Özal, hem Alevicilik yaptılar, hem de Nakşî tarikatını desteklediler. Yaydılar. Hepsini hem yurt içinde hem de yurt dışında örgütlediler.
Açıkça niyet şuydu; Kuzeyde Aleviliği, güneyde tarikatçılığı örgütleyerek mücadelemizin önüne geçmek istediler. Bu konuda özel bakan bile buldular. Özal döneminin içişleri bakanı Abdükadir Aksu, Kürdistan’daki en büyük Nakşîciydi. Bu gün de emekçilerin saflarındaki Alevi etkinliğini istismar etmek için, sosyal demokratlardan aslen Dersimli olan M. Moğultay’ı bakan yaptılar. En üst düzeyden en alt düzeye kadar buna benzer bir yığın çıkar şebekesi harekete geçirildi.
Aleviliğin eğer bir devrimci özü varsa, onu en iyi biz temsil ediyoruz. Eğer İslam’ın bir devrimci özü varsa, onu da en iyi biz temsil ediyoruz. Hiçbir tarikatın, mezhebin, bu alanda söyleyeceği iki kelime bile yoktur. Çünkü onlar, Kürt halkını yüzüstü ve yalnız bırakmışlardır. Baştan beri iddiamız buydu ve bu temelde sözü fazla uzatmadım, onların üzerine gidiyorduk. Bu nedenle de her tarikattan, her mezhepten insanı, saptırılmamış, düzene bağlanmamış her insanı, hızla saflarımıza çekebildik ve ciddi hiçbir zorlukla karşılaşmadık.
Özellikle 1990’lardan itibaren serhildanlarla ve gerillanın daha da gelişim göstermesiyle Kürdistan topyekûn PKK nin egemenlik sahası olmaya doğru gitti.
Bunlar şunu gördüler; yüzyıllardan beri halkı aldatarak, mezhep adına, sultanlık, cumhuriyet, tarikat adına muazzam çıkar sağlayabilirler öyle bir yapı oluşturmuşlar ki, yüz bin üyeye sahip olduklarını söylüyorlar. Evet, Nakşî şeyhlerinin bazıları buralara geldiler. Her üyeden alacakları paraları milyarlar yapıyor. Beş-on milletvekilleri, bir-kaç bakanları var. Onlara karşı tavır alınması durumunda, bunlar elden gidiyormuş ve bu nedenle dehşete kapılmışlar.
Öte yandan Alevicilik de Avrupa’yı sarıyor. Bir sürü seyidin, dedenin, pirin bazı çıkarları, karşı tavırdan dolayı sarsılıyor. Bu akım, ta oralara kadar devletin de yardımıyla taşırılıyor. Daha bir sürü başka tarikatlar da vardır. Her bölge, her vilayet bir tarikatın etkisi altına çekiliyor. İnsanları tanınmaz hale getiriyorlar. Bir çocuk dahi bırakmadılar. Tümünü böyle kör edercesine, onlardan en fanatik kişilikleri ortaya çıkardılar.
Kürdistan devrimi, tarihler boyunca süren ağa şeyh ve aşiret reislerinin çıkarlarına darbe indirmeye ve onların etkilerini sınırlamaya başlamıştır. Bu, bunların sömürgecileri, sömürgecilerin de bunları yeniden bulmalarına neden olmuştur. Bir düğüm oluşturuyorlar; ağalar, sömürü ve etkilerini sürdürmek için hem sömürgecilerle ve hem de tarikat ağalarıyla daha güçlü işbirliğine gidiyorlar. Her kılığa giriyorlar, Türk yönetenleriyle Türk oluyorlar, Suriyelilere, ‘biz Araplığı temsil ettik’ diyorlar. İşbirliği yapmayacakları kötülük yoktur. Yalnız burada bir nokta var. Kürt ağaları Sünnidir. İran ise Şiidir. Bu nedenle arada böyle bir olumsuzluk var. Türk milliyetçiliği bu olumsuzluktan yararlanmak istiyor. Hizbullahçılığın bir koluyla İran’a dayanmak istiyor.
Hizbullah boşluk doldurmak için çıkartılan bir oluşumdur.
Türk milliyetçiliği, bunun maskeli biçimi olan sosyal-şovenizm etkisini yitirince, Kemalizm Kürdistan’dan kovulunca, bu boşlukta, yeni bir ideolojik saldırı silahı olarak, PKK ye karşı vurucu temelde yaratılan Kürdistan’daki eski tarikatçılık, mezhepçilik temelinde oturtulan işbirlikçi bir düzenlemedir. Sonlarının geldiğini gören Kürt işbirlikçileri, Hizbullah’ın yardımcılarıdır. İran devriminin oluşumundan yararlanmak isteyen bir oluşumdur. Her örgütte inanmış insanlar olur ve azınlıktadır. TKP içinde bile inanmış komünistler olmuştur.”
Evet, Apo bunları söylüyordu ve yıl 1992 veya 1993 idi.
Şimdi yıl 2011’i üççeyrek geçmiş ve hızla 2012 ye, kimilerinin kıyametin geleceğini ve insanlığın kurtuluşu için gökten Mesihin ineceğini söylediği, kimilerinin ABD emperyalizminin iflasının ilan edileceğini söylediği, kimilerinin ise YDD yi gerçekleştirerek Amerika’nın bütün dünyaya demokrasi getirerek insanlığı kurtaracağı yılın geri dönüşümsüz hızlanacağı yıl olacağını söylediği ama bir de emek sürecinin söyledikleri var, onun ise es geçilmeye devam edeceği yıla girilmeye başlanmıştır.
Bu yılın en belirgin fotoğrafının ise, Emperyalist ülkelerin ve kuyruğuna takılarak kurtulacağı hayaline kapılmış olan ülkelerin üçüncü ve tehlikeli bir kasırganın etkilerine maruz kalmış olarak ve bu etkilerin yaratacağı tahribatı, ezilen ve sömürülen kategorisindeki kitlelerin oldukça bükük duran sırtına her ne pahasına olursa olsun yüklemenin çarelerini hazırladıkları bir koşturmaca içinde oynadıkları en sinsi ve Apo’nun sık sık ve hâlâ söylediği misli, onurlu olmayan yöntemlerle kitleleri kendisi ile barışa mahkûm etmeye dayalı bir tiyatral hüner sergilediği, ezip sömürmeyi sürdüreceği herkesi, ama öyle ama böyle, cellâdının marifetlerini izleyen seyircilere döndürdüğünü yansıtan fotoğraf olacağını hepimiz bilmekteyiz. Ancak yine de, sadece emperyalist ABD-AB nin ve işbirlikçilerinin oynadığı oyunda, görmemiz istenilenleri görmeye ama asıl görülmesi gerekenleri görmemek için ise üç maymun tiyatrosunu oynamaya mahkûm edilmiş gibiyiz.
Ve hep bir ağızdan ve en yüksek sesle bağırmalıyız ki, yani hepimiz, Emek, Barış, Demokrasi ve Özgürlük diye bağırarak bütün gerçeklikleri öyle bir soyutlamalıyız ki, ABD-AB ve elbette her iki taraftaki hazır bekleyen işbirlikçileri rahat rahat krizini aşsın, ilk nereden başlayacaksa, krizin yıkıcı etkilerini oraya boşaltmaya başlasın ve biz de, böylece krizden kurtulacak olan ki MHP nin bile diline düşerek ayağa düşmüş olan emperyalist kapitalizmin ayağa kalkmasından dökülecek kırıntıları gönül rahatlığı ile paylaşalım.
Evet, fotoğraf bunu gösteriyor ama üç maymun tiyatrosunda körü oynayanlar bunu görmediği gibi, görenlere kızarak, herkesi en yüksek sesle Kürt ağalarının, beylerinin, gerici dinci aşiret reislerinin, Barzanilerin, yine Apo’nun dediği gibi, Kürt ulusal hareketinin önünü kesmek isteyen ilkel Kürt milliyetçilerinin mandater kurtuluşu için sesini yükseltmeye ABD-AB emperyalizminin onurlu olmayan barışına destek vermeye çağırıyorlar.
Daha özcesi, kökü 16.yüzyıla dayanan, Kürt aydını İdris-i Bitlisi’nin Kürt prensliklerini bir üst Osmanlı egemenliği altında toplanmaya ikna ettiği gibi, bilumum Kürt feodallerinin ve işbirlikçi burjuvazisinin ABD-AB gözetimi ve denetiminde ve elbette dayatmasında, yeni Osmanlı –Türk rejimini kabul etmeye ikna ( dünden razılar da, lafın gelişi) edilmelerini Kürt ulusal kurtuluşu olarak ve Kürt halkının kurtuluşu olarak kabul etmemizi ve destek vermemizi istiyorlar.
Bunun için her şeyi düşünmüşler, BDP yetmezse, kongre girişimi ile tamamlarız diyorlar, o da mı yetmedi, sol renk mi istiyorsunuz alın size üç tane kapı gibi ‘sosyalist’ daha ne istiyorsunuz diyorlar.
Birisi, Kürkçü, Kürt ulusal hareketinin yüksek olduğu zamanlarda yanına bile uğramayan Kürkçü, Murat Belgenin rahle-i tedrisatını daha güvenli bulan ve Soros rengi taşıyan BİANET üzerinden Sivil Toplumculuk oynayarak, devlet ile toplumun “yönetişim”ine katkıda bulunan Kürkçü, “Bu mücadelenin yönetici sınıfı kadınlar olacak” diyor; bir diğeri, S.S.Önder, Nurcu olduğunu kendi ifadeleri ile tescilleyen Önder, Romanlara, “Buçuk millet” dendiğini belirterek, “Onlar bu dünyanın sahibidir, o buçukları selamlıyoruz” diyor; EMEP in sosyalist milletvekili Levent Tüzel ise, "Hükümetin işçiyi, emekçiyi, halkları birbirine karşı kışkırtan politikalarına karşı, dilimize, kültürümüze sahip çıkan bir Kongre Girişimi'ni bir birlik hareketi olarak görüyoruz.” Diyor ve kongre girişimcilerinin doldurduğu salon,13 dilde “Birleşiyoruz” yazan pankartlar, “Halklara ve inançlara eşitlik, özgürlük için birleşiyoruz”, “Emperyalist saldırılara ve işgallere karşı birleşiyoruz”, “homofobiye, transfobiye karşı birleşiyoruz”, “Kürt sorununda barışçıl ve demokratik çözüm için birleşiyoruz” ve “erkek egemenliği ve cinsiyet ayrımcılığına ve eşitsizliğe karşı birleşiyoruz” yazılı pankartların da bulunduğu çok sayıda pankartlarla donatılıyor.

"Kürt, Laz, Süryani, Mahalmi, Pomak, Roman, Ermeni, Rum, Çerkez, Gürcü, Alevi ile Afrika halklarından delegeler” salondakileri ana dilleri ile selamlarken,“Yaşasın halkların kardeşliği” sloganları yükseliyor.
Daha ne istiyorsunuz, işte her şey var, Kürkçü de ekliyor, Kürtlerin yanında olmayana sosyalist denmez” diyor. Tek eksik hâlâ Kürt halkının büyük çoğunluğu ve akıl taşıyan solcular bu girişimlere yeterince destek vermemesi. Sosyalistler, hem gülerek hem de kuşkuyla baktığı için, destek vermeyerek sosyalistliklerine sanki halel getirmiş oluyor. Bakarken de, sanırsınız ki, sosyalist devrim oldu, Türkiye’nin milletler hapishanesi boşaldı, ortalığa saçılarak, her yere sosyalizmin nurunu yayıyor.
Peki, soru şudur, daha önce Kürtlerin ulusal kurtuluş hareketi yeterince devrimci renk taşımıyor muydu da, uzun zamandır, Kürt sorununun kenarında, kıyısında dolaşan veya reformist renklerle önüne dikilen bu üç sol renk verilmiş aktör, şimdi bir taraftan kadınlara, bir taraftan Çingenelere, diğer taraftan soyut bir “emek” lafzı ile, sözde emekçilere yöneltilen baskılar yanında, sömürü politikalarına gönderme yaparak, hemencecik Kürt halkının veya Kürt ulusal hareketinin yanında oluverdiği için mi bu renge inanacağız ve hemencecik Biji kongre girişimi diye yollara mı döküleceğiz.
Benim öteden beri tekrarladığım ve çok yaygın olan deyimim var, “siz kimi kandırıyorsunuz beyler!” sözü aslında her şeyi anlatan bir sözdür ama, onca cümle sarf ederek anlatılanları bile anlamamak için, kör, sağır ve dilsizi oynayanlar, bu sözle eminim Allah diyerek, tiyatrolarına devam edeceklerdi, o nedenle yine uzun uzun yazmayı ve belki de hiç okunmamayı göze alarak, yukardan aşağıya onca cümleyi sıralamaktan vazgeçmedim.
Apo’nun 1990lı yılların başında dediklerini ve Kongre girişimi üzerine, (sosyalist veya komünist olması gerekmiyor,) akıl taşıması yeterli olanların baktığı yerden gördüklerini ve bunun üzerinden düşündüklerini aktarmış oldum ve “ben böyle görmüyorum ve böyle düşünmüyorum” diyecek bir akıl taşıyanın çıkacağını da sanmıyorum.
Kongre girişimine mesaj çeken Komünist particilik oynayanlara gelince, onları çok önce zaten mahkûm etmiştim, başka söze gerek duymuyorum, kuyruğuna yapıştıkları Barzani ile danslarında ve dolaylı olarak AB emperyalistlerine göz kırpmalarında sonlarının hayırlı olmasını dileyerek geçiyorum. Ancak, yüzünü bu burjuva treninde komünistçilik oynayanlara dönmüş olanlara (yine Apo’nun dediği gibi, bu komünistçilik oynayanların içinde bile, gerçekten inanmış kişiler olabilir) hiçbir şey yapamıyorlarsa, bari bir Ho Şi Min kitabı alsınlar, her yerde bulabilirler, okusunlar ve oynanan tiyatroların, kurulan oyunların, kimi, kimleri hangi nesnel gerçekliklerden uzaklaştırmak için olduğunu anlamaya çalışsınlar diyorum.
Şimdi, Yol haritasının pembe pembe güller açan yollarında gezinmeye geçiyorum.
“Bu koşullar altında dışta ABD ve AB’nin de oligarşik dayatmalara eskisi gibi başvurmaktan uzak durmaları ve kendi çıkarlarını da zorlayan gelişmeler nedeniyle demokratik çözümlere açık olmaları, Türkiye politik ortamında ilk defa demokratik çözüm şansını arttırmaktadır. Bu meyanda yeni ve toplumsal konsensüse dayalı bir sivil anayasa ihtiyacı çözüm için başta gelen şart olmaktadır. Bu temelde tüm toplumsal kesimlerin konsensüsüyle garanti altına alınacak temel bireysel ve toplumsal haklarla ifade özgürlüğü ve demokratik örgütlenme hakları belirleyici önem kazanmaktadır. Bireysel ve toplumsal özgürlükler ve haklar üzerinde yükselecek bir anayasa, Cumhuriyet’in demokratik, sosyal, laik ve hukuki niteliğini gerçek anlamda işlerliğe ve güvenceye kavuşturacaktır.”
Aponun, bu bir ilaç misli, haritasının yollarına serptiği felsefi-politik ifadeler, ancak tekellerin ve onlarla her türlü işbirliğini meşru sayan ve Kürt ulusal sorununa bir holding sorunu temelinde yaklaşan bilumum Kürt işbirlikçilerinin gül bahçelerini süsleyecek olan güller için merhem olacak bir ilaçtır.
“Hayır, Kürt halkına Türkiye’nin diğer emekçi halklarına merhem olacaktır” diyen var mıdır? Vardır elbet ve var tabii. Hepsini aynı kefeye koymuyorum ama yine Apo’nun yıllar önce dediğini hatırlatarak, her yerde illaki çok az da olsa inanarak bu tekellerin gül bahçelerinde açacak olan güllerin, Kürt halkının olmayan tarlasında, bağında, bahçesinde açacağına inanan da vardır elbet ama bu ham hayal ile yanıp tutuşanlar varsa S.S.Önder veya Kürkçü mislidir ki, Tüzel de buna dâhildir, ama aslında ham hayalleri yutturma göreviyle inanıyormuş gibi yaptıklarına inandığımızı belirtmeyi borç biliyorum.
Çünkü “…ABD ve AB’nin de oligarşik dayatmalara eskisi gibi başvurmaktan uzak durup ve kendi çıkarlarını da zorlayan gelişmeler nedeniyle demokratik çözümlere açık olmalarını” beklemek, Aponun profiline uymadığı gibi, hayatın gerçekliğine de uymadığını görmek için çok zeki olmaya gerek yoktur.
Ve aslında, bu, herkesin kafasının içinde güller açtırma çabasının içindeki en püf diyen noktanın “demokratik” anayasa olduğu apaçık ortadadır. Kongre girişimi denemesinin de, bu anayasanın en geniş ve demokratik görünümlü konsensüsünün hazırlanmasının, hazırlanamasa bile görüntüsünü vermenin bir denemesi olduğunu da şimdiden göstermektedir. Biz yeni görüyoruz belki ama yol haritası AB ye gittiği anda bunun görüldüğü apaçık ortadadır.
Bu noktadaki açtırılan güllerin kıymetinin ya da kıymetsizliğinin harbiyesi budur.
“Örneğin Kürt sorunu, Cumhuriyet içinde çözümlenebilir, ama Cumhuriyeti inkâr anlamına gelen ulus-devlet içinde çözülemez” diyor Apo. Ve ekleyerek, “Farklı kültürlerden halkların aynı coğrafyayı ortak vatan olarak kabul etmeleri gayet mümkündür” diyor. Tarihte örneği olduğunu vurgulayarak, “…eskiden Anadolu ve Mezopotamya denilen ve bugün genel olarak Türkiye ve Kürdistan olarak adlandırılan coğrafyalar, birçok halkın -Türklerin, Kürtlerin, Ermenilerin, Asurîlerin, Arapların, Yahudilerin, Hıristiyanların, Rumların, birçok Kafkas kökenli grubun- ortak vatanı” olduğunu hatırlatıyor.
Böylece, hem Kürt sorununun Cumhuriyet içinde çözülebileceğine işaret ediyor ama hem de, Kürt sorununu çözecek olan Cumhuriyetin nasıl bir cumhuriyet olacağının ipuçlarını veriyor bu işaret ile. Bu işaret Apo’nun kafasından çıktı ise, elbette bir federasyonun düşünüldüğünü göz ardı edemeyiz.
Peki, Apo, federasyonun, ayrı ayrı ulusların emekçi halkının tam birliğine doğru bir geçiş olduğunu unutmuş mudur? Anadolu’ya ve Mezopotamya’ya gönderme yapmasına ve ABD-AB emperyalizminden ve haliyle onlarla işbirliği içindeki bilumum işbirlikçilerden beklentisine bakarsak unutmuş görünüyor. Dahası, daha önce, Federasyon olayının, emperyalizmin bir dayatması olduğunu söylediğini de unutmuş görünüyor.
Apo, bu sorunu daha da açıyor, mesela şunu da söylüyor, “…Nasıl ‘Türkiye Cumhuriyeti’, ‘Türkiye Büyük Millet Meclisi’ diyorsak, ‘Türkiye Milleti’ demek de demokratikleşme açısından daha çözümleyici bir kavram olacaktır.” Ama ipucu açısından bu kadarı yeterli görünüyor. Türkiye Cumhuriyeti devletinin anayasa yaklaşımının da aynı perspektifi taşıdığını görmeye yetiyor. Apo hangi amaç veya öngörü ile yol haritasında “demokratik” güller açtırmaya çalışırsa çalışsın, devletin politikası ile aynı yere bastığı görülüyor.
Apo’nun “Ulus-devlet kuramı ile demokratik ulus kuramı arasında açık seçik bir ayrım yapması” var ki, ulus –devlet yıkılmadan demokratik devlet olmayacağına, başka ifadeyle, demokratik devlet olmak için ulus-devletin çözülmesinin yeteceğine götürüyor. Tümüyle zorlama bir yaklaşım olduğu açıkça görülse de, ne demek istediğini daha net anlamak için, dediklerini ilerletmek gerekiyor.
Şöyle diyor, “… Ulus-devlet tek dilli, tek etnisiteli vatandaş homojenliğini esas alır. Ayrıca bu vatandaşı aynı resmi inanca bağlayarak aynı ritüelleri gerçekleştirmeye koşullandırır. Bahsedilen inanç vatanseverlik değil, şoven milliyetçilik ve dinciliktir. Ulus-devlet ilişki ve çelişkileri içinde toplumsal farklılıkları kabul etmez. Her grubun diğerleriyle özdeşliğini esas alır. Bunun faşist ideolojiye uygun bir ulus kuramına denk düştüğü açıktır.”
Evet, böyle diyor ve kaba bir mutlakçılıkla, ulus-devletin mutlak faşizmle özdeş olduğunu vurguluyor. Sırf, demokratik ya da demokratikleştirme çerçevesinden uzaklaşmamak için, dolayısıyla sınıfsal çerçevesinden uzaklaşarak, Kürt sorununa emperyalist pencereden bir çözüm üretmek için, yine Apo’nun daha önce Sovyet sosyalizmi için kendisinin dile getirdiği gibi, ilkeleri taktiğe feda ediyor. Ulus-devleti faşizmle özdeşleştirirken, var olan 12 Eylül faşizmini ve bunun 12 Eylül faşist rejiminin en son versiyonu olarak bütün ağırlığı ile yerleştiğini görmezden geliyor.
Böylece, “Çok dilli, dinli, etnisiteli, uluslu, kültürlü, çıkarları farklı gruplar ve bireylerden oluşan bir ulus tanımını” mutlak demokratik bir ulus tanımı olarak ve faşizmin önüne duvar olarak kabul ettirmeye çalışıyor. Bu da, Apo’nun öncelikle ABD ve AB emperyalizmine dürbünün tersinden baktığını göstermeye yetiyor.
Bu bakış, Apo’yu, dolaylı da olsa,19.Yüzyıldaki milliyetin ve ulusların artık modasının geçtiğini söyleyenlerin yanına götürüyor ki, Marks’ın zamanında onlarla alay ettiğini biliyoruz.
Böylece, ulusların tarihsel karakterinden de uzaklaştığını anlamak zorundayız. Ayrıca, tekellerin egemen olduğu çağda, ulusun ikili karakter taşıdığı gerçeğini de taktik felsefi-politik çıkarsamalarına feda ettiğini anlıyoruz.
Burjuvazi ve ona bağlı olan orta katmanlar, milliyetçilik ve gericilik bayrağı altında toplanırken, işçi sınıfı ve diğer emekçi katmanlar enternasyonalizm ve demokrasi ilkeleri çevresinde toplanır. İşte bunu yok sayan Apo, ulusun sınıfsal karakteri yanında kültürel bakımdan da ikili karakter taşıdığını görmezden gelmektedir.
Dahası, daha önceki yıllarda, Sovyetlerdeki çözülmeyi kaba materyalizme bağlayan Apo, Marksizm’in kurucularına ve Lenin’e ait, birçok temel öngörüyü ve ilkeyi altüst ederek, örneğin, Ulusal ezginin ve eşitsizliğin, özel mülkiyetin egemenliğinden, kapitalist sistemden ve bu sistemin sınıfsal yapısından ileri geldiği gerçeğini hiç dikkate almıyor olduğu görünmektedir. Dolayısıyla, ulusal ezgiye ve eşitsizliğe karşı verilen savaşımın, özel mülkiyetten ve sömürüden kurtulmak için verilen genel savaşımdan ayrı tutulamayacağı gerçeğini de unutmuş görünmektedir
Oysa bir ulusal harekete rengini veren yani devrimci bir çizgide yükselmesine perspektif açan ulusal ezgiye ve eşitsizliğe karşı verilen savaşımın, özel mülkiyetten ve sömürüden kurtulmak için verilen genel savaşımdan ayrı tutulamayacağı temel gerçeğidir. Yani, bu renk Ne S.S. Önderlerle, Ne Kürkçü ile ne de, rengârenk pankartlarla bezenmiş bir salonda toplanan kongre girişimcilerinin bilmem kaç dilden verilen selamları Kürtçe alması ile verilebilir.
Daha önemlisi de var, bu Apo’nun güller açtıran yol haritasından dökülenler, öncelikle Kürt halkının ve aydınının kafasında güller açtırmayacağı gibi, tarihsel gerçeklerin yanında, bu günün taşıdığı gerçeklikle de uyuşmamakta olduğundan, tekellerin gül bahçesinde de pek fazla tomurcuk açabileceğine inanmamak gerektiği bir yana, bu bakış, işçi sınıfının düzenine de uygulandığında anti-demokratik bir yapıya ulaştıracaktır ki, Apo’nun geçmişte de, yer yer bu yönde Lenin’i ayrı tutarak, Stalin üzerinden yaptığı vurguları olduğu bilinmektedir.
Bu yaklaşımda gizli olan bir başka yan da, ulusal kurtuluş hareketinin kendi halkına dayanması yerine, halkı buna bağlamaya çalışarak kestirmeden çözüme varmak şeklinde kendini göstermektedir ki, bu ister istemez, ulusal soruna ilişkin emperyalizmin özünü görmezden gelmeye, bunun uzantısı olarak da, emperyalist kapitalizmin sözde demokratik çözümcülüğünün, kuzey Afrika örneklerine rağmen, emperyalist kapitalizmden demokratik çözümlere yaklaşım beklentisine savurmaktadır. Dolayısıyla da ulusal ezgiden ve eşitsizlikten bunalmış bir halkı, onların beklentilerinin dışındaki çözümlere yaklaşım göstermeye zorlamak veya bir ucuyla emperyalist kapitalizmin çözümü olan çözümleri demokratikleştirme sosu ile halka dayatmak şeklindeki zorlama politikalara savurmaktadır.
Oysa ulus-devleti çözmekle kapitalizmi de, devleti de çözmenin mümkün olmadığını, bu anlamda, özel mülkiyetin ve sömürünün devam etmesi koşullarında, ulusal ezgiden ve eşitsizlikten kurtulmayı mümkün kılacak bir demokratikleşmenin sağlanamayacağını anlamak o kadar da zor değildir. Öte yandan ve kaldı ki, emperyalist dönemde, tekellerin egemen olduğu bir çağda, ulusal sorun elbette ki dünya sorunudur ve bu anlamda da, antiemperyalist bir karakter taşır.
Ve emperyalizmin ulusal devletlerin temelini sarstığı gerçeği ile ilk bu gün karşılaşmıyoruz, yani emperyalizm döneminde kapitalizm, ekonomik ve politik içeriğinden ötürü, ulusal devlet çerçevesini parçalayarak aşmakta kozmopolit bir yapı kazanmaktadır ve buna bağlı olarak da, ekonomik ve askeri gücüne dayanarak daha çok ülkeyi boyunduruk altına alabilmektedir. Ama bu ulus-devlet gerçeğinin bittiği anlamına gelmemektedir.
Ulusal hareketlerin, bu tür ülkelerde, mesela İngiltere, Fransa ve Almanya gibi ülkelerde tarihe karıştığı gerçeği ile daha 20.Yüzyılın başında karşı karşıya gelinmişti. Bunun anlamı ise, apaçıktır ki, oralarda, Lenin’in deyişiyle, ölü bir sözden başka şey olmayan “anavatan”ın, tarihsel rolünü yani, ulusal hareketin yığınları yeni bir ekonomik ve politik yaşam tarzına ulaştıracak olan ilerici herhangi bir kımıldanma sağlayacak rolünü yitirdi demektir.
Ama bu, özel mülkiyetin ve sömürünün merkezileşerek, katmerleşmesinin de duracağını göstermez.
Ulusal sorunun toplumun kapitalist yoldan gelişimini artırmaya devam ettiği gerçeğini de ortadan kaldırmaz. Ayrıca ve daha da önemli olarak, ulusal sorundaki çözümde sonucu belirleyecek olanın işçi sınıfının rolü olduğu gerçeği de ortadan kalkmaz.
Demek ki, zorlama teori ve politik yaklaşımlarla, ne kadar yüksek sesle bağırsak da, halkların kardeşliği kalıcı olarak sağlanamaz. Dahası, bırakalım tekelci düzenleri, burjuva demokrasisinin bile, her zaman bunu vaat etse de, halkların eşitlik, kardeşlik ve özgürlük içinde yaşamalarını kapitalist egemenlik nedeniyle hiçbir zaman sağlayamamıştır.
Ancak, böyledir diye, bunu sağlamak üzere, kapitalist çerçevede ulusal sorunun çözümü için mücadele etmekten kaçınmak söz konusu değildir. Ama bu çözümün kalıcı olabilmesinin, (mecburen tekrar olacak), ancak ve ancak, özel mülkiyetin ve sömürünün ortadan kaldırılması için verilen mücadeleye bağlı olarak ya da daha demokratik sözcükle, karşılıklı etkileşimi ile mümkün olabileceğini hatta başarıya ulaşmak üzere gerekli atılımı ve gücü biriktirmesinin de buna bağlı olduğunu hatırlamakta da yarar vardır.
İşçi sınıfının genel olarak yürüttüğü mücadelesinin ana hatlarını biçimlendirdiği programı ulusal ezgiye ve eşitsizliğe son vermeyi ve bu temeldeki görevleri tasnif etmeyi de içermektedir. Dolayısıyla, proletaryanın sosyalist devrim için mücadelesinde, demokratik kazanımlar için de, ulusal ezgiden ve eşitsizlikten kurtulmak için de mücadele etmenin izleri ve hem de yerine ve zamanına göre görevlerin tasnif edilmesi temelinde her zaman vardır.
İşte bu nedenle Vietnam deneyiminin dayandığı gerçeklik önemlidir ve bu nedenle Kürt ulusal hareketini bu deneyimi perspektif alarak tarihsel ve güncel yaşamın gerçekleri ile bütünleşebilmiştir. Şimdi olması gereken, bu deneyimin canlılığını koruyamamasındaki, bu nedenle de emperyalist reçetelerden medet umarak, ilkelerin taktiklere feda edilmesinin nedenleri üzerinde düşünmektir. Bunun tarihsel koşulların pratiğinin bir dayatması mı olduğu, yoksa tarihsel koşulların dayatmasına başka çözümler üzerinde düşünmeden, kolaycılık içersinde teslim olmanın ifadesi mi olduğu üzerinde düşünülmelidir.
Oysa Apo, felsefi tonda, Kürt halkına, onların ulusal ezgiden ve eşitsizlikten kurtulması mücadelesini, bir demokratikleşmenin kuyruğuna takacak şekildeki, muhtemelen taktik olarak gördüğü, politikalarını hem ulusal kurtuluş mücadelesinin ve hem de onun ayrılmaması gereken genel sınıfsal mücadelenin ilkelerinden vazgeçerek dayatmaya çalışmaktadır.
Apo devlet ve demokrasi üzerinde o kadar hassas terazi ile durmuş ki, sonunda ikisini birbirinden ayırmaktan başka çare bulamamış. Oysa Apo da bilir ki, devlet, hiçbir şekilde topluma dışarıdan dayatılan bir güç değildir. Yani gökten, toplumun ilişkilerini düzenlemek üzere, gökten leyleklerin getirdiği toplumdan ve onun gelişiminden bağımsız bir araç değildir. Devlet, toplumun belirli bir aşamasının ürünüdür. Başka ifadeyle, toplumun içinden çıkan, ona gittikçe yabancılaşan bir güçtür. Yani yaygın ifadesi ile devlet, sınıf karşıtlıklarının uzlaşmazlığının ürünüdür. Nerede, ne zaman ve ne ölçüde sınıf karşıtlıkları nesnel olarak uzlaştırılamazsa, orada o zaman ve o ölçüde devlet ortaya çıkar. Ve tersinden de doğrudur ki, devletin varlığı, sınıf karşıtlıklarının uzlaşmaz olduğunu kanıtlar. Ancak buradan, devletin sınıfların uzlaştırılmasının bir organı olarak gören kaba, küçük-burjuvaca yaklaşıma savrulmamak gerekir. Ama görünen o ki, Apo, tam da bu noktaya savrulmuştur, oysa çok basit bir akıl yürütmeyle bile, eğer antagonist sınıfların uzlaşması mümkün olsaydı, devletin ortaya çıkmayacağı, çıksa bile varlığını koruyamayacağı görülebilirdi.
İşte bunu görmekten uzaklaşmanın savurduğu nokta, kapitalizmde takılı kalmayı ve her çözümü kapitalizm sınırında çözmeyi politik hüner sayan noktadır ki, yol haritası da, kongre girişimini dolduran renkler de bu noktayı vermektedir.
İşin ilginci, bu savrulunan noktada, bu yaklaşımın simetriğinin de izleri vardır. Yani Kautskyciliğin izleri. Şöyle, mademki devlet, sınıf karşıtlıklarının uzlaşmazlığının ürünüdür öyleyse o sınıflar üstünde duran ve onlara yabancılaşan bir güçtür ve ezilen sınıfın kurtuluşu, devlet aygıtını imha etmeden mümkün değildir. İşte bu yaklaşıma kendini kaptırdığı anlaşılan Apo, ulus-devleti ortadan kaldırarak, neredeyse kapitalizmi ortadan kaldıracağı izlenimini veren ve yine neredeyse saf demokrasi ve ancak böyle gelecekmiş izlenimi veren felsefi çıkarsamalarını ABD-AB emperyalistlerinin dört gözle beklediği ve uzunca bir süre incelediği anlaşılan yol haritasına döktürmüştür.
Malumu tekrar ederek, malum olandan haberdar olanları sıkmamak için özetleyerek devleti geçmek gerekirse, Engels’in dilinden, devletin ezelden beri var olmadığına; onsuz eden, devlet ve devlet gücünden bihaber olan toplumların var olmuş olduğuna; ekonomik gelişmenin, toplumun sınıflara bölünmesine zorunlu olarak bağlı olan belirli bir aşamasında, bu bölünmeyle devletin bir zorunluluk haline geldiğine; şimdi üretimin, bu sınıfların varlığının bir zorunluluk olmaktan çıkmakla kalmayıp, üretim için gerçek bir engel haline geldiği bir gelişme aşamasına doğru hızlı adımlarla yaklaşıyor olduğumuzu; onların, sınıfların, tıpkı bir zamanlar kaçınılmaz olarak ortaya çıktıkları gibi, aynı şekilde kaçınılmaz olarak düşeceklerini; üretimi üreticilerin özgür ve eşit birliği temelinde yeniden örgütleyen toplumun, tüm devlet makinesini o zaman layık olduğu yere; eski eserler müzesine, çıkrık ve tunç baltanın yanına atacağını hatırlatmamızın yerinde olacağını düşünüyorum.
Demokrasi konusuna gelince, bu konuda daha önce çok şey söylemiş olmakla birlikte, oldukça uzun bir yere daha ihtiyaç olduğundan, uzatmadan, özet bir tekrar ile demokrasinin devletten ayrı düşünülemeyeceğini, sınıfsal bir karakteri olduğunu, bir devlet durumu olduğunu ve bu anlamda demokrasinin mutlaka özel mülkiyetle ve zor uygulamasıyla birlikte olmasını gerektirdiğini, bunun da ister saf olsun, ister burjuva demokrasisi olsun, diktatörlükle aynı kategori içinde olduğunu, başka ifadeyle demokrasi ile diktatörlük arasında bir nitelik farkı olmadığını, sadece bir nicelik farkı olduğunu, yani Apo’nun yapmaya çalıştığı gibi, devlet ile demokrasiyi birbirinden ayıramayacağımızı, devletin varlığı antagonist sınıfların varlığını içeriyorsa, demokrasinin varlığının da bu sınıfları içerdiğini, devletin ve sınıfların ortadan kalkmasıyla demokrasinin de ortadan kalkacağını, dolayısıyla Apo’nun gereksiz felsefi çıkarımlarla ulusal sorunu daha da içinden çıkılmaz hale getirdiğini, yani Apo’nun iddia ettiği gibi, devlet ile demokrasinin iki farklı alan olmadığını, hatırlatarak geçmek istiyorum.
Apo, yol haritasında din konusunu da unutmamış, hiç boşluk bırakmamış yani. Belli ki, yıllar önce, “12 Eylül rejiminin, tarikatçılık ve tekkecilik yaptığını; Evren ve Özal’ın tarikatçılık ve tekkecilik politikasına öncülük ettiklerini söylediğini, dahası, Özal döneminin içişleri bakanı Abdükadir Aksu’nun, Diyarbakır’daki en büyük Nakşîci olduğunu, En üst düzeyden en alt düzeye kadar buna benzer bir yığın çıkar şebekesinin harekete geçirildiğini, 12 Eylül döneminde tarikatlara olağanüstü ilgi gösterildiğini ve mali destek verildi 12 Eylül döneminde tarikatlara olağanüstü ilgi gösterildiğini ve mali destek verildiğini, bu konuda, özellikle Suudi’nin desteğinin alındığını, Batman, Diyarbakır, Urfa, Silvan gibi yerleşim merkezleri gibi, önemli Kürt şehirlerinin, böyle tarikat yuvaları ile doldurulduğunu, O pansiyonlarda, 7 yaşındaki çocuklara gece gündüz o doğmalar ezberletilerek, kendi ulusal, toplumsal gerçeklerini inkâr ettirmek için ne lazımsa onun yapıldığını “söylediğini unutmuş görünüyor. O unutabilir ama biz unutmuyoruz ve en gerekli zamanda hatırlatıyoruz.
Apo, daha önce dediklerini unutarak şöyle devam ediyor: “Bireysel haklardan bahsedip kolektif haklardan bahsetmemek, hatta daha da ileri gidip kolektif hakları reddetmek faşist yaklaşımla ilgilidir. Bireyin mensup olduğu kolektiviteye hak ve özgürlük tanınmadan, bireysel hak ve özgürlük tanımanın hiçbir kıymeti yoktur. …’Birey olarak İslam’ı yaşayabilirsin, ama toplumsal olarak yaşayamazsın’ demek hem bir faşist demagoji, hem de bir eliyle verip diğer eliyle alma kurnazlığıdır. … . Bireysel ve kolektif haklar ve özgürlükler etle tırnak gibi birbirini bütünleyen haklar ve özgürlüklerdir. Elbette bu konuda bireyi inkâr eden her tür aşırı cemaatçilik ve kolektivistçilikle toplumu inkâr eden her tür aşırı bireyciliği reddetmek, bireysel ve kolektif haklar ve özgürlükler kuramının en temel kriterleridir.”
Net olarak görülüyor, Apo, çok şeyi unutmuştur,12 Eylül rejiminin Tekrar eski silaha,bin yıllık saldırı silahına sarıldığını; Kürt toplumunun geri özellikleri, mezhepler, tarikatlar eliyle çok yönlü parçalanmışlığı sonucu ‘din silahını bir kez daha kullanalım’ dediklerini ve bu çözümlemeyi de yıllar önce bizzat kendisinin yaptığını unutmuş görünüyor.Bu çabada baş aktörlerin Evren ve Özal olduğunu ve bunu da kendisinin vurgulamış olduğunu unutmuş görünüyor. Oysa devam eden 12 Eylül rejimi, Evren’i ve Özal’ı aratmıyor ki, Apo’nun bunu da görmezden geldiği anlaşılıyor.
Evet, yukarda aktardıklarımı söyledikten ve bir dolu felsefi çözümlemeler yaptıktan sonra Apo,” Pozitivist felsefenin en önemli sonuçlarından biri, iddia ettiğinin aksine dogmatizmin en katı biçimine yol açan niteliğidir. Bilimsellik adı altında modernite dogmatizmini meşrulaştırmış, dinden daha katı bir inanç fanatizmine yol açmıştır. Örneğin ulus, ülke, devlet, sınıf, toplum vb. kavramlara yüklenen anlam Allah kavramına yüklenenden daha kesin niteliktedir. Bu kavramlar tanrıdan da güçlü tanrısallıklar halinde yüceltilmiş oluyorlar. Dolayısıyla hem bu kavramlar gerçek içeriklerini yitiriyorlar, hem de genelleştirilerek hakikat kapsamını yok ediyorlar.” Diyor.
Bunu derken, tam da, Yahudi sorununda başlıca konuyu devlet-din çelişkisine oturtan, İdealist Bauer’leri hatırlatmaktadır. Bauer’e göre, din devlete feda edilmiştir ki bu çok kötü bir şeydir, yani devlet, “eleştiri”nin düşmanı olan eleştirel olmayan din ve tanrıbilimi öldürme aracından başka bir şey değildir. Şimdi Aponun dediklerinin de bu temelde olması, Aponun nerelere kadar savrulduğunu görmemizi sağlıyor.
Böylece, yıllar önce, “Devlet,’PKK geride kalsın, siyasileşsin’ diyor. Bu,’PKK çözülsün, bitsin’ demektir. Bu esas politikadır. “ Diyen Aponun, gittiğini ve yerine “bazı siyasi kazanımların” peşine düşen Apo’nun geldiğini görmemiz hiç de zor olmuyor.
Dahası da var, “Ben onun için ‘Kürdistan’ı bırakmamaları biraz hoşuma gider’ diyorum. Bırakmasınlar ki, Kürdistan devrimi de onları bırakmasın!” diyen Apo’nun, devrimden hiç söz etmediği ama Batıdan gelecek demokrasi ile Kürtlerin kurtulacağını, demokrasiye ve demokratikleşmeye yaptığı aşırı vurgu ile sık sık tekrarladığı açıkça görülüyor.

Apo, demokrasinin- demokratik devletin ve elbette dinin erdemlerini anlatmakla bitiremiyor, Şöyle devam ediyor,“Kuramsal çerçeveye ilişkin son bir katkıyı din ve ahlâk eksenli düşünce ve pratiklerde aramak gerekir. Demokratikleşmeyi sadece bir siyasal kuram çerçevesinde çözmek ne adil ne de vicdanidir. Toplum sadece siyasi bir gerçeklik değildir, ahlâki ve dini bir gerçekliktir. Din ve ahlâk birlikte binlerce yıl mensup oldukları toplumların sorunları üzerinde en fazla durmuş ve çözüm üretmiş olan kurumlardır. Bu tarihsel, vazgeçilmez kurumları göz ardı ederek, sadece ekonomik ve siyasal gerçeklerle analiz yapmak ve çözüm üretmek kaçınılmaz olarak eksik kalacak, dolayısıyla yanlışlıklara açık olacaktır.” Ve böylece yine Marksın, Bauer’i Yahudi sorunu çerçevesinde eleştirisini hatırlıyoruz; Marks,”Özgürlük !” diyor, söz konusu olan siyasal özgürlüktü, Yahudi’nin dinden vazgeçmek istemeksizin özgürlük isteyerek ‘siyaset yaptığı ‘ ve siyasi özgürlüğe karşıt koşul koymadığı Bay Bauer’e gösterilmişti.” Yani, İnsanın dinsel olmayan yurttaş ve dinsel özel kişi olarak ayrışmasının siyasal kurtuluş ile çelişmediğinin gösterildiğini ifade eden Marks,“eğer devlet, dinden, dini uygar toplum çerçevesinde kendi kendine bırakarak, kendini devlet dininden kurtararak kurtuluyorsa, bireyin de dinden ona karşı artık bir kamu işi karşısındaymış gibi davranarak değil, ona, Bauer’e, onu kendi özel işi sayarak kurtulduğu gösterilmişti” diye bitiriyor.

Apo, demokratik devlete o kadar aşırı ve felsefi tonda vurgu yapıyor ki, Apo, nun bu çırpınışının Kürt sorununun yasalar yoluyla, tepeden, anayasal yolla çözülmesinden olsa olsa kültürel özerklik çıkacağının üzerini örtmeye çalıştığı ama bununla birlikte, Marks ve Engelsin Yüzelli yıl önce eleştirdiği İdealistlere yaklaştığı apaçık görülüyor.

Şöyle diyor;” Demokratikleşme kuramında esas alınması gereken anayasa kuramı, açık ki, bireysel ve kolektif hakları ve özgürlükleri devlete karşı koruma anlayışına dayanır. Azami örgütlenmiş iktidar olarak devletin korunmaya ihtiyacı yoktur. Zaten varlığı korunmayı ifade eder. İşleyişini temel kurallara bağlamak demokratik anayasa kuramına ters düşmez.” Bunu söyledikten sonra da, “ Demokratik çözüm kuramı sorunların sahibinin devlet değil toplum olduğunu, dolayısıyla çözümünün de ilgili toplumdan gelmesi gerektiğini esas alır. İlgili toplum birimi kendini ne kadar özgür ifadeye ve örgütlenmeye kavuşturursa, bunun kendi çözümüne de o kadar yol açacağını idea eder. Devletçi kuram ilgili topluma hep kural dayatırken, demokratik kuram ilgili toplumun kendi inisiyatifinin önem taşıdığını ve kendisini belirleme ve inşa etme hakkına sahip olduğunu söyler. Devletle ilişkinin birbirini ya tamamen reddetmesini veya tersini içermez. İlişki ve çelişki içinde gerginlikler yaşasalar da, uzlaşma ve barış içinde bir arada yaşamalarını öngörür.” Diyerek, demokratik devleti, sorunların asıl sahibi olduğunu söylediği toplumun eline teslim edip, devlet ile toplumlun uzlaşarak ve barış içinde yaşayabileceklerinin hayalini kurdururken, Marks ve Engelsin, alay ederek eleştirdikleri “özel türde bir devlet… Felsefi bir ülkü olan devlet” tasarlayan ve Marksın ifadesi ile devleti insanlıkla, insan haklarını insanla, siyasal kurtuluşu insanal kurtuluşla karıştıran Bauer ve yandaşları ile aynı yere düşüyor.
Söz açılmışken, Marks ve Engels’in, “özgür insan niteliğinin” tanınmasının ne anlama geldiğine dair söylediklerini hatırlatarak;

Apo’nun, yol haritasını süslediği çözümlemeleri ile sanki Bauer’in ağzından konuşuyor olduğunu, ona göre, ulus-devlet ortadan kalkarsa, demokratik devletin geleceğinin ve çözümlemesine göre, devlete dinden fazla yapılan vurgu ortadan kalkarak, hatta devlet klasik biçimiyle ortadan kalktığı için, bu anlamda devlet olmaktan çıkacağını düşündüğünü, böylece dinin özgür olacağının felsefesini yaptığını görmeyi daha da kolaylaştırmak istiyorum.

Aponun, bu çözümlemeleri ile daha önce bin yıllık saldırı silahı olarak gösterdiği dine özgürlüğü “demokratik” devletin sağlayacağını öne çıkartırken, yine daha önce 7.yaşındaki çocuklara gece gündüz doğmalar ezberletilerek, kendi ulusal, toplumsal gerçeklerini inkâr ettirmek için ne lazımsa yapan tarikatların, Kürt ulusal hareketinin olduğu kadar Türkiye için de büyük tehlike olduğunu ve 12 Eylül faşist darbesinin bunun için yapıldığını ve 12 Eylül Rejiminin bu dinamiği güçlendirdiğini, Evren’in imamın oğlu ve Özal’ın Nakşîci olduğunu vurguladığını unutarak adeta tarikatlarla ittifaka yeşil ışık yaktığı göstermiş olacağını umuyorum.

Bunlar görülünce de, daha önce Sovyetlerin yıkılışını kaba Marksizm’e bağlarken, Marksizm-Leninizm’den sapılırsa gidilecek yolun kaçınılmaz olarak kapitalizm olacağına vurgu yapan Apo’nun, Marksizmin kurucularının buraya aktardım yukarıdaki ve aşağıdaki dediklerini de unutmuş görünmekte olduğunu ve daha önemlisi çıkmaz bir sokağa yol almış olduğunu görmenin daha da kolaylaşacağını işaret etmek istiyorum.

“Özgür insan niteliğinin” klasik tanınmasının evrensel insan hakları adı verilen şey içinde bulmuş olduğu şeyden başka bir şey olmadığını ifade eden Marks ve Engels, “özgür insan niteliği” ile bunun “tanınması” nın, bencil burjuva bireyin ve onun toplumsal durumunun içeriğini oluşturan tinsel ve maddi öğelerin gemsiz hareketinin tanınmasından başka bir şey olmadıklarını; öyleyse İnsan haklarının, insanı dinden kurtarmadığını ama ona din özgürlüğü sağladıklarını; onu mülkiyetten kurtarmadıklarını ama ona mülkiyet özgürlüğü sağladıklarını; onu yaşamını az çok temiz biçimde kazanma zorunluluğundan kurtarmadıklarının ama tersine ona girişim özgürlüğü sağladıklarını vurgulamışlardır.
Bu anlamı daha da açan, Marks ve Engels’in, Modern devlet tarafından insan haklarının tanınmasının ilkçağ devleti tarafından köleliğin tanınmasından başka bir anlamına gelmediğinin tanıtladıklarını da hatırlatarak, böylece, İlkçağ devletinin doğal temelinin kölelik olduğunun; modern devletin doğal temelinin ise burjuva toplumu olduğunun; burjuva toplum insanının, yani ötekine özel çıkar ve bilincinde olmadığı doğal zorunluluktan başka hiçbir bağ ile bağlanmış bulunmayan bağımsız insanın, çıkara dönük emeğin, kendi öz bencil gereksinmesi ile ötekinin bencil gereksinmesine köleliği olduğunun oldukça uzunca bir zaman önce açıklanmış olduğunun hatırlanması gerektiğine işaret etmek istiyorum.

Marks ve Engels, bu tanıtlamayı,” Doğal temeli işte bu olan modern devletin, evrensel insan hakları bildirisinde onu, insan haklarını, işte böyle tanımış olduğunu ve bu hakları modern devletin yaratmamış olduğunu; kendi öz evrimi ile eski siyasal engelleri aşmaya götürülen burjuva toplumun ürünü olan modern devletin, kendi başına insan haklarını ilan ederek, kendi öz köken ve kendi öz temelini tanımaktan başka bir şey yapmadığını da vurgulayarak netliğini artırmışlardır.

Apo’nun çizdiği haritadaki yol, emperyalist ABD-AB nin ve işbirlikçilerinin yoludur ama onlar bile yeterince inanmadıklarını, bu haritayı iki yıl gibi bir zaman laboratuar incelemesinde bekleterek, göstermişlerdir. Bu yol, Kürt ve Türk emekçi halklarının pek fazla itibar edecekleri, heyecan duyacakları bir yol da değildir.
Demek ki, Marksizm-Leninizm’den ve kendi gücünden sapan halkların kurtuluşu hayaldir ve daha fazla ezgiye ve sömürüye hazır olmalıdırlar. Saparak yöneldikleri yerde sadece bunu bulacaklardır.

Böylece ve bu vesileyle, her ne sorun olursa olsun, Marksizm-Leninizm’in aydınlatıcı, ufuk açıcı, ilerletici ve devrimcileştiren bilimsel teorisinden uzaklaşarak çözmeye kalktığımızda, sorunu çözmek şöyle dursun, daha da çözümsüzlüğe düşüldüğünün de apaçık görülmesini sağlamış olduk.

Şimdi sıra, bütün buraya kadar yapmaya çalıştığım çözümlemelerden, tespitlerden ve eleştirilerden sonra, sonuç bölümü niyetine, özetin de özeti kısa birkaç vurgu yaparak, tartışılması üzere ifadelerimi bitirmeye geldi.
Evet, birinci vurgum, komünist particilik oynayanların vurgu ve gönderme yaptığı gibi, bu kongre girişiminde o Kürt ulusal hareketinin çıkışında elden ele dolaşan Vietnam deneyiminin ruhunun ifadesi olan tek bir ruhun yer almadığına, tersine Kürtlerin ulusal kurtuluş hareketinin tasfiyesi için can atan ne kadar ruhsuz varsa hepsinin orada olduğuna inandığımın ifadesidir.
İkincisi, Ho Şi Min gibi, ( Ho, şiirlerini Çin dilinde yazarmış) Apo’nun ise ilkel milliyetçi dediği Kürtlerden farklı olarak, Türkçe yazmayı ve konuşmayı hiçbir zaman sorun yapmadığı biliniyor.

Üçüncüsü, birçok yeri ve zaferleri, yenilgileri, umutları, umutsuzlukların üzerinde uçup, bir alçalıp, bir yükselerek indiği Küba’nın hemen arkasından, bu günlerde devrim çiçeklerini bu coğrafyaya ve bu bölgenin dağlık, kayalık, sulak topraklarına bırakacağını ümit ettiğimiz devrim kelebekleri, Vietnam’ı ziyaret ediyor. Yiğit Vietnam halkı, tarihinin en zalim canavarı olan ABD emperyalizmine “dur” diyor. Kelebekler tam yerine konuyor ve çiçeklerini bırakıp uçuyor. Vietnamlılar, kelebeklerin arkasından bile bakmıyor, Amerikalılara diz çöktürüyor. İnsanlık Vietnam’dan fışkırıyor. Arada, beklenmedik yenilgiler oluyor. İnsanlığın fışkıracağı ve insanlığa önder olacağı beklenen coğrafyalarda, insanlık bekleneni vermiyor. Ama insanlık tüm durduran dinamiklere karşın, tükenmiyor, insanını da tüketmiyor.
Ve Türkiye’nin güzel insanlarının, bir faşist canavar tarafından bastırıldığı ve kelebeklerinin başka diyarlara uçtuğu bir zamanda, umut başka bir coğrafyadan fışkırıyor, devrim kelebekleri oradadır, burası, bu gün bütün emperyalistlerin üşüştüğü, Kürt coğrafyasıdır. Daha önce de orada idiler, ama şimdi bir başkadır orada olmaları. Kürt halkını, ortakçı düzene kavuşturmadan, tüm zenginliklerine ortak olmak için oradadır ve aslan payı kendilerinedir. Ve kelebekler hâlâ oradadır, henüz havalanmadılar ama yüklerini de boşaltmadılar. Yükleri devrimin umudunu taşıyan rengârenk çiçeklerdir. Engeller bitmiyor ama insanlık durmuyor. Nasıl ki, en geri topraklardan, en ileri devrimi fışkırttılarsa, nasıl ki, dört bin yıllık tarihi olan ve sömürgecilerle nasıl savaşılacağını bilmeden onlarca yıl savaşarak mücadele geleneği kazanan Vietnam halkı, Amerikan emperyalistlerine korku içinde diz çöktürerek, bütün dünyaya Amerika’nın daha güçsüz olduğunu gösterdilerse, engeller, bu coğrafyada da bitecek ve kelebekler, gönül rahatlığı ile yüklerini boşaltıp, başka diyarlara uçacaklardır. Buna yürekten inanıyoruz.

Dördüncüsü, yüklerini boşaltmadan dolaşan kelebekler, önce bu toprakların üzerinde uçmuşlar, bir oraya, bir buraya mekik dokumuşlardır. Ancak, bu kelebekleri bu toprakların üzerinde uçarken de görmezden gelenler, Kürt coğrafyasına uçtuklarında ise onları hiç görmemişler ve adeta bu topraklara geri dönmemeleri için dua etmişlerdir. Oysa kelebekler, Bu topraklarda bastırılanın, öteki coğrafyada fışkırdığının müjdesiyle, bu toprakların devrimcilerine devrimi büyütmeleri mesajını veriyordu. Şimdi her iki coğrafyada da kelebeklerin uçuşmasına seyirci kalanların, emperyalistlerin harekete geçmesiyle, çiçeklerin uygun zamanda, uygun yere dökülmesini önlemek üzere yeniden harekete geçmiş olduklarını görüyoruz.

Beşincisi, Türkiye devleti, 1920den bu yana, Kürt ve Türk emekçilerinin kanını emerek büyümüş ve yine de kapitalizminin hiçbir sorununu çözememiş, gele gele 12 Eylül faşizmine gelmiş, orada yerleşmiş ve uzun zamandır, demokrasi diye yuttura yuttura emperyal niyetlerle ilerlemiş ama bir türlü umduğunu bulamamıştır. Çünkü Amerika’ya ve Avrupa’ya rağmen umduğunu bulması mümkün değildir. 12 Eylül geldiği gibi Türkiye solunu hiç beklemediği bir dirençsizlikle karşılaştığı halde acımasızca ezdi ve Kürtlere sınıf kini yanında, ırkçı kinini de kusarak acımasızlık gösterdi. Tam gücünün sınırsız olduğunu düşünmeye başladığı bir noktada, buna dur diyen Kürt devrimciliği oldu. Bunu da unutmadık.

Altıncısı, şimdi, bu gösterilen acımasızlığı ve çekilen acıları her iki taraf da unutmuş görünerek, Kürtlere bir kültürel özerklik verilmesi pahasına ve Türkiye’nin, Kürt halkı dâhil, bütün emekçi halklarına 12 Eylül rejiminin yeni versiyonu olan dinci-faşist-feodal diktatörlüğünün reva görülmesine seyirci kalarak, 12 Eylül rejimi ile pazarlıklar yapmakta, bu çerçevede oyun kuran ABD-AB emperyalistlerinin oyunlarına yer yer figüran olarak, yer yer ortak olarak katılmakta ve bu arada emperyalizme veryansın etmekten uzak durmamaktadırlar. Şimdi Kürt halkının devrimci ruhu köreltilmeye çalışılmaktadır. Bunu da aklımızla ve net olarak görüyoruz.

Yedincisi, bu yapılırken, hep “savaş bitsin barış gelsin”, “kardeşlik olsun” diyorlar. Oysa savaşı bitirelim demekle olmuyor, çünkü savaşlar bizim dışımızdadır; bizim irademizin dışında ve bize hiç sormadan gelişiyor. Savaş bizim bile değildir, bizi kendi savaşımızdan koparıp, kendi savaşlarına sokarak, barışlarına mahkûm etmek istiyorlar. Öyleyse, tekrarı gerek, savaş bizim dışımızdadır ama kardeşlik içimizden hiç çıkmadı, çıkmıyor, çıkmayacak. Savaşın bitmesi bizim elimizde değildir, öyleyse savaşa rağmen kardeşlik devam etmelidir. Savaş bitecekse, kardeşliğe sımsıkı sarılarak bitecektir. Kardeşlik kardeşle kardeş arasındadır. Kalleşle kalleş arasında kardeşlik olmaz. Emperyalizm en kalleş ise, ondan daha kalleş işbirlikçileridir. Onlarla kardeşlik, kardeşliğin arasına kalleşlik sokmaktır. Buna da yürekten inanıyoruz.

Sekizincisi, Kürt ulusal sorununun çözümü ancak devrimci yoldan ve emekçi halkına dayanarak çözülebilir. Emperyalist reçeteler, kel ve merhemin birlikteliğini hatırlatmalıdır. Kalleşin reçetesi, ancak kardeşliği bozar ve kalleşin hükümdarlığını tazeler, bütün kardeşleri kendine köle yapmasına kapı açar.

Dokuzuncusu, Kürt ulusal hareketinin devriminin karşılığı, Türkiye’nin emekçi halklarının, işçi sınıfının devrimidir. Kürt halkının devrimi, Türk halkının devrimidir. Birlikte bölge devrimidir. Kelebekler o nedenle oyalanıyor. Daha fazla çiçek biriktiriyor, çünkü bölge devrimi dünya devrimidir ve zalime karşı verilecek son kavgadır. Rüzgâr o taraftan esiyor. Bunlar hamaset midir? Hamaset ise, Kürt devriminden de, Türk devriminden de kaçanlar, neden şimdi kongreci olmak için birbirini yiyorlar gene de salonları dolduramıyorlar? Neden ABD, kendi askeri ve parası yetmediği halde, tüm dünyada yarım milyar askerine ilave olarak işbirlikçisi ve müttefiki devletlerden asker toplayarak hem bu coğrafyaya yığıyor? Neden Füzeler ve kalkanları hep bu coğrafyada konuşlandırılıyor?

Son olarak, kongre girişimi ile Türkiye’de son derece açıklık yaratan turnusollere doğru ilerlenildiğinin, kongre girişiminin, yaşanmış benzerleri gibi, ancak ve ancak hem sıradanlaşmış, hem de özünü kaybetmiş eski solcuları çekip, bir anlık soluk verebileceğinin ama sonunda tam soluksuz bırakacağının, bu günün tarihinin de, talihinin de emek sürecinin belirlediği şartlar üzerinden yükseldiği gerçeğini Kürt ve Türk emekçilerin ellerine alacağının, kongre girişimi adı altında biriken bütün reformist hayallere, sıradanlaşmış ama özünü kaybetmemiş hiçbir sosyalistin, komünistin kapılmayacağının, bu sıraladıklarımdaki eleştirileri ve mahkûmiyetleri hak etmeyenleri ayırdığımın bilinmesini istiyorum.

Ve bitiriyorum, bitirirken, Marksizm’in bir son söz olduğunu düşünenlere sesleniyorum; Marksizm bir başlangıçtır, yaşadığı tarih dilimindeki ve o zamana kadar biriken insanlığın düşüncesini eleştirel gözle incelemiş ve sonrakiler için dosyalamıştır. Marks ve Engels, tarihe en uzun ve en eleştirel notu kaydedip bu dünyadan dönülmeze göçmüştür. Onu takip eden Lenin olmuştur, Marksizm’i hem zenginleştirmiş hem de devrimcileştirmiştir. Asıl zenginliği politikadadır. Lenin, Marks’ın ve Engels’in, teorik olarak bulup çıkardıkları ve ortaya koydukları gerçekliklerinin, Ekim devrimi ile reel pratiğine kapı açmıştır. Kapıyı kapatmak isteyenlere cevap Stalin’den gelmiş ve böylece sosyalizmin işçi sınıfının düzeni olduğu reel olarak kanıtlanmıştır. İkinci olarak, belirleyici olanın emek süreci olduğu ve üçüncü olarak, sınıf mücadelesinin tarihin itici gücü olduğu, Ekim devrimi ile başlayıp, kapitalist restorasyonla sona eren Sovyet sosyalizminin bütün doğruları ve yanlışları ile birlikte ve özellikle yanlışlarının yol göstericiliğinde net olarak kanıtlanmıştır. Eğer kanıtlanmış olmasaydı, bir; dünyanın en çok hareketli olduğu bölgelerinde yarım milyar paralı Amerikan askerini beslediği, onlarca füze rampası ve kalkanı ile kendini garantiye almasına rağmen, hâlâ Ortadoğunun, Kuzey Afrika’nın çöllerine asker yığmak için, ucuz asker aranıyor ilanı vermezdi. İki; Sovyet sosyalizminin yıkılmasının, Stalin’in ölümünün üzerinden onca zaman geçmesine ve tarihin sonu âmin duasının okunması ile tüm sosyalizm düşmanlarına bayram havası estirmiş olmalarına rağmen, Troçkizm ve Anti-Stalinizm’in canlı tutulmasından vazgeçilmediği gibi hâlâ canlı ve saldırgan tutulmaya devam edilmezdi. Üç; yıkılmış bir sosyalizme ve sonu gelen bir tarihe rağmen, kulağa hoş gelen şirin mi, şirin eklerle sosyalizm bayrakları imal edilmez, bu bayrağın altına, kapitalistlerden daha yalancı, küçük-burjuvaziden bile kaypak, ateşi görünce hemen eriyen, en küçük bir fırtınada içine girecek oyuk arayanlarla; yani bir parça hümanizm, bir parça insan hakları, bir parça edebiyat eğilimi taşıyan ve insan olsun da çamurdan olsun demeyi en önemli sosyalist pusula belleyen kişicikleri toplayarak sosyalizm olabileceği inancı yayılmaya çalışılmazdı.

Bu gün hâlâ en çok korkulan ve saldırılan yalnızca ve yalnızca Marksizm’i devrimcileştiren ve yaşayabilir olduğunu, insana en yakışan düzen olduğunu reel olarak gösteren Sovyet Marksizm’i ve Sovyet sosyalizmidir ve en çok, Marksizm’in son ve dünyayı değiştirmeye yetmeyen teori olduğunu kanıtlamak üzere emperyalizmin bütün ideolojik laboratuarlarında sahre teoriler üretilmektedir ve hepsinin önünde şirin gösteren kulağa hoş gelen ve hemen hepsinde “demokrasi” olan ekler vardır Sosyalizmden korkanlar, korktuklarını kendi sosyalizmlerine hapsetmek için her yöntemi, her aracı kullanmaktadırlar.

Gerçek sosyalistler, güvenli yollardan ayrılmak istemeyen kişiciklerden ayrıdır ve tarihin ilerleme çizgisindeki tüm nesnellikleri doğru okumaları nedeniyle tarihin akışının hangi yöne gittiğini gördükleri için, kendilerinden emin ve gelecekten umutludurlar; bu umut ve güven ile insanlığa en çok yakışacak olan sosyalist düzeni kurmalarının engellenemeyeceğinden emindirler. Bu anlamda tarihin son sayfasının olmadığının bilinciyle tarihe kaydederek sosyalistlere bırakılan dosyalar yeniden açılmış ve en fazla deneyimin yanlışlıkların işaretlendiği ve Sovyet sosyalizminden akan yanlışlıklarda olduğu görülmüştür. Şimdi insanlığın hâlâ en bilimsel, en devrimci teorisi olmaya devam eden Marksizm-Leninizm dosyası, dünyayı insana yakışır biçimde değiştirmeye and içmiş sosyalistlerin elinde, en ileri seviyeden sosyalist iktidar mücadelesine başlangıç olacak şekilde geliştirilmeye devam ederek asıl kavganın daha yeni başladığını bütün dünyaya gösteren sayfaları da içine katacaktır. Ondan sonrası, yeniden fışkıran insanlığın elinde büyüyecektir. Sosyalistler bunu biliyor ve buna inanmaktan hiç vazgeçmiyorlar.

“Kongre girişimcileri” mi? Onlara tarihin hızlandığı dönemlerde kitlelerin nasıl tarih yazdığını, sahte kongre dinamikleri ile kitleleri şaşırtanları nasıl tarihin çöplüğüne attıklarını bekleyip görmelerini ve sahte çırpınışlarının bu hızlanmayı daha da artıracağını kulaklarına küpe yapmalarını öneriyorum. İyi niyetle ve sıradanlaştığı için özünün sıcaklığını göremeyip, yanlış yerlere yüzünü dönenleri “kongre girişimcileri”nden ayırıyorum ve onlara da çok fazla bu yönde ilerlerlerse orada kalmalarının kendileri için en iyisi olacağını, çünkü dediğim gibi, tarihin akışının hızlanmış olduğunu ve hiçbir nazlanmaya tahammülü kalmamış olduğunu hatırlatıyorum.

Ve böylece tarihe düştüğüm bu uzun notlarla kelebeklerin taşıdığı çiçeklerin “demokrasi” çiçekleri değil, sosyalist iktidar mücadelesinin çiçekleri olduğunu, ezgi ve sömürü altındaki halkların kurtuluş devriminin de rengini taşıdığını asıl ve tarihe uyan rengin bu olduğunu,bu asıl rengi soldurmak için ne fırıldaklar döndüğünü göstermiş olduğuma inanıyorum.

Fikret Uzun
16.Ekim 2011

14 Ekim 2011 Cuma

VIETNAM ULUSAL KURTULUS HAREKETININ TARIHI UZERINE DERS CIKARTILACAK OZET BILGILER

VIETNAM ULUSAL KURTULUS HAREKETININ TARIHI UZERINE DERS CIKARTILACAK OZET BILGILER.

MARKSIZM-LENINIZMIN VIETNAMA GIRISI

Dort bin yillik tarihi olan ve halki, icerdeki hainlere ve disaridan gelen saldirilara karsi kararli bir mucadele ve kurtulus mucadelesi gelenegine sahip olan, yani Fransiz somurgecilerine ve Fransiz somurgecilerine hemen teslim olan feodal toprak beylerine karsi,1914’den itibaren mucadele eden ama 1858 den beri daha aktif savasan bir halka sahip olan Vietnam'da Komunist (isci) Partisi, 3.Subat 1930 da dogabilmisti. Bu, ayni zamanda, Vietnam'in cesur ve kahraman halkinin 100 yildan fazla aktif ama pusulasiz surdurdugu ulusal kurtulus mucadelesinin kisa sure sonra kazanacagi zafer olanaginin dogdugu gundu.

Fransiz somurgecileri, Vietnam'i kendi mallari icin bir pazar haline getirmeye, ham madde kaynaklarini ele gecirmeye, Vietnam emekcilerinin emegini ucuza satin alabilmeye ve Vietnam halkini Fransa'ya kolelestirmeye calisiyorlardi. Bunun icin, Vietnam halkini baski altinda tutuyorlar ve somurulerini garanti altina almak icin feodal rejimi arac olarak elde tutuyorlardi. Bu sekilde, Vietnam somurge ve yari-feodal bir ulke haline getirilmisti. Butun bunlar, Vietnam'da baslica iki temel celiskiyi one cikarmisti; birincisi, Vietnam ile Fransiz emperyalistleri arasindaki celiski; digeri ise, Vietnam halki ile ve ozellikle koylulukle, feodal toprak sahipleri arasindaki celiski idi. Ve Vietnam Komunist Partisi dogar dogmaz bu celiskileri ve onemini tespitle, Vietnam toplumunun ancak bu celiskilerin cozumlenmesiyle gelisebilecegini saptadi.

Vietnam Komunist partisinin dogmasi ile birlikte, onca zaman Fransiz somurgecilerine karsi mucadelelerinde ilerleme kaydedememis olan Vietnam halkinin, emperyalizm ve proleter devrimler cagina uygun bir politik cizgiye ve ulusal kurtulus mucadelesini basariya ulastiracak bir siyasi onderlige sahip olmasi da mumkun olmustu.

Vietnam Komunist partisi Vietnam'a ve Vietnam halkinin yuregine dogdugunda, Vietnam'da Feodal toprak sahipleri Fransiz emperyalistlerine teslim olmus; faaliyetleri Fransiz emperyalizmi tarafindan baltalanan ve kisitlanan kaypak burjuvazi ekonomik yonden zayif, siyasi yonden belirsizdi; bu nedenle Fransiz emperyalizmi ile uzlasma yoluna gitti. Koyluluk ve kucuk burjuvazi, bagimsizlik ve ozgurluk istemesine ragmen, ideolojik bir cikmaz icindeydi. Isci sinifi, yerli burjuvaziden daha once var olmasina karsin, ancak birinci dunya savasindan sonra onemli bir siyasi guc haline gelmisti.

Insanligin kalbine kizil bir karanfil gibi acan Ekim devrimi, insanlik tarihinde yeni bir cag, dunya capinda kapitalizmden sosyalizme gecis cagini acmisti. Somurge ve bagimli ulkelerde, ulusal kurtulus devrimleri, dunya proletarya devriminin ayrilmaz bir parcasi haline gelmisti. Bu sartlar altinda emperyalizm, feodalizm ve yerli burjuvazi tarafindan uc yonlu bir baskiya tabi tutulan en ileri uretim gucunu temsil eden, dusmanin ekonomik merkezlerinin faaliyetlerinin icinde olan isci sinifi, dogal olarak Vietnam'daki siyasi ustunlugu saglayacak gerekli sartlara sahip tek sinifti.

Vietnam Komunist partisinin kurucusu olan Ho Chi Minh, diger adiyla Nguyen Ai Quoc, 1920lerden itibaren Vietnam isci sinifinin bu yeteneklerine ve konumuna vakifti ve Dogu ve Batinin izledigi cesitli devrimci yollari inceledikten sonra su sonuca varmisti; "Vietnam'i ulusal kurtulusa goturecek tek yol proletarya devrimidir"

Fransiz iscilerinin hareketine de katilmis olan Ho Si Min,1920 de, Fransiz Komunist Partisinin de kurulusunda yer almis ve kararalilikla Komintern taraftari olmustu. Fransiz isci sinifinin ve Fransiz somurgelerindeki halklarin ortak dusmaninin Fransiz emperyalizmi oldugunu aciklikla ortaya koyarak, Fransiz somurgelerindeki halklar ile Fransiz isci sinifi ve emekci halki arasindaki dayanismanin temellerini atmis; Fransiz devrimi ve Vietnam devrimi arasindaki karsilikli yardimlasma iliskilerini kurmustur. Onun dusuncesine gore, ulusal faktor ile sinif faktoru birbirlerine sIki sIkiya bagli idi. Boylece, Ho Si Min, kisa surede yurtseverlik ile proleter enternasyonalizminin birlestirilmesinin simgesi olmustu.

Ho Si Min'in devrimci faaliyetleri, FKP'nin yayin organi L'Humanite'de, Fransiz genel emek konfederasyonu organi La Vie Ouvriere'de, kendisinin kurdugu La Paria'da cikan makaleleri ve Fransiz Somurgeciligi Denemesi (1925) , Devrimci Yol (1927) gibi yazdigi ilk kitaplar Vietnam'daki devrimci hareket uzerinde itici bir guc olusturmustu ve Vietnamli yurtseverleri Marksizm-Leninizm'e yonlendirmekte onemli oranda etkili olmustu. Fransiz somurgecilerinin kurduklari celik duvari Marksizm-Leninizm'in asip Vietnam'a girebilmesinde, Ekim devriminin etkisi yaninda, Ho Si Min'in etkisi oldukca onemlidir.

Ancak, buna ragmen, Vietnamli devrimcilerin eski yurtsever tutumlarindan Marksist-Leninist bir bakis acisina dayanan yurtseverlige gecisleri kolay olmuyordu. Vietnam Komunist partisinin, henuz sartlarin olgunlasmadigi bir zamanda kurulmasinin bu yurtsever devrimci hareketi bolebilecegini hesap eden Ho Si Min ve etrafindaki devrimci kadrolar, Vietnam'in ekonomik bakimdan geri bir somurge oldugundan ve sadece koylulugun ve kucuk burjuvazinin degil, isci sinifinin bile sosyalist bir gelenekten yoksun oldugu gercekliginden hareketle, her seyin basindan bu siniflara Marksizm-Leninizm'in goturulmesi gerektigini ve Vietnamlilarin yurtsever mucadele hareketlerinde Marksist-Leninist dunya gorusunu uygulamalarini saglayacak bir orgutlenmeye ihtiyac oldugunu goruyorlardi.

Iste bu perspektifle once gecici bir nitelige sahip olan, "Vietnam Devrimci Genclik Birligi" kuruluyor. Bu orgutun temeli, Vietnam Komunist Partisinin kurulusunu hazirlayacak olan cekirdek komunist grup ile Ho Si Min ve diger yurtseverler tarafindan birlikte atilmisti.

Vietnam'da ulusal kurtulus ve sinif mucadelesi 1914 den itibaren yogunlasti. Devrimci ve karsi - devrimci gucler programlarini ileri surerek halkin destegini kazanmaya calistilar. Vietnam Devrimci genclik Birligi, illegal kabul edilmis ve buyuk bir baski altina alinmisti ama buna ragmen, Fransiz somurgecilerinin ve onlarin ajanlarinin aldatici vaatlerini aciga cikarmada basarili olabiliyordu. Ayni zamanda burjuvazinin ve kucuk burjuvazinin reformist, milliyetci ve soven goruslerini etkili bicimde curutebiliyordu.

1926-1927 yillarinda Vietnam'da devrimci hareket buyumeye devam etti, Vietnam Devrimci Genclik Birligi hizla gelisti. Birligin siyasetini uygulamak icin, kucuk burjuva aydin kokenli uyeler maden ocaklarinda, fabrikalarda, plantasyonlarda calisarak proleterlestiler. Boylece iscilerin icinde, kitleler arasinda, propaganda yapma olanagi buldular, ajitasyon calismasi yaptilar, iscileri orgutlediler ve onlara onderlik ettiler, isci sinifina tarihi gorevinin ne oldugunu kavrattilar ve ayni zamanda gercek devrimciler olmak uzere kendilerini egittiler.

Sonuc olarak,1928-1929 yillarinda iscilerin hareketi guclendi ve siyasi talepler, ekonomik taleplerin onune gecti. Iscilerin hareketlerinin yani sira, koylulerin ve sehir kucuk burjuvazisinin mucadelesi de aktifti. Bu mucadeleler birleserek, isci sinifinin bagimsiz siyasi gucu sayesinde ulusal kurtulus ve demokrasi icin ulke capinda guclu bir uyanis gelisti.
Butun yurtseverler ve ilerici gucleri harekete gecirmek, orgutlemek ve onlara onderlik etmek icin isci sinifi partisinin temelinin atilmasi o sirada hayati onem tasiyordu.

VIETNAM ISCI SINIFI PARTISININ KURULUSU:

Kitle hareketinin ulke capinda buyumesi karsisinda Vietnam Devrimci Genclik Birligi artik devrimi yonetmek icin yetersiz kalmisti.

Vietnam devrimini daha da ileriye goturmek icin artik isci sinifinin gercek partisinin, Komunist partisinin kurulmasi zamani gelmisti. Birlik icindeki ileri unsurlar, bu objektif gerekliligi kavramislardi fakat bu gereklilik, henuz tam olarak birligin onderleri ve diger herkes tarafindan kavranmamisti.

Bu nedenle ilk gunlerde tek bir komunist partisi altinda toplanilamadi. Birligin bunyesinden iki komunist orgut dogmustu; Hindicini Komunist Partisi ve Annamlilar Komunist Partisi. Arkasindan ilerici –yurtsever egilime sahip olan ve daha sonra Hindicini Komunist Birligi adini alacak olan Yeni Vietnam Devrimci partisi kuruldu.

Boylece 1929'dan sonra Vietnam'da uc komunist orgut var oluyordu. Ancak bu durum fazla uzun surmedi. Cunku Marksizm-Leninizm bayragi altinda Vietnamli yurtsever guclerin, ozellikle iscilerin ve koylulerin mucadeleleri, kisa zamanda tek bir komunist partisinin onderligini gerektiren guclu bir ulusal ve demokratik yukselis icinde birlesti.

Bu sartlar altinda Ho Si Min komunist enternasyonalin bir temsilcisi sifatiyla 3 Subat 1930 yilinda Hong Kong yakinindaki Kowloon'da Vietnam'daki komunist gucleri tek bir Vietnam komunist Partisi icerisinde birlestirme meselesini cozumlemek uzere, degisIk komunist gruplarin temsilcilerini toplantiya cagirdi.

Bu konferans bir kongre kadar onemli idi. Ho Si Min tarafindan yazilan siyasi program ve kisaltilmis strateji bu konferansta kabul edildi. Bu ilk belge, henuz belli bir olgunluga erismemis olmasina ragmen, Vietnam devriminin esas olarak dogru siyasi cizgisini ortaya koyuyordu. Daha sonra parti merkez komitesinin siyasi gorusunun olusmasina temel teskil etti. Bu siyasal cizgi; toprak devrimini de iceren burjuva demokratik devrimi uygulamak; Fransiz emperyalistlerini ve feodal yoneticileri alasagi etmek icin tam bir bagimsizlik kazanmak ve Vietnam'i sosyalizm ve komunizme ulastirmak seklindeydi.

Bu siyasi cizginin basarisini teminat altina almak icin, bir isci sinifi partisi insa etmek, isci-koylu ordusunu kurmak, isci koylu ittifakini gerceklestirmek, ulusal birlesIk cepheyi orgutlemek ve Vietnam devrimi ile dunya devrimci hareketi arasindaki dayanismayi saglamak gerekiyordu.

Konferans, Vietnam'da Kizil Isciler Birligi- Kizil Koyluler Birligi- Komunist Genclik Birligi –Kurtulus Icin Kadinlar Birligi-Kizil Kurtarma Birligi-Anti-Emperyalist ulusal BirlesIk Cephe gibi kitle orgutlerinin kurulmasini kararlastirdi.

Vietnam Komunist Partisi'nin kurulusu, Vietnam devrimi tarihinde onemli bir donum noktasi olmustu ve bu, yeni bir cagi, isci sinifi ve onun oncu birligi Marksist-Leninist parti onderligindeki Vietnam Devrimi cagini acmisti.

Vietnam isci sinifi sayica cok olmasina karsin, cografi bakimdan oldukca yuksek bir yogunlasmaya sahipti ve aristokrat isciler kesimini icermeyen, reformizmin etkisine maruz kalmayan homojen bir sinifti. Ayrica cok guvenilir ve cok savaskan olan yakin bir muttefiki vardi; koylu sinifi. Bu iki sinif, kararli bir mucadele gelenegine sahip olan ve boyun egmeyen Vietnam halkinin baslica devrimci gucleri idi. Marksizm-Leninizm'in Vietnam'daki kitleler arasinda saglam bir sekilde kok salmasinda etken olan kosullar iste bunlardi.

Isci sinifinin ve Vietnam halkinin bu ozelliklerinden dolayi, Vietnam Komunist Partisi, yeni kurulmus olmasina ragmen, isci sinifinin yeni tip partisinin butun gereklerine sahipti ve kurulur kurulmaz Vietnam yurtsever hareketinin tek onderi haline geldi.

1930 Ekiminde, Parti Merkez Komitesinin Birinci Kongresi, Partinin ismini, Hindicini Komunist Partisi olarak degistirdi ve parti birinci genel sekreteri olan Tran Pu tarafindan ortaya konulan siyasi tez benimsendi.

Bu tez suna isaret ediyordu; "Emperyalizm ve proletarya devimleri caginda, Rusya'daki Buyuk Ekim devriminden sonra, Vietnam Devrimi dunya proleter devriminin ayrilmaz bir parcasi olmustur.

Vietnam devrimi iki asamadan gecmek zorundadir; birinci asama, emperyalist ve feodal yoneticileri devirmek, ulusal bagimsizligi gerceklestirmek ve koyluye toprak vermek icin, isci sinifinin onderliginde yurutulecek olan burjuva demokratik devrimdir. Antiemperyalist mucadele ile antifeodal mucadele birbirine sIki sIkiya baglidir. Devrimin esas gucleri isciler ve koylulerdir. Parti, isci koylu ittifakini insa etmeli, ayaklanmak ve iktidari ele gecirmek icin devrimci siddet kullanmalidir.

Yukarida sozu edilen gorevler esas olarak tamamlandiktan sonra Vietnam, kapitalist kalkinma asamasindan gecmeden sosyalizme dogru yol aldigi sirada, devrim ikinci asamaya gececektir.

Devrimin basarisini teminat altina alacak kacinilmaz sart, bir komunist partinin ideolojik bakimdan Marksizm-Leninizm temeline dayanmasi, devrime onderlik edecek dogru bir cizgide olmasi, demokratik merkeziyetcilik temeline dayanan bir orgutlenmeye, sIki disipline sahip olmasi, parti icinde ve disinda sIki baglar kurmasi ve devrimci mucadele icerisinde olgunlasmasidir."

Partinin bu Siyasi Tez'inin buyuk bir tarihi onemi vardi. Cunku Vietnam isci sinifi ve halki, ilk defa olarak, Vietnam toplumunun objektif kanunlarini, yani Vietnam'in somurge ve yari –feodal bir ulke oldugunu net olarak dile getiren yeni tip burjuva demokratik devriminin programina sahip oluyordu. Bu program, Vietnam halkinin acil ihtiyaclarini karsilayan bir programdi.

Partinin Siyasi Tez'i, sinif mucadelesini hice sayan gorusleri savunanlari yenilgiye ugratma mucadelesinde Vietnamli komunistlerin etkili bir silahi olmustu. Vietnamli komunistlerin, iscilerin ve koylulerin, ulusal reformizmin, provokasyona acik ve yikici Trockizmin ve burjuva sovenizminin korkunc etkilerinden korunmalarina yardimci olmustu.

Bu Siyasi Tez sayesinde Vietnam Komunist Partisi, milliyetcilik ve demokrasi bayragini kaldirdi, isci sinifini devrimin mutlak onderi olarak muhafaza etti.

VIETNAMDA DEVRIMCI YUKSELIS:

Vietnam Komunist Partisi, Vietnam'in ve diger Hindicini ulkelerinde kapitalizmin ciddi bunalimlarinin yaygin oldugu bir donemde kurulmustu. Fransiz emperyalistleri, butun bu bunalimlarin yukunu Vietnam halkinin sirtina yuklemisti. Isciler ve koyluler bu bunalimin cok ciddi bir sekilde ve dogrudan etkisi altinda idiler. Ayrica,1929-1933 yillari arasinda, Vietnam, surekli sel felaketleri ve bunun sonucu kitliklar ile karsi karsiya kalmisti. Koyluler son derece yoksullasmisti. Issizlerin sayisi surekli olarak artiyordu. Bircok ulusal burjuva ve kucuk-burjuva iflas etmisti. Nufusun her tabakasinin hayat sartlari ciddi bir tehdit altinda idi. Ekonomik bunalimlar, somurunun yogunlasmasi ve Yen Bal ayaklanmasindan (11 Subat 1930'da, Vietnam Milliyetci Partisi tarafindan duzenlenmistir) once ve sonra uygulanan genis teror siyaseti, Vietnam halki ile Fransiz emperyalistleri arasindaki celiskileri daha da derinlestirmisti. Bunlar Vietnam Komunist Partisi'nin Vietnam'da esi gorulmemis bir devrimci hareketi orgutlemesi ve ona onderlik etmesi icin elverisli sartlardi.

Vietnam devrimci hareketi kisa zamanda, buyuk grevler ile kitlelerin devrimci ayaklanmasi ile genis bir sekilde kirlik bolgelere yayilmisti. Vietnam'in her bir yaninda, yuzlerce isci grevi, binlerce koylu gosterisi, sayisiz mitingler, okul grevleri ve kucuk tuccarlarin Pazar grevleri patlak vermisti.

Iscilerin, koylulerin ve kucuk-burjuvazinin bu bilincli hareketi, anti-emperyalist mucadeleyi, anti-feodal mucadele ile birlestirdi ve burjuva reformist hareketin etkisini tamamen bertaraf etti.

Nghe Tinh (Nghe An ve Ha Tinh eyaletlerinde kurulan Sovyet) Sovyetinin kurulmasiyla Vietnam devrimci hareketi en yuksek dereceye ulasiyordu. Kitlelerin cetin devrimci hareketi karsisinda Nghe An ve Ha Tinh eyaletlerindeki biricik koyluk bolgede emperyalist ve feodal yonetim bolunmus ve sonunda cokmustu. Parti hucreleri tarafindan yonetilen koylu birliklerinin icra komiteleri, koyun siyasi ve sosyal hayatinin her yonunu kendi idareleri altina aldilar. Boylece halkin iktidarinin sorumluluklarini sura tipinde uzerlerine almis oluyorlardi. Bu Sovyet, uzun muddet surmemis olsa da, kararli bir sekilde karsi-devrimci unsurlari bastirmis, emperyalist ve feodal yoneticiler tarafindan yaratilan vergileri ortadan kaldirmis ve ayni zamanda halk icin demokratik ozgurluklerin guvencesini saglamislar, koylulere toprak dagitmislar, halki okuma yazma ogrenmeye tesvik etmisler ve eski gelenek gorenekler yaninda, batil inanclardan uzaklasmalarini saglamislardi.

Bu Sovyet deneyimi, Vietnam halkinin daha ilerdeki basarili Agustos devrimini getirecek olan bir hazirlik provasiydi. Ulusal demokratik devrimi ,"bagimsizlik" ve "toprak isleyenin" sloganlariyla surdurecek olan partinin siyasi cizgisi, kitlelerin tek inanci ve umidi haline geldi. Bu devrimci mucadele sirasinda Vietnam Komunist Partisi de celiklesmis ve olgunlasmisti. Nisan 1931 de Komunist Enternasyonalin bir seksiyonu olarak taninacakti.

1930-1931 devrimci yukselisi ve Nghe Tinh Sovyet'i, ancak Vietnam isci sinifi ve onun oncusu olan Hindicini Komunist Partisinin, Vietnam'da ulusal demokratik devrime onderlik edebilecegini kanitladi. Ve ancak Komunist Partinin onderliginde isci sinifinin ve koylulerin, nufusun diger tabakalariyla birleserek, emperyalist ve feodal yoneticileri yerlebir edebileceklerini ve halkin devrimci rejimini kurabileceklerini dogrulamistir. Bu hedefe ulasmanin yolu, kitlelerin devrimci siddetini harekete gecirmekti ve oyle de oldu.

Kitlelerin bu guclu hareketi ve partinin gelisen etkisi karsisinda Fransiz emperyalistleri panige kapilmisti ve devrimci hareketi ezmek, partiyi imha etmek icin amansiz bir teror hareketine giristi. Partinin onde gelen birkac organi basildi. Onbinlerce kadro, parti uyeleri ve yurtsever savascilar tutuklandi, olduruldu ya da mahkûm edildi.

1931'in yarisindan sonra devrimci hareket gerilemisti. Ancak bu uzun surmedi. Cok buyuk zorluklara karsin, parti ve Vietnam halki, devrimin parlak gelecegine inanmaktan vazgecmemisti. Kahramanlikla, kararlilikla ve boyun egmeyen bir yaklasimla parti kadrolari, parti uyeleri ve devrimci kitleler ulke capinda ve dunyada Vietnam devrimine buyuk itibar kazandirdilar.

1932 yili, Vietnam Komunist Partisi, partinin siyasi tezini surduren hareket programini ortaya koydu. Acil somut gorevleri, yeni duruma daha uygun mucadele yontemlerini ve bicimlerini tanimladi.

Tutuklamalari ve baskilari goguslemesini basaran parti uyelerinin bagliligi sayesinde Vietnam Komunist Partisinin kitlelerle bagi muhafaza edilebilmisti. Parti bir yandan illegal orgutlerini pekistirmis, diger yandan da, legal ve illegal hareket bicimlerini birlestirmeyi basarmisti. Bununla birlikte, Propagandayi surdurerek, absin yoluyla sehir konseylerinde ve mahalli konseylerde yeni fikirleri savunarak legal yoldan yararlanmasini bildi.

Emperyalistlerin zindanlarinda tutuklu bulunan kadrolar, parti uyeleri, tutukevi rejiminin duzeltilmesini saglamaya yonelik ve tutuklularin oldurulmesine, terorizme karsi cikan mucadelelere onderlik ettiler. Diger yandan bu guc zamanlarda, kardes komunist ve isci partilerinin, ozellikle Sovyet, Cin ve Fransiz Komunist partilerinin yardimlari son derece degerli idi.

1933 ten itibaren, devrimci hareket gucunu toplamaya basladi. 1934 yilinda partinin denizler asiri onderlik komitesi olusturuldu. Gorevi, ulkede restore edilen parti orgutlerini birlestirmek, onder kadrolar yetistirmek ve yakin gelecekteki, birinci parti kongresine hazirlanmakti. Bu kongre, 1935 Martinda, Cin'de Macao bolgesinde toplandi . Bu kongrenin ve parti komitesinin gorevi, ulke icindeki parti orgutunun parti merkez komitesi onderligi altinda birlestirilmesiyle sona eriyordu.

Boylece parti, ulke capinda inisiyatifi elinde tuttugunu gostermis oluyordu.

Hindicini Komunist Partisi, Fransiz emperyalistlerinin amansiz baskilarina ragmen mucadelede yilmadigini ve mucadeleye devam etmek icin ayakta oldugunu, Hindicini Proletaryasinin sarsilmaz celikten oncusu oldugunu gosteriyordu. Hindicini devriminde ancak boyle celikten bir partinin iscilerin ve koylulerin mucadelesine onderlik edebilecegini ve buna hak kazandigini gostermisti.

HINDICINI DEMOKRATIK CEPHE KAMPANYASI ( 1936-1939 )

1929 ile 1933 yillari arasindaki ekonomik bunalimin ciddi sonuclari ve emperyalist guclerin izleyen istikrarsiz ekonomik durumu, sosyal celismeleri daha da derinlestirdi ve bu ulkelerdeki devrimci hareketi yogunlastirdi. Kitlelerin mucadelesine karsilik bircok emperyalist ulkelerdeki tekelci kapitalistler, burjuva demokratik ozgurlukleri bastirdi ve fasist politika uyguladi. Almanya, Italya, Japon fasistleri kuvvetli bir yer edindiler, Dunya pazarlarini yeniden bolusmek icin alelacele savas hazirliklarina giristiler ve dunya devriminin kalesini yikmak icin Sovyetler Birligine saldirdilar.

Durum buyken,1935 te toplanan Komunist Enternasyonalin 7. kongresi, komunist partilerinin ve isci sinifinin acil gorevinin henuz kapitalizmi yikma mucadelesi degil, fasizmle savasma demokrasiyi tanima ve barisi koruma mucadelesi oldugunu isaret etmisti. Bu sebeple butun ulkelerin komunist partileri, isci gucunu birlestirmeli ve baslica dusman olan fasizme karsi yurtsever, demokratik parti ve orgutlerle nufusun cesitli tabaklariyla anlasarak genis halk cephesi kurmalidirlar.

Anti –fasist harekette cekirdegini Fransiz komunist partisinin olusturdugu Fransiz Halk Cephesi 1936 Mayis secimlerinde zafer kazandi. Bir halk cephesi hukumeti kuruldu. Bu olay, Vietnemda da siyasi durum uzerinde dogrudan etki yaratmisti. Ekonomik bunalimlar ve Fransiz emperyalistlerinin baski siyaseti sonucu, Vietnam’daki ulusal burjuvazinin de dahil oldugu butun halk tabakalari demokratik degismeler bekliyordu.

Bu durum cercevesinde ve Kominternin 7. kongresi kararina uygun olarak Vietnam Komunist Partisi 1936 yazinda ilk kongresini topladi. Hindicini devriminin gorevini, fasizme ve fasist saldirgan savasina karsi demokrasi ve baris icin dunya cephesine katilmak olarak tespit etti. Kongre gecici bir sure icin "Fransiz emperyalizmini yikalim", "toprak sahiplerinin topraklarina el koyarak topraklari isleyene dagitalim" sloganlarini bir kenara birakarak, Hindicini antiemperyalist halk cephesini orgutleme karari aldi. Fakat bu tur bir orgut, Hindicinideki Fransiz saflarini dagitma, saldirgan Fransiz fasistlerini ve gerici somurgecileri tecrit edemezdi. Bu nedenle Hindicini antiemperyalist halk cephesinin adi daha sonra, butun demokratik ve ilerici gucleri harekete geciren, Fransiz fasistleri ve Fransiz gerici somurgecileri olan baslica dusmana karsi demokratik ozgurlukler, yasama sartlarinin duzeltilmesi icin ve fasizme karsi dunya barisini korumak icin mucadele eden Hindicini Demokratik Cephesi olarak degistirildi. Orgut bicimi ve mucadele yontemi acisindan parti merkez komitesi, propagandayi surdurmeyi, kitleleri orgutlemek icin butun legal- illegal bicimleri kullanmayi, ayni zamanda gizli parti orgutlerini saglamlastirmayi ve gelistirmeyi, parti orgutunu ve Demokratik Cepheyi genisletmek ve kitlelerin mucadelesini yogunlastirmak icin legal ve yari legal faaliyetlerle illegal faaliyetleri birlestirmeyi ongordu. Bunun uzerine, KEYK de gorevli olan Le Hong Phong, Merkez komitesi ile birlikte devrimci harekete onderlik etmek uzere Vietnam'a geri gonderildi.

O sirada yurt disinda olan Ho Si Min, ulkedeki demokratik hareketi yakindan izliyor ve en akillica talimatlari yolluyordu.

O gunlerde devrimin basarisini teminat altina almak icin "genis bir ulusal demokratik cephe orgutlenmesinde " israr etti. "trockistlerle uzlasmak ve onlara taviz vermek mumkun degildir. Onlarin siyasi bakimdan ortadan kaldirilmasi gereken fasistlerin ajanlari olduklari her firsatta aciga cikarilmalidir. Bu gorevi yerine getirebilmek icin, parti, uzlasmaksizin tarafgirlikle mucadele etmeli, parti uyelerinin siyasi ve kulturel seviyelerinin yukseltilmesi icin Marksizm-Leninizm'in sistemli bir calismasini yapmalidir." Diyordu.

Vietnam komunist partisinin onderliginde Hindicini kongresini orgutleme kampanyasiyla baslayan kitlelerin hareketi buyuk olcude yogunlasti. Her yerde hareket komiteleri kuruldu, halkin dilekleri goz onunde bulundurularak konusmalar ve mitingler duzenlendi. Fransiz halk cephesi hukumetinden demokratik reformlar ve kitleler icin daha iyi yasama sartlari talep edildi. Hindicinideki ve Fransa'daki halk hareketinin baskisi sonucu Vietnam zindanlarinda bulunan bircok siyasi tutuklu serbest birakildi. Partinin demokratik cephenin ve demokratik gencligin bazi gazeteleri serbestce yayinlandi. Vietnam Komunist Partisi bu kosullarda kucuk burjuva siyasi gruplarini demokratik dusunceli burjuva aydinlarini birlikte harekete gecirmeyi basarabildi. Ayni zamanda Fransiz sosyalist partisinin Hindicini kolu ile bircok somut sorun uzerinde isbirligi yapti.

1936'nin ortalarindan 1939'un ortalarina kadar Hindicinide kitlelerin mucadele hareketi buyuk bir hizla gelisti. Buyuk sehirlerde ve sanayi bolgelerinde, ozellikle Saygon, Hanoi gibi buyuk yerlerde grevler, gosteriler patlak verdi. Isciler hayat sartlarinin duzeltilmesini, sekiz saatlik is gunu, dernekler ve kardes birlikler kurma ozgurlugunu talep ettiler. Kol ve kafa iscileri, kardes birlikler ortak yardim birlikleri orgutlediler. Milyonlarca koylu vergilerin azaltilmasini ve butun zorbaliklara ve gasplara son verilmesini talep eden gosterilere katildilar.

Bu donemde Vietnam Komunist Partisi, ice kapaniklilik, dar kafalilik, hareketi ileriye goturmek icin legal ve yari- illegal calisma bicimlerini kullanmamak gibi, "sol" sapmalari; legalizm, partinin basarilarini abartmak ve illegal parti orgutlerinin pekistirilmesini ihmal etmek, Trockistlere karsi uyanikligi kaybetmek, onlarla dikkatsizce isbirligi yapmak, burjuvaziden ve toprak sahiplerinden gereginden fazla medet ummak, bu arada, iscilerin ve koylulerin devrimci gucunu ve isci –koylu ittifaki meselesini ciddiye almamak gibi sag sapmalari siddetle elestirmistir.

Vietnam Komunist Partisi, ulusal bagimsizlik meselsine iliskin tavrini ilan etmekte agir davrandigi bir sirada, Hindicini Demokratik Cephe kampanyasi(1936-1939) gercekten guclu, genis bir ulusal ve demokratik hareket olmustu. Kitleleri yonetmede, kadrolarin ve parti uyelerinin siyasi duzeyleri ve becerileri buyuk olcude gelismisti. Partinin kitleler uzerindeki itibari ve etkisi artmisti. Onemli olan, partinin Marksist-Leninist dusuncesinin, Vietnam Komunist Partisinin ve Komunist Enternasyonalin siyasi cizgisinin propagandasini yapmak icin, legal, yari-legal yollari bu kosullar altinda kullanabilmis olmasidir. Partinin ve Demokratik Cephenin legal yayinlari, kitleleri seferber etmede ve egitmede, onlarin mucadelesini orgutleyip, onlara onderlik etmede ve ayni zamanda her gecen gun daha da tecrit olan Trockistlerin ve diger gericilerin aldatici propagandalarini ve sabotaj faaliyetlerini ezmede buyuk bir rol oynadi.

Vietnam Komunist Partisinin, temsili meclislerde ve mahalli konseylerde yurutulen faaliyetleri de dahil olmak uzere butun legal bicimlerden yararlanmasi, Vietnam gibi, okuldan cok cezaevlerinin bulundugu, halkin hicbir demokratik ozgurlugunun olmadigi, burjuva demokratik ozgurluklerin dahi olmadigi somurge ve yari-feodal bir ulkede komunistler icin buyuk basari demekti.

Vietnam Komunist Partisi, demokratik ozgurlukler icin mucadele sirasinda, yasama sartlarinin duzeltilmesini, sehirlerde ve kirlik bolgelerde milyonlarca halkla birlikte "siyasi bir halk ordusu "nu meydana getiren kitlelerin seferber edilmesini ve egitilmesini basariyla surdurdu. Genis bir siyasi hareket vucuda getirdi ve bu sirada Vietnam'da bircok kadro devrimci faaliyetler icin egitilmisti. Acikca goruluyordu ki, Hindicini Demokratik Cephesinin guclu hareketi, 1945 Agustos devriminin bir provasi olmustu.

ULUSAL KURTULUS HAREKETI VE AGUSTOS DEVRIMI ( 1939-1945 )

Eylul 1939 da ikinci dunya savasi patlak vermisti. Hindicinideki Fransiz somurgecileri, parti onderligindeki devrimci hareketi insafsizca bastirdilar ve fasistlerin saldirgan savaslari ugruna butun insan gucunu ve zenginliklerini gozu donmuscesine ele gecirerek, genel seferberlik ilan ettiler. Legal faaliyetlerin artik olanagi kalmamisti. Legal ve yari-legal faaliyetler icinde olan parti kadrolari ve organlari tam zamaninda yer altina gecme talimati aldilar. Bircogu koylere giderek, oradaki halkin yardimi ile calismalarini surdurduler. Hem de, koyde ve sehirde devrimci hareketi hizla gelistirmeye devam ettiler.

Kasim 1939'da, parti merkez komitesi, parti genel sekreteri Nguyen Van Cu'nun, Le Duan'in ve bazi diger yoneticilerin katildigi altinci oturumu topladi. Bu toplantida, Ulusal kurtulusun, Hindicini devriminin en onde gelen gorevi oldugunu onemle belirterek; toprak devrimini surdurme sloganinin bir kenara birakilmasina karar verdi ve yuksek toprak kirasina, fahis faizlere karsi cikan ve somurgecilerin, hainlerin elindeki topraklarin koylulere dagitilmasini ongoren bir siyaset benimsendi. Bu siyaset, emperyalistlere ve onlarin usaklarina karsi cikan herkesi harekete gecirecek olan ve toprak sahibi sinifin ilerici unsurlarini kazanan Hindicini Antiemperyalist Ulusal BirlesIk Cephesini genisletecek olan bir hedefe sahipti.

Komunist Partisinin merkez komitesinin altinci oturumu, strateji yonunde dogru bir degisIklik kaydetmisti. Ulusal kurtulus meselesini butunuyle yeniden ele aldi ve Hindicini halklari ile emperyalist saldirganlar arasindaki celismenin Hindicinideki ulusal ve demokratik devrimde temel iki celismeden birini meydana getirdigi sonucuna vardi; ulusal kurtulus hareketi dunya devrimci hareketinin ayrilmaz bir parcasi idi.

Fransa kisa sure sonra, fasist Hitler ordulari tarafindan isgal edildi. Japon fasistleri bu durumdan yararlanarak, Hindiciniyi istila ettiler. Fransiz somurgecileri Japonlara teslim oldu, fakat yenilmez Vietnam halki her ikisi ile de savasmak uzere harekete gecti.

Eylul 1940 da, Bac Son isyani patlak verdi. Ayni yilin Kasim ayinda Nam Ky isyani oldu. 1941 Ocaginda Cho Rang ve Do Luang'da bahriyeliler isyan etti. Karadaki ve denizdeki bu isyanlar, Vietnam halkinin bagimsizlik ve ozgurluk icin verdigi cetin mucadelenin habercileri olarak buyuk etki yaratmisti.

Kasim 1940 da, parti merkez komitesinin 7. oturumu toplandi ve Fransiz ve Japon fasistleri tarafindan cift boyunduruk altinda bulundurulan Hindicini halklarinin ciddi bir tehdit altinda olduguna isaret etti. Ve Partinin acil gorevinin Hindicini halklarini iktidari ele gecirmeleri icin silahli mucadeleye hazirlamada onderlik etmek oldugu kararini aldi. Ayni zamanda Bac Son isyani icin orgutlenmis olan ordunun muhafaza edilmesine ve devrimci bir us kurulmasina karar verdi. Troung Chinh, Vietnam komunist partisinin genel sekreteri oldu. 13 Ekim 1940 da, Bac Son isyani kuvvetleri, partinin onderligindeki ilk gerilla birliklerini meydana getirdiler. Kisa bir sure sonra, bu birlik ulusal kurtulus ordusunun uc mufrezesini olusturdu.

8 Subat 1941 de, Ho Si Min, Vietnam devrimci hareketinin dogrudan yonetimini ele almak icin ulkeye dondu. 1941 Mayisinda, parti merkez komitesinin sekizinci oturumu Ho Si Min denetiminde Poc Bo'da toplandi. Ulkedeki ve dunyadaki durumun derin bir incelemesi esasina dayanarak, merkez komitesi, yakin gelecekte yurutulecek devrimin ulusal kurtulus devrimi oldugu ve halkin butun devrimci guclerinin namlularini Japon ve Fransiz fasist saldirganlarina karsi cevirmeleri gerektigi kararina vardi. Cunku "eger Vietnam'in kurtarilma ani olan bu anda basarisizliga ugranirsa, butun halk icin bagimsizlik ve ozgurluk saglanamazsa, sadece Vietnam ve Vietnam halki omur boyu esir olmakla kalmayacak, ayni zamanda bir kesimin, bir sinifin cikarlari, hicbir zaman yeniden talep edilemez hale gelecekti."

Sekizinci oturumda parti merkez komitesi altinci ve yedinci oturumlarda, ulusal kurtulus meselesi uzerinde alinan kararlari duzelterek gelistirdi. Bu meseleyi, her Hindicini ulkesi cercevesinde ele almaya ve halkin cesitli tabakalarinda ulusal kurtulus birliklerinden olusan Vietnam Kurtulus Birligi( Viet Minh) kurmaya karar verildi. Cesitli tabakalardan olusan ulusal kurtulus birlikleri sunlardi; ulusal kurtulus iscilerinin birligi- ulusal kurtulus ordu mensuplari birligi-ulusal kurtulus kadinlar birligi-ulusal kurtulus ihtiyarlar birligi—ulusal kurtulus rahipler birligi vb.

Cok esnek bir siyaset benimsendi. Amac dusman saflarini bolmek, ulkeyi ve halki kurtarmak icin harekete gecirilebilecek butun kuvvetleri seferber etmekti. Devrimci usler kurulmasina, silahli kuvvetler tesis edip, gelistirilmesine, her yonde devrimci calismanin hizlandirilmasina, iktidari ele gecirmek icin girisilen mahalli ayaklanmaya hazirlanilmasina karar verildi.

Merkez komitesine baska uyeler de secildi. Parti merkez komitesinin sekizinci oturumu karari ve Ho Si Min'in merkez komitesi toplantisindan sonra yayinlanan cagrisi, butun partiyi ve butun Vietnam halkini harekete gecirdi. Merkez komitesinin bu tarihi toplantida aldigi ve kesin olarak parti tarafindan bizzat yurutulen tedbirler ve kararlastirdigi politikalar,1945 Agustos devriminin zaferine yol acti.

Japon ve Fransiz fasistleri, Hindicini'de celisen menfaatler guduyorlardi, fakat Vietnam devrimini ezmede ayni derecede kararliydilar. Halki amansizca baski altina aldilar ve katliamlar yaptilar. Yurtsever savascilari oldurduler ya da surgune gonderdiler. Viet Minh programi Vietnam halkinin bagimsizlik ve ozgurluk arzularini tamamen karsilayacak bir programdi. Butun yurtsever Vietnamlilar, bu programi uygulamak icin ellerinden geleni yaptilar. Viet Minh, butun bu acik baskilara ragmen gelismeye devam etti.

Iste bu sirada, anti-fasist birlesIk gucler bazi zorluklarla karsilasmalarina ragmen, Alman, Italyan ve Japon fasistlerinin eninde sonunda birbirlerine gireceklerini ve Vietnam halkinin kesin olarak bagimsizligini kazanacagini berrak bir sekilde gorebiliyorlardi. Vietnam halkinin gelecegine olan bu sarsilmaz inanc Viet Minh tarafindan butun halka asilanmisti.

1943 te, kurtulus hareketi koylerde oldukca guclendi, fakat sehirlerde ve ozellikle ogrenci ve aydin hareketinin pek gorulmedigi buyuk sehirlerde zayif kalmisti. Parti, Viet Minh cephesini genisletmek icin somut tedbirler almaya, sehirlerde hareketi hizla gelistirmeye ve Vietnam sanatkarlarini ve aydinlarini Viet Minh cephesinin bir uye orgutu olan Ulusal Kurtulus Kultur Birligi'ne cekmek icin bir Vietnam kultur programi hazirlamaya karar verdi.

Partinin ve Viet Minh cephesinin illegal yayinlari, Japon taraftari egilimleri, Japon kuvvetlerine guvenmeyi, Japonlarla barisci gorusmeler yaparak iktidari ele gecirme hayallerini mahkum etti; saldirgan ve sabotajci Trockistlere, anti-bolseviklere karsi savas acti, bolunme ve particilikle mucadele etti. Butun bunlar, partinin ve cephenin butunlugunu ve tekligini pekistirecek, partinin Vietnam devrimindeki onderligini guclendirecekti.

Agustos 1944 te, Ho Si Min, sartlarin henuz olgunlasmadigi gerekcesiyle Cao Bang-Bac Can- Lang Son halkinin isyanini erteleme emri verdi. Parti daimi kurul komitesi de 11 Kasim 1944 de Vu Nhai-Dinh Ca'da zamani gelmeden guclerimizi aciga cikaran, kucuk burjuva bir nitelik tasiyan silahli ayaklanmayi cok ciddi bir sekilde elestirdi. Ayni zamanda parti, hareketi hizlandirmak icin daha yuksek mucadele bicimlerinin gerektigine de, isaret etti.22 Aralik 1944 de, Cao Bang'da Von Nguyen Giap'in komutasinda Vietnam Kurtulus Ordusu Propaganda Birligi kuruldu. Bu birlik, Ulusal Kurtulus Birlikleriyle birlikte, siyasi mucadele ile butunlesen silahli mucadeleyi yogunlastirdi.

O sirada Sovyet ordusunun karsi saldirisi, buyuk zaferler kazandi. Alman fasistlerinin kaderi belli oldu. Pasifik bolgesinde ise Japonlar umitsiz bir durumdaydilar.

Japonlarin Hindicini uzerindeki Fransiz hakimiyetini yikmaya hazirlandigini bilen parti daimi komitesi 9 Mart 1945 de harekete gecmek amaciyla genisletilmis bir konferans duzenledi. Partinin onceden tespit etmis oldugu gibi, Fransa ile Japonya arasinda savas patlak vermisti. Muttefik kuvvetler Hindiciniye ayak bastiginda, arkadan vurulma tehlikesini ortadan kaldirmak icin Japon fasistleri 9 Mart 1945 te bir darbe yaparak Fransizlari alasagi ettiler ve Hindiciniye sahip ciktilar. Bu sartlar altinda Parti daimi kurulu komitesi'nin genisletilmis konferansi, bu darbenin ciddi bunalimlara yol acacagini ve bunun sonucu genel bir ayaklanma yolunda sartlarin hizla olgunlasacagini tespit etti. Konferans" Fransizlari ve Japonlari ulkemizden atalim "slogani yerine,"fasist Japonlari ulkemizden atalim" sloganini kabul etti. Ve ulusal kurtulus icin ve genel ayaklanmayi hazirlamak icin Japon fasistlerine karsi guclu bir hareket baslatti. Sartlarin elverisli oldugu bolgede gerilla savasina agirlik verildi ve mahalli idare yikildi. Genel bir ayaklanma icin hazirliklari hizlandirmak ve kitlik kurbanlarini bir an once kurtarmak icin konferans, "pirinc depolarini ele gecir, halki acliktan kurtar" kampanyasi icin kitleleri seferber etme karari aldi. Konferansin sonuclari ve kararlari somut tedbirler getirdi ve parti daimi kurul komitesinin tarihi bir talimati olan "Japonlarin ve Fransizlarin birbirine ates actigi bir sirada bizim hareket tarzimiz" 12 Mart 1945 te yayinlandi. Tam sirasinda yayinlanan bu talimat, mahalli parti orgutlerinin inisiyatif ruhunu gelistirdi.

Martin sonundan itibaren, Vietnam devrimci hareketi artan bir guc haline geldi ve bir cok bolgede mahalli ayaklanmalar oldu.

Gelecek genel ayaklanma icin faal hazirliklar yapildi. Nisan 1945 parti daimi kurulu Tonkin Devrimci Askeri Konfederasyonunu topladi. Parti genel sekreteri baskanligindaki konferans, butun silahli kuvvetleri Vietnam Kurtulus Ordusunda birlestirme karari aldi. Silahli savunma birlikleri ve savunma savasi gruplari duzenlendi, askeri ve siyasi kadrolar yetistirmek icin kisa sureli okullar acildi. Haziran 1945 te alti Viet Bac eyaletinden meydana gelen bir kurtarilmis bolge kuruldu. Her seviyede devrimci hareket komiteleri kuruldu ve onemli Viet Minh politikalari uygulanmaya baslandi. Kurtarilmis butun bolge, ulkenin baslica devrimci ussu haline geldi; ilerde Vietnam Demokratik Cumhuriyeti olarak gelisecekti.

Vietnam halki, faal olarak genel bir ayaklanmaya hazirlanirken, Bac Bo'da ve Tring Bo'nun kuzeyinde korkunc bir kitlik bas gosterdi. Iki milyon Vietnamli acliktan oldu. Bu, Japon ve Fransiz fasistlerinin somuru ve savas provokasyonu siyasetinin en felaketli sonuclarindan biriydi. Kitlelerin, pirinc depolarini ele gecirme ve halki acliktan kurtarma yolunda seferber edilmesi, halkin en acil ihtiyaclarina cevap verdiginden, bu, mucadele ve ayaklanma hareketini hizlandirdi. Halki silahli ayaklanma ve iktidari ele gecirme yolunda egitti. Halkin devrimci ruhu buyuk capta gelisti. Devrimci hareket sadece iscileri, koyluleri, kucuk tuccarlari, kucuk mulk sahiplerini, ogrencileri, hukumet gorevlilerini degil, ayni zamanda ulusal burjuvaziyi de ve bazi kucuk toprak agalarini da harekete gecirdi. Ulusal kurtulus orgutleri, savunma birlikleri, hemen hemen butun koylerde ve hatta buyuk sehirlerde ayaklandilar. Ulkeyi boydan boya bir isyan havasi sardi.

Bu arada, ikinci dunya savasi sona eriyordu. Alman ve Italyan fasistleri silahlarini birakmisti, Japon fasistlerinin de sonu gelmisti.

8 agustos 1945 te, Sovyetler Birligi Japon fasistlerine karsi savas ilan etti. Birkac gun icinde Sovyet silahli kuvvetleri Kuzeydogu Cin'de mevzilenen kirik dokuk Japon ordularini ezdi. 15 Agustos 1945 de Japonlar Sovyetler Birligine ve diger muttefik kuvvetlere kayitsiz sartsiz teslim oldular.

13 Agustos 1945 de parti, Tan Trao'da genel bir ayaklanma ve Viet Minh'in toplandigi halk komitesine katilma karari almak icin ikinci ulusal kongreyi topladi.

16 Agustos 1945 de, Tan Trao'da toplanan halk komitesi, Viet Minh tarafindan tespit edilen 10 ana siyaseti benimsedi, genel ayaklanma icin emir verdi ve ulusal kurtulus merkez komitesini yani Baskan Ho Si Min onderligindeki hukumeti secti. Bu tarihi kongrede Vietnam Komunist Partisi, en dogru politikayi ileri surmustu. Muttefik kuvvetler Hindiciniye ayak basmadan once, iktidari ele gecirmek icin halki genel ayaklanma icin seferber etmek; Japon birliklerini silahsiz birakmak; Japonlar'dan iktidari almak ve Japon kuklalarini ulkeden kovmak, sonra da, kendi ulkelerinin efendileri olarak, muttefik kuvvetlerinin Vietnam topraklarina girmesine izin vermek.

Japonlarin teslim olduklarini bildiren haberler butun ulkeye yayilmisti. Haberlesmedeki bazi zorluklardan dolayi, bir merkez komitesi uyesi ayaklanma emrini ogrenememisti, ancak o bolgelerdeki parti onderleri, Japonlarin ve Fransizlarin birbirlerine ates actigi bir sirada ayaklanma talimatina kendi inisiyatifleri ile uymuslar, ayaklanma icin sartlarin elverisliligi sartini goz onune alarak, tam zamaninda kitleleri, Japonlarin teslim olmasindan hemen sonra iktidari ele gecirmek icin ayaklanma yolunda seferber edebilmislerdi.

19 Agustos 1945 de, Hanoi'deki basarili ayaklanmanin butun ulke uzerinde tayin edici bir etkisi olmustu.13 Agustosta da Hue'de basarili bir ayaklanma olmustu, 25 Agustosta Saygon'da bir basarili ayaklanma daha oldu. 11 gun icinde butun eyaletlerde genel bir ayaklanma basladi.

Butun bunlar Agustos devriminin basarisina yol acti.

2 Eylul 1945 de, baskent Hanoy'da, baskan Ho Si Min, Gecici Hukumet adina kurtulus bildirisini okudu. Vietnam halkina ve butun dunyaya Vietnam Demokratik Cumhuriyetinin dogusu haberini verdi. Vietnam halkinin tarihinde yeni bir cagin, Vietnam halkinin kendi ulkelerinin efendisi durumuna geldigi, yeni bir cagin acildigini mujdeledi.

Agustos 1945 devrimi, bir ulusal kurtulus devrimidir. Vietnam'da Vietnam Komunist Partisi onderliginde, halkin ulusal demokratik devrimi yolunda atilan tayin edici bir adimdir. Bu devrim, Vietnam halki uzerinde yuz yildir suren Fransiz somurgeci boyundurugunu yerle bir etti. Bu devlet, Vietnam halkinin bagimsiz ve demokratik devleti, Guneydogu Asya'da ilk isci-koylu devleti oldu.

Agustos devrimi, kuvvetli bir halkci karaktere sahipti. Kitleleri butun ulke capinda bir ayaklanma icin seferber edebildi. Gerici unsurlari hareketsiz birakti. Vietnam'in emperyalist kuvvetler tarafindan cevrili oldugu bir sirada Vietnam halkinin kendine guven ruhunu daha yuksek bir seviyeye cikardi. Viet Minh Cephesinin "Kurtulusumuzu kendimiz gerceklestirmeliyiz" ilkesini ciddiyetle korudu, proletarya devriminin Fransa'da basariya ulasmasini beklemeden, disaridan gelecek yardima bel baglamadan harekete gecti.

Vietnam halkinin, Vietnam Komunist Partisinin onderliginde gerceklestirdigi ve zafere ulastirdigi 1945 Agustos devrimi, somurge ve yari-feodal bir ulkede zafer kazanmis olan isci sinifi onderliginde, kitlelerin genel silahli ayaklanmasiyla, silahli mucadelenin kitlelerin cesitli mucadeleleriyle akillica butunlestirilmesiyle iktidari ele gecirmek ve halk rejimi insa etmek yolunda ornek bir ulusal kurtulus devrimidir.

Bu devrim, emperyalizmin somurge sistemini en zayif aninda vurdu ve bu sistemin yikilmasinda buyuk katkida bulundu.

Ho Si Min, Subat 1951 de, partinin ikinci ulusal kongresine sundugu siyasi raporunda, Agustos devrimi hakkinda sunlari soyluyordu; " Somurge ve yari- somurge haklarinin tarihinde ilk defa 15 yillik bir partinin devrime basariyla onderlik etmesi ve butun ulkede iktidari ele gecirmesi, sadece Vietnam emekci sinifinin ve halkinin degil, diger ulkelerdeki emekci siniflarin ve ezilen halklarin da gurur duyacagi bir seydi."

Evet, bu anlatilanlar, Vietnam halkinin ulusal kurtulus savasinin, yani Vietnamli komunistlerin ve onlarin partisinin onderliginde isci sinifinin ve ozellikle yoksul koylulerin ozverili mucadelesiyle sayisiz gucluklere ve acilara ragmen ve neredeyse Vietnam halkinin tamamini bu mucadeleye katarak, somurgecileri yerle bir etmesini ve isbirlikcilerini iktidardan alasagi ederek ulkeden kovmasini ve dahi bu mucadele sirasindaki her turlu sag ve "sol" engelleri tarih onunde mahkum etmeyi basarmasinin kahramanliklarla dolu hikayesini dile getiren bir ozet tarih calismasidir.

Ve mucadelenin sonu degildir. Mucadele belki de yeni ama daha deneyimli ve guclu olarak baslayacak, hem Kuzey Vietnam'da sosyalist insa mucadelesi verilirken, hem de Guneydeki Vietnam halkinin kurtulus mucadelesi icin bu kez ABD emperyalizmine ve onun guneydeki kukla hukumetine karsi amansiz ve cetin bir sekilde yurutulecek olan savasa da onderlik edecektir.

Bunu da belki baska bir zaman, baska bir deneyim yuklu kahramanlik hikayesi olarak aktarma firsatim olabilir ama buraya kadar aktardiklarimin sadece satir aralarinda veya ana basliklarinda degil, birbiri arkasina dizilen butun cumlelerinde paha bicilmez deneyimler yuklu oldugunu, bu gunun tarihsel kosullarinda, bu kosullari dogru degerlendirmekte zorlanarak, sozde bir ulusun veya halkin kurtulus mucadelesine destek veriliyor yaklasimlari ile emperyalistlerin cikarlarinin cukuruna dogru savrulduklarini anlamalari, gormeleri ve tarihsel bir yanlistan donmeleri icin onemli perspektifler acan bir tarihsel deneyim oldugunu hatirlatmak istiyorum.

Boylece, dunyanin paylasilmasinda en onemli ve bundan hic vazgecmeyecek olan bas aktorun ve ilk firsatta birbirine girecek olan muttefiklerinin Vietnam'da da, bu gun bu cografyada suregiden paylasim savasinda da, yani bolgesel emperyalist savasta da, yani emperyalist ulkelerin kendi cografyalarindan kilometrelerce uzaktaki isgallerinde, ilhaklarinda ve bolup parcalama operasyonlarinda da, bas aktor ve muttefiklerinin yine ayni oldugunun, onlarla uzlasarak, isbirligi yaparak ulusal kurtulusun ve elbette sosyal kurtulusun mumkun olmadigini cok aci deneyimlerle tarihin gozler onune serdiginin, Vietnam ulusal kurtulus devriminin basariya ulasmasindaki en onemli iki ilkenin, "Vietnam'i ulusal kurtulusa goturecek tek yol proletarya devrimidir" ve "kurtulusumuzu kendimiz gerceklestirmeliyiz" seklindeki ilke oldugu gercegi ile birlikte hatirlanmasinin, buna gore akillarin baslara devsirilmesinin zamaninin gecmek uzere oldugunun tarihsel oneminin vurgusunu da yapmis oluyorum.

Bu vesile ile bir parca humanizmden, bir parca insan haklarindan, bir parca edebiyattan, bir parca iliskileri genis tutma egiliminden meydana gelen ve surekli olarak ille de "demokrasi" veya "demokratiklestirme" diye tutturmayi en pahali huner belleyen ve ozellikle de her turlu sinifsal nabiz yuksekliginin bas gosterecegi ve gosterdigi yerlere yerlesen, dusunce tarzinin, devrimcilikle veya sosyalistlikle veyahut da komunistlikle ilgisi olmadigini, hatta devrimci-demokratlikla da ilgisi olmadigini; ancak, bazi cevrelerce, en yeni ve en gelismis dusunce sayilmakta ve model yapilmaya calisilmakta oldugunu; Yuce gok'un bu tur modellerden hepimizi korumasini diledigimi; Bu modeller cogaldikca toplumsal yasamda bir demokratiklesme olmayacagini ama daha cok toplumsal yasami, tarihin ilerleme cizgisinin hareketini goz onune alarak ve devrimci bir yolla ilerletmenin ve donusturmenin mumkun olamayacagini; Cunku bu modeller yayildikca, toplumu, ozellikle de bu modellerin kuyruguna takilan toplumu kangren gibi sardikca, bir muglaklastirma, bir pasiflestirme ve bir deforme etme sureci ile toplumu ve ondan once toplumda aydin sifatini tasiyanlari icten ice curutecegini, kendi icine geliserek ve donuserek, Kafkaest bir gelisim gosterecegini, karsilikli etkileserek, ilginc bir metamorfoz hikayesi yaratacagini, dusunmek icin tam zamani oldugunu vurgulamak istiyorum.

Fikret Uzun

13 Ekim 2011

11 Ekim 2011 Salı

İŞÇİ SINIFI SİNSİ VE YOLDAN ÇIKARICI TUZAKLARA KANMAYACAK

Şu anda birçok yerde toplumsal çelişkilerin çeşitli biçimlerinin üzerinden yükselen tepkiler cılız da olsa kendini gösteriyor ve çok daha büyük bir kitle ise, böyle ağlayarak, yüreğini sızlatarak bu cılız tepkilerin büyümesini Godo'yu bekler gibi bekliyor, sizi kastetmiyorum, yanlış anlayıp, polemiğe girmemiz söz konusu olmasın ama gerçek bu ve bu durumun temel sebebi, sınıf kinini ve hıncımızı zaptı rapt altına almak için onlarca yıl çaba gösteren bir şaşırtmacanın içine hapsedilmiş olmamızdır. Burada bol bol ağlamamıza, beddua etmemize izin verdiler ve sonunda, sınıf kini yerine bunları koyar olduk. Ama böyle ne Godot geliyor, ne de sınıf kini, o cılız tepkileri büyütecek şekilde, bıçak ucu misli keskinleşebiliyor. İşte demek istediğim budur ve kimseyi yargılamıyorum. Daha önemlisi, bu tepkiler, işçilerden emekçilerden kopuk sürerse, her zaman düzenin çıkarına yarayacaktır ve işte bu nedenle bir biri ile hiç bir tepkiyi buluşturmuyorlar, her tepki kendi mecrasında ve hepsine birer siyasal nitelik verilerek sürüyor. Oysa siyasal mücadele bunları içermiyor, bunlar siyasal mücadeleyi genişletecek olan, güçlendirecek olan diğer toplumsal ve ekonomik mücadelelerdir. Ama her birine bir siyasal nitelik vererek, bu cılızlıkta kalması sağlanınca, hem emek sürecinin keskinleştirdiği çelişkiler kendiliğinden ve otomatik olarak sönümlendiriliyor veya törpüleniyor, hem de kitlelerde boş hayaller yeşertilmiş oluyor. Bu da, Godot’yu beklemekle eşdeğer oluyor, o ise hiç gelmiyor. İşte Şimdi, bunların ışığında, emek sürecinin yükselteceği çelişkilerin işçileri ve emekçileri alanlara sürükleyeceği gerçeğinden hareketle buna da burjuvazi el atmış durumda, daha doğrusu öteden beri hazırlık yaparak, işçi ve emekçi kitleleri bir demokrasi illüzyonuna, bir sınıfsızlık cenderesine hapsederek kitleleri hareketsiz bırakmış ve sol sosyalist harekette oldukça fazla kirlenme yaratmış, dolayısıyla kitlelerin kiminle birlikte ve hangi yöne yürüyeceğini görmesini engellemiş olduğundan, emek sürecinin kitleleri siyasal mücadeleye sevk edeceği aşikârken, onları, sendikal mücadeleye siyasal bir karakter yükleyerek, ekonomizmin peşine takmanın, sosyalist iktidar için mücadeleden uzaklaştırmanın mekanizmalarını harekete geçirmiştir. İşte bütün bunlar, bu oyunlar, eğer sınıf kinimiz ve hıncımız dorukta ise, şeytana melek gibi, doğru yolu göstermeye çalışarak, insafa çağırarak değil, şeytanca bir bakış açısıyla bütün oyunlarını bozarak karşı çıkılacağını görebileceğimizi gösteren işaretler olmalıdır. İşte demek istediğim budur ve bunları uzun zamandır söylüyorum ama maalesef ya küfür zannediliyor, ya da gerçeklere parmak bastığım için canı yananlar, bu acının müsebbibi olmakla beni mahkûm ederek ver yansın ediyorlar ama sözde gerçeği arayanlar, bir türlü gerçeklere yüzünü dönemiyorlar. Tabii burada ahmağa yatıp da sahtekârlıklarını gizleyerek insanların aklını şaşırtan dinamikleri de yabana atmamak gerekiyor. Hepsi bir arada, hepimiz artık gözlerimizi açmalıyız ve oynanan oyunlara karşı ne yapabilirizi tartışmak için önce kendi indimizde düşünmeliyiz. Her yerde oyun olduğunu, hep tuzaklara geldiğimizi unutmadan, bir envanter çıkarıp, hangi sıradan başlamamız gerektiğini tespitle, bütün oyunların üzerine gitmeliyiz. Örnek olsun, bir taraftan, asarız keseriz, halktan demokrasiyi esirgeyen Suriye'ye bomba yağdırırız, askerimizi göndeririz diyenlerin aynı zamanda bu askerleri yönetecek kurmayları, neden ve hangilerini, zindanda tutmaya devam ettiklerini ve Türkiye'de demokrasi var mı da, Suriye’de demokrasi havarisi kesiliyor olduklarını düşünmekle başlayabiliriz.

Fakat nereden başlarsak başlayalım, ortada bir şiddetli bir ideolojik kuşatma olduğunu, tekellerin, emperyalist burjuvazinin ve işbirlikçilerinin yoğun bir ideolojik saldırısı ile karşı karşıya olduğumuzu, bunun kitlelerde bir illuzyon yaratarak, sürüleşmelerine neden olduğunu, tepkisiz hale geldiklerini, dolayısıyla bu ideolojik hegemonyayı yıkmadan ilerleyemeyeceğimizi, Ortadoğu’da, Kafkaslarda, kuzey Afrika’da ve ülkemizde ve elbette genel olarak dünyada neler olduğunu anlayamayacağımızı, dolayısıyla yeni bir dünya yaratmak için çok hevesli olsak da, nasıl yaratacağımızın ipuçlarına ulaşamayacağımızı bilince çıkartarak, en devrimci işin şiddetli bir ideolojik mücadele olduğunu ama hiçbir pratik görevden vazgeçmeden bunun başarılması gerektiğini, bununla bağlı olarak ve acilen bütün sosyalist alanlardan, eskinin eksikli ve yanlış bakışlarını bilinçli olarak bu alanlara bulaştırmaya çalışanların temizlenmesi gerektiğini, onlarla mücadelenin, onları sosyalizm alanına çekmek için değil, aksine onları sosyalizm akanlarından temizlemek için yapılması gerektiğini bilince çıkartıp, bu doğrultuda ısrarla ve kararlılıkla ideolojik politik mücadele yürütmek ve bu mücadelenin yaratacağı netlikle, Türkiye’nin ihtiyacı olan işçi sınıfının bağımsız politik örgütüne giden yolu açmak, bu yolda güçleri biriktirmek, birbiri ile kenetlemek için politik hüner göstermek gerekmektedir.

Fikret Uzun

11.Ekim 2011